Sistem Yönetiminde Güvenlik Odaklılık

Geçenlerde, Linux Akademi‘nin blogunda sistem yönetimi ve güvenlik odaklılık üzerine şöyle bir yazı paylaşmıştım:

Teknolojik gelişmelerdeki hız ve değişim bu ekosistem içerisinde yer alan herkes için alışkanlıkların değiştirilmesini ve bu yeni gelişmelerin yol açtığı yeni iş yapış şekillerine evrilinmesini şart koşuyor. Bu kaidenin ne oranda hayata geçirildiği ise vizyonun şekillenmesi için bir ölçüt teşkil ediyor. Bu yeni dinamikler neticesinde her geçen gün eskinin klasik sistem yönetim anlayışını bir kenara bırakıp yeni metodolojilere daha çok adapte ediyoruz kendimizi.

Hemen herşeyin “manual” yürüdüğü, kapalı ve rutine bağlanan eski iş yapış şekilleri, yeni disiplinlerin türemesi ile daha çok araç, gerecin kullanıldığı ve herşeyi otomatize etmeye dayalı ve insan faktörünü olabildiğince aza indirgeyerek kendi kendini idame ettirebilen, dirençli ve esnek altyapılar kurgulama ve bunları “yönetme” şekline dönüştü. Durum böyle olunca yani herşey daha basitleşmiş gibi görünürken, bu basitliğin arkasını dolduran dinamiklerin daha komplike hale gelmiş olması, eski sistem yönetimi anlayışını yerle bir ederek, daha çok araştırmaya ve mühendisliğe dayalı başka tür bir sistem yönetimi anlayışına evrildi. -Dünya bu yeni yaklaşıma uzun süre önce geçmiş olmasına rağmen-, bizim ülkemizde de bu yaklaşımın etkileri gün geçtikçe daha fazla gözlemlenebilir bir hal alıyor.


Devamini okuyun: Sistem Yönetiminde Güvenlik Odaklılık


Cagri Ersen tarafından Syslogs adresinde yayınlandı. | Permalink | Etiketler:

21 Nisan 2015

Posted In: Genel, security

Etiketler:

PHP 7 ile Gelen Return Type Declarations

Ekim 2015’te stabil olarak yayınlanması beklenen PHP 7’nin code base’ine return type declarations (geri dönüş bildirimi) merge edildi.

Fonksiyonların yorum satırlarına @return int, @return void yazarak o fonksiyonun hangi tipte veri döndürdüğü belirtilirdi. Ancak bunlar birer yorum satırı olduğu için @return array yazan bir fonksiyondan string dönebiliyordu.

Artık PHP 7 ile doğrudan bir fonksiyonun ne tip veri döndürdüğünü dilin kendisinin de anlayabileceği şekilde belirtebiliyoruz.

Hızlıca bir örnek vermek gerekirse:

function getCity(): string {
    return "Ankara";
}

Örnekte olduğu gibi fonksiyon isminden sonra dönecek olan tipi belirtiyoruz.

Peki bu fonksiyonu şöyle değiştirsek:

function getCity(): string {
    return 06;
}

String döneceğini belirttiğimiz fonksiyon integer bir değer döndürdü.

Sizce bu şekilde çalışacak mı?

İlginç gelebilir ancak çalışacaktır. Çünkü PHP 7 ile artık hayatımıza “weak mode” ve “strict mode” kavramları giriyor.

Tahmin edeceğiniz gibi weak mode bu tarz işlere izin veriyor. Strict mode ise kesinlikle belirtilen kurallara uyulmalı diyor.

Strict mode’u nasıl aktifleştireceğiz?

Kodunuzun <?php satırından hemen sonra

declare(strict_types=1);

yazmanız yeterli. Bu satırı eklemezseniz kodlarınız weak mode’da çalışacaktır.

Şimdi kodu şu şekilde düzenleyip çalıştırmayı deneyelim:

declare(strict_types=1);

function getCity(): string {
    return 06;
}

echo "Merhaba";

Uppss… E yine çalıştı? Yani ekrana Merhaba yazıldı. Ama kodun içinde yerinde bulunan fonksiyon string dönmesi gerekirken integer dönüyor hem de strict mode’dayken!

Neden böyle oldu?

Çünkü getCity() fonksiyonundan dönen değeri henüz bir yerde kullanmadık. Bir başka deyişle getCity() fonksiyonunu henüz çağırmadık.

Yani kodu şöyle düzeltirsek:

declare(strict_types=1);

function getCity(): string {
    return 06;
}

echo "Merhaba";

getCity();

Böyle bir hata alacaksınız:

Fatal error: Return value of getCity() must be of the type string, integer returned in test.php on line 6 in test.php on line 6

Bir Sınıfı Return Type Olarak Belirtmek


declare(strict_types=1);

class Car {
    public $type = "Manual";
}

class Mercedes extends Car {

    public $model = "CLA200";
    public $color = "White";
    public $type = "Automatic";

}

class Property {

    public function getCarDetails(): Car {
        return new Mercedes();
    }

}

$property = new Property();
echo $property->getCarDetails()->type;

getCarDetails() metotunda Car sınıfından bir şey döneceğini belirttik. Mercedes sınıfı da Car sınıfından extend edildiği için çalıştı. Aynı şekilde bir interface‘i de return type olarak belirtebilirsiniz.

Null Bir Şeyler Return Edebiliyor Muyuz?

function getCity(): string {
    return null;
}

getCity();

Bu kodu çalıştırdığınızda şöyle bir hata alacaksınız:

Fatal error: Return value of getCity() must be of the type string, null returned in test.php on line 6 in test.php on line 6

Dikkat ederseniz bu kod strict mode’da dahi değil.

Yapıcı ve Yıkıcı Metotlarda Return Type

__construct, __destruct ve __clone metotlarında return type belirtilemiyor.

Void Return Type Nerelerde?

Void return type henüz yok. Gelişimini şuradan takip edebilirsiniz: https://wiki.php.net/rfc/void_return_type

Not: Yazının başında da belirttiğim gibi PHP 7’nin Ekim 2015’te stabil olması bekleniyor. O zamana kadar return type işlerinde yeni şeyler olabilir (void type gelmesi gibi). Eğer yeni bir şey olursa eklemeye çalışacağım.

5 Nisan 2015

Posted In: Genel, Gezegen, php, php7, return type

Çözümcülük ve İnternet Merkezcilik

30 Eylül 2013 tarihinde yayımlanan Time dergisinin kapağı çarpıcıydı:Google Ölümü Çözebilir Mi? 2013 yılında Google’ın Arthur D. Levinson ile birlikte kurduğu Carilo adlı bioteknoloji firması, sağlık ve özellikle yaşlanma üzerine çalışmayı hedefliyordu (http://en.wikipedia.org/wiki/Calico_%28company%29). Time’a göre eğer bu işe girişen Google değil de başka biri olsaydı bu girişim çılgınlık olarak nitelendirilebilirdi. Google’ın insansız arabaları ve giyilebilir teknolojileri düşünüldüğünde pek de haksız sayılmazlar.

Google geçmişte de bazı toplumsal problemlere teknolojik çözümler getirmeye çalışmıştı. Örneğin, geniş ölçekte sıfır karbon enerji üretmeye girişmiş, ancak yeni bir enerji teknolojisi icat etmenin zorlukları karşısında geri adım atmıştı. Google’ın CEO’su Larry Page, teknolojinin insan yaşamını iyileştirme konusunda müthiş bir potansiyele sahip olduğunu söylüyordu. Toplumsal hayata, teknolojiyle müdahale etme isteği yalnız Google’a özgü bir durum da değildi. Antonio Regalado’nun Silikon Vadisi girişimcileri hakkında aktardığı espriye göre girişimcilerin projeleri yaşamlarıyla paralel gidiyordu. Örneğin genç programcıların kafaları hangi bara takılabileceklerini söyleyecek web sitesi fikirleri ile doluyken, ilgileri daha sonra evlilik ve doğurganlık uygulamalarına kayıyordu. Şimdi de saçlarına aklar düşerken sıra ölüme gelmişti (bkz. http://www.technologyreview.com/view/519456/google-to-try-to-solve-death-lol/).

Aslında bugün Google’ın projelerinin arkasındaki temel felsefeyi anlayabilmek için Silikon Vadisi’nde egemen olan ve tüm dünyaya yayılan çözümcülük kültürüne bakmak gerekiyor. Teknolojinin toplumsal sorunlara çözümler getirerek daha iyi bir hayat sunabileceği Silikon Vadisi’nde yaygın bir düşünce. “Bana bir kaldıraç verin dünyayı kaldırayım” diyen Arşimet’in ardılları da uygun uygulamalar geliştirildiğinde insanlığın tüm hatalarından (“bug”) kurtulabileceğini düşünüyor. Politika, katılım, yayımcılık, yemek pişirme, sağlık vb alanlarda uygun algoritmalar kullanıldığında bir çok toplumsal sorun da çözülmüş olacak. İki yüzlülük politikadan defedilecek, suçlar gerçekleşmeden önlenebilecek, insanlar daha mutlu olacaklar… Bu iddialarında başarılı olup olamayacakları ayrı bir konu. Ya çözümlemek istedikleri sorunlar gerçekten bir sorun değilse?

Evgeny Morozov, To Save Everything, Click Here (Her Şeyi Kaydetmek İçin Buraya Tıklayın) adlı kitabında, günümüzde oldukça yaygın olan iki eğilimi, çözümcülüğü ve onunla ilişkili olan İnternet merkezciliği tartışıyor. Morozov’a göre Silikon Vadisi, verimlilik, açıklık, kesinlik ve mükemmellik iddiasıyla bizi deli gömleğine sokmaya çalışıyor. Oysa kusurluluk, belirsizlik, anlaşılmazlık, düzensizlik, hata yapma hakkı insan özgürlüğünün bileşenleri. Morozov, çözümcülüğün sorunun kendisini etraflıca tartışmak yerine çoğunlukla sorunu varsaydığını, varsayılan sorunlara çözümler ürettiğini ve bunun da yeni sorunlara neden olduğunu belirtiyor. Morozov’un verdiği çözümcülük örneklerine ve içerdiği sorunlara bakmakta fayda var.

İlk örneğimiz yemek pişirme hakkında… Bugün birçok yemek tarifine İnternet’ten erişmek mümkün. Okuyarak ya da videodan izleyerek çeşitli tarifleri uygulayabilirsiniz. Peki tarifi bir yerlerden okumak yerine mutfağınız sizi yönlendirse nasıl olurdu? Kyoto Sangyo Üniversitesi’nce hazırlanan, kameralar ve projektörlerle donatılan bir mutfakta kişi komutlarla yönlendirilebiliyor. Hatta aşağıdaki resimde gösterildiği gibi balığı temizlemek için neresinin kesilmesi gerektiği lazerle gösterilebiliyor:

balik

Washington Üniversitesi’ndeki bir başka araştırmada ise aşçının hareketleri daha detaylı algılanabiliyor. Böylece aşçıyı tarifin dışına çıktığında uyarma olanağı doğuyor. Her iki araştırma haberi de 2012 yılının Ağustos ayından (bkz. http://www.newscientist.com/article/mg21528774.900-augmented-reality-kitchens-keep-novice-chefs-on-track.html#.VMAdUIe5tN8). Muhtemelen şimdi çok daha “başarılı” sonuçlar alıyorlardır. Fakat Morozov’un da vurguladığı gibi bu tarz bir uygulama ile insanın robotlaştırılması en başta insanın entelektüel gelişiminin gerilemesi ile sonuçlanacaktır; robotların insan gibi düşünmesinden çok insanların robotlaşması daha yakın ve can alıcı bir tehlikedir. Ayrıca yeni tatların, var olan tariflere harfiyen uyulduğu için değil, bilerek ya da bilmeyerek tariften sapıldığı için ortaya çıktığını da unutmamalıyız. Tabi tüm yiyeceklerin McDonaldlaştırmasını istemiyorsak…

Kapitalizm koşullarında bunun sonrasını tahmin etmek zor değil. İlk başta yemek tarifi almak için bu kameraları mutfaklarımıza koyacağız. Daha sonra yiyecek ve elektronik firmaları bize daha uygun ürünler geliştirmek için yemek yapma alışkanlıklarımız üzerine veri toplamaya başlayacak. Sonra bu veriler uzaktaki bir sunucuya taşınacak. En sonunda bir de bakacağız ki sigorta şirketleri poliçemizi hazırlarken yeme alışkanlıklarımızı göz önünde bulundurmaya başlamışlar. Tuzlu yiyorsak sigorta ücretleri yükselecek, et yoğun besleniyorsak bundan kaynaklanabilecek hastalıklar sigorta kapsamından çıkartılacak.

Daha büyük bir sorun ise toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde teknolojinin siyasetin ve hukukun yerine ikame edilmesidir. Morozov’un altını çizdiği gibi toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde teknoloji kullanımının içerdiği en büyük tehlike düzenlemenin kodlandıktan sonra değiştirilmesinin zor olmasıdır. Değiştirmedeki zorluk teknik değildir. Teknolojik, hukuksal ya da siyasal… Üçünün de toplumsal sorunlara getirdiği çözümler, doğal olarak, o an için geçerli olan toplumsal ilişkileri yansıtacaktır. Ancak hukuksal ve siyasal çözümlerle karşılaştırıldığında teknolojik çözümler insan iradesini daha kısıtlayıcıdır ve esnetilmeye çok uygun değildir. 1’lerin ve 0’ların dünyasında kurallar daha kesindir.

Morozov’un Rosa Parks örneği, teknolojik düzenlemelerden doğabilecek olası sorunları anlayabilmemiz açısından son derece öğreticidir.

1913’de ABD’de doğan Rosa Parks, 1943 yılında ABD Yurttaş Hakları Hareketi’nin aktif bir üyesi olur. O yıllarda ABD’de siyahlar otobüslerde sadece kendilerine tahsis edilen yerlere oturabilmekte ve beyazlara ayrılan koltuklar yetersiz kaldığında yer vermeleri beklenmektedir. 1955 yılında bir beyaz, otobüste beyazlara ayrılan alanda yer kalmadığından siyahlara ayrılan bölümde yolculuk eden Parks’tan yerini vermesini ister. Parks, şoförün de uyarılarına rağmen kalkmaz ve hapse atılır. Parks’ın bu eylemi sonrasında siyahlar bir yıldan uzun bir süre otobüsleri boykot ederler. Boykot kazanımla sonuçlanır, otobüslerdeki bu uygulama yasaklanır. Parks’ın bu sivil itaatsizlik eylemi daha sonra dalga dalga yayılacak ve siyahlar eşit yurttaşlık yönünde önemli kazanımlar elde edeceklerdir.

Morozov bir de şöyle düşünmemizi ister…Eğer günümüzde benzer bir uygulama olsaydı ve bir mühendisten bu ayrımcılığı bir teknolojide kodlaması istenseydi benzer gerilimlerin önüne geçilebilir, olaylar büyümeden bastırılabilirdi. Örneğin, çeşitli alıcılarla donatılmış otobüs duraklarında bekleyen beyaz sayıları tespit edilip, duraklarda bekleyen siyahlara sonraki otobüsü beklemeleri söylenebilirdi. Ya da duraklarda bekleyenlerin ırksal dağılımlarını ve büyük veri analizlerini dikkate alarak beyazların siyahların yerlerinden kalkmasını istemeden koltukları dinamik olarak paylaştıracak sistemler geliştirilebilirdi, tabi her zaman siyahlar aleyhine olacak biçimde. Örneğin bazı günler, siyab-beyaz oranı 30’a 40 olurken, bazı günler bu oran 10’a 60 olarak yeniden düzenlenebilirdi. Ya da akıllı bilgisayarlar siyasi atmosferi veya durakta beklemekte olan siyahların sosyal medya profillerini inceleyerek gerginlik yaratma olasılığı olan yolcuları otobüse hiç almayacak şekilde kodlanabilirdi.

Morozov, böyle bir düzenlemenin pekala “verimli” bir şekilde çalışabileceğini ama Rosa Parks’ların çıkışına da engel olacağını belirtiyor. Bill Clinton, 11 Eylül sonrasında veri analizinin önemini anlatmak için veri analizinde başarılı olunsaydı 11 Eylül’ün önlenebileceğini söyler. Belki… Ama 1950’lerde veri analizi, gözetim, büyük veri vb çok ileri olsaydı bugün Obama’nın ABD başkanı olamayacağını da görmek lazım. Toplumsal kuralları, teknolojiye kodladığımızda değişimin de önünü tıkamış oluyoruz. Devrim yaptığımızı zannederken, statükoyu devam ettirmekten başka bir şey yapmıyoruz…

Daha somut bir örnek ise DRM’den (Digital Restirictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi). Telif hakları, özel ve kamu çıkarları arasında, dinamik bir toplumsal ilişkidir. Bu toplumsal ilişkinin, gri, belirsiz alanları da vardır. Örneğin, CD’ler zaman içinde yıpranabilen teknolojilerdir. CD kopyalamak yasaktır ama aynı CD’ye birkaç yıl sonra tekrar ücret ödemek istemeyen bir müziksever, CD’nin bir kopyasını alabilir ya da CD içeriğini bilgisayarına aktarabilir. Üniversite kampüslerinde kütüphanedeki kitapların fotokopisini çektirmek belki telif hakkı yasasının ihlalidir, ama eğitim için gerekliliktir. Bazı kütüphanelerde, kitabın ancak %10’u fotokopi çektirilebilir. Ama aynı kişinin farklı zamanlarda on kere fotokopiciye gitmesinin ya da on arkadaşın fotokopi çektirilecek sayfaları aralarında paylaşmasının önünde hiçbir engel yoktur. DRM uygulayıcıları ise eserlerin kullanımını kısıtlamak için kullanım haklarını teknolojik araçlarla kodlar. Böylece gri ve belirsiz alanın genişlemesi, şartlara göre değişmesi en baştan “verimli” bir şekilde engellenmiş olur.

Aslında bilişimcilerde (kendim de dahil olmak üzere) son derece belirgin bir çözümcülük eğilimi vardır. Bunda mesleki deformasyonun etkisi olabilir. Bilgisayarla fazla haşır neşir olunca insan ilişkilerinde de bilgisayarda olduğu gibi kesinlik istiyor olabiliriz. Geliştirdiğimiz yazılımlarda belirsizliğe ve olumsallığa yer bırakılmamalıdır; bu bakış açısı ister istemez dünyaya bakışımızı da etkileyebilmektedir. Fakat çözümcülük yalnız bilişim çalışanlarında değil, genel olarak orta sınıflar arasında da çok yaygındır. Siyasi kurumlara ve hukuka karşı güvensizlik ileri boyuttadır. Muhalefetin kendi örgütlenmelerinde yaşadığı sıkıntılar muhalefeti farklı arayışlara yöneltmektedir. Morozov’un eleştirdiği ikinci eğilim olan İnternet merkezciliğin yaygınlaşmasında bu umutsuzluğun önemli rolü olduğunu düşünüyorum.

Morozov, İnternet merkezci düşüncenin özellikle açıklığa ve şeffaflığa vurgu yaptığını ve İnternet’e atfedilen bu özelliklerin sanki gökten zembille inmiş gibi bir hava yaratıldığını belirtir. İnternet merkezci düşünceye göre İnternet kutsaldır; eğitim, medya, siyaset vb alanların internetin doğasına uyumlu olmasının gerektiği savunulur. İnternet, entelektüel bir kalıp haline getirilir: Şehirler, belediyeler, toplumsal kurumlar İnternet’in doğasına uygun olarak yeniden yapılandırılmalıdır. Mahremiyet konusunda karmaşık duygulara sahip olan Almanya yalnız İnternet’in kültürüyle değil, gelecekle de çelişmektedir…İnternet’in açıklık, kamusallık ve işbirliğine bağlı doğasına uygun hareket etmek Google’a verimlilik ve kar getirmiştir… Ekonomi ve siyaset Wikipedia’nın örgütlenme modelini örnek almalıdır.

İnternet’i İnternet yapan nedir diye soracak olursak alacağımız cevabın başında onun açıklığı gelmektedir. Bu açıklığı sayesinde İnternet çok sayıda yeniliğin ortaya çıkmasına ortam hazırlamıştır. İnternet’te kimse bir yerden izin almadan yapacağını yapmakta. Google gibi bir arama motoru internet servis sağlayıcılardan izin almamakta, Wikipedia Microsoft’un ya da AOL’nin onayına gerek duymamaktadır.

Morozov ısrarla İnternet’e atfedilen açıklığı ve şeffaflığı sorgular İnternet’in ne kendine özgü bir doğası ne de değişmez olduğunu vurgular. İnternet’in kendiliğinden açık olduğunu varsaymadan önce onun şirketlerin ve hükümetlerin retoriğindeki yerine ve bu aktörlerin pratiklerine bakmak gerekir.

Açıklık kendi başına bir hedef midir yoksa daha başka hedefler için bir araç mıdır? Örneğin her fırsatta İnternet’in açıklığının önemini vurgulayan ve bu konuda etkin bir halkla ilişkiler çalışması yürüten Google’ın Android platformundaki pratiklerine baktığımızda platformdaki diğer aktörlerin hareket alanını kısıtlayıcı hamleler yaptığı görülmektedir.

Google, indekslediği sayfaları geçici değil de kalıcı olarak saklamakta, Facebook kullanıcıların mahremiyet ayarlarını şirket politikaları doğrultusunda değiştirebilmektedir. Ama bu İnternet’in doğasından değil, söz konusu şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda gelişen bir durumdur. Fakat bize sürekli empoze edilen İnternet’in kendine özgü bir mantığı olduğu, bunun tersine çevrilemeyeceğidir. İnternet sadece engellenebilir. Bir diğer deyişle 1 ve 0…

Başka bir yanılsama da İnternet’in doğasına uygun olduğu iddia edilen açık hükümet modelidir. Morozov, açık hükümetteki açığın da son derece belirsiz olduğunu düşünmektedir: Beş açık hükümet uzmanını bir odaya koyduğunuzda açık hükümetteki açıklık için altı farklı yorum elde edersiniz.

Açık hükümet tren tarifelerinin ve şehir haritalarının herkesçe erişilebilir olması mıdır? Morozov en anti-demokratik hükümetin bile bunu sağlayabileceğini, fakat bunun, kelimenin çağrıştırdığı gibi hiçbir hükümeti demokratik yapmayacağını söyler. Asıl sorun açıklığın bir örtü görevi üstlenmesidir; hükümetler açıklığı bir propaganda malzemesi olarak kullanarak hem bir yanılsama yaratmakta hem de gerçekte yapmaları gereken şeyleri ertelemektedir. Ayrıca açık hükümet söyleminin ve uygulamalarının bir çok noktada Thatcher’in devleti küçültme planlarıyla örtüştüğünü de göz ardı etmemek gerekir.

Şirketlerin ve hükümetlerin açık İnternet arkasına sakladıkları niyetleri ve yaratılan yanılsama açık İnternet’in bir boyutudur. Ancak aynı yanılsama, aktivistler arasında da yaygındır. Morozov, bu yanılsamanın SOPA yasasında olduğu gibi İnternet’in açık doğasına sahip çıkmak adına insanları harekete geçirdiğini de ekler. Bu bağlamda İnternet merkezciliği dine benzetir. Her din gibi İnternet merkezciliğin de belirli konularda faydalı sonuçlar elde ettiğini belirtir. Buna karşın yarattığı yanılsama çözümcülükle bir araya geldiğinde gerçek sorunların üzeri örtülmekte ya da var olan sorunlar biçim değiştirip derinleşmektedir.

Örneğin, İnternet’in ademi merkeziyetçi bir yapısının olduğu ve örgütlenmelerimizi de buna uydurmamız gerektiği söylenmektedir. Bu hangi sorunumuzu çözecektir?

David Harvey’in de eleştirdiği gibi bugünlerde sık sık hiyerarşik örgütlenmelerin zararlarından söz edilmekte ve yatay örgütlenmeler fetişleştirilmektedir. Örgütsüzlük ve lidersizlik övülmekte, herkesin bir lider, bir örgüt olduğu söylenmektedir. Bu fetişizm daha verimli ve duruma uygun örgütlenmelerin önünü de kesiyor.

Son yıllardaki toplumsal hareketlerde sosyal ağların yoğun kullanımı ve hareketlere katılan kitlenin örgütsüzlüğü kuramlaştırılmakta ve şöyle tezler öne sürülebilmektedir: Mademki örgütler olmadan örgütlenebiliyoruz, sendika ya da siyasi parti benzeri verimsiz ve hantal örgütlenmelere ne gerek var ki?

Arap Baharı’ndaki lidersizlik övülmektedir. Herkes bir liderdir. Hareketin amacı, bir diktatörü devirmekse belki (ama belki!) bu herhangi bir siyasi parti ya da örgüt olmadan da başarılabilir. Ama bir devrimden söz ediyorsak yalnız yıkma değil yapma iradesi de gerekmektedir. Yenilgi sonrası dağılmamak, geri çekilebilmek, gerektiğinde risk alarak cesur adımlar atabilmek örgütlü bir yapıyı gerektirir. Aksi taktirde Mübarek gider, Mursi gelir…

Bunda (şimdilik) en ileri nokta ruck.us adlı web sitesi. Siteye üye olduğunuzda verdiğiniz kişisel veriler doğrultusunda politik DNA’nız hesaplanıyor ve DNA’nıza uyan kişi ya da kampanyalar öneriliyor. Örneğin sitenin elinde sigara yasağına karşı olduğunuza dair bir bilgi varsa sizi alkol yasaklarına karşı olan kampanyalar hakkında da bilgilendirecektir. Böylece bir örgüt çatısı olmadan, proje temelli çalışmada olduğu gibi, ortak amaçlar etrafında buluşulacak ve kampanya sonunda ya da kişilerin ilgilerini kaybetmesinden sonra dağılınacak.

Bu tarz örgütlenmelerin işe yarayabileceği durumlar olabilir. Ama partilerin veya örgütlerin yerini alması düşünülemez.

Politik sorunlara bir başka çözüm örneği ise Korsan Partisi’nin LiquidFeedback (http://liquidfeedback.org/) yazılımıdır. Katılımcılığı teşvik etmeyi ve politik süreçleri şeffaflaştırmayı hedeflemektedir. Herhangi bir üye, kendi adıyla ya da başka bir adla partiye öneriler getirebilir: “Korsanlar x işini yapmalıdır” diye. Eğer üyelerin %10’u bu öneriyi ilginç bulursa ikinci aşamaya geçilir. İkinci aşamada parti üyeleri lehte ya da aleyhte oy kullanır. İkinci aşamaya geçilmeden, parti üyeleri karşı teklifler getirebilir. İlginç ve farklı olan ise üyelerin oylarını konunun uzmanlarına devredebileceğidir. Tabi bu sürecin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Parti yönetimi sadece kitlelerin düşüncesi hakkında haberdar olmaktadır.

Teoride güzel ve etkileyici. Ancak bunun katılımı artırdığı söylenemez. Çünkü Korsan Partisi, geçmişteki hiyerarşilerin, liderlerin, kuralların ve bürokrasinin geçmiş iletişim altyapısının eksikliğinden kaynaklandığını varsaymış ve bunu İnternet’le aşmaya çalışmıştır. Oysa çok daha karmaşık bir sorunla karşı karşıyayız, iletişim sorunu bunun sadece bir parçasıdır.

***

Bu yazıda, Morozov’un kitabından alıntıladığım örnekleri, teknoloji karşıtlığı olarak algılamamak gerekir. Amaç sadece yararlı gibi görünen teknolojilerin olası sonuçlarına dikkat çekmektir. Sorunun kendisini etraflıca değerlendirmeden, bir teknoloji sadece teknik olarak uygulanabilir olduğu için uygulanmamalıdır. İnternet, büyük veri analizi, yapay zeka var diye sosyal bilimleri bir kenara koyamayız.

 

 

 

 

 

24 Mart 2015

Posted In: açık kaynak kod, çözümcülük, determinizm, enformasyon toplumu, Genel, google, İnternet merkezcilik, Korsan partisi, Özgür yazılım

Çeviri: Önceki teknolojinin yerini hızlıca alan 3B Yazıcı teknolojisi bir fark yaratır mı?

Önsöz

3 Boyutlu Yazıcılar (İng. 3D Printers) geleneksel üretim araçlarından farklı olarak tasarlanmış bir ürünü çeşitli malzemeler ile sıfırdan oluşturan cihazlar olarak tanımlayabiliriz. Geleneksel modelinde üretim; kalıplar, dökümler, oyma, kaynak, dokuma vb gibi çeşitli farklı teknikler sayısız makine ve eğitimli emek ile gerçekleştirilirken, 3B yazıcıların temsil ettiği yeni üretim modelinde ise bilgisayar tasarımı ve bu tasarımı malzemeyi 3B şekilde yazan/basan/dokuyan bir makine ile üretim gerçekleşmekte.

Türkçemize “printer” her ne kadar “yazıcı” olarak geçmişse de bunun doğru bir karşılık olmadığını düşünüyorum. Yazma eylemi değil, yazılmış bir şeyi basma, baskı eylemi söz konusu. Hatalı olduğunu düşündüğüm bu karşılık 3B yazıcı kavramıyla iyice ortaya çıkmakta. Aşağıdaki metni çevirirken de bunun zorluğunu yaşadım. 3B Baskıcılar daha doğru bir kullanım diye düşünüyorum, ama terimi bu yazıda 3B yazıcılar olarak kullanmaya devam edeceğim, sonra bakarız…

3B yazıcıları belki de duymuş olabilirsiniz, basit el aletlerinden tutun yapay kalp cihazlarına kadar birçok şey bugün bu teknolojilerle yapılmakta. İşte bu yazıda da teknolojinin insan hayatını nasıl değiştirebildiğini bir kez daha göreceğiz.

Yazıyı çevirme amacım bu yazıyı okuduğumda hissettiklerimdi aslında… Kötülüklerin ve kötü insanların hayatımızı çevirdiği ve dünyamızı esir aldığını görmekte ve hissetmekteyken böylesine harika insanların neler yapabildiğini görmek beni çok duygulandırdı, hiçbir katkım veya paydaşlığımın olmadığı bu kişilerin yaptıklarından gurur duydum. Minnetimi de yazıyı Türkçeye çevirerek göstermek istedim.

Buyurun birlikte okuyalım…

***

Önceki teknolojinin yerini hızlıca alan 3B Yazıcı teknolojisi bir fark yaratır mı?*

Onsekiz ay önce Youtube’de hayatımı değiştiren bir video izledim (buradan görebilirsiniz). Güney Afrika’da doğuştan sağ eli olmayan Liam isminde bir oğlan 3B yazıcı ile üretilen bir protez el kullanıyordu ve bu sayede normal ve mutlu bir çocuk olabilmişti.

Gülen yüzü ve kararlılığı benim 3B yazıcılar ve topluluk fonlaması çözümlerinin gücünü anlamamı sağladı. İnsanların hayatlarında bir farklılık yaratmayı amaçlayan yeni oluşan bir gönüllü topluluğu olan e-NABLE‘da çabucak bir gönüllü oldum. Bir çocuğun hayatını 30$ değerinde plastik ve 30$ değerinde donanım ile değiştirme kabiliyeti beni 3B yazıcılar ile üretilen her şeyi sevmeye sürükledi. İşte bu Accucode’da  kıdemli müşteri temsilcisi olmamın nedenlerinden biri.

Liam-300x300Bu hafta Austion, Texas”da SXSW fuarında SX Crate’e katıldım ve nihayet arkadaşım olan bazı gönüllülerle yüzyüze görüşebildim. Hatta Rochaster Teknoloji Enstütüsü’nde araştırmacı ve e-NABLE‘nin kurucularından olan John Schull ile de buluştum. Bir avuç insan ile başlamış proje altı el tasarımı, iki kol tasarımı ve motor ve arduino kontrolüne sahip miyoelektrik kol tasarımıyla 4.400’den fazla kişiye ulaşmış güçlü bir gönüllü topluluğuna dönüştü. Bağışlar ve fedakar gönüllüler sayesinde 900’den fazla el özel olarak tasarlandı, test edildi, değiştirildi, 3B üretildi, montajlandı ve ücretsiz olarak dağıtıldı. (Bağışlar www.enablingthefuture.org/donate adresinden yapılabilir. 50$ değerinde bir bağış bir çocuğa el uzatabilir… Gerçek anlamda…)

Eğer Robert Downey Jr.’nin bir Ironman protez kolonu genç Alex’e sunuşunun hikayesini okuduysanız e-NABLE‘ı hali hazırda görev başında görmüşsünüzdür. Bu kol, Merkez Florida Üniversitesinde mühendislik okuyan doktora öğrencisi ve uzunca bir süredir e-NABLE üyesi olan Albert Manero tarafından kurulan bir gönüllü grup olan Limbitless Solutions tarafından üretildi. (daha fazlası Facebook sayfalarında).

AlexPring

Bu bir çocuğun bir süper kahramandan ilk hediye alışı değildi. 28 Ocak 2015 tarihinde altı genç süper kahraman güçlerini e-NABLE ve Marvel Universe LIVE! ile Dallas, Texas’da birleştirdiler… bizi şeytani Kötü Suçluların yaratacağı mutlak kıyametten korumak için! Oyuncu ekibi alçakgönüllülükleriyle protezleri kendilerine monte ederek ve çocuklara sunarak birkaç saatlerini geçirdiler.

Geçen hafta SXSW şovunda %100 geri dönüşümlü 2 litrelik soda şişelerinden yapılan plastik filament ile üretilen ilk 3B üretimleri gördüm. Bundan böyle arazileri biyolojik olarak çözülemeyen plastikle doldurmak yerine bu çöple çalışan bir protez el veya kol yarabiliriz.

Evet, önceki teknolojinin yerini hızlıca alan 3B Yazıcı teknolojisi bir fark yaratır mı? Geçtiğimiz yıllar içinde 900 çocuğun  ve 4.400’den fazla gönüllünün halihazırda bir fark yarattı.

3B yazıcıların nasıl bir fark yarattığı konusunda daha Accucode’un 3B Bölümü ile iletişim kurarak daha fazla bilgi alabilirsiniz.

*Özgün yazı: Can the disruptive technology of 3D printing make a difference? – http://accucode3d.com/can-the-disruptive-technology-of-3d-printing-make-a-difference/ 

***

Sonsöz

Bilimin ve teknolojinin insan hayatını nasıl daha iyi hale getirebiceğinin güzel bir örneği olan bu yazıyı okuduktan sonra çocukluğumdan beri üzüldüğüm birçok şeyin ileride ortadan kalkacağına yönelik umutlarım güçlendi. Bugün plastik ve küçük elektrik motorlarıyla yapılan bu el organik olmayan maddelerin 3B yazdırılmasıyla üretildi. Yarın ise organik maddeleri örneğin DNA’yı 3B yazıp, hücreler örüp dokular ve organlar üretilebilir. Bu sayede organ ve uzuz eksiklikleri giderilebilir. Bugüne kadar mekanik aksamlarla giderilen engeller gelecekte biyolojik 3B üretimle giderilebilir. Bugün bu çalışmaların öncülerini bilim haberlerinde halihazırda okumaktayız. Dilerim o günler çok yakın olur… Ah bir de görme engelliler… Sanıyorum görme engelli birisine görüş kabiliyetini yeniden kazandırmak dünyanın en mucizevi buluşu olacaktır.

3B yazıcı konusu çok geniş bir konu, ama bir gerçek var ki o da bu teknolojinin insan hayatını çok çabuk değiştireceği. Sadece insan hayatı değil, ekonomimizi de çok etkileyecek bir konu… Gelişmiş sanayi ülkeleriyle gelişmekte hatta geri kalmış ülkeler arasındaki farkı kapatabilir. Baskı kodu ve istenilen ürünü yazabilecek yetenekte bir 3B yazıcı ile dileğiniz her endüstri ürününü üretebilirsiniz. Bu bir araba da olabilir bir silah da… Dediğim gibi çok yönlü ve kesinlikle devrimsel bir konu. Zaten birçok yerde 3. Sanayi Devrimi olarak değerlendirilmekte.

Son olarak, görüldüğü üzere yeni çağın büyük bir teknolojisi ile karşı karşıyayız. Burada özellikle dikkat çekmek istediğim şey üretimin temel faktörü olan sermayenin beşeri sermeyeye karşı kaybediyor oluşudur. İyi mühendislere sahipseniz, o mühendislerin üreteceği sofistike yazılım ve donanım – ki bu 3B yazıcılar makine üretebilen makinelerdir – müthiş kapılar açabilir.

İş dönüp dolaşıp eğitime geliyor… Klasik ve kötü eğitim sistemlerimizden sıyrılıp, düşünebilen, üretebilen ve bu sayede farklılık yaratabilen bir insan kaynağı yetiştirmek her şeyin önünde olmalı.

İlginizi çektiyse, 3D Printing Google+ topluluğunu takip etmek eğlenceli olabilir.

Mutlu günler.

Sonrası Çeviri: Önceki teknolojinin yerini hızlıca alan 3B Yazıcı teknolojisi bir fark yaratır mı? Günlüğüm ilk ortaya çıktı.

20 Mart 2015

Posted In: 3B baskıcılar, 3b yazcıcı ile üretilen protez kol, 3B yazıcılar, Accucode, e-NABLE, Fikir, Genel, Gezegen, linux, lkd, oi

Node.js ile Inotify Event’lerini İşlemek

Geçen gün bir feature (özellik) isteği gelmişti. Bir servis sunucuya bağlanıp bir dosya oluşturacak ve içini dolduracak. Kullanıcıya ise bulunduğu web sayfasında sayfayı yenilemeden bu dosyanın oluştuğundan haberdar edilecek ve tabii sonra bu dosyayı kullanıcı görüntüleyecek.

Direkt 5 saniyede bir AJAX yapıp ilgili dosya oluşmuşsa bir div’e dosyanın oluştuğuna dair mesaj basabilirdim aslında. Ancak olayı biraz daha efektif hâle getirmek istedim. Çünkü AJAX istekleri beraberinde bir dizi overhead getirecekti.

Örneğin; İlgili sayfada 10 kişi olsa, 5 saniyede bir file system‘da yeni dosya var mı diye kontrol yapılması gerekecekti. 10 kişi ayrı ayrı 5 saniyede bir backend’e istek atacaktı. Bu da istediğim bir durum değildi.

Bir diğer problem ise dosyaya yapılan yazma işleminin bittiğinden emin olunması gerek.
Örneğin; AJAX isteği attım. İstekte dosyanın varlığını kontrol ettim. Sonra baktım dosya var mı? Var. Ön tarafa haber saldım “dosya oluştuuuu” diye.
Ama o sırada third-party servis dosyaya veri yazma işlemini bitirmedi. Kullanıcı da “e dosya oluştu madem açayım” derse, sçtık. Çünkü eksik veri görüntüleyecek hatta belki de hata alacak. Sonra ayıkla pirincin taşını.

Bu iş için esas olan “dosyaya yazma işlemim bitti” mesajının gerekliliği. E third-party servis sadece dosya oluşturuyor Gidip bu third-party servisin ekstra bir yerlere mesaj yazmasını da sağlayamam (dosyaya yazdım bitti gibisinden). Hadi yazdırdım diyelim, bir de gidip orayı kontrol etmem gerekecek.

vs. vs. Daha buraya yazmadığım tonla senaryo var bu iş için.

Kısaca bana “dosyayı oluşturdum“, “dosyaya yazdım“, “dosyayı sildim” vs. gibi eventler gerekliydi. Bu bilgileri ise Linux‘ta direkt çekirdekte bulunan Inotify eventleri çok güzel sağlıyor. Yani bilgi sağlam yerden geliyor.

Node.js‘te Inotify eventlerini handle edebilen güzel bir kütüphane var (detaylar, kullanım örneği linkte): node-inotify

node-inotify kütüphanesini ise socket.io ile birleştirip kullanırsanız tadından yenmez (Ben socket.io kullanmıştım, ama siz başka bir kütüphane elbette tercih edebilirsiniz). Çünkü bu şekilde ön tarafa bir socket açıp dosya değişikliklerini bu socket üzerinden yollayabilirsiniz.

Scala ve Java’da ise bu işleri Non-blocking I/O (java.nio) paketiyle yapabilirsiniz.

14 Mart 2015

Posted In: Genel, Gezegen

Internet, Yeni Medya ve Özgürlükler

Yeni Medya Kongresi, Kadir Has Üniversitesi 26 Şubat 2015

Bu konuşmada, ben interneti nasıl anlıyorum, nasıl görüyorum; internet için ne yapmaya çalıştım, çalışıyorum, internet için kalın çizgileri ile ne yapılmalıyı, yeni medya ve özgürlük bağlantısına ağırlık vererek anlatmak istiyorum.

İnternet, Soğuk Savaş günlerinde, Sputnik’in yarattığı şok sonrasında, ABD’nin Bilim ve Teknolojiye yönelmesinin yarattığı ortamda bir proje olarak ortaya çıktı. İnterneti ortaya çıkartan ARPANET projesi, Ordunun Araştırma Ofisince fonlandı. Ama, Internetin ABD Ordusu için, askeri amaçlarla geliştirildiğini söylemek haksızlık olur. Licklider “Galactik Ağ” ile bugünlere yakın bir ağ hayal ediyordu. Bu 1963 de oldu, ArpaNet’in ilk düğümünün kurulması 1969 Eylül, TCP/IP’nin kullanıma girmesi ocak 1983, webin ilk tasarımı 1989, ayağa kalkması ise 1993’de oldu. Bizim İnternete bağlandığımız yılda 1993 idi.

Kanımca, İnternet insanlığın gelişmesinde Sanayi Devrimi boyutlarında bir gelişmeyi temsil etmektedir. Neelie Kroes, AB’nin önceki başkan yardımcısı ve Sayısal Gündem komiseri, NetMonial konuşmasında, interneti toplumu yeniden yapılandırma açısından, elektrik, matbaa ve sanayileşme toplamından daha fazla olduğunu söyledi. İnternet, hepimizin yaşamını köklü olarak değiştirdi. Bazılarımız, internet öncesini hatırlıyor ama genç kuşaklar internetsiz bir yaşamı hiç görmedi. Peki, interneti nasıl algılamalı? Nedir İnternet? Buna herkes muhtemelen farklı bir cevap verecektir. İnsanlık, bilim ve teknolojinin öncülüğünde yeni bir toplum biçimine geçişin sancılarını yaşıyor. Buna genelde, “Bilgi Toplumu” diyoruz. Bilgi hep önemliydi. Niye şimdi “Bilgi Toplumu” diyoruz? Ekonomik kalkınmasının ana motorunun, bilim, teknoloji, ar-ge ve inovasyon olduğu, kısaca “bilgi” bulutunda topladığımız, insan beynin ürünleri olduğunu anladık. Bunun sonucunda tüm ekonomik hayat, hizmetler, kamu yönetimi, eğitim, sağlık, eğlence, örgütlenme, halkla ilişkiler, pazarlama kısaca yaşamın tüm boyutları bir değişim, yeniden yapılanma sürecine girdi. Birey tarihte hiç olmadığı kadar öne çıktı; bireysel gelişme olanakları artı, kendi başına bir merkez oldu; kendi matbaası, radyosu, televizyonu, gazetesi mümkün. Bunu makul ücrete, bazan bedava, hızlı ve kolay, uzman olmadan, yapabiliyor.

Hepimiz internet sayesinde, sınırların fiilen ortadan kalktığı, sosyal ve kültürel açıdan birleşen bir dünyanın parçasıyız. Kitleler soysal ağlar üzerinden birleşmekte, örgütlenmekte, toplumsal, kültürel ve siyasal etkinlikler yapmakta. Dünyayı sarsan politik gelişmelere en azından katalizor olmakta. Dünya üzerinde dağılmış gönüllüler imece benzeri bir yöntemle tüm insanlığın ortak malı ürünler üretmektedir: linux ve özgür yazılım dünyası, wikipedia, açık ders malzemeleri, creative commons lisanslı sanat ve fikir ürünleri gibi. Veriye dayalı paylaşım ekonomisi, akıllı ulaşım sistemleri, büyük veri temelli yeni uygulamalar, mobil uygulamalar, IoT, ağ temelli servislerin uzaktan verilmesi gibi pek çok yeni uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Kısaca, devrimsel bir gelişmeyi hep birlikte yaşıyoruz. Gelişmenin ne yönde olacağınızı biraz sezinliyoruz, epey de yanılıyoruz. Bu gelişmeyi bireyler, STK’lar, kurumlar olarak etkileme gücümüz var.

İnternetin işaret ettiği Bilgi Toplumun bireyleri, bağımsız, inisiyatif alabilen, yaratıcı, farklı ve aykırı düşünebilen insanlar olacaktır. Bir başka deyişle, bu tür insanları yetiştiremeyen toplumlar, yarışı kaybedeceklerdir. İnternetin tüm toplumu, kamu yönetimini, iş dünyası, sağlık, eğitim, eğlence vs’yi her gün değiştirdiği ortada. İnsanların, toplum içinde eşit bir yurttaş hatta eşit bir dünya vatandaşı olması için bu teknolojileri çok rahat, kolay ve etkin kullanabilmesi gerekir. Bu hem kendini geliştirebilmek, toplumsal hizmetlerden yararlanabilmek, hem de toplumsal yaşama, özellikle siyasal hayata katılabilmesi için elzem olduğu aşikar. İnternetin dünyaya açılan bir sokak olarak düşünürsek, sokaktan gelecek çeşitli tehditler için güvenlik ve mahremiyetin korunması için ciddi bir okur yazarlık gerekmektedir. Gerekli okur yazarlık seviyesi, dinamik olmalı ve sürekli geliştirilmelidir. Bu okur yazarlık düzeyine bilgi/bilişim/yeni medya okuryazarlığı diyoruz. Bu okur yazarlık düzeyine ulaşamamış insanlar, eşit yurttaş olmak yeteneğini kaybedecek ve geri kalacaktır. İnternete erişim temel bir insan hakkıdır. Bu görüş, hem BM belgelerine hemde Avrupa Belgelerine (Konsey, Parlamento) ve Anayasalara girmeye başlamıştır.

Bu konuda 2 yeni eğilimden bahsedeceğim. ABD’nin önemli Bilgisayar Meslek Örgütü ACM, lise fen kolundan mezunların bir çok bilgisayar dersi alması gerektiğini söylüyor. Bir başka deyişle, Bilişimin temel kavramlarını her yurttaşa öğretmek zorundayız. Bilişim sistemlerini “büyülü tek tuş” sistemi algısından kurtarıp, olanaklarını, limit ve riskleri öğretmeli, ağ, veri tabanı, güvenlik, mahremiyet, etik, estetik, ifade özgürlüğü, hukuk temel kavramlarını öğretmeliyiz. Bunu tarihçiye, iş adamına, tarımcıya, öğretmene, kısaca her yurttaşa anlatmalıyız.

Yeni gelişen ikinci nokta programlamanın herkese öğretilme çabasıdır. Web’in kurucusu Tim Berners-Lee, inovasyon kongresinde herkese program yazmayı önermişti. Poltikacılara programlama öğretmeliyiz ki, doğru düşünmeyi öğrensinler diyor. Programlama öğrenmenin düşünme alışkanlıklarını olumlu etklilediği, bütünsel düşünmeyi geliştirdiği düşünülüyor. Bu bakışın sonunda, ana okulunda pogramlama öğretme, programlama kampları, hacketonları, çalıştayları vs ile bütün dünyada en başta gençleri programlamaya alıştırmak ve sevdirmek yönünde bir çaba söz konusu. Okul öncesi çocuklara da programlama öğretme çabaları var. Türkiye’de bu yönde kampanyalar ve çalıştaylar yapılıyor, bu konuda uzmanlaşan şirketler var.

Türkiye Ne Durumda ? Ne Yapılmalı ?

Kalın cizgilerle bakarsak, iyimser yönde dünya ortalamasını yakaladık, genelde Avupanın gerisindeyiz. Bazı sektörlerde iyiyiz, finans, e-devlet hizmetlerin sunumunda, uyap, vedop gibi bir çok hizmetde ödül aldık. Özgürlük, yasaklar, toplumsal cinsiyet, hukukun üstünlüğü, gelir dağılımı gibi indekslerde cok gerideyiz, yer yer utanılacak konumdayız. Türkiye bir yandan, internet ve temsil ettiği bilişim, ar-ge, inovasyonu teşvik için, e-devlet projeler, örnek vaka haline gelmekte olan fatih projesi için çömertce para harcıyor, rol model olarak Bill Gates, Steve Jobs, Zukerman’ı öne çıkartıyor, öte yandan gerekli ön koşul olan özgürlükler, hukukun üstünlüğü, ifade ve basın özgürlüğü ve adil rekabet koşullarını sağlaması gerektiğini anlayamıyor, algılayamıyor, uygulayamıyor.

-Türkiye İnternetin neyi temsil ettiğini kavrayamadığı için, internetin gelişmesi, toplumsal yarar sağlanması, toplumu bütünleştirmesi, dünya ile rekabetin önemli aracı olarak kaullanmaya odaklanamamış, daha çok tasaruf, ihracatı teşvik gibi parçalara odaklanmaya çalışmıştır. Bu nedenle, bütünsel, tüm paydaşları kapsayan, ortak aklı ortaya çıkaran katılımcı yapılar kuramamış ve ortaya çok parçalı, daha çok marjinal problemlere ve dar çıkarlara odaklanılmış ve sonuçta Türkiye gemisinin rotası Bilgi Toplumuna dönememiştir. Gates, Jobs, Zukerman çıkartmak isteyenler, Twitter, facebook ve Youtube’un kökünü kazımayı hedeflemişlerdir.

Benim eskilerde epey tekrarladığım bir önerimi kısaca izninizle özetlemek istiyorum: 1) strateji, 2) siyasal irade, 3) sorumlu koordinasyon merkezi (bakanlık, müsteşarlık), 4) her yıl gözden geçen eylem planı, 5) TBMM de komisyon, 6) yıllık, herkese açık değerlendirme, geri besleme yapıları (konferans). Bir başka deyişle, işin önemini kavramış bir siyasi liderlikle, tüm paydaşları içeren, tüm toplumu kapsayan, katılımcı, saydam, yönetişimi öne çıkaran yapılar kurmak gerekir. Gerisi gelir. Tekrarlamakta yarar var: özgürlük, hukukun üstünlüğü, aykırı ve farklı görüşlerin yeşereceği bir ortam ön koşul.

Peki, yeni medya okur yazarlığı yelpazesinde Türkiye ne durumda? Ben konu uzmanı değilim. Elimde sunucak bilimsel veriler yok. Deneyimlerimden hareketle bir kaç şey söylemek gerekirse; durum pek parlak değil. Konferanslara bildiri sunan, kurslara katılan, katılmak isteyenler, bilişim sınıfındaki öğrencilere bakınca durum düşündürücü. Hiç grup haberleşmesine katılmamış, açık yönergeyi anlamayan, yönergeyi okumayan, şu adrese yazın denmesine rağmen, o mesajı cevaplayan o kadar çok ki.

Kendi maceram konusunda bir kaç sey söyleyip bitirmek istiyorum. Bilkent’e 1987 Haziranında katıldım. Yurt dışında iken o zamanki İnterneti kullanmıştım. Birkaç ay sonra Bilkent, ODTÜ üzerinden bir terminal ile Bitnet ağı olan TÜVAKA’ya bağlandı, daha sonra kendi makinası üzerinden bağlandı. Bağlantı tüm ülke içinde 9.6Kps, idi. 89 yılında Ege’deki düğüm üzerindeki DOST listesinde niye TCP/IP (İnternet) ağına bağlanmıyoruz tartışması oldu. Ben o tartışmanın aktif katılımcılarından biriydim. 12 nisan 1993’de Türkiye İnternete bağlandığında, herkese çok savunduğum İnterneti anlatmak zorunda hissettim. 1993 Bilişimde bir oturumda, Attila Özgit ve Ufuk Çağlayan’la buluştuk. Ufuk GOSIP hakkında, Attila TR-Net hakkında bende “İnternet: Eğitim ve Araştırma Yeni Olanaklar” başlıklığıyla konuştum. O yıl sonunda DIE’de istatistik Kongresinde İnterneti anlatan bir seminer verdim. Notları özet olarak Cumhuriyet Bilim Teknikte yayınlandı. 94 Şubatında Tubitak’ta Üniversitelere yönelik bir demo yapılmıştı. Benim notlarım gelişmişti. O dağıtıldı. 1994 yılında servis.net.tr çalışmaya başladı (ODTÜ’de). MAM’da benzeri bir servis başladı. Benim notlar, “İnternet: Bilgiye erişimin yeni araç ve olanakları” adıyla yayınlandı. 94 bilişimde “İnterneti Nasıl Geliştiririz?” konulu bir forum/çalıştay yaptık. Pek bir şey çıkmadı. Konuyu bilende azdı. Servis.net.tr ve MAM servisi ya x.25 üzerinden ya da şehirler arası tarifeden ve düşük kapasite modemlerle çalışıyordu.

Tr-net ile TT (PTT) arasındaki İnterneti birlikte büyütme projesi görüşmeler koptu. TT ihaleye çıktı. TUR-NET ortaya çıktı. İhalenin ertesi günü, inet-tr yapıldı. İnet-tr , üniversitelerde ortaya çıkan çatışmaları azaltmak, herkesi bir masa etrafında toplamak ve ortak akıl oluşturmak amacıyla ortaya atıldı. İlk konferans buna odaklandı. İnet-tr’96 yı yeni kurulan Yeditepe’de, ’97 de ODTÜ’de yaptık. Kamuya yönelik ve demokrasi oturumları hep öncelikliydi. İnet-tr’97 de özel bir kamu oturumu yaptık. Başbakanlıkla temas halindeydik, onlara ilk web, mail ve gopher sunucunu ben kurmuştum. 1997 konferansında Internet Üst Kurulu kurulma kararı çıktı. İlk toplantı Ocak 98 de idi. İlk toplantıdan sonra İnternet Haftası kararı çıktı. İnternet günü önerisi, İnternet Haftasına döndü ve 2 hafta olarak uygulanmaya başlandı. Şubat 98 de ise KamuNet konferansı yapıldı.
İnet-tr’98 de ise Akademik Bilişime karar verildi.

Kamunet 1 kere yapılabildi. Bazıları içten bazıları dıştan engellediler. Bu yıl inet-tr’nin 20.sini yapacağız. Akdemik Bilişimin 17.sini yaptık. İnternet Haftasının 18.sini yapacağız.

Bu arada bunlarla içice Özgür Yazılım ve Linux etkinliklerini yaptık. Linux kampını 2010’da başlattık. Akademik Bilişim öncesi 4 günlük kurslarıda 2010 da Urfa Konferansında başlatmıştık.

Tüm bu etkinliklerde interneti toplumun gündemine taşımak, internet kültürünü yaymaya çalışmak, bilgi ve deneyim paylaşım ortamı sunmak, insan gücü yetişmesine katkıda bulunmak, ortak akıl oluşması için çaba harcamak, iyi bir örnek olmak, ve bu konuların tartışılması için bir platform oluşturmak hedeflenmişti. Bu platformları ayakta tutmaya çalıştık. Bunu benimle birlikte hareket eden, destek olan pek çok kişiyle birlikte yaptık. “İnternet Çetesi” sözünü duyanlar, bunun bizim çekirdek kadromuz olan Ufuk, Attila ve Ethem Derman’ı kapsadığını bilir. Ama, pek çok dosttan, internet gönüllüsünden destek aldık.

Peki bundan sonra ne yapmalı? Benim nacizane önerilerim: pozitif yaklaşmak, teslim olmamak ve elden gelen çabayı, olabildiğince örgütlü bir şekilde göstermektir. Bazı daha somut örnek olarak, bu konuların doğru terim ve çerçevede tartışılmasına çaba harcamak, bu konularda ciddi araştırma yapmak ve bunu yayınlamak (bilimsel dergilerle, sınırlı olmamak kaydıyla), interneti etkin bir şekilde kendi işimizi daha iyi yapmak için kullanmak, topluma örnek olmak ve destek isteyen gruplara destek olmaktan bahsedebiliriz. Topluma Entelektüel liderlik etmek akıldan çıkmamaması gereken bir hedef. İnterneti diğer teknolojilerle birlikte kullanmaktan kaçınmamak, clicktavizm den uzak durabilmek önemli.

Ülkede ve dünyada yanlız değiliz. Eşit bir dünya vatandaşı olarak tüm dünya ile empati ve dayanışma içinde olmak gerekir.

İflah olmaz bir iyimser olarak, eski slogınımı tekrarlamama izin verin:

İnternet Yaşamdır !

yenimedya-sunum

8 Mart 2015

Posted In: bilgi toplumu, bilişim, demokrasi, Fatih Projesi, Genel, insan hakları, internet, lkd, Özgür yazılım, sosyal ağlar, temel bilişim eğitimi, yönetişim

Locust – Açık Kaynak Kod Load Test Uygulaması

Locust, web uygulamaları üzerinde detaylı olarak stress test yapabilmeye olanak sağlayan açık kaynak kodlu çok güzel bir yazılım. Temel olarak yük testinin yapılacağı web uygulaması için hangi sayfalarda kaç kişinin gezeceğini, hangi sayfalardan hangi sayfalara geçileceği, toplam dolaşım süresinin ne olacağı vs. gibi detaylı senaryonuzu bir python scripti şeklinde tarif edip, locust’a bu senaryoyu simule etmesini söylüyorsunuz.

Aşağıdaki gibi güzel ve anlaşılır bir web arabirimi olan Locust aynı anda milyonlarca anlık ziyaretiçiyi belirlediğiniz eşik değerlerine göre web uygulamanıza dolduruyor ve arayüz üzerinden uygulamanızın kullanıcı isteklerine verdiği cevapların stabilitesini ölçüp sınırlarınızı tespit edebiliyorsunuz.

 


Devamini okuyun: Locust – Açık Kaynak Kod Load Test Uygulaması


Cagri Ersen tarafından Syslogs adresinde yayınlandı. | Permalink | Etiketler: ,

28 Şubat 2015

Posted In: *nix, Genel, kurulum, Qmail, tools

Etiketler: ,

Yenilemek için fazla dokunmayacağım

Yazılarda, sunumlarda, -özellikle- tezlerde, konferans ve hatta televizyonlarda son onbeş yıldır duymaktan sıkıldığımız başlangıç cümlesini yani  “Küreselleşen dünyada…” demeden değişen dünya ile ilgili bir yazıya başlayabilmek çok önem verdiğim şeylerden biri. Naçizane önerim; lütfen siz de bu iki kelime ile başlamayın.

İnternet çok büyük bir devrim, çok basit bir ilkeye dayanmasına rağmen gerçekten tarihteki en başarılı ve en büyük devrim diyebiliriz. 90’lı yıllardaki ilk hali ile de büyük bir devrimdi, şimdiki dinamik haliyle ise çok büyük bir devrim. Dünyada bugüne kadar bu kadar insanı birbirine birçok yönden bağlayabilen eşsiz bir proje. Basit olarak, karşılıklı kelimeler, ses ve görsel veriler iletilmesinden çok ötede bir şeyi başarıyor, insanlar birbirlerini etkileyebiliyor. Birbirlerini etkileyen insanlar ise çok değişiyor ve farklı bir şekilde başka insanları etkilemeye başlıyor. Tarif etmesi güç ama lise biyoloji derslerinde genetiğin temelini hatırlarsak, melezlenme ile yeni bezelye türlerin oluşması gibi, düşünce sistemleri de melezlenerek yeni düşünceler ve bunların yayılmasıyla oluşan daha doğrusu örülen kolektif bir beyinin paydaşı haline geliyoruz.

Düşünceler, algılama hatta duyguların internet ağı üzerinden adeta füzyon reaksiyonu gibi ortaklaştığını kolayca görüyoruz, tanık oluyoruz. İyi yönde bir gelişme olduğu şüphesiz. Kötü yönde bir eğilim üzerinde neler olabileceğini ise düşünmek dahi istemiyorum, dev bir karşılıklı ortak nefret dünyayı yok olma savaşına bile götürebilir…

Bir şeyin içindeyseniz değiştiğini çok olay farkedemezsiniz. Teknolojiyi de topluma göre biraz önden takip ediyorsanız -ki bir blog okuyucusu olmak bence bunun için yeterli bir göstergedir- her yeniliğin dünyayı değiştireceğini düşünüp sabırsızlanmış ve değişime şahitlik etmek için beklemişsinizdir diye tahmin ediyorum. Fakat değişimin gerçekleştiğini ancak başka birinin ağzından ‘Artık xxx değişti’ lafını duyduğunuz zaman anlarsınız, ki bu onay ispatı aynı zamanda sizin şahitlik sürenizi de bir anda siler götürür, birden bu gerçekle karşılaşmış gibi olursunuz…

İşte bu değişimin daha doğrusu içinde bulunduğumuz devrimin çok da büyük bir maliyeti var: ‘Bağlı olma zorunluluğu’-bağımlılığı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, özü şudur günlük hayatınızda internetin yeri artık sabittir, erişme ve erişilebilme alışkanlığınız haline gelmiştir. Bağımlılıktan öte bir durum olduğunu düşünüyoum, organik bir bağ hissi, bağlı olma hissi, beslenme refleksi gibi…

İnternet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi genel adlarla zaten bu durumu tartışmış, konuşmuşsunuzdur… Ama ben durumun biraz daha farklı ve derin olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda da duruma bu ciddiyeti kattığını düşündüğüm şeyi yazmak istedim: AKIŞ (stream)…

Algı olarak doğrusal bir çizgide gidiyoruz. Kolayı da bu, bir zaman sırasında tane tane akan bilgiler… Karmaşayı sevmiyoruz, zaman sırasına dizilmiş her çeşit bilgiyi karıştırmadan almak gerçekten çok kolay… Sosyal medyada bilgilir akışla geliyor, zaman çizginizde hakimiyet sizde, okuduğunuz internet gazetesi haberi size akışla veriyor… Sürekli olduğunuz haber sitesine bakın, neden ana haberleri numaralandırılmış, neden yukarıdan aşağıya doğru önem sırası değil de zaman sırasına göre sıralanmış haberler var? Kolayı bu da o yüzden. Kolay olduğu için takip etmeyi başarıyoruz ve başarabildiğimiz bu eylem zevk veriyor, bağlanıyoruz. Sözlük siteleri bile akışın ağırlıklı bir takip kipi içerisinde, aradığınız terim neyse dilerseniz ararsınız… Örnekleri fazla verip konuyu boğmaya gerek yok, günümüzdeki çoğu internet sitesi bir akış üzerine kurulmuş.

Bağlı olmak aslında internetten beslenir halde olmak gibi, ne yediğiniz size kalmış, süper bilgilerle de beslenebilirsiniz, süper saçma bilgilerle de. Elbette internet dünayadaki bütün bilginin kaynağı değil (en azından şimdilik), fiziki çevremiz ve yaşamanın ta kendisi bilginin diğer kaynakları. Dengesiz beslenme gibi dengesiz bir bilgi beslenmesi de sorunlara yol açıyor, obezite gibi düşünelim. Dengesizce internetten beslenir hale gelmemiz, doysak dahi daha fazlasını arama haliyle bizi akışımızın başına geçiriyor ve yenilemek için ya tıklıyoruz ya da sürükleyip bırakıyoruz… Nasıl bir ruh hali ise az sayıda gelen güncelleme, yeni bir habere denk gelememek, gelen kutumuzda yeni bir posta olmaması bizi mutsuz etmekte. Oysa o zaman dilimi içerisinde nasıl bir beklentideyiz… Dev internet ağı ve sınırsız içerik akışından bizim nasibimize az düşmesi açken yoksul sofrasında olmak gibi bir his veriyor. Ne kadar çok yenilersek o kadar az ile karşılaşıp daha mutsuz oluyoruz. Tabi akışla beslenmek gibi etkileşme ihtiyacı da aynı şekilde, insani ve sosyal bir ihtiyaçmışçasına internet üzerindeki ağımızdaki kişişelerle etkileşmeyi bir ihtiyaçmış gibi görüyoruz. Çoğumuz aile ve yakın arakdaşlarımızla fiziki platformda daha az etkileşiyoruzdur…

Bir akıllı telefon sahibinin ortalama 9 dakikada bir telefonunu kontrol ettiğini okuduğumda kendime üzüldüm. Hayatın akışındayken bir işin ortasında veya sohbet ederken birden zorunlulukmuş gibi telefona ya da bilgisayar ekranına dönmek… Ne kötü ama ne çok yapıyorum… Altını çizmek isterim, üzüldüğüm şey ekrana uzun süre bakmak değil, dönüp bağı kontrol etmek…

Ne yapalım, yolda, durakta beklerken nasıl geçsin zaman diyebiliriz… O metrobüsün içinde 4-5″lik bir dünya kapısını açmayalım mı? Açalım tabi ama mümkünse başı-sonu olan bir şey olsun ekranın öte tarafında, akışın periyodunu mümkünse biz belirleyelim. Ha bire yenilemeyelim, yeni haber var mı diye aynı siteleri her saat turlamayalım. Mümkünse okumadaki boşluklara doğru ileleyelim… E-kitap olur, daha sonra okumak için sakladığınız yazıları Pocked – Read it Later (Daha sonra oku) Feedly vb uygulamalara yüklenelim.

Geçtiğimiz iki ayı yolculukta Kindle ile kitap okuyarak geçirdim. Son on günde yolculuk süremi düşünmem gereken bazı konulara ayırdım bu nedenle kitap okumaya ara verdim. O konuları düşünemediğim gibi, beş dakika bakayım derken yolculukta 38 kere akış yenilediğimi farkedince ne kadar sıkıcı bir şeyin içine kendimi ittiğimi gördüm.Akışlar yoğunlaştıkça birbirini tekrar eden ve akışlardaki kişilerin de birbirini tekrar eden halle gelmesi gerçekten faydasız ve sıkıcı… Azı karar çoğu zarar…

 Bu yüzden artık yenilemek için ikidebir dokunmayacağım. Önemli bir haber – olay varsa zaten bildirimi gelir, çevrendekiler bahseder. Hem bugüne kadar hep haberleri herkesten önce takip ettim de ne oldu, cemiyet ortamında -aa şu olmuş denildiğinde yaşanan ortak heyecanı yaşamadım, ben onu çoktan öğrenip şaşkınlığımı tüketmiştim, çevremle o anda paylaşabildiğim tek şey törpülediğim küstahlığımla söylediğim -evet okudum ben onu- evet duydum…

Kendime sınır koymayı sevmiyorum, uymayınca benim kendime olan saygımın öz-benliğimce ezilmesini kendime yediremiyorum. Fakat (bu kelime ile cümleye başlanılamayacağı iddia ediliyor) günde üç kere toplu ve hızlı şekilde bu akışlara göz atmamın kafi olacağını ve bunu uygulamayı düşünüyorum. Sabah gazetesi, akşam postası gibi, bir de öğle benden olsun…

Spam engelleyici doğrulamalarındaki ‘Stop spam, read books (Spam yapmayı bırak, kitap oku)‘ sözünü ilk duyduğumdan bu yana çok seviyorum, ve her zaman kaybıyla ilgili konuda bu lafın türevlerini kafamda çeviriyorum, bu konuda da ‘Yenilemeyi bırak, kitap oku (Stop refreshing, read books)‘ diyerek kendimi motive edeyim.

Akış dedim, durgunluk ve dinginlikle bitireyim.

Sapanca Gölü Kenarında

Sapanca Gölü Kenarında – (1920 x1280 boyutlu duvar kağıdı halini indirmek için resme tıklayın – JPG – 538 KB) Ekran boyutunuza göre dilediğiniz ölçüde küçültüp/kırpıp kullanabilirsiniz)

Mutlu günler.

Bu yazı 1.000 kelime ve 7.395 karakter içeriyormuş, çok değil hani… Satır boşluksuz 2 adet A4. Ne kadar okudum/zaman kaybım oldu diye merak ediyorsanız işinize yarar 🙂

Sonrası Yenilemek için fazla dokunmayacağım Günlüğüm ilk ortaya çıktı.

20 Şubat 2015

Posted In: akış, bağlı olma sendormu, Fikir, Genel, Gezegen, haber bağımlılığı, internet, internet bağımlılığı, lkd, oi, sapanca gölü, sosyal medya bağımlılığı, yenilemek

Session’ları Memcached’te Saklamak Ne Kadar Doğru?

Özellikle arkasında birden fazla web sunucusunun bulunduğu web projelerinde genellikle non-sticky session bilgilerini saklamak için Memcached kullanılır. Bu şekilde kullanıcıların, farklı web makinelerine düştüklerinde oturum bilgilerine erişilebilmesi amaçlanır.

Ama projenizde her şey yolunda giderken, bir anda kullanıcılardan kendi istekleri dışında “logout olma” şikayetleri gelmeye başladı. Hemen projenizin kodlarını incelediniz ancak anormal bir durum görünmüyor.

Muhtemelen Memcached kullanıcıların session bilgilerini siliyordur.

Peki ama nasıl?

Bu durumu örneklersek: 1. kullanıcı giriş yaptı ve session bilgileri Memcached‘e yazıldı. Ardından yüzlerce kullanıcı da giriş yaptı ve hafızada yer kalmadı. 1. kullanıcının session bilgileri silindi ve böylece logout oldu.

Memcached neden session bilgilerini sildi?

Memcached’e 64 MB (örnek değer) limit verdiniz ve bu 64 MB doldu. Memcached otomatik olarak kendi içerisinde LRU (Least Recently Used) algoritmasını uygulamaya başlayacaktır. Bu algoritma ile “son zamanlarda en az kullanılan” key’i hafızadan silecektir.

Bu senaryoda da bizim silinen key’imiz 1. kullanıcının session key’i oluyor.

Bir diğer durum ise Memcached persistent (kalıcı) bir veri saklamaması. Bundan dolayı sadece LRU algoritması ile değil herhangi bir sebepten dolayı Memcached kapanıp, yeniden açılırsa da (konfigürasyon değişikliği, işletim sisteminin yeniden başlatılması, donanım güncellemesi vs.) session bilgileri silinmiş olur. Doğal olarak kullanıcılar web sitesinden çıkış yapmış olur. Bu da kimi projeler için hoş olmayan sonuçlar doğurabilir.

Session kayıplarını önlemek için, genelde persistent şekilde veri saklayan RDBMS, NoSQL çözümler kullanmanız önerilir.

Bir yazıda hem session hem cache geçiyorsa sonuna şu gif’i koymamak olmaz :) : Patronun cache icin session kullandigini gordugumde ben

26 Ocak 2015

Posted In: Genel, Gezegen

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com