Blokzinciri Uygulamaları

İnterneti icat edenlerin aklında bilgisayarları birbirine bağlayarak bir ağ oluşturmak vardır. Bunun için çalışan bilgisayar programcılarından biri olan Ray Tomlinson ise bambaşka bir dünyanın kapısını aralar. 1963’te Rensselaer Polytechnic Institute Elektrik Mühendisliği Bölümünden mezun olan ve eğitimine MIT’de devam eden Ray Tomlinson, 1965’te master derecesini aldıktan sonra bir süre doktora çalışmalarına devam eder. Daha sonra 1967’de BBN’de (Bolt, Beranek ve Newman) çalışmaya başlar. BBN’de internetin öncülü olan ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network) için yazılım geliştirmektedir. Bir gün Tomlinson, iş arkadaşı Jerry Burchfiel’i çağırır ve eğlence amaçlı geliştirdiği “Mesaj Gönder” programını gösterir. Burchfiel, bunu kimseye göstermemesini, burada bununla uğraşmak için para almadıklarını söyler. Neyse ki ARPANET’i yöneten DARPA’nın (Defense Advanced Research Projects Agency) yöneticilerinden Larry Roberts’in bu yazılımdan haberdar olmasıyla beraber fazla endişelenmelerine gerek kalmaz. Mesaj gönderme programı Roberts’in çok hoşuna gider ve tüm iletişimini bu elektronik posta sistemini kullanarak yapmaya başlar (https://www.forbes.com/asap/1998/1005/126.html).

Bilgisayarları birbirine bağlamak üzere geliştirilmekte olan ağ, epostanın icadıyla beraber bilgisayarların kullanıcılarının da birbirine bağlandığı bir sosyal ağa evrilmeye başlar. Tomlinson interneti, insanlar arası etkileşime açmıştır. Epostayı, duyuru tahtası sistemleri (Bulletin Board System – BBS), tartışma grupları (USENET) ve web sayfaları ile takip eder. Etkileşimin biçimi ve içeriği zaman içinde değişir. İnternet kullanıcıları önce fotoğraf ve müzik paylaştıkları web sitelerinde etrafında bir araya gelirler. Daha sonra bu web siteleri sosyal medya platformlarına dönüşür. Fakat eposta hep var olur.

İnternetin gelişimine farklı bir yön veren, onu basitçe bilgisayarların birbirine bağlandığı bir ağın ötesine taşıyan bir diğer bilgisayar programcısı da Tim Berners-Lee’dir. Oxford’dan mezun olduktan sonra CERN’de yazılım mühendisi olarak çalışmaya başlayan Berners-Lee, enformasyon paylaşımındaki sıkıntılara bir çözüm bulmaya çalışır. Farklı bilgisayarlarda tutulan enformasyona ancak bu bilgisayarlara bağlanılarak erişilebilmektedir. Bu sorunu çözebilmek için Berners-Lee, webin temelini oluşturan HTML, URI ve HTTP teknolojilerini geliştirir. Ayrıca ilk web tarayıcısını (WorldWideWeb.app) ve sunucusunu (httpd) yazar. 1990 yılının sonunda ilk web sitesi internette yayımlanır ve 1991’de CERN dışındaki topluluklar da webe katılmaya davet edilir.

Webin mucidi Berners-Lee, web kullanıcılarını sınırlandırabilecek bir hak talep etmez; insanların ücret ödemeden veya bir izin istemeden webi kullanabilmesini istemektedir. Berners-Lee ve arkadaşları, bu konuda CERN’i de ikna ederler. 1993 Nisanında CERN, webi telifsiz olarak paylaşır. CERN’in bu kararını küresel düzeyde yaratıcılık, işbirliği ve inovasyon dalgası takip eder. Webin öncüleri, merkezsizleşme (decentralisation), ayrımcılık yapmama (non-discrimination), aşağıdan yukarı tasarım (bottom-up design), evrensellik (universality), oydaşma (consensus) ilkelerini savunmakta ve bu ilkelerin internete içsel olduğunu düşünmektedir. Merkezsizleşme, webe içerik koymak için merkezi bir otoritenin iznine gerek olmaması ve bir noktadaki kesintinin sistemi tamamen çalışamaz duruma getirememesi anlamına gelmektedir. Bu sansürden ve gözetimden muaflığı da ifade eder. Ayrımcılık yapmama ise ağları işletenlerin uygulamalar, içerik, web siteleri ve platformlar arasında ayrım yapmamasını ifade eden ağ tarafsızlığı ilkesine dayanmaktadır. Aşağıdan yukarı tasarım ilkesiyle ufak bir uzman grubu tarafından yazılan kod yerine herkese açık, en fazla katılımı ve deneylemeyi teşvik eden bir çalışma yöntemi savunulur. Evrensellik, webde yer alan tüm bilgisayarların donanımları veya kullanıcılarının yaşadığı yer, kültürel ve politik inançlarından bağımsız olarak aynı teknik dili konuşmasıdır. Böylece bir yandan farklılıkların gelişimine ortam hazırlanırken diğer yandan insanları birbirinden ayıran duvarların önüne geçilebilecektir. Fakat evrensellik, evrensel standartların yokluğunda uygulanamaz. Bu nedenle oydaşma ilkesi standartların oluşum sürecinin şeffaf, herkese söz hakkı veren ve katılımcı olmasını savunur.

Bu ilkeler, aktivistler tarafından yıllarca savunulmuş ve açık veri (open data), açık hükümet (open government), bilimde açık erişim (open access) ve özgür kültür (free culture) gibi hareketlere ilham kaynağı olmuştur. 2000’li yılların başından itibaren özellikle internetteki ticarileşme ve hükümetlerin artan kontrolü hakkındaki endişelerin de arttığı görülür. 2016 yılındaki ABD seçimleri sonrasında hem Büyük Beşli’nin (Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon) açıkça görülebilen hakimiyeti hem de hükümetlerin internet üzerindeki baskısı bu ilkeleri günümüz koşullarında uygulamanın zor olduğunu göstermektedir.

Eposta da web de internet temelli uygulamalardır. Eposta, merkezsiz yapısını ve dolayısıyla şirketlerden bağımsız varlığını devam ettirir. Ama webde en başından beri kullanıcıyla site sahibi arasında asimetrik bir ilişki vardır. Merkezsizleşme savunulan (ve mutlaka savunulması) gereken bir ilkedir. Ama hem webin teknik tasarımı hem de günümüz koşulları dikkate alındığında webdeki merkezileşme (ticarileşme ve hükümetlerin artan kontrolü) kaçınılmazdır. Çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan web, bir süre sonra enformasyonun akışının denetlenebildiği bir yapıya evrilir.

P2P (Peer to Peer – Eşler Arası İletişim) ya da istemci-sunucu tabanlı mimariler birer tasarımsal tercihtir. İnternet altyapısından yararlanan eposta da web de iyi niyetin veya iddialı ilkelerin ötesinde farklı tasarımsal tercihlerin sonucu olarak gelişir. Kleiner’in (2016) savunduğu gibi internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirerek daha özgür bir internet yaratmak mümkündür. Bugün blokzincirinden övgüyle, özgürleştirici ve devrimci bir teknoloji olarak bahsetmemizin ardında bu teknolojinin P2P tabanlı mimarisi var. Fakat merkezi bir otorite tarafından kontrol edilen, sadece izin verilen kullanıcıların işlemleri okuyabildiği ve yazabildiği blokzincirleri de vardır. Bu nedenle blokzinciri, merkezsizleşme, ayrımcılık yapmama, aşağıdan yukarı tasarım, evrensellik ve oydaşma ilkelerini gerçekten uygulayabilen bir teknoloji de olabilir internetteki (ve çevrimdışı dünyadaki) merkezi yapıları güçlendiren bir teknoloji de. Ama her iki durumda da göz ardı edilemeyecek bir potansiyele sahip.

Blokzinciri hakkında yazılanları okurken insan webin ilk yıllarına gidiyor. Yine dünyanın bir devrimin eşiğinde olduğu iddia ediliyor. Mougayar (2016) gibi blokzincirinin webin yerini alacağını ya da web ve blokzinciri karışımı iş modellerinin yaygınlaşacağını savunan birçok girişimci var. 1950’lerde bilişim çalışanlarının dilinde büyük bilgisayarlar, veritabanları, ağlar, sunucular, yazılım, işletim sistemleri ve programlama dilleri vardı. 1990’larda weble beraber yeni bir döneme girildi. Bilişim çalışanlarının jargonuna web tarayıcısı, web sitesi, Java, TCP/IP, SMTP, HTTP, URLs ve HTML gibi kelimeler eklendi. Blokzinciri ise bu jargonu oydaşım algoritmaları, akıllı sözleşmeler, dağıtık defterler, dijital cüzdanlar ve işlem blokları ile daha da genişletti. Şimdi birçok uygulama bir zamanlar webe geçişte olduğu gibi blokzinciri teknolojisine uygun biçimde yeniden geliştirilecek.

Elbette ki sadece bilişim çalışanlarının jargonu değişmiyor. Geçmişte web ile ortaya çıkan haber siteleri bazı gazeteleri ortadan kaldırırken bazılarını da iş modellerini değiştirmeye zorladı. E-ticaretin ve yeni iş modellerinin tedarik zincirleri ve fiziksel satış mağazaları üzerinde yıkıcı bir etkisi oldu. İnsanlar arasındaki ilişkiler sosyal medyayla beraber farklılaştı. Mougayar (2016), Google gibi blokzincirinin de hayatımızın bir parçası olacağını savunuyor. Şimdi Google’ın ana arama aracı olması gibi gelecekte kimlikleri, sözleşmeleri veya dijital varlıkları doğrulamak için blokzincirlerine başvurmak yaygınlaşacak. Web bir çok alanda bir yandan aracıları ortadan kaldırırken diğer yandan yeni aracılar yaratmıştı. Daha da kötüsü web siteleri (platform kapitalizmi örneklerinde olduğu gibi) taraflar arasındaki ilişkinin merkezine oturmuştu. Blokzincirinin webin ortaya çıkardığı aracıları da ortadan kaldıracağı ve taraflar arasında doğrudan iletişime imkan sağlayacağı savunuluyor.

“Webin gelişiminde de böyle olmuştu” demeye hevesli bir uzmanlar topluluğu var. İtiraf etmek gerekirse bu uzmanların iddiaları bana fazla abartılı gelmişti. Ama blokzinciri uygulamalarını araştırdıkça ben de weble oluşan internetten farklı bir internete doğru yol aldığımızı düşünmeye başladım.

Webin ilk yıllarında olduğu gibi…

Webin ilk yıllarında olduğu gibi birçok girişimin başarısızlığa uğrayacağı ama daha ileri çözümler ve modeller geliştirilebileceği savunuluyor. Bu girişimleri, başarıları ve başarısızlıkları kriptoparalarda daha net görebiliyoruz. Kriptoparaların kullandığı blokzincirleri, aracıları ortadan kaldırıyor. Para transferlerinde bankaya pay vermemek güzel. Ama riskleri var.

Normal bankalara para yatırdığınızda banka sahibinin sağlık durumunu aklınıza getirmezsiniz. Banka sahibi aklını kaçırsa da ölse de istediğiniz zaman bankadan paranızı çekebileceğinizi bilirsiniz. Kriptopara dünyasında ise işler bu kadar garantili değil. Örneğin, Kanada’nın en büyük kripto para borsası Quadriga’nın kurucusu Gerald Cotten’ın 30 yaşında ani ölümünden sonra dizüstü bilgisayarında saklı yaklaşık 140 milyon dolar değerindeki dijital paraya ulaşılamadığı açıklandı. Cotten’ın eşi şirketin tüm işlerinin eşinin bilgisayarında olduğunu ve parolasını bilmediğini söylüyor (http://www.gazetevatan.com/140-milyon-dolar-kayiplara-karisti–1238338-dunya/).

İnternette, Cotten’in ölümünü şüpheli bulan ve düzmece olabileceğini iddia eden senaryolar dolaşıyor. Gerçek her ne olursa olsun aracı kurumların olmaması o kadar matah bir şey olmayabilir. Kriptoparalarınızı sakladığınız bankanın sahibi çok sağlıklı olabilir ya da paralarınızı bir bankada değil kendi bilgisayarınızda saklıyor olabilirsiniz. Ama her zaman parolanızı unutma ve kaybetme gibi bir risk vardır. Böyle bir sorunda başvurabilecek bir yer yok.

Kriptoparaların teknolojik sınırları da var. Ölçeklenebilirlik hâlâ büyük bir sorun. Bitcoinin blok boyutu 1 MB ile sınırlı ve on dakikada bir yeni blok üretiliyor. Bunun sonucunda saniyede yedi işlem doğrulanabiliyor. Uluslararası piyasalardaki işlem sayıları düşünüldüğünde bitcoinin saniyedeki işlem sayısı çok yetersiz kalıyor. Saniyedeki işlem sayısını artırmak için daha büyük bloklar tercih edilebilir. Ancak bu çözüm tercih edilirse hem diskte daha büyük depolama alanına gerek olacak hem de artan blok büyüklüğünün sonucunda blokların ağda dağıtımı yavaşlayacaktır. Ayrıca teoride bitcoin ağında çoğunluk olmadıkça ağın hakimiyetinin ele geçirilemeyeceği iddia edilir. Fakat Eyal ve Sirer’in (2018) gösterdiği gibi %51 çoğunluk sağlanmadan da ağdan haksız kazanç sağlamak mümkün. Normal şartlarda, ağın üyeleri, yeni blok yarattıktan sonra bunu ağla paylaşır ve karşılığını alır. Daha sonra bu bloğun özet değerini içeren yeni blok için bir yarış başlar. Fakat ağın bencil bir üyesi ürettiği bloğu paylaşmak yerine bunu üyesi olduğu özel bir ağda paylaşabilir ve bu ayrıcalıklı bilgi sayesinde sonraki bloğun üretiminde özel ağdaki üyelerinin avantajlı olmasını sağlayabilir. Eski blokların ardına yeni bloklar eklenir ve blok sayısı arttıktan sonra yeni blok zinciri bitcoin ağına gönderilir. Yeni zincir, en uzun zincir olacağından daha önceki zincirdeki blokları üreten dürüst kullanıcılara verilen ödüller geri alınır ve bencil üyelere verilir. Bunun yanında kriptopara ağlarında oydaşım için kullanılan algoritmaların da farklı sorunları var. Örneğin, iş kanıtı (PoW – proof of work) algoritması çok fazla elektrik tüketmekle, hisse kanıtı (PoS – proof of stake) ise zengini daha zengin yapmakla eleştiriliyor. Bir diğer eleştiri de mahremiyet korumasının yeterli olmaması hakkında. Bitcoinde sadece özel ve açık anahtar ikilisiyle işlem yapılmasına karşın herkese açık olan işlem kayıtlarının mahremiyet sorunu yarattığı, hatta IP adreslerinin takip edilebileceği savunuluyor. Bu eleştiriler, kriptoparaların yaygınlaşmasının ve ekonomide belirleyici bir konuma gelmesinin önünde hâlâ önemli engeller olduğunu gösteriyor (Zheng, Xie, Dai, Chen, Wang, 2018) .

Bu türden eleştirilere karşı webin geçmişi hatırlatılıyor; e-ticaretin ve webde kredi kartı kullanımının ilk günlerine dikkat çekiliyor. Bitcoin ve diğer kriptoparalardaki sorunlara karşı getirilmiş çeşitli çözüm önerileri ve yeni kriptopara girişimleri var. Bitcoin, bir kapı açtı ama belki bir süre sonra yerini bir başka kriptoparaya devredecek. Ama önümüzdeki yıllarda blokzincirinin kriptoparalar dışındaki kullanım alanlarını daha sık duyacağız. Bu farklı alanlara geçmeden önce blokzincirinin temel özelliklerini hatırlayalım. Blokzinciri, son kullanıcının alıp kullanabileceği bir teknoloji değil ve farklı blokzinciri tipleri var. Blokzincirinin geleceğinden söz ederken bu farklılıkları atlamamak gerekiyor.

Blokzincirinin Temel Özellikleri

Blokzincirinin temel özelliklerini dört maddede özetleyebiliriz. Birinci ve en önemli özelliği merkezsizlik. Merkezi sistemlerde her bir işlemin güvenilir merkezi bir kurum tarafından onaylanması gerekir. Bu da kaçınılmaz bir maliyete ve merkezdeki sunucularda darboğaza neden olur. Blokzincirindeki işlemlerde ise merkezdeki bir otoritenin yetkilendirmesine ya da onayına ihtiyaç yoktur. Merkezde bir sunucunun olmaması, sunucu, geliştirme ve işletme maliyetlerinden tasarruf sağlar. Ayrıca merkezde bir darboğaz oluşmaz. Blokzincirinin ikinci özelliği, kalıcılıktır. İşlemler ağdaki bilgisayarlar tarafından doğrulanır ve bloklara eklenir. İşlemler doğrulanıp bir bloğa eklendikten sonra işlemlerde bir değişiklik kolayca tespit edilebilir. Üçüncü ilke anonimliktir. Kullanıcıları tespit eden ya da özel verilerini tutan merkezi bir otorite olmadığından kişiler tamamen anonim olarak işlem yapabilirler. Fakat insanların blokzincirinde gerçek kimliklerini kullanmamaları ya da her işlemde farklı açık anahtarlar (adresler) yaratabilmeleri tam mahremiyet anlamına gelmez. Açık anahtarlarla yapılan tüm işlemler herkes tarafından takip edilebildiğinden bir açık anahtarın ne kadar parası olduğu bulunabilir. Ayrıca Biryukov, Khovratovich ve Pustogarov (2014), bir ateşduvarının arkasında olsalar bile istemcilerin IP adreslerinin belirlenebildiği bir yöntem sunmuşlardır. Biryukov vd.’nin (2014) yöntemine karşı yeni araçlar da geliştirilmiştir ama yine de anonimliğin yüzde yüz mahremiyet olmadığını akıldan çıkarmamak gerekir. Dördüncü ilke, denetlenebilirliktir. İşlemler doğrulandıktan sonra bir zaman damgasıyla bloklara eklenirler. Önceki kayıtlar kolayca doğrulanabilir ve takip edilebilir.

Tek tip blokzinciri yoktur. Blokzincirleri, kamusal, konsorsiyum ve özel diye üç gruba ayrılabilir. Bu gruplamada, oydaşım kararı ve süreci, okuma izni, değişmezlik, verimlilik ve merkezilik hakkındaki farklılıklar belirleyici olmaktadır. Örneğin kamusal blokzincirlerindeki oydaşımlarda her kullanıcının oy hakkı vardır. Konsorsiyumda, sadece seçilmiş bir kullanıcı grubu blokların doğrulanmasında söz sahibidir. Blokzinciri özel olduğunda ise kararlar blokzincirin sahibi olan kurum tarafından verilir. Kamusal blokzincirlerinde gerekli yazılımı bilgisayarınıza kurduğunuz anda oydaşma sürecinin bir parçası olursunuz. Diğer blokzincirlerinde ise oydaşma sürecine katılım bir otoritenin onayına bağlıdır. Sadece kamusal blokzincirlerinde herkesin okuma izni vardır. Diğer blokzincirlerinde okuma, yine konsorsiyumun ya da kurumun iznine bağlıdır. Kamusal blokzincirlerini değiştirmek zor, çoğu zaman olanaksızdır. Kamusal blokzincirleri buna göre tasarlanmıştır. Konsorsiyum veya özel tipteki blok zincirlerinde ise değişiklik kararının alınması ve uygulanması daha az kişinin onayına bağlı olacağından kolaydır. Kamusal blokzincirlerinde, işlemleri doğrulayan kullanıcı sayısının fazla olması güvenliği artırmasına rağmen verimliliği düşürmektedir. Doğrulamak için gerekli kullanıcı sayısının azlığı nedeniyle diğer blokzincirlerinin işleyişi daha verimlidir. Tüm blokzincirleri dağıtık bir defter kullanır. Fakat blokzincirinin yönetimi dikkate alındığında farklı merkezilik düzeyleri vardır. Kamusal blokzincirleri tamamen merkezsizdir. Konsorsiyumda, kısmi bir merkezilik vardır. Özel olan blokzincirlerinde ise kararları alan ve uygulatan bir merkez vardır.

Kısacası blokzincirinden söz ederken hangi tipte blokzincirinden söz edildiği önemlidir. Kamusal blokzincirlerinin eşitlikçi ve özgürlükçü bir potansiyeli vardır. Başka bir internet ve başka bir yapay zeka yaratma potansiyeline sahiptir. Weble blokzincirlerini karşılaştıran ve blokzincirlerinin web gibi büyük bir dalga yaratacağını savunanlar ise daha çok konsorsiyum ve özel tipteki blokzincirlerinden söz ediyorlar. Sonraki bölümde anlatacağım Etherum hem kamusal blokzinciridir hem de konsorsiyum blokzinciri geliştirmek için çeşitli araçlar sunmaktadır. Hyperledger ise blokzincirinin dağıtık defter (veritabanı) özelliğini ön plana çıkararak işletmelerde kullanılabilecek konsorsiyum blokzincirleri için çerçeveler (frameworks) geliştirmektedir. Ayrıca birçok şirket, verimlilik ve denetlenebilirlik için kendi blokzincirlerini kullanmaktadır.

Ethereum ve Akıllı Sözleşmeler

Akıllı sözleşme fikri ilk kez 1994 yılında Nick Szabo tarafından ortaya atıldı (https://web.archive.org/web/20160324030400/http://szabo.best.vwh.net/smart_contracts_idea.html). Ama blokzinciri teknolojisi ortaya çıkana kadar akıllı sözleşme fikrini hayata geçirmek mümkün olmadı. Vitalik Buterin’in blokzinciri teknolojisi kullanarak geliştirdiği ve 2015’te ilk sürümünü yayımladığı Ethereum ise akıllı sözleşmelerin kullanılabilirliğini sağlamakla kalmadı merkezsiz, küresel bir bilgisayarın temelini atarak blokzinciri teknolojisinde yeni bir dönem başlattı. Serkan Doğantekin’in özetlediği gibi akıllı sözleşmeler,

  • içinde mantıksal akışların (“eğer bu olursa şunu yap” gibi) önceden yazılmış olduğu,
  • dağıtık, merkezi olmayan bir platform üzerinde saklanıp çoğaltılan,
  • bir bilgisayar ağı tarafından çalıştırılan/işletilen,
  • güvenilirliği bir bilgisayar ağı tarafından doğrulanan,
  • üzerinde bulunduğu yapı/platform üzerinde kripto para ödemeleri/transferleri, yeni akıllı sözleşmelerin yaratımı gibi güncellemelere yol açabilen

ufak programlardır. (https://bit.ly/2BDsOYY)

Ethereum, blokzincirinin programlanabilirliğini, merkezsiz mimaride çeşitli uygulamaların geliştirilmesini ve kullanımını sağladı. Bu uygulamaların tipik bir örneği Etherisc’in (https://etherisc.com/) Ethereum akıllı sözleşmelerine dayanan sigorta poliçeleri. Uçak yolculuğu öncesi bir uçuş sigortası yaptığınızı varsayalım. Eğer uçuş gerçekleşirse size herhangi bir geri ödeme yapılmıyor. Ama uçuş, havayolu şirketinden kaynaklı bir sorun nedeniyle planlanan zamanda gerçekleşmediğinde akıllı sözleşme harekete geçiyor ve müşterinin uçuş sigortası otomatik olarak hesabına iade ediliyor (Lipovyanov, 2019).

BAT (Basic Attention Token – Temel Dikkat Jetonu) ise blokzincirinin en ilginç uygulamalarından biri. Televizyonlar ve radyolar, bir programın ortasında reklam yayınlamayı hakları olarak görür. Ücretsiz izlediğimiz ya da dinlediğimizin programın karşılığını dikkatimizle öderiz. Webde ise reklamların dikkatimize saldırısı hem daha fazladır hem de doğru kişiye doğru reklamı göstermek için toplanan kişisel verilerin miktarı sürekli artmakta ve Facebook/Cambridge Analytica skandalında görüldüğü gibi çeşitli sorunlara neden olmaktadır. BAT ise farklı bir reklamcılık modeli sunar. Javascript dilinin yaratıcısı, Mozilla Firefox’un kurucularından Brendan Eich’in geliştirdiği model, hem reklamcılar hem de kullanıcılar için yararlı olma iddiasında. Kullanıcılar, verilerinin reklamlar için kullanılmasından, yerli yersiz gösterilen reklamların dikkatlerini ve şarjlarını yemesinden rahatsızlar. Yayımcılar, Facebook ve Google’ın sektördeki hakimiyetinden rahatsızlar. Reklamcılar ise neye ödeme yaptıklarını bilmek istiyorlar.

BAT platformunu kullanabilmek için Brave adlı web tarayıcısını indirmek gerekiyor. Hızlı, açık kaynaklı ve mahremiyet odaklı bir tarayıcı olan Brave (https://brave.com/), üçüncü taraflara ait reklamları ve izleyicileri (tracker) engelliyor; gömülü ve şeffaf yapay öğrenme algoritmaları ile kullanıcının çevrimiçi içeriğe karşı dikkatini ölçüyor. BAT, hem kullanıcı profillerini anonimlik protokolleri ve özellikleri ile korumayı hem de platformdaki hedefli reklamcılık uygulamaları için yararlı veriyi sağlamayı vadediyor. Kullanıcı, kendisine gösterilen reklamları izledikçe BAT jetonlarından kazanıyor. Kazandığı BAT’leri daha sonra BAT platformundaki ayrıcalıklı içeriğe ve hizmetlere erişmek için kullanabiliyor. Platformda kullanıcı verilerini toplayan, tüketici profilleri oluşturan ve daha sonra bunları reklamcılara satan (dolayısıyla kullanıcı verisini metalaştıran) aracıların olmaması kullanıcıların, yayımcıların ve reklamcıların yararına bir ortam yaratıyor. BAT’nin akıllı sözleşmeleri değerin ekosistemdeki dağıtımını sağlıyor. Reklamcı, göstermek istediği reklamla beraber bir para fonunu BAT’ye yüklüyor. Kullanıcılar reklamları izledikçe akıllı sözleşmeler reklamcıların yüklediği fondan kullanıcılara, platforma ve yayıncılara para aktarıyor. Facebook ve Google’ın gelirlerinin büyük bir kısmının reklamcılığa dayandığı düşünülürse BAT’nin iş modelinin bu iki şirket için yıkıcı olabileceği söylenebilir.

DAO’lar (Decentralized autonomous organizations – Merkezsiz Özerk Örgütler), blokzinciri üzerinde çalışan, tamamen otomatikleştirilmiş, şeffaf ve kamu tarafından yönetilen özerk varlıklar olarak tanımlanıyor ve akıllı sözleşmelerin nerelere gidebileceğini gösteriyor. DAO’lar, yönetimi ve işlemleri blokzinciri üzerinde gerçekleşen merkezsiz uygulamalar. Örgüt, örgütün görevleri ve belirli kurallar kümesine göre oluşturulan akıllı sözleşmelerle yönetiliyor. Akıllı sözleşmeler, kaynak veya hizmet satın alma, insan veya makine kiralama, tedarikçilere ve çalışanlara ödeme yapma, pazarlama, satış ve dağıtım yapma gibi iş stratejilerini otomatik olarak uygulayabilir. Lipovyanov (2019), henüz bu noktada olmasak da bunun için gerekli koşulların neredeyse hazır olduğunu, yöneticisiz, sadece hissedarlardan, paradan ve yazılımdan oluşan işletmelerin ufukta olduğunu iddia ediyor. DAO’ları geleceğin işletmelerine dair bir vizyon olarak değerlendirebiliriz.

Bitcoinden beri tüm blokzincirlerinin birer DAO olduğu savunulabilir. Ama Lipovyanov’un (2019) altını çizdiği gibi ancak akıllı sözleşmelerden sonra taraflar arasındaki ilişki ve iş kuralları programlanabilir olmuştur. Gelecekte, tüm yönetim ve iş süreçleri akıllı sözleşmelerle kodlanabilir olabilir. İnsan müdahalesi sadece akıllı algoritmaların bakım ve işletmesinde gerekecek. Bu vizyonu daha da ileri taşıyabilir, yapay öğrenme algoritmaları içeren akıllı sözleşme biçiminde özerk ajanları hayal edebiliriz. Fakat Lipovyanov (2019) bu tip bir teknolojinin şimdilik daha çok bilim kurguyla ilgili olduğunu, ama yapay zekanın akıllı sözleşmelere karışması durumunda işlerin bir hayli ilginç olacağını düşünüyor. Akıllı sözleşmeler, belki insan müdahalesi olmadan kendi yazılımlarını ve donanımlarını güncelleyebilecekler.

Şirketler ve Blokzinciri

Blokzinciri, kullanıcıların doğrudan alıp kullanılabileceği bir teknoloji olmadığından son yıllarda, şirketlerin bu teknolojinin bazı özelliklerini törpüleyerek kendi ihtiyaçlarına uyarladıkları, ortak çalışmalar yaptıkları ve standartlar oluşturdukları görülüyor. Kamusal blokzincirleri herkes tarafından okunabilir. Ancak daha önce belirttiğim gibi mahremiyet nedeniyle bu şeffaflıktan rahatsız olanlar var ve birçok işletme, tedarikçilerle veya çalışanlarıyla olan ilişkilerinin herkese açık olmasını istemiyor. Bu nedenle, şirketler, kamu kurumları ve diğer örgütler kendi kurumsal blokzinciri ağlarını kurmayı tercih ediyorlar. Bu tip blokzincirlerinin yönetimi merkezi bir otoriteye dayandığından bitcoin veya diğer kamusal blokzincirlerinde olduğu gibi güvenin yerini alabilecek oydaşım algoritmaları daha geri planda kalıyor. Kurumsal blokzincirlerinde bilinmeyen aktörleri kontrol etmek yerine dağıtık bir defterin (veritabanının) avantajlarından yararlanmak ön planda.

Birçok banka ve finans kuruluşu kendi iş süreçlerine uygun blokzincirleri geliştirmeye çalışıyor. Bilişim teknolojileri sektöründen taşımacılık sektörüne kadar birçok sektörde benzer girişimler var. Bu nedenle, büyük kuruluşlar, blokzinciri projeleri geliştirmek ve bu alanda işbirliği yapmak için endüstriyel ittifaklar, konsorsiyumlar ve ortaklıklar kuruyorlar. R3, 2015 yılında, finans sektörü için bir blokzinciri platformu geliştirmek isteyen dokuz bankanın işbirliğiyle kurulmuş blokzinciri örgütlerinden biri. Bankalar çalışmaya başlarken blokzinciri teknolojisinin işlemleri daha hızlı, verimli ve şeffaf yapacağını düşünmüşler.

R3’ün en önemli projesi olan Corda, dağıtık defter teknolojisi (distributed ledger technology) olarak adlandırılıyor ve özellikle düzenlenmiş finans kuruluşları arasındaki sözleşmeler için tasarlanmış. İşlemler, sadece yetkilendirilmiş taraflarca doğrulandığından bitcoin gibi kamusal blokzincirlerinden daha hızlı gerçekleşiyor. Ayrıca Corda’nın tasarımında eski sistemlerle birlikte çalışabilirliği sağlayabilmek için Ethereum’da olduğu gibi yeni bir sanal makine değil 1994’ten beri kullanılan java sanal makinesi tercih edilmiş. Corda’nın ortaya çıkışında bitcoinin blokzincirinden nasıl esinlenildiğinin öyküsü oldukça öğretici.

R3’ün CTO’su Richard G Brown, blokzinciri teknolojisini kendi iş süreçlerine uyarlayabilmek için önce blokzincirinin hangi amaçlar için kullanıldığını incelediklerini anlatıyor. İnceleme sonrasında blokzincirinin,

  • birbirini tanımayan kişilerin belirli bir konuda fikir birliğine varabilmesi,
  • işlemlerin doğrulanması,
  • tekilliğin sağlanması (örneğin bir paranın ikinci kez harcanmasının önlenmesi ya da dijital bir varlığın sadece bir kişiye ait olmasının sağlanması),
  • değişmezliğin sağlanması (işlem tarihçesini değiştirme zor ve çoğu zaman olanaksız),
  • merkezi bir otorite olmadan kimliklerin doğrulanması

için kullanıldığını görmüşler. Kısacası blokzinciri, birbirini tanımayan aktörlerin ortak olguların varlığı ve değişimi hakkında fikir birliğine varabilmeleri için kullanılıyormuş. Daha sonra kendi iş süreçlerinde fikir birliği gerektiren ortak olguların varlığını ve varsa blokzincirinin bunun için bir çözüm olup olamayacağı üzerinde durmuşlar.

Sonra finansal kuruluşlar arasında gerçekleşen aşağıdaki tipten sözleşmelerin bu tip ortak olgulara örnek olabileceğini görmüşler:

  • A Bankası, B Bankası’ndan 1000000 dolar borç aldı ve istenildiğinde geri ödeyecek.
  • A Bankası ve B Bankası, kredi borcu takas sözleşmesini imzaladılar.
  • A Bankası ve B Bankası arasında yapılan sözleşmeye göre A Bankası, üç işgünü içinde, 150000 dolar karşılığında 1000 birim hisse senedi verecek.

Temel sorun ise bu tip sözleşme kayıtlarını A ve B’nin ayrı ayrı tutmasının kolay olması ama zamanla A ve B’nin kayıt defterleri farklılaşabilmesi. Örneğin, A’nın sistemindeki bir güncelleme hatası bankalar arasında anlaşmazlığa neden olabilir. Finansal kuruluşlar böyle sorunları çözebilmek için çok büyük paralar harcıyorlar. İşte Corda, bu sorunu çözmek için gündeme gelir. Corda’da finansal sözleşmeler, endüstri standartları, birlikte çalışabilirlik ilkeleri gözetilerek ve üçüncü taraflara bilgi sızdırmayacak biçimde bir blokzincirine kaydedilir. Böylece hem A ve B bir sözleşmeyi doğrulamak için aynı yere bakacak hem de düzenleyici kuruluşlar taraflar arasındaki ilişkileri kolayca izleyebilecektir.

Corda, 30 Kasım 2016’dan beri özgür yazılım (https://github.com/corda/corda) ve projenin gelecekte R3’ün de üyesi olduğu Hyperledger konsorsiyumuna taşınması planlanıyor. Hyperledger, farklı endüstrilerden üyeleri olan daha geniş ölçekli ve kapsamlı bir blokzinciri geliştirme konsorsiyumu.

Hyperledger, 2015 Aralığında Linux Vakfı tarafından kuruldu. Hyperledger, finans ve bankacılığın yanında nesnelerin interneti, tedarik zincirleri, sağlık, üretim vb birçok sektör için endüstriyel blokzinciri çözümleri üretmeye çalışıyor. IBM, Intel, American Express, Daimler, Airbus, Fujitsu, Hitachi, Cisco, Accenture, JPMorgan, SAP, NEC ve Baidu’nun da üye olduğu Hyperledger’in şu anda 190’dan fazla üyesi var. Hyperledger, aslında farklı endüstrilere yönelik blokzinciri projelerini içeren bir çatı proje.

Hyperledger kapsamındaki projelerin her biri farklı gereksinimlere yönelik blokzinciri çözümleri içeriyor. Hyperledger’in sağladığı özgür ve açık kaynaklı yazılımlar, farklı iş gereksinimlerine uyarlanabilir. Hyperledger’de yer alan projeler, işbirliği ve yazılımın kaynak kodu paylaşılarak geliştirilmesine rağmen geliştirilen blokzinciri çözümlerinin kamusal değil, Corda’da olduğu gibi sadece izin verilen kullanıcıların okuyup yazabildiği konsorsiyum veya özel tipteki blokzinciri çözümleri olduğunu atlamamak gerekiyor. Hyperledger, parçaların birlikte çalışabilirliği ve birbiriyle değiştirilebilirliği dikkate alınarak geliştiriliyor. Ayrıca Hyperledger’in hala kullanılmakta olan eski sistemlerin yanında bitcoin ve ethereum gibi kamusal blokzincirleriyle birlikte çalışabilirliğine de özen gösteriliyor.

Hyperledger’de farklı hedef ve yaklaşımlarla geliştirilmiş yazılım çerçeveleri var: Hyperledger Fabric, Hyperledger Sawtooth, Hyperledger Iroha, Hyperledger Burrow, Hyperledger Indy.

IBM’in önerisiyle geliştirilen Hyperledger Fabric, endüstriyel blokzinciri uygulamaları için modüler, ölçeklenebilir ve güvenli bir temel sağlamayı hedeflemekte. Hyperledger Sawtooth projesi Intel’in öncülüğünde, bitcoin ve ethereum projelerinden esinlenilerek başlamış. Sawtooth, dağıtık kurumsal uygulamalar için geliştiriliyor. Ağa bağlanmanın, işlem göndermenin ve oydaşım sürecinde yer almanın izne bağlı olduğu bir platform sunuyor. Hyperledger Iroha, mobil uygulamalar için araçlar içeriyor. Hyperledger Burrow, Hyperledger ve Ethereum’un birlikte çalışabilirliğini sağlıyor. Hyperledger Indy ise bir kimlik yönetim sistemi.

Hyperledger, blokzinciri çözümleri geliştiren tek uluslararası örgüt değil. Bir diğer örgüt, 2017 Martında, çeşitli blokzinciri girişimcilerinin, araştırma gruplarının ve Fortune 500 şirketlerinin öncülüğünde kurulan EEA (Enterprise Ethereum Alliance). EEA, 200’den fazla üyesiyle (Microsoft, Intel, Samsung, Cisco, Hewlett Packard, Mastercard, JPMorgan, UBS, Credit Suisse, Banco Santander, BNY Mellon, British Petroleum, Shell, Pfizer, Merck, Deloitte, Accenture, Thomson Reuters, Toyota vs) en büyük blokzinciri girişimi.

EEA, normalde kamusal blokzincirine sahip olan Ethereum’un özel izinli bir sürümünü geliştiriyor. EEA, kriptopara olarak Ethereum lehine bir karar vermemekte, sadece ona benzer bir blokzinciri altyapısı geliştirmekte. Bu Ethereum sürümü, açık kaynaklı olacak herhangi bir endüstriyel kullanımın temelini oluşturacak. Bu yeni Ethereum sürümünden yararlanarak bankalar bankacılık, taşımacılık firmaları taşımacılık iş süreçlerine uygun blokzincirleri geliştirebilecekler.

Geliştirilen blokzinciri platformları, başta finans ve perakende sektörü olmak üzere çeşitli sektörlerde deneniyor.

Blokzinciri Nasıl Kullanılıyor?

Blokzinciri teknolojisi akıllı sözleşmelerden sonra hızla yayılmaya başladı. Bitcoin, bankacılığı bitirmedi ama arkasındaki blokzinciri teknolojisi finans sektörüne yeni olanaklar sundu. Örneğin 2017 Eylülünde RBC (Royal Bank of Canada), ABD ve Kanada arasındaki banka anlaşmalarında Hyperledger kullanmaya başladı. 2017’de Filipinler Bankacılar Birliği de kimlik doğrulamak için Hyperledger Indy’yi kullanan bir prototip geliştirdi.

Blokzinciri, tarafların birbirine güvenmediği ticari ilişkileri de kolaylaştırabilir. Örneğin, Avrupa’daki bir perakendeci Çin’den 500000 euro değerinde giysi ithal etmek istiyor. Avrupalı, ilk kez çalışacağı bu Çinli’nin parayı aldıktan sonra giysileri göndereceğinden emin olamıyor. Çinli de aynı durumda. Parayı almadan giysileri gönderirse Avrupalı’nın parayı ödeyeceğini nereden bilecek? Günümüzde aracı kurumlar bu güven ilişkisini tesis ediyorlar ve komisyonlarını alıyorlar. Gelecekte akıllı sözleşmelere dayalı blokzinciri platformlarının aracıları devreden çıkarması planlanıyor.

Blokzincirinin kriptoparalar dışında da finans sektörü üzerinde yıkıcı etkileri olabilir. Bazen insanlar bankalara para yatırırlar ve faiz elde ederler bazen de bankadan borç alıp bunu faiziyle öderler. İki işlem arasındaki farktan bankalar kazanç elde ederler. Lipovyanov (2019), blokzinciri teknolojisinin parasını bankaya yatıran ve bankadan para çeken kişiler arasında banka olmadan, doğrudan ilişki kurulmasına yardımcı olabileceği senaryoları tartışıyor.

Blokzinciri, perakende sektörünün işleyişini de değiştirecek. Çipli bir ürün, bir blokzincire kaydedilerek değişmez ve sahtesi yapılamaz duruma getirilebilir. Tüketici bir ürünü taradığında onun hakkındaki tüm bilgileri görebilir: Ürünün gerçek üreticisi kimdir, ne zaman üretilmiştir, önerilen satış fiyatı nedir. Böylece ürünün orijinalliği ve üretimin koşullarının sağlığa uygunluğu hakkındaki bilgiler şeffaflaştırılabilir.

Gıda sektöründe de benzer pilot projeler geliştiriliyor. Blokzinciri, deniz ürünlerinde yaşanan yasadışı avlanma, yanlış etiketleme, gıdaların sağlığa uygun olmayan koşullarda saklanması, elle tutulan kayıtlardaki hata payının yüksek olması gibi sorunlara çözüm olabilir. Bu sorunlar yalnız tüketicileri değil üreticileri, perakendecileri ve doğal kaynakları da olumsuz etkiliyor. Intel’in Hyperledger Sawtooth projesiyle deniz ürünlerinin denizden tüketicinin masasına kadar takibi yapılabiliyor. Deniz ürünlerine takılan algılayıcılarla ürünlerin taşınması, sahipliğin değişimi, yer, sıcaklık, hareket, nem, sarsıntı gibi verileri blokzincirine yazılıyor. Ürün son alıcıya ulaştığında ürünün tüm tarihçesi blokzincirinden alınabiliyor.

IBM ve Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi işbirliğinde geliştirilen pilot projede de Hyperledger teknolojisi kullanılarak Çin’de domuz etinin üreticilerden imalatçılara, dağıtıcılara, toptancılara ve tüketicilere doğru hareketi dijital olarak izleniyor. IBM’e göre bu girişim, ürünlerin barkod numaraları veya radyo sinyalleri ile izlenmesiyle karşılaştırıldığına önemli bir gelişme. Şimdi blokzinciri sayesinde şeffaf biçimde tüm taraflar ürünlerin hareketini izleyebiliyor. Herkes aynı deftere (veritabanına) bakıyor ve aynı şeyi görüyor.

Blokzinciri, fikri mülkiyet haklarının işleyişini de etkileyecek. Günümüzde aracı platformlar sanatçıların eserlerini tüketicilere satmakta ve bu satıştan elde edilen kazancın sadece bir kısmı sanatçılara gitmekte. Blokzinciri platformları, bu tip platform kapitalizminin işleyişini sarsabilir. Video her görüntülendiğinde veya müzik her dinlenildiğinde doğrudan ve anında tüketiciden sanatçıya mikro ödemeler yapılabilir. Örneğin Kodak’ın kurduğu blokzinciri tabanlı platform, çekilen fotoğrafı doğrudan kişi adına kaydediyor ve fotoğraf kullanıldığı zaman kişiye otomatik bir ödeme yapılmasını sağlıyor. Bu gibi çözümler, özellikle daha az tanınan sanatçıların haklarını koruyabilmelerine yardımcı olacaktır.

Amazon ve Netflix platformları, müşterilerden ne kadar alınacağına ve bunun ne kadarının içeriğin oluşturulmasına katkıda bulunanlara gideceğine karar verirler. Blokzincirine dayanan StreamSpace (https://www.stream.space/) projesi sanatçıların kendi ürünlerinin sahibi olmalarını ve istedikleri ticari stratejiyi uygulayabilmeleri için gerekli koşulları sağlıyor. Müşterilerden ne kadar alınacağına platform değil, sanatçılar karar veriyorlar.

Bir Fırsat Olarak Blokzinciri

Bir yanda şirketlerin geliştirdiği blokzinciri uygulamaları diğer yanda merkezsizlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kamusal blokzincirleri var. Şirketler daha çok blokzincirinin dağıtık defter özelliğine yoğunlaşıyorlar ve tamamlayıcı uygulamalarla iş modellerini iyileştiriyorlar. Bu kapsamdaki blokzinciri uygulamaları webin yerini almaktan çok onu tamamlayıcı bir işleve sahip.

Kamusal blokzinciri uygulamaları ise platform kapitalizminden kaynaklı sorunlara karşı alternatif bir yol örüyor. Günümüzde internet, kullanıcı verilerinin büyük bir kısmını kontrol eden dört teknoloji devi tarafından kontrol ediliyor: Google, Facebook, Amazon ve Apple. Bu şirketler, blokzincirindeki gelişmeleri uzaktan izlemiyor, diğer şirketler gibi onu kendi iş süreçlerine uyarlamaya çalışıyorlar. Yine de kamusal blokzincirleri, bu şirketlerin iş modellerini sarsabilir.

Google, elinde tuttuğu kullanıcı verileri sayesinde arama konusunda bir numara. Fakat mahremiyet ihlalleri nedeniyle eleştiriliyor. Normal şartlarda hem kullanıcıların mahremiyetine özen gösterip hem de Google’a meydan okuyabilmek çok zor. Daha iyi arama hizmeti için kullanıcı alışkanlıkları hakkında verilere gerek var. Daha önce bahsettiğim Brave ve BAT örneklerinden yararlanarak merkezsiz arama platformları geliştirilebilir. Google’ın arama motoru gibi Youtube da rakipsiz. Fakat içerik üreticileri, Google’dan aldıkları telif ücretlerini tatmin edici bulmuyorlar. Kullanıcılar, reklamları izledikleri için ödüllendirilmiyorlar; Youtube’daki içerik ve yorum yazma hakkı bir lütuf, reklamlar da bunun karşılığıymış gibi gösteriliyor. Steem blokzinciri üzerinde çalışan DTube, hem içerik üreticilerini hem de kullanıcıları ödüllendirerek bir çekim merkezi haline gelebilir. Reklamsız ve sansürsüz bir platform Youtube’un tahtını sarsabilir. Ayrıca DTube tek alternatif değil, Viuly (https://viuly.com/ ) de bir başka merkezsiz video paylaşım platformu.

Facebook, iki milyardan fazla kullanıcısıyla ağ etkilerinden yararlanıyor. Bu nedenle, kullanıcılar tüm rahatsızlıklarına rağmen başka platformlara geçmek istemiyorlar. Fakat Facebook’un en zayıf noktası içeriği üretenin kullanıcılar ama bundan gelir elde edenin sadece Facebook olması. Steemit (https://steemit.com/) sosyal ağı, mahremiyetin yanında içerik üreticilerini ödüllendirmesiyle Facebook’un aleyhine bir ortam yaratabilir. Bu tehlikenin farkında olan Facebook, blokzinciri teknolojisini kullanarak karşı bir hamle yapmak için araştırma yapıyor.

Amazon için en büyük tehlike ise e-ticaret modelinin karşısına çıkabilecek Openbazaar (https://openbazaar.org/) gibi merkezsiz platformlar. Fakat Amazon’un blokzinciri kendi iş süreçlerine uyarlaması daha büyük bir olasılık. Örneğin, bir diğer e-ticaret devi Alibaba, T-Mall platformunda blokzinciri teknolojisini sınır ötesi tedarik zincirinde ürünleri takip etmek ve ürünlerin orijinalliğini doğrulamak için kullanıyor.

Teknolojideki değişim, fikri mülkiyet ilişkilerindeki dengeleri de değiştiriyor. Sanatçının blokzinciri platformlarında izleyicilerle (dinleyicilerle) doğrudan buluşması iTunes gibi platformları etkileyebilir. Ya da Apple, blokzinciri teknolojisini ApplePay’e uyarlayabilir. Ama Lipovyanov’ın (2019) işaret ettiği gibi, Steve Jobs’tan beri her zaman merkezi bir ekosistemi ve kullanıcı deneyimi üzerinde tam kontrolü tercih eden Apple için blokzinciri ezber bozan bir teknoloji.

Kısacası teknoloji devleri blokzinciri teknolojisini özümseyerek konumlarını güçlendirebilirler veya teknolojileri tarihinde bazen gördüğümüz gibi bir uygulama teknolojik gelişmenin yönünü değiştirebilir. Belki teknolojik gelişmenin yönünü değiştirecek uygulama aşağıdakilerden biridir:

Kaynaklar

Biryukov, A., Khovratovich, D. and Pustogarov, I. (2014) ‘Deanonymisation of clients in bitcoin p2p network’, Proceedings of the 2014 ACM SIGSAC Conference on Computer and Communications Security, New York, NY, USA, pp.15–29.

Kleiner, D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Lipovyanov, P. (2019). Blockchain for Business 2019, Packt Publishing.

Mougayar, W. (2016). The business blockchain: promise, practice, and application of the next Internet technology. John Wiley & Sons.

Zheng, Z., Xie, S., Dai, H. N., Chen, X., & Wang, H. (2018). Blockchain challenges and opportunities: a survey. International Journal of Web and Grid Services, 14(4), 352-375.

26 Nisan 2019

Posted In: Akıllı Sözleşmeler, Bilgisayar Bilimi, Bitcoin, blokzinciri, Çevre, DAO, e-devlet, Erişim Hakkı, Ethereum, Fikri Mülkiyet, Gözetim, güvenlik, ifade özgürlüğü, Mahremiyet, Özgür yazılım, R3, sansür, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, Telif

Benim Bedenim, Benim Verim

Frederick Winslow Taylor, 1856 yılında Philadelphia’da, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Harvard Üniversitesi’ne girerek babası gibi bir avukat olmayı planlıyordu. 1874’te Harvard’a giriş sınavlarını başarıyla geçmesine karşın gözlerindeki sorun nedeniyle okulu bırakmak zorunda kaldı ve okumanın daha az önemli olduğu bir kariyere yönelerek aile dostlarına ait bir atölyede çıraklığa başladı. Dört yıllık çıraklık eğitimin sonunda işçi olarak girdiği Midvale Steelworks şirketinde hızla yükselerek sırasıyla zaman denetçisi, makinist, takım şefi, ustabaşı, yardımcı mühendis ve başmühendis pozisyonlarına getirildi. Bu hızlı yükselişte, Taylor’un yeteneklerinin yanında Midvale Steelworks’un ortaklarından ve yöneticilerinden Edward Clark’ın oğlunun Taylor’un kız kardeşiyle evli olmasının da payı olmuş olabilir. Ama son tahlilde Taylor, kapitalist işletmedeki akılcılaştırmayı gerçekleştiren başarılı bir mühendisti.

Taylor, Midvale Steelworks’te daha makinist ve işçi olarak çalışırken bile işçilerin makineyle ilişkisini gözlemliyor ve işçilerin yeterince sıkı çalışmadığını ve bunun da emek maliyetini artırdığını düşünüyordu. Daha sonra, ustabaşı olduğunda da işçilerden daha çok veri toplayarak işçilerin ve makinelerin verimliliği üzerine çalışmaya devam etti. Taylor, 1890’dan 1893’e kadar Philadelphia’da büyük kağıt fabrikalarını işleten Manufacturing Investment Company’de yönetici ve danışman mühendis olarak çalıştı. 1893’te kendi danışmanlık firmasını açtı. Kartvizitinde şöyle yazıyordu: Danışman Mühendis – İşyeri yönetimini ve üretimi sistematikleştirmek uzmanlık gerektirir.

1898 yılında Taylor, önemli bir kapasite sorununu çözmek üzere Bethlehem Steel’de çalışmaya başladı ve burada hem kendisini zenginleştirecek hem de ününü artıracak çalışmalar yaptı. 1901’de Bethlehem Steel’den ayrıldığında artık zengin bir adamdı. Bundan sonra hayatını bilimsel yönetim ilkeleri adını verdiği yönetim ilkelerini yaygınlaştırmaya adadı.

Köse ve Öncü’nün (2000) belirttiği gibi bilim tarihinde, bilimsel bilginin ne olduğu hakkındaki tartışmalar düşünüldüğünde Taylor’un bilimselliği trajikomik bir nahifliğe sahip görünüyordu. Fakat şüphesiz kapitalizm açısından en doğru bilim anlayışını temsil ediyordu. Taylor’ın bilimi aşağıdaki aşamaları içeriyordu:

  1. Yaklaşık 10-15 tane, tercihen ülkenin farklı yerlerinden ve farklı kuruluşlarından, analiz edilecek özel bir iş için uygun adam bulun.
  2. Bu adamların incelenecek işi yaparken kullandıkları araç ve gereçler ile tüm temel hareket ve faaliyetler bütününü inceleyin.
  3. Tüm bu temel hareketlerin yapılması için gereken zamanı bir kronometre yardımıyla belirleyip, işin yapılması için gereken en hızlı yolu seçin.
  4. Tüm yanlış, yavaş ve faydasız hareketleri eleyin.
  5. Bütün gereksiz hareketleri eledikten sonra, en hızlı ve uygun hareketlerle en uygun araçları bir araya getirin.

Bir diğer deyişle, Taylor’ın bilimselliği elinde kronometreyle işçileri gözetlemeye dayanıyordu. Taylor’ın mühendise biçtiği görev “sermayeyi büyütmek amacıyla işçiyi sermayeye dönüştürmekti” (age). Fakat işin neden en hızlı zamanda tamamlanması gerektiği sorgulanmıyordu. İşçileri, Taylor’ın bilimsel yönetim ilkeleri doğrultusunda çalıştıran bir mühendisin işçilerin hareketlerini disipline ederken yaptığı kuşkusuz acımasız ve insanlık dışıydı. Günümüzde de Taylor’ın mirasçıları çağa ayak uyduran bilimsel yöntemleriyle verimlilik peşinde koşuyorlar. Bu yazıda asıl tartışmak istediğim ise insan bedeninin bir işletme olarak görüldüğü, kronometreli mühendisle disipline edilmek istenen işçinin aynı bedende bir araya geldiği nicelleştirilmiş benlik hareketi (quantified self movement). İnsanlar, neden kendileri hakkında veri topluyorlar ve sürekli bir şeyleri ölçme ihtiyacı içindeler?

Öztakip

Nicelleştirilmiş benlik hareketi, öztakip (selftracking) yoluyla kişinin kendini tanıyabileceğini savunuyor. Bu nedenle, insan yaşamının kalp atış hızı, solunum, uyku süresi, gün içerisindeki hapşırık ve aksırık sayıları gibi parçaları kayıt altına alınıyor. Günümüzde insanlar çeşitli cihazlarla gündelik hayatları hakkında veri topladıktan sonra verideki örüntü ve ilişkiler üzerine yoğunlaşıyorlar. Bazıları da verilerini sosyal medyaya yüklüyor ve diğerleri ile karşılaştırıyor.

Öztakip araçları çok çeşitli ve insanlar farklı motivasyonlarla bu araçlara yöneliyorlar. Neff ve Nafus (2016) öztakibin ardındaki motivasyonları üçe ayırıyor: sağlığı iyileştirmek, hayatın diğer yönlerini geliştirmek ve yeni yaşam deneyimleri bulmak. Kuşkusuz bu motivasyonlar içinde en yaygın olan ve öztakibe meşruluk kazandıran sağlık uygulamaları. Kan şekeri takibinde olduğu gibi sağlıkla ilgili bir durumu kontrol altında tutabilmek için öztakibe başvurulabiliyor. Ya da kilo verme gibi bir hedef belirlendikten sonra bunun ölçümüne odaklanılıyor. Öztakip bazen kişide hangi rahatsızlığı neyin tetiklediği hakkında kolayca tespit edilemeyecek ilişkileri ortaya çıkarabiliyor. En uygun ilaç dozu, öztakip cihazlarından sağlanan geribildirimlerle ayarlanabiliyor. Egzersiz, kilo, kas kütlesi ve vücut yağını takip ederek aralarındaki ilişki belirlenebiliyor ve egzersiz programları bu ilişki doğrultusunda yeniden yapılandırılabiliyor. Uyku ve egzersiz kayıt altına alınarak bir denge sağlanabiliyor.

İnsanlar bazen kendilerinin Taylor’u oluyorlar ve iş performanslarını artırmak için öztakibi tercih edebiliyorlar. Bunun dışında gündelik yaşamda değişen ruh hallerini takip etmeye yardımcı olan uygulamalar da var (bkz. https://www.everydayhealth.com/columns/therese-borchard-sanity-break/the-6-best-mood-apps/). Örneğin bu uygulamalardan MoodKit iki klinik psikolog tarafından geliştirilmiş ve uygulamanın bilişsel davranışçı tedavinin ilke ve tekniklerine dayandığı iddia ediliyor. Moodkit, sadece ruh halinizi değil, genel olarak esenliğinizi de geliştirmeyi hedefliyor. CNet bu uygulamayı yanınızda kendi psikoloğunuzu taşımaya benzetiyor (https://www.cnet.com/news/moodkit-can-an-app-improve-your-mood/).

Neff ve Nafus’un (2016) yazdığı gibi bazen öztakibin nedeni sadece yeni şeyler denemek olabiliyor. Öztakip cihazları sadece merak ve eğlence için kullanılabiliyor. Yürüdükleri her sokağı takip ederek şehri keşfetmeyi deneyenler çıkabiliyor. Herhangi bir sağlık sorunu olmadan kalp atış hızını takip eden ve veriden ilginç şeyler çıkarmaya çalışanlar da var.

Öztakip ve onun farklı biçimleri olan hayat kaydı tutma (life logging), özdeneyleme (self-experimentation) gibi uygulamaların tamamen yeni olduğu söylenemez. 18. yy’da yaşamış bir siyasetçi olan Benjamin Franklin, çizelge ve notlarla zamanını nasıl geçirdiğinin kaydını tutuyordu. İletişim bilimci Lee Humphreys 18. ve 19. yy’da bu tip kişisel kayıtlar tutmanın ve insanlarla paylaşmanın yaygın olduğunu yazıyor ve bunu günümüzdeki twitter paylaşımlarına benzetiyor. 20. yy mucitlerinden Buckminster Fuller de 1920’de koca bir deftere her 15 dakikada bir hayatını kaydetmeye başlamış ve 1983’te öldüğünde arkasında faturaların, gazetelerden kesilen kupürlerin, yazışmaların, notların ve karalamaların olduğu 80 metrelik bir defter bırakmış. Öztakip ve hayat kaydı tutmanın yanı sıra ibuprofen, sıtma aşısı ve sinirbiliminin gelişiminde olduğu gibi özdeneylemenin de tarihte önemli bir yeri var. Hatta bu uğurda bazı bilimciler yaşamlarını tehlikeye atmış (https://evrimagaci.org/bilim-adina-hayatini-riske-eden-10-bilim-insani-1630).

Öztakip daha önce de varsa günümüzdeki uygulamaları öncekilerden farklı kılan ne? Neff ve Nafus (2016) bu farklılığı teknolojideki değişim ve biyomedikalleşme ile açıklıyor. Son yıllarda bilimciler ve mühendisler çok çeşitli olguların elektronik olarak algılanabilirliği üzerine çalışıyorlar ve bu alanda önemli ilerlemeler kaydedildi. Akıllı telefonların yaygınlaşması, algılayıcı ve algılayıcı sistemlerini oluşturan diğer bileşenlerdeki minyatürleşme, bağlantı ve depolama altyapısındaki gelişmeler algılayıcıların yaygınlaşmasını sağladı. 1980’lerde filizlenen, bilgisayarın sadece ofislerde değil, insan bedeni de dahil olmak üzere her zaman ve her yerde olabileceği (ubiquitous computing) düşüncesi son yıllarda giyilebilir teknolojilerle hayata geçiriliyor. Giyilebilir teknolojilerin tasarımını etkileyen bir başka önemli karar ise bilgisayarların insanları belirli davranışları gerçekleştirmeye yönlendirmek amacıyla kullanılması (persuasive computing). Oyunlaştırma stratejisiyle giyilebilir teknolojilerin yönlendiriciliği artırılmaya çalışılıyor. Örneğin, GymPact adlı uygulamaya abone olan kullanıcılardan belirlenen günlerde spor salonuna gitmeleri isteniyor. Gitmeyenler, GPS verileri sayesinde tespit ediliyor ve ceza olarak kredi kartlarından para çekiliyor. Daha sonra bu para, başarılı, spor salonuna gitmeyi aksatmayanlar arasında paylaştırılıyor (https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2012/06/the-perfected-self/308970/). Oyunlaştırmanın yanında sosyal ağlar da öztakibi geçmişteki örneklerinden farklılaştıran ve yaygınlaştıran bir başka teknolojik gelişme. Bir çok uygulama ve cihaz, kullanıcıların etkinliklerini yakın çevreleriyle paylaşmasını, onları yarışmaya ya da desteğe çağırmasını sağlıyor.

Neff ve Nafus’un (2016) işaret ettiği ikinci farklılık, biyomedikalleşme ise şeylerin biyolojik ve tıbbi terimlerle açıklandığı kültürel bir değişimi ifade ediyor. Ruh halleri ve duygulardan hayattaki başarıya kadar insan yaşamı biyolojik terimlerle açıklanıyor. Biyomedikalleşme şeylerin neden öyle değil de böyle olduğuna dair zihinsel bir model sunuyor. Biyomedikalleşen bir dünyada, insanların davranışlarını bir grup nöronun etkisiyle açıklamak kültürün ya da toplumun etkisiyle açıklamaktan daha makul görünüyor. Bu yeni dünyada sağlık, bedensel bir durumu anlatmanın ötesinde makul olanı ve olmayanı ifade ediyor. Örneğin, bir kişinin davranışını sağlıklı bulmamak o kişinin biyomedikalleşmiş bir dünyanın toplumsal kurallarını çiğnediğini anlatıyor. Neff ve Nafus’un (2016) vurguladığı gibi öztakip araçlarının ufak bir kısmı doğrudan tıbbi amaçlar için kullanılsa da bu araçların çoğu biyomedikal anlayış ve çerçevelere dayanıyorlar.

Bu bağlamda, sağlıklı yaşamın bir takıntı haline gelmesinin öztakip için elverişli bir kültürel ortam hazırladığını da atlamamak gerekiyor. Cederström ve Spicer (2017), Sağlık Hastalığı adlı kitaplarında sağlıklı yaşam ideolojisinin nasıl hayatın her alanına sızdığının örneklerini veriyorlar. Cederström ve Spicer’in (2017) vurguladığı gibi sağlıklı yaşam ideolojisi insanlara cazip ve çekici gelen, karşı çıkılması imkansız fikir ve inançlar bütünü sunuyor. Sağlıklı bir bedenin daha üretken ve dolayısıyla iş hayatı için daha yararlı olacağı söyleniyor. Cederström ve Spicer’ın (2017) dikkati çektiği gibi artık siyasetçiler, aktivistler ve entelektüeller çağımızın önemli kişileri olarak görülmüyor. Onların yerini televizyonlarda, gazetelerde ve web sitelerinde durmadan sağlıklı yaşam ve mutluluk vaazları veren ünlü diyetisyenler, şefler ve sağlık guruları aldı.

Sağlıklı olmak isteyen insanların organik besinler yemesi isteniyor. Ama buna düşük gelirli ailelerin nasıl ulaşılabileceği ya da insanların son yıllarda neden organik olmayan besinleri tüketmek zorunda kaldığı konularına pek girilmiyor. Cederström ve Spicer’in (2017) yazdığı gibi günümüzde “dünya üzerine ciddi bir şekilde düşünmektense, kendi kabuğuna çekilmek ve bedenin sinyallerini evrensel hakikatin yerini tutabilecek bir ikame olarak görmek, giderek daha cazip bir seçenek haline geldi.”

Buna karşın, öztakibin neoliberalizmin içinde ve onun kültürünü destekler biçimde gelişiminin öztakip uygulamalarına tümüyle karşı çıkmayı gerektirdiğini düşünmüyorum. Öztakip, hem hasta hem de doktor için daha iyi bir tıbbi bilgi sağlayabiliyor. Bazı hastalıkları önceden teşhis etmek ve erken tedavi mümkün olabiliyor. MIT Technology Review’deki yazısında Rachel Metz, depresyonda olduğunuzu siz bunun farkında olmadan teşhis edebilme iddiasında olan bir telefon uygulamasını anlatıyor (https://www.technologyreview.com/s/612266/the-smartphone-app-that-can-tell-youre-depressed-before-you-know-it-yourself/). Telefonda yazı yazma veya ekranı kaydırma biçiminiz bir psikolojik test kadar ruhsal durumunuzu açığa çıkarabiliyor. Palo Alto’da, içlerinden biri ABD Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’nün eski yöneticilerinden olan üç doktor tarafından kurulan Mindstrong Health, yalnız depresyon değil şizofreni, bipolar bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu ve madde bağımlılığı gibi sorunların da akıllı telefonlara kurulacak Mindstrong uygulaması ile teşhis edilebileceğini iddia ediyor. Metz, daha önce de sayısız şirketin uygulama tabanlı terapiden psikolojik destek sunan oyunlara kadar sayısız iddiayla ortaya çıktığını hatırlatıyor. Telefon etkinliklerindeki ve konuşmadaki ipuçlarıyla depresyonu algılayabileceğini iddia eden uygulamalar da geliştirilmiş. Ama Metz’e göre durum bu sefer farklı. Çünkü Mindstrong, önceki denemelerden farklı olarak insanların telefonla ne yaptığıyla değil telefonu nasıl kullandıkları ile ilgileniyor. Sadece ABD’de akıl hastalığı olanlarının sayısının 45 milyon civarında olduğu düşünülürse Mindstrong’un önemi daha iyi anlaşılacaktır. Veri toplamak bir zamanlar sadece uzmanların işiyken şimdi herhangi bir uzmanlığı olmayan sıradan insanlar da veri toplayıp yorumluyor, hatta yeni şeyler keşfedebiliyor. Ev ile klinik, sağlık uygulamaları ile özbakım arasındaki ayrım silikleşiyor. Bir ivmeölçer verisi adımları tespit edebilmek için kullanılırken bu verinin farklı bir algoritmayla olası bir parkinson hastalığını ortaya çıkarmak için de kullanılabileceği öne sürenler çıkabiliyor.

Fakat öztakibin bu yararları yaşamımızın neredeyse her anının kaydedilmesinin doğurduğu sorunların görmezden gelinebileceği anlamına da gelmiyor. Verinin varlığı mahremiyet ihlali ihtimalini güçlendiriyor. Şirketler, kullanıcıların verilerini özenle koruduklarını söyleseler de kurumlar arası veri alışverişi, bilgisayar korsanlarının saldırıları ve bu verilerin amaç dışı kullanımı büyük bir tehlike. Neoliberal bireyi yaratan koşullar öztakip araçlarının kullanımının yaygınlaşmasını sağladığı gibi bu araçlar gündelik hayatın metalaşması, sağlığın fetişleştirilmesi, bireyin kolektif çözümlerden uzaklaşarak kendine yoğunlaşması gibi neoliberal bireyi yaratan koşulları güçlendiriyor (Cederström ve Spicer, 2017).

Bu sorunlara karşı ne yapılabilir sorusuna geçmeden önce öztakibin kullanım alanlarına, şirketlerin stratejilerine, kullanıcı ve şirket çıkarları arasındaki çelişkiye bakmakta fayda var.

Öztakip Araçlarının Kullanım Alanları

Öztakip araçlarının kullanım alanlarını beşe ayırabiliriz:

  • İzlemek ve değerlendirme
  • Hisleri açığa çıkarma
  • Sanat
  • Bir problemi çözme
  • Bir alışkanlık kazanma

Öztakip araçları en çok izlemek ve değerlendirme için kullanılıyor. Yeterince adım atılıp atılmadığı veya zamanın verimli geçirilip geçirilmediği değerlendiriliyor ve uygulamanın belirlediği hedef (örneğin günde 10000 adım) gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Kullanıcılar, öztakip araçlarına bakarak etkinliklerini incelediklerini ve bunu motive edici bulduklarını söylüyorlar. Adımları saymak kolay olsa da yiyecek gibi şeylerin ölçümü daha zor olabiliyor. Paketlenmiş gıdaların kalori miktarlarını bildiren uygulamalar var. Fakat işlenmiş gıdalar, sağlıklı yaşam hedefinden bir sapma olarak görüldüğünden pek tercih edilmiyor. Ayrıca ağırlık takibi yaparken sayıların bazen cesaret kırıcı olduğunu düşünen, buna karşı tartının ayarını kilodan pounda çevirerek sadece değişime odaklanmayı tercih edenler de var. Bazı kullanıcılar öztakip cihazlarını o kadar içselleştirmişler ki yanlarında öztakip araçları olmadan yaptıkları egzersizlerin geçerli olmayacağını düşünebiliyorlar. Ayrıca araç geliştiricilerin belirlediği normal değerlere de dikkat etmek gerekiyor: Neden günde 10000 adım? Sağlık için herkesin atması gereken adım sayısı aynı mı? Bu sayı, neye göre belirleniyor?

Öztakip araçlarının hisleri açığa çıkarmak için kullanımında ise insanlar bedenlerinden yayılan sinyallere kulak vererek bedenlerini daha iyi anlamaya çalışıyorlar. Neff ve Nafus (2016) bunun için 30’lu yaşlarındaki sağlıklı bir adamın yaptığı denemeyi örnek gösteriyor. Adam vücudunun şekere nasıl tepki gösterdiğini anlayabilmek için glikoz düzeyini ölçmüş. Daha sonra, glikoz düzeyinin psikolojik durumunu nasıl etkilediğini araştırmış. Neff ve Nafus’un (2016) vurguladığı gibi en uygun glikoz düzeyini bulmak gibi bir hedefi olmadan sadece kendi bedenini daha iyi tanımaya odaklanmış. Bu amaçla yapılan öztakip, kullanıcıların çeşitli hipotezler geliştirebilmesine yardımcı oluyor. Dolayısıyla, olasılıkları en aza indirmeye çalışan tıbbi tanı sürecinden farklı bir işleyişe sahip.

Man Ray’in 1930’larda matematiksel hesaplamalardan yararlanarak yaptığı heykel, resim ve fotoğraf çalışmaları (https://www.youtube.com/watch?v=a3QqKBWHarA) gibi bu sefer öztakip verilerini kullanarak sanatsal üretimde bulunan sanatçılar da var. Laurie Frick, veri estetiğinin öncülerinden. Frick, telefonundan elde ettiği GPS verilerini soyut kalıpların kolaj benzeri görüntülerine dönüştürmüş. Frick, veriyi bilim veya bir şeyi kanıtlamak için değil, sanatının bir dokusu olarak kullanıyor. Frick’in çalışmalarına http://www.lauriefrick.com/work/ adresinden erişilebilir. Stephen Cartwright ise dünyadaki konumunun enlem ve boylamlarına dayalı bir çalışma yapmış: http://www.stephencartwright.com/#/latitude-and-longitude-project/

Öztakip, “Evet, migrenin var. Ama nedenini tam olarak tespit edemedik” gibi tıbbi teşhislerin yetersiz kaldığı durumlarda bir çözüm bulmak ya da elektrik faturalarının neden kabarık geldiğini bulmak için de kullanılabiliyor. Burada bilimsel çalışmalardan faklı olarak bir tezi ispatlamaya çalışmak yerine bir soruna çözüm bulmak hedefleniyor. Hastalar tedavi ve teşhis sürecine daha aktif katılabiliyorlar.

Bir alışkanlık kazandırmaya çalışan öztakipte ise veriden yararlanarak yeni alışkanlıklar kazandırmak ya da var olan alışkanlıkları değiştirmek hedefleniyor. B.F. Skinner’ın insan davranışlarını şekillendirmek için ödüllere başvuran davranışçı psikolojisi öztakip, özellikle de oyunlaştırma stratejisiyle yeniden karşımıza çıkıyor.

Girişim Sermayesi, Bilişim Tekeleri, Sigorta Şirketleri, İlaç Şirketleri ve Hastane Zincirleri

Öztakip araçlarının ilk günlerinde kullanıcı ve üretici rolleri net çizgilerle ayrılmıyor ve Silikon Vadisi’nden uzakta, bireyler, aktivistler ve hasta grupları tarafından geliştiriliyordu. Bazen de bu araçlar üniversitelerde geliştirildikten sonra ticarileştiriliyorlardı. Dolayısıyla öztakip araçlarının pasif kullanıcılarından değil, çeşitli algılayıcıları kullanarak yeni öztakip araçları geliştiren, şirketlerin geliştirdiği öztakip araçlarını farklı amaçlar doğrultusunda kullanmayı deneyen ve kimi zaman onları farklı işlevlerle donatan aktif, üreten kullanıcılardan söz ediyoruz. Fakat son yıllarda Sequoia, Andreessen Horowitz, Kleiner Perkins, Caufield Byers ve Khosla Ventures gibi girişim sermayesinin ve Google, Merck (ilaç şirketi), Qualcomm (teknoloji şirketi), Cambia (sigorta şirketi) gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin öztakip pazarına yöneldikleri görülüyor. Sermaye, dijital sağlık çalışmaları kapsamında büyük veri, tüketicilerin sağlık hizmetlerine katılımı, dijital tıp hizmetleri, teletıp (telekomünikasyon teknolojisi kullanılarak hastalara uzaktan teşhis koyma ve tedavi uygulanma yöntemleri), kişiselleştirilmiş tıp ve nüfus sağlığı yönetimi gibi alanlara fon sağlıyor. Özellikle öztakip araçlarının üretimi ve bu araçlardan sağlanan verinin kullanımı üzerinde duruluyor. Artık sadece amatörlerden oluşan bir öztakip sektörü yok. Şimdi oyunda teknoloji devleri, büyük tıbbi cihaz satıcıları, ilaç şirketleri, sigorta şirketleri, büyük hastane zincirleri, spor giyim şirketleri ve lüks markalar var. Amatörler ve özellikle bu araçları yeniden yaratma gücüne sahip olan hackerlar (bilgisayar korsanı değil, bilgisayarı farklı amaçlar doğrultusunda değiştiren, dönüştüren kişi) hala sınırları zorluyorlar. Ama kimi zaman farklı ve çelişen çıkarlara sahip taraflar bu sınırlarda, özellikle veri mülkiyeti hakkında, karşı karşıya geliyorlar.

Neff ve Nafus (2016), bu yeni aktörlerin ilgisinin arkasında çeşitli etkenlerin olduğunu ve bunun da sektöre bakışlarını etkilediğini belirtiyor. Bu etkenlerin başında, teknolojinin artık hem belirli bir olgunluğa erişmiş hem de ucuzlamış olması geliyor. Akıllı telefonlar, bluetooth, GPS ve ivmeölçerlerdeki yenilikler insanların bu cihazları yanlarında taşıyabilmelerini ve böylece insan yaşamın her alanında veri toplanabilmesinin önünü açtı. İlk başta bu kadar veriyle ne yapılabileceği hakkındaki kısa süreli bir belirsizlikten sonra veri, yeni kapılar açtı. İkincisi, biyomedikalleşme ve veri merkezli kültürün öztakibi çekici ve dolayısıyla şirketlerin veri toplama politikalarını daha kabul edilebilir hale getirmesi. Tıbba yapılan göndermeler insanlar üzerinde etkili oluyor. Üçüncü etken ise şirketlerin geliştirdikleri teknolojilerin gerçekten sorunları çözebileceği hakkındaki derin inanç. Evgeny Morozov’un teknolojk çözümcülük adını verdiği bu yaklaşımın temelinde karmaşık toplumsal problemlerin sadece teknolojiyle çözülebileceği düşüncesi var. Günümüzde oldukça yaygın olan bu düşünce biçimi teknoloji firmaların karmaşık toplumsal problemlerin çözümündeki önemini artırırken çözüme katkıda bulunabilecek diğer aktörlerin konumunu zayıflatıyor. Time dergisinin Google ile ölümü karşıya getiren kapağı (http://time.com/574/google-vs-death/) abartılı görünebilir ama teknolojik çözümcülüğün etkisi altındaki firmalar verinin karşı karşıya oldukları problem için en uygun çözüm olup olmadığına bakmadan veriye dayalı cüretkar çözümler geliştiriyorlar. Dördüncü etken ise sektördeki merkezileşme eğilimi. Son yıllarda şirketlerin kendilerinin merkezde olduğu, çağımızın yakıtı veriden beslenen platformlar geliştirmeye çalışıyorlar. Amazon, alıcılar ile satıcılar arasında; Facebook ise arkadaş ve tanıdıkların olduğu bir platform işlevine sahip. Bu nedenle veri, hem şirketler arasında hem de şirketlerle kullanıcılar arasında bir mücadele alanı haline gelmiş durumda.

Verinin Ekonomik Değeri

Mahremiyet tartışmalarının ötesinde verinin günümüzde ekonomik bir değerinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Birincisi, kalp atış hızı izleyicilerinde, koşu takip araçlarında ve doğrudan tüketiciye yönelik kan örnek analizinde olduğu gibi veri, tüketiciye sunulan bir ürün. İkincisi, firmalar topladıkları verileri sundukları hizmetleri iyileştirmek ve kişiye özel hizmetle geliştirmek için kullanıyorlar. Kullanıcılara koçluk hizmeti sunan ya da psikolojik tavsiyeler veren bir öztakip aracı, yalnız o anda hizmet verdiği kullanıcının verilerinden değil elindeki daha geniş veri kümelerinden yararlanıyor. Üçüncüsü ise verinin hedefli reklamcılık ya da kullanıcıyı belirli bir biçimde hareket etmeye yönlendirmek için kullanılması.

Bu bağlamda, kullanıcılar ve şirketler arasındaki mücadelenin temelinde verinin kontrolünün kimde olduğu sorusu yatıyor. Dana Lewis ve Hugo Campos’un başından geçen iki farklı olay veri sahipliğinin önemini göstermekte.

Birçok insan, yazılımın kaynak koduna erişim ve onu değiştirebilme hakkının yalnızca bilgisayar programcılığı hakkında bilgi sahibi (hatta ileri bilgi sahibi) olanlar için anlamlı olduğunu düşünüyor. Öztakip cihazlarında saklı veri için de çoğu insan aynı şekilde, bundan sadece sınırlı sayıda insanın yararlanabileceğini düşündüğünden ürünü piyasaya süren şirket dışındaki aktörlerin üretici etkinliklerinin kısıtlanmasını önemsemiyor. Dana Lewis ve Scott Leibrand’ın yaptıkları bunu doğruluyor ama aynı zamanda insanların kendi verilerine erişiminin yaşamsal önemini de gösteriyor.

Lewis ve Leibrand, bilgisayar bilgilerini kullanarak Lewis’in gece hipoglisemisi için bir çözüm bulmak isterler ve bunun için de bir algoritma geliştirirler. Ancak algoritmayı gerçekleştirebilmek için veriye yalnız glikoz izleme cihazının ekranından değil başka bir yazılımla da erişebilmelerine gerek vardır. Yeni model glikoz monitörleri bu tip veri alışverişine izin vermediğinden eski model bir cihaz kullanırlar ve böylece Lewis için yaşamsal bir soruna çözüm geliştirirler. Şirket yeni modellerde veri alışverişine neden izin vermemektedir?

Lewis ve Leibrand’ın öyküsü veri sahipliği konusundaki önyargıları destekler nitelikte. Fakat Lewis ve Leibrand’ın bilgisayar bilgisinden bağımsız olarak, böyle bir ihtiyaç varsa veriye erişebilen başka bir firmanın da yenilikçi bir çözüm geliştirebileceğini, veriye erişimin öztakip aracını üreten firmaya bağımlılığı ortadan kaldırdığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Şirketlerin verinin kendilerinin olduğundaki ısrarı diğer firmaların geliştirdikleri araçlarla birlikte çalışabilecek yeni teknolojilerin gelişimini engelliyor. Ayrıca öztakip aracını üreten firmanın piyasadan çekildiği ya da başka bir alana yoğunlaştığı, kullanıcıları kimsesiz öztakip araçlarıyla ve tam erişemedikleri verileriyle baş başa bıraktıkları hikayeler de var.

Hugo Campos da kalp ritim düzenleyicisinin ürettiği veriye erişmek isteyen bir hasta. Amacı sadece stresli toplantılar veya bazı yemekler gibi gündelik etkinliklerin kalp üzerindeki etkisini öğrenmektir. Talebini üretici şirkete iletir. Sağlık için kullanılan öztakip araçları kullanıcılara kendi sağlıklarını kontrol edebilmeyi vadeder. Fakat şirket Campos’un bir sağlık profesyoneli olmadığı gerekçesiyle Campos’u bu hak için yeterli görmez ve talebini reddeder. Campos’un başka bir yoldan bu engeli aşmaya çalışarak teknik bir çözüm geliştirmesi de telif hakkı ihlali olacaktır. Yasalar Campos’un umurunda değildir, sadece bedenine ait verileri geri istemektedir. Campos uzun mücadelelerden sonra kendi bedenine ait veriye ulaşır ama bu sadece Campos için geçerlidir. Aynı durumda olan hastaların, yine mücadele etmeleri gerekmektedir.

Kısacası yazılımda olduğu gibi veride de kullanıcının mülkiyet hakları ile sınırlandırılması kullanıcının teknolojiden tam anlamıyla yararlanabilmesini kısıtladığı gibi tekelleşmeye de zemin hazırlıyor. Üstelik burada söz konusu olan doğrudan insan yaşamıyla ilgili teknolojiler.

Şirketlerin, kullanıcıların veriye erişimini kısıtlaması ya da tamamen engellemesinin yanında şeffaf olmayışları da bir başka sorun. Şirketlerin iş modelleri sonucunda öztakip araçları insanların kara kutularına dönüşüyorlar. Pasquale (2015) Kara Kutu Toplumu adlı kitabında kara kutu terimini hem uçaklardaki hem de mühendislikteki anlamıyla kullanır. Aynı benzetme öztakip araçları içinde geçerli. Öztakip araçları da uçaklardaki kara kutular gibi insan yaşamını en ince ayrıntısına kadar kaydediyor ve saklıyor. Mühendislikteki kara kutular ise iç işleyişini bilmeden kullandığımız ama belirli bir görevi yerine getiren araçlar. Kara kutu toplumunun olumsuzlukları ise özellikle verinin ikincil kullanımında ortaya çıkıyor. Örneğin, öztakip cihazlarından elde edilen akıl sağlığınız hakkındaki bir veri kredi puanını etkileyebilir ve bu etki öztakip cihazı kullanıcısı tarafından hiç bilinmeyebilir.

Sigorta şirketlerinin öztakip sektörüne ilgisi de boşuna değildir. Sigorta şirketleri toplamda hep kazansalar da bazı poliçelerden kazançlı çıkarlar bazılarından da zarar ederler. Normal şartlarda sigorta yaptıran kişi gelecekteki sağlığı hakkında daha bilgilidir. Ailesindeki kanser ve kalp hastalığı vakalarını, ne kadar sık hastalandığını, zararlı alışkanlıkları olup olmadığını, sağlıklı bir yaşam sürüp sürmediğini bilir. Sağlık sigortası yaptırdığında kendisi hakkında daha bilgili olduğu için daha avantajlıdır. Ancak öztakip cihazlarından gelen veriler de dahil olmak üzere sağlık verilerinin sigorta şirketlerinin eline geçmesi sigorta şirketlerini daha avantajlı yapacaktır. Sigorta şirketleri yalnız bugünümüz hakkında değil yarınımız hakkında da bizden daha bilgili olabilecek. ABD’de bazı şirketlerde çalışanların sağlık sigortasına hak kazanabilmesinin önkoşulu sağlık programlarına katılımdır. Yakın zamanda öztakip araçları da sağlık sigortası için bir önkoşul olabilir.

Ne Yapmalı?

Bedenimizden elde edilen verinin sahibi şirketler değil biz olmalıyız. Sahip olmak derken sadece veriyi indirmekten ya da ona çeşitli arayüzlerle erişmekten bahsetmiyorum. Hugo Campos örneğinde olduğu gibi veriye sahip olmak ya da Dana Lewis gibi glikoz monitöründeki veri değerlerini başka bir yazılımla okuyabilmek önemli ve gereklidir. Bazı üretici şirketler kullanıcıların verilerini indirebilmelerine izin vermekte ya da başka yazılımların cihazdaki veriye erişebilmesi için kendileri bir arayüz (Application Programming Interface) geliştirmektedir. Kamuoyu baskısı şirketleri bu arayüzleri sunmaya zorlayacaktır. Microsoft, Facebook ve Apple böyle bir veri politikasına razı görünmektedir. Apple’dan Tim Cook, yakın zamanda yaptığı bir konuşmada şirketlerin, verilerin kullanıcılara ait olduğunu bilmeleri gerektiğini söylüyordu (https://www.computerworld.com/article/3315623/security/complete-transcript-video-of-apple-ceo-tim-cooks-eu-privacy-speech.html). Fakat bunun yeterli olacağını düşünmüyorum.

25 Mayıs 2018’de Avrupa Birliği’nde yürürlüğe giren GDPR’den (General Data Protection Regulation – Genel Veri Koruma Tüzüğü) sonra ABD’de de benzer bir hazırlık var. Martin Tisne, ABD’deki yeni veri politikası tartışmaları hakkında yazdığı yazıda (https://www.technologyreview.com/s/612588/its-time-for-a-bill-of-data-rights/) veri sahipliğinin var olan problemleri çözemeyeceğini ve yeni problemlere neden olacağını savunuyor. GDPR’de olduğu gibi şirketlerin bu veriyi kullanımının da düzenlenmesi ve sınırlandırılması gerekiyor. Tisne’ye katılıyorum.

Toplanan verilerin kişinin bilgisi dışında, başka taraflarla paylaşımı ve toplanma amacının dışında kullanımı denetlenmeli, kişinin talebi doğrultusunda işleme faaliyetleri kısıtlanmalı. Öztakip araçlarından elde edilen veri, kredi taleplerinde, iş başvurularında ve sigortacılıkta ayrımcı biçimde kullanılmamalı; kullanıcılar verilerini paylaşmaya zorlanmamalı.

***

Öztakibin sonucu ortaya çıkan verinin mülkiyeti bir sorundur. Ama öztakibin kendisi de o kadar masum görünmüyor…

Belki Cederström ve Spicer’ın (2017) yazdığı gibi “… en azından bir başlangıç olarak, takıntılı bir şekilde bedenimize kulak vermeyi bırakabilir, sağlık ve mutluluğumuzu saplantı haline getirmekten vazgeçebilir ve insan potansiyelinin sınırsız olduğu yanılsamasından kurtulabiliriz.”

Sağlıklı bir yıl dileklerimle…

Kaynaklar

Cederström, C., Spicer, A. (2017). Sağlık Hastalığı, Güncel Bir Sendrom (Çev.Erdem Gökyaran). Yapı Kredi Yayınları.

Köse, A. H., Öncü, A. F. (2000). Kapitalizm, insanlık, ve mühendislik: Türkiye’de mühendisler, mimarlar. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği.

Neff, G., Nafus, D. (2016). The Self-Tracking. MIT Press.

Pasquale, F. (2015). The black box society: The secret algorithms that control money and information. Harvard University Press.

23 Şubat 2019

Posted In: Açık Standartlar, biyomedikalleşme, Emek, Fikri Mülkiyet, Frederick Winslow Taylor, Gözetim, Mahremiyet, nicelleştirilmiş benlik, Özgür yazılım, Öztakip, Sağlık Hastalığı, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi

Life saving Bash Settings

I saw this settings on a tweet flood. I did not want to lose them. I copied all of content in here. Thanks @kadirsert 

If you are continuously running shell commands on more than one Linux terminal, probably you want all of the shell (mostly bash) prompts to remember any command from any terminal.

With the following environmental variables to in the .bashrc file, you can do it so

Ignoring duplicate entries: 
export HISTCONTROL=ignoredups:erasedups

large history size:
export HISTSIZE=102400

This is for a big history file:
export HISTFILESIZE=100000

Appending commands to history file:
shopt -s histappend

Last but not least, this is for saving and reloading the history after each command is run:
export PROMPT_COMMAND=“history -a; history -c; history -r; $PROMPT_COMMAND”

Source: https://twitter.com/kadirsert/status/1092694397441978369

5 Şubat 2019

Posted In: bash, bashrc, linux, shell

Life saving Bash Settings

I saw this settings on a tweet flood. I did not want to lose them. I copied all of content in here. Thanks @kadirsert 

If you are continuously running shell commands on more than one Linux terminal, probably you want all of the shell (mostly bash) prompts to remember any command from any terminal.

With the following environmental variables to in the .bashrc file, you can do it so

Ignoring duplicate entries: 
export HISTCONTROL=ignoredups:erasedups

large history size:
export HISTSIZE=102400

This is for a big history file:
export HISTFILESIZE=100000

Appending commands to history file:
shopt -s histappend

Last but not least, this is for saving and reloading the history after each command is run:
export PROMPT_COMMAND=“history -a; history -c; history -r; $PROMPT_COMMAND”

Source: https://twitter.com/kadirsert/status/1092694397441978369

5 Şubat 2019

Posted In: bash, bashrc, linux, shell

Kamu kurumları özgür yazılımdan ne anlıyor?

Son dönemde "yerli ve milli yazılım"dan bahsedildiğini sıkça duyuyoruz. Bu konuya bir açıklık getirmek için bir cümleyle özetlenebilecek bir yazı yazmıştım [1]: "Özgür yazılım yerli ve milli yazılımlardan bütün beklentilerimizi karşılama potansiyeline sahiptir." Evet özgür yazılımın bu potansiyeli var ama ülke olarak bunu değerlendiriyor muyuz? Bence hayır! Özgür yazılımın getirdiği dört özgürlükten [2] sırasıyla bahsedip bu iddiamı temellendirmek istiyorum.

Yazılımı istenilen amaç için, istenilen şekilde çalıştırma özgürlüğü

Bu özgürlük son kullanıcı açısından bakınca en temel olanı [3]. Peki kamunun özgür yazılıma (onlar hep açık kaynak diyorlar ama bence esas önemli konu bu değil) olan ilgisi gerçekten bazıları sahipli yazılımları kullanamıyor diye itiraz edişinden mi? Yoksa özgür yazılımların çok büyük oranda lisans bedeli verilmeden kullanılabiliyor olmasından mı? Burada kamunun sadece maliyet odaklı yaklaşımı özgür yazılımdan çok hızlı bir dönüşü beraberinde getirir. Bunu kendi ülkemizde yaşadığımız tecrübelerden de çok iyi biliyoruz. Bununla ilgili daha önce yazdıklarımı tekrar etmemek için linkini bırakıyorum [4].

Yazılım nasıl çalıştığını anlama ve onu istediği gibi değiştirme özgürlüğü

Kamu bu özgürlüğü neredeyse hiç kullanmıyor. Tamam özgür yazılımların kaynak kodları açık ve kamu onu değiştirebilir durumda ama bunu yapmıyor. Nereden biliyoruz yapmadığını? Özgür yazılımların geliştirme süreçleri tamamen açık olduğu için istediğiniz özgür yazılıma bakın geliştiricileri arasında kaç tane .tr uzantılı eposta adresi var. Üşenmeyen isimlere tek tek de bakabilir. Sizi yormamak için söyleyeyim çok büyük oranda hiç yok. Oysa Pardus temel olarak Debian üzerine inşa edilmiş bir dağıtım, bir tane bile Debian geliştiricisi istihdam etmesi gerekmez mi? Dağıtımla birlikte dağıtılan ofis paketi LibreOffice, bir tane olsun LibreOffice geliştiricisi çalıştırması gerekmiyor mu? Ankara'da postgresql konferansı düzenlendiğinde akın akın koşan TÜBİTAK birimlerinde bir tane olsun, ilaç niyetine postgresql geliştiricisi bulunmamasında bir gariplik yok mu?

Peki TÜBİTAK kendisi geliştirici çalıştırmıyor ama Debian vakfının, Belge vakfının, Postgresql vakfının destekçisi mi? Bunun da cevabı hayır. Böyle yazınca sadece TÜBİTAK hakkında yazıyorum gibi anlaşılmasın isterim. Her yerde adı geçen Havelsan, Aselsan ya da herhangi bir kamu kurumu için de durum aynı.

Bütün özgür yazılım kullanan kurumlar onun gelişimine katkıda bulunsun demiyorum ama hiçbirinin katkıda bulunmaması olacak şey değil. Bu özgürlüğü hiç değerlendirmediğimiz için buradan edineceğimiz bilgi birikimi diye bir şeyden bahsedemiyoruz. Ülkemiz insanının "ben de yapabilirim" hissine zerre katkısı olmuyor özgür yazılım kullanımının. Bu büyük bir kayıptır.

Yazılımın kopyalarını yeniden dağıtabilme özgürlüğü

Bu özgürlüğü kullanıyoruz ve kurumlar lisans ücreti ödemiyor ama yazılımı yapılandırmak ve özelliştirmek ayrıca bir emek istiyor. Yazılımın kendisine para vermemiş kurumlar bakımı ve ayakta tutulması için ücret ödemek istemiyor genellikle. Microsoft'a, Oracle'a her yıl düzenli ödenen bakım ücretlerini yerli firmalara verip sorunlarını çözdürmekte çok isteksiz kamu kurumları.

Yazılımın değiştirilmiş hallerini yeniden dağıtılabilme özgürlüğü

Kamu kullandığı özgür yazılımları geliştirmeye çalışmadığı için elinde değiştirilmiş bir hali de olmuyor ve bunu dağıtamıyor. Eğer bir özgür yazılımı kendi ihtiyaçları için kaynak kodunda bir değişiklik yaparak kullanıyorsa bile bunu özgür yazılım topluluğu ile paylaşmadığından bu özgürlük tamamen işlevsiz bir hale geliyor.

Açık kaynak yazılımlarla kendi problemlerini çözen kamu kurumları kendi yazılımlarının kaynak kodlarını açıp başka kurumların kullanımına da sunmuyor. Neredeyse aynı problemleri çözmek için her kurum kendi açık kaynak (!) çözümünü kendi geliştiriyor.

Bütün bunlara rağmen özgür yazılım kullanımı ülke için bir avantajdır ama sürdürülebilir bir durum değildir. Yazılım tekelleri ile fiyat konusunda mücadele etmek mümkün değildir. Yukarıda bahsettiğim [4] numaralı yazıdaki acı tecrübelerimizi unutmamalıyız. Özgür yazılım sadece bedava yazılım değildir, onu böyle anlayanlar Microsoft ve Oracle "sizden para almayalım" dediklerinde ilk geri dönenler olacaktır.

Özgür yazılım kendi başına bir amaç değil, daha iyi bir dünya için bir araç. Biz ülke olarak sadece tüketen bir ülke olmayı hedeflemiyorsak bu yolda bize yardımcı olabilecek bir araç. Üreten bir ülke olabilmenin de ilk şartı yüzümüzü üretime çevirmek olmalı.

Maalesef yanlış yoldayız!

[1] https://www.nyucel.com/2017/03/yerli-yazlm-milli-yazlm.html
[2] http://www.gnu.org/philosophy/free-sw.en.html
[3] https://www.nyucel.com/2017/03/son-kullanc-icin-ozgur-yazlm-neden.html
[4] https://www.nyucel.com/2012/07/bedava-m-ozgur-mu.html

26 Ocak 2019

Posted In: bedava, Gezegen, Özgür yazılım

Stubby ile DNS-over-TLS nasıl yapılandırılır?

8.8.8.8 için DNS over TLS‘in duyurulmasının ardından, stubby kullanarak kullanıcı tarafında nasıl yapılandırılacağını inceliyoruz.

Öncelikle stubby‘yi Ubuntu 18 yazılım deposundan kuralım;

sudo apt install stubby

Stubby kendi içinde gelen ön tanımlı ayarlar ile doğrudan çalışmaya başlayacak. Google DNS 8.8.8.8’i eklemek için aşağıdaki satırları ayar dosyasına ekleyelim;

/etc/stubby/stubby.yml
# Google
- address_data: 8.8.8.8
  tls_auth_name: "dns.google"
  tls_pubkey_pinset:
    - digest: "sha256"
      value: nxmRHK4Oq08HNWWYZwakeCHmiKvsDsEaBPS3blQ+nSE=
- address_data: 8.8.4.4
  tls_auth_name: "dns.google"
  tls_pubkey_pinset:
    - digest: "sha256"
      value: nxmRHK4Oq08HNWWYZwakeCHmiKvsDsEaBPS3blQ+nSE=

Pinsetin doğrulaması aşağıdaki komut çalıştırılarak yapılabilir;

openssl s_client -connect '8.8.8.8:853' 2>/dev/null | openssl x509 -pubkey -noout | openssl pkey -pubin -outform der | openssl dgst -sha256 -binary | openssl enc -base64

Stubby‘nin 53 portunu dinlediğinden emin olduktan sonra ağ ayarlarımızdan DNS tanımını 127.0.0.1 olarak değiştirerek kriptolu DNS kullanmaya başlayabiliriz.

sudo netstat -lnptu | grep stubby

11 Ocak 2019

Posted In: lkd, teknik, tr

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -11-

Büyük masaüstü ortamlarının Türkçe çeviri oranları hakkında en son bir yıl önce yazdığımdan son durumu tekrar gözden geçirmek istedim. Özgür yazılımlar için genel olarak Türkçe çeviri eksikliğinin kullanıma engel olmayacak durumda olduğunu söylemek mümkün. Bu çevirilerin çok az sayıda gönüllüyle sürdürüldüğünü hatırlatmak isterim. Çeviri oranlarının yüksek olması sanki bu konuda yapılacak bir şey kalmamış izlenimi doğursa da yazılım çevirisi süreklilik isteyen bir alan.

KDE: Geçen yıl %94 olan Türkçe çeviri oranı %82'ye gerilemiş durumda. Uzun yıllar boyunca hiç çevirilmemiş olan yardım içeriği geçen yıl bir atılımla %8 seviyesine ulaşmıştı. Bugün bu oranın %22 olması güzel ama yapılması gereken çok şey var bu konuda.

GNOME: Geçen yıl %99 olan arayüz çevirileri hala %99'da. Aradan geçen bir yılda eklenen her şeyin çevrildiği anlamına geliyor bu. Yardım içeriği hiç çevrilmeden duruyor. Bu konuda enerji ve motivasyon bulmak gerçekten çok zor.

Enlightenment: Geçen yıl %73 olan çeviri oranı %100'e ulaşmış durumda.

XFCE: Geçen yıl tamamı çevrilmiş olan xfce projesinin bugünkü çeviri oranı yine %100 seviyesinde.

LXDE: Geçen yıl olduğu gibi %100 çeviri oranına sahip.

LibreOffice: Özgür ofis paketi olan LibreOffice çevirileri de geçen yılın oranlarına çok yakın. Kullanıcı arayüzü %99, yardım içeriği ise %92 oranında Türkçe kullanılabilir durumda.

Bu çalışmaları sürdürenlerin ellerine sağlık!

21 Aralık 2018

Posted In: Çeviri, Enlightenment, Gezegen, Gnome, kde, libreoffice, Lxde, Xfce

"Kod yazabiliyorum ama algoritmasını yazamıyorum"

Yıllardır bilgisayar mühendisliği öğrencilerine algoritma ve programlamaya giriş anlatıyorum. Bütün eğitim hayatları boyunca sadece problem çözmeye odaklanmış olan öğrenciler için problemi çözme süreci üzerinde düşünmek çok zor geliyor. Öğrencilerin bir kısmı üniversiteye gelmeden önce de kodlamayı bir miktar biliyor olmasına rağmen bir problemi hangi süreçleri takip ederek çözdükleri üzerine neredeyse hiç düşünmemiş oluyorlar. Bu elbette bireysel olarak onların eksikliği değil, onları bu hale eğitim sistemimiz getiriyor.

Algoritma üzerinde düşünmek aslında problemi çözmek değil de onu çözümlemek anlamına geliyor. Üniversiteye gelene kadar problem çözümlerinde hep kısa yollar, formüller öğrenmiş; kavramları, tanımları önemsememiş gençler için bunları öğrenmek ve üzerinde düşünmek zorlu bir süreç oluyor. Hemen kod yazmaya geçmek istiyorlar ama problemi çözümlemeden kodunu yazmak işlevsiz bir çaba oluyor. Algoritma yazmak veya akış şeması çizmek için harcanan zaman boşa geçiyormuş gibi geliyor genç arkadaşlara.

Bu denizi doldurmak için yapılan çalışmalara benziyor biraz. Kayaları taşıyan ilk kamyonların döktüklerinin suyun içinde kaybolup gittiğini görürüz başlarda. Sanki bir sonsuzluğun içine bıraktığımız bu kayalar asla kıyının seviyesine gelemeyecek gibidir. Eğer yeterince kayayı suya dökersek zamanla suyun yüzeyinden görülebilir olduklarını görürüz. Bu işleme sabırla devam edince kayalar suyun yüzeyini de aşarlar. Programlama öğrenme sürecinin başında algoritma üzerinde düşünürken, yazarken işte bu kayaları denize döküyoruz. Hemen ortaya bir şey çıkarmak isteyenler, for'ları, while'ları ve if'leri yazmak ve o denizi hemen doldurmak istiyorlar.

Karl Marx'ın en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran özelliğinin mimarın yapacağı işi önce aklında inşa etmesi olarak vurgulamasını yazılım dünyası için de düşünmek hatalı olmayacaktır. 



İşin doğrusu bazı durumlarda çözülecek problem üzerinde çokça düşünmeye değecek kadar derinlikli olmuyor. Hele iş hayatında insanın karşısına sürekli meydan okumalarla dolu sorunlar çıkmıyor. Süreç üzerinde düşünme disiplini olmayan biri için her sorun böyle kolayca çözülebilir gibi geliyor olabilir ama elbette her zaman böyle olmuyor.

Bir örnekle problemin önce akılda çözülmesinin önemini göstermek istiyorum. Aşağıda bir üçgen şeklinde dizilmiş sayılara bakalım. Bize yukarıdan aşağı doğru sadece birbirine temas eden sayılarla elde edebileceğimiz en büyük toplam soruluyor olsun.
Takip edilebilecek rotaların sayısı sadece 8 olduğundan olası bütün rotaları hesaplayıp en büyüğünü seçersek 308 toplamını bulmak zor olmayacaktır. Şimdi bu sayı dizisini biraz büyütelim.

Yukarıdaki şekilde 15 satır var, yani takip edilebilecek rotaların sayısı 2^14 tane. Bu da 16384 farklı rota demek oluyor. İlkine göre bir hayli fazla olsa da burada da tüm rotaları hesaplayıp en büyüğünü seçmek imkanı var. En yavaş bilgisayarlarda bile oldukça kısa sürede hesaplanabilecek şekilde kodlamak mümkün bu yöntemi.

Peki ya satırların sayısı 100 olsaydı? Bu durumda hesaplanacak farklı rota sayısı 2^99 olacaktı. Bu da 633825300114114700748351602688 farklı rota demek olur. Bu 30 basamaklı bir sayı olduğundan bütün rotaları hesaplayarak sonuca ulaşamayacağımız herkes için çok açık olmalı. Ne bu kadar farklı rotayı hesaplayabilir ne de, hesaplasak bile, bunları bir yerde saklayabiliriz. İşte "kod yazabiliyorum ama algoritmasını yazamıyorum" diyenlerin tıkandığı nokta burasıdır. Yöntem üzerinde düşünmeyen ancak sonucu apaçık görünen problemleri çözebilir.

Buraya kadar sabırla okuyanlar için çözümü de yazıp öyle bitirmek istiyorum bu yazıyı. Çözümü 8 farklı rotanın olduğu durum için anlatacağım ama kolayca genişletebilirsiniz. Problemi yukarıdan aşağıya doğru değil de aşağıdan yukarı doğru çözmeye çalışalım. En alttaki satırın bir üstüne kadar gelmiş olsaydık en alt satırdakilerden hangisini seçerdik diye düşünelim. Yani bir şekilde 17'ye gelmiş olsaydık, en büyük toplamı elde etmek için 18'e mi, 35'e mi giderdik? Elbette 35'e gitmeliydik. Aynı şekilde 47'den de 87'ye gitmeliydik. Son olarak 82'den de 87'ye giderdik. O zaman üçüncü satırdaki her sayıdan altındaki satırdaki ulaşabildiği sayıların en büyüğüne gideceğimizi görmüş olduk. Şimdi problem şu hale geldi.

                                   75
                       95                       64
17+max(18,35)  47+max(35,87)  82+max(87, 10)

İşlemleri yapınca:

     75
   95 64
52 134 169

Aynı işlemi ikinci satır için yapalım:
                         75
95+max(52,134) 64+max(134,169)

Burada işlemleri yapalım:
     75
229 233

Aradığımız sonuç böylece 75+max(229,233)=308 olacaktır. Bir kere böyle düşünmeyi akıl ettiğimizde satır sayısının ne kadar fazla olduğunun bir önemi kalmayacaktır. Yazacağımız kod 100 satır için bir saniyede çözüm bulacakken, bunu düşünmeyenlerin yazacağı kod milyarlarca yılda sonlanmayacaktır. Algoritma hakkında düşünmek ve düşünmemek arasındaki fark işte bu büyük uçurumdur.

11 Aralık 2018

Posted In: algoritma, Gezegen, yazılım

LibreOffice için Türkçe imla denetimi eklentisi: zemberek-extension

Zemberek-NLP Ahmet A. Akın ve Mehmet D. Akın'ın 10 yıldan uzun zamandır geliştirdikleri bir özgür yazılım projesi. Proje Türkçe için doğal dil işleme araçları içeriyor [1]. Bir dönem Pardus tarafından kullanımı ile çok bilinen bir projeydi ama bir süre hem Pardus sahipsiz kaldı, hem de Zemberek geliştiricileri gönüllü olarak yaptıkları işe bir süre ara verdiler. Zemberek sadece imla denetimi işini yapmıyor olsa da son kullanıcıya en çok ulaştığı yer burası. Özellikle LibreOffice kullanıcılarının imla denetimi yaptırabilmeleri ciddi bir ihtiyaç.

Zemberek-NLP bu yıl içinde yeniden geliştirilmeye başlandı. Uzun yıllardır el değmemiş olan LibreOffice eklentisi de baştan hazırlandı [2]. Eklentiyi hazırlama kısmında Okan Özdemir ve Talha Kanyılmaz da çalıştılar. Eklenti henüz ilk sürümünde olduğundan hatalar içerebilir. Deneyip geri bildirimde bulunulursa çok iyi olur. Kurulum ve diğer konular için eklentinin sayfasına bakılabilir.


[1] https://zembereknlp.blogspot.com
[2] https://github.com/COMU/zemberek-extension

4 Aralık 2018

Posted In: Gezegen, libreoffice, Özgür yazılım, zemberek, zemberek-extension

Linux için F5 Ssl Vpn Client i Kurulumu ve Kullanımı

Windows için Windows Store da, android için Google Play de client i bulunan F5 Ssl VPN linux için herhangi bir repo ya katılmış gözükmüyor. Eğer siz de benim gibi linux kullanıcısı iseniz, kuruluşunuz tarafından size verilen vpn geçidi adresine firefox ile eriştiğinizde karşınıza çıkan sayfaya kullanıcı adı ve şifreniz ile giriş yapabilirsiniz.

Giriş yaptığınızda karşınıza şöyle bir sayfa çıkacak
Bu sayfada işaretli olan yerden manual olarak yüklemeyi seçip indirdiğiniz tgz uzantılı dosyayı açtığınzda
karşınıza şu dizin gelecek. Burada sağ tıklayıp terminalde açtıktan sonra;

sudo ./Install.sh 
komutu ile kurulumu başlatabilirsiniz. sadece bir kere kurayım mı diye soracak size "yes" yazıp entera basıp geçtikten sonra vpn clientiniz hazır. Kullanmak için sadece komut satırında (terminalde)

sudo f5fpc -s -t "https://sslvpnadresiniz.com"

yazarak başlatmanız

sudo f5fpc --stop 

yazarak durdurmanız mümkün olacaktır.

Detaylı bilgi için f5fpc --info yazmanız yeterli....

Kolaylıklar dilerim.

29 Ekim 2018

Posted In: F5 VPN Client, linux, ubuntu

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com