AB 17 ve Temiz Kod Kursu

Her yıl düzenlenen Akademik Bilişim 17, Aksaray’da 4 - 11 Şubat tarihleri arasında düzenleniyor.

Geçen yıl olduğu gibi bu yılda Temiz Kod kursu ve RESTFul Web Servisleri semineri ile etkinliğe katılıyorum. Bu yıl ikincisini düzenleyeceğim “Temiz Kod” kursun geçen seneye göre daha verimli olacağını düşünüyorum.

Kurslar ve seminerler tamamen ücretsiz olup herkese açıktır. Katılımcılar dilerlerse KYK yurtlarında uygun fiyatlara konaklayabilirler. Kurs kayıtları https://kayit.ab.org.tr/ üzerinden 2 - 10 Ocak tarihleri arasında yapılacaktır.

Açılan diğer kurslar hakkında bilgiyi buradan bulabilirsiniz. Temiz kod kursuna gelirsek:

Kurs Hakkında

Bir yazılımın bakımını yapmak geliştirmekten daha zordur. Kod altyapısının temiz olması ürünün bakımını kolaylaştırır. Bu açıdan temiz kod akımı yazılımda oldukça önemli ve popüler bir hale gelmiştir.

Temiz kod üretebilmek ve yeniden yapılandırmak (refactoring) için gerekli kurallar ve teknikler Java programlama dili ve araçları kullanılarak uygulamalı olarak anlatılacaktır. Kurs temel olarak temiz kod prensipleri, temel yazılım prensipleri, yeniden yapılandırma teknikleri ve test kavramları konularından oluşmaktadır.

Not: Bu kurs yazılım geliştiricileri veya mühendisleri içindir. Test mühendisliği ile ilgilenen adaylar için bu kurs uygun değildir.

Katılımcılar için Ön Koşullar

  • Temel düzeyde nesne yönelimli programlama (OOP) bilgisi olan
  • Okuduğunu anlayacak düzeyde İngilizce bilgisi olan
  • Temiz kod ve yeniden yapılandırma (refactoring) gibi kavramlara meraklı
  • Herhangi bir nesne yönelimli bir dil ile proje geliştiren,
  • Tercihen Java programlama diline hakim kişiler hedeflenmiştir.

Katılımcılardan İstenenler

  • Dizüstü bilgisayarlarının yanında getirmeleri,
  • Sistemlerine JDK 8 (Java Development Kit) ve Eclipse for JavaEE (Neon) kurmaları gerekmektedir. Dileyenler IntellijIdea’nın topluluk versiyonunu Apache License kullanabilirler.

Kontenjan

Kontenjan 16 kişi ile sınırlıdır.

Kursiyer Seçimi

Katılımcıların seviyesini ve/veya kursiyer seçimi için kurstan önce çevrimiçi bir sınav uygulaması yapılacaktır. Bütün katılımcıların sınava dahil olması zorunludur.

Konular

  • Temiz kod nedir?
  • Kod Konvansiyonu (Code Convention)
  • İsimlendirme
  • Fonksiyonlar / Metodlar
  • Yorum Satırları
  • Kod Stili
  • SOLID
  • Exception / Error Handling
  • Sınıflar
  • Üçüncü parti bağımlılıklar
  • Yeniden yapılandırma (Refactoring)
  • Temel yeniden yapılandırma teknikleri
  • Eclipse ile yeniden yapılandırma
  • Yazılımda Test Kavramı ve JUnit
  • Test Güdümlü Geliştirme
  • Örnek Uygulama: Bowling Oyunu
  • Test prensipleri (FIRST)
  • Örnek Uygulama: Video Store
  • Testlerin temizlenmesi
  • Ürün kodunun temizlenmesi
  • Kodu gözden geçirme (Code Review)
  • Sistemler ve Yazılım Mimarisi
  • Microservice Mimari
  • Örnek Uygulamalar

Bilgisayarlar işimizi elimizden mi alıyor?

George Orwell’in 1984’ü en çok satılan kitaplar listesinden düşmüyor. İnternet’in yaygınlaşmadığı ve kişisel bilgisayarların henüz belirmediği yıllarda 1984, toplumdaki bazı eğilimleri abartan bir roman olarak algılanabiliyordu. Örneğin sosyolog James B. Rule, 1973 yılında artan gözetim sistemleri üzerine oluşturulan korku hikayelerinin abartılı bir yaklaşım sergilediğini söylüyor ve bu hikayelerin gerçek olabilmesi için önünde dört büyük engelin olduğunu vurguluyordu. Birinci olarak, kişisel bilgilerin saklanması ve daha sonra bunlardan anlamlı bilgi kümeleri oluşturulabilmesi için teknik yetersizlikler vardı. İkincisi, farklı yerlerdeki bilgiyi birleştirecek merkezi bir sistem yoktu. Üçüncüsü, Orwell’in 1984’ünde bilgisayar sistemleri anlık durumları analiz edip anında yanıtlar verebiliyordu. Zamanın bilgisayarlarının gelişmişlik seviyesi düşünüldüğünde bu tamamen olanaksızdı. Dördüncüsü, 1984’de bilgisayarlar insanların her anlarını gözetleyebiliyordu ama bu 1970lerin teknolojisi için hayal bile edilemez bir durumdu.

Günümüzdeki teknolojinin bu dört engeli ortadan kaldırdığını biliyoruz. Sosyal ağlar, büyük veri, yapay zeka, giyilebilir teknolojiler, şeylerin interneti… Tam da bu nedenle 1984 bugün daha çok okunuyor. Ama bu okumayı bir adım öteye götürmemiz gerekiyor. 1984’ü andıran bir gelecek hangi toplumsal koşullarda oluşuyor? Bu soruyu sormadan, gözetim “totaliter” yönetimlerin faaliyetlerine indirgenip mülkiyet ilişkileri sorgulanmadığında sonuç kısa vadeli çıkarlar için bir boş vermişlik oluyor. Bu bağlamda, soğuk savaşın izlerini taşıyan 1984 ile karşılaştırıldığında Tahsin Yücel’in Gökdelen adlı romanı, bugünkü toplumsal ilişkilerin gelecekteki olası izdüşümlerini çok daha başarılı bir şekilde sunuyor.

Roman, 2073 yılı Türkiye’sinde geçmekte. Kitabın kahramanı Can Tezcan ülkenin önde gelen hukuk bürolarından birinin sahibi, yetenekli bir avukat ve eski bir devrimcidir. Bu yetenekli avukatın başarılı olamadığı iki dava vardır. Birincisinde müvekkili eski bir arkadaşıdır. Hukuk dışı etkenler devreye girmekte, Can Tezcan arkadaşının masumluğu konusunda hakimi bir türlü ikna edememektedir. Lehindeki tüm delillere rağmen mahkeme, başbakanın bu özel davasında ipe sapa gelmez gerekçelerle beraat talebini reddetmektedir. Can Tezcan bir zamanlar espri olarak ifade ettiği fikri artık ciddi ciddi düşünmektedir: Yargıyı özelleştirmek!

…geçen yüzyılın sonlarından beri her şey özelleştirildi bu ülkede, öncelikle yabancılara, yabancı alıcı çıkmayınca da yerli kodamanlara, yani onların taşeronlarına satıldı, dağlar, taşlar, ırmaklar, denizler, limanlar, havaalanları, gemiler, uçaklar, trenler, yollar, köprüler, fabrikalar, çöpler, okullar, üniversiteler, stadyumlar. Her şey özel kurumların elinde. Başbakan başbakanlıkta oturması karşılığında İsrailli bir kodamana kira ödüyor. Öyleyse, her şey özel kurumların elindeyse, yargı neden özelleştirilmesin ki? Evet, neden özelleştirilmesin? Yargının nesi eksik?

Böylece düzen daha tutarlı olacaktır. Çünkü “bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu, kimi zaman özel gibi görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin, yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel.” diyerek bu düşüncesini pekiştirmektedir. Ayrıca “bir ülkede her şey özelleştirilmişse, hukukçusundan polisine herkes özel öğretim kurumlarında yetiştiriliyorsa, yargının hâlâ bir devlet kurumu olarak kalması açık bir tutarsızlık”tır. Böylece adalet de bir meta olacaktır. Can Tezcan’ın (biraz da isteyerek) başarısız olduğu ikinci dava ise İstanbul’u ikinci bir New York yapmak isteyen ama yaşlı bir öğretmenin yüz beş metrekarelik evini elinden alamadığı için bu hayalini bütünüyle gerçekleştiremeyen Niyorklu Temel’in davasıdır. Can Tezcan’ın asıl amacı ilk davayı çözmektir. Bunun tek yolunun yargıyı özelleştirmek olduğuna inandığından kendi davasının bir an önce sonuçlandırılmasını isteyen (yargıyı satın alacak maddi gücü olan) Niyorklu Temel’i de kendi sorunun ancak yargının özelleştirilmesiyle çözülebileceği konusunda ikna eder; yargının sahibi olduktan sonra istedikleri her kararı alabileceklerdir…

Eski devrimci Can Tezcan için eski günler geride kalmıştır. O da çevresindeki bir çok insan gibi bir gökdelende oturmakta, her işini bilgisayarlarla halletmekte, canı sıkılınca da soluğu bir Avrupa şehrinde almaktadır. Zaman zaman hala devrimci olan ve sakıncalı kitaplar yazmaya devam eden arkadaşı Rıza Koç’la görüşmekte ve ona kitaplarını bastırması için maddi destekte bulunmaktadır. Önce Rıza Koç’tan, sonra başbakan Mevlüt Doğan’dan ve ardından sağ kolu Sabri Serin’den yılkı adamlarını dinler. İlk başta inanmak istemez. Yılkı atlar, başıboş atlardır. “Bir zamanlar atlar, eşekler, katırlar insanların yaşamının ayrılmaz bir parçasıyken, gün gelip iyice yaşlanıp da işe yaramaz olunca, kentlerden, köylerden uzaklara, dağlara, tepelere, ıssız bozkırlara sürülürmüş, onlar da birbirlerini bulup sürülerle dolaşırlarmış oradan oraya.” ve şimdi de bu yılkı atlarının yerini yılkı insanları almıştır. İşe yaramayan, daha doğrusu iş bulamayan insanlar doğaya terk edilmektedir. İnsanlar ya kendi istekleriyle ya da zenginlerin huzurunu kaçırmasınlar diye kentlerin dışına çıkarılmaktadır. Rıza Koç bu insanları şöyle anlatmaktadır:

insanlar gözlerden uzak yerlere, dağlara, tepelere çekilmek zorunda kalıyor nicedir, yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk, sürülerle, evet, sürülerle, yalınayak, yarı çıplak, pislik içinde, tarihöncesinden kalma hayaletler gibi dolaşıp duruyorlar öyle, solucan, kurbağa, sıçan, çekirge, ot, kabuk, yosun, daha ne bileyim, ne bulurlarsa yiyor, bir karga ölüsü için birbirlerine saldırıyorlar. Çiftliklere yaklaşmaları bile yasak, buraları insan azmanları ellerinde makineli tüfeklerle bekliyor; öldürdükleri de ölüden sayılmıyor, tıpkı dirilerinin diriden sayılmadığı gibi…

Ancak Sabri patronuna “bundan yalnızca kentlerin, kasabaların dışında, yarı aç, yarı tok, yarı çıplak insanları, bir zamanların yılkı atları gibi yaşayanları” anlamaması gerektiğini söyler. Tüm ücretli çalışanlar birer potansiyel yılkı insanıdır; yılkı adamlarının arasında mimarlar, mühendisler, öğretmenler de vardır. Bir yandan eğitim masrafları nedeniyle okur yazarlık oranı yirminci yüzyılın çok gerisindedir. Diğer yandan en ufak işler için diploma istenmektedir; en sıradan temizlik aygıtını kullanmak belli bir bilgi birikimi gerektirmekte ve en sıradan emekçilerin bile yüksek okul diploması vardır. Sabri bu durumu “her işe uygun makineler aramadığınız kadar, bu yüzden adam gereksinimi her geçen gün biraz daha azalıyor. Makineler geliştikçe, tepelerinde fazla adam istemez oldular; öte yandan, bu çok gelişmiş makinelere göre adam bulmak her geçen gün zorlaşıyor” diye açıklamaktadır. Bir beyaz yakalının işsiz kalıp yılkı insanlarına katılması sık gözlenen bir durumdur.

Tahsin Yücel’in Gökdelen’i gidişatımızı anlatan çarpıcı bir kitap. 1984 ya da Cesur Yeni Dünya büyük bir ihtimalle bu koşullarda oluşacak. Ama özellikle Sabri’nin sözlerine dikkat çekmek isterim: makinelerin insan gereksinimini her geçen gün azaltması ve bu makinelerin geliştikçe tepelerinde insan istemez olması… Kitabın ilk baskı yılı 2006 ama son yıllarda, özellikle de 2008 krizinden sonra benzer sözlerin çok sayıda iktisatçı ve teknoloji uzmanı tarafından dile getirildiğine şahit oluyoruz.

İnsan gibi düşünen ve dünyayı ele geçirmesinden korkulan robotları şimdilik bir kenara bırakalım. Bunun nedeni konuyu sadece bilim kurgunun ilgi alanı olarak görmem değil. “Büyük insanlık” için Gökdelen’dekine benzer bir geleceğin daha yakın ve gerçek bir tehdit olması. “Büyük insanlık” bu olasılığı ortadan kaldırırsa robotların dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini tartışabiliriz. Dolayısıyla konu şimdilik “büyük insanlık”ın dışındakileri, gelecekte robotlarla baş başa kalabilecekleri ilgilendiriyor.

Sabri’nin sözleri bugünkü iki eğilime işaret ediyor. Robotların insanların yerini alması ve karmaşıklaşan sistemin daha kalifiye bir iş gücüne ihtiyaç duyması. Robotların insanların yerini alıp almayacağı konusu bir süredir tartışılan ve iktisatçıları geçmişteki düşüncelerini tekrar gözden geçirmeye zorlayan bir konu. Çünkü yaygın düşünce, teknolojin bazı işleri ortadan kaldırırken yeni işler yarattığıydı. Ünlü iktisatçı Joseph Schumpeter’in ifade ettiği gibi kapitalist sistem, kendi iç kaynakları sayesinde sürekli bir devrim ve yenilenme içindeydi ve bu devingen süreklilik eskiyi yok ederken yeniyi yaratıyordu. Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” olarak adlandırdığı bu durum kapitalist gelişmenin temeliydi. Tarım aletleri çağdaş tarım makinelerine, su değirmeni modern su tribünlerine, posta arabaları uçaklara dönüşürken eski meslekler tarih sahnesinden silinmiş ve yeni meslekler doğmuştu. 1990 sonrasında bilişim teknolojileri üzerine de çok sayıda örnek vardı.

Bilgisayarlar imalattan karar almaya kadar hızlı bir şekilde üretim süreçlerine dahil oluyor. Bu “yaratım” sürecinde yeni işler ortaya çıkıyor. Fakat istatistikler yıkım sürecinin çok daha hızlı işlediğini gösteriyor ve geçmişte olduğu gibi teknoloji bir kez daha sanık sandalyesine oturtuluyor. Teknolojinin bugünkü işsizliğe etkisi ve robotların gelecekte işsizliğe neden olup olmayacağı tartışılıyor. “Korkulanın aksine insanların işsiz kalmayacağını, robotların rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlayacağını” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) savunanların çok geç olmadan aksi yöndeki eleştirilere de kulak vermeleri gerekiyor. İşin ironik yanı bilişim teknolojilerinin farklılığını, yeni bir devrimin içinde olduğumuzu, eski kavramların ve açıklamaların yeterli olmadığını savunan teknoloji havarilerinin kalıpsal bir yaklaşımla geçmişte teknolojinin işsizliğe yol açtığı hakkındaki eleştirilere karşı yapılan savunmaları bugün de tekrarlıyor olmaları ve insanlara işsiz kalmamaları için çağa ayak uydurmalarını öğütlemeleri. Acaba bugün geçmişteki teknolojik gelişmelerden farklı bir durum olabilir mi?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra verimlilik ve ücretlerdeki artış arasında bir paralellik ilişkisi gözlenirken 1970’lerin ortalarından sonra aynı ilişkinin gözlenememesi başlıca tartışma konularından biri (bkz. Grafik 1 ve Grafik 2). 2010 yılının başında Washington Post’ta yayınlanan bir yazıda (http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/01/01/AR2010010101196.html) ise son 10 yılda yeterli yeni iş yaratılmadığı ve önceki on yıllarla karşılaştırıldığında bunun endişelendirici bir durum olduğu belirtiliyor (bkz. Grafik 3).

 

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

 

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

 

Grafik 3: ABD'de yaratılan net iş

Grafik 3: ABD’de yaratılan net iş

Ford’a (2015) göre 1947’den 1973’e kadar altın bir çağ yaşandı. Özellikle kimya, makine ve havacılık mühendisliğindeki yenilikler ve hızla yükselen verimlilik işçileri daha değerli yaptı ve pazarlık masasına daha güçlü oturabildiler. 1980’lerdeki inovasyon ise daha çok bilişim teknolojileri sektöründe yoğunlaştı. Diğer teknolojilerden farklı olarak bilişim teknolojileri, uygun vasıflardaki işçilerin önünü açarken bazı mesleklerin vasıfsızlaşmasına neden oldu. Bu eğilim, 1990’larda da devam etti. 1990’ların ikinci yarısında, İnternet’in etkisiyle ücretlerde bir iyileşme görüldü. Ama bu iyileşme verimlilik artışının yine gerisindeydi. 2000’li yıllarda ise 1990’lardaki iyi işlerin çoğu otomasyon sistemleri ya da işlerin sınır ötesine taşınmasıyla ortadan kalktı. Şimdi de kurumlar kendi BT departmanlarını küçülterek bulut bilişim merkezlerinden hizmet satın almaya başladılar. ABD’de dört yıllık üniversite mezunlarının ücretleri lise mezunlarınınki ile karşılaştırıldığında hala çok daha yüksek. Fakat Ford (2015) sadece lisans derecesine sahip çalışanların ücretlerinin 2000 ve 2010 yılları arasında %15 düştüğünü belirtiyor. Lisans mezunlarının ücretlerdeki bu gerilemede 2008 krizinin de etkisi var. Ancak öncesinde de bir gerileme eğilimi söz konusu.

Tüm bu olumsuzlukların nedeni bilişim teknolojileri olabilir mi?

Küreselleşme, finansal sektördeki büyüme ve politikanın (serbestleşme ve örgütlü emekteki gerileme) da bu olumsuz süreçte katkısı olabilir. Teknoloji uzmanları bilfiil akıllı makinelerin geleceği hakkında düşünüp yazmış, bu makinelerin insan iş gücünün yerini alacağı, kalıcı ve yapısal işsizliğe neden olacağı endişesi duyduklarını belirtmişlerdir. Örneğin sibernetiğin babası sayılan Norbert Wiener daha 1949’da otomasyonun istihdama olumsuz etkileri konusunda uyarmaktadır. Fakat bu ve benzer uyarılar iktisatçılar tarafından fazla ciddiye alınmaz. Aynı şikayetler 1960’ta, 1990’ların başında da dillendirilir. Ama bir süre sonra yanlış alarm olduğu anlaşılır. Ancak son yıllarda durum değişmiş, en azından bir acaba ortaya çıkmıştır.

MIT’den Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee (2014), son 10-15 yıldaki istihdam sorunun arkasında endüstriyel robotlardan otomatik çeviri servislerine kadar bilgisayar teknolojisindeki ilerlemelerin olabileceğini, üstelik yalnız imalat, büro ve perakende işlerinde değil hukuk, sağlık, eğitim ve finansal hizmetlerdeki meslekler üzerinde de kara bulutlar dolaştığını belirtiyorlar. Brynjolfsson ve McAfee (2014), son yıllardaki büyümenin arkasında BT’nin olduğundan emin oldukları kadar iş sayısındaki zayıf artışta da teknolojik gelişmelerin etkili olduğunu ve teknolojideki hızlı değişimin ABD gibi teknolojide ileri ülkelerde eşitsizliği büyüttüğünü düşünüyorlar. İşleri kolaylaştıran, daha güvenli ve üretken yapan bilişim teknolojileri aynı zamanda çok farklı türdeki “insan” işçilere olan talebi azaltıyor. Otomasyonun ve robotların kullanımı yalnız mavi yakalı işçileri tehdit etmiyor. Web, yapay zeka, büyük veri ve ileri mantıksal analizle birçok beyaz yakalı mesleğini ortadan kaldırma potansiyeline sahip olan “insan zekasının dijitalleşmiş versiyonları” gelişiyor.

Harvard’dan Richard Freeman (2015) ise daha temkinli yaklaşıyor. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlığın küresel ticaretteki gelişmeler veya 2000’li yıllardaki finansal krizler gibi farklı biçimlerde de açıklanabileceğini çünkü teknolojinin etkilerini diğer makro ekonomik etkilerden ayrıştırmanın zor olduğunu söylüyor. “Kıyaslamalı rekabet” teorisine dayanarak insanların işsiz kalmayacağı söylenebilir. Bu teoriye göre Ali hem çok iyi bir cerrah hem de çok iyi bir marangoz olabilir. Ahmet ise Ali kadar olmasa da yine de iyi bir marangozdur. Ama Ali hastanedeki işlerinin yoğunluğu nedeniyle evinin dolaplarını Ahmet’e yaptıracaktır. Bu teoriye dayanarak, robotlar insanları işinden etse de insanların yine yapacak işi olacağını söyleyen iktisatçılar vardır. Ancak insanların yeni işleri için alacakları ücret daha az olacaktır. Bu nedenle, işsizlik konusunda kuşkulu olan Freeman (2015), ücretler konusunda iyimser değildir.

MIT’den David Autor (2010) da Freeman gibi 2000 yılından beri istihdamda bir azalma olduğunu kabul eden ama bunu doğrudan teknolojiyle ilişkilendirmeyen iktisatçılardan. Autor’a göre tüm sorun ekonomik durgunluktan kaynaklı olabilir. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlık hala gizemini korumakta ve bunu bilgisayarlara bağlamak için iktisatçıların elinde yeterli delil yok. Ancak Autor da ücretlere dikkat çekiyor. Bilgisayarlar var olan işleri değiştiriyorlar ve bu değişim her zaman iyi yönde olmuyor. 1980’lerden sonra bilgisayarlar özellikle muhasebe, büro işleri ve imalattaki tekrarlı işler gibi orta sınıf ücreti sunan görevleri devralmaya başladılar. Bu dönemde bir yandan yaratıcılık ve çoğu zaman bilgisayar destekli problem çözme yeteneği gerektiren yüksek ücretli işler hızla çoğalırken diğer yandan restoran çalışanı, apartman görevlisi, evde hasta bakıcı gibi otomatikleştirilmesi zor olan düşük vasıflı işçilere talep arttı. Dolayısıyla ekonomik durgunluk döneminde eski işlerin yok olup toparlanma dönemlerinde yerini yeni işlere bırakıyor olması kısmen doğru. Bu toparlanma döneminde orta gelirlilerin ufak bir kısmı (nitekim çoğu orta gelirli üst gelirli işler için yeterli eğitime sahip değil) üst gruba taşınırken daha büyük bir kısmı alta itiliyor ve bir kutuplaşma oluşuyor. 2007-2009 yılları arasındaki ekonomik durumun, bu yıkım sürecini artırdığı söylenebilir ama bu, öncesinde de var olan ve hala devam eden bir eğilim.

Yalnız iktisatçılar değil, teknoloji havarileri de sürekli yaratıcı yıkımdan, yıkıcı inovasyondan ve teknolojinin getirilerinden söz ediyorlar. 1700’lerde başlayan sanayi devriminin işlerin doğasını değiştirdiği, bazı işleri ortadan kaldırdığı, 1900’de ABD nüfusununda %41’i tarım sektöründe çalışırken bu oranın 2000’de sadece %2. 2 olduğu doğru. Fakat bu geçiş dönemlerinde yetenekleri işverenlerin gereksinimleriyle uyuşmayan işçiler için oldukça sancılı bir süreç yaşandığını ve yüksek vasıflı zanaatkarların yerini fabrikalardaki işçilere bıraktığını da atlamamak gerekiyor (Rotman, 2013). Bilişim teknolojileri, tarihteki örüntüyü devam ettirip eski işleri yıkarken yeni işler yaratıyor olabilir. Bu geçiş sürecinin öncelleri gibi işçi sınıfı için pek iç açıcı olmayacağı açık seçik ortada. Ama ya BT ekonomi tarihindeki örüntü devam ettirmiyorsa? Teknolojinin “rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlamak” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) için kullanılmadığını gösteren çok sayıda örnek var.

Rethink Robotics’in küçük ölçekli imalat tesislerinde kullanılmak üzere geliştirdiği Baxter adlı robot malzemeleri yükleme, indirme, sıralama ve taşıma için geliştirilmiş. Üretim hattındaki sıkıcı görevleri yerine getirmesi beklenen Baxter, küçük ve orta ölçekli şirketleri hedefliyor. Baxter’in benzerlerinden en büyük farkının çoklu ve daha karmaşık işleri yerine getirebilmesi için programcıların yeniden kodlamasına gerek kalmaksızın öğretilebilir olması. Ford (2015) Baxter gibi robotların rutin işleri yapan bazı işçilerin işlerini yok etmesinin yanında ABD’nin ücretlerin düşük olduğu ülkelerle rekabet edebilmesine yardımcı olabileceğini savunuyor. Nitekim hem teknolojik gelişmeler hem de 2005-2010 yılları arasında Çin’deki fabrikalarda çalışan işçilerin ücretlerinin neredeyse %20 artması sonucu bazı şirketler fabrikaları ABD’ye geri getirmeyi düşünmeye başladılar. İmalatın ABD’ye geri getirilmesi, taşımadan müşteri taleplerine anında cevap vermeye kadar çeşitli avantajlar sağlayacak. Dolayısıyla bu girişim şu an istihdamın %10’unu oluşturan imalattaki işlerin sayısını artırabilir, ABD iş piyasasına olumlu bir katkıda bulunabilir. Ama diğer yandan, ABD’nin bu hamlesi, 1995-2002 tarihleri arasında imalatta yer alan iş gücünün %15’ini kaybetmesine karşın istihdamın hala imalatta yoğunlaştığı Çin’de daha büyük sorunlar yaratabilir. Ayrıca aynı seçenek, Çin’de ucuz iş gücü üzerine kurulu şirketler için de geçerli. Örneğin elektronik imalat hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren Foxconn 2012’de fabrikalarına bir milyon robot getirmeyi planladığını duyurdu. Ford (2015), Foxconn’un robotlarla esnek üretim süreçlerine daha kolay uyum sağlayabileceğini ve gelişen teknolojinin şirketin yeni gereksinimlerine yanıt verebileceğini söylüyor. Giyim ve ayakkabı imalatında daha ucuz iş gücü sunduğu için sermayenin Çin’den kendi ülkelerine göç etmesini sağlayan Vietnam ve Endonezya’da da benzer bir durum var. 2013’te Nike, ücretlerdeki yükselmenin finansal değerlerini olumsuz etkilediğini, “teknoloji ve inovasyon” ile emek maliyetlerini düşürme planları yaptıklarını duyurdu.

Hizmet sektöründe ise daha büyük bir yıkım gerçekleşiyor. Son yıllarda, bankaların ATM’ler ve diğer teknolojilerle şubesizleşmeye yöneldiğini gözlemleyebiliyoruz. Ancak aynı eğilim diğer alanlarda da söz konusu. Momentum Machines (http://momentummachines.com/) adlı şirket saatte 360 hamburger hazırlayıp müşterilerine sunuyor. Momentum Machines’in kurucularından Alexandros Vardakostas, dürüst (!) bir şekilde cihazlarının çalışanları daha verimli yapmayı hedeflemediğini, onları devreden çıkarmak istediğini söylüyor ve çalışan ücretlerinden tasarruf ederek restoranların daha kaliteli malzemeden yapılmış hamburgerleri aynı fiyata satabileceğini ekliyor. Sadece McDonald’s bile dünyaya yayılmış 34000 restoranında 1,8 milyon işçi çalıştırıyor. Geçmiş yıllarda, McDonald’s benzeri iş yerleri geçici bir süre çalışmak için tercih edilirken artık tam zamanlı iş arayıp bulamayanların da zorunlu olarak başvurduğu yerler. Örneğin 2011’de McDonald’s tarafından verilen bir iş ilanında 50000 açık pozisyon olmasına rağmen sadece bir günde bir milyonun üzerinde başvuru gelmiş. Momentum Machines’in geliştirdiği sistem fast food sektöründe yaygın olarak kullanılmaya başlanırsa ne olacak?

Japonya’da, 262 sushi restoranından oluşan Kura adlı bir restoran zincirinde çalışanların yerini bir otomasyon sistemi almış. Siparişler dokunmatik panellerden alınıyor, bir taşıma bandıyla müşterilere ulaşıyor, son kullanma süresi geçen ürünler otomatik olarak devreden çıkarılıyor, ücretin ödenmesi ve masanın temizlenmesi yine insansız bir sistemle gerçekleştiriliyor (https://www.youtube.com/watch?v=Ka8PDhbXj_c). Elbette tasarruf konusunda restoran müdürlerinin tasfiyesi de atlanmamış. Her restoranda bir müdür görevlendirmek yerine restoranlardaki işleyiş merkezi bir sistemden takip edilebiliyor. Bunun sonucunda Kura, rakiplerinden çok daha ucuza sushi satarak diğer restoranların (en azından şimdilik) önüne geçiyor.

Ford’un (2015) perakende sektöründeki istihdam hakkında ise üç önemli tespiti var. Birincisi, Amazon, eBay ve Netflix gibi büyük mağazalara aktarılan işler ortadan kalkmadığı, sadece değişen koşullara göre yeniden düzenlendiği görüşü yaygın. Ancak Ford (2015) bunun sadece teoride kaldığını düşünüyor. Pratikte bu işler otomasyona (dolayısıyla ortadan kaldırılmaya) daha uygun hale geliyorlar. Örneğin Amazon, büyük ambarlar için robot üreten Kiva Systems’i satın aldıktan sonra geliştirilen robotları kendi ambarlarında kullanmaya başladı (https://www.youtube.com/watch?v=_J0QZxNjBu4). Amazon’dakine benzer bir süreç ABD’nin en büyük perakendecilerinden Kroger’da da yaşanıyor. İkincisi, tamamen otomatikleştirilmiş self servis akıllı kiosklar ve otomatik satış makinelerinin yaygınlaşması. Bu akıllı makineler geleneksel perakende satış işlerini önemli ölçüde azaltacak ve sanıldığı gibi cihazların bakımı ve tamiri için yıkımı karşılayabilecek sayıda yeni iş ortaya çıkmayacak. Bu makineler çoğunlukla İnternet’e bağlı, uzaktan izleniyorlar ve herhangi bir sorunda merkezden müdahale ediliyor. Daha önemlisi işletmede gerekli olabilecek emek maliyetini olabildiğince kısmak amacıyla tasarlanmışlar. Üçüncüsü geleneksel (İnternet’te faaliyet göstermeyen) iş yerlerinin rekabet edebilmek için otomasyon ve robotlara başvuruyor, yeni çözümler geliştiriyor olması. Örneğin Walmart’ta müşterilerin kasa kuyruğuna girmediği ve barkodları telefonlarına okutup ödeme yaptığı sistemler deneniyor (http://www.reuters.com/article/us-walmart-iphones-checkout-idUSBRE8851DP20120906). Perakende sektöründeki bu gelişmelerin sonucunda yalnız robotların ve otomasyon sistemlerinin sayısı artmayacak, iş sayısı da önemli ölçüde azalacak.

Tüm bu gelişmelerin kendisinden çok uzak olduğunu, çünkü rutin bir iş yapmadığını düşünen çok sayıda beyaz yakalı olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca günümüzde bilişim teknolojileriyle yaratılan mucizeleri içeren çeşitli hikayelerde başarısız olmanın (daha doğrusu işsiz kalmanın ya da teknolojiyi paraya çevirememenin) kişinin kendi kusuru olduğu gibi bir hava yaratılmakta. Örneğin, Kerala’daki balıkçıların mobil telefonlarını kullanarak balıklarını nasıl en iyi fiyata sattıklarının öyküsü anlatılıyor (http://www.economist.com/node/9149142). Fakat kazananın her şeyi aldığı bilişim teknolojileri sektöründe (bir uygulama geliştirip köşeyi dönenler hakkında anlatılan tüm hikayelere karşın) yetenekli programcıların büyük bir kısmı için bile kayda değer bir gelir elde edebilmek zor. Ford (2015), robotlar ve self servis teknolojilerin düşük ücretli işleri ortadan kaldırması gibi giderek daha akıllı hale gelen algoritmaların da yüksek ücretli işleri tehdit ettiğini vurguluyor.
Örneğin haber siteleri günlük gazetelerin yerini almaya başladığında bunu sadece bir ortam değişikliği olarak değerlendirdik. Fakat bunun bir adım ötesinde, eldeki verilerden otomatik olarak makale üreten yazılımlar var. Narrative Science şirketinin geliştirdiği Quill adlı yazılım (https://www.narrativescience.com/quill), spordan politikaya kadar eldeki verileri derleyip dil bilgisi ve anlam yönünden hatasız, okunaklı makaleler üretebiliyor. Quill’in ürettiği makaleler, şu anda Forbes dergisi dahil dünyanın önde gelen dergilerinde kullanılıyor. Benzer yazılımlar, otomatik olarak, kişiselleştirilmiş e-postalar atabiliyor, sosyal medya mesajları yayımlayabiliyor. Kişiselleştirilmiş e-posta derken, alıcının ad ve soyadına uygun e-postalar yazmaktan söz etmiyorum. e-Postayı yazan kişinin önceki yazışmaları analiz edilerek benzer üslupta mesajlar üretilebiliyor.

Yapay zekanın büyük veri ile birleşmesiyle sistemler önceki verilerden öğrenebiliyorlar. Örneğin Google’ın sürücüsüz otomobilinde uygulanan strateji beyaz yakalı birçok iş için de uygulanabilir. Otomobili kullanan yazılım insanı taklit etmiyor, farklı bir strateji uyguluyor. Sürekli gerçek zamanlı veriyle besleniyor ve bununla arabanın hareketleri belirleniyor. Fakat otomobil devasa bir tarihsel veri yığınından öğreniyor. Ford (2015) aynı stratejinin bir çok beyaz yakalı işi içinde uygulanabileceğini savunuyor: Önce tarihsel veri yığınından rutin adımları belirlemek, sonra da beklenmedik durumlara karşı kendi kendine öğrenen bir sistem yaratmak. 1997 yılında saniyede 200 milyon pozisyon deneyebilen Deeper Blue, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u tartışmalı bir maç sonunda yendiğinde çok heyecanlanmıştık. Bu bize IBM’in çok güçlü bilgisayarları olduğunu gösteriyordu ama bunun ne işe yarayacağı belirsizdi. Fakat 2011 yılında Jeopardy! adlı bilgi yarışmasında IBM’in Watson adlı bilgisayar sisteminin eski şampiyonları devirip yarışmayı kazandıktan sonra yapay zeka ve büyük veri birlikteliğinin neler yapabileceği daha net görülebiliyor (https://www.youtube.com/watch?v=WFR3lOm_xhE). Örneğin Watson benzeri bilgisayar sistemleri tıpta hastalıkların teşhisinde kullanılabilir. Tüm uzmanlıkları kendinde toplayan bir sistem tıpta uzmanlaşmanın yarattığı zorlukları aşabilir, tek bir alanda uzman doktorun görmesinin olanaksız olduğu ilişkileri fark edebilir, bir doktordan daha hızlı ve doğru teşhis koyabilir, ama birçok doktoru da daha düşük ücretle çalışmaya zorlayabilir. Finans konusunda kullanıcıya tavsiyelerde bulunabilir. IBM’in Ross adlı robotu ise şimdilik sadece avukatlara yardımcı oluyor ve birçok hukuk şirketi bu robottan satın almak için sıraya girmiş durumda (http://www.ntv.com.tr/teknoloji/ilk-robot-avukat-goreve-basliyor,0cvqy_XBnUesBjsVu1izQQ). Doktoru da, hukukçuyu da kendi ücretli emekçisi haline getiren sistem, şimdi onların yerine robotları koymaya çalışıyor.

***

Kısacası, ekonomi tarihindeki örüntülerden yola çıkarak aynı senaryonun tekrarlanacağı, ortadan kaldırılan işlerin yerini yenilerinin alacağı öngörüsünü sağlıklı bulmuyorum. Ford’un (2015) yaptığı gibi var olan teknolojilerin uygulama alanları, sektörlerde yarattığı değişim, bilimsel araştırmaların yönelimleri incelense ve tarihteki örneklerle karşılaştırılsa çok daha faydalı olacak. Eğer ortaya şu anki uygulamaların ve teknoloji politikalarının işsizliği artırdığı yönünde güçlü delillere ulaşılabilirse buna karşı politikalar üretilebilir.

Ancak sorunun kaynağının da aynı yerde saklı olduğunu düşünüyorum. Otomasyon sistemleri ve robotlar işimizi elimizden almıyor çünkü teknoloji tarafsız değil ve gökten zembille inmiyor. Şirketlerin çıkarları, hükümetlerin yönlendirmeleri ve tüketicilerin tercihleri ile şekilleniyor, teknolojinin oluşumunda içinde geliştiği koşullar etkili oluyor. Momentum Machines örneğinde olduğu gibi en başından işçi maliyetlerinden kısmak gibi bir hedef varsa teknolojinin gelişimi de bu yönde olacaktır. Watson gibi doğal dil işleyen ve büyük veriden yararlanan sistemlerin sonraki gelişimi daha kaliteli sağlık hizmeti verebilme yönünde olabilir. Ama aynı teknoloji çağrı merkezlerindeki işçi maliyetlerini azaltmak için de ilerletilebilir. Dolayısıyla sorun teknolojinin kendisinde değil içinde geliştiği koşullarlar ve gelişimine etkide bulunan aktörlerle ilgilidir. Belki de bilişim teknolojilerinin aşırı yıkıcılığı üretim ilişkilerinde de bir yıkım gerektiriyordur. Freeman’ın belirttiği gibi asıl sorun robotlara, daha genel anlamda teknolojiye kimin sahip olacağıdır. Eğer teknolojinin tek sahibi şu anda olduğu gibi yine dünyanın en zenginleri olursa Tahsin Yücel’in Gökdelen romanındaki gibi bir dünyaya hazırlıklı olmamız gerekiyor…
Kaynaklar

Autor, D. (2010). The polarization of job opportunities in the US labor market: Implications for employment and earnings. Center for American Progress and The Hamilton Project.

Brynjolfsson, E., & McAfee, A. (2014). The second machine age: Work, progress, and prosperity in a time of brilliant technologies. WW Norton & Company.

Ford, M. (2015). Rise of the Robots: Technology and the Threat of a Jobless Future. Basic Books.

Freeman, R. B. (2015). Who owns the robots rules the world. IZA World of Labor.

Rotman, D. (2013). How technology is destroying jobs. Technology Review, 16(4), 28-35.

 

 

Bildiğimiz İnternet’in sonu mu?

Ağustos ayı sonunda BBC Türkçe’de “İran milli internet ağı kurdu” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberin devamında ise İran’ın milli internet kurma projesinin bütününün değil ama ilk aşamasının tamamlandığı belirtiliyordu. Milli internet fikri ilk kez 2010’da ortaya atılmış ve projenin 2015 yılında tamamlanması hedeflenmişti. Haberde İran hükümetinin ve muhaliflerin proje hakkındaki görüşlerine de yer veriliyordu. İran hükümeti, milli internetin “yüksek kalitede, hızlı ve az maliyetli” internet bağlantısı sağlayacağını iddia ederken muhalifler projenin iktidarın gözetim olanaklarını artıracağına dikkati çekiyorlardı (http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37212801). Yalnız İran’ın değil, yazının devamında tartışılan diğer aktörlerin de girişimleriyle İnternet yerini internetlere bırakıyor.

Öncesinde de tahmin ediliyordu, ama Arap Baharı’ndan sonra iktidarların ithal ettikleri teknolojilerle ülkelerindeki internet kullanıcılarını ayrıntılı bir biçimde gözetlediklerinden emin olduk. İran yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi İran da milli bir ağ olmaksızın vatandaşlarının faaliyetlerini sürekli izleyip müdahale edebiliyordu. Pekâlâ milli internet ile hedeflenen ne? Sansürü daha derinleştirmeyi ve yaygınlaştırmayı mı hedefliyorlar? İngiliz insan hakları kuruluşu Article 19’a göre milli internetin, “İran halkını dünyanın geri kalanından ciddi bir biçimde tecrit etme, bilgiye erişimi sınırlama ve toplu eylem ve halk protesto girişimlerini engelleme riski var”. Article 19, gerçekleşme olasılığı oldukça yüksek de olsa, yalnızca bir riskten söz ediyor. Kuşkusuz milli internet, hükümetin gözetim gücünü artıracak ama projenin çok daha iddialı hedefleri var. Article 19’un, milli internete doğrudan cephe almamasının nedeni de bu hedefler. Article 19, Mart ayında yayımladığı bir raporda projeyi ayrıntılı bir biçimde tartışıyor (https://www.article19.org/data/files/The_National_Internet_AR_KA_final.pdf).

BBC, söz konusu haberde milli internet fikrinin 2010 yılında ortaya atıldığını yazmasına karşın rapora göre milli internet ilk kez 2005’te, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde konuşulmaya başlıyor. 2006 yılının başında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı Yardımcısı Abdulmajid Riazi’nin milli internet hakkında sunduğu raporda projenin bir milyar dolarlık bütçeyle ve üç yıl içinde tamamlanacağı yazıyor. Ancak milletvekilleri, projenin uygulanabilirliğine ikna olmadıkları için milli internet projesi 2010 yılına kadar rafa kaldırılıyor. 2010 yılında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanlığı kamu kuruluşlarına, web sitelerinin altı ay içinde yerel sunuculara taşınması talimatını veriyor. Yine aynı yıl Ahmedinejad’ın Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı ilk kez temiz internetten söz ediyor. Bakan konuşmasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin beklendiği gibi barış ve dostluk getirmediğini, insanoğlunun yetkinliğini artırmadığını, Batı’nın bu ağları ahlaksız amaçları doğrultusunda kullandığını vurguluyor. Bu tarihten sonra, şimdilerde Milli İnternet olarak anılan ağ, SHOMA, Milli İç Ağ (National Intranet), Milli Enformasyon Ağı, Temiz İnternet, Helal İnternet gibi isimlerle karşımıza çıkıyor.

İranlılar 2010 yılında neden fikirlerini değiştirdiler?

Stuxnet (https://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet), internet üzerinden gerçekleştirilen bir saldırı olmasa da Stuxnet vakası İran’ın siber güvenliği daha ciddiye almasına neden oldu. İranlı yetkililer, Edward Snowden’ın 2013’te NSA (National Security Agency – ABD Ulusal Güvenlik Dairesi) faaliyetleri hakkındaki ifşaatlarından önce de Google ve Yahoo’yu bir arama motoru olarak değil, bir casus makinesi olarak görüyorlardı. Kullanıcıların ve kullanım pratiklerinin Amerikan şirketlerince gözetlenmesine ve kullanıcı verilerin yabancı sunucularda saklanmasına karşı itirazlarını ifade ediyorlardı. 2009’daki eylemler ve sosyal medyanın kullanımı da İran için uyarıcı oldu. Şimdi Google’da, o zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Jared Cohen’in İran’daki eylemlerde Twitter kullanımının aksamaması için Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’i arayıp daha önce bakım gerekçesiyle geçici bir süre kapatılacağı duyurulan Twitter sunucularının bakımının ertelenmesini istediği hatırlanırsa İran’ın paranoyası daha anlaşılır olacaktır. Bunun yanında İranlılar, elektronik hizmetlerin dışarıya kapalı bir ağda verilmesinin siber saldırılara karşı daha güvenli olacağını düşünmekteler. 2013’te, Snowden’ın ifşaatlarından sonra, tüm dünyada olduğu gibi İran’da da İnternet altyapısının ABD’ye bağımlılığına karşı daha büyük bir tedirginlik ortaya çıktı.

Aşağıdaki hedeflerden de anlaşıldığı gibi İran hükümeti, bir yandan enformasyon ve iletişim teknolojileri ile ülkesini modernleştirmek diğer yandan da bunu yaparken dışarıya bağımlılığı en aza indirmek ve ülkesini dış müdahalelerden korumak istiyor. Projenin başlıca hedefleri şunlar:

  • Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin İran’daki gelişimine güvenli ve gelişmiş bir zemin hazırlamak.
  • Halkı bilgilendirmek ve son e-hizmetleri iletmek için gerekli altyapıyı oluşturmak.
  • Enformasyonun saklanması ve iletimi ile hizmetler için ihtiyaç duyulan temeli kurmak.
  • İran’ın bölgesel veri iletiminde lider bir merkez olmasına zemin hazırlamak.
  • İnternet bağlantısı ile ilgili maliyet ve gideri kısmak.
  • IPv4’ten IPv6’ya geçerek IP sistemini modernleştirmek.

Proje tamamlandığında ise aşağıdaki teknik hedeflere ulaşılması planlanıyor:

  • İranlı kullanıcılara 20 Mbps bant genişliği sağlanması.
  • İşlemlerin %80’inin e-ödeme şeklinde olması.
  • Kamu kurumlarından kamu kurumlarına tüm hizmetler için elektronik çözümler sunması.
  • Kişi başına düşen bant genişliğinde İran’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ikinci ülkesi olması.
  • Tüm kamu kurumlarını ulusal enformasyon ağına bağlanması.
  • Enformasyon ve iletişim teknolojileri endüstrisinin GSYİH’daki payının %2’ye çıkması.
  • Geniş bant ağlar desteklenerek milli büyümenin artması.

Article 19 raporu, Dünya Bankası’nca hazırlanan başka bir rapora atıfta bulunarak, bant genişliği girim hızındaki %1’lik bir artışın düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme hızında %1.4’lük bir artış sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca altyapı çalışmaları istihdam oranını da artıracak, özel sektörün sunabileceği hizmetleri çeşitlendirecek.

İran’ın 2011’de açıklanan 5. Kalkınma Planı’na göre 2015 yılında tamamlanması öngörülen milli internetin 2019’dan önce tamamlanması zor görünüyor. Bu gecikmede projedeki belirsizliklerin ve teknik yetersizliklerin önemli payı var. Gecikmeye karşın üç aşamadan oluştuğu duyurulan projede İran, (belki de başka seçenekleri olmadığından) milli internete doğru kararlı adımlarla ilerliyor.

Birinci aşama, Resim 1’de gösterildiği gibi İran’ın temiz internetinin aşağıdaki gibi İnternet’ten ayrılması. Milli internet ile kullanıcıların İnternet’e doğrudan erişim hakkı olmayacak. Kullanıcılar, milli ağ üzerindeki hizmetleri (e-posta, arama, sosyal ağ vb) kullanacaklar. İranlı internet kullanıcılarının ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının en büyük endişesi milli internet ile hükümetin denetim olanağının genişlemesi, derinleşmesi ve kolaylaşması. Böylece sansür ve gözetim sonucu oluşacak otosansür nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlanacak. Bu bağlamda, İran’ın milli interneti Kuzey Kore’nin Kwangmyong adlı iç ağ (intranet) hizmeti ile karşılaştırılabilir (http://www.economist.com/node/8640881). Kuzey Kore’de sadece birkaç bin kişinin İnternet’e doğrudan erişim hakkı var. İnternet’teki olumsuz içerikten korunan diğer Koreliler Kwangmyong’a bir web tarayıcı üzerinden erişerek ağdaki e-posta hizmetini ve rejimin süzgecinden geçirilmiş haberleri okuyorlar ve bir arama motoruyla kendi ağlarında arama yapıyorlar. İranlı yetkililer Kwangmyong’daki gibi kullanıcıların İnternet’ten kopartılmasının söz konusu olmadığını, kullanıcıların İnternet’e erişmeye devam edebileceğini ancak milli internet ile ülke içindeki sitelere çok daha hızlı erişilebileceğini savunuyorlar. İranlı yetkililerin milli iç ağ (intranet) yerine özellikle milli internetten söz etmelerinin arkasında İnternet’ten kopulmadığını vurgulama kaygısı olsa gerek.

İranlı yetkililerin sözleri olağan durumlar için geçerli olsa bile hükümet karşıtı bir hareketlenmede yeni teknoloji altyapısı ile muhalefeti daha rahat bastırabilecekler. Bir diğer deyişle, toplumsal eylemlerde güç Twitter’dan İran hükümetine geçiyor.

Resim 1: İran'ın Milli İnternet Ağı

İkinci aşamada, tüm İranlı web sitelerinin yerel sunuculara taşınması planlanıyor. Bu adım, güvenlik ve hız açısından önemli bir adım olacak. Son aşamada ise yetkililerin milli interneti tam kontrol ve yönetimi sağlanacak.

Eğer İran başarılı olursa, ülkelerin “kendi sınırları ve egemenliği çerçevesinde milli internetler kurmaları” anlamına gelen internetin balkanlaşması (http://www.usak.org.tr/tr/usak-analizleri/yorumlar/acik-internet-yapisindan-balkanlasan-internet-yapisina) yönünde önemli bir adım daha atılmış olacak. Ne İran’ı ne de bu balkanlaşmayı destekleyen adımlar atan Kuzey Kore, Çin ve Rusya’yı savunacak değilim. Ama “usulsüz müdahale veya sansürden arınmış, küresel bir İnternet’i ve İnternet’e daha geniş erişimi” savunan, “İnternet’in, fikir beyan edenlerden iş kurmak isteyenlere kadar, herkes için açık bir forum olarak kalmasını sağlamak” için mücadele edeceğini ilan eden (https://turkish.turkey.usembassy.gov/scottbusby_ozgurinternet.html) ABD ne kadar masum?

Bu soruya yanıt verebilmek için eylül ayının başında gerçekleşen bir başka olaya, SpaceX’e ait Falcon 9’un patlamasına bakalım. ABD’li girişimci Elon Musk’un kurduğu, uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Falcon 9 roketi test sırasında patladı. Patlamada, Facebook’un değeri 200 milyon dolardan fazla olan Amnos-6 isimli uydusu büyük zarar gördü. Mark Zuckerberg patlama sonrası yaptığı açıklamada tüm Afrika’nın İnternet’e bağlanabilirliğine yardımcı olacak bir uyduyu kaybetmekten duyduğu üzüntüyü ve tüm insanlığa internet bağlantısı sağlama misyonları konusundaki kararlılıklarını duyurdu (https://www.techinside.com/patlayan-spacex-roketi-facebookun-hayallerini-suya-dusurdu/).

Hayırsever Zuckerbeg’i en çok üzen Facebook ve ortaklarının internetsiz ülkelere internet götüreceği internet.org projesinin aksaması oldu. Zuckerberg, 2013 yılında yayımladığı makalesinde (http://bit.ly/1jMu40e) dünyayı daha açık ve bağlı (connected) hale getirmek misyonuyla hareket ettiklerini belirtiyor, dünyada sadece 2,7 milyar (dünya nüfusunun üçte birinden biraz fazla) kişinin internet erişimi olmasından yakınıyor ve internet erişimini bir insan hakkı olarak değerlendiriyordu. Bunun için bir şey yapmalıydı…

Ama bu “bir şey”, ne Facebook ne diğer hayırsever şirketler için ilk değildi. Facebook daha önce de, 2010 yılında, internet kullanıcı sayısını artırmak amacıyla 45 ülkede 50 operatörle işbirliği yaparak Facebook’un resimlerden arınmış sadece metin içeren, ücretsiz Facebook Zero (https://en.wikipedia.org/wiki/Facebook_Zero) sürümünü kullanıma sunmuştu. Ancak Facebook Zero arzulandığı gibi internet kullanıcısı sayısını artıramamış, sadece zaten internet bağlantısı olan kullanıcıların Facebook kullanımını teşvik etmişti. Google da 2012’de Facebook Zero’da olduğu gibi Google Free Zone ile Gmail, Google+ ve Google Arama’yı ücretsiz olarak kullanıma sundu. Hem Facebook Zero’nun hem de Google Free Zone’un en büyük sorunu tıklanan bağlantılar bu hizmetlerin dışına çıktığında yaşanıyordu. Sunulan bu hizmetler dışındaki adreslere erişim normal biçimde ücretlendiriliyordu.

Mike Elgan’a göre Google, Google Free Zone ile internet kullanıcı sayısını artırmaktan çok gelişmekte olan ülkelerde Facebook Zero’ya bir alternatif sunmak istiyordu. Ama Google’ın 2013 Haziranı’nda, Zuckerberg’in makalesinden iki ay önce, duyurduğu Loon projesi (https://www.solveforx.com/loon/) daha kapsamlı ve görünen amaç yine internete erişim olanaklarını artırmak. Loon, internet bağlantısı olmayan bölgelere balonlarla internet bağlantısı götürüyor (http://www.datamation.com/mobile-wireless/facebook-and-google-we-need-a-bigger-internet.html).

Dolayısıyla Facebook’un internet.org’u yeni bir girişim değil, ama Google’ın Loon’unundan daha az iddialı olduğu da söylenemez. Liderliğini Facebook’un yaptığı internet.org’un arkasında altı büyük şirket var: Samsung, Ericsson, MediaTek, Opera Software, Nokia ve Qualcomm. Zuckerberg, projenin amacının daha çok para kazanmak olmadığını bir hak olarak gördüğü internet erişimini dünyanın fakir ülkelerine de götürmek olduğunu, insanların internet ile gıda veya ilaç arasında herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiğini söylüyor. internet.org’un amacının “Zuckerber’in daha da zengin olma isteği” olduğunu söyleyenleri ise “eğer daha fazla para kazanmak isteseydim, 1 milyar üyeli Facebook üyelerine daha fazla odaklanırdık. Çünkü Facebook dışındaki 6 milyar kişi daha fakir.” diye yanıtlıyor.

Ancak Facebook’un yoğun çabalarına, kamuoyu oluşturmak için düzenlediği kampanyaya karşın (bunun için 45 milyon dolar harcadığı söyleniyor) Hintliler, “kral çıplak” dediler ve Facebook’un 2015 Eylül’ünde Free Basics ile yeniden pazarlamaya çalıştığı internet.org’u Hindisitan’da yasakladılar (http://www.hurriyet.com.tr/zuckerberge-hindistanda-internet-org-darbesi-40051654). Hintliler, kendilerine internet getirenlere karşı neden böyle nankörlük ettiler?

Kamuoyuna öyle tanıtılmasına karşın internet.org kar amacı gütmeyen bir hayır kurumu değil. internet.org’u oluşturan şirketler de diğerleri gibi kar amacıyla hareket ediyorlar. Yalnızca henüz tam belirgin olmayan yeni iş modelleri peşindeler. Birçok insan, internet.org’un altında yeni iş modellerinin yattığını zaten tahmin ediyor. Ama sorun, Facebook ve ortakları için, “Olsun, kar ediyorlar ama yoksullara internet getiriyorlar.” diye düşünüyor olmaları.

Facebook ve ortakları, insansız hava araçlarından ücretsiz erişime kadar yoksulları internete bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi bu amaç doğrultusunda tamamı Afrika, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’da bulunan 38 ülkede, yalnızca telefon operatörlerinin izniyle kullanılabilen Facebook Free Basics uygulamasını devreye sokmuş durumdalar. Free Basics hizmeti, internet erişiminin megabyte ya da kullanım süresi ile ücretlendirildiği yerlerde sunuluyor. Dolayısıyla Free Basics’in sunduğu ücretsiz erişim olanağı bu yerler için cazip oluyor. Ancak İran’ın milli interneti ne kadar İnternet ise Free Basics (ya da internet.org) de o kadar İnternet. Kullanıcıların Free Basics ile hangi web sitelerine ücretsiz erişebileceğine Facebook ve telefon operatörü karar veriyor. Bir diğer deyişle, kullanıcılar asıl İnternet’ten Facebook duvarlarıyla ayrılarak otoritenin uygun gördüğü siteleri kullanabiliyorlar.

Mike Elgan, Facebook’un internet.org’da uyguladığı stratejiyi bir müşteri edinme stratejisi olarak değerlendiriyor. Nitekim Free Basics, kullanıldığı ülkelerde internet kullanıcılarının sayısını artırmaktan çok var olan kullanıcıların Free Basics’te yer alan uygulamaları ücretsiz kullanarak veriden tasarruf edebilmesini sağlıyor. Elgan, Facebook’un daha önce de “Facebook içinde internet yaratmakla” suçlandığını hatırlatıyor, bunun devamı olan internet.org’un kullanıcıları asıl İnternet’ten koparmayı hedeflediğini vurguluyor (http://www.pcworld.com/article/3033274/internet/the-surprising-truth-about-facebooks-internetorg.html).

Bu nedenle, Hindistan Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun, internet servis sağlayıcıların ilkesel olarak farklı içerikler ya da uygulamalar arasında ayrım yapmaması, tüm web sitelerinin ve internet teknolojilerinin eşitliğini kabul etmesi olarak tanımlanan ağ tarafsızlığına zarar verdiği gerekçesiyle başta Free Basics olmak üzere ülkede ücretsiz ama kısıtlı internet hizmeti verilmesini yasaklaması yerinde bir karar. Birçok insanın hiç yoktan iyidir olarak değerlendirdiği Free Basics, normal internet erişiminin ücretli, Free Basics’in ücretsiz olması nedeniyle diğer uygulamaları ve ağ hizmetlerini Free Basics’te var olmaya zorluyor. Örneğin, topluma yararlı bir hizmeti daha çok insana götürmek istiyorsanız Facebook’un kapısını çalmanız gerekiyor. Bu stratejinin de zamanla kullanıcıları platforma daha bağımlı hale getirdiğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Bu yazıdaki örneğimiz Facebook üzerine. Ama yukarıda belirttiğim gibi benzer bir strateji Google ve kısmen Apple tarafından da izleniyor; İnternet’teki balkanlaşmanın bir tarafında İran, Çin, Kuzey Kore ve Rusya varsa diğer tarafında Facebook, Google ve Apple var.

Dolayısıyla İnternet’te özgürlüğe karşı olan totaliter yönetimleri kınamadan önce İnternet’teki balkanlaşmanın diyalektiğine dikkati çeken Nick Dyer-Witheford’un sözlerine kulak vermek gerekiyor:

İnternet’teki ulusal kısıtlamalar ile İnternet’in evrenselliği, yani Amerikan emperyalizmi arasında diyalektik bir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. İnternet’in açıklığı serbest ticaret doktrininin bir çeşit teknolojik karşılığıdır. Ve eşitlikçi bir evrenselcilikle uygulanmadığından beraberinde ulusal kontrolün tepkisel ve otoriter baskıcı biçimlerini getiriyor. Ama birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. İran’ın veya Çin’in İnternet politikasının gerici doğasına itiraz edenler olabilir. Fakat bu dünyanın Google versiyonunun Amerikalıların dünya ekonomilerini yönetmesine ve onlara nüfuz etmesine yardım ettiğini göz ardı etmektir (http://sendika10.org/2015/12/nick-dyer-witheford-ile-soylesi-defol-git-google/).

Dyer-Witheford’un belirttiği diyalektik ilişki ne yazık ki ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğini savunan birçok internet aktivisti tarafından göz ardı ediliyor. Aktivistlerin hedefinde çoğunlukla İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’daki totaliter yönetimler var. ABD ise “özgür İnternet’in” destekçisi, en azından kendi vatandaşlarının taleplerine kulak veren bir ülke olarak görülüyor. “Görünmeyen el” İnternet’i gerektiği gibi işletirken totaliter rejimler çeşitli müdahalelerle onun doğasına zarar veriyor. Ancak ABD’nin internet politikası Facebook, Google, Microsoft, Apple vb şirketlerin gereksinimleri doğrultusunda şekillenmekte ve bu şirketlerin çıkarları evrensel değerler olarak sunulmakta. Görünmeyen değil ama görülemeyen bir el, bu şirketlerin önündeki engelleri temizlemekte ve neredeyse sınırsız bir serbestlikle hareket etmelerini sağlamakta. İran, Çin ve Rusya’yı, uluslararası şirketlerle oldukça içlidışlı olan Orta Doğu ülkelerinden ayıran da kendi egemenlik sınırları içinde bu serbestliğe itirazları. Elbette ki bu ülkelerin internet politikalarını desteklemiyorum. Söylemek istediğim sadece şirketlerin (ve tabi ki ABD’nin) en az bu devletler kadar toplum için tehlikeli ve zararlı olduğu ve Dyer-Witheford’un da vurguladığı gibi “birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğu”.

Sansüre ve gözetime karşı İnternet’te özgürlük için mücadele gerekli ama eşitlik olmadan özgürlük ne gelişebilir ne de kalıcı olabilir. Dolayısıyla çoğalan internetleri ve sınırları ağ tarafsızlığı bağlamında tartışmak ve buna karşı mücadele etmek daha verimli olacaktır. Ancak Singh’in belirttiği gibi, ağ tarafsızlığını serbest piyasaya ya da altyapıdaki düzenlemelere indirgeme eğilimine karşı eşitlikçilik temelinde ele almak gerekir (http://bit.ly/2cC8DxR). İnternet, yalnız ticari aktörlere değil, çeşitli toplumsal aktörlerin farklı etkinliklerine de açık olmalıdır. Ayrıca ağdaki eşitliğin yalnız telekom şirketlerinin ya da hükümetlerin altyapıdaki düzenlemeleriyle değil uygulamalar ile de bozulabildiği göz ardı edilmemeli.

Ring çoklu aygıt desteğine kavuştu

Ring çoklu aygıt desteğine kavuştu

Başlangıcından beri Ring‘in özellikleri ve kullanıcıları önemli ölçüde arttı. Savoir-faire Linux'un uzman ekibi, yeni olanaklar sunan yeni Bêta 2 sürümünü yayımladı.

Tek hesap, birçok aygıt

Bu yeni dağıtım kullanıcıların yeni bir özellikten yararlanmasını sağlıyor: çoklu bağlantı. Merkezileştirilmiş mesajlaşma sistemlerinde olduğu gibi, Ring şimdi tek bir kullanıcı kimliğiyle çoklu aygıtlara -mobil veya değil- bağlanmaya olanak sağlıyor. Her aygıt aynı kullanıcıya (RingID) bağlı olan kendi kimliklerine sahip.

Bir çağrı aldığınızda bağlı olan her aygıt çalacak, (çağrı) bir kez kabul edildiğinde ya da reddedildiğinde diğerleri kapanacak. Bu çoklu aygıt özelliği tüm elektronik aygıtlarınız arasında akıcılığı artıracak, tıpkı merkezileştirilmiş iletişim sistemlerinde kullandığınız gibi herhangi bir aygıtla her an iletişim kurmanızı sağlayacak. Yine de, anımsamakta yarar var ki Ring ayırt edici bir ögeye sahip: dağıtık ve bağımsız ağ.

Göç önemli

Bêta 2 sürümünde sunulan çoklu aygıt özelliği tüm eski sürümlerle uyumsuzluk yapacak. Bêta 2'ye bir kez yükseltildiğinde kullanıcılar başka bir sisteme bağlanacak, bu nedenle beta 1 ve 2 kullanıcıları birbirleriyle iletişim kuramayacak.

Bu uyumsuzluk kullanıcıların yeni sürüme göç etmesini gerektiriyor, basitçe Ring'e giriş yapılarak sistem gerekli güncellemeleri çalıştıracak.

Güvenlik uyarısı

İstemci güncellemesi sırasında bir kullanıcı adı ve parola sağlamanız gerekecek.

Hesap parolanız, Ring hesabınıza bağlanmış özel anahtarları içeren arşivi şifrelemek için kullanıldığından önemlidir. Lütfen parolanızın kurtarılamayacağını unutmayın.

Yeni bir aygıt eklerken, bu arşiv ağ üzerinde aktarılacak. Güçlü bir parola seçerek arşivinizle ilgili riskleri en aza indirebilirsiniz.

Lisans: Bu metin CC BY 4.0 lisansı altında dağıtılan “Multidevice is now available on Ring” metninden çevrilmiştir. Özgün metin Savoir-faire Linux tarafından yazılmıştır. Çeviri metni CC BY 4.0 altında lisanslanmıştır.

Özgür Web ve Teknoloji Günleri 2016

Herkese selam,

Yine kısa bir etkinlik sonrası yazısı yazıyorum. Etkinliklerden sonra hep blog yazmamın nedeni, böyle günlerin kayıtlara geçmesini istiyor olmam. Bu yıl "Özgür Web Teknolojileri Günleri" 22-23 Ekim'de Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleşti.  Etkinliğe sadece ilk günü katılabildim ama dopdolu geçti.

Sunumlar 2 salonda paralel gerçekleşti. Ancak etkinliğe katılım çok fazla olduğu için salonlarda yer kalmadı. Kısa bir süre sonra da "Kendimi Şanslı hissediyorum" sınıfı açıldı. Burada, etkinliğe katılan herhangi birisi kısa ya da uzun anlatmak istediği ne varsa dinleyicilerle paylaşabiliyordu.

Benim ilk katıldığım sunum Halil Kaya ve Fatih Kadir Akın'ın "Belgelendirme Güdümlü Geliştirme" sunumuydu. Github'daki projelerimde belgelendirmeyi neden önemsemem gerektiği ile ilgili başka bir bakış açısı edindim diyebilirim.
Ardından Uğur Arıcı'dan "Modern Web Uygulamalarında Özgür Teknolojiler" sunumunu dinledim. 
Bu sunumdan sonra benim sunumum vardı. Ben de, Web Dünyasında Uluslararası Özgür Yazılım Fırsatları'nı anlattım. Bu sunumu yapmak için başvurmamın nedeni; böyle etkinliklere ilk defa katılıp, birşeyler yapmak isteyen ve nereden başlayacağı konusunda kafasında sorular olanlar için çevremde gördüklerimi, okuduklarımı ve kendi yaşadıklarımı anlatarak dinleyiciler için bir fikir oluşturmaktı. Sunumdan sonraki sorular, geri dönüşler beni çok çok mutlu etti.

Ardından Burak Can'ın "Elm Dili ile Fonksiyonel Programlama" sunumunu dinledim. Sunum sonunda bunu da bir denesem iyi olacak şeklinde ikna olmuştum. Boş bir vaktimde Elm'e vakit ayıracağım.
  Tabiki sunum araları hep aşırı süperli :)
Sunumları merak edenler buradan ulaşabilirler. 

Benim için yine çok harika geçen bir gündü. Yeni insanlarla tanıştım, az görebildiğim arkadaşlarımla görüştüm. Bir sonrakine siz de gelin. :)

Ninja Olmayı Marifetten Çıkaralım

Şu sıralar sporla birlikte beslenmeye elimden geldiğince önem vermeye çalışıyorum. Sabahları poğaça yemek veya Starbucks’tan kaç gündür bekletildiğini bilmediğim sandviç almak yerine Migros’tan sıcak bir baget ekmeği alıp, hamurunu aldırıp malzemeleri de kendim seçip ekmeğin arasına doldurtuyorum. Hem daha ucuza geliyor, hem daha doyurucu, hem de ne yediğimi nispeten daha iyi biliyorum.

Fakat geçen gün ilginç bir şey oldu. Ekmek arasını hazırlayan şarküteri bölümünde genelde iki çalışan olur. Bunlardan biri ekmeği ve malzemeleri hazırlarken, öbürü eti, peyniri dilimleme işini yapıyor. O gün hindi füme dilimi istediğimde çalışan bana şunu dedi:

“Beyefendi kusura bakmayın, sizi biraz bekleteceğim. Eti dilimleyecek arkadaş bugün gecikti.”

O bunu söyleyene kadar ben bu ikilinin farklı görevleri olduğunu bile farketmemiştim. “Ne var yani, alıyorsun şuradan hindiyi, dilimleme makinesinden şöyle bir geçiriyorsun, bunu ben bile yaparım, neden beni bekletiyorsun…” falan demedim elbet, sadece memnun oldum. Bekledim.

Herkes kendi işini güzel yapsın.

Java’da Override Anotasyonu

Merhabalar,

Daha önce Java 8 ile gelen Optional sınıfından bahsetmiştim. Java ile ilgili ufak detay bilgiler vermeye devam edeceğim. Bu yazımızda Java Override anotasyonunun öneminden bahsedeceğim.

Java ile herhangi bir IDE kullandıysanız karşınıza mutlaka çıkmıştır. Bilmeyenler için kısaca açıklarsak Java’da bir sınıfın interface ve ata sınıfında yer alan metodları implement etmek veya değiştirmek için yazdığımız metodu @Override annotasyonu ile işaretleyerek bunu belirtmiş oluruz. Bir sınıf içerisinde Override anotasyonu metodun üst sınıflardan geldiğini bilmek için güzel bir araçtır. Varolmasının en temel amacı da budur.

Fakat Java’da bu anotasyonu kullanmak zorunda değilsiniz. Bu anotasyonu kaldırdığınızda herhangi bir compile hatası almazsınız. Fakat bu anotasyonun sağladığı önemli bir avantajı daha var. Bunun için çok kısa ve kolay bir örnek yapalım. Özellikle yeni başlayanların hata yaptığı konulardan biri:

Basit bir üye sınıfımız var. Bu sınıfın son metodunu incelerseniz bir equals metodu tanımladık. Bu metodu bir test edelim.

Bu testi çalıştırdığınızda ekranda true yazdığını görüyoruz. equals metodumuz çalışıyor. Şimdi testimizde ufak bir değişiklik yapalım.

Referanslarımızı üst sınıfa yani Object sınıfına çektik. Bu testi çalıştırdığımızda da ekranda true beklerken birden false değerini aldık. Anladınız değil mi hatayı? Java’ya yeni başlayanların durumu anlaması biraz zor olabilir.

Object.equals metodunun işaretin(signature)‘e bakalım: public boolean equals(Object obj) Member sınıfında implement ettiğimiz metod ise public boolean equals(Member m) gördüğünüz gibi bu iki metod birbirinden farklıdır. Java’da metod parametrelerini üst sınıftan altsınıflara çekemezsiniz. Yani Object.equals metodunu override etmek yerine yeni bir metod eklemiş olduk.

Burda belirtmek istediğim bir durum daha var. equals metodu Object referansı ile farklı Member referansı ile farklı sonuçlar verdi. Member.equals metodu üst sınıf olan Object in yerine geçemedi. Bu Liskov yerine geçme prensibi(Liskov Subsitution Principle)‘ne aykırıdır.

Şimdi geldik asıl sorumuza: @Override anotasyonu ne işimize yarayacak? Member.equals metoduna bu anotasyonu tanımlayalım.

Bu kodu derlemeye çalıştığnızda , method does not override or implement a method from a supertype hatasını alırsınız. Bu sayede bu anotasyon yanlışı compile zamanında size göstermiş oldu. Bu dikkatsizlik yayında daha kötü sonuçlara sebep olabilir.

Object sınıfı en çok bilinen sınıflardan biri olduğu için Object.equals elzem bir durum oluşturmayabilir. Fakat kendi yazdığınız interface ve üst sınıflar veya kullandığınız framework’lerde bu hatayı yapabilir, uygulamanızı tutarsız hale getirebilirsiniz. Yine yeni başlayanlar için düzgün bir Member.equals örneği de vereyim.

Bu kodu kendim yazmadım. Günümüzde Java IDE’leri bu kodu otomatik olarak üretebiliyor. Bu arada farklı bir yazıda anlatacağım fakat ek bilgi olarak belirteyim. Java’da equals metodu tanımlarken mutlaka hashCode metodunu da tanımlamalısınız. Java 7 ve sonrası için bunu yapmak oldukça kolay:

Bu sebeple bu anotasyonu kullanın, kullandırın!

Başka bir yazıda görüşmek üzere…

“Göç” in Medium Türkçe

Bir arkadaşım, “Metroya binerken yüzü gülen insan görmüyorum.” demişti. İstanbul’a geldim geleli, insanların gözlerinin içine baka baka yürürüm. Yüzlerdeki ciddiyet, bana zihinlerinde çok farklı şeyler gezindiğini hissettiriyor. Sanki yüzleriyle zihinleri arasındaki bağlantılar kopmuş gibi. Bu o kadar bulaşıcı bir şey ki, ben de çoğu zaman pek gülümsemiyorum.

Şu köşedeki gülüyor mu? Hayır yani gülünecek bir şey mi var?

Katre adında bir kadın. Bir bankacı, sabahı ve akşamı belli. Kahvaltısı bir poğaçadan ibaret, ancak yürürken yiyebiliyor, bir on dakikalık yürüme mesafesinden sonra metrobüse, oradan aktarma yapıp metroya binecek, sonrasında yine bir beş dakika daha yürümesi gerek. Diğer birçok işe giden insanlarla aynı vakitte işte olmak ve aynı yoldan gitmek zorunda olduğu için kendini kalabalığın ve telaşın içinde buluyor. Bu kadar zamandır işe gidip geliyor ve her gün binlerce insanla göz göze geliyor; ama bir gözü bir kere daha görebildiğini pek hatırlamıyor.

Katre, karşıdan karşıya geçmek için araçların yol vermesini bekliyor. Yok hayır, bu İstanbullu için çok komik bir senaryo oldu. Doğrusu şöyle olmalı: Katre, adımlarını zihninde öyle hesapladı ki, karşıdan karşıya geçerken durma ihtimali yüksek bir sürücüye denk getirdi ve kaldırımdan yola adımını attıktan sonra artık sürücüyle göz temasını kesti, dikkatini duymaya verdi. Sürücü de “Sen bana bakmıyorsun; ama ben sana yol vermek istemiyordum, bana resmen üstünlük taslamış gibi hareket ediyorsun.” dercesine tüm hızıyla yaklaşıp son anda frene basıyor. Katre karşıya geçmiş, sürücü de yoluna devam etmiş oluyor; ama zihinlerinde çok başka senaryolar var. Katre içinden “Ezseydin bir de!” diyor, sürücü bağırıyor, laf atıyor. Katre dikiz aynasını kırmak istiyor, sürücü ezmek…

En sevdiğim alt geçitlerden biri. Biraz ürkütücü.

Ben uzun boyluyum, dolayısıyla adım mesafelerimin daha uzun olmasını, daha hızlı yürüyebileceğimi varsayıyorum. İstanbul’da kadınlar erkeklerden daha hızlı yürüyor. Bazı kadınları geçmek için koşmam gerekiyor. Katre de öyle yürüyor. Erkek hegemonyasının içinde kendini güvende hissetmediği için mi bu böyle? İşe her gün geç kaldığı için mi? Yoksa burada herkes hızlı yürüyor, öyleyse ben de hızlı yürümeliyim diye düşündüğü için mi sadece?

Bir kere yavaş yürümeyi denedim. Yüzüme bakıp uyaracak kimseye denk gelmedim; ama omzuma dokunup, elime çarpıp başını çevirmeden geçip giden çok oldu. Sanki, hayallerinde kolumdan tutup kenara çekip sorguya çekmek istiyorlardı da, gerçekte sadece bunu yapabilmişler gibi. Bir kere yürüyen merdivenin solunda durmayı denedim, bir kadın söylene söylene yanımdan geçti. Bir keresinde de bir öğrenci önümü keser gibi yapıp geçti yanımdan. Kuralların olması hayatın akışını kolaylaştırmak için iyi şeyler de, burada çok başka bir durum söz konusuydu. Burada daha çok insanlar kendi içinde biriktirdikleri öfke ve nefreti bir bahane bularak boşaltma ihtiyacı duyuyordu. Tıpkı metrobüsün şoförüne şemsiyeyle saldıran yolcu gibi. Sorsak Katre’ye neden hızlı yürüyorsun diye, bir cevabı yok belki de. Sabah yarım saat daha erken çıksa yine hızlı yürüyecek, önüne çıkan engele yine omzundan ittirerek tepkisini gösterecek; ama hayalinde ona kıçından tekmeyi basacak. O da diğer yürüyen herkes gibi bunu arzulayacaktı.

Tekirdağ plakalı, welcome to İstanbul! Bir şemsiye darbesiyle sanat eseri çıktı ortaya.

Her gidişin bir de dönüşü var. Katre, dönerken “Yer yok kardeşim, buraya yanaşma.” diyen insanların kapıya dizildiği yerden metrobüsün içine atlayıp “İşte bak, yer varmış.” diyerek diğer yolcularla sanal kavgaya tutuşacak, her gün olduğu gibi metro çıkışlarında, girişlerinde asansörü deneyecek. Asansör meselesine gelmişken yine bir hikayemi anlatmak isterim. İTÜ / Maslak’a giden metronun en arkadan bir önceki vagonundan inilince asansörün olduğu araya denk geliyorsunuz. O vagondan inenler, diğer vagonlardan inenlerden daha hızlı adım atarlar. Hızlı adım atanın esas nereye varmak istediği biz İstanbullu çalışan sınıfının kabak gibi bilebileceği şeylerden biridir. Bir keresinde ben bunu taklit ettim. Metro durunca vagon kapısından fırladığım gibi yürüyen merdivenlere yöneldim. Sürü psikolojisine güzel bir örnektir.

Katre’nin kullandığı bu yollar tam bir dövüş arenası gibi. Yaşlılara yer yok, çocuklar servis araçlarına mahkum, engellilerin durumu hakkında çok bir bilgim yok. Simto Alev’in yıllar süren kaldırım direği hikayesi aslında bir özet gibi. Normal bir insanın empati eksikliği yüzünden hiç önemsemediği minik şeyler bu şehri sadece belli kalıplara uyan dar bir kitlenin rahat yaşayabilmesine imkan tanıyor. Nüfusu İstanbul’un onda biri olan Zürih’te gördüğüm engelli sayısı burada gördüğümden çok daha fazla. Oranın da tehlikeli mahalleleri var, orada da sokakta yaşayan dilenciler, yere çöp atan sorumsuzlar, ırkçı tavır takınan insanlar var; ama orada engelliler dışarı çıkabiliyorlar, kaldırımlar tekerlikli sandalyeyle çıkılabilecek yükseklikte, hayvanat bahçesinde kendi başlarına takılabiliyorlar, çocuklar kaldırımda scooter kullanabiliyor. Çok üzgünüm; ama yaşını başını almış bir engelli görememenin sebebi hakkında söylenenler doğru olabilir. Vebali Katre ve benim, hatta siz değerli okuyucumuzun boynuna.

“Yeneceğim seni, İstanbul!” diye arattım, bu çıktı.

Sizi bilmem ama Katre’de benden izler var. Her işe gidip geldiğimde, sürekli etrafa negatif enerji yayan insanlar var ve haliyle ben de istemeden yayıyorum. Biraz gülümsemekten ne zarar gelir? Serdar Kuzuloğlu’nun bir blog yazısında dediği gibi, gülmek sadece selfie çekince aklınıza gelmesin. İçinizden gelmese bile gülümseyin. Bir deneyin. Hatta bir gülen insanlar hareketi başlatalım. Gülümseme hareketi, tebessüm hareketi, ismi ne olursa olsun. Yapacağımız tek şey arada bir yüzümüzü kontrol etmek.

Bu yazının başlığını, Selçuk Şirin’in jüri üyesi olduğu bir yarışmanın temasından aldım. Göçle ne alakası var bu yazının bilmiyorum; ama o yarışmayı duyduğumda aklıma bunlar gelmişti. Öyle sanıyorum ki, bu işini sevmeyenler memleketinde koşturup duran insanların (işini sevenler dahil) akıllarından en az bir kez bu hayat silsilesinden bıkıp göç etmek geçmiştir.


Göç was originally published in Medium Türkçe on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

 

Read the responses to this story on Medium.

Cam Fanusta Yazılım Olmaz

2000 yılında bir arkadaşım, kasabalarındaki kömürcünün bir yazılım yaptırmak istediğini söylemişti. Kömürcü, komşusu bakkalı kıskanmıştı. Bakkal, borcuna itiraz eden bir müşteri olduğunda “Ben söylemiyorum, bak bilgisayara” diyerek bilgisayarında çalışan yazılımı gösteriyor, bilgisayarın hikmetinden sual olunamayacağından müşteri uysalca borcunu ödüyordu. Kömürcü de daha sorunsuz müşteri ilişkileri yönetimi için komşusu gibi veresiye defterini atmak ve yerine bilgisayar koymak istiyordu.

Bakkalın müşterileri, yazılımı geliştirenin ve onu kullananın insan olduğunu unutarak bilgisayarın hiçbir zaman yanılmayacağını ve hile yapmayacağını düşünüyorlardı. Kömürcü ise yaptıracağı yazılımla bakkalla müşterileri arasındaki ilişkiyi kendi işine taşıyabileceğini hesaplıyordu. Hikayenin sonrasını bilmiyorum. Ama 2000’li yıllarda benzer beklentiler içinde CRM (Customer Relationship Management – Müşteri İlişkileri Yönetimi) veya ERP (Enterprise Resource Planning – Kurumsal Kaynak Planlaması) yazılımlarını satın alan birçok kuruluş hayal kırıklığına uğradı. Bu hayal kırıklıkları çoğunlukla teknolojinin nötr bir araç olarak değerlendirilmesinden kaynaklanıyordu. Başka bir kuruluşta kullanılan ve başarılı olan bir yazılımın kendi kuruluşlarında da harikalar yaratmasını bekliyorlardı. Bazı yerlerde başarılı olan bir yazılım neden diğerlerinde başarılı olamıyordu?

Law’ın (2006) teknoloji transferi hakkında yazdıkları geçmişte yaşanan başarısızlıklara dair önemli ipuçları vermektedir. Law (2006) teknoloji transferi diye bir şey olmadığını savunmaktadır. Teknoloji bir yerde ortaya çıktıktan sonra diğer yerlere yayılmaz. Teknoloji elden ele geçer ve her el değiştirmede değişir. Law’ın (2006) Madeleine Akrich’ten aktardığı hikayede İsveç’teki bir makinenin Nikaragua’da nasıl dönüşüp geliştiği anlatılmaktadır.

İsveç’te kullanılan makine ağaç atıklarını (ağaç kabuğu, ağaç parçaları, talaş vb) sıkıştırıp kömüre dönüştürmekte ve bu kömürü endüstride kullanmaktadır. İsveç hem ağaç atıkları yönünden zengindir hem de endüstride kömüre gereksinim vardır. İsveçliler, yakıt sıkıntısı çeken Nikaragua ile yakın ilişki içindedir. Acaba aynı makine, Nikaragua’nın tropikal ormanlarından elde edilen atıklarla kullanılabilecek midir? Makine İsveç’ten Nikaragua’ya götürülür. Ama makinenin Nikaragua’ya getirilmesinden sonra çeşitli sorunlar ortaya çıkar ve Nikaragualılar karşılaştıkları sorunları çözerken İsveç’ten getirdikleri teknolojiyi yeniden şekillendirirler.

İlk sorun, Nikaragualılar’ın yaşadığı toprakların tropikal ormanlardan uzakta ve bu ormanların da kontraların elinde olmasıdır. Ağaç atıkları yerine pirinç ve pamuk artıklarının kullanımı gündeme gelir. Yapılan testlerde pirinç artıklarının kömür yapımı için uygun olmadığı ortaya çıksa da pamuk atıkları hem uygun bir maddedir hem de boldur. Pamuk kullanımının tercih edilmesiyle ikinci bir sorun baş gösterir. Çiftlik sahipleri pamuk artıklarını ortadan kaldırmak zorundadır. Çünkü yasa gereği zararlı böceklere karşı atıkların gömülmesi ya da yakılması gerekmektedir. Bu nedenle pamuk anızının önceden ayrıştırılması gerekecektir. Üçüncüsü, bu iş için yeterli tarım işçisi yoktur. İşgücü açığı Sudan’dan getirilen bir makineyle aşılmaya çalışılır. Makine gayet güzel çalışmasına karşın makineden çıkan döküntüleri toplamak için yine işgücüne ihtiyaç vardır. Dördüncüsü, pamuk bitkilerinin yarısının toprak altında olmasıdır. Köklerin sıkıştırılması daha önce İsveç’te denenmemiştir. Nikaragua’da denenir ve toprak altındaki atıkların toplanması için Sudan’dan yeni bir makine getirilir. Beşincisi, İsveç’te hızarlar sürekli çalışmakta ve kömür yapımı için yıl boyunca hammadde akışı olmaktadır. Pamuk ise yılın 90 günü toplanmakta, geriye kalan zamanda yeni pamuk yetişmektedir. Bu nedenle kömür makinesinin, hammaddenin toplandığı ve stoklandığı yere yakın olması gerekmektedir. Altıncısı, iki yıl sonunda amphiserus cornutu adlı zararlı böceğin neden olduğu beklenmedik sorundur: depolanan atık rendelendiğinde toza dönüşmektedir ve tozdan kömür yapmak olanaksızdır. Atıkların kısmi sıkıştırılması amphiserus cornutunun yaşayabilmesine olanak vermiştir. Makinenin daha farklı çalışması gerekecektir. Yedincisi, daha ciddi bir sorundur. Üretilen kömürü kim satın alacaktır? Endüstride kullanılan kazanlar bu kömürü tercih etmemektedir. Ama kömürün evlerde ve özellikle fırınlarda kullanılabileceği ortaya çıkar. Sonuçta, atıklardan kömür elde edilir ve satılır. İsveç’teki teknoloji ve içerdiği toplumsal ilişkilerle Nikaragua’daki arasında büyük farklar vardır. Ama Nikaragua tam da bu nedenle, karşılaştığı sorunların üstesinden gelip teknolojiyi yeniden şekillendirebildiği için başarılı olmuştur (age).

Law (2006) bu örneği ATT (Actor-Network Theory, Aktör-Ağ Teorisi) bağlamında tartışmaktadır. AAT, 1980’lerde John Law, Bruno Latour ve Michel Callon tarafından geliştirilmiştir. AAT öncesinde de insan ve teknoloji ilişkisini tartışan, sosyal ve teknik boyutlar arasındaki karşılıklı etkileşime odaklanan çalışmalar vardır. Cresswell, Worth ve Sheikh’nin (2010) belirttiği gibi AAT bu çalışmaların devamı olmakla beraber insan olmayan varlıkları (teknoloji, kavramlar, düşünceler, hayvanlar vb.) çözümlemeye dahil etmesi nedeniyle söz konusu çalışmalardan farklılaşmaktadır. AAT’de canlı ya da cansız olmasına bakılmaksızın bir eylemin kaynağı aktör olarak adlandırılır. Fakat aktörler yalnız değildir. Ağ içinde varlık kazanırlar. Daha da önemlisi Dankert’in (2016) işaret ettiği gibi AAT’de dar anlamıyla aktörden değil, eylemciden (actant) söz edilmektedir. Eylemci, bir eylemi yerine getiren ya da eyleme maruz kalandır. Böylece ağdaki diğer eylemcileri etkiler ve değiştirir. Örneğin, ağdaki bir eylemci olan insan binaları inşa ederek ağa etkide bulunur. Ama ağın bir parçası haline gelen binalar da onun yaşamını şekillendirir. İnsan ve insan olmayan arasında ayrım yapılmaması, ikisi arasında bir fark olmadığı anlamına gelmemelidir. Sadece insan olmayan varlıkların da ağdaki ilişkileri etkileyebildiğini vurgulamaktadır.

Dankert (2016), adında her ne kadar teori kelimesi geçse de AAT’nin aynı zamanda bir araştırma yöntemi olduğunu belirtmektedir. AAT’de, bir ağın nasıl ortaya çıktığı, hangi bağlantıları içerdiği, aktörlerin ağa nasıl dahil olduğu, ağdaki kararlı bağlantılar ve kararsızlıklar araştırılmaktadır. Her şeyin toplumsal olarak oluşturulduğu (sosyal konstrüktivizm) ya da her şeyin önceden var olduğu (realizm) tezlerinin aksine AAT çalışmaya herhangi bir ön kabulle başlanmaması gerektiğini savunmaktadır. Araştırma sorusu belirlendiğinde ilk yapılması gereken şey bir başlangıç noktasının belirlenmesidir. Teoriler ve varsayımlar bir kenara bırakılır. Başlangıç noktası, tema, araştırmanın hedefi ve merkezi soru olabilir. Örneğin, belirli bir politikanın gerçekleştirimi araştırılıyorsa, bunun için hazırlanmış politika belgesi iyi bir başlangıç noktası olabilir. Buradan başlayarak araştırmacı ilgili eylemciyi ve ilişkili olduğu diğer eylemcileri incelemeye başlar. Araştırmada ağa dahil olan eylemcileri ve kurulan yeni bağlantıları fark edebilmek önemlidir. Bunun için de görüşmeler yapmak, elde edilen belgeleri çözümlemek, doğrudan gözlem yapmak vs gerekmektedir.

Bu bağlamda, Law’ın (2006) aktardığı hikayede, İsveç’ten getirilen makinenin Nikaragua’da zamanla nasıl bir ağ oluşturduğu, ağa katılan yeni aktörler, aktörlerin karşılıklı etkileri ve teknolojinin değişimi oldukça öğreticidir:

  • Hikayenin sonunda oluşan ağ bir yapıya benzemektedir. Ama araştırmacı, düğümleri ve bağlantıları varsaymamış bu ağdaki düğümleri ve bağlantıları araştırma sonucunda adım adım oluşturmuştur.
  • Ağ heterojendir. Ağda canlı ve cansız eylemciler vardır: İsveç’te üretilen makine, Nikaragua Hükumeti, ağaç atıkları, pamuk, zararlı böcekler, kontralar, Nikaragua Endüstrisi vs.
  • Ağdaki aktörler, insan olup olmamalarından bağımsız olarak birbirlerini etkilemektedir: Hammadde olarak pamuğun kullanılması, zararlı böcekler, Sudan’dan getirilen makine vb.
  • Ağlar, şeylerin yapısından ve doğasından çıkan ilişkiler ve yapılar değil, süreçler ve oluşumlardır.
  • Teknolojide bir dönüşüm yaşanmıştır. Nikaragua’da oluşan teknoloji hem İsveç’tekine benzerdir hem de ondan farklı özellikler taşımaktadır.

Ancak AAT’nin insan olmayan aktörleri ağa dahil etmesine yönelik eleştiriler de vardır. Ayrıca AAT’yi bir araştırma yöntemi olarak seçerken AAT’nin hızlı sonuca ulaşabilen ve dolayısıyla ucuz bir yöntem olmadığına da dikkat etmek gerekir. Çok fazla görüşme ve araştırma yapmak gerekebilir. Bunun sonucunda elde çok fazla veri birikecektir ve bu verinin hangi kısımlarının araştırma için değerli olduğuna karar vermek zor olabilir. Ayrıca araştırmanın hedefi açık değilse, ortaya sonuç bölümü olmayan ve bir açıklama sunamayan sadece güzel bir hikaye çıkacaktır (Dankert, 2016).

Bu eleştirilere karşın AAT, özellikle az incelenmiş alanlarda geleneksel yöntemlerle açıklanamayan konuları daha anlaşılabilir kılabilmekte ve beklenmedik sonuçlar ortaya koyabilmektedir. Geçen yazıda tanıttığım “Kod/Mekan”lar (Kitchin ve Dodge, 2011), Cresswell vd.’nin (2010) bilişim sistemlerinin sağlık hizmetlerindeki gerçekleştirimini ele aldıkları çalışmaları ya da Fransa’da CCTV’lerin gelişimi üzerine yapılan incelemeler (Douillet ve Dumoulin, 2016), yazılım ve bilişim teknolojileri hakkında yapılan çalışmalarda AAT’nin oldukça verimli bir analitik çerçeve sunduğunu göstermektedir. Geçmişte satın alınan yazılımların başarılarının ve başarısızlıklarının AAT ile analiz edilmesi ilginç ve öğretici olabilir.

Yukarıda belirttiğim gibi araştırmalarda AAT ‘yi kullanmak zaman alıcıdır ve ayrıntılı bir çalışmayı gerektirir. Veri olmadan hayali aktörler ve bağlantılar kurgulamak afaki olacaktır. Ama yine de, teknoloji meraklıları olarak gündelik hayatta karşılaştığımız teknolojileri toplumsal hayatı biçimlendiren nötr araçlar olarak görmek yerine belirli toplumsal ilişkiler içinde var olan, bu ilişkileri etkileyen ve onlardan etkilenen olumsal bir süreç olarak görmeyi deneyebiliriz. Bunun yaparken, teknoloji “guru”larının icat ettiği gösterişli terimlere karşı özellikle dikkatli olmak gerekiyor. Örneğin web 2.0, bulut bilişim ve algoritmik düzenleme…

Bilgisayar biliminde algoritma, “sonlu, gerekirci (deterministic), verimli ve bilgisayar programı olarak gerçekleştirmeye uygun problem çözme metodu”dur (Sedgewick ve Wayne, 2014:4). Adım adım tasarlanan bir algoritma, farklı programlama dilleriyle ama aynı çıktıyı elde etmek üzere kodlanabilir. Algoritmik düzenleme ise kısaca, akıllı cihazlar ve bilgisayarlardan elde edilen verilerle toplumsal hayatın daha verimli bir biçimde düzenlendiği yönetim biçimi olarak tanımlanmaktadır. Bu terimi ortaya atan, bilişim dünyasında etkili bir yayıncı olan Tim O’Reilly’dir. Kendisi aynı zamanda Web 2.0 terimini de popülerleştiren kişidir. Bürokrasinin hantallığından, adam kayırmacılıktan, kalitesiz hizmetlerden ve çağ dışı uygulamalardan bıktıysanız yukarıdaki tanımdan yola çıkarak “ne güzel bir öneri!” diye düşünebilirsiniz. Hemen iyimserliğe kapılmamanızı öneririm. O’Reilly’nin (2013) Açık Veri ve Algoritmik Düzenleme (Open data and algorithmic regulation) başlıklı yazısına düzenlemenin günümüz siyasetinde korkulan bir şey olduğuna işaret ederek başlar ve yazının devamında okuyucuyu algoritmik düzenlemenin verimliliği konusunda ikna etmek için çeşitli örnekler verir.

O’Reilly (2013) düzenlemenin hayatın birçok alanında bulunduğunu, iyi ve kötü örnekleri olduğunu belirtir. Düzenlemeye genel bir perspektiften bakmayı önerir. Örneğin arabamızın elektronik bileşenleri, motordaki hava yakıt karışımını en optimum düzeyde dengelemekte ve emisyonu en aza indirmek için bir düzenleme yapmaktadır. Bir uçağın otomatik pilotu çeşitli parametreler yardımıyla yaptığı düzenlemeyle uçağı idare etmektedir. Doktorlar hastaya verdiği ilacın dozunu düzenlemek zorundadır. İnternet servis sağlayıcılar ve e-posta sunucusu işleten kuruluşlar düzgün çalışabilmek için istenmeyen e-postalara ve zararlı yazılımlara karşı düzenleme yapmalıdırlar. Arama motorları reklamla kullanıcının istediği içeriği gösterebilmek arasındaki dengeyi sağlamak için çeşitli düzenlemelere başvurmaktadır.

O’Reilly’ye (2013) göre bunlar yararlı düzenlemelerdir ve dört ortak noktaları vardır:

  1. İstenen sonucun ne olduğuna dair derin anlayış
  2. İstenen sonucun elde edilip edilemediğinin gerçek zamanlı ölçümü
  3. Yeni veriye göre ayarlamalar yapacak algoritma (kurallar kümesi)
  4. Algoritmanın doğru ve beklendiği gibi çalışıp çalışmadığına dair daha derin analizler

O’Reilly (2013) bu tip düzenlemelerin kabul edilebilir olmasının arkasında üç neden olduğunu belirtir:

  1. Arzulanan çıktılar açıktır.
  2. Kamuya açık veriler kullanılarak istenen sonuca ulaşılıp ulaşılamadığı ölçülmektedir.
  3. İstenen hedefe ulaşılamadığında ayarlamalar yapılmaktadır.

Günümüzdeki düzenleyiciler ise sonuç odaklı çalışmamakta, sonuçtan çok kurallarla ilgilenmektedir. O’Reilly’nin (2013) yasalardan beklentisi, yasaların hedefleri, hakları, çıktıları, yetkileri ve sınırları tanımlamasıdır. Hükümetlerin her tür düzenlemesine karşı olan ve piyasanın kendi başına işleri yoluna koyacağını savunanları eleştirmektedir. Çünkü ona göre hükümet de Google, Microsoft, Apple ve Amazon gibi toplumun iyiliği için çalışan bir platformdur ve diğerleri gibi düzenlenmesi gerekmektedir. Örneğin Google gereksinimler doğrultusunda platformunu düzenleyen algoritmaları hızla değiştirebilirken hükümetler değişen koşullara uyum konusunda hantal kalmaktadır. Hükümetlerden istenen çıktılar bellidir: güvenlik, sağlık, adalet, fırsat eşitliği. Bu çıktılar yasalarda kodlanmalı ve değişen koşullara göre sürekli gelişebilen düzenleyici mekanizmalar yaratılmalıdır.

O’Reilly (2013), teknolojinin son zamanlarda düzenlemeyi azaltarak, gözetimi ve verimli sonuç elde etme olanağını artırdığını iddia etmektedir. İş dünyası bu değişimi göz önünde bulundurarak inovatif çözümler geliştirebilmektedir. O’Reilly (2013) uygulamadaki ulaşım hizmetleri ile 2009’da San Francisco’da kurulan çokuluslu ulaşım ağı şirketi Uber’in (ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.pcworld.com.tr/rehber/uber-nedir-nasil-kullanilir/) sunduğu hizmetleri karşılaştırmaktadır. Kalite, yolcu güvenliği ve ihtiyaç duyulan yerlere yeterli sayıda aracın sevk edilebilmesi için kamusal düzenlemeler gerekir. O’Reilly (2013) şu anki düzenlemelerin Uber deneyimi ile karşılaştırıldığında kalite yönünden daha zayıf ve yetersiz olduğunu savunmaktadır. Kullanıcılar uber.com sitesinden veya akıllı telefonlarındaki bir uygulamayla taksi taleplerini iletirler, konumuna göre Uber ağındaki bir sürücü talebi alır, gitmek istenilen yere göre rotayı hesaplar ve ücret belirlenir, hedefe varıldığı zaman da daha önce belirlenen ödeme tercihine göre uygulama ücretini çeker. Uber kullanıcıları daha sonra aldığı hizmeti puanlar. Bunun sonucunda kötü ve kalitesiz hizmete sunan sürücüler sistemden elenir, iyiler kazanır. O’Reilly (2013), hükümetlere Uber gibi girişimleri örnek almalarını tavsiye eder.

O’Reilly (2013) klasik düzenleme yerine veri toplama, bunları ölçme ve ölçüm sonucuna göre hareket etme arzusundadır. Bilişim dünyasındaki algoritmik pratikleri gündelik hayata taşımak ister. Örneğin, bir web sitesi sahibi, sitenin kullanım istatistiklerine göre nasıl bazı hizmetlerini iyileştiriyor, bazılarını fazla kullanılmadığı için sitesinden kaldırıyorsa benzer yaklaşımı kamu web siteleri için de önerir. Ziyaretçi sayısı az olan bir web sitesi için harcanacak parayı sorgular.

Ev yaşamı, iş ve siyaset dijitalleştikçe, toplanan veri artıkça gerçek zamanlı ölçüm ve düzenleyici algoritmalar için yeni olanaklar doğmaktadır. O’Reilly (2013) bunun bayraktarlığını yaparken Silikon Vadisi de dünyayı bu geleceğe sürüklemektedir. Teknolojinin siyasetin yerini alacağı (http://motherboard.vice.com/read/technology-will-replace-the-need-for-big-government), n. devrimin içinde olduğumuz, Silikon Vadisi’nin yoksulluğa çözüm bulacağı gibi tezler (http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/mar/01/silicon-valley-promises-digital-socialism-but-is-selling-a-fairy-tale) bu yanılsamanın ürünüdür.

Algoritmik düzenlemenin yakıtı veri, daha çok veridir. O’Reilly (2013) mahremiyet kavramının değiştiğini, insanların aldıkları hizmetler karşılığından mahremiyetlerinden vazgeçebildiklerini iddia etmektedir. Mahremiyet ve gözetim tartışmasına girmeyeceğim. Çünkü teknolojinin politikanın yerini alabileceği önerisinin daha tehlikeli ve mahremiyet ihlalini de körükleyen bir durum olduğunu düşünüyorum.

O’Reilly’nin kimin sözcüsü olduğu aslında yazısının ilk cümlesinden (“düzenlemenin korkutuculuğu”) anlaşılmaktadır. Yeni teknolojilerinin hayatımızı kolaylaştırdığını ve toplanan verinin çözümlenmesinin başta sağlık olmak üzere birçok alanda insanın gelişimi açısından önemli faydalar sağladığını inkar edemeyiz. Ama Morozov’un (2014) belirttiği gibi sorun tam burada başlamaktadır. Çağın hızına erişemeyen kanunlara bağlı kalmak yerine veri toplayan, ölçen ve geri bildirimlerle kendisini değişen duruma göre ayarlayabilen sonuç odaklı bir politika önerilmektedir. Politika, demokrasi ve iktidar kavramları aşırı basitleştirilmektedir. Kredi kartı dolandırıcılığının tespitinde faydalanılan algoritmik hesaplarının benzerinin vergi kaçıranların tespitinde de kullanılabileceği düşünülmektedir. Morozov (2014), bu yaklaşımların en büyük vergi kaçakçılığını yapan süper zenginler karşısında işlevsiz olacağını vurgulamaktadır. Algoritmik düzenlemeyi tasarruf tedbirlerinin uygulanması konusunda kullanmak mümkündür. Fakat algoritmalar mali krizlerin asıl sorumlularına karşı çaresizdir.

Toplumsal sorunları, politikayı göz ardı ederek teknolojik çözümlerle aşabileceğini düşünenlerin (ki bu da bir politik tercihtir) en büyük hatası ne ve nasıl sorularını birbirinden ayırıp ikisi arasındaki diyalektik ilişkiyi yadsımalarıdır. Örneğin, eğitim, sağlık, güvenlik alanlarında ne olması gerektiğine yönelik güzel hedefler konulabilir. Ama bu hedeflere nasıl ulaşılabileceği ne sorusunda hedeflenen şeyi etkiler. Geçmişte bu hedeflerin devlet tarafından mı yoksa piyasanın görünmez eli tarafından mı gerçekleştirilebileceği tartışılırdı. Seçilen yol, hedefin kendisini de biçimlendiriyordu. Şimdi tartışılan hedefe dijital mi yoksa analog yollardan mı ulaşılacağı, dinamik geribildirim mi yoksa statik kurallar mı olacağıdır. Bu yaklaşım, 11 Eylül de fırsat bilinerek ilk kez güvenlik konusunda benimsendi. Terörizmin nedenleri, tarihsel kökenleri ve dış politikayla ilgisi bir kenara bırakıldı terör sorunu enformasyonel bir soruna indirgendi. Herkes gözetlenirse teröristler de bütünün içinden ayıklanabilecekti. Bunun arkasındaki mesaj, terörizmin nedenlerinin ortadan kaldırılamayacağıydı; yapılabilecek tek şey kararsız bir sistemle yaşamayı kabullenmek ve algoritmaların bizim için teröristleri tespit etmesini beklemekti (age).

Nedenler yerine etkilerle ilgilenme eğilimi son yıllarda güvenlikten sağlık alanına doğru genişledi. Şirketler, giyilebilir teknolojiler, büyük veri, akıllı cihazlardaki alıcılar vs ile bizi nasıl daha sağlıklı yapacaklarını anlatmaktadır. İnsanlar kendi sağlıklarının takipçisi olmaya teşvik edilmekteler. Hemen arkasından sigorta şirketlerini kendilerini göstermekte, kendi kendini düzenli takip eden, daha doğrusu düzenli takip sonucu elde edilen verileri daha az risk etkeni içeren müşterilere özel indirim uygulamaktadır. Sağlık bireyselleştirilip sağlıksız olmak kişinin kendisinden kaynaklı bir sorun haline getirilmektedir. Sağlıklı beslenme tartışılırken, hükümetlerin ve gıda şirketlerinin politikaları, sınıfsal farklılar, toplumsal eşitsizlikler vb atlanmaktadır. Microsoft çoğumuz için Window’tur, MS Office’tir. Fakat Microsoft şimdi ev otomasyonu konusunda American Family Insurance adlı sigorta şirketiyle ortak çalışma yapmaktadır.

Ayrıca her şey algoritmik olarak düzenlenebilir mi? Optimizasyon ve verimlilik takıntısı demokrasi için uygulanabilir mi? Facebook’taki siyasi taraflılık tartışmaları algoritmaların hiç de tarafsız olmadığını göstermektedir (https://www.yenihayatgazetesi.com/facebookun-siyasi-taraflilik-tartismalari-buyuyor-12612). Eski bir çalışanın itirafı, Facebook’ta belirli tipteki haberlerin üst sıralara çıkarıldığını ortaya çıkarmıştır. Facebook’un algoritmalarının ön belirlemelerinden sonra bir editöryal grubunun öne çıkacak haberlere karar verdiği söylenmektedir. Tüfekçi (2016) algoritmaların fizikteki matematiksel formüllerle karşılaştırıldığını ancak veriye ve matematiksel hesaplara dayanmalarının tarafsız ve nesnel oldukları anlamına gelmediğini vurgulamaktadır.

Morozov’un (2014) da belirttiği gibi tüm bu gelişmeler karşısında teknofobi bir çözüm değildir. Teknolojinin şu anki yönelimi oyunun kurallarını tamamen şirketlerin ve hükümetlerin koyduğu bir yere doğrudur. Küçülen değil, daha da güçlenen ve hayatın her alanını metalaştırmaya kararlı hükümet örnekleri vardır. O’Reilly gibiler gözetim ile fayda arasında bir tercihi zorunlu olarak sunmaktadır. Ama söz konusu durum, şirketlerin ve hükümetlerin yarattığı bir ikilemdir. Buna karşı, internete eşit ve özgür erişim hakkını, takibi zorlaştırıcı teknolojileri, insanın gelişiminin önünü açan ve yeni yaratıcı kullanım alanları yaratmaya uygun bir altyapıyı savunmamız gerekir. Tabi bunu yaparken de yeni teknolojilerin içine gömülen neo-liberalizme karşı da uyanık olmak gerekiyor.

Kaynaklar

Cresswell, K. M., Worth, A., Sheikh, A. (2010). Actor-Network Theory and its role in understanding the implementation of information technology developments in healthcare. BMC medical informatics and decision making, 10(1), 1.

Dankert, R. (2016). Using Actor-Network Theory (ANT) doing research, http://ritskedankert.nl/using-actor-network-theory-ant-doing-research/, son erişim 15/05/2016.

Douillet, A. C., Dumoulin, L. (2016). Actor Network Theory and CCTV Development. Actor-Network Theory and Crime Studies: Explorations in Science and Technology, 21.

Kitchin, R., Dodge, M. (2011). Code/space: Software and everyday life. Mit Press.

Law, J. (2006). Traduction/trahison: Notes on ANT. Convergencia Revista de Ciencias Sociales, (42).

Morozov, E. (2014), The rise of data and the death of politics, https://www.theguardian.com/technology/2014/jul/20/rise-of-data-death-of-politics-evgeny-morozov-algorithmic-regulation, son erişim 19/05/2016

O’Reilly, T. (2013). Open data and algorithmic regulation. Beyond transparency: Open data and the future of civic innovation, 289-300.

Sedgewick, R., Wayne, K. (2014). Algorithms Part 1. Addison-Wesley Publishing Company.

Tüfekçi, Z. (2016),The Real Bias Built In at Facebook, http://www.nytimes.com/2016/05/19/opinion/the-real-bias-built-in-at-facebook.html, son erişim 20/05/2016