Büyük Beşli: Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon

Teknoloji firmalarını heyecanla takip ediyoruz. Bill Gates’in söylediği gibi iki yılda neler yapılabileceği hakkında abartılı tahminler yapılsa da gelecek on yıl için hep düşük tahminlerde bulunuluyor. Dünya için birkaç bilgisayarın yeterli olacağını veya insanların evlerinde bir bilgisayar istemeleri için herhangi bir neden olmadığını düşünenler yanıldılar. On yıl sonra büyük veri, yapay zeka ve diğer alanlardaki araştırmaların sonuçlarının gündelik yaşamı nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt vermek güç. Büyülenmiş gibi izliyoruz ve biz izlerken dünya değişiyor. Bir zamanlar internetin “Büyük Beşli”si olarak bilinen Apple, Microsoft, Alphabet (Google’ın ana şirketi), Facebook ve Amazon artık kapitalizmin Büyük Beşli’si olarak anılıyor. Büyük Beşli’yi takip eden IBM, Intel, Cisco gibi eski devlerin yanı sıra Airbnb, Tesla ve Uber gibi hızla büyüyen yeni şirketler de yenilikçi teknolojiler geliştirmede iddialı.

Evet, kapitalizm tüm görkemiyle ayakta. Büyük Beşli’den önce de tekel gücüne sahip büyük şirketler vardı. Fakat Rotman (2017) bu sefer durumun biraz daha farklı olduğuna dikkati çekiyor. Bazı iktisatçıların süperstar şirketler olarak adlandırdığı bu şirketler çok geniş iş alanlarında faaliyet gösteriyorlar ve birkaç kazananın her şeyi aldığı koşulları teşvik eden dijital teknolojiler kullanıyorlar. The New York Times’da yayımlanan bir anket bu şirketlerin ne kadar vazgeçilemez görüldüğünü gösteriyor. Ankette, kötü bir hükümdar sizi teknolojinin kaçınılmaz devlerinden vazgeçmeye zorlasaydı aşağıdaki listeyi nasıl sıralayacağınız soruluyor (https://www.nytimes.com/interactive/2017/05/10/technology/Ranking-Apple-Amazon-Facebook-Microsoft-Google.html, son erişim 01/07/2017):

Büyük Beşli

Benim için ilk dört sıralama önemli değil ama Google’dan (dolayısıyla Alphabet’ten) en son vazgeçerdim. Ankete Türkiye’den katılanların çoğu için ilk vazgeçilecek büyük ihtimalle Amazon olacaktır. Fakat son dört sıra için yorum yapmak zor. Telefonuna tapan Apple hayranları, işyerinde Windows’a mecbur olup başka bir işletim sistemi düşünemeyenler, Facebook bağımlıları, YouTube (Alphabet’in) izleyicileri Türkiye için bir sıralama tahmini yapmayı zorlaştırıyor.

Fakat anket sonuçları, muhtemelen katılımcıların çoğunun ABD’den olması nedeniyle çok farklı. İlk olarak Amazon’dan vazgeçebileceğini söyleyenlerin oranı sadece %6! Amazon, tüketici alışkanlıkları bağlamında önemli bir yere sahip ve bu da onu vazgeçilmez yapıyor. Ankete göre ilk vazgeçilebileceklerin sırası şöyle:

  • %56 Facebook
  • %22 Microsoft
  • %10 Apple
  • %6 Alphabet
  • %6 Amazon

En son vazgeçilebileceklerin sırası ise:

  • %38 Alphabet
  • %34 Apple
  • %13 Amazon
  • %11 Microsoft
  • %1 Facebook

Geçmişin tekelleri pek sempatik değildi. Ama Büyük Beşli’den en az birine sempati duyan çok sayıda insan var. En başta hayatı kolaylaştırıyorlar ve onlarsız bir hayat düşünmek zorlaşıyor. Kimi zaman ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi ifade özgürlüğünü savunucularının yanında yer almaları veya Trump’un göçmen politikasına karşı çıkmaları onları daha sempatik kılıyor (https://www.theverge.com/google/2017/1/30/14446466/google-immigration-protest-walkout-trump-googlers-unite, https://www.theguardian.com/technology/2017/jan/31/amazon-expedia-microsoft-support-washington-action-against-donald-trump-travel-ban). Bu sempati kendiliğinden oluşmuyor da olabilir; Google’ın siyaset ve iş dünyası üzerinde etkili olmak için akademisyenleri kullandığı hakkında haberler de var (http://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/googlea-buyuk-suclama).

Büyük Beşli’nin oldukça sıradan gelir kaynakları var (http://www.businessinsider.com/how-google-apple-facebook-amazon-microsoft-make-money-chart-2017-5). Alphabet’in gelirinin %88’i reklamlardan oluşuyor. Bu oran Facebook’ta çok daha fazla, %97. Apple, daha çok donanımdan gelir sağlıyor: %63 iPhone, %11 iMac, %10 iPad ve %11 hizmetler. Microsoft’un gelir kaynakları ise daha çeşitli. Microsoft’un en önemli gelir kaynağı %28 ile Ofis yazılımı. Ofis’i %22 ile Windows Sunucu ve Azure adlı bulut bilişim platformu takip ediyor. Bunlar dışında Xbox oyun konsolu %11, Windows %9, reklamlar %7 ve Surface %5 paya sahip. Amazon’un gelir kaynakları diğer dört şirketten daha farklı. 1994 yılında kurulan şirket, 1995 yılında amazon.com sitesinden kitap satışına başladı. Daha sonra elektronik cihazlardan gıdaya her türlü ürünün satıldığı bir perakende satış devine dönüştü. Böylece ABD’lilerin yaşamının vazgeçilmez bir parçası oldu. Gelirinin %72’sini ürün ve %18’ini medya satışından elde ediyor. Amazon denilince akla ilk gelen hızla büyüyen bir perakende satış devi olsa da Amazon aynı zamanda bulut bilişim platform sağlayıcılarının başında geliyor. Müşterileri arasında Netflix, Adobe, Airbnb, Expedia, Comcast, Vodafone gibi dünyanın önde gelen şirketleri ve CIA var. Bulut bilişim, Amazon’un gelirinin %9’unu oluşturuyor ama Amazon’un bulut pazarındaki yeri stratejik olarak da önemli.

Ancak son zamanlarda şirketlerin, özellikle de Büyük Beşli’nin, giderek artan gücü hakkındaki kaygıları ifade eden haber ve yazılara daha sık rastlıyoruz. Sorun yalnızca bir zamanlar Microsoft’un deneyip başarısız olduğu ama şimdi Google, Facebook ve Apple tarafından daha cüretkarca denenen internete hakim olma ya da onu balkanlaştırma ile de sınırlı değil. Büyük şirketler her yerde: sürücüsüz arabalar, roketler, insansız hava araçları, sesli yardımcılar, artırılmış sanal gerçeklik cihazları… Bir zamanlar bilim kurgu öykülerinde yer alan çeşitli teknolojiler birer birer gerçek oluyor. Sorun, geleceğin seçilmiş, toplumun gereksinimleri doğrultusunda teknolojik gelişmeye müdahale edebilen hükümetler tarafından değil de şirketler tarafından inşa ediliyor olması (Manjoo, 2017). Bill Gates, Mark Zuckerberg vb kişilerin hayırseverlikleri ve yaptıkları bağışlar hakkındaki haberlere çok sık rastlıyoruz. Ama şirketler, doğaları gereği kârı en çoklaştırma güdüsüyle hareket ediyorlar ve eğer toplumsal bir müdahale olmazsa “nesnelerin interneti”, “dördüncü endüstri devrimi” vb adlarla pazarlanan geleceğe de bu yön verecek.

Sosyal devlet, 20. yüzyılın özgün koşullarında, emekçi sınıfların güç kazanmasıyla ortaya çıktı ve emekçi sınıfların güç kaybetmesiyle de geriledi. Bu süreçte sosyal hizmetler kâr amacı güden hizmetlere dönüştü ve piyasaya yapılan müdahalelerde toplum yararı değil sermayenin çıkarları gözetildi. Büyük Beşli de bu koşullarda büyüyüp gelişti; hükümetler, Büyük Beşli’nin topluma zarar veren hamlelerini görmezden geldiler ve çoğu zaman müdahaleden kaçındılar. Fakat son zamanlarda, teknoloji şirketlerinin tekelleşmesi, satın almalar, sansür ve gözetim kaygıları ve ABD seçimlerinde yoğun olarak tartışılan ‘sahte haberler’de Facebook ve Google’ın rolü düzenleme ve hatta şirketlerin parçalanmasından söz edenlerin sayısını artırdı.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin (AB) Google’a “rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 2.42 milyar avro ceza” (https://www.washingtonpost.com/news/the-switch/wp/2017/06/27/heres-what-you-need-to-know-about-the-google-e-u-fine/?utm_term=.f22a1a700334) vermesi önemli bir gelişmeydi. Google, arama sonuçlarını gösterirken aramada hakim konumundan yararlanıp kendi sunduğu alışveriş hizmetini üst sıralara taşıyarak rakiplerinin görünürlüğünü azaltmakla suçlanıyordu. Bu, Avrupa’da bir şirkete verilmiş en büyük cezaydı ve sonrasında Google’ın Android işletim sistemindeki konumundan yararlanarak rekabeti engellediği gerekçesiyle de cezalandırılabileceği yazıldı (http://www.hurriyet.com.tr/googlea-ikinci-buyuk-ceza-gelebilir-40511684).

AB’nin bu hamleleri ne kadar etkili olacak? Diğer şirketlerin tekelci girişimlerine karşı da harekete geçilecek mi? ABD’den de benzer bir hamle gelebilir mi? Son zamanlarda Facebook, Google ve Amazon hakkında yazılanlara göz atmak yararlı olabilir.

Facebook ve Sahte Haberler

Televizyon ABD’de 1950’lerden sonra yaygınlaşmış ve televizyon endüstrisi büyük kârlar elde etmeye başlamıştır. Her şey yolunda gibidir ama 1961’de FCC (Federal Communications Commission – Federal İletişim Kurulu) Başkanı Newton Minow, yayıncıların katıldığı bir toplantıda ilginç bir konuşma yapar. Televizyon endüstrisinden iyi para kazanılmaktadır. Fakat Minow, bu kârların kamu hizmetiyle ilgisinin olmadığını, yayınların aptalca programlar ve aldatıcı reklamlarla dolu olduğunu söyler. Minow televizyon yayınlarını ‘büyük çorak toprak’ olarak tanımlamaktadır. Televizyon, Amerika’nın en güçlü sesidir ve Amerikan toplumu üzerinde çok etkilidir. Minow, yayıncıların bu durumu önemseyerek insanları kendi dünyalarından haberdar etmelerini ister (Bergstein, 2017).

Bergstein (2017), Facebook’un son yıllardaki yaygınlığı ve toplumu biçimlendirme hırsı üzerine bu tarihsel konuşmayı hatırlatır. 16 Şubat 2017 yılında yayınladığı manifestoda (https://www.facebook.com/notes/mark-zuckerberg/building-global-community/10154544292806634/), “insanlara dünyanın daha eksiksiz bir resmini görmelerine yardımcı olmak için var olmalıyız” diyen Mark Zuckerberg bir zamanlar Minow’un televizyonculardan istediği şeyi mi yapmaktadır? Zuckerberg ağı sadece eğlence amaçlı görmemekte ve kamu hizmeti yaptığını, bunu geliştirmek istediğini savunmaktadır. Bergstein (2017), Zuckerberg’in “küresel topluluk” olarak adlandırdığı Facebook’un gerçekte tam tersini, kutuplaşmayı ve grupçuluğu artırdığını belirtmektedir. Zuckerberg de bu sorunların farkındadır, fakat bunların birkaç ince ayarla aşılabileceğini savunmaktadır. Şubat ayında yayımladığı manifestoda Facebook’taki sansasyonalizmi azaltmaya çalışacaklarını ve insanların daha iyi bilgilenmesi ve demokratik katılım sağlaması için gerekli diğer adımları atacaklarını duyurmaktadır.

Bergstein (2017), sorunun Facebook’un daha iyileştirilmesi olmadığının altını çizer. Sorun 400 milyar dolarlık bir şirketin hayatımızın her bir alanını yutarak her geçen gün daha güçlü hale gelmesidir. Minow, televizyon yayıncılığındaki sorunu rekabet yokluğuna ve gücün yoğunlaşmasına bağlamaktadır. Şimdi de iki milyar civarında aktif kullanıcısıyla Facebook tek bir sosyal ağda yoğunlaşan gücün olası sonuçlarını gösteren güzel bir örnektir. Uzun zamandır, özellikle de PRISM skandalından sonra Facebook’un gözetim uygulamaları ve mahremiyet ihlalleri eleştirilmektedir. Ancak toplumun daha geniş kesimleri, tek bir şirketin elinde yoğunlaşan sosyal ağın oluşturduğu tehdidi asıl ABD seçimlerindeki sahte haberlerden sonra fark eder. Seçim döneminde kullanıcılar Facebook hesaplarını açtıklarında aşağıdaki gibi sahte, sansasyonel haberlerle karşılaşırlar:

“Papa, Trump’u destekliyor.”

“Hillary, IŞİD’e silah sattı.”

“Hillary’nin e-postalarını sızdırdığından şüphelenilen FBI ajanı ölü bulundu.”

“Obama, Twitter’da Clinton’ı takip etmeyi bıraktı.”

Sosyal medyada yayılan sahte ve daha çok Donald Trump’u desteleyici haberlerin ABD seçiminde etkili olduğu savunulmaktadır. Özellikle Google ve Facebook’un sahte haberlerdeki rolüne dikkat çekilmektedir. Her iki şirket de sahte haber sorununu kabul etmekle beraber seçimlerde belirleyici bir etkilerinin olduğunu reddetmektedir. Ama hem Google hem de Facebook sahte haber sorununu kabul ederek algoritmik çözümler üzerinde çalışıyorlar. Bergstein (2017) Facebook’un bu çalışmasını olumlu karşılamakla beraber Zuckerberg’in “bilgilendirilmiş topluluk” hedefinin Facebook’un yapısına aykırı olduğunu savunmaktadır. Facebook’un iki milyar civarında aktif kullanıcısı vardır ama insanlar çoğunlukla gerçek hayatta tanıdıkları ve ortak yanları olan kişilerle bağlantı kurarlar. Facebook’un haber akışı (News Feed), daha sık tıklayabileceğiniz, Facebook’ta bulunmaktan mutluluk duyup gün içinde ağı tekrar ziyaret etme isteği duyacağınız ve dolayısıyla duygusal ve sansasyonel haberler göstermeye meyilli. Doğrusu, Facebook’ta kendini daha çok arkadaşların aralarında eğlenceli paylaşımlar yaptığı, farklı şehirlerdeki aileleri birbirine bağlayan bir ağ olarak görüyor. Fakat Bergstein’in (2017) da belirttiği gibi Facebook’un kendini politik katılımı destekleyen, modern zamanın agorası olarak da göstermeye çalışması kullanıcıları olabildiğinde sitede tutma hedefleriyle çelişiyor. Ayrıca, “aynı düşünce etrafında birleşen insanlara sunulan bilginin o düşüncenin etrafında bulunan sınırlı alanda kalması, aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi ve gerçeğin kendisinin inanılmaz bir haline dönüşmesi” (http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56631) olarak tanımlanan yankı odası etkisi nedeniyle Facebook’un işi hiç de kolay görünmüyor.

Facebook kullanıcıları hakkında çok şey bilmektedir (https://www.washingtonpost.com/news/the-intersect/wp/2016/08/19/98-personal-data-points-that-facebook-uses-to-target-ads-to-you). Kullanıcının yaşadığı yer, yaşı, soyu, cinsiyeti, dili, eğitim düzeyi, çalışma alanı, etnik yakınlığı, geliri, ev sahipliği ve evinin özellikleri (tipi, değeri, metrekaresi, inşa tarihi), ev halkının kompozisyonu bilinmekte veya tahmin edilebilmektedir.

Yakın zamanda yıl dönümü olan, evinden veya ailesinden uzakta yaşayan, yeni evlenen, nişanlanan veya doğum günü yaklaşan arkadaşları olan, uzun mesafeli ilişkisi olan, yeni bir ilişkiye başlayan, yeni nişanlanan, evlenen veya taşınan, çocuk sahibi olan ve/veya bebek bekleyen, okul çağında çocuğu olan, politikayla ilgilenme olasılığı yüksek olan, muhafazakar veya liberal olan kullanıcılar listelenebilir.

Facebook, kullanıcının iş hayatı hakkında temel bilgilere sahiptir. Kullanıcının işvereni, çalıştığı endüstri, iş unvanı, ilgi alanları, çalıştığı şirketin kaç çalışanı olduğu, yönetim kademesinde yer alıp almadığı bilinebilir. Ayrıca Facebook, motosikleti olan, araba almayı düşünen (istediği marka ve modelle beraber), son zamanlarda araba parçası ya da aksamı alan, araba parçası ya da servisine ihtiyaç duyan kişileri listeleyebileceği gibi yalnızca bu kişilerin kullanmakta olduğu arabanın bilgisine (marka, model, yaş) sahip olmakla kalmaz, yeni bir araba için ne kadar harcama yapabileceklerini ve nasıl bir araba almak istediklerini de tahmin edebilir. Daha kişisel bilgileri de elde edebilmektedir. Hayır kuruluşlarına bağış yapanlar ve hayır kuruluşu tipi, kanvas oyunları oynayanlar, oyun konsolu olanlar, Facebook etkinliği yaratanlar, Facebook ödemelerini kullananlar, bir Facebook sayfası yönetenler, son zamanlarda Facebook’a fotoğraf yükleyenler, yabancı bir ülkede yaşayanlar (anavatanına göre sınıflandırarak), yeni teknolojileri benimsemekte erkenci olanlar, yatırım tipine göre yatırımcılar, kredi limitleri, bankamatik kartı kullananlar, radyo dinleyenler, yakın zamanda akıllı telefon veya tablet satın alanlar, bira, şarap veya sert içkiler satın alanlar, kıyafet alanlar, market alışverişi yapanlar, güzellik ürünü alanlar, ev ürünleri üzerine harcama yapanlar, çevrimiçi veya çevrimdışı alışverişi tercih edenler, iş veya zevk için sık sık seyahat edenler, yakın zamanda seyahat etmeyi veya taşınmayı planlayanlar listelenip reklamcılara satılır.

ABD’lilerin %64’ü Facebook kullanmaktadır. Bu oran yine Facebook’un olan Instagram için %28, Pinterest için %26, Linkedin için %28 ve Twitter için %21’dir. Bergstein (2017) hiçbirinin halkın her şeyi olmaya çalışmadığını belirtmektedir ve Minov televizyon yayıncılığı için düşündüğü gibi sosyal medyada rekabeti ve çeşitliliği savunmaktadır. Bergstein’e (2017) göre ticari olmayan alternatiflere gereksinim vardır. Ticari olmayan sosyal ağlar, kullanıcılar hakkında olabildiğince bilgi toplamak için çabalamayacaktır ve kullanıcılar arasında yeni etkileşim biçimlerini deneyimlemeye daha açık olacaklardır.

Kısacası, ABD seçimleri ve sahte haberler hakkındaki tartışmalar merkeziyetçi bir ağın içerdiği tehlikeleri gözler önüne sermektedir. ABD seçimlerinde sahte haberlerin seçimi etkilemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını düşünmüyorum. Daha çok bir algoritma kazası söz konusu gibi. Ama biz kullanıcılar bu algoritmayı bilmiyoruz ve değiştiremiyoruz. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde bilinçli müdahaleler de söz konusu olabilir. Bergstein’in (2017) önerisini, alternatif sosyal ağların neden kurulmadığını veya kurulamadığını da ayrıca tartışmak gerekiyor.

Google ve Kamu Hizmeti Olarak Bilişim

Tekelleşme hakkındaki görüşleri tarihin tozlu sayfalarından çıkaran yalnız Bergstein (2017) değildir. Taplin (2017) de New York Times’daki yazısında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un danışmanı olan Louis Brandeis’in büyük şirketlerin demokratik toplum için yarattığı tehlike ve sektörlerin düzenlemesi hakkındaki görüşlerini aktarır. Brandeis, düzenlemenin, eninde sonunda düzenleyicinin çürümesiyle sonuçlanacağını düşündüğünden düzenleme fikrine genel anlamda karşı durmaktadır. Bunun yerine büyük şirketlerin parçalanmasını daha akla yatkın bulmaktadır. Fakat doğal tekelleri bir istisna olarak görür. Telefon, su, elektrik ve demiryolu taşımacılığında olduğu gibi bir ya da birkaç şirketin endüstriyi kontrol etmesi daha anlamlı olabilmektedir.

Taplin (2017), bugün tartışığımız büyük şirketlerin, en başta da Google’ın, pazarın talebini iki firmanın rekabeti sonucu oluşan fiyata kıyasla daha düşük bir fiyata karşılayarak doğal tekel haline gelip gelmediğini sorgular. Eğer doğal tekel durumu söz konusuysa bunu kamu hizmeti olarak düzenlenme zamanı gelmiş midir? Taplin (2017), günümüzdeki gelişmeleri telekom sektörünün ilk günleriyle karşılaştırır. Ağı kullanan kişi sayısı arttıkça ağın kullanım değerinin artması olarak tanımlanan ağ etkisi olmadan ağ tam anlamıyla kullanışlı olmamaktadır. Nitekim binalardan farklı telefon şirketlerine ait telefon hatlarının sarktığı 1895’in ABD’sinde de bu durum yaşanmaktadır. Çünkü ortada farklı telefon şirketlerine ait ve birbiriyle uyumsuz telefon hatları vardır.

AT&T’nin (American Telephone and Telegraph) küçük operatörleri birer birer satın almasıyla, tek bir ağ kalır ve doğal tekel oluşur. Hükümet önce bu sürece göz yumar ama sonrasında FCC ile tekeli düzenler. Düzenleme, AT&T’nin kârının belirli bir oranını araştırma geliştirme faaliyetlerine ayırmasını da içermektedir. Daha sonra AT&T’nin bir alt kuruluşu olarak kurulan Bell laboratuvarları, dijital çağın temellerini oluşturan transistör, mikro çip, lazer gibi teknolojileri gelişiminde önemli bir rol oynayacaktır. Hükümet, AT&T’nin telefon tekeline izin verir ama karşılığında da şirketin elindeki tüm patentlerin Amerikan firmaları tarafından ücretsiz kullanılabilmesini sağlar ve gelecekteki patentler de cüzi bir ücretle kullanılabilecektir. Texas Instruments, Motorola ve Fairchild Semiconductor bu haktan yararlanarak ortaya çıkarlar.

Taplin (2017), AT&T ile günümüzdeki büyük BT şirketlerinin durumunun birebir aynı olmadığını kabul etmekle beraber, ortak yönlerinin kamu hizmeti sağlamak olduğunu ifade etmektedir. Telefon örneğinde olduğu gibi çok sayıda firmanın kendi altyapısını düzenlemek için yatırım yapması kaynak israfı olmaktadır. Bu nedenle, telefon gibi su, elektrik ve yol hizmetleri de kamu hizmeti olarak sunulur. Mosco’nun (2014) da belirttiği gibi bu hizmet, kamu kuruluşu veya bir şirket tarafından sunulabilir. Ancak ikinci durumda bile hizmet, kamu kuruluşları tarafından düzenlenir. 1950’lerden itibaren bilişimin bir kamu hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği hakkında görüşler öne sürülmektedir. Douglas Hill The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesini daha da somutlaştırmıştır. Hill’e göre bilgisayarın veya enformasyon hizmetinin beş temel bileşeni vardır (aktaran Mosco (2014)):

  1. Sistemin temel olarak çok sayıda uzak kullanıcı tarafından aynı anda kullanılması
  2. Birçok programın eş zamanlı çalışması
  3. Kullanıcın özel bir bilgisayardan bekleyeceği gibi uzak istasyonlarda en azından aynı yelpazede yer alan olanak ve kapasitelerin kullanılabilmesi
  4. Sabit ücretli bir hizmet ve kullanıma bağlı değişken fiyatlandırma üzerine kurulu bir sistemin olması
  5. Sonsuz büyüme kapasitesi, böylece müşteri yükü arttıkça sistem çeşitli araçlarla sınırsız olarak genişleyebilmesi

Aslında dünyada birkaç bilgisayarın yeterli olacağı öngörüsü o kadar da yanlış değildir. Bulut bilişim ve tekelleşme ile çok sayıda bilgisayarın bir araya gelerek sunduğu hizmetleri tek bir bilgisayardan sunuluyormuş gibi de ele alabiliriz. Dünya sadece bir avuç şirketin elinde olan sistemlere erişen akılsız bilgisayarlarla bağlı bir ağa doğru evrilmektedir. Bu şirketler bir yandan büyük kârlar elde ederken diğer yandan 2001’den itibaren rekabeti azaltmakta ve yeni firmaların sektöre girişini zorlaştırmaktadır. Bu tekelleşme sürecine karşı Taplin’in üç temel önerisi vardır. Birinci önerisi büyük şirketlerin küçük şirketleri yutmasının önüne geçilmesidir. Google, AdMob ve DoubleClick’i, Facebook Instagram ve WhatsApp’ı, Amazon Audible, Twitch, Zappos ve Alexa gibi şirketleri satın alarak gücüne güç katmıştır. Bunun engellenmesi gerekmektedir. İkinci önerisi, Google’ın bir kamu hizmeti olarak düzenlenmesi, arama algoritması ve diğer yeniliklere ait patentlerin uygun bir fiyatla kullanıma açılmasıdır. Üçüncü önerisi ise Facebook ve Youtube gibi sitelerin kullanıcı emeğinin ürünlerini ücretsiz olarak kullanmalarına olanak veren 1998 Dijital Binyıl Telif Hakkı Yasası’ndaki ‘güvenli liman’ maddesinin kaldırılmasıdır.

Ancak Taplin (2017), Trump’ın yakın çevresinde Peter Thiel gibi teknoloji patronlarının olduğunu, ve tröst karşıtı düzenleme için dört yıl daha beklemek gerekeceğini; dört yıl sonra ise tek çözümün muhtemelen bu şirketlerin parçalanması (Google’ın DoubleClick’i ve Facebook’un WhatsApp’ı satmaya zorlanması) olacağını yazmaktadır.

Her Şeyin Dükkânı Amazon

Haziran’da Amazon, üst segment süper market zinciri Whole Foods’u almayı planladığını duyurdu. ABD’li yetkililer anlaşmayı onaylarsa Amazon 400 mağaza, kapsamlı bir tedarik zinciri ve yeni bir tüketici verisi kaynağına sahip olacak. Bileşik varlığın Amerikan pazarındaki payı yüzde 5’in altında olacak ama Khan (2017) bu satın almayla Amazon’un online pazarlarda ve dağıtımda sahip olduğu olağanüstü gücün etkisini arttıracağını belirtiyor.

Amazon hızla büyüyor ve yaşamı kaplıyor. Amazon, Walmart gibi bir mega mağaza, Apple gibi bir donanım üreticisi, Con Edison gibi bir hizmet sağlayıcı, Netflix gibi bir video dağıtıcısı, Random House gibi bir yayıncı, Paramount gibi bir prodüksiyon stüdyosu, The Paris Review gibi bir edebiyat dergisi, FreshDirect gibi bir market dağıtıcısıdır. Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos aynı zamanda Washington Post’un da sahibidir. Elbette ki Amazon bu faaliyetlerinin hiçbirinde sıradan bir oyuncu değildir. Walmart’ın kurucusu Sam Walton’un hedefinde sadece dünyanın en büyük perakendecisi olmak vardır. iPod’u piyasaya sürdükten sonra Steve Jobs şarkıcılarla kayıt sözleşmesi yapmamıştır ve AT&T, iletişim kuleleri inşa edip bunları küçük telefon şirketlerine kiralamamıştır. Ama Amazon bunların hepsini yapmaktadır. Örneğin, AWS (Amazon Web Services) ile yeni kurulan firmalar için altyapı desteği sağlamaktadır (Packer, 2017). Amazon, internetteki perakende satışların %43’ünü elinde tutuyor. 2016’da ABD’deki çevrimiçi satışlarından 63 milyar dolar gelir elde etti. Bu miktar, çevrimiçi satış yapan, Amazon’dan sonraki ilk on şirketin gelirinden daha fazla. E-kitap satış piyasasının %74’ünü kontrol ediyor. ABD’de çevrimiçi giysi satışı yapan şirketlerin en büyüğü ve ülkenin en büyük konfeksiyon perakendecisi olma yolunda. Dünyanın en büyük lojistik ağına ve piyasa platformuna sahip ve bulut bilişim piyasasın en önemli şirketlerinden biri. Amazon Echo (https://www.youtube.com/watch?v=WQqxCeHhmeU) gibi yenilikçi teknolojiler üretiyor, film ve diziler yapıyor ve 20 şehirde restoranlardan yiyecek servisi yapıyor. Çizgi filmlerdeki dev ahtapotlar gibi kollarıyla her an herhangi bir yere saldıracakmış gibi duruyor. Packer’in (2016) vurguladığı gibi Amazon her şeyin dükkanı olmanın ötesine geçerek her şey olabilmek yolunda ilerliyor.

Khan (2017) şirketin bugünkü güçlü konumunu mevcut tröst karşıtı yasalarının etkisizliğine bağlıyor. Amazon rakiplerine göre daha hızlı ve ucuz ürün dağıtabilmektedir. Bu da yazının başındaki ankette görüldüğü gibi Amazon’un neden kolay vazgeçilemez ve yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat Amazon’un rakipleri ve üreticiler için durum o kadar parlak değildir. Amazon’un genel stratejisin ilk adımı temel mal ve hizmetleri maliyetinin aşağısına satarak rakiplerinin rekabet etmesini zorlaştırmak ve oyundan çekilmeye zorlamaktır. Sonrasında fiyatları tekrar yukarı çekmektedir. Üreticiler için de durumun parlak olduğu söylenemez. Khan (2017), Amazon’u, 19. yüzyıldaki tren yollarına benzetmektedir. 19. yıllarda tren yollarını ellerinde bulunduranlar, üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi denetliyor, bazı üreticilere kayırarak daha avantajlı olmasını sağlayabiliyordu. Bu gücü elinde bulunduran aracılar, kendi demiryollarına bağımlı olan çiftçileri ve petrol üreticilerini vergilendiriyor; onları ulaşım araçlarından mahrum bırakarak batmalarını neden olabiliyorlardı. Amazon da farklı işkollarını birbirine bağlayarak demiryollarının bir zamanlar yaptığını yapmakla kalmıyor aynı zamanda platformuna bağımlı şirketlerle rekabet de ediyor. Hachette’le yaşadığı e-kitap fiyatlandırması tartışmasında olduğu gibi bir gecede binlerce kitabın satışını engelleyebiliyor. Ayrıca sitede kullanılan algoritmalar belirli ürünleri önceliklendirebiliyor. Günümüzde veri deyince ilk akla gelen Google ve Facebook olmaktadır. Oysa Amazon da en başından itibaren verinin öneminin farkındadır. Tüketiciler hakkındaki veriler Amazon’un en büyük gücüdür. Bu güç ve Büyük Beşli’de yer alan diğer şirketlere göre ‘gerçek dünya’yla daha doğrudan bağlantılara sahip olması Amazon’u nesnelerin internetinde öne çıkarabilir.

Khan (2017), Amazon’un Whole Foods’u satın alarak pazardaki hakimiyetini ve çıkar çatışmalarını artıracağını belirtiyor. Böylece Amazon hem fiziksel perakende pazarına doğru genişlemiş hem de çevrimiçi dünyadaki hakimiyetini artırmış olacak. Üretim ve dağıtım sürecini bir bütün olarak içinde barındıran Amazon’a karşı koymak zorlaşacak, özellikle yeni firmalar için. Khan (2017), Amazon’un tröst karşıtı yasalardaki boşluklardan yararlandığını yazıyor. Özellikle fiyatların tüketici yararına, düşük olması tröst suçlamasına karşı Amazon’un savunması oluyor. Fakat düşük fiyat geçici bir durum; Amazon’un bulut bilişim stratejisinde olduğu gibi sadece rakibi saf dışı bırakana kadar geçerli (Mosco, 2014).

Temmuz ayında internette, kısmen Amazon’un Türkiye’deki muadili diyebileceğimiz hepsiburada.com sitesinin satılabileceği hakkında haberler vardı (https://www.trendcadde.net/blog/hepsiburada-com-sirketi-satiliyor-mu/). Birkaç yıl sonra, Amazon veya benzer bir şirket Türkiye pazarına girebilir. Nesnelerin interneti rüzgarını da arkasına alarak ABD’deki gibi tüketicilerin vazgeçilmezi olabilir.

Çemberin Dışına Çıkabilmek

Bergstein (2017), alternatif sosyal ağların inşa edilmesiyle Facebook’un hakimiyetinin zayıflatılabileceğini iddia etmektedir. Taplin (2017) ise Google’un bir hizmet olarak düzenlenmesini, bu yapılmadığı taktirde birkaç yıl sonra parçalanmasının kaçınılmaz olacağını savunmaktadır. Amazon’un Whole Foods’u satın alma girişiminden sonra yazılanlarda ise tröst karşıtı yasalara vurgu vardır. Her biri sistem içi ve geçici çözümlerdir. Ama teknoloji şirketlerinin durumu biraz daha çetrefillidir.

Morozov’a (2017) göre teknoloji şirketlerinin düzenlenmesi zordur. Teknoloji şirketleri, henüz düzenlenmemiş teknolojilere başvurarak düzenlemeyi başka yollardan atlatabilmektedirler. Düzenleyicilerin taleplerine uyarak yenilgiyi kabullenmek yerine yeni iş modellerine yönelmeyi tercih etmektedirler. Google, yedi yıllık uzun bir soruşturma sonrasında, hakim konumundan yararlanarak kendi çevrimiçi alışveriş servisini aramalarda üst sıralara taşıdığı için 2.42 milyar avro ceza ödemeye mahkum edilmiştir. Bundan zarar gören küçük perakendecilerin durumu düşünüldüğünde Avrupa Komisyonu’nun kararı yerinde görünmektedir. Fakat Morozov (2017) Komisyon’un bu kararının, sorunun temeline inmekten çok uzak olduğunu belirtmektedir. Çünkü Komisyon sorunu veri platformlarının gücünün sınırlandırılması olarak algılamamaktadır. Facebook ve Google vb şirketlerin temel stratejisi elde ettikleri, işledikleri ve yapay zekaya aktardıkları veri hazinesini daha kazançlı kullanım yollarını bulmaktır. Google da geleceğini arama motoruyla elde edeceği reklamlarda değil enformasyon yoğun hizmetlerde görmektedir. Google’ın stratejisi iki yönlüdür. Birincisi, her bir kullanıcı hakkında olabildiğince bilgi toplamaya çalışmaktadır. Bunun için de doğrudan kârı ikinci plana atarak, kullanıcılardan daha çok veri sağabileceği uygulamalar sunmaktadır. Böylece yakın zamanda arama yapmadan, nerede olursak (akıllı telefonda, akıllı televizyonda veya akıllı evde) olalım Google ne arayacağımızı tahmin ederek bizim elimiz ayağımız olacaktır. Ayrıca Google, elde ettiği verilerden yararlanarak, çoğu yapay zeka üzerine kurulu ileri hizmetler geliştirmek ve bunları hükümet ve şirketlere satmak istemektedir. Böylelikle, siber saldırıları belirleme, kansere çare bulma veya yaşlanmayı yavaşlatma yarışında bir adım önde olacaktır.

Bunun yanında Morozov (2017), şirketin kullanıcılara reklam göstermeye devam edeceği ama artık bunun için e-postaları taramayacağı hakkında yaptığı duyuruya (https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-23/google-will-stop-reading-your-emails-for-gmail-ads) işaret ederek Google’ın strateji değişikliğine gittiğini ifade etmektedir. Morozov’a (2017) göre bunun en önemli nedeni, artık e-postalardan elde edilen verimin azalmasıdır. Şu anda zaten çok fazla bilgiye sahiptir. Bunun yerine artık muhteşem yapay zekasından yararlanacak. Dolayısıyla arama sonuçlarındaki çevrimiçi alışveriş sitelerinin üst sıralarda çıkıp çıkmaması artık sorun olmayacak. Google arama eyleminin kendisini ortadan kaldıracak. Bu nedenle, arama ve reklamcılık işinden gelir sağlama Google’ın evriminin ilk adımıdır. Şu anki iş modeli gelecekte de kısmen devam edebilir ama yapay zeka destekli uygulamalardan elde edeceği gelir Google için daha önemli olacak (age).

Morozov (2017) bu nedenle Google’a verilen cezanın sadece 2010’ların Google’nı kontrol etmek için uygun olabileceğini, ama ne 2017’deki Alphabet ne de 2020 için yeterli olacağını savunuyor. Bu karar, Google’ın dönüşümünü hızlandırıcı bir etkiye de sahip olabilir. Avrupa Komisyonu, Google’ın asıl gücünün ve tehlikenin kaynağının veri olduğunu fark edememiştir. Veri, yapay zeka çalışmalarının yakıtı haline geliyor ve Simonite’in (2017) de vurguladığı gibi daha fazla veriye sahip şirketler, rekabette çok daha avantajlı ve alt edilmeleri oldukça zor.

Pazarın %80’ininin bir şirketin elinde olmasındansa pazar payı %20 olan beş şirketin bulunması daha iyi sonuç doğurabilir. Ama veri piyasasında durum farklıdır. Verinin %100’üne sahip bir şirket, %20’sine sahip şirketlerin yapamayacaklarını da yapabilir. Bu noktada, Morozov (2017), Taplin (2017) gibi Google’ın faaliyetlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi gerektiğini savunuyor gibi görünmektedir. Ama Taplin (2017) kendini AT&T örneğiyle sınırlamaktadır. Morozov (2017), bir adım daha atarak çemberin dışına çıkar ve bunun rekabet kurallarını yok saymanın ve tüm veriyi Google’a vermenin bir gerekçesi olamayacağını ekler. Morozov’a (2017) göre bir ülkenin verisi, tüm vatandaşların ortak mülkiyeti olmalıdır. Bunu kullanmak isteyenler, izlenmeli ve vergisini ödemelidir. Firmaları asıl korkutan bu olacaktır. Diğer çözüm, ceza son derece zararsız ve dönüşümü hızlandırıcı olacaktır.

Kaynaklar

Bergstein, B. (2017). We Need More Alternatives to Facebook, https://www.technologyreview.com/s/604082/we-need-more-alternatives-to-facebook/, son erişim 01/07/2017

Khan, L. M. (2017). Amazon Bites Off Even More Monopoly Power, https://www.nytimes.com/2017/06/21/opinion/amazon-whole-foods-jeff-bezos.html, son erişim 18/07/2017

Manjoo, F. (2017). Google, Not the Government, Is Building the Future, https://www.nytimes.com/2017/05/17/technology/personaltech/google-not-the-government-is-building-the-future.html , son erişim 01/07/2017

Morozov, E. (2017). To tackle Google’s power, regulators have to go after its ownership of data, https://www.theguardian.com/technology/2017/jul/01/google-european-commission-fine-search-engines, son erişim 18/07/2017

Mosco, V. (2014). To the cloud: Big data in a turbulent world. Routledge.

Packer, G. (2017). Cheap Words,Amazon is good for customers. But is it good for books?, http://www.newyorker.com/magazine/2014/02/17/cheap-words, son erişim 18/07/2017

Rotman, D. (2017). It Pays to Be Smart, https://www.technologyreview.com/s/608095/it-pays-to-be-smart/, son erişim 01/07/2017

Simonite, T. (2017). AI and ‘Enormous Data’ Could Make Tech Giants Harder To Topple, https://www.wired.com/story/ai-and-enormous-data-could-make-tech-giants-harder-to-topple, son erişim 18/07/2017

Taplin, J. (2017). Is It Time to Break Up Google?, https://www.nytimes.com/2017/04/22/opinion/sunday/is-it-time-to-break-up-google.html, son erişim 18/07/2017

 

19 Ekim 2017

Posted In: amazon, Apple, Büyük Beşli, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, microsoft, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Tekel, Teknoloji Tarihi

KRACK: WPA2 Protokolünü Hedef Alan Bir Saldırı

Kablosuz internet cihazlarımızla (bilgisayar, telefon, vb) evlerde, iş yerlerinde vs bağlandığımız kablosuz ağların çoğunu koruyan WPA2 şifreleme algoritmasını etkisiz hale getiren bir atak geliştirilmiş. KRACK adı verilen bu atak kablosuz ağların parolalarını kırmıyor, yani evlerimizdeki internete kaçak ortağımız olmuyor ancak daha kötüsü cihaz ve erişim noktası arasındaki şifrelemeyi etkisiz hale getirerek siz ve internet arasında giden gelen bilgileri saldırgan kişilerin okuyabilir hale gelmesine yol açıyor. Üstelik bu atak en azından mayıs ayından beri başarıyla çalışıyormuş ancak ilk defa şimdi yaygınca bilinir hale gelmiş.

Biz ne yapabiliriz bu atak karşısında? Ziyaret ettiğimiz web sayfalarına mümkün olduğunca https üzerinden erişmeye çalışalım, ne kadar az şifrelenmemiş web trafiği yaratırsak o kadar iyi. Ayrıca kullandığımız bilgisayarların, telefonların, modemlerin vb her fırsatta yazılım güncellemelerini takip edelim. Örneğin bir çok Linux tabanlı işletim sisteminde WPA2 şifrelemeli ağlara bağlanmamızı sağlayan wpasupplicant yazılımına gerekli yamalar geldi bile. Windows’lar için de gerekli yamalar yayınlanmış. Şu an için yapacak başka da bir şey yok.

Atak hakkında detaylı bilgiye https://www.krackattacks.com/ adresinden, atakla ilgili yayınlanan bilimsel makaleye de https://papers.mathyvanhoef.com/ccs2017.pdf adresinden erişebilirsiniz.

17 Ekim 2017

Posted In: android, Gezegen Yazıları, güvenlik, ios, linux, windows, wpa2

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -10-

Dönem dönem düşen masaüstü ortamlarının çeviri oranlarının çok yükseldiği bir zamanda yazabildiğim için mutluyum. Aşağıdaki rakamlara bakınca bir GNU/Linux dağıtımı kullanmanın önündeki (eğer varsa) engellerden birinin yerelleştirme olmadığını rahatça söyleyebiliriz sanırım.

KDE: Geçen yıl %81 olan KDE çeviri oranı büyük bir artış göstererek %94 seviyesine çıktı. Daha önce neredeyse hiç çevirisi olmayan yardım içeriğinin de %8'i Türkçeye çevrildi. Çok yakında daha yükseğe çıkacağını tahmin ediyorum. KDE'nin en çok yerelleştirildiği 12. dil Türkçe.

GNOME: Geçen yıl %90 olan çeviri oranı %99'a yükseldi. Yardım içeriği neredeyse hiç çevrilmeden duruyor.

Enlightenment: Geçen yıl %74 olan çeviri oranı %73'e geriledi.

XFCE: Xfce web sayfası da dahil olmak üzere %100 çeviri oranına sahip.

LXDE: Lxde projesinde yer alan bütün yazılımlar %100 Türkçe çevirisine sahip.

LibreOffice: Özgür ofis paketi LibreOffice'de çeviri durumu çok iyi. Bütün sürümlerin arayüzleri %100 Türkçe'ye çevrilmiş durumda. Yardım içerikleri de %99 civarında yerelleştirildi.

Çevirmenlerin ve onlara destek olanların eline sağlık!

1 Ekim 2017

Posted In: Çeviri, Enlightenment, Gezegen, Gnome, kde, libreoffice, Lxde, Xfce

XXII. Türkiye’de İnternet Konferansı, Akademik Bilişim 2018 ve 3. Kamu Açık Kaynak Konferansı

Türkiye'de İnternet Konferanslarının yirmi ikincisi bu yıl 2-4 Kasım 2017 tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesinde yapılacak.

3. Kamu Açık Kaynak Konferansı ise 25-26 Ekim 2017 tarihleri arasında ATO Congresium'da düzenlenecek.

Yirminci Akademik Bilişim Konferansı için Karabük Üniversitesi ev sahibi olacak ve 31 Ocak - 2 Şubat 2018 tarihlerinde gerçekleşecek.

Bilişim camiasının bu üç büyük buluşmasını takvimlerinize şimdiden işaretleyin de sonradan keşke haberim olsaydı demeyin.

20 Eylül 2017

Posted In: akademik bilişim, ankara, Gezegen, inet-tr, istanbul, kak, karabük, konferans

How to fix PostgreSQL error “duplicate key violates unique constraint”

If you get this message when trying to insert data into a PostgreSQL database:


ERROR: duplicate key violates unique constraint

That likely means that the primary key sequence in the table you’re working with has somehow become out of sync, likely because of a mass import process (or something along those lines). Call it a “bug by design”, but it seems that you have to manually reset the a primary key index after restoring from a dump file. At any rate, to see if your values are out of sync, run these two commands:


SELECT MAX(the_primary_key) FROM the_table;

SELECT nextval('the_primary_key_sequence');

If the first value is higher than the second value, your sequence is out of sync. Back up your PG database (just in case), then run thisL


SELECT setval('the_primary_key_sequence', (SELECT MAX(the_primary_key) FROM the_table)+1);

That will set the sequence to the next available value that’s higher than any existing primary key in the sequence.

Reference: https://hcmc.uvic.ca/blogs/index.php?blog=22&p=8105&more=1&c=1&tb=1&pb=1

29 Ağustos 2017

Posted In: postgresql

İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.

24 Temmuz 2017

Posted In: copyright, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, fikri mülkiyet hakları, Gözetim, ifade özgürlüğü, mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, penguen, sansür, teknoloji politikası, Teknoloji Tarihi, Telif

Özgür Yazılım: Bir Son Mu Yoksa Başlangıç Mı?

Geçen yıl kasım ayında Alternatif Medya Derneği, Dmytri Kleiner’in Telekomünist Manifesto adlı çalışmasının Türkçe çevirisini yayımladı. Telekomünist Manifesto’nun özgün sürümünü http://networkcultures.org/publications/#netnotebook, Türkçe çevirisini ise http://sendika29.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf (*) adreslerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Kleiner (2016), çalışmasını manifesto olarak adlandırmasına karşın bunun “bütün bir kuramsal sistem, dogmatik bir inanç kümesi veya siyasal bir hareketin platformu anlamında bir bildirge” olmadığının altını çiziyor; başlangıç ve tanıtım amaçlı bir bildirge olduğunu belirtiyor. Manifesto, 2004-2008 yılları arasında Kleiner’ın kendisinin ürettiği ve üretimine katkıda bulunduğu, yeniden düzenlenen metinlerden oluşuyor.

Bu yazıda Kleiner’ın (2016) manifestoda yer alan tespit ve önerilerini aktaracağım. Kleiner, bir yazılım geliştirici ve tezlerinin arkasında dijital ortamdaki pratiklerin başarılarının ve içerdiği zaafların eleştirisinin önemli bir yeri var. Manifesto, üç sorun alanı ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor: altyapı, fikri mülkiyet ve bilişsel emek. Kleiner’ın (2016) bu üç sorun alanı hakkındaki tespitlerine katılsam da iki önerisi (Girişimci Komünizm ve Copyfarleft) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunun nedeni Kleiner’ın (2016) önerilerini yanlış, uygulanamaz veya anlamsız bulmam değil. Kleiner’ın (2016) yazdıkları akla yatkın ama biraz fazla sıradışı. Kitaptaki “Girişimci Komünizm” alt başlığını okuyunca insanın kafası allak bullak oluyor. Bu konular hakkında ayrıntılı bir araştırma yapmadan olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmek istemiyorum. Kleiner (2016) her iki önerisinde de, Richard Stallman’ın GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı) yaptığı gibi kapitalizmin kendi kurumlarını, kendisine karşı kullanma amacı güdüyor.
Kleiner (2016) Telekomünizm’le alışıldık bir komünizmden söz etmiyor. Telekomünizm, merkezi olmayan, dağıtık ve uzaktan bir komünizm. Fiziksel bir mekana bağlı değil ve P2P (peer-to-peer) ağlardan esinleniyor. Kleiner (2016), eşitlikçi P2P ağları komünizmle, hiyerarşik ilişkiler içeren istemci-sunucu ağlarını ise kapitalist devletle özdeşleştirmekte ve WWW’nin (World Wide Web – Dünyayı Saran Ağ) gelişimiyle birlikte İnternet’in P2P bir yapıdan saparak istemci-sunucu ağlarıyla örülmeye başladığını belirtiyor. Manifestonun P2P Komüni̇zme Karşı İstemci̇-Sunucu Kapi̇tali̇st Devlet başlıklı bölümünde ağın ekonomi politiğini ve yeniden üretim sorununu tartışıyor. Bu tartışmaya girmeden önce P2P ağlara kısaca bakalım.

P2P Ağlar Neden Önemlidir?

İki ya da daha fazla kullanıcı arasındaki en basit iletişim aşağıdaki gibi bir ağ oluşturmaktır. A ve B bilgisayarları Resim-1’de olduğu gibi birbirlerine doğrudan ses, görüntü ve metin dosyaları gönderebilirler:

Basit ağ
Resim 1

Diğer bir seçenek de istemci olarak adlandırılan A ve B bilgisayarlarının aralarındaki iletişimi bir sunucu üzerinden gerçekleştirmesidir.

Sunucu-İstemci ağı
Resim 2

A enformasyonu C sunucusuna yükler ve B de bunu C’den indirir. “C’ye neden gerek var?” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzde iki ya da daha fazla kişi arasındaki dosya paylaşımının çoğu zaman bir sunucu aracılığıyla yapıldığına dikkat edelim; örneğin bir kullanıcı diğerine WhatsApp’tan fotoğraf gönderdiğinde arada bir sunucu vardır. Çoğunlukla sunucular istemcilere göre daha üstün teknik özelliklere sahiptir. Fakat bu bir zorunluluk değildir. Tam tersi de olabilir. İstemcilerden ve sunuculardan oluşan bir ağ hiyerarşik bir ilişkidir. Herhangi bir istemcinin yokluğu diğer istemcileri ya da sunucuyu olumsuz etkilemez. Sunucuda yaşanan herhangi bir olumsuzluk ise istemcilerin çalışmasını doğrudan etkileyecektir.

İstemci ve sunucu kavramları ağdaki bilgisayarlar arası ilişkide bilgisayarın rolünü gösterir. Pekala aynı bilgisayar ağda hem istemci hem de sunucu olabilir. Aslında Resim 1’deki A bilgisayarı, içerdiği dosyaları B ile paylaşırken sunucu, B’nin dosyalarından faydalanırken istemcidir. Bilgisayarların ağda nasıl ve hangi rollerle ilişkilendirileceği ve bu ilişkinin hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşeceği ağın oluşumunda belirleyicidir. Aşağıda gösterilen istemci-sunucu ağı modelinde tüm iletişim merkezdeki sunucu bilgisayarı üzerinden gerçekleşmektedir. Sunucuya sahip olan veya onu ele geçiren ağdaki tüm iletişimi kontrol etme gücünü de elde eder.

Resim 3

Aşağıdaki P2P modelde ise herhangi bir hiyerarşi yoktur ve tüm bilgisayarlar eşittir. Bu modelde, herhangi bir bilgisayarın ele geçirilmesi veya ağdan çıkması, ağı felç etmez; ağ değişen koşullara göre yenilenir. İnternet kullanıcıları P2P ağları daha çok dosya paylaşım yazılımları/protokolleri ile ilişkilendirmektedir. Napster, Gnutella ve Bittorrent’in ağ yapıları ve kullandıkları protokoller farklılaşsa da özleri aynıdır; hiyerarşinin olmadığı, eşitler arasında bir iletişim:

Resim 4

Günümüzde P2P denilince ilk akla gelen dosya paylaşım uygulamaları/protokolleri (özellikle de BitTorrent) olsa da P2P’yi dosya paylaşımına indirgememek gerekir. İnternet’in kendisi de “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün mimariye gömüldüğü” P2P bir platform olarak gelişmiştir. İnternet’le ilişkilendirilen devrimci olasılıkların temelinde bu mimari vardır. Bu nedenle, kullanıcıların gözetlenmesini ve denetlenmesini arzulayan hükümet ve şirketlerin hedefinde de bu mimarinin olması doğaldır ve arzuladıkları İnternet, kullanıcıların doğrudan bağlandığı veya hizmet aldığı merkezi sistemlerden oluşan bir ağdır. Bu bağlamda, eski İnternet teknolojileri e-posta, IRC ve Usenet’in aksine İnternet’in P2P mimarisiyle çelişen bir istemci-sunucu teknolojisi olan Web’i desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

Kleiner (2016), çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan Web’in, yayıncıların içeriği denetleyebildiği bir yapıya evrildiğini belirtmektedir. Şirketlerin işlettiği Web siteleri başlıca sosyal platformlar haline gelmekte ve Web, içinden çıktığı İnternet’i yutmaktadır. Bu bağlamda Kleiner (2016), İnternet’teki özgürlüğü Web’de özgürlüğe indirgeyen veya Web’i kurtarmaktan söz eden yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Örneğin Web’in mucidi Tim Berners-Lee, kullanıcıları Web’deki üç temel sorun (kişisel verilerin kontrolünün kaybedilmesi, yanlış bilgilerin çok kolay yayılması ve çevrimiçi siyasal reklamcılığın şeffaf olmaması) hakkında uyarmakta ve istenilen Web’i inşa etmeye çağırmaktadır (http://dergi.bmo.org.tr/tekno-politika/webi-icat-ettim-iste-onu-kurtarmak-icin-degistirmemiz-gereken-uc-sey). Kleiner’e (2016) göre ise sorun Web’in kendisidir. Tim Berners-Lee, “tüm bloglar, yazılar, tweetler, fotoğraflar, videolar, uygulamalar, Web sayfaları ve daha fazlası çevrimiçi topluluğumuzu oluşturan dünyanın her yerinden milyonlarcanızın katkılarını temsil etmektedir” diyerek Web’in oluşumundaki kullanıcı emeğini övmektedir. Tim Berners-Lee övgüsünde haklıdır; ancak Web’in istemci-sunucu mimarisinin bu emeğin ürünlerine el konulmasını kolaylaştırdığını yazan Kleiner (2016) da en az onun kadar haklıdır.

(Bu satırları yazarken DefectiveByDesign.org sitesinden bir e-posta aldım. DRM taraftarı şirketlere hürmetlerinden ötürü Tim Berners-Lee’nin itaat ödülüne layık görüldüğü yazıyordu. Berners-Lee şirketlerin baskısı sonucunda web standartlarına DRM özelliğinin eklenmesini kabul etti. Bu standart, kullanıcıyı kontrol etmek ve sınırlamak için kullanılabilecek. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://defectivebydesign.org/tim-berners-lee-receives-obedience-award)

Özellikle, Web 2.0 olarak adlandırılan dönemde kullanıcı emeği Web’in oluşumunda daha belirleyici olmuştur. Web 2.0’ın doğru bir tanım olup olmadığını bir kenara bırakırsak Kleiner (2016) bu dönemin en önemli farkının daha öncesinde sadece merkezi kuruluşların pahalı yazılım paketleri satın alarak ve ücretli personel çalıştırarak üretilmesini sağladığı içeriğin artık katkıları karşılığında hiçbir ücret almayan kullanıcılar tarafından üretilmesi olduğunu ifade etmektedir. Web 2.0’da sunulan arayüzlerle teknik bilgisi çok az olan kullanıcılar bile bir Web yayıncısına dönüşmüştür. Teknik bilgisi daha ileri kullanıcılar için alternatif çözümler bulunmasına karşın Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb siteler teknik bilgisi sınırlı kullanıcıların işini hatırı sayılır ölçüde kolaylaştırmıştır; tüketiciler üretmeye başlamıştır. Kullanıcıların katılımına açıklık Web 2.0 platformlarının ortak özelliğidir. Bu gelişmeyi, demokrasiyle ve İnternet’in toplumsal hareketlerde kullanımıyla ilişkilendiren çok sayıda çalışma vardır. Ama her şey bu kadar toz pembe değildir. Popüler Web sitelerinin değeri, sitede kullanılan yazılımların ve altyapı masrafının çok üzerindedir. Tim Berners-Lee, kullanıcıların Web’i yarattığını söylerken haklıdır ama eksiktir. Üretketicinin (üretici ve tüketici kelimelerinin birleşimi) tüketirken ürettiği Web aynı zamanda topluluk tarafından üretilmiş değerin özel mülkiyet olarak ele geçirildiği bir iş modelinin de temelidir ve “topluluk tarafından üretilmiş değere özel mülkiyet olarak el konulması, teknoloji paylaşımı ve özgür işbirliği vaadine bir ihanettir” (age). Ayrıca Kleiner (2016), “Web 2.0 başlangıç şirketlerine yatırım yapan kapitalistler”in “erken sermayeleşmeyi finanse etmedikleri”ni ve platformdaki değer yaratımı bir ivme kazandığında ortaya çıkıp mülkiyeti ele geçirmeye çalıştıklarını da eklemektedir.

Kleiner (2016), P2P teknolojilerin ağda merkezi sistemlerin yarattığı darboğazlardan kurtulabilmeleri nedeniyle Web 2.0 ve benzeri merkezi sistemlerden üstün olduğunu yazmaktadır. Aslında Tim Berners-Lee’nin dile getirdiği sorunlar Web’in kendisine içseldir. Web paradigması içinde kalarak, Web’in ve onu takip eden Web 2.0’ın enformasyon müştereklerinin çitlenmesiyle ortak zenginliği özel kâra dönüştürdüğünü dikkate almadan gözetime, sansüre ve sahte haberlere karşı çözümlerin geliştirilebilmesi zordur. Kleiner’ın (2016) önerdiği gibi Web’in ötesine geçmek ve popüler internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirmek teknik olarak mümkündür:

Neredeyse en çok kullanılan tüm internet kaynakları, P2P alternatifleriyle değiştirilebilir. Google, her tarayıcının ve her Web sunucusunun arama sürecinde etkin bir düğüm olduğu bir P2P arama sistemiyle değiştirilebilir; Flickr ve YouTube da, kullanıcılara kendi bilgisayarları ve internet bağlantıları yardımıyla işbirliği içerisinde resimler ve videolar paylaşmalarına olanak sağlayan PeerCast, BitTorrent ve eDonkey türü uygulamalarla değiştirilebilir.

Ancak Kleiner (2016) iddiasının hemen ardından da şu uyarıyı yapmaktadır:

İnternet kaynaklarını geliştirmek bir zenginliğin uygulanmasına ihtiyaç duyar ve bu zenginliğin kaynağı girişimci sermaye olduğu sürece, internetin muhteşem P2P potansiyeli gerçekleşmemiş kalacaktır. Kapitalist finansmana alternatifler bulamazsak eğer, sadece bildiğimiz haliyle interneti kaybetmekle kalmayacak ayrıca toplumu internetin P2P görüntüsüyle yeniden yaratma şansını da yitireceğiz.

Girişimci Komünizm

Kleiner (2016) savunduğu nitelikte bir İnternet’in mevcut kapitalist sistemde var olamayacağının ve İnternet’in ilk günlerine dönülemeyeceğinin farkındadır. Kullanıcıların üretimlerini, kâra dönüştüren karar vericiler için P2P yapısının teknik üstünlüğünün herhangi bir önemi yoktur. Kleiner’ın (2016) asıl ilgilendiği nokta kapitalist sisteme karşı, çalışmaya ve paylaşmaya yönelik yeni modellerin geliştirilmesidir. Kleiner (2016), Web’in merkeziyetçiliğine yönelik eleştirisiyle, liberallerin özgürlükçülüğünden ayrıldığı gibi mülkiyet ilişkilerine vurgusuyla da özgür yazılım hareketinden ayrılmaktadır. Ortak mülkiyeti, maddi olmayan malların üretimiyle sınırlamamakta ve özel mülkiyetin maddi dünyadaki varlığının oluşturduğu tehdide vurgu yapmaktadır. Maddi olmayanın sadece enformasyon mallarının dağıtımı olduğunu savunmakta ve bilgisayarların, ağların ve geliştiricilerin son derece maddi varlıklar olduğuna dikkati çekmektedir.

Başta Stallman olmak üzere özgür yazılım hareketinin birçok üyesi, üretim araçlarının müşterek mülkiyetini (fikir ürünlerinde mülkiyeti reddedip doğrudan telif hakları ve patentler üzerine konuşmak isteseler de) fikri mülkiyete sınırlama eğilimindedir. İşin ilginci, sorunu kaynak koduna indirgemek, özgür yazılım hareketinin açık kaynak taraftarlarına yönelttiği bir eleştiridir. DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ve bulut bilişim tartışmalarında bu teknolojilerin yarattığı tehditlerin gayet farkında oldukları gözlenir ama yine de mülkiyet sorunsalının etrafından dolanılır ve mülkiyet ilişkileri tartışılmaz. Tartışmanın maddi olmayan ürünlerle sınırlandırılmasını eleştiren Kleiner (2016) ise üretken varlıkların dağıtımının “sömürü sistemlerini sürdüren zenginlik ve iktidar eşitsizliğinin kökeninde olduğu”nu belirtir ve buna karşı ağ üretimi adını verdiği “üretici varlıkların müşterek olduğu bir üretim tarzı”nı savunur.

Ağ üretiminin temelinde işçilerin “üretici varlıkların müşterek yığınını” bağımsız olarak kullanması vardır. Dolayısıyla kapitalist üretimde olduğu gibi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve bunun sayesinde elde ettiği artı-değerle daha da zenginleşen bir sınıf olmayacaktır. Fakat ağ üretimi, bilinen kolektif üretim biçimlerinden de farklıdır. Kleiner (2016) kolektif üretimin hem kooperatifçilikteki hem de sosyalist devletlerdeki sorunlarına değinmekte, bunların kapitalizmdeki eşitsizliği yeniden ürettiğine dikkati çekmektedir. Örneğin sosyalist devletlerde kapitalist sınıfın yerini “tekno-idareci seçkinler” almıştır. Kleiner’ın (2016) girişimci komünizm olarak adlandırdığı ağ üretim modeli ise üretici varlıkların müşterek kullanımına olanak veren ama eş güdüm yükünün en alt düzeyde olduğu bir sistemdir.

Girişimci komünizm, bir zamanlar Stallman’ın GPL (General Public License – GPL) ile yaptığı hack’in bir benzeridir. Hackerlar arasında bir sistemi ilk tasarım amacı dışında farklı amaçlarla kullanılabilecek biçimde yeniden tasarlamaya ve programlamaya çalışmak oldukça yaygındır. Yazılımın kaynak koduyla dağıtılmasını istemelerinin temel gerekçelerinden biri de budur. Stallman, GPL ile hack’i teknik alanın dışına taşımış ve telif hakkı (copyright) sistemini kendine karşı kullanabilmiştir. Kleiner (2016) da benzer bir yaklaşım içindedir. Kapitalizmin girişim sermayesi, girişimci komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Girişimci komün, kolektif ve bağımsız eş üreticilerden oluşur ve üyelerinin kullanabileceği üretici varlıkların mülkiyetine sahiptir. Girişimci komün, müşterek yığının idaresinden sorumludur ama bunun dışına çıkarak üretimin eşgüdümüne katılmaz. P2P ağlar örnek alınır; eşleri kontrol eden ve kısıtlayan merkezi bir birim bulunmaz.

Girişimci komün, kapitalist sınıfın girişim sermayesi fonu gibi anonim bir şirkettir. Ama dört özelliğiyle ondan ayrılmaktadır (https://wiki.p2pfoundation.net/Venture_Communism):

  1. Girişimci komünde, parayla ya da mülkiyetle pay sahibi olunmaz; yalnızca emek katkısıyla pay sahibi olunabilir.
  2. Girişimci komünün yaptığı yatırımın geri dönüşü kiradan sağlanır. Kapitalizmde girişim sermayesi bir yatırım yaptığında girişimin kârından bir yüzde talep eder. Bir diğer deyişle doğal sermaye, sermaye malları ve insan sermayesi arasında bir ayrım yapmaz. Girişimci komünde ise kira, yalnızca komünün müşterek mülkiyetinde olan doğal sermaye ve sermaye malları ile ilgilidir. İnsan sermayesinden elde edilen gelirin tamamı girişimin kendisine aittir.
  3. Girişimci komün tüm üyeleri tarafından eşit olarak paylaşılır. Böylece mülkiyetin birkaç kişide yoğunlaşmasına izin verilmez.
  4. Emeklerini komün mülküne uygulayan herkes, komüne üyelik için uygun olmalıdır. Komün, kontrol ettiği arazi ve sermayeyle çalışan tüm işletmelerin istihdam ettiği herhangi bir işçinin üyeliğini reddedemez. Böylece, komün üyelerinin dışarıdaki ücretli çalışanları sömürmesinin önüne geçilecek ve komünün yeni üyelerle büyümesi sağlanacaktır.

Kleiner (2016) girişimci komününün yeni bir toplum önerisi olmadığını ve “toplumsal mücadeleye kalkışmak için örgütsel bir biçim” olduğunu vurgulamaktadır. Bunu parti, STK ve diğer aygıtların yerine koymaz. Ama “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı” durdurmadan ve “üretici varlıkların müşterek yığınını oluşturma”dan yenilgi kaçınılmaz olacaktır.

Kısacası, girişimci komünizm, kapitalizme rağmen geliştirilecek ve ona direnecek P2P ağların geliştirilmesini ve dağıtımını finanse etmeyi hedefleyen bir öneridir. Fakat Zimmer’ın (2013) da belirttiği gibi dört başı mamur bir öneri değildir. Örneğin, kendini örgütleyen kolektifler çevre kirliliği gibi daha geniş ölçekli problemlerle nasıl ilgilenecektir? Bir komün üyesi, üye olduğu olduğu bir komünden nasıl ayrılacak ve diğerine katılabilecektir? Bunun yanında Zimmer (2013), Kleiner’ın ortak havuzda yer alan kaynakların kontrol ve işletilmesi ile ilgili deneysel çalışmaları olan Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’u görmez gelmesini eleştirir ve Kleiner’ın girişimci komününün aslında ileri teknoloji kaynak havuzunun işletilmesinden başka bir şey olmadığını belirtir.

Kleiner (2016), girişimci komünizmi anlattığı ikinci bölümün ardından Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’ndan uyarladığı Telekomünist ağ manifestosuna yer verir. Manifestodaki bazı kelimeleri değiştirir: ülke, topluluk; toprak, bütün üretim araçları; kamulaştırma, müşterekleştirme; devrim öz örgütlenme olur.

Copyfarleft

Copyright kelimesini Türkçe’ye çoğunlukla telif hakkı olarak çevirsek de asıl söz konusu olan hak tüketicinin çoğaltma hakkıdır. Ortaya çıkışı ve gelişimi incelendiğinde asıl başlangıç noktasının çoğaltma hakkı olduğu yazarın hakkının sonradan ortaya çıktığı görülmektedir. 16. ve 17. yy’da belirleyici olan yazarın hakkı değil, kraliyetin bilginin akışını denetleme ihtiyacıdır. Çoğaltma hakkı, ancak 18. yy’da mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınacak ve ondan sonra yazarın hakkı ön plana çıkacaktır. Aynı dönem, genel olarak özel mülkiyetin de önem kazandığı ve ideolojik temellerinin atıldığı bir dönemdir. Maddi olmayan zenginliklerin, maddi zenginlikler gibi sahiplenilmesi, denetlenmesi ve ticaretinin yapılması çok daha sonra gündeme gelecek ve değişen koşullara göre farklı biçimlerde yorumlanacaktır. ABD federal mahkemelerindeki raporlar incelendiğinde fikri mülkiyetin özellikle 1990 sonrasında önem kazandığı görülmektedir (May ve Sell, 2006).

Günümüzde telif hakları, patentler ve markalar fikri mülkiyet haklarının farklı biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak önceki bölümde belirtildiği gibi telif hakkını hackleyerek kendi karşıtına dönüştüren Stallman, fikri mülkiyet terimini kullanmaktan özenle kaçınmakta ve farklı uygulama alanları olan telif hakkı, patent ve marka terimlerini kullanmanın daha doğru olduğunu savunmaktadır (https://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html). Enformasyon (örneğin yazılım) rekabetçi bir mal değildir. Dolayısıyla maddi malların aksine aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılabilir. Ayrıca enformasyon kullanıldığı zaman eksilmez; tam tersine arttığı bile söylenebilir. Bu nedenle Stallman, enformasyonun mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışılmaması gerektiğini düşünmektedir. Fakat Stallman’ın temel yanılgısı, fikri mülkiyet haklarının kendinden önce var olan bir mülkiyeti koruduğunu düşünmesidir. Oysa fikri mülkiyetin öncelikli işlevi bir eseri korumak değil, mülkiyet ilişkisinin kendisini yaratmaktır. Bunun için de çoğaltımı çoğu zaman neredeyse maliyetsiz olan ve kopyaları eş zamanlı kullanılabilen enformasyonun “kıt”laştırılması gerekecektir. Kıtlaştırma, bilgi ve enformasyon bir mülk olmazsa onu yaratmak için bir itki olmayacağı; bu nedenle biliminsanının veya sanatçının bireysel olarak ödüllendirilerek bu itkinin sağlanması gerektiği iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu durumda kıt olan biliminsanı veya sanatçının yaratıcı emeği olmakta, fikri mülkiyet hakları ile ona

  • emeğinin ürünlerinin kullanımından kira talep edebilme,
  • kaybının telafisini talep etme hakkı,
  • hakkını piyasada başka birine transfer edebilme hakkı

verilmektedir. Bu düşünceyi savunabilir veya reddedilirsiniz; Stallman’ın özgür yazılımda yaptığı ise ikisinin arasındadır. GPL’in copyleft özelliği ile telif haklarını reddetmemiş ama onu geçersiz kılmıştır. Nitekim bir yazılım ilk andan itibaren telif hakkı yasalarıyla korunur; hak sahibi hakkının ihlal edildiğini düşündüğünde mahkemeye başvurabilir. Dolayısıyla patentte olduğu gibi hakkın geçerliliği için bir kurumun onayına gerek yoktur. Yazılımını GPL ile lisanslayan bir yazılım geliştirici telif hakkı yasalarıyla koruma altındadır. Ama copyright’la korunan bir yazılımın aksine GPL copyleft ile korunur. Yazılım sahibi, “yazılımımı istediğiniz gibi kullanın, değiştirin, paylaşın” der. “Ama paylaşırken benim size verdiğim özgürlüğü devam ettirin. Diğer kullanıcıların özgürlüğünü kısıtlamayın. Aksi taktirde, benim şartlarıma uymadığınızda, telif hakkı kanunları geçerlidir” diye ekler.

Yukarıda belirttiğim gibi enformasyon kullanıldıkça eksilmez, tam tersine özgür yazılım örneğinde olduğu gibi hızla çoğalabilir; bu durumda kıtlık tezinin de tekrar düşünülmesi gerekir. GPL önemli bir başarıdır. Fakat özgür yazılımcılar kendi geçimlerini sağlamak için yine emeklerini satmak zorundadırlar (Kleiner, 2016):

Copyleft, bu nedenle, herhangi bir maddi anlamda ‘toplumu daha iyi kılma’yı başaramaz. Çünkü, özgür yazılımın üreticileri tarafından yaratılan mübadele değeri, onların geçimlerini sağlayabilen maddi mülkiyetin sahipleri tarafından ele geçirilir. Copyleft, işçilerin kendi alışılmış geçimleri dışında zenginlik biriktirmelerine olanak vermediği için, üretken varlıkların ve çıktılarının dağıtımını kendi başına değiştiremez. Bu yüzden, copyleft, zenginlik ve iktidarın dağıtımı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.

Copyleft’in eleştirilerini, maddi olmayan mülkiyetin dar alanına sıkıştırması DRM ve bulut bilişim gibi konularda sürekli savunmada kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Buralarda sorun olduğu, kullanıcının özgürlüğünün tehdit edildiği anlaşılsa da telif haklarının sınırları dışına çıkılamamaktadır.

Kleiner (2016) yine de özgür yazılıma hakkını verir:

ideolojik ve politik geri adımına rağmen, yazılım geliştirme alanında, bütün üretimi ona dayalı olanlara oldukça yarar sağlayan enformasyon müşterekleri yaratmada son derece etkili bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de, özgür yazılım hareketinin yükselişi, daha eşitlikçi üretim biçimleri için çaba harcayan herkes için hakkıyla bir esin kaynağı olmuştur.

Copyleft kültürel çalışmalara uygulanabilir mi?

Bu soruya yanıt verebilmek için Kleiner’ın (2016) vurguladığı gibi üretim malları ile tüketim malları arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim malları, gereksinimlerimizi doğrudan gideren mallardır. Üretim malları ise gereksinimlerimizi dolaylı olarak giderirler. Yazılım hem tüketim hem de üretim malı olabilir. Yazılım fiyatlarındaki bir düşüş yazılım satışından gelir sağlayan firmaların kârını olumsuz etkileyecektir. Ama yazılım firmalarının yanında yazılımı üretim amacıyla, üretim malı olarak kullanan çok daha fazla sayıda firma vardır. Dolayısıyla yazılım maliyetinin düşmesi, özel mülkiyetli yazılımın satışından gelir elde eden şirketler olsa da genel olarak kapitalizmin yararına bir durumdur. IBM ve Google gibi şirketlerin özgür yazılıma desteğini bu bağlamda düşünmek gerekir. Eğer söz konusu olan bir tüketim malı olarak yazılım (örneğin oyunlar) olsaydı kapitalizmin mantığı içinde desteklenmesi söz konusu olmayacaktı.

Bazı istisnalar dışında kültürel çalışmalar çoğunlukla tüketim malıdır. Kapitalizmin, bir tüketim malının ücretsiz dağıtımını desteklemesi için hiçbir neden yoktur. Buna karşın, kültürel çalışmalarda, GPL’den esinlenen farklı lisanslar da ortaya çıkmıştır. Bu lisanslardan en ünlülerinden biri Creative Commons’tır.

Creative Commons (https://creativecommons.org/licenses/?lang=tr),

telif hakkı lisansları ve araçları, kanunun oluşturduğu geleneksel “tüm hakları saklıdır” yapısı içinde bir denge oluşturur. Araçlarımız bireysel yaratıcılardan büyük şirket ve kurumlara kadar herkesin yaratıcı eserlerine basit, standartlaştırılmış bir yol ile telif izinleri vermesini sağlar. Araçlarımızın ve kullanıcılarımızın kombinasyonu geniş ve büyüyen dijital bir ortaklıktır ve telif hakları çerçevesinde kopyalanabilir, dağıtılabilir, düzenlenebilir, karıştırılabilir ve üzerine inşa edilebilir bir içerik havuzu olabilir.

Kleiner (2016), Creative Commons’ın yeni bir dönem başlattığını ve bu dönemde fikri mülkiyete karşı mücadelenin “avukatlar, profesörler ve hükümet üyeleri ” tarafından yürütüldüğüne dikkati çekmektedir. Bu durum, mücadelenin vizyonunu da fikri mülkiyet karşıtlığından, sanatçıların küresel medya şirketlerine karşı haklarının korunmasına kaydırmıştır. Kleiner (2016), Creative Commons lisanslarının müştereklere yönelik bir lisanslama olmadığını, “her hakkı saklıdır” ile “hiçbir hakkı saklı değildir” arasında geniş bir aralıkta seçenekler sunduğunu belirtir. Savunucularının iddialarının aksine Creative Commons, oku-yaz kültürünü geliştirmemekte, üreticinin kontrol hakkını artırırken tüketicinin haklarını göz ardı etmektedir

Bu bağlamda, 2004’te Özgür Yazılım Vakfı’nın yönetim kuruluna seçilen ve Creative Commons’ın mimarlarından olan hukuk profesörü Lawrence Lessig’in GPL’i örnek aldığını değil, fikri mülkiyet haklarını, muhalif bir hareket görünümü altında yeniden ürettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Creative Commons, GPL’in copyleft’inde olduğu gibi herkesin kullanımına açık, müşterek bir alan yaratmaz; telif karşıtı hareketi ayrıştırıp ehlileştirir. Bu nedenle Kleiner (2016), müştereklikten uzak olduğunu vurguladığı Creative Commons’u, Creative Anti Commons olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Kleiner’ın bunun yerine önerisi, Creative Commons’ı temel alan, ama onu tüketici haklarını da içerecek şekilde genişleten Copyfarleft lisansıdır.

Copyleft’i olduğu gibi uygulamak üreticinin tercih edebileceği bir durum olmayacaktır. Copyleft, kullanıcıların temel haklarına saygı gösterildiği sürece özgür yazılımın ticari amaçlı kullanımını engellemez. Bir yazarın romanını copyleft lisansıyla yayınlar ve bir yayınevi de bu romanı basıp satarsa copyleft’i ihlal etmiş olmayacak ama yazarın emeği sömürülmüş olacaktır. Bu durumda, sanatsal çalışmalardaki copyleft’in kullanım özgürlüğünü ticari amaçlar için kullanılmamak kaydıyla paylaşması daha yerinde olacaktır.

Kleiner’ın (2016) copyfarleft önerisi ise bunu bir adım öteye taşımaktadır. Copyfarleft ticari bir kullanımı değil, müştereklere dayanmayan bir kullanımı kısıtlayacaktır:

Copyfarleft özellikle işçilerin komünal mülkiyeti bağlamında çalışanlar için bir kural kümesi ve üretimlerinde ücretli emekle özel mülkiyeti kullananlar için ayrı bir kural kümesine sahip olmalıdır. Copyfarleft lisansı, hem üreticilerin özgürce paylaşmasını mümkün kılmalı hem de emek ürünlerinin değerini elde tutmalarını sağlamalıdır. Başka bir ifadeyle işçilerin emeklerini müşterek mülkiyete uygulayarak ödeme almalarını mümkün, ancak özel mülkiyet sahiplerinin ücretli emek kullanarak kâr elde etmelerini imkânsız kılmalıdır. Böylece, copyfarleft lisansıyla, sahibi işçiler olan bir basım kooperatifi müşterek yığını dilediği gibi yeniden üretme, dağıtma ve değiştirme özgürlüğüne sahip olacak, ancak özel mülkiyet olan bir yayınevinin özgür erişime sahip olması engellenecektir. Bu şekilde, copyfarleft, özel mülk dağıtımdaki kısıtlamalara rağmen copyleft anlamında özgür kalır. Copyfarleft yalnızca müşterekten eksiltmeleri yasaklar, ona yapılan katkıları değil

Kitabın sonunda, ‘Alıntı-Gayriticari-LisansDevam 3.0 Yerelleştirilmemiş’ lisansından (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/3.0/) türetilen copyfarleft lisansı için bir model olan Ağ Üretimi Lisansı’nın tam metnine yer verilmektedir.

***

Kleiner’ın hem girişimci komün hem de copyfarleft’teki yaklaşımı açıktır: Eskinin bağrında yeni toplumu inşa etme girişimi. Paylaşmanın ve ortak çalışmanın yeni yollarını yaratarak müşterekleri inşa etmeyi ve genişletmeyi hedeflemektedir. İşe yarar mı? Daha çok tartışmak, Zimmer’ın (2013) belirttiği gibi Elinor Ostrom’ın çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde incelemek ve belki deneyip görmek lazım…

Google ve Facebook gibi devleri biz yarattık; kendi emek ürünlerine yabancılaşan insan bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti karmaşası içinde şirketler ve hükümetler karşısında daha da güçsüzleşecek. Bu nedenle tek yolun “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı durdurmak” olduğunu yazan Kleiner’a tamamen katılıyorum.

Telekomünist Manifesto Türkçe’ye geç çevrildi ama güncelliğini hala koruyor.

(*) http://sendika48.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf adresine erişemezseniz sendika49’u sendika50, sendika51, vs yaparak tekrar deneyiniz.

Kaynaklar
May, C. ve Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Kleiner (2016), D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Zimmer, Z. (2013). Manifesting the Internet: A Review of Dmytri Kleiner’s The Telekommunist Manifesto. Ann Arbor, MI: Michigan Publishing, University of Michigan Library.

 

21 Haziran 2017

Posted In: Copyfarleft, Dmytri Kleiner, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, girişimci komünizm, Haktivizm, ifade özgürlüğü, kitap, Özgür yazılım, P2P, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, telekomünist manifesto, Telif, Tim Berners-Lee, web

LibreOffice Hesap Tablosu Korumasız Hücreleri Seç

Hesap tablosunda hücrelerin hepsi varsayılan olarak korumalıdır. Bu koruma ancak siz çalışma kağıdını koruma altına aldığınızda aktif olur. Hücrenin koruma durumunu hızlıca değiştirebilmek için bir toggle butonu daha önce eklemiştim.

Bir çalışma kağıdını koruma altına aldığınızda içindeki koruması kaldırılmış hücrelere toplu işlemler yapmanın (Hepsini sil, hepsinin font büyüklüğünü değiştir vs vs) bir yolu yoktu. Elle tek tek seçmeniz gerekiyordu. Hücrenin korumalı/korumasız olması da gözle ayırt edilemediği için imkansızdı diyebilirim.

Eklediğim bu özellik çalışma kağıdı korumalı yada korumasız olduğunda içindeki tüm koruması kaldırılmış hücreleri seçmenize izin veriyor. 6.0 sürümünden itibaren kullanılabilecektir.

İlgili hata kaydı: https://bugs.documentfoundation.org/show_bug.cgi?id=95883
Gönderdiğim yama: https://gerrit.libreoffice.org/gitweb?p=core.git;a=commitdiff;h=ed715a460254e4d72c78ff6eb244a9fc6692e2a6
Sürüm notu:  https://wiki.documentfoundation.org/ReleaseNotes/6.0#Calc

12 Haziran 2017

Posted In: calc, free software, Gezegen, hesap tablosu, hücre koruma, libreofis, Özgür yazılım, unprotected cells

Hücre biçimlendirme çubuğunun toggle davranışı düzeltildi.

LibreOffice hesap tablosunda  aşağıdaki araç çubuğu yardımıyla hücrenin sayı biçimini değiştirmek mümkün:

Sırasıyla standart, para birimi, yüzde, ondalıklı, tarih, bilimsel

Normalde olması gereken aşağıdaki gibi seçili olan hücre hangi biçimdeyse o butonun basılı görünmesiydi.


Bu durum ondalıklı sayı biçimi için geçerli değildi ve daha önce bu durumu düzeltmiştim.

Şimdi standart yani bir hücreye bir sayı yazdığınızda varsayılan biçimi için bu toggle özeliğinin düzeltilmesi gerekiyordu. Ama bu diğerlerinden farklı bir davranışta olmalıydı. Hücre zaten başka bir biçemle biçilendirilmediğinde standart butonu üzerine tıklansada hala basılı durumda kalmalıydı. Ve başka bir buton örneğin % tıkladıysa ve yeniden tıklanıp biçim geri alındıysa standart butonu üzerine basılmadığı halde basık görünmeliydi.

Bu davranışa toggle demek doğru değil, bir radio buton davranışı da değil ne diyeceğimi bilemiyorum. Bu sorun 5.4 sürümünden itibaren düzelmiştir. Var olan özelliğin hatasının çözümü olduğundan önceki ara sürümlere de eklenmesi muhtemel.

İlgili hata kaydı: https://bugs.documentfoundation.org/show_bug.cgi?id=86119
Gönderdiğim yamalar:
https://gerrit.libreoffice.org/gitweb?p=core.git;a=commitdiff;h=82beda528fb74ae1c6b5e12a98dbf5d4e9e4c0db

https://gerrit.libreoffice.org/gitweb?p=core.git;a=commitdiff;h=07dcac8a0057fc24e8cf0a8daebacd97da9c982c
Sürüm notu: https://wiki.documentfoundation.org/ReleaseNotes/5.4#Calc



12 Haziran 2017

Posted In: calc, free software, Gezegen, hesap tablosu, libreofis, Özgür yazılım, toggle

Özgür yazılım ile açık kaynağın ne farkı var?

Özgür Yazılım hareketi 1983'de başlayan ve kullanıcıların yazılımları çalıştırma, anlama, değiştirme ve değiştirdikleri halini dağıtma özgürlüklerini savunan bir harekettir. Açık Kaynak ise neredeyse aynı ilkeleri farklı ifadelerle savunan ve 1998'de ortaya çıkan, özgür yazılım topluluğunun içinden çıkan bir oluşumdur. Özgür Yazılım hareketinin başlatıcısı Stallman açık kaynağı bir yazılım geliştirme metodolojisi, özgür yazılımı ise bir sosyal hareket olarak görmektedir. Stallman uzun yıllardır neden kendisini bir açık kaynak savunucusu olarak kabul etmediğini yazılarıyla ve konuşmalarıyla anlatıyor olsa da çok fazla anlaşıldığı söylenemez. Bu yazıda ikisi arasında bir fark var mı ve biz hangi ifadeyi kullanmalıyız konularını tartışmak istiyorum.

Lisans

Bir yazılımla ne yapabileceğinizi belirleyen şey onun özgür yazılım veya açık kaynak olması değil o yazılımın kullandığı lisanstır. Temel kavramları aynı bile olsa her özgür yazılım lisansı aynı kullanım şartlarını sunmaz. Watcom lisansı gibi neredeyse kimsenin kullanmadığı lisansları bir tarafa bırakırsak bütün açık kaynak yazılım lisanslarının aynı zamanda özgür yazılım lisansı olarak kabul edildiğini görürüz. Konuya lisanslar açısından bakınca özgür yazılımlar ile açık kaynak yazılımlar arasında bir fark yoktur [3].

Yanlış anlamalar

Türkçe konuşan insanlar olarak "free software" ifadesinde yaşanan "bedava" mı "özgür" mü karışıklığını yaşamıyor olmamıza rağmen "open source" yazılım denildiğinde sadece kaynak kodu açık olan yazılımın anlaşılması gibi sorunla, İngilizce konuşanlar gibi, karşı karşıya kalıyoruz. Özgür yazılım denildiğinde arkasında yazılımın ve kullanıcıların özgürlüklerini önemseyen, onun için mücadele eden bir felsefe olduğunu anlamak kolay olmasına rağmen maalesef onun hakkında da kafa karışıklığı az değil. Genel Kamu Lisansı (GPL) en bilinen özgür yazılım lisanslarının başında geliyor olmasına rağmen tek özgür yazılım lisansı değil. GPL özgür yazılımın dört şartına ek olarak Copyleft kavramını da kullanmaktadır. Özgür yazılımın şartları yazılımı sizin nasıl haklarla edineceğinizi belirlerken Copyleft onu nasıl dağıtmanız gerektiğini söyler. Yani Copyleft özelliğine sahip bir lisansla lisanslanmış bir yazılımı yine aynı şartlarla dağıtmanız gerekir [1]. Bütün özgür yazılım lisanslarının böyle bir zorunluluğu olmamasına rağmen maalesef genel kanı bu yönde ülkemizde.

Açık kaynak ise ülkemizde en az anlaşılan kavramlardan biri. Bunda adının yaptığı çağrışımın etkisi de büyük elbette. Hem kullanıcılar, hem de önemli miktarda geliştirici bir yazılımın kaynak kodunu görebildiğinde onu açık kaynak sanmak gibi bir kavramsal hataya düşüyor [2]. Github benzeri bir kod barındırma ortamına yazılımının kaynak kodlarını koyan bir yazılımcı onun hemen açık kaynak olduğu yanılgısına kapılıyor.

Açık kaynak yanlış anlaşılmaya çok müsait olduğundan açık kaynak ifadesini her kullandığımızda onun kaynağı açık olan yazılım anlamına gelmediğini ve mevcut 10 şartını anlatmak oldukça zor bir iştir. Bunu yapmadığımızda hem özgür yazılım hem de açık kaynak hareketlerinin uğraştıkları konuları önemsememiş oluruz. Özgür yazılım dediğimizde birilerinin kafasını karıştırma riski oldukça düşüktür. Günümüzde gittikçe artan bir hızla özel mülk yazılımların da kaynak kodlarının açıldığını hesaba katarak, insanları yanlış yönlendirmemek için açık kaynak yerine özgür yazılım ifadesini kullanmak daha doğru bir hareket olacaktır.

Düşmanımız açık kaynak değil özel mülk yazılımdır

Özgür yazılım taraftarları olarak sıklıkla açık kaynak ifadesini özgür yazılım olarak düzeltiyoruz. Bunu kafa karışıklığına neden olmamak için yaptığımız halde, istemeden de olsa, sanki açık kaynağın kötü bir şey olduğu algısını da yaratabiliyoruz. Halbuki durum böyle değil. Özgür yazılım ve açık kaynak hareketleri kullanıcıların özgürlüklerini savunan hareketlerdir. Biz özgür yazılım savunucuları açık kaynağı düşman olarak görmeyiz. Hem özgür yazılımın hem de açık kaynak yazılımın insanlık için kötü olarak kabul ettiği yazılımlar özgür olmayan (özel mülk) yazılımlardır.
We in the free software movement don't think of the open source camp as an enemy; the enemy is proprietary (nonfree) software.

[1] http://www.nyucel.com/2017/05/genel-kamu-lisansnn-gpl-onemli-fark.html
[2] http://www.nyucel.com/2017/05/ack-kaynak-sadece-kaynak-koda-erisim.html
[3] http://www.nyucel.com/2017/05/ozgur-yazlm-m-ack-kaynak-m-1.html

28 Mayıs 2017

Posted In: Açık kaynak, Gezegen, Lisans, Özgür yazılım

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com