Eposta üniversiteler için ne anlama geliyor?

Bir önceki yazımda üniversitelerin %52'sinin eposta servisini kendi kontrolü olmayan şirketler aracılığı ile verdiğini yazmıştım. Üniversitelerin %17'sinin de eposta sunucularını MS işletim sistemleri üzerinden sağladığı düşünülünce konuya özgür yazılım açısından bakan biri için durum oldukça kötü görünüyor. Bu yazıda da üniversiteler neden bu tercihi yapıyorlar ve sonuçları neler oluyor konularını tartışmak istiyorum.

Biz yapamayız, ara eleman olalım fikrinin bir uzantısı

Üniversitelerin üreten ve paylaşan kurumlar olması durumunda neler yapabildiğinin dünyada pek çok örneği var BSD (Berkeley Software Distribution), wu-ftpd (Washington University ftp daemon) ve (MIT tarafından geliştirilen) Kerberos diğer pek çokları arasından bir çırpıda aklıma gelenler. Elbette eposta sunucularını kendimiz tutsak fezaya bayrak dikecektik, dışarı verdiğimiz için dikemiyoruz demiyorum ama eposta sunucusunu dahi kendi ayakta tutamayan bir üniversite nasıl olacak da dünyada yapılmamış bir işi kendi bilgi işleminden bekleyecek bilemiyorum. Eposta sunucularının diğer bütün sunucu servisleri gibi sorunlar çıkarttığı tahmin etmesi zor olmayan bir gerçek ama bunları çözmeye çalışmak, bu çözümleri başkalarıyla paylaşmak harcanan emeğe değecek bir iş bence. Sunucu servislerini dışarı taşımak bilgi işlemleri sorunları çözebilen birimler olmaktan sorun raporlayan birimlere dönüştürmek demek oluyor.

Bu servisler gerçekten "bedava" değil

Ne Google ne de Microsoft üniversitelere eposta hizmeti verirken belirli kullanıcı sayılarına kadar ücret talep etmiyor. Bu hizmeti sonsuza dek ücretsiz vereceklerinin, hatta vereceklerinin garantisi de yok. Yakın gelecekte bu servisi ücretli hale getireceklerini de düşünmüyorum doğrusu. Bir üniversitenin binlerle ifade edilen personelinin, onbinlerce öğrencisinin epostalarına üste para vermeden sahip olabilen bir kurum bundan neden vazgeçsin ki zaten? Peki bedava olmayan ne o zaman? İnternet bağlantısı tabi ki. Bilmeyenler için yazayım; ülkemizde üniversiteler internet bağlantısı için kendi bütçelerinden bir harcama yapmıyorlar. TÜBİTAK'a bağlı ULAKBİM bütün devlet üniversitelerinin bağlantıları için faturayı kendisi ödüyor. Durum böyle olunca üniversitelerde internet bağlantısı sanki ücretsizmiş gibi bir algı oluşuyor ama durumun öyle değil.

Telekom altyapısına çok az yatırım yapıldığından ULAKBİM üniversitelere çok kısıtlı bant genişlikleri verebiliyor. 50.000 öğrencisi ve 2000 personeli olan bir üniversitenin hızının yaklaşık 1Gbit/s olduğunu söyleyebilirim (çoğu anadolu üniversitesi için rakamlar bunun çok altında aslında). Aşağıda dün avrupada yaşayan bir arkadaşımla yaptığım yazışmada da görebileceğiniz gibi bir ev kullanıcısı 500 Mbit/s hızı tek başına kullanabiliyor. Hal böyleyken kurum içi eposta haberleşmesinin tamamını Amerika'ya gönderip alması veya yurtiçine gönderilen her epostanın Avrupayı gezip öyle yerine ulaşması bence kötü bir karar. Harcanan bu bant genişliğinin parasını üniversiteler kendi ödemiyor ama sonuçta ödeniyor.


Kararlar teknik değil idari 

Üniversite bilgi işlem daire başkanlıklarının çoğunlukla çok kısıtlı kaynaklarla çalıştığı bilenen bir gerçek ama çok yeni kurulmuş bir kaç üniversite dışında mail hizmetini google veya MS'e devretmiş üniversiteler zaten servisi veriyordu. Önemli bir çoğunluğunda bu işi çok kaliteli yapan arkadaşlarımız vardı, hala da o kurumlarda çalışıyorlar. Eposta sunucusunu biz işletmeyelim kararı bu servisi veren teknik bilgisi olan personelin kararı değil, üst yönetimlerin aldıkları kararlar. Bunu çok fazla sistem yöneticisinden bizzat dinledim.

Eposta sunucusu işletmek zor bir iş mi diye sorarsanız cevabım 'yeterince bilmiyorsanız her sunucuyu işletmek zor' olacaktır. Birer eğitim ve araştırma kurumu olan üniversiteler işletmesi zor diyerek kullanıcıların mahremiyetlerini hiçe sayarak bu görevden vazgeçmemeliler. Böyle bakınca DNS de zor bir servis diyerek yarın onu da mı kontrolümüz dışında bir yere vereceğiz?

Eposta yazışmalarının mahremiyeti hiç düşünülmüyor

Eposta yazışmalarımızı MS veya Google'a teslim etmek bütün yazışmalarımızı iki bütün amerikan şirketinin diskinde tutmak demek olurken bundan rahatsız olmamak nasıl mümkün oluyor anlamakta zorluk çekiyorum gerçekten. Bütün kullanıcıların gönderip aldıkları mailler üzerinden yapılabilecek en hafif şeyin reklam gösterimi olabileceğini düşünüyorum. Konuya bilgi güvenliği açısından bakınca durumun vahametini görmemek mümkün değil. Son dönemde hakkında çokça konuşulan kişisel verilerin korunması açısından bakınca da kurumların kullanıcılarının epostalarını hiçbir kontrolleri olmayan kurumlara devretmesi üzerinde konuşulması gereken bir konu olmalı.

İnternet erişim engellemeleri hiç hesaba katılmıyor

Neredeyse üç yıl youtube engelinin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu engellemelerin önce dns çözümlemesiyle yapıldığını daha sonra ise google'a ait IP adreslerinin engellendiğini hatırlatmak isterim. Google bu adresler üzerinden sadece youtube yayınını değil başka servislerini de yaptığından diğer servislere erişimde sorunlar yaşandığını düşününce yarın benzer bir yasaklama olduğunda (olmayacağını düşünen varsa tanışmak isterim kendisiyle) eposta servisinde bir aksama olduğunda üniversiteler kiminle konuşup servislerini ayağa kaldırabilirler? Benzer şekilde dosya paylaşım sitelerine getirilecek bir yasakla eposta servisleriyle birlikte kullanıcılara sunulan depolama alanları da bir anda erişilmez duruma gelecektir. Üniversiteler bütün kullanıcılarını vpn veya tor kullanmaya yönlendirmeyecekse bu durum için bir planlarının olması gerekir ama olmadığını hepimiz biliyoruz.

Servisi başkasına yaptırmak elimizdeki araçları alıyor

Kurum dışından biri size eposta gönderdiğini söylesin ve siz bunu alamamış olun. Ortada bir sorun olduğu açık ama bunu nasıl çözeceksiniz. Eğer eposta sunucusu kurumunuzdan biri tarafından yönetiliyorsa sunucu loglarına bakmasını sorunu teşhis etmesini isteyebilirsiniz ama bunu google'dan nasıl isteyeceksiniz?

Kullanıcılarınıza google ve/veya sunmadığı bir teknolojiyi kullandırmak istemeniz durumunda yine eliniz kolunuz bağlı durumdasınız. Örneğin epostalarınızı Google'a vermişseniz eposta sunucunuza IPv6 üzerinden de erişilebilirken MS henüz bu hizmeti vermiyor (en azından Outlook kullanan hiçbir üniversite MX kaydına böyle bir girdi yapmamış). Eposta sunucusunu kendisi barındıran 17 anadolu üniversitesinin eposta sunucusuna IPv6 üzerinden de ulaşılabiliyor. Elbette Microsoft da yarın IPv6 hizmeti vermeye başlayabilir ama yeni bir teknolojiyi denemek, kullanmak için bu şirketlerin zamanlamasını beklemek üniversitelerin yapması gereken bir şey mi sizce de?

Yerli de değil, milli de

Son zamanlarda hemen herkesin dilinde olan yerli yazılım, milli yazılım söylemi ile epostaları Amerika'da, Avrupa'da saklamak yan yana getirmesi zor şeyler gibi görünmüyor mu size de? Bu konuda daha önce uzunca yazdığım için tekrarlamak istemiyorum ama özgür yazılımlar sanki bu topraklarda yazılmış gibi kullanabileceğimiz ve ihtiyaçlarımıza göre özelleştirebileceğimiz yazılımlarken onları kullanmalıyız.

Dünyada durum nasıl?

Dünyaca ünlü, hemen herkesin adını bildiği MIT, Harvard, Yale, Caltech, Purdue, Oxford ve Princeton eposta servisini MS veya Google'a vermiş değil. Bunda da gören gözler için bazı ibretler olmalı.

Konuyla ilgili hala ikna edici olmayan bir yer varsa yorum olarak yazarsanız cevaplamaya çalışayım.

5 Nisan 2017

Posted In: eposta, Gezegen, google, microsoft, Özgür yazılım

Üniversiteler eposta bayrağını nasıl kaybetti?

Üniversitelerin bilgi işlem daire başkanlıkları çoğunlukla kısıtlı personelle ama çok büyük özveriyle çalışan birimleridir. İşler yolunda giderken, yani internet bağlantısında bir problem olmadığında, ne yaptıkları pek anlaşılmaz ama en küçük kesintide hatırlanırlar. Üniversitelerin verdiği servisler çoğunlukla bu özverili personelin öğrenme isteğinden ve merakından kaynaklanır. Amirlerinin çoğunlukla adını bile duymadıkları servisleri kendi kurumlarında etkinleştirmek için hiç karşılığını almadıkları fazla mesailer harcarlar. ULAKBİM'in bilgi işlem personellerini bir araya getirdiği etkinliklerde heyecanla servisleri nasıl ayağa kaldırdığını anlatan çok sunum dinlemiş biri olarak yazıyorum bunları.

On yıl kadar önce neredeyse bütün üniversiteler diğer bütün servisleri gibi kendi eposta servislerini de kendi sunucularında tutarlardı. Zaten çok kısıtlı kaynaklarla çalışan bilgi işlem daire başkanlıkları çoğunlukla GNU/Linux kullanarak verirdi bu hizmeti. Kendi yetişmiş personeli olmasa bile civardaki üniversitelerdeki meslektaşlarından destek alarak bir kere kurulunca kuruma yetecek bir düzen kurulmuş olurdu.

Yukarıdaki cümleler hep geçmiş zamanlı çünkü bugün tablo çok büyük ölçüde değişmiş durumda. Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız gibi üniversiteler bu servisi büyük oranda artık kendileri vermiyorlar. Bir servisi vermek demek onun ayakta durması ve geliştirilmesi sırasında öğrenilecek şeylerle personelin kendisini geliştirmesi de demek olduğundan bilgi işlem daire başkanlıkları bu görevi başkalarına teslim ederken kendilerini de çok şeyden mahrum bırakıyorlar. Durum gerçekten bahsettiğim kadar vahim mi birlikte bakalım.


Bugün itibariyle Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının bilgilerine göre 183 üniversitemiz var.
  • Bunların 7 tanesinin ya alan adı bile belli değil ya da henüz eposta servisi vermiyor. 
  • 51 üniversite personelinin elektronik postalarını Google'a devretmiş durumda. DNS sunucularına girilen bir kayıtla bütün eposta yönetimi işini Google'a teslim ederek bir odadan diğerine gönderilen epostanın kendi kampüslerindeki sunucuya değil California'ya gidip geri dönmesine neden olmuş durumdalar. Mesafeyi gözünüzde daha iyi canlandırabilmeniz için Mardin'den gönderilen bir epostanın gidip geldiği yolun bir ekran görüntüsü koyuyorum. Bu bağlantı için ödenen bedeli hepimizin vergileriyle yaptığımızı hatırlatmama eminim gerek yoktur.

  • 38 üniversite Microsoft'un çevrimiçi Outlook servisini kullanıyor. Bunu yapan üniversiteler de yine epostaları üzerindeki bütün kontrolü kaybetmiş durumdalar. Aşağıdaki ekran görüntüsü de Şırnak'tan gönderilen epostaların iletim merkezini gösteriyor.

  • 1 üniversite epostalarını Yandex'e, 1'i de Superonline'a teslim etmiş durumda.
  • Epostalarını bulut servislerine vermemiş üniversitelerden 29 tanesi Microsoft işletim sistemleri kullanarak bu servisi kendisi işletiyor.
  • 1 üniversite IBM AIX kullanırken, 2 üniversite de Oracle ile eposta servisini ayakta tutuyor.
  • 4 üniversite eposta servisini FreeBSD/OpenBSD kullanarak kendi sunucularında barındırıyor.
  • Sadece 49 üniversite bu servisi bir GNU/Linux dağıtımı kullanarak sürdürüyor. Bunların 18'inin sayfasından zimbra kullandıkları açıkça görülebiliyor.
Üniversitelerin özgür yazılımlar kullanarak kolayca yönetebilecekleri bu servisi yurtdışındaki bulut servislerine (başkasının bilgisayarına) teslim etmelerinin nedenlerini ve bunun yol açtığı şeyleri de bir sonraki yazıya bırakmadan önce bu bilgilere nasıl ulaştığımı yazayım kısaca: YÖK'ün sayfasından üniversitelerin alan adlarını öğrendikten sonra bir çok alternatifin arasından mxtoolbox'tan eposta sunucusu kaydını sorgulamak için 'MX Lookup' seçeneği kullanılabilir. Bununla google ve MS outlook kullananlar hemen görülebilirken kalanlar için üniversite sayfalarına girip 'eposta' bağlantılarını takip etmek yeterli olacaktır.

4 Nisan 2017

Posted In: eposta, Gezegen, google, güvenlik, microsoft, Özgür yazılım, Üniversite, yandex, zimbra

Bildiğimiz İnternet’in sonu mu?

Ağustos ayı sonunda BBC Türkçe’de “İran milli internet ağı kurdu” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberin devamında ise İran’ın milli internet kurma projesinin bütününün değil ama ilk aşamasının tamamlandığı belirtiliyordu. Milli internet fikri ilk kez 2010’da ortaya atılmış ve projenin 2015 yılında tamamlanması hedeflenmişti. Haberde İran hükümetinin ve muhaliflerin proje hakkındaki görüşlerine de yer veriliyordu. İran hükümeti, milli internetin “yüksek kalitede, hızlı ve az maliyetli” internet bağlantısı sağlayacağını iddia ederken muhalifler projenin iktidarın gözetim olanaklarını artıracağına dikkati çekiyorlardı (http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37212801). Yalnız İran’ın değil, yazının devamında tartışılan diğer aktörlerin de girişimleriyle İnternet yerini internetlere bırakıyor.

Öncesinde de tahmin ediliyordu, ama Arap Baharı’ndan sonra iktidarların ithal ettikleri teknolojilerle ülkelerindeki internet kullanıcılarını ayrıntılı bir biçimde gözetlediklerinden emin olduk. İran yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi İran da milli bir ağ olmaksızın vatandaşlarının faaliyetlerini sürekli izleyip müdahale edebiliyordu. Pekâlâ milli internet ile hedeflenen ne? Sansürü daha derinleştirmeyi ve yaygınlaştırmayı mı hedefliyorlar? İngiliz insan hakları kuruluşu Article 19’a göre milli internetin, “İran halkını dünyanın geri kalanından ciddi bir biçimde tecrit etme, bilgiye erişimi sınırlama ve toplu eylem ve halk protesto girişimlerini engelleme riski var”. Article 19, gerçekleşme olasılığı oldukça yüksek de olsa, yalnızca bir riskten söz ediyor. Kuşkusuz milli internet, hükümetin gözetim gücünü artıracak ama projenin çok daha iddialı hedefleri var. Article 19’un, milli internete doğrudan cephe almamasının nedeni de bu hedefler. Article 19, Mart ayında yayımladığı bir raporda projeyi ayrıntılı bir biçimde tartışıyor (https://www.article19.org/data/files/The_National_Internet_AR_KA_final.pdf).

BBC, söz konusu haberde milli internet fikrinin 2010 yılında ortaya atıldığını yazmasına karşın rapora göre milli internet ilk kez 2005’te, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde konuşulmaya başlıyor. 2006 yılının başında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı Yardımcısı Abdulmajid Riazi’nin milli internet hakkında sunduğu raporda projenin bir milyar dolarlık bütçeyle ve üç yıl içinde tamamlanacağı yazıyor. Ancak milletvekilleri, projenin uygulanabilirliğine ikna olmadıkları için milli internet projesi 2010 yılına kadar rafa kaldırılıyor. 2010 yılında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanlığı kamu kuruluşlarına, web sitelerinin altı ay içinde yerel sunuculara taşınması talimatını veriyor. Yine aynı yıl Ahmedinejad’ın Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı ilk kez temiz internetten söz ediyor. Bakan konuşmasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin beklendiği gibi barış ve dostluk getirmediğini, insanoğlunun yetkinliğini artırmadığını, Batı’nın bu ağları ahlaksız amaçları doğrultusunda kullandığını vurguluyor. Bu tarihten sonra, şimdilerde Milli İnternet olarak anılan ağ, SHOMA, Milli İç Ağ (National Intranet), Milli Enformasyon Ağı, Temiz İnternet, Helal İnternet gibi isimlerle karşımıza çıkıyor.

İranlılar 2010 yılında neden fikirlerini değiştirdiler?

Stuxnet (https://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet), internet üzerinden gerçekleştirilen bir saldırı olmasa da Stuxnet vakası İran’ın siber güvenliği daha ciddiye almasına neden oldu. İranlı yetkililer, Edward Snowden’ın 2013’te NSA (National Security Agency – ABD Ulusal Güvenlik Dairesi) faaliyetleri hakkındaki ifşaatlarından önce de Google ve Yahoo’yu bir arama motoru olarak değil, bir casus makinesi olarak görüyorlardı. Kullanıcıların ve kullanım pratiklerinin Amerikan şirketlerince gözetlenmesine ve kullanıcı verilerin yabancı sunucularda saklanmasına karşı itirazlarını ifade ediyorlardı. 2009’daki eylemler ve sosyal medyanın kullanımı da İran için uyarıcı oldu. Şimdi Google’da, o zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Jared Cohen’in İran’daki eylemlerde Twitter kullanımının aksamaması için Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’i arayıp daha önce bakım gerekçesiyle geçici bir süre kapatılacağı duyurulan Twitter sunucularının bakımının ertelenmesini istediği hatırlanırsa İran’ın paranoyası daha anlaşılır olacaktır. Bunun yanında İranlılar, elektronik hizmetlerin dışarıya kapalı bir ağda verilmesinin siber saldırılara karşı daha güvenli olacağını düşünmekteler. 2013’te, Snowden’ın ifşaatlarından sonra, tüm dünyada olduğu gibi İran’da da İnternet altyapısının ABD’ye bağımlılığına karşı daha büyük bir tedirginlik ortaya çıktı.

Aşağıdaki hedeflerden de anlaşıldığı gibi İran hükümeti, bir yandan enformasyon ve iletişim teknolojileri ile ülkesini modernleştirmek diğer yandan da bunu yaparken dışarıya bağımlılığı en aza indirmek ve ülkesini dış müdahalelerden korumak istiyor. Projenin başlıca hedefleri şunlar:

  • Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin İran’daki gelişimine güvenli ve gelişmiş bir zemin hazırlamak.
  • Halkı bilgilendirmek ve son e-hizmetleri iletmek için gerekli altyapıyı oluşturmak.
  • Enformasyonun saklanması ve iletimi ile hizmetler için ihtiyaç duyulan temeli kurmak.
  • İran’ın bölgesel veri iletiminde lider bir merkez olmasına zemin hazırlamak.
  • İnternet bağlantısı ile ilgili maliyet ve gideri kısmak.
  • IPv4’ten IPv6’ya geçerek IP sistemini modernleştirmek.

Proje tamamlandığında ise aşağıdaki teknik hedeflere ulaşılması planlanıyor:

  • İranlı kullanıcılara 20 Mbps bant genişliği sağlanması.
  • İşlemlerin %80’inin e-ödeme şeklinde olması.
  • Kamu kurumlarından kamu kurumlarına tüm hizmetler için elektronik çözümler sunması.
  • Kişi başına düşen bant genişliğinde İran’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ikinci ülkesi olması.
  • Tüm kamu kurumlarını ulusal enformasyon ağına bağlanması.
  • Enformasyon ve iletişim teknolojileri endüstrisinin GSYİH’daki payının %2’ye çıkması.
  • Geniş bant ağlar desteklenerek milli büyümenin artması.

Article 19 raporu, Dünya Bankası’nca hazırlanan başka bir rapora atıfta bulunarak, bant genişliği girim hızındaki %1’lik bir artışın düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme hızında %1.4’lük bir artış sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca altyapı çalışmaları istihdam oranını da artıracak, özel sektörün sunabileceği hizmetleri çeşitlendirecek.

İran’ın 2011’de açıklanan 5. Kalkınma Planı’na göre 2015 yılında tamamlanması öngörülen milli internetin 2019’dan önce tamamlanması zor görünüyor. Bu gecikmede projedeki belirsizliklerin ve teknik yetersizliklerin önemli payı var. Gecikmeye karşın üç aşamadan oluştuğu duyurulan projede İran, (belki de başka seçenekleri olmadığından) milli internete doğru kararlı adımlarla ilerliyor.

Birinci aşama, Resim 1’de gösterildiği gibi İran’ın temiz internetinin aşağıdaki gibi İnternet’ten ayrılması. Milli internet ile kullanıcıların İnternet’e doğrudan erişim hakkı olmayacak. Kullanıcılar, milli ağ üzerindeki hizmetleri (e-posta, arama, sosyal ağ vb) kullanacaklar. İranlı internet kullanıcılarının ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının en büyük endişesi milli internet ile hükümetin denetim olanağının genişlemesi, derinleşmesi ve kolaylaşması. Böylece sansür ve gözetim sonucu oluşacak otosansür nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlanacak. Bu bağlamda, İran’ın milli interneti Kuzey Kore’nin Kwangmyong adlı iç ağ (intranet) hizmeti ile karşılaştırılabilir (http://www.economist.com/node/8640881). Kuzey Kore’de sadece birkaç bin kişinin İnternet’e doğrudan erişim hakkı var. İnternet’teki olumsuz içerikten korunan diğer Koreliler Kwangmyong’a bir web tarayıcı üzerinden erişerek ağdaki e-posta hizmetini ve rejimin süzgecinden geçirilmiş haberleri okuyorlar ve bir arama motoruyla kendi ağlarında arama yapıyorlar. İranlı yetkililer Kwangmyong’daki gibi kullanıcıların İnternet’ten kopartılmasının söz konusu olmadığını, kullanıcıların İnternet’e erişmeye devam edebileceğini ancak milli internet ile ülke içindeki sitelere çok daha hızlı erişilebileceğini savunuyorlar. İranlı yetkililerin milli iç ağ (intranet) yerine özellikle milli internetten söz etmelerinin arkasında İnternet’ten kopulmadığını vurgulama kaygısı olsa gerek.

İranlı yetkililerin sözleri olağan durumlar için geçerli olsa bile hükümet karşıtı bir hareketlenmede yeni teknoloji altyapısı ile muhalefeti daha rahat bastırabilecekler. Bir diğer deyişle, toplumsal eylemlerde güç Twitter’dan İran hükümetine geçiyor.

Resim 1: İran'ın Milli İnternet Ağı

İkinci aşamada, tüm İranlı web sitelerinin yerel sunuculara taşınması planlanıyor. Bu adım, güvenlik ve hız açısından önemli bir adım olacak. Son aşamada ise yetkililerin milli interneti tam kontrol ve yönetimi sağlanacak.

Eğer İran başarılı olursa, ülkelerin “kendi sınırları ve egemenliği çerçevesinde milli internetler kurmaları” anlamına gelen internetin balkanlaşması (http://www.usak.org.tr/tr/usak-analizleri/yorumlar/acik-internet-yapisindan-balkanlasan-internet-yapisina) yönünde önemli bir adım daha atılmış olacak. Ne İran’ı ne de bu balkanlaşmayı destekleyen adımlar atan Kuzey Kore, Çin ve Rusya’yı savunacak değilim. Ama “usulsüz müdahale veya sansürden arınmış, küresel bir İnternet’i ve İnternet’e daha geniş erişimi” savunan, “İnternet’in, fikir beyan edenlerden iş kurmak isteyenlere kadar, herkes için açık bir forum olarak kalmasını sağlamak” için mücadele edeceğini ilan eden (https://turkish.turkey.usembassy.gov/scottbusby_ozgurinternet.html) ABD ne kadar masum?

Bu soruya yanıt verebilmek için eylül ayının başında gerçekleşen bir başka olaya, SpaceX’e ait Falcon 9’un patlamasına bakalım. ABD’li girişimci Elon Musk’un kurduğu, uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Falcon 9 roketi test sırasında patladı. Patlamada, Facebook’un değeri 200 milyon dolardan fazla olan Amnos-6 isimli uydusu büyük zarar gördü. Mark Zuckerberg patlama sonrası yaptığı açıklamada tüm Afrika’nın İnternet’e bağlanabilirliğine yardımcı olacak bir uyduyu kaybetmekten duyduğu üzüntüyü ve tüm insanlığa internet bağlantısı sağlama misyonları konusundaki kararlılıklarını duyurdu (https://www.techinside.com/patlayan-spacex-roketi-facebookun-hayallerini-suya-dusurdu/).

Hayırsever Zuckerbeg’i en çok üzen Facebook ve ortaklarının internetsiz ülkelere internet götüreceği internet.org projesinin aksaması oldu. Zuckerberg, 2013 yılında yayımladığı makalesinde (http://bit.ly/1jMu40e) dünyayı daha açık ve bağlı (connected) hale getirmek misyonuyla hareket ettiklerini belirtiyor, dünyada sadece 2,7 milyar (dünya nüfusunun üçte birinden biraz fazla) kişinin internet erişimi olmasından yakınıyor ve internet erişimini bir insan hakkı olarak değerlendiriyordu. Bunun için bir şey yapmalıydı…

Ama bu “bir şey”, ne Facebook ne diğer hayırsever şirketler için ilk değildi. Facebook daha önce de, 2010 yılında, internet kullanıcı sayısını artırmak amacıyla 45 ülkede 50 operatörle işbirliği yaparak Facebook’un resimlerden arınmış sadece metin içeren, ücretsiz Facebook Zero (https://en.wikipedia.org/wiki/Facebook_Zero) sürümünü kullanıma sunmuştu. Ancak Facebook Zero arzulandığı gibi internet kullanıcısı sayısını artıramamış, sadece zaten internet bağlantısı olan kullanıcıların Facebook kullanımını teşvik etmişti. Google da 2012’de Facebook Zero’da olduğu gibi Google Free Zone ile Gmail, Google+ ve Google Arama’yı ücretsiz olarak kullanıma sundu. Hem Facebook Zero’nun hem de Google Free Zone’un en büyük sorunu tıklanan bağlantılar bu hizmetlerin dışına çıktığında yaşanıyordu. Sunulan bu hizmetler dışındaki adreslere erişim normal biçimde ücretlendiriliyordu.

Mike Elgan’a göre Google, Google Free Zone ile internet kullanıcı sayısını artırmaktan çok gelişmekte olan ülkelerde Facebook Zero’ya bir alternatif sunmak istiyordu. Ama Google’ın 2013 Haziranı’nda, Zuckerberg’in makalesinden iki ay önce, duyurduğu Loon projesi (https://www.solveforx.com/loon/) daha kapsamlı ve görünen amaç yine internete erişim olanaklarını artırmak. Loon, internet bağlantısı olmayan bölgelere balonlarla internet bağlantısı götürüyor (http://www.datamation.com/mobile-wireless/facebook-and-google-we-need-a-bigger-internet.html).

Dolayısıyla Facebook’un internet.org’u yeni bir girişim değil, ama Google’ın Loon’unundan daha az iddialı olduğu da söylenemez. Liderliğini Facebook’un yaptığı internet.org’un arkasında altı büyük şirket var: Samsung, Ericsson, MediaTek, Opera Software, Nokia ve Qualcomm. Zuckerberg, projenin amacının daha çok para kazanmak olmadığını bir hak olarak gördüğü internet erişimini dünyanın fakir ülkelerine de götürmek olduğunu, insanların internet ile gıda veya ilaç arasında herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiğini söylüyor. internet.org’un amacının “Zuckerber’in daha da zengin olma isteği” olduğunu söyleyenleri ise “eğer daha fazla para kazanmak isteseydim, 1 milyar üyeli Facebook üyelerine daha fazla odaklanırdık. Çünkü Facebook dışındaki 6 milyar kişi daha fakir.” diye yanıtlıyor.

Ancak Facebook’un yoğun çabalarına, kamuoyu oluşturmak için düzenlediği kampanyaya karşın (bunun için 45 milyon dolar harcadığı söyleniyor) Hintliler, “kral çıplak” dediler ve Facebook’un 2015 Eylül’ünde Free Basics ile yeniden pazarlamaya çalıştığı internet.org’u Hindisitan’da yasakladılar (http://www.hurriyet.com.tr/zuckerberge-hindistanda-internet-org-darbesi-40051654). Hintliler, kendilerine internet getirenlere karşı neden böyle nankörlük ettiler?

Kamuoyuna öyle tanıtılmasına karşın internet.org kar amacı gütmeyen bir hayır kurumu değil. internet.org’u oluşturan şirketler de diğerleri gibi kar amacıyla hareket ediyorlar. Yalnızca henüz tam belirgin olmayan yeni iş modelleri peşindeler. Birçok insan, internet.org’un altında yeni iş modellerinin yattığını zaten tahmin ediyor. Ama sorun, Facebook ve ortakları için, “Olsun, kar ediyorlar ama yoksullara internet getiriyorlar.” diye düşünüyor olmaları.

Facebook ve ortakları, insansız hava araçlarından ücretsiz erişime kadar yoksulları internete bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi bu amaç doğrultusunda tamamı Afrika, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’da bulunan 38 ülkede, yalnızca telefon operatörlerinin izniyle kullanılabilen Facebook Free Basics uygulamasını devreye sokmuş durumdalar. Free Basics hizmeti, internet erişiminin megabyte ya da kullanım süresi ile ücretlendirildiği yerlerde sunuluyor. Dolayısıyla Free Basics’in sunduğu ücretsiz erişim olanağı bu yerler için cazip oluyor. Ancak İran’ın milli interneti ne kadar İnternet ise Free Basics (ya da internet.org) de o kadar İnternet. Kullanıcıların Free Basics ile hangi web sitelerine ücretsiz erişebileceğine Facebook ve telefon operatörü karar veriyor. Bir diğer deyişle, kullanıcılar asıl İnternet’ten Facebook duvarlarıyla ayrılarak otoritenin uygun gördüğü siteleri kullanabiliyorlar.

Mike Elgan, Facebook’un internet.org’da uyguladığı stratejiyi bir müşteri edinme stratejisi olarak değerlendiriyor. Nitekim Free Basics, kullanıldığı ülkelerde internet kullanıcılarının sayısını artırmaktan çok var olan kullanıcıların Free Basics’te yer alan uygulamaları ücretsiz kullanarak veriden tasarruf edebilmesini sağlıyor. Elgan, Facebook’un daha önce de “Facebook içinde internet yaratmakla” suçlandığını hatırlatıyor, bunun devamı olan internet.org’un kullanıcıları asıl İnternet’ten koparmayı hedeflediğini vurguluyor (http://www.pcworld.com/article/3033274/internet/the-surprising-truth-about-facebooks-internetorg.html).

Bu nedenle, Hindistan Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun, internet servis sağlayıcıların ilkesel olarak farklı içerikler ya da uygulamalar arasında ayrım yapmaması, tüm web sitelerinin ve internet teknolojilerinin eşitliğini kabul etmesi olarak tanımlanan ağ tarafsızlığına zarar verdiği gerekçesiyle başta Free Basics olmak üzere ülkede ücretsiz ama kısıtlı internet hizmeti verilmesini yasaklaması yerinde bir karar. Birçok insanın hiç yoktan iyidir olarak değerlendirdiği Free Basics, normal internet erişiminin ücretli, Free Basics’in ücretsiz olması nedeniyle diğer uygulamaları ve ağ hizmetlerini Free Basics’te var olmaya zorluyor. Örneğin, topluma yararlı bir hizmeti daha çok insana götürmek istiyorsanız Facebook’un kapısını çalmanız gerekiyor. Bu stratejinin de zamanla kullanıcıları platforma daha bağımlı hale getirdiğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Bu yazıdaki örneğimiz Facebook üzerine. Ama yukarıda belirttiğim gibi benzer bir strateji Google ve kısmen Apple tarafından da izleniyor; İnternet’teki balkanlaşmanın bir tarafında İran, Çin, Kuzey Kore ve Rusya varsa diğer tarafında Facebook, Google ve Apple var.

Dolayısıyla İnternet’te özgürlüğe karşı olan totaliter yönetimleri kınamadan önce İnternet’teki balkanlaşmanın diyalektiğine dikkati çeken Nick Dyer-Witheford’un sözlerine kulak vermek gerekiyor:

İnternet’teki ulusal kısıtlamalar ile İnternet’in evrenselliği, yani Amerikan emperyalizmi arasında diyalektik bir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. İnternet’in açıklığı serbest ticaret doktrininin bir çeşit teknolojik karşılığıdır. Ve eşitlikçi bir evrenselcilikle uygulanmadığından beraberinde ulusal kontrolün tepkisel ve otoriter baskıcı biçimlerini getiriyor. Ama birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. İran’ın veya Çin’in İnternet politikasının gerici doğasına itiraz edenler olabilir. Fakat bu dünyanın Google versiyonunun Amerikalıların dünya ekonomilerini yönetmesine ve onlara nüfuz etmesine yardım ettiğini göz ardı etmektir (http://sendika10.org/2015/12/nick-dyer-witheford-ile-soylesi-defol-git-google/).

Dyer-Witheford’un belirttiği diyalektik ilişki ne yazık ki ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğini savunan birçok internet aktivisti tarafından göz ardı ediliyor. Aktivistlerin hedefinde çoğunlukla İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’daki totaliter yönetimler var. ABD ise “özgür İnternet’in” destekçisi, en azından kendi vatandaşlarının taleplerine kulak veren bir ülke olarak görülüyor. “Görünmeyen el” İnternet’i gerektiği gibi işletirken totaliter rejimler çeşitli müdahalelerle onun doğasına zarar veriyor. Ancak ABD’nin internet politikası Facebook, Google, Microsoft, Apple vb şirketlerin gereksinimleri doğrultusunda şekillenmekte ve bu şirketlerin çıkarları evrensel değerler olarak sunulmakta. Görünmeyen değil ama görülemeyen bir el, bu şirketlerin önündeki engelleri temizlemekte ve neredeyse sınırsız bir serbestlikle hareket etmelerini sağlamakta. İran, Çin ve Rusya’yı, uluslararası şirketlerle oldukça içlidışlı olan Orta Doğu ülkelerinden ayıran da kendi egemenlik sınırları içinde bu serbestliğe itirazları. Elbette ki bu ülkelerin internet politikalarını desteklemiyorum. Söylemek istediğim sadece şirketlerin (ve tabi ki ABD’nin) en az bu devletler kadar toplum için tehlikeli ve zararlı olduğu ve Dyer-Witheford’un da vurguladığı gibi “birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğu”.

Sansüre ve gözetime karşı İnternet’te özgürlük için mücadele gerekli ama eşitlik olmadan özgürlük ne gelişebilir ne de kalıcı olabilir. Dolayısıyla çoğalan internetleri ve sınırları ağ tarafsızlığı bağlamında tartışmak ve buna karşı mücadele etmek daha verimli olacaktır. Ancak Singh’in belirttiği gibi, ağ tarafsızlığını serbest piyasaya ya da altyapıdaki düzenlemelere indirgeme eğilimine karşı eşitlikçilik temelinde ele almak gerekir (http://bit.ly/2cC8DxR). İnternet, yalnız ticari aktörlere değil, çeşitli toplumsal aktörlerin farklı etkinliklerine de açık olmalıdır. Ayrıca ağdaki eşitliğin yalnız telekom şirketlerinin ya da hükümetlerin altyapıdaki düzenlemeleriyle değil uygulamalar ile de bozulabildiği göz ardı edilmemeli.

20 Aralık 2016

Posted In: e-devlet, Erişim Hakkı, facebook, free zone, google, Gözetim, Haktivizm, helal internet, ifade özgürlüğü, internet.org, kuzey kore, milli internet, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, rusya, sosyal ağlar

Okullarda Kodlama Dersi – 2

Geçen yazıda çocuklara yönelik kodlama eğitimini tartışmış ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın kodlama dersinin ortaokul ve lise müfredatına alınması için yapacağı çalışmaları desteklediğimi belirtmiştim. Desteğimi de üç maddeyle açıklamıştım: Berimsel (computational) okuryazarlığın (literacy) yaygınlaşıyor olması, günümüzde toplumsal düzenlemelerin giderek artan biçimde kodla yapılması (“Kod kanundur”) ve programcılığın eğlenceli olması. Bu yazıda da aynı konuya devam etmek istiyorum. Ama önce kodlama ile programlama arasındaki farka açıklık getirmek gerekiyor. Kodlama, analiz, tasarım, test gibi yazılım geliştirmenin aşamalarından biridir. Programlama ise daha geniş anlamda kullanılmaktadır. Kodlamanın yanında diğer aşamaları da içerebilmektedir. Kodlama eğitimi ile ilgili yazılarda (bu yazıda da) aslında çoğu zaman programlamadan söz edilmektedir. Bakanlığın hedefleri ve planladığı kodlama eğitiminin kapsamı hakkında bilgim yok fakat başta İngiltere olmak üzere birçok ülkedeki müfredat değişikliğinde hedeflenen öğrencilerin belirli bir programlama diline özgü komutları alt alta sıralamayı öğrenmesi değildir. Eğer Türkiye’deki eğitim müfredatı bir ya da birkaç programlama dilinin öğretimi ile sınırlandırılırsa sonuç pek parlak olmayacaktır. Yurt dışındaki örneklerde öğrencilere belirli bir aracın (örneğin programlama dilini) kullanımının öğretilmesi değil, berimsel okuryazarlık (DiSessa, 2001) ya da berimsel düşünme (Wing, 2006) denilen yetinin kazandırılması hedeflenmektedir.

DiSessa (2001), kod eğitimi furyası başlamadan önce Hal Abelson ile beraber Boxer Programlama Ortamı’nı geliştirmiş ve öğrencilerin Boxer ile etkileşimini izlemiştir. DiSessa (2001), berimsel okuryazarlığın yeni bir bilme ve ifade biçimi sağlayacağını düşünmektedir. Wing (2006) ise berimsel düşünmenin basitçe programlama öğrenmenin ötesinde bir anlam taşıdığını ve çoklu soyutlama düzeyinde düşünmeyi gerektirdiğini belirtmektedir. Berimsel düşünme sürecinde problem ve çözümü, makine ya da insan tarafından gerçekleştirilebilecek biçimde ifade edilmektedir. Dolayısıyla herhangi bir teknolojiden bağımsızdır. Wing’e göre (2006) berimsel düşünce,

  • Programlama değil, kavramsallaştırmadır.
  • Modern toplumda edinilmesi gereken bir yetenektir.
  • İnsanların bilgisayar gibi düşünmesi değildir.
  • Matematik ve mühendislik düşüncesini tamamlar ve birleştirir.
  • Aletlerle değil, fikirlerle ilgilidir.
  • Her yerde, herkes içindir.

Ancak şimdiye kadar yazdıklarım berimsel okuryazarlığın yalnızca görünen yüzüdür ve apolitiktir. DiSessa on beş yıl önce yayımlanan kitabında berimsel okuryazarlığı bir eğitimci gözüyle incelemektedir; öngörüleri son derece değerlidir. Kitabında, hem teknoloji uzmanlarını hem de eğitim bilimcileri ikna etmeye çalışmaktadır. Şimdi ise farklı aktörler sahnededir. Örneğin İngiltere’deki müfredat değişikliği yalnızca eğitimcilerin düşünüp taşınarak önerdiği ya da bir bakanın emriyle gerçekleşen bir reform değildir. Müfredat değişikliği, farklı aktörlerin çabasıyla gelişen olumsal bir süreçtir. Çocuklara bilgisayar programlamanın öğretilmesi ilk kez 2010’da eğitimcilerden, bilgisayar bilimcilerinden ve bilgisayarla ilgi kitle örgütlerinden oluşan dar bir toplulukta tartışılmaya başlamıştır. Daha sonra farklı kesimlerin (sivil toplum örgütleri, özel sektör ve kamu kuruluşları) katılımıyla küçük kampanyalardan köklü eğitim reformuna doğru bir süreç gelişmiştir. Bu sürecin gelişiminde özellikle iki örgüt, Nesta (National Endowment for Science, Technology and the Arts) ve Nominet Trust hükümet, sivil toplum ve özel sektör arasında bir ağ oluşturarak ve farklı kesimlerin kodlama eğitimi hakkındaki farklı görüşlerini uzlaştırarak belirleyici bir rol üstlenmiştir.

NESTA 1998 yılında İşçi Partisi Hükümeti tarafından bir vakıf olarak kurulmuştur. NESTA’nın temel amacı İngiltere’nin inovasyon kapasitesini artırmaktır. 2010 yılında hükümet, NESTA’nın yararlı işler yapıyor olmasına karşın kamu kuruluşu olarak faaliyet göstermesine gerek olmadığını ve etkinliklerinin gönüllü bir kuruluşa daha uygun olduğunu belirten bir değerlendirme yapar. Bunun sonucunda 2012 yılında NESTA bağımsız bir kuruluş olur ve adı Nesta olarak değiştirilir. Nesta çeşitli yardım kuruluşlarıyla, özel sektörle ve hükümetle ortak çalışmalar yapmaktadır. Nesta’nın farklı çalışma alanları vardır: kamu hizmetlerine vatandaş katılımı, hükümet inovasyonu, sağlık ve yaşlanma, dijital sanat ve medya, dijital eğitim, sosyal etki fonları vb. Nominet Trust ise İngiltere’de .uk uzantılı alan adlarının kaydını yapan Nominet şirketi tarafından 2008 yılında kurulmuştur. Nominet Trust da Nesta gibi toplumsal sorunlara yönelik teknolojik çözümler geliştirmeyi hedeflemektedir. Williamson (2015), bu iki kuruluşun ne resmi ne de ticari aktörler olduğunu, ama iki kesim arasındaki ilişkiyi sağladıklarını belirtmektedir. Kodlamayı öğrenme kampanyalarının oluşumu buna güzel bir örnektir.

Okullarda bilgisayar kullanma eğitiminin yerini bilgisayar bilimine bırakması gerektiği önerisi ilk kez 2010 yılında Computing at School (bilgisayar öğretmenlerine yönelik, Microsoft, Google ve British Computing Society tarafından maddi olarak desteklenen bir dernek) tarafından gündeme getirilmiştir. Konunun politik olarak önem kazanması ise ancak Nesta’nın 2011’de yayımlanan Next Gen (http://www.nesta.org.uk/sites/default/files/next_gen_wv.pdf) adlı raporundan sonra gerçekleşmiştir. Next Gen de okul müfredatının yenilenmesini talep etmektedir. Ama bu talep doğrudan eğitimle ilgili değildir. Rapor, Muhafazakar Parti Hükümeti’nin Kültür, İletişim ve Yaratıcı Endüstriler Bakanı Ed Vaizey’in talebi doğrultusunda Ian Livingstone ve Alex Hope tarafından hazırlanmıştır. Raporun yazarları, İngiltere’nin ekonomik olarak değerli ve yenilikçi sektörleri olan video oyunu ve görsel efekt endüstrilerinin önemli isimlerindendir. Raporda ilgili sektörlerdeki yetenek açığı tartışılmakta ve bunu kapatmak için bir müfredat değişikliği önerilmektedir. Google’ın CEO’su Eric Schmidt 2011 yılında Edinburgh Televizyon Festivali’nde yaptığı konuşmada konuyu tekrar gündeme getirene dek raporun fazla bir etkisi olmaz. Raporun yazarlarından Livingstone’un da belirttiği gibi Schmidt’in konuşması rapordaki müfredat değişikliğine siyasi desteği artırmıştır. Bundan kısa bir zaman sonra Royal Society yönetiminde ve Microsoft, Google ve üniversitelerin bilgisayar bilimi bölümlerinin katkılarıyla hazırlanan Shutdown or Restart (https://royalsociety.org/~/media/education/computing-in-schools/2012-01-12-computing-in-schools.pdf) başlıklı raporda da müfredat değişikliği önerisi tekrarlanır. Bu raporun ardından The Observer gazetesi yazarlarından John Naughton da konuyu destekler yazılar yazmaya başlar. Daha sonra oluşturulan, Nesta, BCS, Google, Microsoft, Computing at School ve Raspberry Pi’den oluşan “Next Gen Skills” adlı koalisyon Eğitim Bakanlığı’nı müfredat değişikliği konusunda ikna etmeyi başarır (age).

Bu gelişmeler (raporlar, konuşmalar ve oluşturulan koalisyonlar) üst düzeyde gerçekleşmektedir. Kodlama eğitiminin kamudaki görünürlüğü ise Code Club (https://www.codeclub.org.uk/) adlı gönüllü girişimle artar. Code Club, programcıların ilkokul öğrencilerine programlamanın temellerini öğrettikleri okul sonrası bir etkinlik olarak ortaya çıkmıştır. 2012 yılında kurulan Code Club, kısa sürede tüm ülkeye yayılır. Şu anda İngiltere’de 4000’den fazla Code Club ve bundan faydalanan 50000’den fazla öğrenci vardır. Code Club, Nesta ve Nominet Trust tarafından örgütlenmekte ve Digital Makers fonundan faydalanmaktadır. Code Club, Microsoft, Google, ARM, Samsung, Mozilla ve TalkTalk gibi şirketlerin yanı sıra hükümet tarafından da desteklenmektedir.

Code Club, Next Gen raporu sonrasında ortaya çıkan, bir orkestra gibi hareket eden ve gençleri kodlama öğrenmeye teşvik eden ağlardan sadece biridir. 2013 yılının Mayıs ayında Nesta kamu inovasyonu laboratuvarında, Nominet Trust ve Mozilla ortaklığında Make Things Do Stuff adlı kampanya başlatılır. Kampanyanın hedefi çocukların dijital teknolojileri yaparak, etkileşimle öğrenmelerini sağlamaktır. Yine ülke çapında bir örgütlenme söz konusudur. Kampanya büyük şirketler (Facebook, Microsoft, O2, Mozilla ve Virgin Media), gönüllü girişimler (Codecademy, Code Club, Raspberry Pi, Technology Will Save Us, Coding for Kids and Decoded vb) ve hükümet kuruluşları tarafından desteklenmektedir.

Kısacası, reformu baştan sona planlayan bir hükümet değil, ikna edilen bir hükümet vardır. Hükümet okul dışındaki bu uygulamaları yeni müfredatla okullarda daha sistematik hale getirmektedir. Bilgisayar uzmanları, girişimciler, yatırımcılar, gazeteciler, lobi grupları, politikacılar ve uluslararası şirketler Nesta ve Nominet Trust etrafında bir araya gelmiş, bu aktörlerin katkısı ve etkileşimiyle bir eğitim müfredatı oluşmuştur. Fakat karşımızda hiç de tarafsız olmayan bir eğitim müfredatı vardır. Oluşumunda payı olan aktörlerin değerlerini ve çıkarlarını içermektedir.

Kamusal Sorunları Çözmek İçin Kodlamayı Öğrenmek

Yazı,

Bilgiyi, konuşmanın yaptığından farklı biçimde düzenler ve depolar; sonuç olarak, dilin farklı bir biçimidir (Crowley ve Heyer, s. 99).

Yazı sonrası, hatırlama gereksiniminin azalması insan zihninin edinebildiği bilginin de artmasını sağlamış ve yazıyla bilenin bilgiden ayrılması “soyutlamayı, sistemleştirmeyi ve bilimsel düşüncenin nesnelliğini teşvik etmiştir” (age, s. 100).

Berimsel okuryazarlık, bunu daha ileriye taşıma iddiasındadır. Wing (2006) berimsel düşüncenin insanın soyutlama gücünü artırmasının yanında ona düşüncesini otomatikleştirme olanağını verdiğini iddia etmektedir. Bir kelimeyi sözlükten ararken ya da markette hangi kasada kuyruğa girmek gerektiğini düşünürken farkında olmadan berimsel düşünceye başvurulmaktadır. Berimsel okuryazarlık, bunu daha sistematik hale getirecektir. Olumlu ya da olumsuz olarak nitelendiremem ama berimsel okuryazarlıkla dünya farklı biçimde okunabilecektir.

Kodlama (yazma) program komutlarının alt alta sıralandığı mekanik bir iş değildir. Dünyanın nasıl çalıştığını berimsel olarak okuyup anlamayı ve insanın onunla etkileşimini biçimlendirebilmek için modellemeyi içerir. Dünya hesaplanabilir bir olgu olarak algılanır ve kodla algılanan bu dünya yeniden yaratılır. Programcılar işlerinin doğası gereği var olan ilişkileri ve iş süreçlerini modelleyip sayısallaştırırken bunları yeniden düzenler ve kurarlar; aksayan bir yer varsa ona yönelik çözümler geliştirirler. Bunu da gayet olağan ve işlerinin bir parçası olarak görürler.

Fakat bu pratiklerden beslenen, özellikle Silikon Vadisi’nin öncülüğünü yaptığı (http://www.nytimes.com/2013/03/03/opinion/sunday/the-perils-of-perfection.html) iki büyük tehlike vardır. Birincisi, toplumsal sorunları kültürel, ekonomik ve politik bağlamlarından kopartarak berimsel terimlerle çözümleme eğilimidir. İkincisi de bunun sonucu olarak doğru kod ve algoritmalarla karmaşık toplumsal problemlerin çözülebileceği inancıdır. İngiltere’de bu inanç neoliberal politikalarla eklemlenmekte ve devletin görev ve sorumluluklarını gönüllü kişi ve kuruluşlara devretmenin aracı haline gelmektedir. Örneğin, Nominet Trust ve Nesta toplumsal sorunlara yönelik teknolojik çözümler geliştirme gibi bir hedefleri olduğunu açıkça beyan etmektedir. Hatta Nesta tarafından hazırlanan ve kamu hizmetlerinin geleceğinin tartışıldığı People Helping People adlı raporun giriş bölümünde İngiltere’nin refah devleti deneyimi öncesinde kamu hizmetlerinin gönüllülerce yerine getirildiği ve bunun köklü bir gelenek olduğu yazılmaktadır (http://www.nesta.org.uk/sites/default/files/people_helping_people_the_future_of_public_services_wv.pdf). Nesta’nın kodlama öğrenimine bakışı da bu yöndedir. Programcılar hackathon (https://tr.wikipedia.org/wiki/Hackathon) etkinlikleriyle bir araya getirilmekte ve kamudaki sorunlara dijital çözümler bulmaları istenmektedir (https://nationalhackthegovernment.wordpress.com/). Öğrenciler berimsel yeteneklerle donatılırken de beklenti bu yeteneklerini kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve toplumsal sorunların çözümü için kullanabilmeleridir. Ne kadar başarılı olabileceğini ve ne gibi sonuçlar doğurabileceğini bilemem, ama kodlama öğrenimi İngiltere’de neoliberal politikalar için bir kaldıraç görevi üstlenmektedir.

Geleceğin Mesleği: Programcılık?

Williamson (2015), kodlama öğrenimi hakkında yazılmış bir çok makale ve raporda, kodlama öğrenecek çocuklar geleceğin iş gücü olarak görüldüğünün altını çizmektedir (bkz. http://www.nesta.org.uk/publications/next-gen, https://royalsociety.org/topics-policy/projects/computing-in-schools/report/, http://www.ednfoundation.org/wp-content/uploads/TechnologyEducation_systemview.pdf, http://www.ukdigitalskills.com/). Bu çalışmalarda kodlama, ileriye yönelik, talep edilen ve nitelikli meslek olarak ele alınmakta ve çocukların piyasanın gereksinimlerine yanıt verebilecek yeteneklerle donatılması istenmektedir. Williamson (2015), bu söylemin dijital dünyadaki kırılganlığı, karmaşıklığı ve birçok kodlama işinin sıradanlığını gizlediğini vurgulamaktadır. Dışarıdan bir motivasyon olmadan programcılıkla uğraşıldığında programlama eğlencelidir; bulmaca çözmek ya da satranç oynamak gibidir. Ama söz konusu profesyonel olarak programcılık olunca iş hayatı rutin ve sıkıcı işlerle, fazla mesailerle doludur. Bunun yanında, öğrencilerin edinmesi istenen yetenekler (teknolojik yeniliklere kısa sürede uyum sağlayabilme ve esneklik gibi) piyasanın çalışanlardan beklentisidir.

Eğitim reformuna ya da kampanyalara destek veren bir çok programcı ve aktivistin geleceğin iş gücünü yetiştirmek gibi bir hedefi yoktur. Çoğu benimkilere benzer gerekçelerle kampanyaları desteklemekte ve gönüllü katkıda bulunmaktadır. Bir diğer deyişle, farklı hedefleri olanların desteklediği bir oluşum vardır. Fakat kimi zaman değerler ve çıkarlar çatışabilmektedir. Code Club’ın kurucularından Linda Sandvik’in başına gelenler buna iyi örnektir. Sandvik, Code Club’ın sponsorlarından Google’ın kitlesel gözetim pratiklerini eleştirdiğinde Code Club yönetim kurulu Sandvik’e ültimatom vermiştir: Ya sponsorlar hakkında olumsuz şeyler söyleme ya da Code Club yönetiminden ayrıl. Sandvik, ikincisini tercih etmiştir (https://gist.github.com/drtortoise/5dc254c614d6b6a19116).

Ayrıca programcılığın bir meslek olarak gelecekte daha önemli olacağı ve çocukların küçük yaştan itibaren bunun için gerekli yetenekleri edineceği iddiası ne kadar gerçekçidir? Programlama dillerinin insan diline yaklaşması ve kolaylaşması programcılığı gereksizleştirmemiş, aksine yaygınlaştırmıştır. Yakın zamanda da programcılığın tamamen ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Fakat bilgisayar bilimindeki gelişmeler programcılık bilgisi isteyen bazı işleri otomatikleştirebilir ve sektördeki programcı açığı beklenenden çok daha az olabilir. “Bilgisayarların algılayıcı verisi ya da veritabanları gibi veri türlerine dayalı öğrenimini olanaklı kılan algoritmaların tasarım ve geliştirme süreçlerini konu edinen bir bilim dalı” olan makine öğrenimi (machine learning) ile programcılık da dahil olmak üzere birçok mesleğin otomasyonu söz konusudur. Kodlama eğitimi kampanyaları çoğu zaman bu olasılığı göz ardı etmektedir (Frey ve Osborne, 2013).

Şirketler İçin Yeni İş Alanları

Makine öğrenimindeki gelişmeler ve gelecekte piyasanın ihtiyaç duyacağı iş gücünün niteliği ve niceliği hakkında sponsor şirketlerin elinde çok daha kapsamlı veriler vardır. Geleceğe dair daha ayrıntılı öngörüler yapabilirler. Bu verilerin ve buna dayalı öngörülerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmasak da kodlama eğitiminin şirketler için şu an yeni bir pazar yarattığı ortadadır. ABD’deki Hour of Code kampanyasının kurucuları arasında Silikon Vadisi’nin melek yatırımcılarından Partovi twins de vardır ve kampanya üç büyük şirket (Google, Microsoft ve Facebook) tarafından desteklenmektedir. Bu kampanyanın İngiltere’deki kuzeni Year of Code da uluslararası bir girişim sermayesi firması olan Index Ventures tarafından desteklenmektedir. Index Ventures, insan hayatının ve ekonominin her yönünün teknoloji ve girişimci ruhu ile dönüştürülebileceğini savunmaktadır. Daha ilginci Year of Code’un arkasındaki 23 kişi incelendiğinde bunlardan sadece üçünün gerçekte teknolojiyle ilgili, diğerlerinin sermayedar ya da halkla ilişkiler yüzü olmasıdır (https://tommorris.org/posts/8776). Year of Code’un arkasındaki en önemli isimlerden biri kısa bir süre öncesine kadar Index Ventures ekibinde yer alan girişimcilerden biri olan Saul Klein’dır. Ne tesadüftür ki Klein’ın kuzeni Alex, çocuklara kendi bilgisayarlarını yapmalarına ve kodlama öğrenmelerine yardımcı olan takımlar (kit) üreten Kano (http://us.kano.me/) şirketinin kurucularındandır.

John Naughton’a (http://www.theguardian.com/technology/2014/feb/15/year-of-code-needs-reboot-teachers) göre girişim sermayesinin yoğun ilgisinin iki açıklaması olabilir. Birincisi, safça olan, girişimciler Year Of Code’a hayırsever duygularla yaklaşmaktadır. Fakat başarısız halka ilişkiler nedeniyle kampanya fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Kampanyanın sözcüsü Lottie Dexter’ın kodlama bilmediğini itiraf etmesi kampanyanın inandırıcılığını sarsmıştır (http://www.theregister.co.uk/2014/02/11/coding_in_schools_madness/). İkincisi, şirketler müfredat değişikliğinin ve Raspberry Pi Vakfı tarafından okullarda bilgisayar bilimini öğretmek amacıyla geliştirilmiş, kredi kartı büyüklüğünde tek kartlı bir bilgisayar olan Raspberry Pi’nin başarısını fark etmişlerdir ve kendilerine yeni ticari fırsatlar yaratmak istemektedirler. Hayırseverlik inandırıcı olmasa da bir beceriksizlik vardır. Ama daha önemlisi müfredat değişikliğinin arkasında büyük bir pazar fırsatı vardır.

***

Giroux’un (1998) Gramsci’den alıntıladığı sözler berimsel okuryazarlık için de geçerlidir:

Gramsci’ye göre okuma-yazma iki yanı da keskin bir kılıçtı; bireysel ve toplumsal güçlenme amacıyla kullanılabileceği gibi, baskı ve egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesi için de kullanılabilirdi. Gramsci, bir mücadele alanı olarak eleştirel okuma-yazma için, hem ideolojik bir yapı, hem de toplumsal bir hareket olarak, uğruna savaşım verilmesi gerektiğine inanıyordu (s. 34).

Bu mücadeleye de berimsel okuryazarlığın politik bağlamını dikkate alarak başlamak gerekiyor. Kodlama eğitimiyle liberal politikaları güçlendirmek, sömürüyü artırmak ve geleceğin işçilerini yetiştirmek istenmektedir. Uluslararası tekellerin, girişim sermayesi şirketlerinin ve liberallerin ilgisi boşuna değildir. Ama internetteki geçmiş mücadeleler bunun karşıtının da yaratılabileceğini, sistemde çatlaklar oluşturulabileceğini göstermektedir.

Kaynaklar

Crowley, D., Heyer, P. (2011). İletişim Tarihi, teknoloji-Kültür-toplum, çev. Berkay Ersöz, Siyasal Kitabevi, Ankara.

DiSessa, A. A. (2001). Changing minds: Computers, learning, and literacy. Mit Press.

Fischer, G. (2005). Computational literacy and fluency: being independent of high-tech scribes. Strukturieren-Modellieren-Kommunizieren. Leitbild mathematischer und informatischer Aktivitäten, Franzbecker, Hildesheim, 217-230.

Frey, C. B., Osborne, M. A. (2013). The future of employment: how susceptible are jobs to computerisation. http://www.oxfordmartin.ox.ac.uk/downloads/academic/The_Future_of_Employment.pdf, son erişim 21/03/2016.

Giroux, H. A. (1998). Okuma-yazma ve siyasal güçlenme eğitbilimi. içinde (der.) Paulo Freire ve Donaldo Macedo, Okuryazarlık: Sözcükleri ve Dünyayı Okuma, çev. Serap Ayhan, Ankara, İmge Yayınevi, 33-71.

Williamson, B. (2015). Political computational thinking: policy networks, digital governance and ‘learning to code’. Critical Policy Studies, 1-20.

Wing, J. M. (2006). Computational thinking. Communications of the ACM, 49(3), 33-35.

24 Mayıs 2016

Posted In: berimsel okuryazarlık, Bilgisayar Bilimi, Emek, google, kodlama, neo-liberalizm, Özgür yazılım

WomENcourage Konferansı – 2015

Geçtiğimiz günlerde İsveç'in Uppsala kentinde düzenlenen WomENcourage etkinliğine katıldım. Neden WomENcourage, anlatsana biraz diye sorarsak açalım. Bir süredir Google'ın seyahat bursu verdiği etkinlikleri bu sayfadan takip ediyorum. Beğendiğim etkinlikleri not edip, uygun zamanlarda bursa başvurarak katılmak gibi bir planım var (aslında beğenmediğim etkinlik yok ama naparsın :b). WomENcourage isminden de anlaşılacağı gibi gitmeyi çok istediğim bir etkinlikti. Ancak bu sene LinuxCon'a katılacağım için WomENcourage'a başvurmaktan vazgeçmiştim. LinuxCon 5-7 Ekim'de İrlanda'da, WomENcourage 24-26 Eylül'de İsveç'te oldu. İkisine farklı vizeler gerekiyor ve vize almaya zaman yetmez diye düşündüm.

Bu düşüncelerden birkaç hafta sonra  Google'ın Dablin'deki ofisinden bir eposta aldım. Epostanın içeriği şu şekilde: Daha önce iş arkadaşlarımla görüştüğün için senden haberdar oldum, biz bu sene WomENcourage konferansı için burs vermeye başladık. Başvurmak ister misin? Buradan anladığım kadarıyla geçen sene Dablin ofisine iş görüşmesine gitmemden dolayı tanıdığı söylüyor. İlgili yazı için bknz.: Google Mülakatları

Şansımı denemek için teklifi kabul edip, başvurdum. Başvuru formunda cv dosyası, linkedin hesabı istiyorlar. Herhangi bir soru çözme, kod yazma gibi bir şey yok. Birde hayatta en çok gurur duyduğunuz, heyecanlandığınız proje nedir ve neden en çok onunla gurur duyuyorsunuz gibi bir soru vardı. Ben Outreachy aracılığıyla yaptığım Linux çekirdeği stajımı yazdım.

Başvuru sonuçları açıklandığında bursa kabul edildiğimi öğrendim \0/. Peş peşe iki vize başvurusu gerektiğinden süre yeter mi diye kaygılandım ama her şey beklediğimden daha iyi gitti :). Google seyahat bursunun içeriği şu şekilde, etkinlik için bilet + 1000€'ya kadar masraf bedeli. Herhangi bir fiş sunma zorunluluğu olmadan bu bedeli veriyorlar (ama yinede fişleri ödemeyi alana kadar saklamamı istediler). İsveç için verdikleri burs: konferans bileti + 800€ oldu.



Etkinliğin ilk günü hackathon ve kariyer fuarına katıldım. Ben vardığımda Hackathon'da gruplar ve projeler belli olmuştu. Ben de sayıca az olan bir gruba eklendim :). Projemizin konusu gaz sızmasını en erken şekilde tespit edip, insan hayatını korumaktı. Bunun üzerine proje tasarımı, sunumu ve basit bir simülasyonunu yaptık. Simulasyonu Edison Board kullanarak gerçekleştirdik. Hackathon'da çok yaratıcı olan başka projeler vardı. Düştüğümüzde kimseden yardım alamayacağımız durumlar için uygulama ve şehirde bisiklet sürümünü daha güvenli hale getirmeyi amaçlayan uygulama aklımda kalanlardan.















Kariyer fuarında Googlçalışanlarıyla tanışarak burs kazananlara hediye edilen çantayı aldım. Charlie beni Mine'yle tanıştırdı. Mine, Google'ın Londra ofisinde çalışıyor. Orada bizden birilerini görmek gerçekten çok sevindirciydi. Sadece bu kadar değil, Bilkent Üniversitesi'nden Reyyan hoca etkinliğin organizatörlerinden! Birde Uppsala'da yüksek lisans yapan Tuğçe ile tanıştım. Tuğçe, bilgisayar bilimlerinde yüksek lisans yapıyor. Etkinlik akşamı, orada yüksek lisansın nasıl gittiği hakkında konuşma fırsatımız oldu.


Fuarda Intel'de çalışan bir kadınla tanıştım. Bana eposta adresini verip kendisiyle iletişime geçmemi istedi. Bugünlerde onunla görüşüp cv hazırlıyorum, bana bu konuda danışmanlık ediyor. CV hazırlamayla ilgili kısa bir yazı yazmayı düşünüyorum.

Google'da çekirdek seviyesinde çalışmak istersem genelde android tarafında iş bulabileceğimi öğrendim. Birde eğer yurtdışında yüksek lisans / doktora yaparsam, muhtemelen burslu yapacağım, bu konuları konuşabileceğim birkaç kişinin eposta adresini aldım.

Etkinliğin asıl amacı insanların tanışıp, çevre edinmesi olduğundan çok yoğun sunumlar yoktu. En çok beğendiğim sunumlardan biri Facebook'ta çalışan kadının yaptığı sunumdu. Benim de hala aklıma şanslı olduğum için işe alındım, benden başka başvuran kimse yoktu o yüzden aldılar gibi düşünceler geliyor ama aslında öyle değil. Kendime bir şeyleri yaptım, başardım ve alındım diyorum dedi.

Bir diğer sunum ise Anita Borg bursuyla doktora yapan arkadaş oldu. O da alınmayacağını düşündüğü için ilk senesinde bursa başvuru yapmadığını, daha sonra başvurup alındığını söyledi. Bu seneki burs miktarı 7000€ imiş. Üstelik burs sadece doktora için değil, lisans ve yüksek lisansta da başvurulabilen bir bursmuş (sadece doktora için sanıyordum ^_^).

İsveç'te güzel anılar gibi güzel diyebileceğim günler geçirdim. Gezmeye vakit bırakmak için birkaç gün fazla kaldım. Boş olan günümde trenle Stokholm'e geçtim. Tam bir harikaydı. Şehre aşık oldum. Gamla Stan'ı beni buraya gömün diyerek gezdim. City Hall de kesinlikle görülmesi gereken yerlerden. Viking Kuleleri'ne asansörsüz çıkarken yaşanacak durum gerçekten harika. İnsanı sayamadığım kadar yıl öncesine götürüyor :).

Uppsala ve Stockholm'de çektiğim fotoğraflara buralardan bakabilirsiniz.

Stokholm'den sonra LinuxCon için Dablin'e gittim ve sunum yaptım ^_^. Onu da bir yazımda paylaşacağım.




20 Ekim 2015

Posted In: anita borg, burs, Gezegen, google, isveç, stokholm, uppsala, womencourage

Google Mülakatlarına Hazırlanma Süreci

Geçen yaz Google ik'dan (insan kaynakları) profilinizi linkedin, github ve birkaç listeden inceledik kabul ederseniz başlangıç bir görüşme yapmak isteriz içerikli bir e-posta aldım. 2 gün sonra başlangıç telefon görüşmesini ik ekibinden bir arkadaşla yaptık. Görüşmenin 45-55 dk arası sürmesi bekleniyor, benim bir saati biraz geçmişti. İlk görüşmede kod yazmamı gerektirecek bir şey sormadılar. Veri yapıları, ağ bilgisi, bit düzeyinde işlemler, algoritmalar ve karmaşıklıkları, bash komutları, sistem çağrıları, süreçler hakkında sorular geldi. İlk görüşmede tanışma, ilgi alanlarını öğrenme, hangi işler üzerinde uğraştığın hakkında bilgi edinme gibi kısımlardan da konuşulduğu için teknik değil olarak adlandırıyor ancak bence gayet teknikti :). Görüşme sonunda, ilk adımı geçtiğimi öğrendim.

Daha önce bir iş tecrübem olmadığı için bir alan seçmem gerekiyordu, telefondaki arkadaş Site Reliability System Engineering (SRE) ve Software Engineering olmak üzere 2 pozisyon sundu. Bilgilerin sistem tarafı için daha uygun istersen SRE seç şeklinde öneride bulundu. SRE görüşmelerinde daha başarılı olacağımı düşündüğümden onu seçtim.

Başlangıç görüşmesinden önce çok gerildim, zaten nasıl konuşacağım kısmı ayrı bir olay :). Soruları bitirdikten sonra, görüşmeyi yapan arkadaş diğer adımlar için tavsiyelerde bulundu, sorular üzerinde sesli düşün, eğer ne sorulduğunu anlayamadıysan bilmiyorum deme, anlayana kadar sorman sorun değil, dedi. Çünkü söylediği bir kelimeyi anlayamadığımdan bilmiyorum demiştim, anlamadığımı fark etti ve gtalk'a sorunun bir kısmını yazdı ve cevapladım :).

İkinci görüşmeyi bir mühendisle yine telefon üzerinden yaptık. Kodlama soruları için google doc kullandık. Görüşme yine 45-55 dk arasıydı. Soruların neredeyse hepsi çalıştığım sorulardı ancak düzenli ifadelere çok fazla çalışmaya vaktimi yetiremedim. Görüşmede son soru basit split, join işlemleriyle çözülebilecekken suçluluk psikoljisi ile düzenli ifadelerden çözülmesi gerekiyor sandım :). Çözüme yaklaştım ancak çoğu şeyi göz ardı ettik, ben ifadeleri karıştırdım gibi şeyler oldu. Görüşme sonunda mülakatı yapan arkadaş, bu görüşmenin büyük kısmını harika yaptın dedi. Bir an şok olmamla birlikte havaya uçup geri oturdum :).

Google'ın mülakatlarına hazırlanırken aşağıdaki linklerden yararlandım. Bunlar dışında deneyimler üzerine yazılmış çok fazla blog yazısı bulabilirsiniz. Hepsini okumak belki mümkün olmaz ama çoğunu okuyun gerçekten çok faydalı oluyor. Mühendislerle yaptığım görüşmeler ik'daki arkadaşla yaptığım görüşme kadar eğlenceli geçmedi. İk'da olan arkadaş görüşme sırasında harikasın, çok iyi gibi sürekli destek olarak ve çok sevecen bir şekilde konuşuyordu. Ancak mühendisler süreci soğuk, sadece soru soran ve cevap bekleyen bir şekilde geçiriyorlar. Okuduğum bir blog yazısında telefonda problem olduğu için Skype'a geçmek zorunda kalan bir arkadaş mühendis soğuk ve sıkılmış görünüyordu yazmıştı. Bu yüzden telefondaki soğuk tavırları hiç üzerime alınmadım :), sadece en sonda tebrik eden bir ifade duydum.

Siteler: Geeks For GeeksGlassadorCareerupCracking Code InterviewsSystem DesignDevops Interview Questions.

3. mülakat için yeniden tarih belirledik. Genelde 3 er hafta arayla yaptık görüşmeleri. İlk iki görüşmem iyi geçtiğinden sonuçlarını hemen öğrenmiştim, normalde bir haftayı bulabiliyor. Görüşmelerin arasını çok uzatmak bence iyi değil, sonuna kadar gidebileceğimizi düşünürsek insan bunalabilir. 3 hafta gayet iyi bir süreç. Zaten görüşme 45 dk sürüyor, en fazla kaç soru sorabilir diye görüşmeden önce kendimizi rahatlatmak da bir yöntem :). Birde hazırlanırken süremi bir hafta kadar tanım sorularına çalışarak, bir hafta kodlama sorularına çalışarak sonraki hafta bunları karmaşık tekrar ederek geçirdim.

3. görüşme görüntülü olacaktı ancak ne olduysa yine telefon üzerinden yaptık. Bu görüşmede sorular beklediğim gibi değildi. Temelde bir soru sorup, diğer soruları aynı soru üzerinden türetti. Görüşmenin nasıl geçtiğini anlamadım, soyut şeyler üzerinden benim daha önce deneyememiş olacağım şeyler üzerinden konuştuk. O zamanlar her görüşmenin bitiminde sonucu söylüyorlar sandığımdan bu adımı geçebildim mi? diye sordum, henüz bilmiyorum cevabını aldım :). Bir hafta sonra geçtiğimi öğrendim.

Buradan sonraki adım Google ofisinde yapılması gereken görüşme. Yine ik'daki arkadaş önce aradı sonra aynı bilgileri e-posta ile gönderdi. Birkaç Google pozisyonu önerdi, Dublin'de olanı seçtim, Dublin aynı zamanda Google'ın Avrupa'daki ofislerinin merkezi. Vize işlemleri nedeniyle ve benim gideceğim haftada Dublin'de etkinlikler olduğundan, son görüşmeyi 1,5 ay kadar ertelemek zorunda kaldık :(.

Son mülakat 45'er dakika şeklinde ve 5 oturumdan oluşuyor. Her oturuma 1 ya da 2 mühendis girebiliyor. Son oturumu SRE takımının yöneticisiyle yaptık ^_^.

Son aşama gerçekten çok heyecanlıydı. Uzaktan yapılan görüşmeler sırasında sesin kesilmesi problemi çok oluyor. En sonunda duyamıyorum, sesin kesiliyor dediğimde google doc'a soruyu yazdıkları olmuştu. Yüzyüze görüşmede çok hızlı konuşurlarsa diye sıkıntım vardı ancak öyle olmadı. Google çalışanları konuşma konusunda diğer şirketlere göre çok daha anlayışlı. Oldukça anlaşılır konuşuyorlar.

Konuşma pratiği yapmak için dil kurslarına gitmek faydalı, birde Google SRE ekibinin düzenlediği etkinlikleri youtube'dan çok rahat bulabilirsiniz. Ben onları izlemiştim, hem birkaç anahtar kelime öğrenmemi sağladı hem anlamamı geliştirdi.

Mülakatın yapılmasından bir gece önce Dublin'deydim. Sabah ik'daki arkadaş istersen otelden seni alayım, yürüyerek gayet yakın dedi. Kabul ettim, çok yağmurlu bir sabahta ofise birlikte gittik. Her oturumdan sonra 3-5 dk beklemek gerekebilir, bu sürelerde eğer odada yalnız kalırsam dışarı çıkmamamı ve henüz çalışan olmadığım için ofiste tek gezmememi söyledi.

Son görüşmede soruların çoğunluğu çalıştığım yerlerden çıkmadı. Bu kadar sorulmaz ya dediğim ve ayrıntısına inmediğim şeylerden çıktı. Açıkçası hiç beklememiştim. Daha önce bir yerde de öyle soruları görmedim :(. Basit sorulan sorular da vardı elbette ama geneli değildi. Çok iyi veri yapıları soruları bekliyordum, hiç sormadılar :|.

Ancak sürecin tamamı çok heyecanlı ve cesaretlendiriciydi. Yüzyüze yaptığımız görüşmelerdeki arkadaşlar da çok sevecendi, bir soğukluk yoktu :). Birde yurtdışına ilk seyahatimi Google sayesinde yapıyor olmam da çok mutluluk vericiydi.

Google'ın sizle görüşmek isteriz şeklinde e-posta atması için sadece bir github hesabımız olması bile yeterli. Çünkü onlar da yeni insanlar tanıyıp, onları görüşmelerine hazırlamak istiyorlar.

Üniversiteden "olmadı sanırım .. olduğu kadar :(" şeklinde hissederek mezun olmuştum, bunun üzerine Google görüşmesinin bu kadar ilerlemesi çok iyi oldu, çok da güzel oldu :). Mezuniyetimden sonra 7-8 ay boyunca kadar her şey böyle karmaşık ve heyecanlı bir şekilde ilerlerdi. Bir hafta önce bundan sonrası şöyle olur muhtemelen dediğim şeylerin hiçbiri tutmadı :), şimdi tekrardan her şey düzene girdi. Bundan sonrasında yine Linux çekirdeği üzerinde devam edeceğim. Belki bir gün yine Google ile görüşebiliriz :).

Dublin'de 2 gece kaldım ve çok gezemedim. Bir dahaki sefere daha fazla kalabilirim diye düşünüyorum. Dublin'de çektiğim fotoğraflar için buraya bakabilirsiniz.

25 Mayıs 2015

Posted In: Gezegen, google, iş görüşmesi, mülakat

Google ProtoBuf Optimization Trick

Unique Tag numbers 1-15 require one less byte to encode than higher numbers, so as an optimization you can decide to use those tags for the commonly used or repeated elements, leaving tags 16 and higher for less-commonly used optional elements. 

Each element in a repeated field requires re-encoding the tag number, so you use lower number than 16 you do not store unnecessary space for elements of repeated field. Repeated fields are particularly good candidates for this optimization.

23 Nisan 2015

Posted In: google, optimization, protobuf, protocol-buffers

Çözümcülük ve İnternet Merkezcilik

30 Eylül 2013 tarihinde yayımlanan Time dergisinin kapağı çarpıcıydı:Google Ölümü Çözebilir Mi? 2013 yılında Google’ın Arthur D. Levinson ile birlikte kurduğu Carilo adlı bioteknoloji firması, sağlık ve özellikle yaşlanma üzerine çalışmayı hedefliyordu (http://en.wikipedia.org/wiki/Calico_%28company%29). Time’a göre eğer bu işe girişen Google değil de başka biri olsaydı bu girişim çılgınlık olarak nitelendirilebilirdi. Google’ın insansız arabaları ve giyilebilir teknolojileri düşünüldüğünde pek de haksız sayılmazlar.

Google geçmişte de bazı toplumsal problemlere teknolojik çözümler getirmeye çalışmıştı. Örneğin, geniş ölçekte sıfır karbon enerji üretmeye girişmiş, ancak yeni bir enerji teknolojisi icat etmenin zorlukları karşısında geri adım atmıştı. Google’ın CEO’su Larry Page, teknolojinin insan yaşamını iyileştirme konusunda müthiş bir potansiyele sahip olduğunu söylüyordu. Toplumsal hayata, teknolojiyle müdahale etme isteği yalnız Google’a özgü bir durum da değildi. Antonio Regalado’nun Silikon Vadisi girişimcileri hakkında aktardığı espriye göre girişimcilerin projeleri yaşamlarıyla paralel gidiyordu. Örneğin genç programcıların kafaları hangi bara takılabileceklerini söyleyecek web sitesi fikirleri ile doluyken, ilgileri daha sonra evlilik ve doğurganlık uygulamalarına kayıyordu. Şimdi de saçlarına aklar düşerken sıra ölüme gelmişti (bkz. http://www.technologyreview.com/view/519456/google-to-try-to-solve-death-lol/).

Aslında bugün Google’ın projelerinin arkasındaki temel felsefeyi anlayabilmek için Silikon Vadisi’nde egemen olan ve tüm dünyaya yayılan çözümcülük kültürüne bakmak gerekiyor. Teknolojinin toplumsal sorunlara çözümler getirerek daha iyi bir hayat sunabileceği Silikon Vadisi’nde yaygın bir düşünce. “Bana bir kaldıraç verin dünyayı kaldırayım” diyen Arşimet’in ardılları da uygun uygulamalar geliştirildiğinde insanlığın tüm hatalarından (“bug”) kurtulabileceğini düşünüyor. Politika, katılım, yayımcılık, yemek pişirme, sağlık vb alanlarda uygun algoritmalar kullanıldığında bir çok toplumsal sorun da çözülmüş olacak. İki yüzlülük politikadan defedilecek, suçlar gerçekleşmeden önlenebilecek, insanlar daha mutlu olacaklar… Bu iddialarında başarılı olup olamayacakları ayrı bir konu. Ya çözümlemek istedikleri sorunlar gerçekten bir sorun değilse?

Evgeny Morozov, To Save Everything, Click Here (Her Şeyi Kaydetmek İçin Buraya Tıklayın) adlı kitabında, günümüzde oldukça yaygın olan iki eğilimi, çözümcülüğü ve onunla ilişkili olan İnternet merkezciliği tartışıyor. Morozov’a göre Silikon Vadisi, verimlilik, açıklık, kesinlik ve mükemmellik iddiasıyla bizi deli gömleğine sokmaya çalışıyor. Oysa kusurluluk, belirsizlik, anlaşılmazlık, düzensizlik, hata yapma hakkı insan özgürlüğünün bileşenleri. Morozov, çözümcülüğün sorunun kendisini etraflıca tartışmak yerine çoğunlukla sorunu varsaydığını, varsayılan sorunlara çözümler ürettiğini ve bunun da yeni sorunlara neden olduğunu belirtiyor. Morozov’un verdiği çözümcülük örneklerine ve içerdiği sorunlara bakmakta fayda var.

İlk örneğimiz yemek pişirme hakkında… Bugün birçok yemek tarifine İnternet’ten erişmek mümkün. Okuyarak ya da videodan izleyerek çeşitli tarifleri uygulayabilirsiniz. Peki tarifi bir yerlerden okumak yerine mutfağınız sizi yönlendirse nasıl olurdu? Kyoto Sangyo Üniversitesi’nce hazırlanan, kameralar ve projektörlerle donatılan bir mutfakta kişi komutlarla yönlendirilebiliyor. Hatta aşağıdaki resimde gösterildiği gibi balığı temizlemek için neresinin kesilmesi gerektiği lazerle gösterilebiliyor:

balik

Washington Üniversitesi’ndeki bir başka araştırmada ise aşçının hareketleri daha detaylı algılanabiliyor. Böylece aşçıyı tarifin dışına çıktığında uyarma olanağı doğuyor. Her iki araştırma haberi de 2012 yılının Ağustos ayından (bkz. http://www.newscientist.com/article/mg21528774.900-augmented-reality-kitchens-keep-novice-chefs-on-track.html#.VMAdUIe5tN8). Muhtemelen şimdi çok daha “başarılı” sonuçlar alıyorlardır. Fakat Morozov’un da vurguladığı gibi bu tarz bir uygulama ile insanın robotlaştırılması en başta insanın entelektüel gelişiminin gerilemesi ile sonuçlanacaktır; robotların insan gibi düşünmesinden çok insanların robotlaşması daha yakın ve can alıcı bir tehlikedir. Ayrıca yeni tatların, var olan tariflere harfiyen uyulduğu için değil, bilerek ya da bilmeyerek tariften sapıldığı için ortaya çıktığını da unutmamalıyız. Tabi tüm yiyeceklerin McDonaldlaştırmasını istemiyorsak…

Kapitalizm koşullarında bunun sonrasını tahmin etmek zor değil. İlk başta yemek tarifi almak için bu kameraları mutfaklarımıza koyacağız. Daha sonra yiyecek ve elektronik firmaları bize daha uygun ürünler geliştirmek için yemek yapma alışkanlıklarımız üzerine veri toplamaya başlayacak. Sonra bu veriler uzaktaki bir sunucuya taşınacak. En sonunda bir de bakacağız ki sigorta şirketleri poliçemizi hazırlarken yeme alışkanlıklarımızı göz önünde bulundurmaya başlamışlar. Tuzlu yiyorsak sigorta ücretleri yükselecek, et yoğun besleniyorsak bundan kaynaklanabilecek hastalıklar sigorta kapsamından çıkartılacak.

Daha büyük bir sorun ise toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde teknolojinin siyasetin ve hukukun yerine ikame edilmesidir. Morozov’un altını çizdiği gibi toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde teknoloji kullanımının içerdiği en büyük tehlike düzenlemenin kodlandıktan sonra değiştirilmesinin zor olmasıdır. Değiştirmedeki zorluk teknik değildir. Teknolojik, hukuksal ya da siyasal… Üçünün de toplumsal sorunlara getirdiği çözümler, doğal olarak, o an için geçerli olan toplumsal ilişkileri yansıtacaktır. Ancak hukuksal ve siyasal çözümlerle karşılaştırıldığında teknolojik çözümler insan iradesini daha kısıtlayıcıdır ve esnetilmeye çok uygun değildir. 1’lerin ve 0’ların dünyasında kurallar daha kesindir.

Morozov’un Rosa Parks örneği, teknolojik düzenlemelerden doğabilecek olası sorunları anlayabilmemiz açısından son derece öğreticidir.

1913’de ABD’de doğan Rosa Parks, 1943 yılında ABD Yurttaş Hakları Hareketi’nin aktif bir üyesi olur. O yıllarda ABD’de siyahlar otobüslerde sadece kendilerine tahsis edilen yerlere oturabilmekte ve beyazlara ayrılan koltuklar yetersiz kaldığında yer vermeleri beklenmektedir. 1955 yılında bir beyaz, otobüste beyazlara ayrılan alanda yer kalmadığından siyahlara ayrılan bölümde yolculuk eden Parks’tan yerini vermesini ister. Parks, şoförün de uyarılarına rağmen kalkmaz ve hapse atılır. Parks’ın bu eylemi sonrasında siyahlar bir yıldan uzun bir süre otobüsleri boykot ederler. Boykot kazanımla sonuçlanır, otobüslerdeki bu uygulama yasaklanır. Parks’ın bu sivil itaatsizlik eylemi daha sonra dalga dalga yayılacak ve siyahlar eşit yurttaşlık yönünde önemli kazanımlar elde edeceklerdir.

Morozov bir de şöyle düşünmemizi ister…Eğer günümüzde benzer bir uygulama olsaydı ve bir mühendisten bu ayrımcılığı bir teknolojide kodlaması istenseydi benzer gerilimlerin önüne geçilebilir, olaylar büyümeden bastırılabilirdi. Örneğin, çeşitli alıcılarla donatılmış otobüs duraklarında bekleyen beyaz sayıları tespit edilip, duraklarda bekleyen siyahlara sonraki otobüsü beklemeleri söylenebilirdi. Ya da duraklarda bekleyenlerin ırksal dağılımlarını ve büyük veri analizlerini dikkate alarak beyazların siyahların yerlerinden kalkmasını istemeden koltukları dinamik olarak paylaştıracak sistemler geliştirilebilirdi, tabi her zaman siyahlar aleyhine olacak biçimde. Örneğin bazı günler, siyab-beyaz oranı 30’a 40 olurken, bazı günler bu oran 10’a 60 olarak yeniden düzenlenebilirdi. Ya da akıllı bilgisayarlar siyasi atmosferi veya durakta beklemekte olan siyahların sosyal medya profillerini inceleyerek gerginlik yaratma olasılığı olan yolcuları otobüse hiç almayacak şekilde kodlanabilirdi.

Morozov, böyle bir düzenlemenin pekala “verimli” bir şekilde çalışabileceğini ama Rosa Parks’ların çıkışına da engel olacağını belirtiyor. Bill Clinton, 11 Eylül sonrasında veri analizinin önemini anlatmak için veri analizinde başarılı olunsaydı 11 Eylül’ün önlenebileceğini söyler. Belki… Ama 1950’lerde veri analizi, gözetim, büyük veri vb çok ileri olsaydı bugün Obama’nın ABD başkanı olamayacağını da görmek lazım. Toplumsal kuralları, teknolojiye kodladığımızda değişimin de önünü tıkamış oluyoruz. Devrim yaptığımızı zannederken, statükoyu devam ettirmekten başka bir şey yapmıyoruz…

Daha somut bir örnek ise DRM’den (Digital Restirictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi). Telif hakları, özel ve kamu çıkarları arasında, dinamik bir toplumsal ilişkidir. Bu toplumsal ilişkinin, gri, belirsiz alanları da vardır. Örneğin, CD’ler zaman içinde yıpranabilen teknolojilerdir. CD kopyalamak yasaktır ama aynı CD’ye birkaç yıl sonra tekrar ücret ödemek istemeyen bir müziksever, CD’nin bir kopyasını alabilir ya da CD içeriğini bilgisayarına aktarabilir. Üniversite kampüslerinde kütüphanedeki kitapların fotokopisini çektirmek belki telif hakkı yasasının ihlalidir, ama eğitim için gerekliliktir. Bazı kütüphanelerde, kitabın ancak %10’u fotokopi çektirilebilir. Ama aynı kişinin farklı zamanlarda on kere fotokopiciye gitmesinin ya da on arkadaşın fotokopi çektirilecek sayfaları aralarında paylaşmasının önünde hiçbir engel yoktur. DRM uygulayıcıları ise eserlerin kullanımını kısıtlamak için kullanım haklarını teknolojik araçlarla kodlar. Böylece gri ve belirsiz alanın genişlemesi, şartlara göre değişmesi en baştan “verimli” bir şekilde engellenmiş olur.

Aslında bilişimcilerde (kendim de dahil olmak üzere) son derece belirgin bir çözümcülük eğilimi vardır. Bunda mesleki deformasyonun etkisi olabilir. Bilgisayarla fazla haşır neşir olunca insan ilişkilerinde de bilgisayarda olduğu gibi kesinlik istiyor olabiliriz. Geliştirdiğimiz yazılımlarda belirsizliğe ve olumsallığa yer bırakılmamalıdır; bu bakış açısı ister istemez dünyaya bakışımızı da etkileyebilmektedir. Fakat çözümcülük yalnız bilişim çalışanlarında değil, genel olarak orta sınıflar arasında da çok yaygındır. Siyasi kurumlara ve hukuka karşı güvensizlik ileri boyuttadır. Muhalefetin kendi örgütlenmelerinde yaşadığı sıkıntılar muhalefeti farklı arayışlara yöneltmektedir. Morozov’un eleştirdiği ikinci eğilim olan İnternet merkezciliğin yaygınlaşmasında bu umutsuzluğun önemli rolü olduğunu düşünüyorum.

Morozov, İnternet merkezci düşüncenin özellikle açıklığa ve şeffaflığa vurgu yaptığını ve İnternet’e atfedilen bu özelliklerin sanki gökten zembille inmiş gibi bir hava yaratıldığını belirtir. İnternet merkezci düşünceye göre İnternet kutsaldır; eğitim, medya, siyaset vb alanların internetin doğasına uyumlu olmasının gerektiği savunulur. İnternet, entelektüel bir kalıp haline getirilir: Şehirler, belediyeler, toplumsal kurumlar İnternet’in doğasına uygun olarak yeniden yapılandırılmalıdır. Mahremiyet konusunda karmaşık duygulara sahip olan Almanya yalnız İnternet’in kültürüyle değil, gelecekle de çelişmektedir…İnternet’in açıklık, kamusallık ve işbirliğine bağlı doğasına uygun hareket etmek Google’a verimlilik ve kar getirmiştir… Ekonomi ve siyaset Wikipedia’nın örgütlenme modelini örnek almalıdır.

İnternet’i İnternet yapan nedir diye soracak olursak alacağımız cevabın başında onun açıklığı gelmektedir. Bu açıklığı sayesinde İnternet çok sayıda yeniliğin ortaya çıkmasına ortam hazırlamıştır. İnternet’te kimse bir yerden izin almadan yapacağını yapmakta. Google gibi bir arama motoru internet servis sağlayıcılardan izin almamakta, Wikipedia Microsoft’un ya da AOL’nin onayına gerek duymamaktadır.

Morozov ısrarla İnternet’e atfedilen açıklığı ve şeffaflığı sorgular İnternet’in ne kendine özgü bir doğası ne de değişmez olduğunu vurgular. İnternet’in kendiliğinden açık olduğunu varsaymadan önce onun şirketlerin ve hükümetlerin retoriğindeki yerine ve bu aktörlerin pratiklerine bakmak gerekir.

Açıklık kendi başına bir hedef midir yoksa daha başka hedefler için bir araç mıdır? Örneğin her fırsatta İnternet’in açıklığının önemini vurgulayan ve bu konuda etkin bir halkla ilişkiler çalışması yürüten Google’ın Android platformundaki pratiklerine baktığımızda platformdaki diğer aktörlerin hareket alanını kısıtlayıcı hamleler yaptığı görülmektedir.

Google, indekslediği sayfaları geçici değil de kalıcı olarak saklamakta, Facebook kullanıcıların mahremiyet ayarlarını şirket politikaları doğrultusunda değiştirebilmektedir. Ama bu İnternet’in doğasından değil, söz konusu şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda gelişen bir durumdur. Fakat bize sürekli empoze edilen İnternet’in kendine özgü bir mantığı olduğu, bunun tersine çevrilemeyeceğidir. İnternet sadece engellenebilir. Bir diğer deyişle 1 ve 0…

Başka bir yanılsama da İnternet’in doğasına uygun olduğu iddia edilen açık hükümet modelidir. Morozov, açık hükümetteki açığın da son derece belirsiz olduğunu düşünmektedir: Beş açık hükümet uzmanını bir odaya koyduğunuzda açık hükümetteki açıklık için altı farklı yorum elde edersiniz.

Açık hükümet tren tarifelerinin ve şehir haritalarının herkesçe erişilebilir olması mıdır? Morozov en anti-demokratik hükümetin bile bunu sağlayabileceğini, fakat bunun, kelimenin çağrıştırdığı gibi hiçbir hükümeti demokratik yapmayacağını söyler. Asıl sorun açıklığın bir örtü görevi üstlenmesidir; hükümetler açıklığı bir propaganda malzemesi olarak kullanarak hem bir yanılsama yaratmakta hem de gerçekte yapmaları gereken şeyleri ertelemektedir. Ayrıca açık hükümet söyleminin ve uygulamalarının bir çok noktada Thatcher’in devleti küçültme planlarıyla örtüştüğünü de göz ardı etmemek gerekir.

Şirketlerin ve hükümetlerin açık İnternet arkasına sakladıkları niyetleri ve yaratılan yanılsama açık İnternet’in bir boyutudur. Ancak aynı yanılsama, aktivistler arasında da yaygındır. Morozov, bu yanılsamanın SOPA yasasında olduğu gibi İnternet’in açık doğasına sahip çıkmak adına insanları harekete geçirdiğini de ekler. Bu bağlamda İnternet merkezciliği dine benzetir. Her din gibi İnternet merkezciliğin de belirli konularda faydalı sonuçlar elde ettiğini belirtir. Buna karşın yarattığı yanılsama çözümcülükle bir araya geldiğinde gerçek sorunların üzeri örtülmekte ya da var olan sorunlar biçim değiştirip derinleşmektedir.

Örneğin, İnternet’in ademi merkeziyetçi bir yapısının olduğu ve örgütlenmelerimizi de buna uydurmamız gerektiği söylenmektedir. Bu hangi sorunumuzu çözecektir?

David Harvey’in de eleştirdiği gibi bugünlerde sık sık hiyerarşik örgütlenmelerin zararlarından söz edilmekte ve yatay örgütlenmeler fetişleştirilmektedir. Örgütsüzlük ve lidersizlik övülmekte, herkesin bir lider, bir örgüt olduğu söylenmektedir. Bu fetişizm daha verimli ve duruma uygun örgütlenmelerin önünü de kesiyor.

Son yıllardaki toplumsal hareketlerde sosyal ağların yoğun kullanımı ve hareketlere katılan kitlenin örgütsüzlüğü kuramlaştırılmakta ve şöyle tezler öne sürülebilmektedir: Mademki örgütler olmadan örgütlenebiliyoruz, sendika ya da siyasi parti benzeri verimsiz ve hantal örgütlenmelere ne gerek var ki?

Arap Baharı’ndaki lidersizlik övülmektedir. Herkes bir liderdir. Hareketin amacı, bir diktatörü devirmekse belki (ama belki!) bu herhangi bir siyasi parti ya da örgüt olmadan da başarılabilir. Ama bir devrimden söz ediyorsak yalnız yıkma değil yapma iradesi de gerekmektedir. Yenilgi sonrası dağılmamak, geri çekilebilmek, gerektiğinde risk alarak cesur adımlar atabilmek örgütlü bir yapıyı gerektirir. Aksi taktirde Mübarek gider, Mursi gelir…

Bunda (şimdilik) en ileri nokta ruck.us adlı web sitesi. Siteye üye olduğunuzda verdiğiniz kişisel veriler doğrultusunda politik DNA’nız hesaplanıyor ve DNA’nıza uyan kişi ya da kampanyalar öneriliyor. Örneğin sitenin elinde sigara yasağına karşı olduğunuza dair bir bilgi varsa sizi alkol yasaklarına karşı olan kampanyalar hakkında da bilgilendirecektir. Böylece bir örgüt çatısı olmadan, proje temelli çalışmada olduğu gibi, ortak amaçlar etrafında buluşulacak ve kampanya sonunda ya da kişilerin ilgilerini kaybetmesinden sonra dağılınacak.

Bu tarz örgütlenmelerin işe yarayabileceği durumlar olabilir. Ama partilerin veya örgütlerin yerini alması düşünülemez.

Politik sorunlara bir başka çözüm örneği ise Korsan Partisi’nin LiquidFeedback (http://liquidfeedback.org/) yazılımıdır. Katılımcılığı teşvik etmeyi ve politik süreçleri şeffaflaştırmayı hedeflemektedir. Herhangi bir üye, kendi adıyla ya da başka bir adla partiye öneriler getirebilir: “Korsanlar x işini yapmalıdır” diye. Eğer üyelerin %10’u bu öneriyi ilginç bulursa ikinci aşamaya geçilir. İkinci aşamada parti üyeleri lehte ya da aleyhte oy kullanır. İkinci aşamaya geçilmeden, parti üyeleri karşı teklifler getirebilir. İlginç ve farklı olan ise üyelerin oylarını konunun uzmanlarına devredebileceğidir. Tabi bu sürecin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Parti yönetimi sadece kitlelerin düşüncesi hakkında haberdar olmaktadır.

Teoride güzel ve etkileyici. Ancak bunun katılımı artırdığı söylenemez. Çünkü Korsan Partisi, geçmişteki hiyerarşilerin, liderlerin, kuralların ve bürokrasinin geçmiş iletişim altyapısının eksikliğinden kaynaklandığını varsaymış ve bunu İnternet’le aşmaya çalışmıştır. Oysa çok daha karmaşık bir sorunla karşı karşıyayız, iletişim sorunu bunun sadece bir parçasıdır.

***

Bu yazıda, Morozov’un kitabından alıntıladığım örnekleri, teknoloji karşıtlığı olarak algılamamak gerekir. Amaç sadece yararlı gibi görünen teknolojilerin olası sonuçlarına dikkat çekmektir. Sorunun kendisini etraflıca değerlendirmeden, bir teknoloji sadece teknik olarak uygulanabilir olduğu için uygulanmamalıdır. İnternet, büyük veri analizi, yapay zeka var diye sosyal bilimleri bir kenara koyamayız.

 

 

 

 

 

24 Mart 2015

Posted In: açık kaynak kod, çözümcülük, determinizm, enformasyon toplumu, Genel, google, İnternet merkezcilik, Korsan partisi, Özgür yazılım

Google Hiring Process

This story started 4 months ago. I've got an email from a Google recruiter. She wanted to do a phone conversation with me. I was very happy to hear this and accepted the conversation immediately.

First phone conversation was initial phone interview, she asked me basic questions about data structures, bitwise operations, linux commands etc. But I think the questions were not basic :p I passed initial phone interview and preferred Site Reliability System Engineer position for myself. I took first round telephone interview with an Google engineer and used Google Doc for coding questions.

Before the first round to prepare myself I was studying algorithms, data structures, network, linux commands, troubleshooting. Following links were really helpful for me:

Geeks For GeeksGlassadorCareerupCracking Code InterviewsSystem DesignDevops Interview Questions.

I passed first round, the engineer said to me you did great most of this interview! I was really happy to hear this and couldn't believe what I heard :) The whole process was very excited, funny and nice for me.

We moved the process for second phone interview. Again I studied for same things and used Google Doc for coding questions. My second interview has only one question, when I replied the question, interviewer generated new questions which was derived from same question. Second round interview was not very good but my recruiter called me and said you passed it, we would like to invite you for onsite interview at one Google office, Google will pay your all expenses. I preferred Dublin office of Google which is headquarters for the Europe offices.

I prepared to practising English myself, and whole summer went English speaking courses, because in my country have no other chance to practising English unfortunately :(

Actually, my English is not very good and when talked with employees of Google I feel really excited so I couldn't talk much so many times :) however during the onsite interviews I discussed a lot on questions because it is my job, but for usual questions how are you?, are you excited?, do you have question? etc. this kind of questions I could talk less :) Engineers of Google are very understanding people to my English. Also in Google Dublin office, people coming from 65 different countries and there are 45 different languages.

Onsite interview have 5 different steps. For SRE (Site Reliability Engineer) position, I've got following steps and each step has 45 minutes with 5 different interviewers. Onsite interview is last round for Google hiring process.

1) ​​Non Abstract Large System Design
2) Troubleshooting / Problem Solving
3) ​Practical Coding - ​Ruby​
4) ​Design/Coding
5) Unix/ Linux ​Systems​

Onsite interview questions were not expected things for me :(. I read a lot of blog posts, they say the questions are very expected, but I think some of them really expected things however most of them were not. I also solved a lot of onsite interview questions before mine.

I couldn't pass the onsite interview however this was really great experience for me. The whole process was very exciting, every steps made me very happy and excited :).  I also met a few Google engineers and my recruiters. They are really helpful and friendly people.

Dublin is not big city so there is no a lot of people, it is not crowded. It was very rainy on my interview day. I stayed two nights in Dublin. After my interview I had time to discover the city. There is river which called as River Liffey in Dublin. It is like a map to find your road :p You can follow along the river so can find your hotel very quickly :).

I'm very happy to met with Google engineers. This was very good experience for me. I'm only 22 years old I can retry it, thanks a lot to Google.

22 Kasım 2014

Posted In: Gezegen, google, hiring process, interview

Google Chrome OS

Google’ın işletim sistemi çıkartacağına dair dedikodular çok önceden İnternet’te duyulmaya başlamıştı. Hatta söylendiğine göre daha Google buna karar vermeden böyle şeyler söyleyenler vardı. Bu söylentiler Google’a ilham kaynağı oldu. Öncelikle bir çeşit Linux dağıtımı olacağını duyduk daha sonra bir Ubuntu türevi olacağını duyduk.Herkesin kendine göre bir beklentisi gelişti. Ben de bu yazıyı Google Chrome OS’un ne olduğunu var olanlardan ne farkı olduğunu anlatmak için yazıyorum.

İngilizceyle aranız iyiyse şu videoyu izlemenizi tavsiye ediyorum. Google’ın Chrome OS’u tanıtmak için hazırladığı bir video.

Google Chrome OS’un ne olduğunu anlayabilmek için Chrome‘un en azından ne olduğunu bilmeniz gerekir. Chrome Google’ın hazırladığı webkit motorunu kullanan bir web tarayıcısıdır. Temel amacı kullanımı kolaylaştırmak, basit ve hızlı bir web deneyimi sağlamaktır.

Chrome OS ise bir işletim sistemidir. İsminde Chrome bulundurmasının sebebi kendi içerisinde Chrome tarayıcısını çalıştıran bir işletim sistemi olmasıdır. Başka bir işletim sisteminde de pekala tarayıcı çalıştırabilirsiniz fakat Google Chrome OS bilgisayar başında asıl yaptığı İnternet kullanmak olan kullanıcılar için ortaya atılmış bir işletim sistemidir. İnternet olmadan pek anlamlı olduğu söylenemez.

Beklentilerin aksine Google tarafından desteklenecek olan masaüstü bilgisayarlar için olan bir Linux dağıtımı değildir. Şu anda kaynak kodundan derlenerek bilgisayarınıza denemek amacıyla kurulabiliyor olsa da asıl amacı Apple mantığıyla belirli donanımlar üzerinde (ki bu çoğu zaman netbooklar) sorunsuz çalışmak üzere geliştirilmektedir. Klasik bir bilgisayar kullanıcısının bütün ihtiyaçlarını karşılamak amaçlanmamıştır. Tamamen hafif istemci (thinclient) mantığına göre yapılmıştır ve bütün uygulamaları web uygulamalarıdır. (E-posta, video izleme, müzik dinleme, oyun oynama, ofis uygulamaları,…) diğer yandan internette kullanabileceğiniz tüm web uygulamaları da aynı zamanda bir Chrome OS uygulamasıdır. Dolayısıyla yükleme gerektirmezler.

Proje basit şekilde çekirdeğin Chrome tarayıcısının değiştirilmiş bir versiyonunu çalıştırmak için özelleştirilmesi bunun yanında gerekli olmayacak bütün servislerin ve uygulamaların yok edilmesi ve duruma uygun kütüphanelerin, yazılımların geliştirilmesi olarak özetlenebilir. Google’ın açıklamasına göre “Televizyon mantığında açılıp kapatılarak kullanılabilen bir İnternet cihazı için öngörülen bir işletim sistemidir.”

İnternette dolaşan Türkçe haberlerde malesef haberciliğin kötü örneklerini gördük. Google’ın “Sabit disk ve RAM’e ihtiyaç duymayan işletim sistemi geliştirdiğine” dair haberler yayınlandı. Malesef bunlar meselenin bilgisiz kişiler sonucu haber yapılması tercümelerin ise eksik ve yanlış yapılması ile ilgili durumlar. Hiç RAM’e ihtiyaç duymadan şu andaki bilgisayar mimarilerinde bir işletim sisteminin çalışması mümkün değildir. Asıl söylenmek istenen “fazla” RAM ve disk alanına ihtiyaç duymayan bir işletim sistemi olduğu dolayısıyla son derece ucuz donanımlarla performans gösterebileceğidir. Dönen diskli bellekler yerine flash bellek gibi bellek üniteleri tercih edilecektir. Bu bellekler de önbellek olarak (cache) kullanılarak sistem performansını arttırmayı amaçlamaktadır. İşletim sisteminin kendisi ise salt okunur (read only) bir kısımda bulunarak herhangi zararlı bir yazılımın etkisinden korunmuş olacaktır.

Özetlemek gerekirse:

  • Google Chrome OS Chrome tarayıcısını çalıştırmak için asgari düzeyde hizmet ve yazılım koşturacak bir işletim sistemidir.
  • Verilerinizin tümü İnternet’te depolanır. Mevcut donanım üzerindeki veriler performansı arttırmak için önbelleklemede kullanılır.
  • Uygulamaların tümü web uygulamasıdır. Chrome OS ile bütün web uygulamaları da kullanılabilir. Herhangi bir uygulamanın yüklenmesi söz konusu değildir.
  • (Televizyon mantığıyla) Hızlı başlayan ve hızlı çalışan İnternet cihazları içindir.
  • Başka bir cihazda oturum açıldığında tamamen aynı arayüz ve aynı uygulamalarla karşılaşılır.
  • Kullanıcı verileri önbellekte tamamen şifrelenmiş biçimde saklanır, böylece bir başkasının veriye erişmesi engellenir.
  • Hız, basitlik ve güvenlik öğeleri üzerinde tasarlanmıştır.
  • Masaüstü (ta da dizüstü) bilgisayarınızın yanına bir internet cihazı olarak öngörülmüştür. Kullanacağınız ana işletim sistemi olarak tasarlanmamıştır.
  • Usb gibi arayüzlerden kendi bellek ünitelerinize erişmenize olanak sağlar (film izlemek, resimlere bakmak)
  • Chrome OS açık kaynak kodlu bir projedir ve açık kaynak kodlu teknolojiler kullanır.
  • Proje sonuca ulaştığında firmalarla anlaşılarak İnternet kullanımı için özelleşmiş Chrome OS cihazları çıkacaktır.

Bir arkadaşım kaynak kodundan Chrome OS’u kendi bilgisayarında derledi ve çalıştırdı. İzlenimlerini okumak isterseniz yazıya buradan ulaşa bilirsiniz.

Daya ayrıntılı bilgiye İngilizce olmak üzere şuralardan erişebilirsiniz:

  • http://en.wikipedia.org/wiki/Google_Chrome_OS
  • http://googleblog.blogspot.com/2009/07/introducing-google-chrome-os.html
  • http://www.techradar.com/news/software/operating-systems/10-things-to-know-about-google-chrome-os-614370
  • http://www.youtube.com/watch?v=5JyFbF7QFlY (Open Source Announcement)

1 Aralık 2009

Posted In: bilgisayar, google, Google Chrome, Google Chrome OS, internet, linux, LinuxGezegen, Özgür yazılım, teknik

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com