Teknolojik Egemenlik

Yeni sosyal medya düzenlemesiyle artık bir dönemin sona erdiğini söyleyebiliriz. Uzun süredir uzatmaları oynuyorduk. Düzenleme, malumun ilamı oldu.

2010 yılına kadar üç internet modeli yarışıyordu (Feenberg, 2012): Enformasyon modeli, tüketim modeli ve topluluk modeli. Enformasyon modeli, internette enformasyonun dağıtımını hedefliyordu. İnternetin ilk günlerinden beri var olan bu model kişiler arası iletişimin enformasyon değişiminden daha çekici hale gelmesiyle beraber zayıfladı. Sonradan çıkan tüketim modeli, interneti küresel bir alışveriş merkezine çevirmeyi hedefliyordu. Kullanıcılar arası iletişime asgari düzeyde gereksinim duyuluyordu. Eğlence endüstrisi ve servis sağlayıcılar yıllarca interneti de televizyonlaştırmak için hem yasal hem de teknik alanda yoğun bir faaliyet gösterdiler. Topluluk modeli ise insanlar arası iletişime ve etkileşime dayanıyordu. İnternetin en başından beri amacı iletişimdi. Epostanın icadı, sadece makineler değil insanlar arasında da bir iletişim ağı kurulabileceğini göstermişti. 2000’li yıllarda çıkan sosyal medya, hem toplumun daha geniş kesimlerini internete taşıdı hem de insanlar arasındaki etkileşimi artırdı.

Tüketim modeli ve topluluk modeli arasındaki mücadele, 2010 yılında sosyal medya platformlarıyla beraber, topluluk modelinin karşıtına dönüşmesiyle sonuçlandı. İnsanlar; Google, Twitter ve Facebook ile bir birine bağlanırken, bu şirketlerin hedefli reklamcılık üzerine kurulu iş modelleri internetin ticarileşmesine yeni bir boyut kattı. Bu ticarileşme ve şirketlerin internet üzerinde artan kontrolü sosyal medyanın demokrasi için bir tehdit olup olmadığı tartışmasını başlattı. Sosyal medya şirketlerinin düzenlenmesinin gerekliliği bu tarihsel bağlamda ortaya çıktı.

Fakat asıl büyük sıçrama, üç teknolojinin (bulut bilişim, büyük veri analizi ve nesnelerin interneti) yakınsaması ile gerçekleşti. İronik olarak bulut bilişimle beraber internet, yeryüzüne inerek platform ekonomileri ve akıllı şehirler üzerinden dünyevileşmeye başladı. Artık yüzümüzü buralara (platform ekonomileri, akıllı şehirler gibi gerçek dünya uygulamalarına) çevirmenin gerektiğini düşünüyorum. Bugün tartıştığımız sosyal medya düzenlemesi, ABD ve Avrupa’daki tartışmalardan daha farklı gelişiyor ve şirketlerden çok yurttaşların zararına olacak gibi görünüyor. İfade özgürlüğü ve haber alma hakkı hâlâ önemli; savunmak zorundayız. Sosyal medya, en önemli haber kaynağımız olmaya devam edecek; ama sosyal medyada yaptığımız sonu gelmeyen kısır tartışmalar, bir birimize sataşmalar gerçek dünyadaki sorunlar karşısında bizi ileriye götürmüyor.

Buna karşın, platform ekonomileri ve akıllı şehirler, daha eşitlikçi ve özgür bir dünyayı inşa edebilmek için daha somut ve üretken mücadele alanları sunuyor. Son yıllarda gündeme gelen “teknolojik egemenlik” düşüncesi, toplumun farklı kesimlerini ve farklı alandaki mücadeleleri bir araya gelmeye zorluyor. Bu yazıda, teknolojik egemenlik düşüncesinin şirketlerin akıllı şehirlerine karşı önemini tartışacağım.

Akıllı Şehirler

Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi akıllı şehrin herkesin ortaklaştığı bir tanımı yok. Buna karşın akıllı şehir denilince ilk akla gelen, şehirlerle ilgili sorunların dijital teknolojiler yardımıyla çözülmeye çalışılması oluyor. Bu süreçte, özellikle nesnelerin interneti, bulut bilişim, büyük veri ve yapay zeka (YZ) teknolojileri öne çıkıyor. Aslında akıllı şehir geliştiricilerinin şehirdeki belirli etkinlikler, hareketlilikler ve altyapılar hakkında enformasyon toplayarak ve bunu işleyerek şehirleri yeniden yapılandırmalarının (ya da sıfırdan yaratmalarının) ötesinde bilgisayar gibi çalışan şehirler geliştirmeyi hedefledikleri de söylenebilir. Bilgisayarların veriyi toplaması, saklaması, hesaplaması ve işlemesi gibi şehirlerin de belirli çıktılara ulaşmak ve şehirdeki etkileşimleri yapılandırmak için bilgisayarlaştırılabileceğini düşünüyorlar.

Şirketler, artan dünya nüfus ve şehirleşme nedeniyle akıllı şehirlerin bir gereklilik olduğunu iddia ediyorlar. 2050 yılında dünya nüfusunun %70’inin şehirlerde yaşayacağını fakat şehirlerin bunun için hazır olmadığını, şehirlerin değişen koşullara uyum sağlaması gerektiğini belirtiyorlar. Her bir şirketin başlangıç noktası şehirlerin gelecekte yetersiz kalacağı tezi olmasına rağmen akıllı şehirlerde öne çıkardıkları konular farklılaşıyor. Enerji tasarruflu cihazlar üreten bir şirket akıllı şehir söylemini çevresel sorunlara karşı geliştirilen çözümler üzerine kuruyor. Yüksek teknolojili aydınlatma altyapıları satan bir şirket kamu güvenliğiyle ilgili konuları gündeme getiriyor. Ağ hizmetleri ve geniş bant altyapısı sağlayan bir şirketin sunumlarında akıllı şehrin olaylara hızlı yanıt verebilmesi başköşede oluyor.

Halegoua (2020), akıllı şehirleri meşrulaştırmak için ortaya atılan iddiaları beş başlık altında ele alıyor:Verimlilik, farkındalık ve yanıt verebilirlik, sürdürülebilirlik, ekonomik gelişme ve yurttaş katılımı.

Son yıllarda uygulanan tasarruf politikaları belediyeleri yeni arayışlara yöneltiyor. Küresel ve ulusal politikadaki sorunlar karşısında belediyeler teknolojiye dayalı stratejilere yönelerek verimliliği artırmaya ve maliyetleri düşürmeye çalışıyorlar. Bu stratejilerin temelinde veri yer alıyor. Kamu hizmetleri hakkında toplanan verinin, hizmetlerin verimini artıracağı vurgulanıyor. Örneğin kar temizleme makinelerinin en gerekli yerlere yönlendirilmesi, elektrik kesintilerine daha hızlı yanıt verilebilmesi, enerji kaynaklarının artan veya azalan talebe göre ayarlanması gibi örneklere sık rastlanıyor. Akıllı şehir anlatılarında verimlilik ve optimizasyon önemli bir yere sahip.

Farkındalık ve yanıt verebilirliğin temelinde şehrin kaotikliğiyle mücadele var. Her yere yerleştirilen kamera ve algılayıcılarla, şehirdeki etkinlikleri izlemeyi ve sorunları önceden tahmin edebilmeyi hedefliyorlar. Bunun için de şehir etkinliklerinin verileştirilmesi ve analiz edilmesi gerekiyor. Donanım ve yazılım satan satan şirketler verinin yararları ve önemi üzerinde fazlasıyla dursalar da belediyeler, topladıkları veriyi anlamlı amaçlar için kullanmada yetersiz kalıyorlar. Çoğu zaman ne için kullanabileceklerini bilmedikleri veri yığınlarıyla baş başa kalıyorlar.

Başta Siemens olamak üzere bazı şirketlerin akıllı şehir anlatısı sürdürülebilirlik üzerine kurulu. Siemens, enerji rezervlerinin sınırlılığına ve yenilenebilir enerjinin artan önemine işaret ediyor. Siemens’e göre bütünleştirilmiş teknolojiler ve veri, şehirleri daha yeşil, çevre dostu yapacak ve kaynakların daha verimli kullanılmasına yardımcı olacak. Örneğin nesnelerin internetinin fiziksel yapılara ve yönetim sistemlerine entegre edilmesi ve kullanıcılara enerji tüketimi hakkında gerçek zamanlı bilgi vermesi, evrensel yararla beraber maliyet ve enerji verimliliği de sağlayacak.

Akıllı şehirlerin ekonomik gelişmeye katkısı ise üç iddiaya dayanıyor: Şehir yönetimlerinin tasarruflarının artacağı; akıllı şehir ürünlerinin satışının yeni gelir kaynakları yaratacağı; iş ve yeteneklere ev sahipliği yapmanın şehri ekonomik etkinliklerin merkezi yapacağı. Teknoloji firmalarının yanı sıra artan bağlantılılığın ve veri güdümlü servislerin toplumun marjinal kesimleri için de iş olanaklarını artıracağı iddia ediliyor. Ayrıca bu kesimlerin daha sağlıklı gıda kaynaklarına, sosyal hizmetlere ve potansiyel işverenlere erişimi artacak.

Daha önceki akıllı şehir yazılarımda akıllı şehir uygulamalarındaki yurttaş katılımının sınırlılıkları üzerinde durmuştum. Şirketlere haksızlık etmemek gerek! Katılımcılık, şirketlerin programlarında önemli bir yere sahip. Şirketler sıkça yurttaş katılımının olanaklarını artırdıklarının reklamını yapmalarına rağmen bunun ne olduğunu ve nasıl çalıştığını açıklamaktan kaçınıyorlar. Yurttaşların uzaktan meclis toplantılarına katılmalarına olanak sağlayan e-yönetişim sistemleri veya web siteleri ya da belediye yetkilileri ve şehir sakinleri arasındaki sosyal medya etkileşimleri gibi katılım örnekleri var. Son zamanlarda bazı belediyeler topladıkları veriyi paylaşıyor ve yurttaşların yaratıcı çözümler geliştirebilmesinin önünü açıyor. Fakat katılım tartışmalarında, Şirketlerin ve Hükümetlerin Yönettiği Akıllı Şehirler (https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2020/04/01/sirketlerin-ve-hukumetlerin-yonettigi-akilli-sehirler/) başlıklı yazımda tartıştığım gibi katılımın farklı düzeyleri var. Şirketlerin yaklaşımı, Sherry Arnstein’ın Yurttaş Katılım Merdiveni’ninüst basamaklardaki katılım biçimlerine olanak vermiyor. Örneğin, katılımcılığı sadece belirli niteliklere sahip ve makul sayıda kişinin katılımı olarak görebiliyorlar. Halegoua’nın (2020) vurguladığı gibi günümüzde bir çok belediye yönetimi ve şirket, katılımcılığı müşteri hizmetleri, kitle kaynaklı konuşmalar ve büyük veri kümelerine erişim çerçevesinde ele alıyor. Yurttaşların katılımı sınırları çizilmiş bir çerçevede veya karar hakkı olmayan, ihmal edilebilir görüşler olarak kalıyor.

Neoliberalizm ve Akıllı Şehirler

Akıllı şehirlere yöneltilen eleştirilerin başında özellikle akıl kısmına odaklanılması ve şehrin göz ardı edilmesi geliyor. Akıllılık ise dijital teknolojilerin kullanımına indirgeniyor. Şehirlerin akıllı işlemediği ve çeşitli verimsizliklerle dolu olduğu, şehrin veriler üzerinden okunmasıyla söz konusu verimsizlik sorununun çözülebileceği düşünülüyor.

Şehir, her şeyden önce insanların yaşadığı ve birbirleriyle etkileşime girdiği bir yer. Ancak akıllı şehir geliştiricilerin vizyonlarında insanlar veri üreticileri, tüketiciler (veya müşteriler) ve şehrin pürüzsüz işleyişinin önündeki engeller olarak yer alıyorlar. İnsanların alışkanlıkları ve istekleri bir engel olarak görülüyor. Bu nedenle var olan bir şehri akıllandırmaktansa sıfırdan akıllı şehirler inşa etmek daha cazip görünüyor. Fakat sıfırdan inşa edilen akıllı şehirler, ne sıradan insanlar ne de girişimciler için bir çekim noktası olabildi; bir çoğu hâlâ tenhalığıyla dikkat çekiyor.

Akıllı şehirlerin ütopik vizyonları, verimliliği her şeyin üzerinde görmeleri, gerçekte olmayan (varsaydıkları) sorunlar için çözümler geliştirmeleri, amaçsız ve kontrolsüz biçimde her yere döşenen algılayıcılarla artan gözetim ve mahremiyet ihlalleri… Morozov ve Bria (2018), teknokratik yaklaşımlara yöneltilen bu eleştirilerinin yerinde olduğunu fakat bu eleştirilerde çoğu zaman şehirlerin sosyal aktörler oldukları kadar kapitalist birikimin de motoru olduklarının atlandığını ve bugün şehirlerde yaşanan dönüşümde etkili olan ekonomik ve politik süreçlerin akıllı şehir tartışmalarından çok daha önce sahnede olduğunu savunuyor. Bu bağlamda, jeopolitiği ve neoliberal ideolojinin şehirleri nasıl engellediğini ve kısıtladığını tartışmak alternatif politikaların geliştirilebilmesi için önemli. Çünkü sanılanın aksine akıllı şehir sahnesinde sadece şirketler ve belediyeler yok; devletler de var. Bu nedenle Hindistan’da ABD, Alman ve Çin firmaları arasındaki akıllı şehirlerin inşası için pazar kavgası kızıştığında bu üç ülkeden politikacılar ara buluculuk yapmak zorunda kaldılar. Belediye yönetimlerinin şirketlerle işbirliği de çoğunlukla yoldan çıkmış yetkililer yüzünden değil, neoliberalizmin son otuz yıldır belediyelerin özerkliğini ve alternatiflerini kısıtlamış olmasından kaynaklanıyor.

Belediyeler, farklı nedenlerle akıllı şehir projelerine yöneliyorlar. Birincisi, iddialı ve evrensel olarak kabul gören hedefler (yurttaş katılımını artırmak, kamu hizmetlerini kişiselleştirmek, ulusal ve yerel yönetimlerde bürokrasiyi azaltmak, daha yaşanılabilir bir çevre yaratmak, ekonomik büyüme, yaratıcılığı artırmak vb) için teknolojiden yararlanmak istemeleri. Önceki bölümde belirttiğim gibi şirketler tam da bu tip ihtiyaçları karşılayabildiklerini iddia eden çözümler satıyorlar. İkincisi ve daha az tartışılan ise bütçe kesintileri ve kemer sıkma politikalarının zorlayıcı etkisi. Akıllı teknolojilerin tasarruf sağlayacağı beklentisi ve şirketlerin dillerinden düşürmediği verimlilik ve optimizasyon sözcükleri belediyelere çekici geliyor.

Morozov ve Bria’nın (2018) altını çizdiği gibi belediyelerin akıllı şehir deneyleri ve neoliberalizmin düzenleyici aygıtları iç içe geçmiş durumda. Neoliberalizm, merkezi hükümetlerin merkeziyetçiliğinden ve düzenlemelerinden muaf olmakla övünse de çeşitli derecelendirme kuruluşları tarafından yapılan ve daha görünmez olan düzenlemeler içeriyor. Şehirlerin derecelendirme kuruluşlarının tablolarındaki yeri, yatırımcıların kararlarında ve borç bulabilmelerinde etkili oluyor. Ulusal hükümetlerin belediyelerin bütçelerini kesmesi, belediyelere borç almaktan başka bir seçenek bırakmıyor. Bu nedenle, akıllılık şehirlerin bir tercihinden çok para bulma ve yatırımları çekmeyi kolaylaştıran bir etiket olabiliyor. Diğer yandan, verimlilik takıntısı ve her şeyi verileştirme tutkusu, nicelleştirmeye büyük önem veren neoliberal politikaların uygulanabilirliğini artırıyor. Belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi ve taşeronlaştırılması uluslararası finans danışmanlığı firmalarının (Ernst & Young, Deloitte, PwC, KPMG) öncülüğünde yürütülüyor. Sosyal ve politik problemlerin metalaştırılmasıyla normal şartlarda çözümün bir parçası olamayacak bankalar ve finansal kuruluşlar gibi aktörler oyuna dahil oluyorlar. Çeşitli veri analitiği uygulamaları ve ölçümlerle, hedefler ve çıktılar karşılaştırılıyor, istenen çıktılara göre süreçler yeniden yapılandırılıyor. Morozov ve Bria (2018), tüm bunların fiziksel ve beşeri kaynakları izleyen ve kontrol eden büyük altyapılar sayesinde hayata geçirilebildiğini vurguluyor.

Ancak bu modelin en büyük sorunu kısa dönemli projelere ağırlık vermesi ve uzun dönemli altyapı yatırımlarından kaçınması. Şirketler, yatırım yaptıkları şehirde kısa sürede kazanç elde etmek ve şehirden ayrılmak istiyorlar. Bu yaklaşım, uzun dönemli planların kaynak bulmasını zorlaştırdığı gibi şirketlerin şehirde bulunduğu kısa süre içinde kârını olabildiğince artırmaya çalışması çeşitli sorunlara neden oluyor. Örneğin, alternatifi olmayan bir altyapıyı kullanan vatandaşlardan yüksek ücretler talep edebiliyorlar. Ya da kaynakları sürekli aktif halde tutarak kaynakların daha hızlı yıpranmasına neden olabiliyorlar.

Morozov ve Bria (2018), akıllı şehirlerde pek tartışmadığımız iki aktöre dikkat çekiyor: Emlakçılar ve inşaatçılar. Akıllılık, binaların inşası ve kiralanmasında (ya da satışında) ev fiyatlarına ekleniyor. Şehir sakinlerinden elde edilen veri ve emlakçıların kiracıları izleyebilmesi, mülk sahiplerinin aldığı riskleri azaltıyor. Örneğin, kirasını geciktiren veya başka sorunlar yaratan kiracılar sistemden takip ediliyor ve risk skorları belirleniyor. Hatta ev sahipleri ve emlakçılar için kiracı adaylarının çevrimiçi etkinliklerini de analiz eden girişimci firmalar var (Kredi alacakları derecelendiren bankalar, suç potansiyeli olan yurttaşlar hakkında kestirimde bulunan güvenlik birimleri gibi).

Alternatif akıllı şehirler yaratabilmenin ön koşullarından biri belediyelerin karşı karşıya olduğu sınırlılıkları ve koşulları göz önünde bulundurarak somut politikalar geliştirebilmek. Ulusal ve küresel ölçekte önemli değişimler yaşanıyor. Belediyelerin kronikleşmiş sorunlarını teknolojik yamalarla çözmeye çalışmalarını sadece yönetenlerin teknokratik bakış açısı veya şirketlerin etkisi altında kalmalarıyla açıklamayız. Morozov ve Bria’nın (2018) ortaya koyduğu gibi özellikle ABD’de Silikon Vadisi’nin öncülüğünde başlayan, platform ekonomileriyle hız kazanan ve diğer ülkelere yayılan refah devleti hizmetlerinin (ulaşım, sağlık, barınma, eğitim vb) özelleştirilmesi süreci atlanmaması gereken bir konu.

Morozov ve Bria’nın (2018) “özelleştirilen Keynesçilik” adını verdiği bu süreç, Uber’in Türkiye’ye girişinde bizim yaptığımız gibi, basitçe yenilikçi girişimler ve geleneksel kurumlardan birinin tarafını tutarak geçiştirilemez. “Özelleştirilen Keynesçilik”, refah devleti hizmetlerinin özelleştirme saldırıları karşısında eridiği ve işsizliğin arttığı bir dönemde onun yerini alıyor; insanlara daha ucuz ulaşım veya barınma hakkı sağladığı gibi iş olanağı da sağlıyor. Kısa vadeli bu yararların ileride tekelleşme ve daha ağır/güvencesiz çalışma koşulları ile sonuçlanacağını tahmin etmek zor değil. Ancak Uber’e karşı sarı taksileri, Airbnb’ye karşı otelleri desteklemek de pek anlamlı görünmüyor. Airbnb ve Uber gibi platformları doğrudan düzenleme girişimi ise fiyatları artıracağından ve hizmet sağlayıcıların kazancını azaltabileceğinden yurttaşların tepkisini çekebilir. Fakat platformların faaliyetlerini düzenlememek veya bunu sürekli ertelemek daha sonra daha büyük sorunlara neden olacak.

Günümüzde tartışmalar daha çok Uber ve Airbnb’nin şehirlerdeki faaliyetlerine yoğunlaşmasına karşın Google gibi büyük şirketler de şehirlere yöneliyor. Bazı belediyeler, Google’ın desteğiyle kamusal alanlarda ücretsiz internet erişimi hizmeti veriyor. Google, bunun karşılığında para istemiyor, sadece kullanıcıların verilerini alıyor. Tasarruf etmek isteyen belediyeler için kârlı bir alışveriş olduğu düşünülebilir. Fakat Morozov ve Bria’nın (2018) belirttiği gibi günümüzde akıllı şehirlerde toplanan verinin çoğu zaman reklamcılıkla ilgisi yok. Toplanan veriler, belediye hizmetlerinin sunumunu gerçekleştiren (veya gerçekleştirecek) YZ sistemlerinin yakıtı! Google da elde ettiği verilerle YZ sistemlerini eğitiyor ve iyileştiriyor. Bugün ücretsiz internet erişimi için Google’la anlaşma yapan belediyeler yarın akıllı şehirleri için Google’dan ücretli YZ hizmeti alacaklar…

Teknolojik Egemenlik Neden Gerekli?

Şehirler çok önemli olmakla beraber bugün insanların karşı karşıya olduğu tüm sorunları sadece şehir bağlamında yürütülen mücadelelerle çözemeyiz. Morozov ve Bria’nın (2018) işaret ettiği gibi neoliberalizmin dışına çıkmak isteyen şehirlerin öncelikle kendi sınırlılıklarının farkında olması gerekiyor. Şehirler, Google, Facebook ve Uber gibi teknoloji şirketleriyle boy ölçüşebilecek hesaplama gücüne ve veriye sahip değiller. Ayrıca şehirlerin politik ve ekonomik modelleri, yerel olarak değil, ulusal ve küresel politikalarla belirleniyor. Dolayısıyla asi şehirlerin neoliberalizme karşı mücadelesi gerekli, önemli ama sınırları var. Bu sınırlar, özellikle şehir dışı alanlardaki aktörlerle işbirliğine gidilmediğinde daha belirgin oluyor.

Şehirlerin bağımsız ve etkili politikalarla kendi kaderlerine sahip çıkmalılar ve bunda kararlı olmalılar. Uluslararası sermaye, TTIP (The Transatlantic Trade and Investment Partnership – Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) gibi anlaşmalarla temel altyapının yeniden belediyeleştirilmesini, alternatif veri sahipliği yönetim biçimlerini veya Airbnb, Uber gibi şirketlerin faaliyetlerinin sıradan yurttaşların hakları doğrultusunda düzenlenmesini engellemeye çalışılıyor. TIPP gibi şehirlerin elini kolunu bağlamaya çalışan düzenlemelere karşı şehirlerin bir araya gelebilmesi önemli.

Ama daha önemlisi dijital teknolojilerin artan önemini doğru değerlendirebilmek. Eğitim, sağlık, ulaşım, enerji gibi hizmetler dijital teknolojilere bağımlı hale gelmeye başladı. Bu hizmetler, akıllı şehirlerle beraber Morozov ve Bria’nın (2018) üst hizmet (meta-utility) adını verdiği algılayıcılar, veri ve algoritmalardan oluşan bir yapının altında toplanıyorlar. Belediyeler teknoloji üzerindeki egemenliklerini kaybettiklerinde diğer altyapılar üzerindeki belirleyicilikleri de zayıflıyor. Bu nedenle, şehirlerin kullandıkları teknolojilerin işleyişi ve hangi amaçlara hizmet ettiği hakkında söz sahibi olabilmesi anlamına gelen teknolojik egemenlik giderek daha fazla önem kazanıyor. Artık, su, enerji, barınma, eğitim gibi hakları dijital teknolojilerden ayrı düşünemeyiz.

Paul Mason’un, Teknolojik Egemenlik İçin Barselona İnisiyatifi’nin kuruluşunda vurguladığı gibi şehirlerin teknoloji hakkında bütünsel bir yaklaşıma ihtiyacı var (https://medium.com/mosquito-ridge/postcapitalism-and-the-city-6dda80bc201d). Manson’a göre teknolojik egemenlik için yapılması gerekenler:

  • Müştereklerin şehrini ve işbirliğine dayalı üretimi kurmak ana referans noktası olmalı.
  • Özelleştirmelere son verilmeli; kritik altyapı ve hizmetler yeniden belediyeleştirilmeli.
  • Barınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin maliyeti toplumun en güvencesiz katmanlarına yardımcı olabilmek için azaltılmalı.
  • Gerçek veriye dayalı ekonomik modeller inşa edilmeli ve karmaşık kararları modellemek için katılımcı demokrasiye olanak sağlanmalı.
  • Piyasacı ve devletçi çözümlere karşı işbirliğine dayalı çözümler tercih edilmeli ve desteklenmeli.
  • Yoksulluğa ve toplumsal dışlanmaya karşı odaklanan Evrensel Temel Gelir kurumsallaştırılmalı.
  • Şehir veri müşterekleri kurulmalı ve kamu hizmetlerinin sağlanmasından elde edilecek verinin hizmet operatörlerince sahiplenilmesinin önüne geçilmeli.

Barselona Belediyesi, teknolojik egemenlik ve müştereklere dayalı bir şehrin hayata geçirilmesinde önemli adımlar atan belediyelerin başında geliyor. Barselona deneyiminin gösterdiği gibi teknolojik egemenlik için mücadele, ittifaklar kurmayı gerektiriyor. Bu nedenle, teknolojik egemenlik için yürütülen mücadele, şehir hakkı için yapılan veya neoliberalizm karşıtı diğer mücadelelerden ayrı düşünülemez. Barselona’da neoliberalizmin statükosuna meydan okuyan belediye başkanı Ada Colau’nun barınma hakkı mücadelesinden gelen biri olması rastlantı değil. Colau yönetime geldikten hemen sonra barınmanın yanında su ve enerji sorunlarıyla ilgilendi; platform ekonomisini düzenlemeye çalıştı. Barselona yönetimi, teknolojinin artık sadece teknoloji olmadığı, bir üst hizmet olduğu bilinciyle temel bileşenleri

  • özgür/açık kaynaklı yazılım, açık standart ve mimariler;
  • kullanıcı merkezli dijital hizmetlerin geliştirilmesi için esnek yöntemlerin uygulanması;
  • hizmet alımlarında şeffaflığı, açık veri ve standartları temel alan bir rehberin oluşturulması;
  • merkezinde mahremiyet ve veri egemenliği olan bir veri yönergesinin oluşturulması;

olan Dijital Dönüşüm Yol Haritası’nı yayımladı.

Teknolojik Egemenlik Nasıl Kazanılır?

Şehirler, teknolojiyi gerçekten sürdürülebilirlik, ekonomik gelişme ve yurttaş katılımının bir parçası haline getirebilir. Refah devletinin bir çok hizmetinin teknolojiye (ve dolayısıyla bu hizmeti sunanlara) bağımlı hale geliyor olması Morozov ve Bria’nın (2018) dokuz maddede özetlediği teknolojik egemenlik düşüncesini daha önemli yapıyor. On yıl önce dijital teknolojiler daha çok iletişim hakkı ve ifade özgürlüğüyle ilişkilendirilirken artık sağlık, eğitim, su, enerji gibi haklar dijital hizmetleri sunanlara bağımlı hale geliyor. Morozov ve Bria’nın (2018) bazı önerileri şu an bize çok uzak gelse de bu önerilerin arka planında şehrin, kendini bağımsız olarak nasıl yeniden üretebileceği ve sürdürebileceği sorusu var.

1. Alternatif Veri Sahipliği Yönetim Biçimleri: Şehir Veri Müşterekleri

Bir zamanlar veri toplamanın temelinde kullanıcılara en uygun reklamı göstermek vardı. Günümüzde ise veri, YZ’ye dayalı hizmetlerin temelini oluşturuyor. Platform ekonomilerini kamu çıkarları doğrultusunda düzenleyebilmek için kişisel verinin sahipliği, kontrolü ve yönetimi hakkındaki sorunların çözülmesi gerekiyor. Günümüzde nesnelerin interneti teknolojisinin parçalı yapısı, ürünü satan şirketler dışındaki aktörlerin sürece dahil olmasını ve yenilikçi çözümler geliştirmesini zorlaştırıyor.

Bu nedenle, belediyelerin güvenli veri paylaşımı için gerekli koşulları sağlamaları gerekiyor. Airbnb ve Uber ile rekabet etmek isteyen bir şehir, gerekli ham veriye sahip olmadan bunu gerçekleştiremez. Bazı şehirlerin ise ham veriye sahip olmalarına rağmen bunu organize etmekte zorlandıkları ve veriden somut bir değer elde edemedikleri görülüyor. Şehir veri müştereklerinin hayat geçirilmesi, ademimerkeziyetçi yenilik ekosistemi sayesinde yenilikçi girişimcilerin ve teknoloji meraklısı yurttaşların potansiyelini açığa çıkarabilir. Veriye dayalı merkezi platform ekonomilerinin ademimerkeziyetçi, sürdürülebilir ve müştereklere dayalı bir yapıya geçişi zorlanabilir. Bu geçiş, verinin kamu çıkarları için kullanılabilmesinin önü açacaktır.

Dünyanın farklı şehirlerinde veri müştereklerine dayalı çeşitli girişimler var. Bu girişimlerin başında, AB destekli DECODE projesi geliyor. Amsterdam ve Barselona’da yürütülen projede, verinin sahipliğini ve kontrolünü yurttaşlara veren, bir yandan veri paylaşımına olanak sağlarken diğer yandan mahremiyet haklarını koruyan ademimerkeziyetçi bir altyapı inşa ediliyor. Veri, onu kullanarak bir şeyler üretmek isteyen herkesin kullanımına açık. Helsinki’deki MyData projesi, kişisel veri yönetimine insan merkezli yaklaşarak kuruluşların veri ihtiyaçlarını insanların dijital haklarıyla birleştirme çalışıyor. Kişisel verilerin ikincil kullanımı için yurttaşların rızası şartını getiriyor. Paris’teki DataCités projesi, yine kişisel haklar ve verinin kullanımı arasındaki sorunu aşmaya çalışıyor. Ulaşım, enerji ve atık yönetimi alanlarında şehir hizmetleri için alternatif modeller geliştirmeye çalışıyor. İngiltere’de Nesta’nın öncülüğünde geliştirilen Sağlık Bilgisi Müşterekleri hastalıklar, teşhisler ve tedaviler hakkındaki bilgileri bir araya getiriyor.

Kısacası, veri müştereklerinin iki önemli bileşeni var: mahremiyetin korunması ve yeni ürünler geliştirmek isteyenler için verinin herkesin erişebildiği bir üretim aracı olması.

2. Özgür Yazılım, Açık Standartlar ve Esnek Hizmet Sağlama

Özgür yazılım ve açık standartların temelinde, yeni ürünler geliştirmek isteyenler için gerekli koşulları sağlama ve bir ya da birkaç şirketin dijital altyapının kontrolünü ele geçirmesini önleme hedefi var. Ürünün kaynak koduna erişim ve onu yeni ihtiyaçlara göre yeniden üretebilme hakkı üretim özgürlüğünün temelini oluşturuyor. Açık standartlar da kullanıcıyı belirli bir firmaya bağımlılıktan kurtarıyor ve geliştirilecek yeni sistemlerin eskileriyle uyum halinde çalışabilmesini sağlıyor.

Ayrıca hizmetlerin, toplumun farklı kesimlerinin (dijital okur yazarlığı yetersiz olanlar, engelliler gibi) kolayca kullanabileceği ve erişebileceği biçimde tasarlanması gerekiyor. Modüler ve birlikte çalışabilirlik ilkesine uyan çözümlerin başka şehirlerde de kullanılabileceği unutulmamalı. 2017’de Avrupa Özgür Yazılım Vakfı tarafından örgütlenen “Halkın Parası, Halkın Kodu” kampanyası (https://publiccode.eu/tr/) akıllı şehirler ve şehirler arası paylaşımlar için önemli.

3. Etik, Sürdürülebilir ve Yenilikçi Kamu Alımları

Yeni teknoloji alımlarının daha açık, şeffaf, yenilikçi ve esnek olmasına; tedarikçi yelpazesini geniş tutmasına; özgür/açık kaynaklı çözümleri ve açık standartları sağlamasına özen göstermek gerekiyor. Alımlarda, veri egemenliği ve mahremiyet göz önünde bulundurulmalı. Kamu alımlarında,

  • kamu kaynaklarının kullanımının ve yatırımların daha stratejik, verimli ve şeffaf olmasına
  • şirketlerin iddia ettiği ihtiyaçların değil, yurttaşların gerçek ihtiyaçlarının karşılanmasına
  • KOBİ’lerin ve kooperatiflerin kamu alımlarına erişimlerinin kolaylaştırılmasına
  • sosyal etki ve çevresel dönüşümün hizmetindeki yeniliklerin desteklenmesine

dikkat etmek gerekiyor.

4. Dijital Platformların Kontrolü

Uber, Lyft ve Airbnb gibi platformlar hızla artıyor; girdikleri sektörlerde rakiplerini ortadan kaldırıyor ve kamu düzenlemelerine meydan okuyorlar. Platform ekonomisinin geleceği Avrupa ekonomisi için önemli bir konu ve somut politikaların geliştirilmesi şart. Platformlar şu an yeni bir iş olanağı olarak görülüyor. Ancak bir süre sonra güvencesiz çalışmanın sorunları çok daha yakıcı olacak.

Şehir yönetimleri, verilerine erişim hakkı ve çalışmalarında şeffaflık talep ederek Airbnb ve Uber’in faaliyetlerini düzenlemenin yollarını arıyorlar. Örneğin Uber; Moskova, Boston, New York ve San Francisco’da verilerini paylaşmak zorunda kaldı. Uber’in elindeki verilere erişim, ulaşım sisteminin şehre etkisini değerlendirmek, Uber ortadan kaldırmadan önce taksi piyasasını düzenlemek ve makul taksi ücretleri belirleyebilmek için önemli.

Amsterdam ve Barselona da Airbnb’nin faaliyetlerini düzenlemeye çalışıyor. Amsterdam yönetimi, Airbnb ile yaptığı görüşmeler sonucunda evlerin kiralanmasını yılda 60 geceyle ve evde en fazla dört misafirle sınırlandırdı. Şehir sakinleri gürültü yapan ve çevreyi rahatsız eden kiracıları şikayet edebilecek. Şehir yönetimi, her üç ya da dört ayda bir anlaşmaya uyulup uyulmadığını kontrol edecek. 31000 ailenin evsiz olduğu Barselona’da ise yönetim, Airbnb’ye karşı daha katı hareket ediyor. Çünkü ev sahiplerinin evlerini Airbnb üzerinden kiralaması, hem şehir sakinlerinin kiralayabileceği evlerin sayısını azaltıyor hem de kira ücretlerini artırıyordu. Şehir konseyi yasadışı kiralanan evlerin üzerine gitti, bunu kontrol etmek için görevlendirilen müfettiş sayısını artırdı ve lisanssız dairelerin reklamına devam ettiği için Airbnb’ye 600 bin avro ceza verdi. Daha sonra sorumlu bir turizmin nasıl olacağını ve yurttaşların şehirlerinde hangi turizm modelini görmek istediklerini tartışmaya açtı.

Fakat var olan platform ekonomilerini düzenlemek yetmeyecektir. Platform kooperatifleri gibi alternatiflerinin geliştirilmesi gerekiyor.

5. Alternatif Dijital Yapıların İnşası

İnternet bir zamanlar dağıtık, ölçeklenebilir ve açık bir mimariye sahipti. Ancak son zamanlarda merkezi, kapalı ve özel mülkiyetli standartlara dayanan, hesap sorulamaz bir yönetime sahip olan bir yapıya doğru evriliyor. Şirketler bu yeni yapıda, ağ dışsallıklarından yararlanarak kazançlarını artırmaya çalışıyorlar.

Şehri bir bilgisayara benzetmeyi doğru bulmuyorum. Ama şehir bir bilgisayar olsaydı şirketlerin akıllı şehirleri, Windows işletim sistemli (daha alımlılar da Mac olsun!) bir bilgisayar olurdu. Çünkü kullanıcı deneyimini kontrol ediyorlar ve daha önemlisi bilgisayarın kullanıcılar tarafından yeniden üretimini sınırlandırıyorlar. Akıllı şehirler GNU/Linux gibi geliştirmeye açık, sosyal değişimlere ve kurumsal yeniliklere uyum sağlayabilecek esneklikte olmalı. İnsanların üretici potansiyelini harekete geçirmeli. Satıcıların teknik öncelikleri ve iş modelleri yerine, yurttaşların yaşamsal öncelikleri ve ihtiyaçları ön planda olmalı.

Barselona’nın geliştirdiği CityOS adlı yatay veri platformu açık standartlara uygun, şehir verisinin yönetimini ve analizini sağlayan bir şehir platformu. CityOS, şehrin açık algılayıcı platformu Sentilo’yu ve şehrin çeşitli analitik gösterge panellerini bir araya getiriyor. Modüler yapısı açık standartlara ve özgür/açık kaynaklı yazılımlara dayanıyor.

Sentilo da açık standartların ve özgür yazılımın akıllı bir şehrin alması gereken ilk akıllı karar olduğuna inanan, farklı şehirlerin toplulukları ve şirketler tarafından geliştirilen, kullanılan ve desteklenen bir platform. Sentilo’nun açık mimarisi sayesinde İspanya’daki diğer şehirlerin yanında dünyadaki başka şehirler de Sentilo’yu kendi ihtiyaçlarına göre uyarlayabiliyorlar.

İlk başta Fab Lab Barselona tarafından geliştirilen, ama Barselona’nın yanında Manchester, Amsterdam gibi birçok şehirde de kullanılan, Ardunio tabanlı Akıllı Yurttaş Seti, yurttaşlara algılayıcı ağ araçları sağlıyor. Bu araçlarla ev, okul ve ofislerdeki hava kirliliği, gürültü kirliliği veya nem ölçülebiliyor.

Londra ve Helsinki de ekonomi, ulaşım, çevre ve barınma gibi alanlarda topladıkları veri kümelerini paylaşıyorlar. Böylece yurttaşlar, girişimciler, araştırmacılar ve geliştiriciler şehrin sorunlarının çözümü için yeni teknolojiler geliştirebiliyorlar. Şehir yönetimleri, veri kümelerini kamuya açmakla kalmıyor geliştiricileri yeni ürünler ve çözümler geliştirmeye de teşvik ediyor.

6. Kooperatif Hizmet Sunumu Modelleri

Uber ve Airbnb gibi platformların alternatifi yaratılamadığı sürece bu şirketlerin faaliyetlerinin düzenlenmesi yeterli olmayacak. Platformların sahiplik yapısı, bu platformlarda hizmet sağlayan, güvencesiz çalışanlar için büyük risk. Özel mülkiyetli platformlar, girdikleri pazarı tamamen ele geçirip seçenekleri ortadan kaldırdıklarında hizmet sağlayanlara (ve alanlara!) karşı daha pervasız olabiliyorlar. Buna karşı son yıllarda, üretenlerin sahip olduğu ve yönettiği yönetişim modelleri hayata geçirilmeye çalışıyor.

Platform kooperatifleri, yemek ve taşımacılık hizmetlerinden lojistik ve serbest çalışmaya kadar çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteren çevrimiçi örgütlenmeler. Platform kooperatifleri, arada herhangi bir aracı şirket olmadan hizmet sağlayanları ve alanları buluşturuyor. Platformlar, dijital müştereklerin desteklenmesi temelinde, üyeleri tarafından demokratik bir biçimde yönetiliyorlar.

Morozov ve Bria (2018), kamu sahipliği ve müşterekler temelinde örgütlenen alternatif platformların daha demokratik bir ekonomi yaratmaya yardımcı olabileceğini belirtiyor. Böylece ortak kaynakların özel ellerde toplanmasıyla sonuçlanan piyasa modeline karşı bir seçenek oluşturulabilir. Dolayısıyla bu girişimleri, kamu kaynaklarının demokratik yönetimini hedefleyen uzun süreli çalışmalar olarak görmek gerekiyor.

7. Tabandan Gelen Yenilikler

Şirketlerin öncülüğünde gerçekleştirilen akıllı şehirlere yöneltilen eleştirilerin başında soru(n)ları tartışmaktan çok çözümlere odaklanmaları geliyor. Buna karşı şehir yönetimleri sağlık, eğitim, ulaşım ve enerji gibi kritik alanlarda kamu yararını gözeten ve uzun dönemli yatırımlarla teknoloji ve yenilik kapasitesini gerçek toplumsal sorunlarla buluşturabilir. Böylece kamu sektörü, yeniliğin yönünü belirleyerek toplumun araştırma ve yenilik için yapılan yatırımlardan en iyi şekilde yararlanmasını sağlayabilir.

Bunun için şehirlerin yenilikçi toplulukları ve girişimcileri destekleyen alternatif kooperatif hizmet sunum modellerini göz önünde bulundurması gerekiyor. Yenilik sistemi, eğitim ve araştırmaya yatırım yapan güçlü kamu politikaları ile bir bütün olarak yönetilmeli. Çünkü teknolojik egemenlik, bir yada birkaç şirketin çizdiği yolda yürüyen belediye yönetimleriyle değil, çeşitli KOBİ’leri ve girişimcileri kamu çıkarları çerçevesinde, bir orkestra şefi gibi yöneten yönetimlerle kazanılabilir.

8. Yerel Düzeyde Refah Düzenlemeleri ve Tamamlayıcı Para Sistemleri

Platform, veri, yapay zeka ve otomasyon temelli yeni iş modelleri, yeni iş alanları yaratırken bazılarını da ortadan kaldırıyor. Bu dönüşümle baş etmek isteyen hükümetler ve şirketler, istihdam ve sosyal güvenlik sistemi hakkındaki sorunları gündemlerine almak zorunda kaldılar. Çünkü yeni teknolojilerin sağladığı verimlilik, toplumun büyük bir kesimini için artan gelir eşitsizliği ve güvencesizlik anlamına geliyor.

Büyük teknoloji şirketleri, temel gelirin küreselleşme ve teknolojik değişim nedeniyle işini kaybetmesi beklenen insanları koruyacağını ve hükümetleri daha esnek ve verimli yapacağını savunuyorlar. Dünyanın çeşitli yerlerinde temel gelir desteği üzerine sosyal deneyler yapılıyor.

Bazı belediye yönetimleri ise temel geliri daha geniş, yerel refah hizmetlerinin sağlanması bağlamında ele alıyor. Bunun yanında Morozov ve Bria (2018), farklı ihtiyaçlara, kapasite ve etkileşimlere göre tasarlanmış tamamlayıcı yerel para birimlerinin 21. yüzyıl şehir ekonomisinde önemli bir yere sahip olabileceğini belirtiyor.

9. Dijital Demokrasi ve Yeni Haklar

Yeni dijital araçlar, yurttaş katılımı için yeni olanaklar ve modeller sağlıyor. Doğrudan ve temsili demokrasinin karışımı, çevrimiçi ve çevrimdışı etkileşimler içeren, yeni modeller ortaya çıkıyor. İspanya (Podemos) ve İtalya’daki (M5S) ağ tabanlı partiler bu gelişmelerin etkisiyle ortaya çıktı. Madrid ve Barselona’da geniş katılımlı bütçe görüşmeleri yapılabiliyor. Aşağıdan yukarı dijital ağlar gençlik hareketlerini çekiyor; gençler hesap sorulabilen uygulamalar ve yolsuzluklara son verilmesini talep ediyorlar.

Bugün şirketler yurttaşların ilgisizliğinden yakınsalar da yazının başında belirttiğim gibi temel sorun yurttaşlardan çok şirketlerin katılım merdiveninin üst basamaklarını inşa etmekten kaçınmaları ya da yapılarının buna izin vermemelerinden kaynaklanıyor. Ancak üst basamakları hedefleyen ve bunun olanaklı olduğunu gösteren şehirler de var.

Decide Madrid, 2015 belediye seçimlerinden sonra Madrid’de kurulan, bir doğrudan demokrasi platformu. Yurttaşlar platformda öneriler sunuyor, tartışıyor ve önceliklendirmeler yaparak şehir politikasının oluşumuna katkıda bulunuyor. Sitede kullanılan Consul adlı yazılım, 2015 yılında, özgür yazılım olarak kamunun kullanımına açılmış. BM Kamu Hizmeti ödülü alan yazılım, 35 ülke, 135 kuruluş ve 90 milyon insan tarafından kullanılıyor.

Barselona ise Decidim.Barcelona adlı platformu kullanıyor. Katılımcılığı artırmak için deneyler yapılıyor. Şehirdeki farklı örgütlenmeler platformda kendi karar süreçlerini başlatabiliyor. Şehir planlama süreci katılımcı bir biçimde yürütülmeye çalışılıyor. Paris,Porto Alegre, Reykjavik’te de yurttaşların bütçe çalışmalarına katılımını teşvik eden çalışmalar var.

Barselona’daki Bustia Etica projesi ise şeffaflığı sağlamak ve yolsuzlukların önüne geçebilmek amacıyla geliştirilmiş. Yurttaşlar, gördükleri yolsuzlukları bu sistem üzerinden güvenli biçimde bildirebiliyorlar.

***

Özetle, teknolojik egemenlik için şehirlerin

  • kendi verilerine sahip olabilmesi,
  • kritik altyapıyı (yazılım, donanım ve veri merkezleri) kontrol edebilmesi,
  • kendi yapay zeka kapasitesini geliştirebilmesi
  • kendi yurttaşlarının yaratıcı ve üretici potansiyelini açığa çıkarabilecek katılım politikaları oluşturabilmesi

gerekiyor.

Kaynaklar

Feenberg, A. (2012). Introduction. In (Re) Inventing The Internet (s. 3-17). SensePublishers.

Halegoua, G. (2020). Smart Cities. MIT Press.

Morozov, E., Bria, F. (2018). Rethinking the smart city. Democratizing Urban Technology. New York, NY: Rosa Luxemburg Foundation.

25 Ekim 2020

Posted In: Açık Standartlar, Akıllı Şehirler, Barselona, Çevre, Dijital Platformlar, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, Gözetim, Haktivizm, ifade özgürlüğü, Mahremiyet, neoliberalizm, Özgür yazılım, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, Teknolojik Egemenlik, Yapay Zeka, yeniden belediyeleştirme

Web 2.0 Demokrasisinden Geriye Kalan

Web 2.0, on yıl önceki bir tartışma konusu. Web 2.0 terimi ilk kez bir web tasarımcısı ve yazar olan Darcy DiNucci tarafından kullanıldı. DiNucci, 1999 yılında yayımlanan bir yazısında webin kişisel bilgisayarın dışına çıkacağını; webe, televizyondan, arabadan ve cep telefonundan erişilebileceğini savunuyordu. DiNucci, çok ilerisini öngörmüştü (http://darcyd.com/fragmented_future.pdf).

Bundan beş yıl sonra, O’Reilly Media ve MediaLive tarafından düzenlenen konferansta ise Web 2.0, daha yakın bir değişime işaret etmek için kullanılıyordu. Web 2.0 ile beraber web, tek yönlü bir yayın ortamı olmaktan çıkıyor, eski webin sadece okunabilir ortamı artık hem okunabilir hem de yazılabilir hale geliyordu. Web 2.0’ın ayırt edici özellikleri şunlardı (Murugesan, 2009):

• Esnek web tasarımı ve kolay güncellenebilirlik,

• Zengin kullanıcı arayüzleri,

• Birlikte çalışmaya ve ortak akla verilen değer,

• Aynı ilgi alanına sahip insanlardan oluşan sosyal ağların kurulması,

• Var olan uygulamaların diğer uygulamalarla birleştirilerek ya da iyileştirilerek daha işlevsel hale getirilmesi,

• Ademi merkeziyetçilik ya da merkezin daha az görünür ve müdahale eder olması

Başta Wikipedia olmak üzere çeşitli wikiler, bloglar, sosyal ağlar, Youtube, Flickr vb siteler Web 2.0’ın yıldızları oldular. 1982’de kişisel bilgisayarı yılın kişisi seçen Time dergisi, 2006’da yılın kişisi olarak wikileri, sosyal ağları ve diğer Web 2.0 sitelerini var eden kullanıcıları yılın kişisi ilan eder (https://en.wikipedia.org/wiki/You_(Time_Person_of_the_Year) ). Sonraki yıllarda Web 2.0 geleneksel medyanın yerini almaya başlar. İnsanlar gazete ve televizyondan çok kendilerinin hem tüketicisi hem de üreticisi olduğu Web 2.0 sitelerine daha çok güvenmektedir. Artık geleneksel medyada kendine yer bulamayanlar Web 2.0 sayesinde sesini duyurabilmektedir. Mahremiyet ihlalleri hakkındaki eleştirileri saymazsak Web 2.0 siteleri kamuoyunda olumlu bir imaja sahiptir. Günümüzde Web 2.0 terimi artık unutulmuş olsa da sosyal medya platformlarını onun mirasçısıdır. Wallstreet’ten Arap Baharı’na birçok toplumsal hareket sosyal medya yardımıyla örgütlenir ve sesini dünyaya duyurur. Bu süreçte, sosyal medya platformlarının yönetimleri daha az görünürdür ve müdahaleleri sınırlıdır. Gerçek öyle olmasa da (bkz. Assange (2014)), en azından kamuoyundaki imajları böyledir. Ancak 2016’daki ABD seçimlerinde büyü bozulur. Web 2.0’la başlayan sürecin bir yandan ifade özgürlüğünün olanaklarını artırırken diğer yandan onun altını oyduğu fark edilir. Facebook, Google ve Twitter kıyasıya eleştirilmektedir. Demokrasinin geleceği açısından şirketlerin düzenlenmesi talep edilmektedir. Artık düzenlemenin gerekliliği değil kimin tarafından yapılacağı tartışılmaktadır. Bu düzenleme taleplerine karşı şirketler, kendi kendilerini düzenleyebileceklerini; yalan haberler, nefret söylemi gibi sorunları kendi içlerinde çözebileceklerini iddia ederler.

Sosyal medya platformları bir süredir bu yılki ABD seçimlerine hazırlanıyorlar. Dış mihrakların (!) seçime müdahale etmesini engellemek için çeşitli önlemler alıyorlar. Geçen ay Twitter yönetimi ve ABD Başkanı Donald Trump arasındaki gerilimi, Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’in tarafsız kalma ısrarını ve Facebook çalışanlarının bu tarafsızlığa tepkisini bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

İfade Özgürlüğünü Kim Koruyor? Twitter? Facebook?

Facebook, Twitter, Youtube gibi platformlar kullanıcıların üretketici (üretici + tüketici) katkılarıyla var olurlar. Fakat söz konusu platformlar kullanıcıların yazdığı veya paylaştığı içerikten sorumlu mudur? Platformlar yıllarca ifade özgürlüğü adına kullanıcıların ürettikleri (ya da paylaştıkları) içeriğe olabildiğince az müdahale etmeyi tercih ettiler. 2016 seçimleri sonrasındaki tartışmalar ve kamuoyu baskısı şirketleri çeşitli önlemler almaya zorladı. ABD’deki ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı protestolar sonrasında platformların görev ve sorumlulukları tekrar gündeme geldi.

Twitter’a sık sık provoke edici mesajlar yazan Trump’ın “çapulculuk başlarsa, ateş de başlar” mesajıyla yeni bir tartışma başladı. Avukatlardan ve politika yapıcılardan oluşan on Twitter yetkilisi hızla sanal ortamda bir araya gelerek Trump’ın bu mesajının insanları daha çok şiddete yönlendirip yönlendirmeyeceğini irdeledi. En sonunda Trump’ın mesajını engellememeye ama mesajı aşağıdaki gibi etiketleyerek kullanıcıları mesajın şiddeti teşvik eden sözler içerdiği hakkında uyarmaya karar verdiler. Böylece Twitter ilk kez tanınmış birinin mesajını engellemiş oldu. Twitter’ın içerik politikalarının kamuoyunda tanınan isimler için de geçerli olup olamayacağı bir süredir şirket içinde tartışılan bir konuydu. Şimdiye kadar Twitter, Trump gibi tanınmış kişilerin paylaşımlarına müdahale etmiyordu.

Sonraki günlerde Twitter ve Trump arasındaki gerilim arttı. Twitter, Trump’ın birkaç mesajına daha aynı etiketi basarak Trump’ı daha da öfkelendirdi. Daha sonra Trump, “çapulculuk başlarsa, ateş de başlar” mesajının bir kışkırtma değil, bir olgu olduğunu ekleyerek aynı mesajı tekrar gönderdi. Twitter yönetimi bu sefer mesajı etiketlemedi (https://www.nytimes.com/2020/05/30/technology/twitter-trump-dorsey.html).

Bu tartışmalar yaşanırken bazı Facebook çalışanları da bir içeriği doğrulamanın sansür olmadığını, bir şiddet çağrısını etiketlemenin otoriterliği savunmak anlamına gelmeyeceğini belirterek Zuckerberg’den de benzer bir müdahale talep ettiler. Facebook’tan istifa ettiğini duyuran Timothy J. Aveni, politikacıların Facebook yardımıyla bireyleri radikalleştirdiğini yazdı ve Zuckerberg’in eylemsizliğini eleştirdi (https://www.facebook.com/timothy.j.aveni/posts/3006224359465567). Snapchat gibi bazı sosyal medya platformları da Twitter’ın müdahaleci yaklaşımını benimsediler (https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/snapchat-trumpi-onermeyecek-5854373/). Ancak Twitter’ın yaklaşımının ifade özgürlüğünün geleceği açısından tehlikeli bir adım olduğunu savunanlar da var. Bugün Trump’ın engellenmesinin gelecekte daha geniş kapsamlı sınırlamaların önünü açabileceğinden endişe ediyorlar.

Platformlar ve Özdüzenleme

Bugün gündem, ABD’deki ırkçılık karşıtı eylemler olsa da sosyal medya platformlarının uzunca bir süredir bu yıl yapılacak olan ABD seçimlerine hazırlandıklarını ve 2016’daki sorunları yaşamak istemediklerini atlamamak gerekiyor. Yeni bir skandal sonrası hükümet düzenlemesi artık kaçınılmaz olacaktır.

Aslında çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. Birkaç ay önceki tartışmaları takip edenler için Twitter ve Facebook’un son tartışmadaki konumlanışları çok da şaşırtıcı olmadı. Twitter, 2019 Ekim’inde platformunda politik reklamlara izin vermeyeceğini duyurmuştu. Facebook ise şeffaflık ve platformun kötüye kullanılmasına karşı gerekli önlemleri alacağını duyurmakla beraber politik reklamlar hakkında bir sınırlamaya gitmeyeceğini ve adaylara müdahale etmeyeceğini açıklamıştı. Google’ın ise Twitter ve Facebook arasında bir politika izlemeye çalıştığı biliniyor.

Tartışmalar, ifade özgürlüğü ve demokrasi ekseninde gelişiyor. Twitter’ın Trump’ın mesajlarını etiketlemesi ve Facebook’un buna yanaşmaması iki şirketin bir süredir uygulamaya çalıştıkları politikalarla uyumlu. Ama demokrasiden ve seçimlerden söz ederken ilgili politikaların bir kamu kuruluşundan değil de şirketler tarafından oluşturulduğuna dikkat etmek gerekiyor. Sosyal medya şirketleri, 2016 seçimlerinden sonra bir sorun olduğunu kabul etmiş ancak kendi kendilerini düzenleyebileceklerini iddia etmişlerdi. Son olaylarda da gördüğümüz gibi kamu çıkarı adına tartışmayı yönlendiren yine sosyal medya şirketleri oldu. Ayrıca şirketlerin, ifade özgürlüğünün sınırları hakkında karar verici konuma geldiğini de göz ardı etmeyelim. Hangi içeriğin okuyucuya ulaşabileceği hakkında kuralları ve sınırları belirleme yetkisi şirket yönetimlerinde (Yablon, 2020).

Şirketler, 2016 ABD seçimleri sonrasında benzer sorunların tekrar yaşanmaması için gerekli önlemleri almaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda Twitter politik reklamları küresel olarak yasakladığını duyurdu. Twitter’ın politik reklamdan kastı bir aday, politik parti, seçimle ya da atamayla göreve gelen bir hükümet yetkilisi, referandum, halk oylaması, yasama, düzenleme, yönerge vb hakkındaki içerikler. Oy veya maddi yardım desteği çağrıları da bu kapsamda değerlendiriliyor. Ancak toplumda farkındalık yaratmayı ve insanları harekete geçirmeyi hedefleyen; sivil katılım, ekonomik büyüme, çevreyi koruma, toplumsal eşitlik konulu reklamlar yasak kapsamı dışında olacak. Ancak ikisini birbirinden ayırmak pek kolay değil (age).

En çok gündemde olan Twitter olsa da ondan önce Twitch, TikTok, LinkedIn ve Pinterest’in politik reklamları sınırlama kararı aldığı biliniyor. Twitter’dan sonra Spotify da en azında 2020 seçimlerine kadar politik reklamları askıya aldığını duyurdu. Reklamcılığın en büyük iki ismi Google ve Facebook ise politik reklamlara devam etme kararı aldılar. Zuckerberg, politik reklamların özellikle medya olanakları kısıtlı yerel politikacılar için büyük önem taşıdığını düşünüyor. Zuckerberg, sağlık hizmetleri, kadın hakları, göçmenlik vb’nin doğrudan seçimlerle ilgili konular olduğunu ve Twitter’ın yaptığı gibi bir sınır çizmeye çalışmanın ifade özgürlüğü açısından riskli olduğunu savunuyor. Zuckerberg, özellikle politikacıların sözlerinin engellenmesine karşı olduklarını, insanların politikacıların kendileri hakkında ne söylediğini bilmeye hakları olduğunu ve bir şirketin buna müdahalesinin yanlış olduğunu savunuyor (age).

Google, Facebook gibi ayrıntılı açıklamalar yapmasa da politik reklamların devamından yana. Üst düzey bir Google yöneticisi, diğer reklamlarla politik reklamlar arasında bir fark görmediklerini ve tüm reklamlara aynı kriterleri uyguladıklarını belirtiyor. Nefret söylemi, bir kişi veya grubu rencide eden hareketler her koşulda şirket politikalarına aykırı. Aynı yetkili, yalan ve yanıltıcı haberler konusuna da benzer biçimde yaklaştıklarını söylüyor. Bir sandalyenin fiyatı hakkında ortaya atılan bir yalan da politik yalanlar da (“mektupla oy kullanabilirsiniz”, “seçim günü ertelendi”, “aday öldü”) şirket politikalarına aykırı. Ancak her politik mesajın doğruluğunu kontrol etmeleri olanaklı (ve demokrasi açısından uygun) olmayacağından sadece sınırlı müdahalelerde bulunacaklarını belirtiyor.

Google ve Facebook özellikle ABD seçimlerine yoğunlaşmış durumda ve 2016’da olduğu gibi kimliği belirsiz kişilerin reklam vermesinin önüne geçmek istiyorlar. Bu nedenle, reklam verenlerin kimliklerini ehliyet, kimlik kartı ve pasaport yardımıyla doğrulaması isteniyor. Facebook, bu bilgiyi kullanıcılarla paylaşmaya ve reklam veren bilgilerinin şeffaf olmasına önem veriyor. Ayrıca Cambridge Analytica/Facebook skandalının bir daha yaşanmaması için Google, Facebook ve Twitter, hedefli reklamcılığa çeşitli sınırlamalar getirmişler. Örneğin Google, yaş, cinsiyet ve posta koduna göre hedefli reklamcılığa izin verirken insanların siyasi eğilimlerine göre reklam gösterilmesine veya reklam vermek isteyenin elindeki kullanıcı listesini sisteme yüklemesine izin vermiyor (Fakat belirli bir konuda okuma yapanları hedeflemek hala olanaklı).

Şirketlerin önlemleri dış mihrakların (!) 2016’daki taktiklerle seçime müdahale etmelerini zorlaştırıyor. Ancak Yablon’un (2020) vurguladığı gibi koydukları kurallar ve geliştirdikleri politikalar yerindeymiş gibi görünmesine karşın şirketlerin kendi koydukları kuralları uygulayacaklarının ve tarafları uymaya zorlayacaklarının bir garantisi yok. Politik mesajları engellemenin etkili bir çözüm olup olmadığı, bunun ifade özgürlüğüne zarar verip vermeyeceği, mesajları değerlendirecek algoritmaların veya insanların güvenilirliği gibi birçok soru(n) var.

Ama şirketler, Trump’ın Twitter mesajlarının etiketlenmesi hakkında yürütülen tartışmalarda olduğu gibi kendi politikalarını meşrulaştırmak için sık sık ifade özgürlüğünü gündeme getiriyorlar. Twitter politik reklamları engelleyerek, Facebook ve Google bunlara izin vererek demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü koruyorlar.

Ancak demokratik süreçleri korumayı hedefleyen bu politikalar açık ve katılımcı süreçlerle oluşturulmuyor. Web 2.0’da üretketicilerden, yeni interneti var eden, Time’in You dediği insanlardan söz ediyorduk. Buna karşın demokrasinin geleceği hakkında alınan kararlarda temsili veya doğrudan demokrasiye dair bir iz yok. Zuckerberg, yerel, olanakları kısıtlı adayların sesi olmak için politik reklamların engellenmesine karşı olduğunu iddia etmesine rağmen kullanıcıların kendilerini doğrudan ilgilendiren bir konuda söz ve karar hakkı bulunmuyor, kararlar Zuckerberg tarafından ve iş modelinin gerekleri gözetilerek veriliyor. Kendileri demokratik bir işleyişe sahip olmayan platformların demokrasiye hizmet etmeleri bekleniyor.

Bir sosyal medya platformunda bir şey yazmanın veya paylaşmanın ifade özgürlüğü için yeterli olduğunu düşünmemizi istiyorlar. Fakat ifade özgürlüğü, içeriği oluşturanı, onu dağıtanı ve okuyanı içeren bir toplumsal ilişki. Web 2.0 tartışmalarında en büyük hatamız ifade özgürlüğünü yazmaya indirgemek oldu.

Denetleme, Sıralama ve Önerme

Geçmişte içerik profesyonel yazarlar, gazeteciler ve editörler tarafından üretilir, biçimlendirilir ve dergi, gazete, radyo ve televizyon aracılığıyla insanlara ulaştırılırdı. İçeriğin okuyucuya ulaşmasına karar veren bir dizi aktör ve dolayısıyla engel vardı. Neyin haber değeri olduğuna ve içeriğin kalitesine karar veren aktörler bazen isteyerek bazen de istemeden ifade özgürlüğünü kısıtlayabiliyorlardı.

Bu açıdan bakarsak Twitter, Facebook ve Youtube hem ifade özgürlüğünün önündeki bu engelleri kaldırarak hem de hem iletişim maliyetini azaltarak insanların düşüncelerini paylaşabilmesini kolaylaştırdı. Artık bir ABD Başkanı da bir işçi de aynı platformda yazabiliyor! Ancak daha önce belirttiğim gibi ifade özgürlüğü sadece düşünce paylaşımına indirgenemez. Okuyucuyu, yazar ile okuyucu arasında iletişimi sağlayan aktörleri de dikkate almak gerekir. Bu aradaki aktörlerin eskisine göre daha az görünür olması ifade özgürlüğüne etkileri hakkında yanıltıcı olabiliyor.

Okuyucuya ulaşmadan önce içeriğin nasıl denetlendiğine; bilgi yığını içinde ihtiyacımız olanın (ya da olduğunu düşündüğümüzün) nasıl bulunduğuna ve sıralandığına; izleyeceğimiz, okuyacağımız, göreceğimiz vb içeriğin nasıl önerildiğine bakmakta fayda var.

Denetim

Sosyal medya platformları, bazı içerikleri daha görünür yaparken bazılarını engelliyor. Platformlar içerik denetimini üç yolla yapıyor. Birincisi, içeriğin insanlar tarafından denetlenmesi. Bu denetim doğrudan şirket çalışanları tarafından yapılabildiği gibi taşeron çalıştırma da içerik denetiminde oldukça yaygın. Denetim kimi zaman da gönüllü kullanıcılar tarafından yapılabiliyor. İkincisinde içerik algoritmalar yardımıyla otomatik olarak denetleniyor. Algoritmalar, uygun görülmeyen içeriği tespit edip ayıklayabiliyorlar. Çocuk pornosu (child sexual abuse material – CSAM), terör görüntüleri, telif hakkı ihlallerinde içeriğin uygunluğu çok hızlı bir biçimde değerlendirilebiliyor. Tüm dünyanın hem fikir olduğu bir sorun olması ve algoritmaların doğru kestirimlerde bulunabilmesi için yeterli eğitim verisinin bulunması CSAM’nin saptanmasında başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor. Ayrıca platformlarının yararlanabileceği ortak veritabanları var. Fakat nefret söyleminin veya şiddeti öven ifadelerin denetlenmesinde yeterince başarılı değiller. Bu nedenle bir çok sosyal medya platformu, ikisinin bileşiminden oluşan üçüncü bir yola başvuruyor: Önce içerik algoritmalar tarafından denetleniyor, tartışmalı durumlarda son karar insanlara bırakılıyor (Singh, 2019a).

İçerik denetim politikası, merkezi ya da ademi merkezi olabiliyor. Facebook ve Youtube gibi platformlar merkezi bir denetim uyguluyorlar. Oluşturdukları içerik politikaları (bazı ülkelerin hukukundan kaynaklı ufak farklılıklar dışında) küresel olarak, merkezi biçimde eğitilen, yönetilen ve yönlendirilen denetleyiciler tarafından uygulanıyor. Böylece daha tutarlı bir denetim süreci işliyor. Ademi merkezi denetimde ise (Reddit’de olduğu gibi) platform genel politikaları belirliyor ve kullanıcılardan bu politikaya göre bir denetim yapmasını bekliyor. Genel işleyişi kontrol eden az sayıda ücretli çalışan oluyor. Merkezi denetime göre en büyük avantajı, denetim sırasında kültürel ve yerel farklılıkların gözetilebilmesi.

İçeriklerin denetleme zamanları da farklılaşabiliyor. Bazı durumlarda içerik yüklenirken denetleniyor. Özellikle CSAM, IŞİD/El Kaide videolarında ve telif ihlallerinin kontrolünde kullanılıyor ve böylece anında uygunsuz içeriğin yayılmasının önüne geçilebiliyor. İkinci yaklaşımda çoğunlukla terör propagandası içeren paylaşımların ve hesapların önünü almak için otomatik araçlarla taramalar yapılıyor ve uygunsuz görülen içerikler siliniyor. Üçüncü yaklaşım ise şikayetlerle tetikleniyor. Çoğu platform, bu durumda şikayeti önce otomatik araçlarla analiz ediyor ve sonra tartışmalı içerikleri insan denetleyicilere yönlendiriyor.

Kısacası, içeriğin denetlenmesinde algoritmalar ve insanlar beraber çalışıyor. Herkes eşit olmadığı için ne Trump’ın etiketlenen mesajında olduğu gibi Twitter yönetim kurulunun toplanarak mesajların uygunluğunu tartışması ne de platformca görevlendirilmiş denetçilerin her bir mesajı tek tek incelemesi uygulanabilir bir durum değil. Bu nedenle içerik denetiminde çoğunlukla algoritmaların denetimine veya ön denetimine başvuruluyor. Dolayısıyla Jack Dorsey’in veya Mark Zuckerberg’in medyaya yansıyan kararları buz dağının sadece görünen kısmı. Çünkü makinelerce yapılan denetim sanıldığı gibi nesnel değil ve karanlık noktalar içeriyor.

Birincisi, algoritmaların verdiği kararlar eğitildikleri veri kümeleriyle ilişkili. Kültürel veya yerel farklılıklar algoritmaların çalışmasını etkiliyor. Büyük platformların kullandığı yazılımlar olanakları sınırlı platformlara göre daha doğru değerlendirmeler yapabilmelerine rağmen dili anlamada hala büyük zorluklar var. Algoritmaların ifadelerdeki nüansları ve bağlamdaki farklılıkları ayırt etmedeki yetersizlikleri sorunlara neden olabiliyor. Kimi zaman sorunsuz bir içerik algoritmalara takılıyor kimi zaman da kötü niyetli kişiler nefret söylemini algoritmalara atlatacak biçimde yeniden üretebiliyorlar. Ayrıca İngilizce dışındaki dillerde içeriğin analizindeki başarı oranı daha düşük (age).

İkincisi, platformların kullandığı algoritmaların kara kutulara benzemesi. Bu algoritmaların nasıl kodlandığı, hangi veri kümelerinden yararlanarak eğitildikleri, korelasyonları nasıl belirledikleri ve çıkarımlarda bulundukları hakkında şirketler şeffaf değiller. Şirketler, algoritmalarının ticari sır olduğunu iddia ederek sınırlı bilgilendirmeler yapıyorlar (age).

Sıralama

İçeriğin denetlenmesinin yanında bir diğer sorun da içeriğin sıralanması. İnternetteki içerik artıkça istediğimiz bilgiye erişebilme şansımız azalıyor. Bu nedenle arama motorlarının istediğimiz bilgiyi daha üst sıralarda göstermesine veya sosyal medya platformlarının ilgilendiğimiz haberleri karşımıza çıkarmasına ihtiyaç duyuyoruz. Platformlar, önce aradığımız veya görmek istediğimiz içeriğin ne olduğu hakkında bir tahminde bulunuyor; daha sonra da bu içeriği sıralıyor. İçerik denetiminde olduğu gibi yine birçok kullanıcı gösterilen arama sonuçlarını gerçekliğin bir temsili olarak görüyor.

Örneğin, arama denilince ilk aklama gelen, arama pazarının %92,19’unu elinde bulunduran Google’a bakalım. Google, kullanıcı alışkanlıklarından elde ettiği verilerle kullanıcılara daha uygun sonuçlar gösterebiliyor. Bu nedenle, her kullanıcı aynı arama sonucunu göremeyebiliyor (Google son zamanlarda bu algoritmadan vazgeçtiğini söylemesine rağmen DuckDuckGo bunun devam ettiğini iddia ediyor). Şirket, arama sonuçlarının sıralanmasında insan müdahalesi olmadığını belirtiyor. Google, arama işlemini yaparken ilk başta kullanıcının niyetinin ne olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Güncel bir olay hakkında arama yapıyorsa çıkan sonuçların da güncel olmasına dikkat ediyor. Eğer bir siteye, diğer sitelerden aranan konuyla ilgili referans verilmişse bu site arama sonuçlarında daha üst sıralara çıkarılabiliyor. Sitenin kullanımının kolay olması da üst sıralarda yer almasına katkıda bulunuyor (Singh, 2019b).

Arama sıralamasını etkilemek isteyenler arama algoritmasının nasıl çalıştığını ve hangi kriterleri göz önünde bulundurduğu çözmeye çalışıyorlar. Böylece kendi sitelerini arama sonuçlarında üst sıralara taşıyabiliyor. Google da bu tip müdahalelere karşı algoritmalarında değişiklikler yapabiliyor. Google, arama motorunun bir sayfanın yerinin belirlenmesinde yararlılık ve ilgililiğin belirleyici olduğunu, ideolojik ve politik bakış açılarının etkili olmadığını söylüyor. Fakat algoritmalar tarafsız değiller. Algoritmaların yararlandığı sinyaller belirli içerikleri üst sıralara taşımak üzere tasarlanmış. Arama motoru algoritmaları bazı toplumsal stereotipleri pekiştirebiliyor ve toplumun marjinal kesimlerini olumsuz etkileyebiliyor. Noble’nin (2018) Algorithms of oppression: How search engines reinforce racism adlı kitabında ayrıntılı olarak tartıştığı gibi Google’ın arama sonuçları ırkçı ön yargıları yeniden üretebiliyor.

Sosyal medya platformlarının kullanıcının takip ettiği kişilerden gelen içeriği seçmesinde ve sıralamasında da benzer problemlerle karşılaşıyoruz. Facebook ve Twitter gibi platformlar, kullanıcıları çevresindeki olaylardan haberdar ederken bazı seslerin diğerlerinden daha fazla duyulmasına neden oluyor. Kişiye özel içerik seçme ve sıralama insanların ağındaki ve dünyadaki gelişmelere dair algısını etkiliyor. Bu nedenle, sosyal medyada yazmak kadar “neden bunu okuyorum (ya da görüyorum)?” sorusunun da ifade özgürlüğünün bir parçası olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Bu sorunun diğer yüzünde yazdıklarımı kimler görecek ve okuyabilecek sorusu bulunuyor. Geleneksel basın organlarının denetimine ve sansürüne itiraz ederken görünmez denetim, sıralama ve iletim ifade özgürlüğü için daha büyük bir tehlike olarak karşımıza çıkıyor.

Önerme

Şirketlerin reklamcılığa dayalı iş modelleri, yapabileceklerinin sınırlarını da belirliyor. 2016 seçimindeki skandallar Jack Dorsey, Mark Zuckerberg, Sergey Brin ve Larry Page kötü insanlar olduklarından değil, iş modellerinden kaynaklandı. Platformlarda çalışan algoritmalar kullanıcılara sürekli bir şeyler önerirler: Arkadaş, makale, gündemdeki konular, iş, ürün (kitap, ayakkabı veya bir politikacı!). Fakat reklamcılığa dayalı iş modelleri, sadece ihtiyaç sahipleri ile bunları sunan şirketleri eşleştirmez. İnsanların belirli bir ürüne ihtiyaç duymasını sağlamak da işin bir parçasıdır. Dolayısıyla algoritmik sistemler kullanıcıların ne göreceğine karar vermekle kalmaz, isteklerini de şekillendirmeye çalışır.

Öneri sistemlerinde başlıca üç algoritmaya başvurulur. Birincisi, kullanıcıya daha önce ilgi gösterdiği içeriklerle ilişkili şeylerin önerilmesidir. Burada diğer kullanıcıların deneyimleri dikkate alınmadan, sadece kullanıcının geçmiş davranışları dikkate alınarak öneriler sunulur. İkincisinde ise diğer kullanıcıların deneyimleri de dikkate alınarak benzer kullanıcılara benzer öneriler getirilir. Burada ürünün kendi başına özelliği öneride etkili olmaz. Üçüncüsünde hem kullanıcının hem de ürünün nitelikleri dikkate alınır. Örneğin, kişinin öz geçmişiyle iş ilanı eşleştirilirken. Öneri sistemleri kimi zaman da bu üçünün sentezine dayanan algoritmalar kullanırlar (Singh, 2020).

Platformlar kullanıcıyı olabildiğince sitede tutmak için onun ilgisini çekebilecek şeyler önerirler. Kullanıcının platformda geçirdiği zamanın artması platformun reklam pazarındaki değerini artırır. Dolayısıyla Youtube’da kullanıcılara içerik önerilirken hedef haber sitelerinde olduğu gibi çok sayıda videoya tıklatmak değil onun sitede kalmasını (izlemesini) sağlamaktır. Bugün Youtube’un öneri sistemi, kullanıcıların platformda geçirdiği sürenin %70’inden sorumludur. Bir şeye bakacağım diye siteye girersiniz ve çıkmakta zorlanırsınız. İnsanların %81’i arada sırada Youtube’daki önerileri dikkate aldığını, %15’i de önerilen videoları düzenli olarak izlediğini söylüyor (age).

Denetleme ve sıralamada olduğu gibi bu sistemlerin şeffaf olmaması yine büyük bir problemdir. Youtube, 2016 seçimlerinden aldığı dersle yalan haber ve komplo teorilerinin yayılmasını engellemek için algoritmasında değişiklikler yapıyor. Ancak platform hâlâ şeffaf olmadığı gibi öneri sistemi hakkında yapılan uyarıları ve tavsiyeleri görmezden gelmeye devam ediyor.

Kararlarda Şeffaflık, Adalet ve Depolitizasyon

Son zamanlardaki tartışmaların temelinde sosyal medya platformlarındaki politik mesajların nasıl ele alınacağı sorunsalı var. Ne kadar iyi yürekli ve ifade özgürlüğüne (!) bağlı CEO’lar olsalar da iş modelleri Jack Dorsey ve Mark Zuckerberg’in radikal adımlar atmalarına izin vermeyecektir. Sürekli artan enformasyon ve güvenlik ihtiyacı platformlara önemli sorumlulukla yüklüyor. Algoritmik sistemlerden yararlanmak zorundalar. Fakat bu sistemlerin şeffaf olmaması, sorgulanamaması ve tam olarak anlaşılamaması çeşitli sorunlara neden oluyor. Gorwa vd (2020) bu sorunları üç başlık altında inceliyor: Kararlarda şeffaflık, adalet ve depolitizasyon.

İçeriğin denetlenme ve buna bağlı olarak kaldırılma süreci şeffaf değil. Gorwa vd (2020), şeffaflığın algoritmik sistemlerdeki tüm sorunların panzehri olmadığını ama insanların içinde yer aldıkları yönetişim örüntülerini anlayabilmeleri için gerekli olduğunu, bu olmadan ifade özgürlüğü hakkındaki önemli kararların alınmasının ve uygulanmasının zor olacağını savunuyorlar. Ancak Gran vd’nin (2020) gösterdiği gibi Norveç gibi dijitalleşmenin yüksek olduğu bir ülkede bile platformların öneri ve sıralamaları hakkındaki farkındalık düzeyi düşük. Popülasyonun %61’i algoritmalar hakkında ya hiç bir şey bilmiyor ya da çok az bilgiye sahip. Algoritmik kararlar hakkındaki farkındalık artmadan şirketleri şeffaf olmaya zorlamak zor görünüyor.

Algoritmalar, belirli içerikleri tespit etmede başarılılar. Örneğin, açık ırkçı ifadeler içeren mesajları fark edebiliyorlar. Fakat belirli bir içeriği otomatik olarak engellemek bazı grupları daha dezavantajlı yapabiliyor. Bir platformun politikası doğrultusunda nefret söylemini tespit amacıyla oluşturulmuş bir algoritma belirli bir sosyal grup tarafından kullanılan dili uygunsuz olarak etiketleyerek grubun kendini ifade edebilme olanaklarını sınırlayabilir. Bu nedenle, algoritmaların eğitildikleri veri kümeleri ve aldıkları kararlar hakkında kullanıcıların bilgi sahibi olması, itiraz etme kanallarının iyi işlemesi adaletsizlikliğin giderilmesinde önemlidir.

İfade özgürlüğü güzellemeleri ABD’li teknoloji şirketlerinin açıklamalarında önemli bir yere sahip olmasına rağmen Web 2.0 demokrasilerinden geriye kalan depolitizasyon, ifade özgürlüğünün politik niteliğini yitirmesi, oldu. Bir gazetenin veya televizyonun belirli kişilere ve konulara yer vermesi veya vermemesi politik bir karardır. Karar, bu çerçevede tartışılır. Fakat algoritmaların telif hakkı veya terörizm gibi karmaşık, gri bölgelerle dolu alanlarda aldığı kararlar politik bir tartışmaya açık olmadığından demokrasinin gelişimini engelliyor. Gorwa vd’nin (2020) belirttiği gibi Facebook, platformunda yer alan terörist içeriğin %99.6’sını kaldırdığını duyururken hem teknik becerisiyle hem de topluluğu teröristlerden koruyan bir kahraman olmasıyla övünüyor. Facebook, açıklamalarında El Kaide ve IŞİD hakkındaki içerik raporlarına yer veriyor. Ya diğer teröristlere ait içerikler? Terörist olanı ve olmayanı ayırmak için sistem hangi kriterleri dikkate alıyor, hangi eğitim verilerinden yararlanıyor? Bunlar ifade özgürlüğü kapsamı dışında tutulan sorulardır.

Trump’ın mesajlarını etiketleyerek kullanıcıları uyarmak ya da uyarmamak…

Sosyal medya platformlarında politik reklamlara izin vermeke ya da vermemek…

Ama asıl mesele şirketlerin kimin konuşup, kimin susacağına karar veren kurumlar haline gelmiş olması. İfade özgürlüğüne yasalar değil de artık platformlar karar veriyorsa büyük bir sorunumuz var demektir.

Kaynaklar:

Assange, J. (2014). When Google Met Wikileaks, OR Books

Gorwa, R., Binns, R., & Katzenbach, C. (2020). Algorithmic content moderation: Technical and political challenges in the automation of platform governance. Big Data & Society, 7(1), 2053951719897945.

Gran, A. B., Booth, P., & Bucher, T. (2020). To be or not to be algorithm aware: a question of a new digital divide?. Information, Communication & Society, 1-18.

Murugesan, S. (Ed.). (2009). Handbook of research on Web 2.0, 3.0, and X. 0: technologies, business, and social applications: Technologies, business, and social applications. IGI Global.

Noble, S. U. (2018). Algorithms of oppression: How search engines reinforce racism. nyu Press

Singh, S. (2019a), How Internet Platforms Are Using Artificial Intelligence to Moderate User-Generated Content, Open Technology Institute, https://www.newamerica.org/oti/reports/everything-moderation-analysis-how-internet-platforms-are-using-artificial-intelligence-moderate-user-generated-content/, son erişim 19.06.2020

Singh S(2019b), How Video and E-Commerce Platforms Use Recommendation Systems to Shape User Experiences, Open Technology Institute, https://www.newamerica.org/oti/reports/rising-through-ranks/, son erişim 19.06.2020

Singh S(2020), How Video and E-Commerce Platforms Use Recommendation Systems to Shape User Experiences, Open Technology Institute, https://www.newamerica.org/oti/reports/why-am-i-seeing-this/, son erişim 19.06.2020

Yablon, R. (2020). Political Advertising, Digital Platforms, and the Democratic Deficiencies of Self-Regulation.

30 Ağustos 2020

Posted In: Algoritmalar, Düzenleme, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Haktivizm, ifade özgürlüğü, Nefret Söylemi, Öneri Sistemleri, Özgür yazılım, Platformlar, sosyal ağlar, Trump, Twitter, Web 2.0, Yapay Zeka, YZ

Özgür Yazılım: Bir Son Mu Yoksa Başlangıç Mı?

Geçen yıl kasım ayında Alternatif Medya Derneği, Dmytri Kleiner’in Telekomünist Manifesto adlı çalışmasının Türkçe çevirisini yayımladı. Telekomünist Manifesto’nun özgün sürümünü http://networkcultures.org/publications/#netnotebook, Türkçe çevirisini ise http://sendika29.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf (*) adreslerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Kleiner (2016), çalışmasını manifesto olarak adlandırmasına karşın bunun “bütün bir kuramsal sistem, dogmatik bir inanç kümesi veya siyasal bir hareketin platformu anlamında bir bildirge” olmadığının altını çiziyor; başlangıç ve tanıtım amaçlı bir bildirge olduğunu belirtiyor. Manifesto, 2004-2008 yılları arasında Kleiner’ın kendisinin ürettiği ve üretimine katkıda bulunduğu, yeniden düzenlenen metinlerden oluşuyor.

Bu yazıda Kleiner’ın (2016) manifestoda yer alan tespit ve önerilerini aktaracağım. Kleiner, bir yazılım geliştirici ve tezlerinin arkasında dijital ortamdaki pratiklerin başarılarının ve içerdiği zaafların eleştirisinin önemli bir yeri var. Manifesto, üç sorun alanı ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor: altyapı, fikri mülkiyet ve bilişsel emek. Kleiner’ın (2016) bu üç sorun alanı hakkındaki tespitlerine katılsam da iki önerisi (Girişimci Komünizm ve Copyfarleft) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunun nedeni Kleiner’ın (2016) önerilerini yanlış, uygulanamaz veya anlamsız bulmam değil. Kleiner’ın (2016) yazdıkları akla yatkın ama biraz fazla sıradışı. Kitaptaki “Girişimci Komünizm” alt başlığını okuyunca insanın kafası allak bullak oluyor. Bu konular hakkında ayrıntılı bir araştırma yapmadan olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmek istemiyorum. Kleiner (2016) her iki önerisinde de, Richard Stallman’ın GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı) yaptığı gibi kapitalizmin kendi kurumlarını, kendisine karşı kullanma amacı güdüyor.
Kleiner (2016) Telekomünizm’le alışıldık bir komünizmden söz etmiyor. Telekomünizm, merkezi olmayan, dağıtık ve uzaktan bir komünizm. Fiziksel bir mekana bağlı değil ve P2P (peer-to-peer) ağlardan esinleniyor. Kleiner (2016), eşitlikçi P2P ağları komünizmle, hiyerarşik ilişkiler içeren istemci-sunucu ağlarını ise kapitalist devletle özdeşleştirmekte ve WWW’nin (World Wide Web – Dünyayı Saran Ağ) gelişimiyle birlikte İnternet’in P2P bir yapıdan saparak istemci-sunucu ağlarıyla örülmeye başladığını belirtiyor. Manifestonun P2P Komüni̇zme Karşı İstemci̇-Sunucu Kapi̇tali̇st Devlet başlıklı bölümünde ağın ekonomi politiğini ve yeniden üretim sorununu tartışıyor. Bu tartışmaya girmeden önce P2P ağlara kısaca bakalım.

P2P Ağlar Neden Önemlidir?

İki ya da daha fazla kullanıcı arasındaki en basit iletişim aşağıdaki gibi bir ağ oluşturmaktır. A ve B bilgisayarları Resim-1’de olduğu gibi birbirlerine doğrudan ses, görüntü ve metin dosyaları gönderebilirler:

Basit ağ
Resim 1

Diğer bir seçenek de istemci olarak adlandırılan A ve B bilgisayarlarının aralarındaki iletişimi bir sunucu üzerinden gerçekleştirmesidir.

Sunucu-İstemci ağı
Resim 2

A enformasyonu C sunucusuna yükler ve B de bunu C’den indirir. “C’ye neden gerek var?” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzde iki ya da daha fazla kişi arasındaki dosya paylaşımının çoğu zaman bir sunucu aracılığıyla yapıldığına dikkat edelim; örneğin bir kullanıcı diğerine WhatsApp’tan fotoğraf gönderdiğinde arada bir sunucu vardır. Çoğunlukla sunucular istemcilere göre daha üstün teknik özelliklere sahiptir. Fakat bu bir zorunluluk değildir. Tam tersi de olabilir. İstemcilerden ve sunuculardan oluşan bir ağ hiyerarşik bir ilişkidir. Herhangi bir istemcinin yokluğu diğer istemcileri ya da sunucuyu olumsuz etkilemez. Sunucuda yaşanan herhangi bir olumsuzluk ise istemcilerin çalışmasını doğrudan etkileyecektir.

İstemci ve sunucu kavramları ağdaki bilgisayarlar arası ilişkide bilgisayarın rolünü gösterir. Pekala aynı bilgisayar ağda hem istemci hem de sunucu olabilir. Aslında Resim 1’deki A bilgisayarı, içerdiği dosyaları B ile paylaşırken sunucu, B’nin dosyalarından faydalanırken istemcidir. Bilgisayarların ağda nasıl ve hangi rollerle ilişkilendirileceği ve bu ilişkinin hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşeceği ağın oluşumunda belirleyicidir. Aşağıda gösterilen istemci-sunucu ağı modelinde tüm iletişim merkezdeki sunucu bilgisayarı üzerinden gerçekleşmektedir. Sunucuya sahip olan veya onu ele geçiren ağdaki tüm iletişimi kontrol etme gücünü de elde eder.

Resim 3

Aşağıdaki P2P modelde ise herhangi bir hiyerarşi yoktur ve tüm bilgisayarlar eşittir. Bu modelde, herhangi bir bilgisayarın ele geçirilmesi veya ağdan çıkması, ağı felç etmez; ağ değişen koşullara göre yenilenir. İnternet kullanıcıları P2P ağları daha çok dosya paylaşım yazılımları/protokolleri ile ilişkilendirmektedir. Napster, Gnutella ve Bittorrent’in ağ yapıları ve kullandıkları protokoller farklılaşsa da özleri aynıdır; hiyerarşinin olmadığı, eşitler arasında bir iletişim:

Resim 4

Günümüzde P2P denilince ilk akla gelen dosya paylaşım uygulamaları/protokolleri (özellikle de BitTorrent) olsa da P2P’yi dosya paylaşımına indirgememek gerekir. İnternet’in kendisi de “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün mimariye gömüldüğü” P2P bir platform olarak gelişmiştir. İnternet’le ilişkilendirilen devrimci olasılıkların temelinde bu mimari vardır. Bu nedenle, kullanıcıların gözetlenmesini ve denetlenmesini arzulayan hükümet ve şirketlerin hedefinde de bu mimarinin olması doğaldır ve arzuladıkları İnternet, kullanıcıların doğrudan bağlandığı veya hizmet aldığı merkezi sistemlerden oluşan bir ağdır. Bu bağlamda, eski İnternet teknolojileri e-posta, IRC ve Usenet’in aksine İnternet’in P2P mimarisiyle çelişen bir istemci-sunucu teknolojisi olan Web’i desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

Kleiner (2016), çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan Web’in, yayıncıların içeriği denetleyebildiği bir yapıya evrildiğini belirtmektedir. Şirketlerin işlettiği Web siteleri başlıca sosyal platformlar haline gelmekte ve Web, içinden çıktığı İnternet’i yutmaktadır. Bu bağlamda Kleiner (2016), İnternet’teki özgürlüğü Web’de özgürlüğe indirgeyen veya Web’i kurtarmaktan söz eden yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Örneğin Web’in mucidi Tim Berners-Lee, kullanıcıları Web’deki üç temel sorun (kişisel verilerin kontrolünün kaybedilmesi, yanlış bilgilerin çok kolay yayılması ve çevrimiçi siyasal reklamcılığın şeffaf olmaması) hakkında uyarmakta ve istenilen Web’i inşa etmeye çağırmaktadır (http://dergi.bmo.org.tr/tekno-politika/webi-icat-ettim-iste-onu-kurtarmak-icin-degistirmemiz-gereken-uc-sey). Kleiner’e (2016) göre ise sorun Web’in kendisidir. Tim Berners-Lee, “tüm bloglar, yazılar, tweetler, fotoğraflar, videolar, uygulamalar, Web sayfaları ve daha fazlası çevrimiçi topluluğumuzu oluşturan dünyanın her yerinden milyonlarcanızın katkılarını temsil etmektedir” diyerek Web’in oluşumundaki kullanıcı emeğini övmektedir. Tim Berners-Lee övgüsünde haklıdır; ancak Web’in istemci-sunucu mimarisinin bu emeğin ürünlerine el konulmasını kolaylaştırdığını yazan Kleiner (2016) da en az onun kadar haklıdır.

(Bu satırları yazarken DefectiveByDesign.org sitesinden bir e-posta aldım. DRM taraftarı şirketlere hürmetlerinden ötürü Tim Berners-Lee’nin itaat ödülüne layık görüldüğü yazıyordu. Berners-Lee şirketlerin baskısı sonucunda web standartlarına DRM özelliğinin eklenmesini kabul etti. Bu standart, kullanıcıyı kontrol etmek ve sınırlamak için kullanılabilecek. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://defectivebydesign.org/tim-berners-lee-receives-obedience-award)

Özellikle, Web 2.0 olarak adlandırılan dönemde kullanıcı emeği Web’in oluşumunda daha belirleyici olmuştur. Web 2.0’ın doğru bir tanım olup olmadığını bir kenara bırakırsak Kleiner (2016) bu dönemin en önemli farkının daha öncesinde sadece merkezi kuruluşların pahalı yazılım paketleri satın alarak ve ücretli personel çalıştırarak üretilmesini sağladığı içeriğin artık katkıları karşılığında hiçbir ücret almayan kullanıcılar tarafından üretilmesi olduğunu ifade etmektedir. Web 2.0’da sunulan arayüzlerle teknik bilgisi çok az olan kullanıcılar bile bir Web yayıncısına dönüşmüştür. Teknik bilgisi daha ileri kullanıcılar için alternatif çözümler bulunmasına karşın Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb siteler teknik bilgisi sınırlı kullanıcıların işini hatırı sayılır ölçüde kolaylaştırmıştır; tüketiciler üretmeye başlamıştır. Kullanıcıların katılımına açıklık Web 2.0 platformlarının ortak özelliğidir. Bu gelişmeyi, demokrasiyle ve İnternet’in toplumsal hareketlerde kullanımıyla ilişkilendiren çok sayıda çalışma vardır. Ama her şey bu kadar toz pembe değildir. Popüler Web sitelerinin değeri, sitede kullanılan yazılımların ve altyapı masrafının çok üzerindedir. Tim Berners-Lee, kullanıcıların Web’i yarattığını söylerken haklıdır ama eksiktir. Üretketicinin (üretici ve tüketici kelimelerinin birleşimi) tüketirken ürettiği Web aynı zamanda topluluk tarafından üretilmiş değerin özel mülkiyet olarak ele geçirildiği bir iş modelinin de temelidir ve “topluluk tarafından üretilmiş değere özel mülkiyet olarak el konulması, teknoloji paylaşımı ve özgür işbirliği vaadine bir ihanettir” (age). Ayrıca Kleiner (2016), “Web 2.0 başlangıç şirketlerine yatırım yapan kapitalistler”in “erken sermayeleşmeyi finanse etmedikleri”ni ve platformdaki değer yaratımı bir ivme kazandığında ortaya çıkıp mülkiyeti ele geçirmeye çalıştıklarını da eklemektedir.

Kleiner (2016), P2P teknolojilerin ağda merkezi sistemlerin yarattığı darboğazlardan kurtulabilmeleri nedeniyle Web 2.0 ve benzeri merkezi sistemlerden üstün olduğunu yazmaktadır. Aslında Tim Berners-Lee’nin dile getirdiği sorunlar Web’in kendisine içseldir. Web paradigması içinde kalarak, Web’in ve onu takip eden Web 2.0’ın enformasyon müştereklerinin çitlenmesiyle ortak zenginliği özel kâra dönüştürdüğünü dikkate almadan gözetime, sansüre ve sahte haberlere karşı çözümlerin geliştirilebilmesi zordur. Kleiner’ın (2016) önerdiği gibi Web’in ötesine geçmek ve popüler internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirmek teknik olarak mümkündür:

Neredeyse en çok kullanılan tüm internet kaynakları, P2P alternatifleriyle değiştirilebilir. Google, her tarayıcının ve her Web sunucusunun arama sürecinde etkin bir düğüm olduğu bir P2P arama sistemiyle değiştirilebilir; Flickr ve YouTube da, kullanıcılara kendi bilgisayarları ve internet bağlantıları yardımıyla işbirliği içerisinde resimler ve videolar paylaşmalarına olanak sağlayan PeerCast, BitTorrent ve eDonkey türü uygulamalarla değiştirilebilir.

Ancak Kleiner (2016) iddiasının hemen ardından da şu uyarıyı yapmaktadır:

İnternet kaynaklarını geliştirmek bir zenginliğin uygulanmasına ihtiyaç duyar ve bu zenginliğin kaynağı girişimci sermaye olduğu sürece, internetin muhteşem P2P potansiyeli gerçekleşmemiş kalacaktır. Kapitalist finansmana alternatifler bulamazsak eğer, sadece bildiğimiz haliyle interneti kaybetmekle kalmayacak ayrıca toplumu internetin P2P görüntüsüyle yeniden yaratma şansını da yitireceğiz.

Girişimci Komünizm

Kleiner (2016) savunduğu nitelikte bir İnternet’in mevcut kapitalist sistemde var olamayacağının ve İnternet’in ilk günlerine dönülemeyeceğinin farkındadır. Kullanıcıların üretimlerini, kâra dönüştüren karar vericiler için P2P yapısının teknik üstünlüğünün herhangi bir önemi yoktur. Kleiner’ın (2016) asıl ilgilendiği nokta kapitalist sisteme karşı, çalışmaya ve paylaşmaya yönelik yeni modellerin geliştirilmesidir. Kleiner (2016), Web’in merkeziyetçiliğine yönelik eleştirisiyle, liberallerin özgürlükçülüğünden ayrıldığı gibi mülkiyet ilişkilerine vurgusuyla da özgür yazılım hareketinden ayrılmaktadır. Ortak mülkiyeti, maddi olmayan malların üretimiyle sınırlamamakta ve özel mülkiyetin maddi dünyadaki varlığının oluşturduğu tehdide vurgu yapmaktadır. Maddi olmayanın sadece enformasyon mallarının dağıtımı olduğunu savunmakta ve bilgisayarların, ağların ve geliştiricilerin son derece maddi varlıklar olduğuna dikkati çekmektedir.

Başta Stallman olmak üzere özgür yazılım hareketinin birçok üyesi, üretim araçlarının müşterek mülkiyetini (fikir ürünlerinde mülkiyeti reddedip doğrudan telif hakları ve patentler üzerine konuşmak isteseler de) fikri mülkiyete sınırlama eğilimindedir. İşin ilginci, sorunu kaynak koduna indirgemek, özgür yazılım hareketinin açık kaynak taraftarlarına yönelttiği bir eleştiridir. DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ve bulut bilişim tartışmalarında bu teknolojilerin yarattığı tehditlerin gayet farkında oldukları gözlenir ama yine de mülkiyet sorunsalının etrafından dolanılır ve mülkiyet ilişkileri tartışılmaz. Tartışmanın maddi olmayan ürünlerle sınırlandırılmasını eleştiren Kleiner (2016) ise üretken varlıkların dağıtımının “sömürü sistemlerini sürdüren zenginlik ve iktidar eşitsizliğinin kökeninde olduğu”nu belirtir ve buna karşı ağ üretimi adını verdiği “üretici varlıkların müşterek olduğu bir üretim tarzı”nı savunur.

Ağ üretiminin temelinde işçilerin “üretici varlıkların müşterek yığınını” bağımsız olarak kullanması vardır. Dolayısıyla kapitalist üretimde olduğu gibi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve bunun sayesinde elde ettiği artı-değerle daha da zenginleşen bir sınıf olmayacaktır. Fakat ağ üretimi, bilinen kolektif üretim biçimlerinden de farklıdır. Kleiner (2016) kolektif üretimin hem kooperatifçilikteki hem de sosyalist devletlerdeki sorunlarına değinmekte, bunların kapitalizmdeki eşitsizliği yeniden ürettiğine dikkati çekmektedir. Örneğin sosyalist devletlerde kapitalist sınıfın yerini “tekno-idareci seçkinler” almıştır. Kleiner’ın (2016) girişimci komünizm olarak adlandırdığı ağ üretim modeli ise üretici varlıkların müşterek kullanımına olanak veren ama eş güdüm yükünün en alt düzeyde olduğu bir sistemdir.

Girişimci komünizm, bir zamanlar Stallman’ın GPL (General Public License – GPL) ile yaptığı hack’in bir benzeridir. Hackerlar arasında bir sistemi ilk tasarım amacı dışında farklı amaçlarla kullanılabilecek biçimde yeniden tasarlamaya ve programlamaya çalışmak oldukça yaygındır. Yazılımın kaynak koduyla dağıtılmasını istemelerinin temel gerekçelerinden biri de budur. Stallman, GPL ile hack’i teknik alanın dışına taşımış ve telif hakkı (copyright) sistemini kendine karşı kullanabilmiştir. Kleiner (2016) da benzer bir yaklaşım içindedir. Kapitalizmin girişim sermayesi, girişimci komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Girişimci komün, kolektif ve bağımsız eş üreticilerden oluşur ve üyelerinin kullanabileceği üretici varlıkların mülkiyetine sahiptir. Girişimci komün, müşterek yığının idaresinden sorumludur ama bunun dışına çıkarak üretimin eşgüdümüne katılmaz. P2P ağlar örnek alınır; eşleri kontrol eden ve kısıtlayan merkezi bir birim bulunmaz.

Girişimci komün, kapitalist sınıfın girişim sermayesi fonu gibi anonim bir şirkettir. Ama dört özelliğiyle ondan ayrılmaktadır (https://wiki.p2pfoundation.net/Venture_Communism):

  1. Girişimci komünde, parayla ya da mülkiyetle pay sahibi olunmaz; yalnızca emek katkısıyla pay sahibi olunabilir.
  2. Girişimci komünün yaptığı yatırımın geri dönüşü kiradan sağlanır. Kapitalizmde girişim sermayesi bir yatırım yaptığında girişimin kârından bir yüzde talep eder. Bir diğer deyişle doğal sermaye, sermaye malları ve insan sermayesi arasında bir ayrım yapmaz. Girişimci komünde ise kira, yalnızca komünün müşterek mülkiyetinde olan doğal sermaye ve sermaye malları ile ilgilidir. İnsan sermayesinden elde edilen gelirin tamamı girişimin kendisine aittir.
  3. Girişimci komün tüm üyeleri tarafından eşit olarak paylaşılır. Böylece mülkiyetin birkaç kişide yoğunlaşmasına izin verilmez.
  4. Emeklerini komün mülküne uygulayan herkes, komüne üyelik için uygun olmalıdır. Komün, kontrol ettiği arazi ve sermayeyle çalışan tüm işletmelerin istihdam ettiği herhangi bir işçinin üyeliğini reddedemez. Böylece, komün üyelerinin dışarıdaki ücretli çalışanları sömürmesinin önüne geçilecek ve komünün yeni üyelerle büyümesi sağlanacaktır.

Kleiner (2016) girişimci komününün yeni bir toplum önerisi olmadığını ve “toplumsal mücadeleye kalkışmak için örgütsel bir biçim” olduğunu vurgulamaktadır. Bunu parti, STK ve diğer aygıtların yerine koymaz. Ama “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı” durdurmadan ve “üretici varlıkların müşterek yığınını oluşturma”dan yenilgi kaçınılmaz olacaktır.

Kısacası, girişimci komünizm, kapitalizme rağmen geliştirilecek ve ona direnecek P2P ağların geliştirilmesini ve dağıtımını finanse etmeyi hedefleyen bir öneridir. Fakat Zimmer’ın (2013) da belirttiği gibi dört başı mamur bir öneri değildir. Örneğin, kendini örgütleyen kolektifler çevre kirliliği gibi daha geniş ölçekli problemlerle nasıl ilgilenecektir? Bir komün üyesi, üye olduğu olduğu bir komünden nasıl ayrılacak ve diğerine katılabilecektir? Bunun yanında Zimmer (2013), Kleiner’ın ortak havuzda yer alan kaynakların kontrol ve işletilmesi ile ilgili deneysel çalışmaları olan Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’u görmez gelmesini eleştirir ve Kleiner’ın girişimci komününün aslında ileri teknoloji kaynak havuzunun işletilmesinden başka bir şey olmadığını belirtir.

Kleiner (2016), girişimci komünizmi anlattığı ikinci bölümün ardından Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’ndan uyarladığı Telekomünist ağ manifestosuna yer verir. Manifestodaki bazı kelimeleri değiştirir: ülke, topluluk; toprak, bütün üretim araçları; kamulaştırma, müşterekleştirme; devrim öz örgütlenme olur.

Copyfarleft

Copyright kelimesini Türkçe’ye çoğunlukla telif hakkı olarak çevirsek de asıl söz konusu olan hak tüketicinin çoğaltma hakkıdır. Ortaya çıkışı ve gelişimi incelendiğinde asıl başlangıç noktasının çoğaltma hakkı olduğu yazarın hakkının sonradan ortaya çıktığı görülmektedir. 16. ve 17. yy’da belirleyici olan yazarın hakkı değil, kraliyetin bilginin akışını denetleme ihtiyacıdır. Çoğaltma hakkı, ancak 18. yy’da mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınacak ve ondan sonra yazarın hakkı ön plana çıkacaktır. Aynı dönem, genel olarak özel mülkiyetin de önem kazandığı ve ideolojik temellerinin atıldığı bir dönemdir. Maddi olmayan zenginliklerin, maddi zenginlikler gibi sahiplenilmesi, denetlenmesi ve ticaretinin yapılması çok daha sonra gündeme gelecek ve değişen koşullara göre farklı biçimlerde yorumlanacaktır. ABD federal mahkemelerindeki raporlar incelendiğinde fikri mülkiyetin özellikle 1990 sonrasında önem kazandığı görülmektedir (May ve Sell, 2006).

Günümüzde telif hakları, patentler ve markalar fikri mülkiyet haklarının farklı biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak önceki bölümde belirtildiği gibi telif hakkını hackleyerek kendi karşıtına dönüştüren Stallman, fikri mülkiyet terimini kullanmaktan özenle kaçınmakta ve farklı uygulama alanları olan telif hakkı, patent ve marka terimlerini kullanmanın daha doğru olduğunu savunmaktadır (https://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html). Enformasyon (örneğin yazılım) rekabetçi bir mal değildir. Dolayısıyla maddi malların aksine aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılabilir. Ayrıca enformasyon kullanıldığı zaman eksilmez; tam tersine arttığı bile söylenebilir. Bu nedenle Stallman, enformasyonun mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışılmaması gerektiğini düşünmektedir. Fakat Stallman’ın temel yanılgısı, fikri mülkiyet haklarının kendinden önce var olan bir mülkiyeti koruduğunu düşünmesidir. Oysa fikri mülkiyetin öncelikli işlevi bir eseri korumak değil, mülkiyet ilişkisinin kendisini yaratmaktır. Bunun için de çoğaltımı çoğu zaman neredeyse maliyetsiz olan ve kopyaları eş zamanlı kullanılabilen enformasyonun “kıt”laştırılması gerekecektir. Kıtlaştırma, bilgi ve enformasyon bir mülk olmazsa onu yaratmak için bir itki olmayacağı; bu nedenle biliminsanının veya sanatçının bireysel olarak ödüllendirilerek bu itkinin sağlanması gerektiği iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu durumda kıt olan biliminsanı veya sanatçının yaratıcı emeği olmakta, fikri mülkiyet hakları ile ona

  • emeğinin ürünlerinin kullanımından kira talep edebilme,
  • kaybının telafisini talep etme hakkı,
  • hakkını piyasada başka birine transfer edebilme hakkı

verilmektedir. Bu düşünceyi savunabilir veya reddedilirsiniz; Stallman’ın özgür yazılımda yaptığı ise ikisinin arasındadır. GPL’in copyleft özelliği ile telif haklarını reddetmemiş ama onu geçersiz kılmıştır. Nitekim bir yazılım ilk andan itibaren telif hakkı yasalarıyla korunur; hak sahibi hakkının ihlal edildiğini düşündüğünde mahkemeye başvurabilir. Dolayısıyla patentte olduğu gibi hakkın geçerliliği için bir kurumun onayına gerek yoktur. Yazılımını GPL ile lisanslayan bir yazılım geliştirici telif hakkı yasalarıyla koruma altındadır. Ama copyright’la korunan bir yazılımın aksine GPL copyleft ile korunur. Yazılım sahibi, “yazılımımı istediğiniz gibi kullanın, değiştirin, paylaşın” der. “Ama paylaşırken benim size verdiğim özgürlüğü devam ettirin. Diğer kullanıcıların özgürlüğünü kısıtlamayın. Aksi taktirde, benim şartlarıma uymadığınızda, telif hakkı kanunları geçerlidir” diye ekler.

Yukarıda belirttiğim gibi enformasyon kullanıldıkça eksilmez, tam tersine özgür yazılım örneğinde olduğu gibi hızla çoğalabilir; bu durumda kıtlık tezinin de tekrar düşünülmesi gerekir. GPL önemli bir başarıdır. Fakat özgür yazılımcılar kendi geçimlerini sağlamak için yine emeklerini satmak zorundadırlar (Kleiner, 2016):

Copyleft, bu nedenle, herhangi bir maddi anlamda ‘toplumu daha iyi kılma’yı başaramaz. Çünkü, özgür yazılımın üreticileri tarafından yaratılan mübadele değeri, onların geçimlerini sağlayabilen maddi mülkiyetin sahipleri tarafından ele geçirilir. Copyleft, işçilerin kendi alışılmış geçimleri dışında zenginlik biriktirmelerine olanak vermediği için, üretken varlıkların ve çıktılarının dağıtımını kendi başına değiştiremez. Bu yüzden, copyleft, zenginlik ve iktidarın dağıtımı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.

Copyleft’in eleştirilerini, maddi olmayan mülkiyetin dar alanına sıkıştırması DRM ve bulut bilişim gibi konularda sürekli savunmada kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Buralarda sorun olduğu, kullanıcının özgürlüğünün tehdit edildiği anlaşılsa da telif haklarının sınırları dışına çıkılamamaktadır.

Kleiner (2016) yine de özgür yazılıma hakkını verir:

ideolojik ve politik geri adımına rağmen, yazılım geliştirme alanında, bütün üretimi ona dayalı olanlara oldukça yarar sağlayan enformasyon müşterekleri yaratmada son derece etkili bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de, özgür yazılım hareketinin yükselişi, daha eşitlikçi üretim biçimleri için çaba harcayan herkes için hakkıyla bir esin kaynağı olmuştur.

Copyleft kültürel çalışmalara uygulanabilir mi?

Bu soruya yanıt verebilmek için Kleiner’ın (2016) vurguladığı gibi üretim malları ile tüketim malları arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim malları, gereksinimlerimizi doğrudan gideren mallardır. Üretim malları ise gereksinimlerimizi dolaylı olarak giderirler. Yazılım hem tüketim hem de üretim malı olabilir. Yazılım fiyatlarındaki bir düşüş yazılım satışından gelir sağlayan firmaların kârını olumsuz etkileyecektir. Ama yazılım firmalarının yanında yazılımı üretim amacıyla, üretim malı olarak kullanan çok daha fazla sayıda firma vardır. Dolayısıyla yazılım maliyetinin düşmesi, özel mülkiyetli yazılımın satışından gelir elde eden şirketler olsa da genel olarak kapitalizmin yararına bir durumdur. IBM ve Google gibi şirketlerin özgür yazılıma desteğini bu bağlamda düşünmek gerekir. Eğer söz konusu olan bir tüketim malı olarak yazılım (örneğin oyunlar) olsaydı kapitalizmin mantığı içinde desteklenmesi söz konusu olmayacaktı.

Bazı istisnalar dışında kültürel çalışmalar çoğunlukla tüketim malıdır. Kapitalizmin, bir tüketim malının ücretsiz dağıtımını desteklemesi için hiçbir neden yoktur. Buna karşın, kültürel çalışmalarda, GPL’den esinlenen farklı lisanslar da ortaya çıkmıştır. Bu lisanslardan en ünlülerinden biri Creative Commons’tır.

Creative Commons (https://creativecommons.org/licenses/?lang=tr),

telif hakkı lisansları ve araçları, kanunun oluşturduğu geleneksel “tüm hakları saklıdır” yapısı içinde bir denge oluşturur. Araçlarımız bireysel yaratıcılardan büyük şirket ve kurumlara kadar herkesin yaratıcı eserlerine basit, standartlaştırılmış bir yol ile telif izinleri vermesini sağlar. Araçlarımızın ve kullanıcılarımızın kombinasyonu geniş ve büyüyen dijital bir ortaklıktır ve telif hakları çerçevesinde kopyalanabilir, dağıtılabilir, düzenlenebilir, karıştırılabilir ve üzerine inşa edilebilir bir içerik havuzu olabilir.

Kleiner (2016), Creative Commons’ın yeni bir dönem başlattığını ve bu dönemde fikri mülkiyete karşı mücadelenin “avukatlar, profesörler ve hükümet üyeleri ” tarafından yürütüldüğüne dikkati çekmektedir. Bu durum, mücadelenin vizyonunu da fikri mülkiyet karşıtlığından, sanatçıların küresel medya şirketlerine karşı haklarının korunmasına kaydırmıştır. Kleiner (2016), Creative Commons lisanslarının müştereklere yönelik bir lisanslama olmadığını, “her hakkı saklıdır” ile “hiçbir hakkı saklı değildir” arasında geniş bir aralıkta seçenekler sunduğunu belirtir. Savunucularının iddialarının aksine Creative Commons, oku-yaz kültürünü geliştirmemekte, üreticinin kontrol hakkını artırırken tüketicinin haklarını göz ardı etmektedir

Bu bağlamda, 2004’te Özgür Yazılım Vakfı’nın yönetim kuruluna seçilen ve Creative Commons’ın mimarlarından olan hukuk profesörü Lawrence Lessig’in GPL’i örnek aldığını değil, fikri mülkiyet haklarını, muhalif bir hareket görünümü altında yeniden ürettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Creative Commons, GPL’in copyleft’inde olduğu gibi herkesin kullanımına açık, müşterek bir alan yaratmaz; telif karşıtı hareketi ayrıştırıp ehlileştirir. Bu nedenle Kleiner (2016), müştereklikten uzak olduğunu vurguladığı Creative Commons’u, Creative Anti Commons olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Kleiner’ın bunun yerine önerisi, Creative Commons’ı temel alan, ama onu tüketici haklarını da içerecek şekilde genişleten Copyfarleft lisansıdır.

Copyleft’i olduğu gibi uygulamak üreticinin tercih edebileceği bir durum olmayacaktır. Copyleft, kullanıcıların temel haklarına saygı gösterildiği sürece özgür yazılımın ticari amaçlı kullanımını engellemez. Bir yazarın romanını copyleft lisansıyla yayınlar ve bir yayınevi de bu romanı basıp satarsa copyleft’i ihlal etmiş olmayacak ama yazarın emeği sömürülmüş olacaktır. Bu durumda, sanatsal çalışmalardaki copyleft’in kullanım özgürlüğünü ticari amaçlar için kullanılmamak kaydıyla paylaşması daha yerinde olacaktır.

Kleiner’ın (2016) copyfarleft önerisi ise bunu bir adım öteye taşımaktadır. Copyfarleft ticari bir kullanımı değil, müştereklere dayanmayan bir kullanımı kısıtlayacaktır:

Copyfarleft özellikle işçilerin komünal mülkiyeti bağlamında çalışanlar için bir kural kümesi ve üretimlerinde ücretli emekle özel mülkiyeti kullananlar için ayrı bir kural kümesine sahip olmalıdır. Copyfarleft lisansı, hem üreticilerin özgürce paylaşmasını mümkün kılmalı hem de emek ürünlerinin değerini elde tutmalarını sağlamalıdır. Başka bir ifadeyle işçilerin emeklerini müşterek mülkiyete uygulayarak ödeme almalarını mümkün, ancak özel mülkiyet sahiplerinin ücretli emek kullanarak kâr elde etmelerini imkânsız kılmalıdır. Böylece, copyfarleft lisansıyla, sahibi işçiler olan bir basım kooperatifi müşterek yığını dilediği gibi yeniden üretme, dağıtma ve değiştirme özgürlüğüne sahip olacak, ancak özel mülkiyet olan bir yayınevinin özgür erişime sahip olması engellenecektir. Bu şekilde, copyfarleft, özel mülk dağıtımdaki kısıtlamalara rağmen copyleft anlamında özgür kalır. Copyfarleft yalnızca müşterekten eksiltmeleri yasaklar, ona yapılan katkıları değil

Kitabın sonunda, ‘Alıntı-Gayriticari-LisansDevam 3.0 Yerelleştirilmemiş’ lisansından (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/3.0/) türetilen copyfarleft lisansı için bir model olan Ağ Üretimi Lisansı’nın tam metnine yer verilmektedir.

***

Kleiner’ın hem girişimci komün hem de copyfarleft’teki yaklaşımı açıktır: Eskinin bağrında yeni toplumu inşa etme girişimi. Paylaşmanın ve ortak çalışmanın yeni yollarını yaratarak müşterekleri inşa etmeyi ve genişletmeyi hedeflemektedir. İşe yarar mı? Daha çok tartışmak, Zimmer’ın (2013) belirttiği gibi Elinor Ostrom’ın çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde incelemek ve belki deneyip görmek lazım…

Google ve Facebook gibi devleri biz yarattık; kendi emek ürünlerine yabancılaşan insan bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti karmaşası içinde şirketler ve hükümetler karşısında daha da güçsüzleşecek. Bu nedenle tek yolun “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı durdurmak” olduğunu yazan Kleiner’a tamamen katılıyorum.

Telekomünist Manifesto Türkçe’ye geç çevrildi ama güncelliğini hala koruyor.

(*) http://sendika48.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf adresine erişemezseniz sendika49’u sendika50, sendika51, vs yaparak tekrar deneyiniz.

Kaynaklar
May, C. ve Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Kleiner (2016), D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Zimmer, Z. (2013). Manifesting the Internet: A Review of Dmytri Kleiner’s The Telekommunist Manifesto. Ann Arbor, MI: Michigan Publishing, University of Michigan Library.

 

21 Haziran 2017

Posted In: Copyfarleft, Dmytri Kleiner, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, girişimci komünizm, Haktivizm, ifade özgürlüğü, kitap, Özgür yazılım, P2P, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, telekomünist manifesto, Telif, Tim Berners-Lee, web

Bildiğimiz İnternet’in sonu mu?

Ağustos ayı sonunda BBC Türkçe’de “İran milli internet ağı kurdu” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberin devamında ise İran’ın milli internet kurma projesinin bütününün değil ama ilk aşamasının tamamlandığı belirtiliyordu. Milli internet fikri ilk kez 2010’da ortaya atılmış ve projenin 2015 yılında tamamlanması hedeflenmişti. Haberde İran hükümetinin ve muhaliflerin proje hakkındaki görüşlerine de yer veriliyordu. İran hükümeti, milli internetin “yüksek kalitede, hızlı ve az maliyetli” internet bağlantısı sağlayacağını iddia ederken muhalifler projenin iktidarın gözetim olanaklarını artıracağına dikkati çekiyorlardı (http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37212801). Yalnız İran’ın değil, yazının devamında tartışılan diğer aktörlerin de girişimleriyle İnternet yerini internetlere bırakıyor.

Öncesinde de tahmin ediliyordu, ama Arap Baharı’ndan sonra iktidarların ithal ettikleri teknolojilerle ülkelerindeki internet kullanıcılarını ayrıntılı bir biçimde gözetlediklerinden emin olduk. İran yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi İran da milli bir ağ olmaksızın vatandaşlarının faaliyetlerini sürekli izleyip müdahale edebiliyordu. Pekâlâ milli internet ile hedeflenen ne? Sansürü daha derinleştirmeyi ve yaygınlaştırmayı mı hedefliyorlar? İngiliz insan hakları kuruluşu Article 19’a göre milli internetin, “İran halkını dünyanın geri kalanından ciddi bir biçimde tecrit etme, bilgiye erişimi sınırlama ve toplu eylem ve halk protesto girişimlerini engelleme riski var”. Article 19, gerçekleşme olasılığı oldukça yüksek de olsa, yalnızca bir riskten söz ediyor. Kuşkusuz milli internet, hükümetin gözetim gücünü artıracak ama projenin çok daha iddialı hedefleri var. Article 19’un, milli internete doğrudan cephe almamasının nedeni de bu hedefler. Article 19, Mart ayında yayımladığı bir raporda projeyi ayrıntılı bir biçimde tartışıyor (https://www.article19.org/data/files/The_National_Internet_AR_KA_final.pdf).

BBC, söz konusu haberde milli internet fikrinin 2010 yılında ortaya atıldığını yazmasına karşın rapora göre milli internet ilk kez 2005’te, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde konuşulmaya başlıyor. 2006 yılının başında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı Yardımcısı Abdulmajid Riazi’nin milli internet hakkında sunduğu raporda projenin bir milyar dolarlık bütçeyle ve üç yıl içinde tamamlanacağı yazıyor. Ancak milletvekilleri, projenin uygulanabilirliğine ikna olmadıkları için milli internet projesi 2010 yılına kadar rafa kaldırılıyor. 2010 yılında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanlığı kamu kuruluşlarına, web sitelerinin altı ay içinde yerel sunuculara taşınması talimatını veriyor. Yine aynı yıl Ahmedinejad’ın Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı ilk kez temiz internetten söz ediyor. Bakan konuşmasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin beklendiği gibi barış ve dostluk getirmediğini, insanoğlunun yetkinliğini artırmadığını, Batı’nın bu ağları ahlaksız amaçları doğrultusunda kullandığını vurguluyor. Bu tarihten sonra, şimdilerde Milli İnternet olarak anılan ağ, SHOMA, Milli İç Ağ (National Intranet), Milli Enformasyon Ağı, Temiz İnternet, Helal İnternet gibi isimlerle karşımıza çıkıyor.

İranlılar 2010 yılında neden fikirlerini değiştirdiler?

Stuxnet (https://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet), internet üzerinden gerçekleştirilen bir saldırı olmasa da Stuxnet vakası İran’ın siber güvenliği daha ciddiye almasına neden oldu. İranlı yetkililer, Edward Snowden’ın 2013’te NSA (National Security Agency – ABD Ulusal Güvenlik Dairesi) faaliyetleri hakkındaki ifşaatlarından önce de Google ve Yahoo’yu bir arama motoru olarak değil, bir casus makinesi olarak görüyorlardı. Kullanıcıların ve kullanım pratiklerinin Amerikan şirketlerince gözetlenmesine ve kullanıcı verilerin yabancı sunucularda saklanmasına karşı itirazlarını ifade ediyorlardı. 2009’daki eylemler ve sosyal medyanın kullanımı da İran için uyarıcı oldu. Şimdi Google’da, o zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Jared Cohen’in İran’daki eylemlerde Twitter kullanımının aksamaması için Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’i arayıp daha önce bakım gerekçesiyle geçici bir süre kapatılacağı duyurulan Twitter sunucularının bakımının ertelenmesini istediği hatırlanırsa İran’ın paranoyası daha anlaşılır olacaktır. Bunun yanında İranlılar, elektronik hizmetlerin dışarıya kapalı bir ağda verilmesinin siber saldırılara karşı daha güvenli olacağını düşünmekteler. 2013’te, Snowden’ın ifşaatlarından sonra, tüm dünyada olduğu gibi İran’da da İnternet altyapısının ABD’ye bağımlılığına karşı daha büyük bir tedirginlik ortaya çıktı.

Aşağıdaki hedeflerden de anlaşıldığı gibi İran hükümeti, bir yandan enformasyon ve iletişim teknolojileri ile ülkesini modernleştirmek diğer yandan da bunu yaparken dışarıya bağımlılığı en aza indirmek ve ülkesini dış müdahalelerden korumak istiyor. Projenin başlıca hedefleri şunlar:

  • Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin İran’daki gelişimine güvenli ve gelişmiş bir zemin hazırlamak.
  • Halkı bilgilendirmek ve son e-hizmetleri iletmek için gerekli altyapıyı oluşturmak.
  • Enformasyonun saklanması ve iletimi ile hizmetler için ihtiyaç duyulan temeli kurmak.
  • İran’ın bölgesel veri iletiminde lider bir merkez olmasına zemin hazırlamak.
  • İnternet bağlantısı ile ilgili maliyet ve gideri kısmak.
  • IPv4’ten IPv6’ya geçerek IP sistemini modernleştirmek.

Proje tamamlandığında ise aşağıdaki teknik hedeflere ulaşılması planlanıyor:

  • İranlı kullanıcılara 20 Mbps bant genişliği sağlanması.
  • İşlemlerin %80’inin e-ödeme şeklinde olması.
  • Kamu kurumlarından kamu kurumlarına tüm hizmetler için elektronik çözümler sunması.
  • Kişi başına düşen bant genişliğinde İran’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ikinci ülkesi olması.
  • Tüm kamu kurumlarını ulusal enformasyon ağına bağlanması.
  • Enformasyon ve iletişim teknolojileri endüstrisinin GSYİH’daki payının %2’ye çıkması.
  • Geniş bant ağlar desteklenerek milli büyümenin artması.

Article 19 raporu, Dünya Bankası’nca hazırlanan başka bir rapora atıfta bulunarak, bant genişliği girim hızındaki %1’lik bir artışın düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme hızında %1.4’lük bir artış sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca altyapı çalışmaları istihdam oranını da artıracak, özel sektörün sunabileceği hizmetleri çeşitlendirecek.

İran’ın 2011’de açıklanan 5. Kalkınma Planı’na göre 2015 yılında tamamlanması öngörülen milli internetin 2019’dan önce tamamlanması zor görünüyor. Bu gecikmede projedeki belirsizliklerin ve teknik yetersizliklerin önemli payı var. Gecikmeye karşın üç aşamadan oluştuğu duyurulan projede İran, (belki de başka seçenekleri olmadığından) milli internete doğru kararlı adımlarla ilerliyor.

Birinci aşama, Resim 1’de gösterildiği gibi İran’ın temiz internetinin aşağıdaki gibi İnternet’ten ayrılması. Milli internet ile kullanıcıların İnternet’e doğrudan erişim hakkı olmayacak. Kullanıcılar, milli ağ üzerindeki hizmetleri (e-posta, arama, sosyal ağ vb) kullanacaklar. İranlı internet kullanıcılarının ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının en büyük endişesi milli internet ile hükümetin denetim olanağının genişlemesi, derinleşmesi ve kolaylaşması. Böylece sansür ve gözetim sonucu oluşacak otosansür nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlanacak. Bu bağlamda, İran’ın milli interneti Kuzey Kore’nin Kwangmyong adlı iç ağ (intranet) hizmeti ile karşılaştırılabilir (http://www.economist.com/node/8640881). Kuzey Kore’de sadece birkaç bin kişinin İnternet’e doğrudan erişim hakkı var. İnternet’teki olumsuz içerikten korunan diğer Koreliler Kwangmyong’a bir web tarayıcı üzerinden erişerek ağdaki e-posta hizmetini ve rejimin süzgecinden geçirilmiş haberleri okuyorlar ve bir arama motoruyla kendi ağlarında arama yapıyorlar. İranlı yetkililer Kwangmyong’daki gibi kullanıcıların İnternet’ten kopartılmasının söz konusu olmadığını, kullanıcıların İnternet’e erişmeye devam edebileceğini ancak milli internet ile ülke içindeki sitelere çok daha hızlı erişilebileceğini savunuyorlar. İranlı yetkililerin milli iç ağ (intranet) yerine özellikle milli internetten söz etmelerinin arkasında İnternet’ten kopulmadığını vurgulama kaygısı olsa gerek.

İranlı yetkililerin sözleri olağan durumlar için geçerli olsa bile hükümet karşıtı bir hareketlenmede yeni teknoloji altyapısı ile muhalefeti daha rahat bastırabilecekler. Bir diğer deyişle, toplumsal eylemlerde güç Twitter’dan İran hükümetine geçiyor.

Resim 1: İran'ın Milli İnternet Ağı

İkinci aşamada, tüm İranlı web sitelerinin yerel sunuculara taşınması planlanıyor. Bu adım, güvenlik ve hız açısından önemli bir adım olacak. Son aşamada ise yetkililerin milli interneti tam kontrol ve yönetimi sağlanacak.

Eğer İran başarılı olursa, ülkelerin “kendi sınırları ve egemenliği çerçevesinde milli internetler kurmaları” anlamına gelen internetin balkanlaşması (http://www.usak.org.tr/tr/usak-analizleri/yorumlar/acik-internet-yapisindan-balkanlasan-internet-yapisina) yönünde önemli bir adım daha atılmış olacak. Ne İran’ı ne de bu balkanlaşmayı destekleyen adımlar atan Kuzey Kore, Çin ve Rusya’yı savunacak değilim. Ama “usulsüz müdahale veya sansürden arınmış, küresel bir İnternet’i ve İnternet’e daha geniş erişimi” savunan, “İnternet’in, fikir beyan edenlerden iş kurmak isteyenlere kadar, herkes için açık bir forum olarak kalmasını sağlamak” için mücadele edeceğini ilan eden (https://turkish.turkey.usembassy.gov/scottbusby_ozgurinternet.html) ABD ne kadar masum?

Bu soruya yanıt verebilmek için eylül ayının başında gerçekleşen bir başka olaya, SpaceX’e ait Falcon 9’un patlamasına bakalım. ABD’li girişimci Elon Musk’un kurduğu, uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Falcon 9 roketi test sırasında patladı. Patlamada, Facebook’un değeri 200 milyon dolardan fazla olan Amnos-6 isimli uydusu büyük zarar gördü. Mark Zuckerberg patlama sonrası yaptığı açıklamada tüm Afrika’nın İnternet’e bağlanabilirliğine yardımcı olacak bir uyduyu kaybetmekten duyduğu üzüntüyü ve tüm insanlığa internet bağlantısı sağlama misyonları konusundaki kararlılıklarını duyurdu (https://www.techinside.com/patlayan-spacex-roketi-facebookun-hayallerini-suya-dusurdu/).

Hayırsever Zuckerbeg’i en çok üzen Facebook ve ortaklarının internetsiz ülkelere internet götüreceği internet.org projesinin aksaması oldu. Zuckerberg, 2013 yılında yayımladığı makalesinde (http://bit.ly/1jMu40e) dünyayı daha açık ve bağlı (connected) hale getirmek misyonuyla hareket ettiklerini belirtiyor, dünyada sadece 2,7 milyar (dünya nüfusunun üçte birinden biraz fazla) kişinin internet erişimi olmasından yakınıyor ve internet erişimini bir insan hakkı olarak değerlendiriyordu. Bunun için bir şey yapmalıydı…

Ama bu “bir şey”, ne Facebook ne diğer hayırsever şirketler için ilk değildi. Facebook daha önce de, 2010 yılında, internet kullanıcı sayısını artırmak amacıyla 45 ülkede 50 operatörle işbirliği yaparak Facebook’un resimlerden arınmış sadece metin içeren, ücretsiz Facebook Zero (https://en.wikipedia.org/wiki/Facebook_Zero) sürümünü kullanıma sunmuştu. Ancak Facebook Zero arzulandığı gibi internet kullanıcısı sayısını artıramamış, sadece zaten internet bağlantısı olan kullanıcıların Facebook kullanımını teşvik etmişti. Google da 2012’de Facebook Zero’da olduğu gibi Google Free Zone ile Gmail, Google+ ve Google Arama’yı ücretsiz olarak kullanıma sundu. Hem Facebook Zero’nun hem de Google Free Zone’un en büyük sorunu tıklanan bağlantılar bu hizmetlerin dışına çıktığında yaşanıyordu. Sunulan bu hizmetler dışındaki adreslere erişim normal biçimde ücretlendiriliyordu.

Mike Elgan’a göre Google, Google Free Zone ile internet kullanıcı sayısını artırmaktan çok gelişmekte olan ülkelerde Facebook Zero’ya bir alternatif sunmak istiyordu. Ama Google’ın 2013 Haziranı’nda, Zuckerberg’in makalesinden iki ay önce, duyurduğu Loon projesi (https://www.solveforx.com/loon/) daha kapsamlı ve görünen amaç yine internete erişim olanaklarını artırmak. Loon, internet bağlantısı olmayan bölgelere balonlarla internet bağlantısı götürüyor (http://www.datamation.com/mobile-wireless/facebook-and-google-we-need-a-bigger-internet.html).

Dolayısıyla Facebook’un internet.org’u yeni bir girişim değil, ama Google’ın Loon’unundan daha az iddialı olduğu da söylenemez. Liderliğini Facebook’un yaptığı internet.org’un arkasında altı büyük şirket var: Samsung, Ericsson, MediaTek, Opera Software, Nokia ve Qualcomm. Zuckerberg, projenin amacının daha çok para kazanmak olmadığını bir hak olarak gördüğü internet erişimini dünyanın fakir ülkelerine de götürmek olduğunu, insanların internet ile gıda veya ilaç arasında herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiğini söylüyor. internet.org’un amacının “Zuckerber’in daha da zengin olma isteği” olduğunu söyleyenleri ise “eğer daha fazla para kazanmak isteseydim, 1 milyar üyeli Facebook üyelerine daha fazla odaklanırdık. Çünkü Facebook dışındaki 6 milyar kişi daha fakir.” diye yanıtlıyor.

Ancak Facebook’un yoğun çabalarına, kamuoyu oluşturmak için düzenlediği kampanyaya karşın (bunun için 45 milyon dolar harcadığı söyleniyor) Hintliler, “kral çıplak” dediler ve Facebook’un 2015 Eylül’ünde Free Basics ile yeniden pazarlamaya çalıştığı internet.org’u Hindisitan’da yasakladılar (http://www.hurriyet.com.tr/zuckerberge-hindistanda-internet-org-darbesi-40051654). Hintliler, kendilerine internet getirenlere karşı neden böyle nankörlük ettiler?

Kamuoyuna öyle tanıtılmasına karşın internet.org kar amacı gütmeyen bir hayır kurumu değil. internet.org’u oluşturan şirketler de diğerleri gibi kar amacıyla hareket ediyorlar. Yalnızca henüz tam belirgin olmayan yeni iş modelleri peşindeler. Birçok insan, internet.org’un altında yeni iş modellerinin yattığını zaten tahmin ediyor. Ama sorun, Facebook ve ortakları için, “Olsun, kar ediyorlar ama yoksullara internet getiriyorlar.” diye düşünüyor olmaları.

Facebook ve ortakları, insansız hava araçlarından ücretsiz erişime kadar yoksulları internete bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi bu amaç doğrultusunda tamamı Afrika, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’da bulunan 38 ülkede, yalnızca telefon operatörlerinin izniyle kullanılabilen Facebook Free Basics uygulamasını devreye sokmuş durumdalar. Free Basics hizmeti, internet erişiminin megabyte ya da kullanım süresi ile ücretlendirildiği yerlerde sunuluyor. Dolayısıyla Free Basics’in sunduğu ücretsiz erişim olanağı bu yerler için cazip oluyor. Ancak İran’ın milli interneti ne kadar İnternet ise Free Basics (ya da internet.org) de o kadar İnternet. Kullanıcıların Free Basics ile hangi web sitelerine ücretsiz erişebileceğine Facebook ve telefon operatörü karar veriyor. Bir diğer deyişle, kullanıcılar asıl İnternet’ten Facebook duvarlarıyla ayrılarak otoritenin uygun gördüğü siteleri kullanabiliyorlar.

Mike Elgan, Facebook’un internet.org’da uyguladığı stratejiyi bir müşteri edinme stratejisi olarak değerlendiriyor. Nitekim Free Basics, kullanıldığı ülkelerde internet kullanıcılarının sayısını artırmaktan çok var olan kullanıcıların Free Basics’te yer alan uygulamaları ücretsiz kullanarak veriden tasarruf edebilmesini sağlıyor. Elgan, Facebook’un daha önce de “Facebook içinde internet yaratmakla” suçlandığını hatırlatıyor, bunun devamı olan internet.org’un kullanıcıları asıl İnternet’ten koparmayı hedeflediğini vurguluyor (http://www.pcworld.com/article/3033274/internet/the-surprising-truth-about-facebooks-internetorg.html).

Bu nedenle, Hindistan Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun, internet servis sağlayıcıların ilkesel olarak farklı içerikler ya da uygulamalar arasında ayrım yapmaması, tüm web sitelerinin ve internet teknolojilerinin eşitliğini kabul etmesi olarak tanımlanan ağ tarafsızlığına zarar verdiği gerekçesiyle başta Free Basics olmak üzere ülkede ücretsiz ama kısıtlı internet hizmeti verilmesini yasaklaması yerinde bir karar. Birçok insanın hiç yoktan iyidir olarak değerlendirdiği Free Basics, normal internet erişiminin ücretli, Free Basics’in ücretsiz olması nedeniyle diğer uygulamaları ve ağ hizmetlerini Free Basics’te var olmaya zorluyor. Örneğin, topluma yararlı bir hizmeti daha çok insana götürmek istiyorsanız Facebook’un kapısını çalmanız gerekiyor. Bu stratejinin de zamanla kullanıcıları platforma daha bağımlı hale getirdiğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Bu yazıdaki örneğimiz Facebook üzerine. Ama yukarıda belirttiğim gibi benzer bir strateji Google ve kısmen Apple tarafından da izleniyor; İnternet’teki balkanlaşmanın bir tarafında İran, Çin, Kuzey Kore ve Rusya varsa diğer tarafında Facebook, Google ve Apple var.

Dolayısıyla İnternet’te özgürlüğe karşı olan totaliter yönetimleri kınamadan önce İnternet’teki balkanlaşmanın diyalektiğine dikkati çeken Nick Dyer-Witheford’un sözlerine kulak vermek gerekiyor:

İnternet’teki ulusal kısıtlamalar ile İnternet’in evrenselliği, yani Amerikan emperyalizmi arasında diyalektik bir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. İnternet’in açıklığı serbest ticaret doktrininin bir çeşit teknolojik karşılığıdır. Ve eşitlikçi bir evrenselcilikle uygulanmadığından beraberinde ulusal kontrolün tepkisel ve otoriter baskıcı biçimlerini getiriyor. Ama birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. İran’ın veya Çin’in İnternet politikasının gerici doğasına itiraz edenler olabilir. Fakat bu dünyanın Google versiyonunun Amerikalıların dünya ekonomilerini yönetmesine ve onlara nüfuz etmesine yardım ettiğini göz ardı etmektir (http://sendika10.org/2015/12/nick-dyer-witheford-ile-soylesi-defol-git-google/).

Dyer-Witheford’un belirttiği diyalektik ilişki ne yazık ki ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğini savunan birçok internet aktivisti tarafından göz ardı ediliyor. Aktivistlerin hedefinde çoğunlukla İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’daki totaliter yönetimler var. ABD ise “özgür İnternet’in” destekçisi, en azından kendi vatandaşlarının taleplerine kulak veren bir ülke olarak görülüyor. “Görünmeyen el” İnternet’i gerektiği gibi işletirken totaliter rejimler çeşitli müdahalelerle onun doğasına zarar veriyor. Ancak ABD’nin internet politikası Facebook, Google, Microsoft, Apple vb şirketlerin gereksinimleri doğrultusunda şekillenmekte ve bu şirketlerin çıkarları evrensel değerler olarak sunulmakta. Görünmeyen değil ama görülemeyen bir el, bu şirketlerin önündeki engelleri temizlemekte ve neredeyse sınırsız bir serbestlikle hareket etmelerini sağlamakta. İran, Çin ve Rusya’yı, uluslararası şirketlerle oldukça içlidışlı olan Orta Doğu ülkelerinden ayıran da kendi egemenlik sınırları içinde bu serbestliğe itirazları. Elbette ki bu ülkelerin internet politikalarını desteklemiyorum. Söylemek istediğim sadece şirketlerin (ve tabi ki ABD’nin) en az bu devletler kadar toplum için tehlikeli ve zararlı olduğu ve Dyer-Witheford’un da vurguladığı gibi “birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğu”.

Sansüre ve gözetime karşı İnternet’te özgürlük için mücadele gerekli ama eşitlik olmadan özgürlük ne gelişebilir ne de kalıcı olabilir. Dolayısıyla çoğalan internetleri ve sınırları ağ tarafsızlığı bağlamında tartışmak ve buna karşı mücadele etmek daha verimli olacaktır. Ancak Singh’in belirttiği gibi, ağ tarafsızlığını serbest piyasaya ya da altyapıdaki düzenlemelere indirgeme eğilimine karşı eşitlikçilik temelinde ele almak gerekir (http://bit.ly/2cC8DxR). İnternet, yalnız ticari aktörlere değil, çeşitli toplumsal aktörlerin farklı etkinliklerine de açık olmalıdır. Ayrıca ağdaki eşitliğin yalnız telekom şirketlerinin ya da hükümetlerin altyapıdaki düzenlemeleriyle değil uygulamalar ile de bozulabildiği göz ardı edilmemeli.

20 Aralık 2016

Posted In: e-devlet, Erişim Hakkı, facebook, free zone, google, Gözetim, Haktivizm, helal internet, ifade özgürlüğü, internet.org, kuzey kore, milli internet, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, rusya, sosyal ağlar

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com