Endüstri 4.0: Bir Gelecek Tahayyülü

Geçen yazıda, Klaus Schwab’ın Dördüncü Sanayi Devrimi’ne ilişkin görüşlerine yer vermiştim. Schwab (2019), Dördüncü Sanayi Devrimi’ni son yıllarda gerçekleşen ve yeni kapılar açan dönüşümler dizisini tarif etmek için kullanıyor ve tamamlanmış bir devrimden değil iradi müdahalelerin belirleyici olacağı bir süreçten söz ediyordu. Bu yazıda, Dördüncü Sanayi Devrimi’ni daha eleştirel çalışmaların ışığı altında tartışmaya devam edeceğiz .

Schwab (2019), teknolojik determinizmle arasına mesafe koymaya çalışsa da Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki anlatılar çoğunlukla teknik konular üzerinde yoğunlaşıyor. Bu anlatılarda, teknolojide belirli bir aşamaya gelindiği iddia ediliyor ve Dördüncü Sanayi Devrimi bu aşamayla ilişkilendiriliyor. Devrimin teknolojik temelleri (bilişim ve iletişim teknolojileri), gelecekteki yönelimi (üretim yöntemlerinin yeni teknolojilerle geliştirilmesi), hem endüstriyi hem de toplumu etkileyeceği üzerinde duruluyor. Akıllı fabrikaların buhar makinesi, üretim bandı, elektronik ve bilişim teknolojilerini takip ederek Dördüncü Sanayi Devrimi’nde belirleyici olacağı savunuluyor. Ülkelerin hem ekonomik hem de toplumsal olarak dönüşüm fırsatından yararlanabilmeleri bu vizyonu hayata geçirmelerine bağlı. Üstelik yalnız ülkelerin değil şirketlerin de bu devrime hazırlanmaları gerekiyor.

Fakat Dördüncü Sanayi Devrimi’nin arkasında teknolojiden çok ekonomik güdüler var ve son yıllarda Dördüncü Sanayi Devrimi’ni daha çok tartışmamız kendiliğinden gelişen bir sürecin değil, profesyonelce yönetilen bir gündem belirleme çalışmasının sonucu (Pfeiffer, 2017). Yazının devamında ele alacağımız çalışmaların temelinde Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerin olumsuzlukları ya da riskleri değil, teknolojik gelişmenin bizzat Dördüncü Sanayi Devrimi söylemi ile şekillendirilmesi var. Dördüncü Sanayi Devrimi, teknolojinin geldiği aşamayı anlatmaktan çok bu teknolojileri belirli sınıfsal çıkarlar doğrultusunda şekillendirme iradesine işaret ediyor.

Teknoloji temelli gelecek tahayyüllerinin teknolojik gelişmenin dinamikleri üzerinde önemli bir etkisi olduğunu belirten Meyer’e (2019) göre Endüstri 4.0, Moore Kanunu, HDTV ve enformasyon otoyolu gibi başarılı gelecek tahayyüllerinden (envisioned future) biri. Endüstri 4.0, o kadar başarılı ki ilk kez 2011’de Almanya Hannover Fuarı’nda gündeme geldikten sonra hızla tüm dünyaya yayıldı. ABD’de “Nesnelerin Endüstriyel İnterneti”, Fransa’da “Geleceğin Endüstrisi” olarak adlandırılsa da hiçbiri Endüstri 4.0 ve Dördüncü Sanayi Devrimi kadar tutmadı. Birkaç yıl önceki her şeyin başına “e-” ekleme modası yerini 4.0’lı ifadelere bıraktı. Almanya’nın muhafazakar partisi CSU’nun (Hristiyan Sosyal Birlik Partisi) yürüttüğü Ekonomi 4.0 adlı kampanyaya Alman solu Kurtuluş 4.0 ile karşılık verdi. Berlin’de Eczane 4.0 ve Gezi 4.0 konuşulurken Viyana’da konaklama endüstrisindeki yenilikçi çözümler Gastronomi 4.0 başlığı altında önerildi.

Endüstri 4.0’ın ortaya çıkışında ve yaygınlaşmasında Almanya’nın büyük payı vardı. Alman endüstri kuruluşlarının temsilcilerinden politikacılara, Alman Bilim ve Mühendislik Akademisi’nden sendikalara kadar farklı aktörler bu gelecek tahayyülünün yaygınlaşmasına destek verdiler. Daha sonra bu fikir benzer beklentilerle başka ülkeler tarafından da kucaklandı.

Hem Almanya, ABD, İtalya, Fransa ve Hollanda’daki kamu kuruluşları hem de DEF (Dünya Ekonomik Forumu), ticari bankalar ve yatırım fonu şirketleri tarafından yapılan tanımlamalarda Endüstri 4.0 ve Dördüncü Endüstri Devrimi, yeni teknolojik inovasyon dalgasının sonucunda oluşmaya başlayan ürünlerin ve servislerin henüz başlayan dönüşümüne gönderme yapıyor. Bu dönüşümün temelinde, üretim, işleme süreçleri, çevrimiçi enformasyon akışları (nesnelerin interneti, bulut bilişim, büyük veri) ve tüm değer zinciri boyunca birbirleriyle bağımsız olarak iletişim kurabilen cihazlar bulunuyor. Başlıca hedef, merkezsiz ve akıllı parçalar üzerine kurulu otomasyon sistemleri inşa edebilmek. Böylece piyasaların esnek taleplerine yanıt verilebilecek, ürünler kişiselleştirilebilecek, ürünlerin yaşam döngüleri kısaltılabilecek ve daha karmaşık ürünler üretilebilecek. Ayrıca sadece şirket içi bir ağdan değil, insanlardan ve makinelerden oluşan bir tedarik zinciri ağının tamamından söz ediliyor.

DEF’ye göre Dördüncü Sanayi Devrimi, Üçüncü Sanayi Devrimi teknolojileri üzerine kurulu olmasına rağmen hız, kapsam ve etkileriyle ondan farklı. Üretim, işletme ve yönetim sistemlerinin tamamında bir dönüşüm süreci yaşanıyor. ABD’nin raporuna (https://www.whitehouse.gov/sites/whitehouse.gov/files/images/EMBARGOED%20AI%20Economy%20Report.pdf ) göre robotlar ekonomiyi daha verimli yapıyor ve ABD’nin de dahil olduğu 12 gelişmiş ülkede yapılan bir analize göre yapay zeka bu ülkelerdeki yıllık büyüme oranlarını 2035’te ikiye katlama potansiyeline sahip.

İtalya’nın Endüstri 4.0 raporunda ise (https://ec.europa.eu/growth/tools-databases/dem/monitor/sites/default/files/DTM_Industria4.0_IT%20v2wm.pdf) yatay ve dikey entegrasyona vurgu yapılıyor. Yatay entegrasyon, üretim ve iş planlama süreçlerinin (şirket içi ve şirketler arasında madde, enerji ve enformasyon takası gibi) farklı aşamalarında kullanılan bilişim teknolojileri sistemlerine dayanıyor. Dikey entegrasyon ile farklı hiyerarşilerdeki (uyarıcı ve algılayıcı, kontrol, ürün yönetimi, üretim, uygulama, kurumsal planlama) bilişim teknolojileri sistemleri entegre ediliyor. Her iki entegrasyon da uçtan uca çözümler sunmayı hedefliyor.

Almanya’ya (https://www.rolandberger.com/publications/publication_pdf/roland_berger_digital_transformation_of_industry_20150315.pdf) göre Endüstri 4.0, bireysel müşteri taleplerini karşılama, esneklik, karar almayı en iyileme, kaynak üretkenliği ve verimliliği, yeni servislerle değer yaratma, işyerindeki demografik değişikliklere hızlı yanıt verebilme ve iş yaşam dengesini iyileştirme potansiyellerine sahip. Hollanda’ya göre Endüstri 4.0, üretimi esnekleştirecek ve programlanabilir yapacak (Caruso, 2018).

Kısacası Endüstri 4.0 (ya da Dördüncü Sanayi Devrimi) ülkeler için her şeyden önce ekonomik büyüme anlamına geliyor. Toplumun geneli için pembe bir tablo çizen vizyonerler işsizlik ve eşitsizliğin artması gibi potansiyel sorunların da farkındalar. Belki daha çok bu nedenle Endüstri 4.0 hakkındaki raporlarda işçilerin üretimi kontrol edeceği, düzenleyeceği ve ayarlayacağı öne sürülüyor. İşçiler rutin görevleri yapmaktan kurtulacak, yaratıcı ve katma değerli etkinliklere odaklanabilecekler. Esnek çalışma koşulları iş ve yaşamı daha uyumlu hale getirecek. Çalışanlar kendi seçimlerini yapmakta özgür olacaklar. Birkaç on yıl önce post-fordism, bilgi ekonomisi ve sayısallaşma kapsamında piyasaya sürülen ve neoliberal politikalara hizmet eden tezler şimdi Dördüncü Sanayi Devrimi’yle tekrar karşımıza çıkıyor (Caruso, 2018).

Endüstri 4.0: Dijital Alman İdeolojisi

Karl Marx ve Friedrich Engels Alman İdeolojisi adlı eserlerinde Ludwig Feuerbach, Bruno Bauer ve Max Stirner gibi zamanın filozoflarını kapitalizmi ihmal etmekle eleştirirler: “Bu filozofların hiçbiri, Alman felsefesi ile Alman gerçekliği arasındaki ilişkiyi, eleştirileriyle kendi maddi çevreleri arasındaki ilişkiyi sorgulamayı akıl edemedi” diye yazarlar. Bu sözlerden yola çıkan Fuchs’a (2018) göre Endüstri 4.0, yeni Alman ideolojisi. Endüstri 4.0 ideologları da ideolojilerinin çevreleriyle ilişkisini sorgulamada yetersiz kalıyorlar. Endüstri 4.0 fikri, tüm ekonomik (ve diğer) problemleri çözecek her derde deva bir ilaç olarak propaganda ediliyor, çıkarları birbirleriyle çelişen sınıflar görmezden geliniyor. Fuchs (2018), Marx ve Engels’in “İnsanların kafalarında oluşturdukları en olmadık hayaller bile, ister istemez, ampirik olarak kanıtlanabilir olan ve maddi temellere dayanan kendi maddi yaşam süreçlerinin yüceltilmiş yansımalarıdır” sözlerini alıntılayarak Endüstri 4.0’ın, günümüz burjuvazisinin yeni birikim, kontrol ve sınıf mücadelesi biçimleri geliştiren kolektif hayali olduğunu savunuyor.

Endüstri 4.0’ın ekonomi politik arka planını tartıştığı çalışmasında Fuchs (2018), Endüstri 4.0’a neden şüpheyle bakılması gerektiğini on maddede özetliyor:

1-) Yeni teknolojilerin yaratacağı işsizlik en kritik tartışma konularından biri. Sermaye birikim koşulları ve kapitalizmin doğasında olan kriz potansiyeli dikkate alındığında bazı işler ortadan kalkarken yeni işlerin yaratılması yönünde bir gelişme pek olası görünmüyor ve otomasyonun sınıf mücadeleleriyle belirlenen çelişkili bir süreç olduğunu atlamamak gerekiyor. Otomasyonun tuvalet temizleme ve çöp toplama gibi işlerin yanında insanı makinenin bir parçası haline getiren işlerden kurtarması elbette güzel olur. Ama kapitalizm koşullarında amaç karı artırmak olduğundan sermayenin çıkarları daha çok işgücü maliyetlerini kısmak ve insanları dijital makinenin kontrol edilebilir bir parçası haline getirmek yönünde. Bu nedenle, kapitalizm koşullarında Endüstri 4.0’ın otomasyon sistemlerinin işsizliği ve sermayenin işçiler üzerindeki kontrolünü artırması daha yüksek bir olasılık.

Dolayısıyla kapitalistlerin ve işçilerin otomasyondan zıt beklentileri var. Kapitalistler, işçi maliyetlerini düşürüp karlarını artırmak isterken işçiler sıkıntı verici işleri en aza indirmek, zenginliğin evrensel ve kolektif kontrolünü en üst düzeye çıkarmak, herkesin hayatını iyileştirmek istiyorlar. Böylece dijital otomasyonda, kar çıkarları ile insanlığın çıkarları bir kez daha karşı karşıya geliyor.

Fuchs’un (2018) da işaret ettiği gibi Endüstri 4.0 hakkında hazırlanan raporlarda sık sık robotların, algoritmaların ve diğer dijital makinelerin insanları kontrol etmek ve onların yerini almak yerine yardımcı, rahatlatıcı ve tamamlayıcı bir rolü olacağı iddia ediliyor. Fakat Almanya’nın imalattaki işçi maliyetleri diğer sektörlere göre daha yüksek ve sermayenin maddi çıkarları imalattaki işçileri Endüstri 4.0 teknolojileri ile değiştirmeyi gerektiriyor. Yeni üretim teknolojileri de bu çıkar doğrultusunda şekillendiriliyor.

2-) Üretim ve üretilen mallar internet üzerinden birbirine bağlanıp ve büyük veri akışları içine gömüldüğünde işçilerin ve tüketicilerin mahremiyeti, gözetimi ve verilerinin korunması hakkında bir çok sorun ortaya çıkacak. Bunun için sermaye akıllı teknolojiler ve akıllı ürünler yoluyla çalışanları ve tüketicileri daha çok kontrol etmek isteyecek.

3-) Yeni riskler ve karmaşık etik sorunlarla karşı karşıyayız. Teknolojik sistemler hatasız çalışmıyor. Google haritalarından yararlanan sürücüsüz bir otobüs kaza yaptığında sorumlu kim olacak? Otobüs üreticisi? Google? Otobüsü kiralayanlar? Algoritma? Hiç kimse?

4-) Üretim akıllı makinelerle desteklendiğinde yeni yabancılaşma biçimleri ortaya çıkacak. Örneğin, bir makinenin, tecrübeli bir çalışanın göremediği değişkenleri fark edip hesaplayarak sonuca ulaşması işçilerde gerginlik yaratabilir.

5-) Üçüncü Endüstri Devrimi olarak adlandırılan safhada maddi olarak zayıf yeni oyuncuların oyuna katılması daha kolaydı. Şimdi ise sadece büyük kuruluşların karşılayabileceği yatırımlara gerek var. Bu durum, sermayenin yoğunlaşmasına ve tekelleşmeye neden olabilir.

6-) Robotlar uyumadan 24 saat çalışabilirler ama onlarla beraber çalışacak veya onları idare edecek insanlar için çalışma zamanı ve iş-yaşam dengesi hakkında sorunlar çıkacak.

7-) Endüstri 4.0, küreselleşmeyi tersine çevirerek gelişmekte olan ülkelere yaptırılan üretimi tekrar gelişmiş ülkelere getirdiğinde bu durum güney ülkelerini olumsuz etkileyebilir ve küresel eşitsizliklerin artmasına neden olabilir.

😎 Sürücüsüz arabalarla kişisel ulaşım, Endüstri 4.0’ın en iddialı uygulamalarından biri. Ama fosil yakıtlar ulaşımda kullanılan temel enerji kaynağı olduğu sürece çevreye verilen zarar da artacak.

9-) Üretim, internet üzerinde bir ağa bağlandığında, sanayi casusluğundan siber terörizme kadar çeşitli tehditler ortaya çıkacak.

10-) Teknoloji masalları, yatırımları belirli bir sektöre çekmeye yarayan ideolojilerdir fakat kapitalizmin kriz eğilimlerini değerlendirmede yetersiz kalıyorlar. Son yıllardaki bilgisayarlaşma sabit sermaye maliyetini artırdı, birçok ülkede kar oranlarını olumsuz etkiledi ve sermaye buna karşı önlem almaya çalışırken ücretleri baskılamak zorunda kaldı. Endüstri 4.0’ın ekonomik büyüme potansiyeli hakkında çokça konuşulmasına karşın sabit sermaye maliyetine etkileri hakkında pek konuşulmuyor.

Bu potansiyel sorunların her biri önemli olmakla beraber birinci ve yedinci maddede belirtilen sorunlar çok daha büyük krizlere neden olabilir.

Endüstri 4.0 ve Küresel Kriz

Endüstri 4.0 ve Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki yaygın görüş bu adlandırmaların teknolojik yeniliklerin sonucu gündeme geldikleri. Küresel stratejik bir söylem olarak Endüstri 4.0’ı hazırlayan ekonomik ortamı, bu söylemin nasıl pazarlandığını ve çalışmanın küresel yeniden yapılandırılmasını tartıştığı yazısında Pfeiffer (2017), Endüstri 4.0 söyleminin 2009’daki küresel ekonomik kriz sonrası arayışlarla ilgili olduğunu savunuyor.

Endüstri 4.0 terimi başlangıçta üç Alman tarafından icat edilir ve yaygınlaştırılır: Henning Kagermann (fizikçi ve SAP’nin kurucularından), Wolfgang Wahlster (yapay zeka profesörü) ve Wolf-Dieter Lukas (fizikçi ve Alman Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı’nda üst düzey yönetici). Aynı zamanda, Alman Bilim ve Mühendislik Akademisi’nin de başkanı olan Kagermann, Endüstri 4.0’ın kurumlaşması için lider yöneticilerden politikacılara ve işverenlerden sendika temsilcilerine kadar etkili figürlerin yer aldığı bir ağın oluşturulmasında etkili bir rol oynar. 2013’de yayınladığı ilk strateji belgesinde Endüstri 4.0, şekillendirilmesi gereken bir vizyon olarak tanımlanmakta ve insanlığı nasıl bir gelecek beklediği anlatılmaktadır. Yalnız Almanya’da değil, tüm dünyada çeşitli toplumsal sorunların çözümü olma iddiası göze çarpmaktadır. İşçiler rutin işlerden kurtulacaklar, esnek iş örgütlenmeleri daha iyi bir iş-yaşam dengesi getirecektir. Kimi birbiriyle uzlaşmaz olan bu hedeflere nasıl ulaşılacağı yazmasa da tekrar tekrar Endüstri 4.0’ın insan merkezli olacağı ifade edilir.

Şimdi spot ışıkları, yıllarca küçümsenen ve “eski ekonomi” olarak görülen sanayi üretimi ve istihdamı üzerindedir. İlk üç devrimin makineleşme, elektik ve BT ile geldiği, şimdi nesnelerin ve servislerin internetinin üretim ortamlarına girmesiyle yeni bir devrimin yaklaşmakta olduğu söylenmektedir. Geleneksel kitlesel üretimin kısıtlılıkları akıllı fabrikalardaki bireysel ihtiyaca ve talebe göre gerçekleştirilecek özel imalatla aşılacaktır.

Bu iddialara karşın Pfeiffer (2017), burada bir devrimden çok artırımsal iyileştirmeler olduğunu savunuyor. Makineler ve üretim tesisleri tarafından üretilen verinin uzaktan ya da önleyici bakım için kullanımının yeni olmadığını, şimdi bile dijitalleşmiş fabrikaların olduğunu ve BT şirketlerinin (henüz tamamen başarılı olamasalar da) üretimin yaşam döngüsünde ürünlere ait kesintisiz veri akışı sağlamak için çalıştıklarını yazıyor. Bazı gelecek tahminlerini ise abartılı buluyor. Örneğin üç boyutlu yazıcıların birçok endüstriyel kullanım için henüz yeterli olmadığını düşünüyor. Merkezsiz, kendi kendini yöneten üretimin ekonomik olarak devam ettirilebilirliği ve teknik olarak yeterliliği belirsiz. Pfeiffer (2017), öngörülen yeniliklerde güvenlik ve mahremiyet sorunlarının hala çözülmediğine, gerekli internet altyapısının olmadığına dikkati çekiyor. Ayrıca hızlı bir internet gereksinimi, ağ tarafsızlığından vazgeçmek anlamına da gelebilir ve bu durum, çeşitli aktörleri ilgilendiren politik bir tartışma.

Pfeiffer (2017), güncel durum ve faktörlerin Alman sanayi üretimine etkisi hakkındaki bilgimizin eksikliğine de vurgu yapıyor. Örneğin, yarı otomatik fabrikalardaki çalışan sayısı veya veri desteğiyle beklentili bakım yapan fabrikalar hakkında resmi istatistikler yok. Gelişmiş endüstriyel toplumlarda sanayi işçilerinin yerine getirdikleri görevler oldukça farklı ve karmaşık olmasına rağmen ölçüm için kullanılan emek piyasası veri kümeleri bunu yeterince yansıtamıyor.

Pfeiffer (2017), Almanya’da Endüstri 4.0 hakkındaki beklentileri Alman imalat tezgahı, fabrika teçhizatı ve motor üreticilerinin yüksek inovasyon ve ihraç performansıyla ilişkilendiriyor. Bu şirketler, Endüstri 4.0 senaryolarında altyapı sağlayıcıları olarak öne çıkıyorlar. Endüstri 4.0, küresel rekabette Almanya için önemli, hatta Almanya’nın ABD ve Çin’e karşı kaderini belirleyecek bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Fakat Pfeiffer (2017), Endüstri 4.0’ın Almanya’da çıkmasına rağmen benzer düşüncelere başka ülkelerde de rastlandığını ekliyor. Özellikle 2009 ve 2010 yılında, uluslararası finans krizinin gölgesinde, yayımlanan bir dizi çalışma uzun zamandır devam eden sanayisizleşme politikalarından sonra sanayi sektörünü yeniden gündeme getirdi. 2011’in Ocak ayındaki DEF toplantısında, bu çalışmalarda tartışılan sanayileşmenin geleceği konusu gündeme alındı ve “veri odaklı bir anlatı”nın desteklenmesi kararlaştırıldı. Bu karardan hemen üç ay sonra da Endüstri 4.0 teriminin icadına ve çok hızlı bir biçimde yaygınlaşmasına şahit olduk. Hem Avrupa’da hem de ulusal ve federal devletler düzeyinde politik aktörler DEF’nin kendilerine verdiği rolü başarıyla yerine getirdiler. Büyük danışmanlık firmaları DEF’nin oluşturduğu anlatıyı kendi veri ve ayrıntılarıyla güçlendirdiler. Burada Pfeiffer’in (2017) işaret ettiği gibi ironik bir durum da vardı: Şimdi sanayi sektörüne işaret eden danışmanlık firmaları, daha önce de sanayisizleşmeyi, üretimin işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere taşınmasını savunuyorlardı.

Özetle, Endüstri 4.0 söylemi önümüzdeki teknik olanakların değil ekonomik elitin ekonomik zorunlulukları nedeniyle gündeme gelen bir konuydu. Dünyanın sanayi üretiminin yeniden tasarlanmaya çalışıldığı bu süreçte Almanya kuşkusuz stratejik bir aktördü ama Alman iş adamları kilit bir rolde değildi.

Pfeiffer (2017), Endüstri 4.0 hakkındaki yayınlanan raporlarda da ekonomik açıdan oldukça pembe bir tablo çizildiğini belirtiyor. Geleceğe dönük bazı tahminlerde kullanılan yöntemlere kuşkuyla yaklaşıyor ve Deutsche Bank gibi kuruluşların bu yöntemlerle hazırlanan raporları eleştirel bir süzgeçten geçirmeden olduğu gibi kullanmalarını eleştiriyor.

Endüstri 4.0’ın en zayıf noktası çalışmanın küresel düzeyde yeniden yapılandırılması ve işsizlikte beklenen artış. Son birkaç on yıldır daha yoğun olmak üzere bazı mesleklerin ortadan kalktığına ya da zayıfladığına şahit oluyoruz. 1980’lerin dizgicileri ve analog basım işçileri yeni basım teknolojileriyle ortadan kalktılar. Banka memurluğu gibi bir zamanların güvenceli işleri gözden düşüyorlar. Almanya’nın otomotiv montaj hatlarında insanlardan yerini robotlara bırakıyor. Bu tip gelişmeler yavaş olduğu için çoğu zaman fark edilmiyor. Fakat algoritmaların ve büyük verinin bilgi işçilerinin yerini alması, uzun süre otomasyona direnen üretim ortamlarında pahalı olmayan robotların kullanımı, sürücüsüz araçların kargo ve küçük ölçekli taşımacılıkta kullanımının yakın olması işsizlik riskini tartışmayı zorunlu hale getiriyor.

İşsizlik konusu Endüstri 4.0 anlatıcılarının pembe tablosunu bozuyor. Bunun üzerini örtmek istercesine Endüstri 4.0’ın insan merkezliliği, iş yaşam dengesine katkısı üzerine aşırı bir vurgu var. Küresel olarak standartlaştırılmış, sabit ve değişken sermayenin esnek ve özerk işbirliğini hedefleyen, ağa bağlı üretim ve servis yapılarına sahip bir sistem kurulmak isteniyor. Sermayenin Endüstri 4.0 vizyonunda insanların ve makinelerin değişen koşullara hızla uyum sağlaması, işçilerin işbirliğine istekli olmasımı gerektiriyor. Bu nedenle, demokratik, katılımcı firma konuları yine gündemde. Ayrıca DEF raporlarında teknolojinin sadece araç olarak değil de “yeni çalışan” olarak görülmesi, dijital emeğin hem makineleri hem de işçileri içermesi, yani sabit ve değişken sermaye arasında ayrım yapmamaları da önemli. Tabi insan ister istemez, insanın makineleştiği makinenin insanlaştığı bu vizyona göre, insanların nasıl daha özerk çalışabileceği, problem çözme ve işbirliği gibi işin daha insani yanlarına nasıl yoğunlaşabileceğini merak ediyor.

İşsizliğin Nedeni Teknoloji mi?

Yeni teknolojiler iddia edildiği gibi insan merkezli, iş yaşam dengesini gözeten ve yeni işler yaratan bir doğrultuda mı gelişecek yoksa insanlığı işsizlik ve ağır çalışma koşulları mı bekliyor?

Caruso (2018) bu soruya yanıt verirken öncelikle hiçbir teknolojik yeniliğin kendi başına işçilerin çalışma koşullarını, performanslarını ve iş ilişkilerini belirleyemeyeceğinin ve teknolojinin toplumsal olarak belirlendiğinin altını çiziyor. Caruso’ya (2018) göre teknolojiler sosyal yapıların dışında değiller, toplumsal ve güç ilişkilerine gömülüler. Bu nedenle tarafsız olmayıp bazı toplumsal seçeneklere açık, bazılarına kapalıdırlar. Teknolojinin işsizlik, çalışma koşulları ve çalışmanın organizasyonu üzerindeki etkilerini önceden kestirmek güç. Dolayısıyla Dördüncü Sanayi Devrimi kapsamında tartışılan teknolojiler, doğaları gereği değil, Endüstri 4.0 onları öyle tasarlamak ve geliştirmek istediği için işsizlik riskini beraberlerinde getiriyorlar.

Bir zamanlar bilişim teknolojileri, dijital ekonomi ve bilgi ekonomisine atfedilen süreç, mekanizma, fırsat ve tehditler, Endüstri 4.0 ve Dördüncü Sanayi Devrimi tartışmalarında yeniden ama daha radikal biçimde karşımıza çıkıyor. Üçüncü Sanayi Devrimi olarak adlandırılan dönemde, sanal toplum, ağ toplumu, internet toplumu, siber toplum vb konuları tartışıyorduk. Bilgi çağının emek ve mülkiyete son verdiği, iş, işgücü, toplum ve politikanın şimdiye kadar hiç deneyimlemediği biçimlerle karşı karşıya olduğu, hatta kapitalistler ve proletarya arasındaki ayrımın miadını doldurduğu yazılıyordu. Şimdi de benzer iddialar var. Özellikle işçinin özerkliğinin artacağı, işçinin kararlarında daha serbest olacağı, üretim sürecine daha aktif katılım sağlayacağı ve iş yükünü düzenleyebileceği iddia ediliyor. Dördüncü Sanayi Devrimi, insanların hizmetine sunacağı dijital kölelerle onları ağır iş yükünden kurtaracak; iş süreçlerini organize eden, çalıştıran ve sosyal sınıfına ya da sermaye sahipliğini göre değil liyakatla bu konuma ulaşan bilgi işçileri, yeni elitler olacak.

Bazı tartışmalarda işsizlik, yaratıcı yıkımla (mevcut işler yok olurken bunların yerini yenilerinin alması) geçiştiriliyor. Fakat 1990’lara kadar otomasyon sistemleri ağırlıkla el emeğinin yerini alırken şimdi bilişim teknolojilerinin hedefinde yönetsel ve iletişimsel işler var. Orta sınıfın emeğinin bilgisayarlaşması el emeğinin mekanikleşmesinden daha hızlı gerçekleşiyor ve günümüzdeki eğilimler yaratıcı yıkım beklentisini doğrulamıyor. OECD’ye göre meslekler değil, görevler otomatikleştirilecek. Birçok meslek dönüşürken içerdiği görevlerin bir kısmı otomatikleşecek. Sadece mesleklerin bir kısmı tamamen otomatikleştirilecek. DEF raporunda bile 5 milyon iş ortadan kalkarken yalnızca 2.1 milyon yeni işin yaratılacağı ön görülüyor. Bu tip analizlerde çoğu zaman basitçe bir çıkarma işlemi uygulanıyor. Ancak sorun yeni yaratılan işlerden ortadan kalkan işleri çıkarmanın ötesinde. İşini kaybedecek birçok insan yeni yaratılan işler için uygun niteliklerde olmayacak ya da önceki işlerinden daha düşük ücret ve statüde çalışmak zorunda kalacaklar.

Tüm bu raporlarda işsizliğin bu teknolojilerin zorunlu sonucu olduğuna dair bir ön kabul var. Caruso (2018), teknolojilerin işler ve organizasyonlar üzerindeki etkilerinin toplumsal olarak şekillendirildiğini, makinelerin nasıl tasarlanacağına karar verenin politika olduğunu savunuyor. Teknoloji, karı artırmak, ücretleri düşürmek veya uluslararası rekabette avantaj sağlamak için gerekli görülen endüstriyel yeniden yapılandırmada bir fırsat ve bahane olarak kullanılıyor.

Ayrıca Endüstri 4.0 vaatlerinin sadece sınırlı, en kalifiye çalışanlar için geçerli olabileceğini de atlamamak gerekiyor. Ancak en yükseklerde yer alan çalışanlar esneklikten, artan özerklikten ve yüksek ücretlerden yararlanabilecek. Firmalar için yenilik ve değer kaynağı olan bu çalışanlar, iş piyasasında pazarlık gücüne de sahip olacaklar. Ama orta ve alt seviyedeki daha geniş bir kesim bu şansa sahip olamayacak. Günümüzdeki uygulamalar dikkate alındığında işyerindeki gözetimin ve çalışanların etkinliklerin izlenmesinin artacağını tahmin etmek zor değil. Artan gözetim, dijital Taylorizm’in uygulanabilirliğini artıracak.

Yalnız sanayi üretiminde değil, istihdamda genel ve çalışanların aleyhine bir dönüşüm var. Esnek ve güvencesiz iş modellerine kayılıyor:

  • Çalışanların bir grup işveren adına çalıştığı ve rotasyona tabi tutulduğu çalışan paylaşımı,
  • İşverenin aynı pozisyon için dönüşümlü olarak birden fazla işçi çalıştırdığı iş paylaşımı,
  • İşverenin bir proje için kalifiye bir çalışanın geçici olarak kiralaması,
  • İşverenin düzenli ödemeden kaçınarak sadece gerek gördüğü durumda işçiyi çalıştırdığı esnek sözleşmeler,
  • Çalışanların, işverenin mekanını kullanmadığı uzaktan çalışma
  • Çalışanlarla hizmet almak isteyenleri bir araya getiren platformlar

gibi modeller yaygınlaşıyor.

Orta sınıflardaki daralma ve artması beklenen işsizlik, ücretli emeğin payının azalması dünyayı daha derin bir krize doğru sürükleyebilir.

Sonuç

Teknolojik yeniliklerin toplum üzerindeki etkisini doğrudan bir neden sonuç ilişkisi ile değil farklı boyutları dikkate alarak değerlendirmek gerekiyor (Orlikovski, 1992). Birinci boyut, teknolojinin planlanan veya en başta planlanmayan etkileri. Bir teknoloji açık uçlu olarak tasarlanabilir ya da üretim güçleri ve sosyal süreçlerle etkileşime girdiğinde amaçlanmamış sonuçlar doğurabilir. İkinci boyut,teknolojinin etkilerinin doğru ya da dolaylı olabilmesidir. Örneğin yan hizmetlerde yapılan bir değişiklik üretim bandındaki işçileri dolaylı olarak etkileyebilir. Üçüncü boyut ise bir teknolojinin kullanımda ne ölçüde yeniden yapılandırıldığıdır. Kullanım sürecinde teknolojinin doğası ve uygulama alanı kullanım sırasında yeniden yaratılır. Klasik bir telefonu arama yapmak dışında kullanmak zordur. Ama akıllı telefonların çok daha esnek kullanım potansiyeline sahiptir ve kullanıcıların pratikleri akıllı telefon teknolojisinin gelişimini etkiler.

Teknolojiler cam fanusta da gelişmez. Farklı aktörlerin müdahaleleriyle şekillenir ve onların değerlerini içerirler. Teknoloji kullanıma girdikten sonra yapılan demokratik müdahaleler yeni düzenleme, tasarım ve uygulamalara neden olabilir. Çevre kirliliği, hasta hakları, gözetim, ifade özgürlüğü gibi tartışmaların sonucunda ortaya çıkan dava, boykot ve gösteriler şirketleri uygulamalarını ve tasarımlarını değiştirmeye zorlayabilir. Örneğin, 25 Mayıs 2018’de Avrupa Birliği’nde yürürlüğe giren GDPR (General Data Protection Regulation – Genel Veri Koruma Tüzüğü) bu tip bir müdahalenin ürünü ve şirketleri tasarımlarını değiştirmeye zorluyor.

İkinci müdahale ise yaratıcı müdahalelerle (hack) teknolojiyi ilk geliştirenlerin öngöremediği veya dikkate almadığı talepleri karşılayacak şekilde değiştirmek ve yeniden üretmek. Bunun en bilinen örneği, internet ve özgür yazılım ilişkisi. Gelecekteki teknolojilerin yaratıcı ve toplumcu biçimde yeniden geliştirilebilmesi için yalnız yazılımın kaynak koduna değil veriye erişime de gereksinim var. Sıkça verinin yeni hammadde olduğu söyleniyor. Pek ifade edilmeyen ise bu hammaddenin şirketlerin kontrolünde olduğu ve bu gücün onlara teknolojinin gelişiminde daha çok söz sahibi yaptığı. Bu nedenle, nesnelerin interneti ve akıllı şehirler gibi alanlarda teknolojinin büyüsüne kapılmak yerine açık standartları savunmak ve verideki tekelleşmeyi önlemek gerekiyor.

Üçüncü tip müdahale ise yeniliklerin daha kullanıma girmeden kamu katılımıyla oluşturulan vatandaş jürilerinde değerlendirilmesi ya da tasarım sürecinin kamuyla işbirliği içinde yürütülmesi. Böylece daha ürün çıkmadan bazı değerler tasarıma dahil edilebilir. Birçok bilişim teknolojisi yurtdışında tasarlanıp geliştirildiğinden Türkiye’de çoğu zaman böyle bir şansımız yok. Ama internet altyapısı ve akıllı şehirler gibi konularda farklı seçeneklerin kamu işbirliğiyle değerlendirilmesi gerekiyor.

“Teknolojilerin, sosyal süreçlerle geliştirilen, insanlar ve kurumların yerine ve onlar için çalışan ve toplum içindeki güç, yapı ve statüyü etkileyebilecek (ve gerçekten de etkileyen) bütün varsayımları, değerleri ve ilkeleri içeren çözümler, ürünler ve uygulamalar olduğunu” (age, s. 55) yazan Schwab, ve Davis’e (2019) katılıyorum.

Fakat Schwab, ve Davis’in (2019) Dördüncü Sanayi Devrimi veya Endüstri 4.0 başlığı altında tartıştığı şey bugün kimi zaman hayranlıkla izlediğimiz ya da korkup karamsarlığa kapıldığımız teknolojilerle ilgili gelecek tahayyüllerinden sadece biri! Belirli sınıfsal çıkarları içeriyor ve teknolojiyi bu çıkarlar doğrultusunda şekillendirmeye hizmet ediyor.

Başka bir dünya ve başka bir teknoloji mümkün.

Kaynaklar

Caruso, L. (2018). Digital innovation and the fourth industrial revolution: epochal social changes?. AI & SOCIETY, 33(3), 379-392.

Fuchs, C. (2018). Industry 4.0: The Digital German Ideology. tripleC: Communication, Capitalism & Critique, 16 (1), 280-289.

Meyer, U. (2019). The emergence of an envisioned future. Sensemaking in the case of “Industrie 4.0” in Germany. Futures.

Orlikovski WJ (1992) The duality of technology: rethinking the concept of technology in organizations. Organ Sci 3(3):398–427

Pfeiffer, S. (2017). The vision of “Industrie 4.0” in the making—a case of future told, tamed, and traded. NanoEthics, 11(1), 107-121.

Schwab, K., Davis, N. (2019). Dördüncü Sanayi Devrimini Şekillendirmek, (çev. Nadir Özata). Optimist Yayınları, İstanbul.

18 Temmuz 2019

Posted In: Alman İdeolojisi, Çevre, Dördüncü Sanayi Devrimi, e-devlet, Emek, Fuchs, Genel, Gözetim, güvenlik, işsizlik, Küresel Kriz, Mahremiyet, Özgür yazılım, Teknoloji Tarihi, Yapay Zeka

Dördüncü Sanayi Devrimi

Avrupa Yönetim Forumu, İsviçreli bir akademisyen olan Klaus Schwab tarafından 1971’de kuruldu. Forum, ilk başlarda sadece şirket yöneticilerinin katılımıyla gerçekleşirken 1974’te siyasi liderler de katılmaya başladı. 1987 yılında ise hem adını DEF (Dünya Ekonomik Forumu) olarak değiştirdi hem de uluslararası anlaşmazlıklara çözüm bulmayı hedefleyen bir platform olma vizyonuyla hareket etmeye başladı. Sonraki yıllarda DEF gerçekten de dünyanın çeşitli bölgelerindeki sorunların çözümü için uzlaşma platformu oldu. Savaşın eşiğine gelen Türkiye ve Yunanistan DEF gözetiminde Davos Bildirgesi’ni imzaladılar. Afrika Ulusal Kongresi Başkanı Nelson Mandela ile Güney Afrika Başkanı F.W. de Klerk ilk kez 1992’de DEF sayesinde bir araya geldi. 1994’te Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’la İsrail Başbakanı Shimon Peres’i bir araya getiren yine DEF’ti.

DEF denilince akla ilk gelen, her yıl ocak ayının son haftası İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan toplantılar oluyor. Bu toplantılara sadece davetli olanlar katılabiliyor ve katılımcılar Davos’a üye şirketlerin CEO’ları, seçkin politikacılar, STK temsilcileri ve akademisyenler, dini liderler ve medya temsilcilerinden oluşuyor. Böylece uluslarüstü sermaye, küresel kapitalizmin genel kurulu gibi çalışan Davos’ta, küresel iktidar blokunun değişik fraksiyonlarını bir araya getirme ve kendi programlarını, “kamu yararına girişimcilik” etiketiyle evrensel bir vizyon gibi sunma olanağına kavuşuyor.

Davos toplantılarının gündem başlıklarına bakıldığında dünyayı yeniden yapılandırma arzusu çok net görülebiliyor. Örneğin, gündem başlıklarında building (inşa etme), leadership (liderlik), create (yaratmak) ve shaping (şekillendirme) gibi sözcüklere çok sık rastlanıyor. 2007’den beri şekillendirme sözcüğü beş kez kullanılmış. Şirketleri, hükümetleri ve medyayı arkasına aldıktan sonra Davos’un gündeminin dünyanın gündemi olmasına şaşmamak gerekiyor.

“Endüstri 4.0” terimi ilk kez 2011’de Almanya Hannover Fuarı’nda kullanıldı. Fakat DEF’in 2016’daki Davos toplantısının temasının Dördüncü Sanayi Devrimi olmasından sonra küresel ölçekte bir tartışma başladı. Davos’un bu yılki temasının (Küreselleşme 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi Çağında Küresel Mimariyi Şekillendirmek) yine Dördüncü Sanayi Devrimi ile ilgili olması uluslarüstü sermayenin konuya verdiği önemi gösteriyor.

Dolayısıyla Dördüncü Sanayi Devrimi’ni konuşurken DEF’nin şekillendirmeye çalıştığı bir sürecinde içinde olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Ayrıca Kozanoğlu vd.’nin (2008) yazdığı gibi Davos’un 20 yıldır bizi küreselleşmenin iyi bir şey olduğuna inandırmaya çalıştığını, küreselleşmenin yararlarının risklerinden fazla olduğunu söylediğini ve söylettirdiğini de hatırlayalım. Küreselleşme politikalarında olduğu gibi DEF’in toplumu ve özellikle gelişmekte olan ülkeleri Dördüncü Sanayi Devrimi’ne ikna etmek için “Dördüncü Sanayi Devrimi’nin bu eksileri var; ama şu artıları da var. Artılar eksileri götürüyor.” demesini bekleyebiliriz. Nitekim Schwab’ın (2016) Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki ilk kitabı daha çok bu tarzda bir çalışma. Ama Schwab ve Davis’in (2019) yazdığı, birçok akademisyenin ve iş adamının katkıda bulunduğu bu yılki Davos toplantısının temasıyla aynı ismi taşıyan kitabı okumanızı öneririm.

Çalkantılı bir değişim sürecinin içindeyiz. Birbirinden farklı ama aynı zamanda birbirini etkileyen iddialı teknolojiler bu süreci daha da karmaşıklaştırıyor. Kitapta teknolojinin tarafsız olmadığına, politikliğine ve içerdiği değerlere yapılan vurgunun önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü birçok tartışmada teknolojinin bu özellikleri görmezden geliniyor. Kitabı önermemin birinci nedeni bu. İkincisi de gündemdeki teknolojiler, bu teknolojilerin potansiyelleri, riskleri ve etik sorunları hakkında verilen bilgiler verimli bir tartışma ortamı yaratabilir.

Bu yazıda, fazla yorum yapmadan Schwab ve Davis’in (2019) kitabındaki önemli başlıklara yer vereceğim. Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki eleştirileri sonraki yazıda ele alacağım. Kozanoğlu vd’nin (2008) Davos hakkında yazdıklarını es geçmediğimi, sadece Dördüncü Sanayi Devrimi’ni daha sağlıklı tartışma olanağı sağlayacağını düşündüğüm için bu kitabı okumanızı önerdiğimi özellikle belirtmek isterim.

Önceki Sanayi Devrimleri

Dördüncü Sanayi Devrimi, son yıllarda gerçekleşen ve yeni kapılar açan dönüşümler dizisini tarif ediyor. Dördüncü Sanayi Devrimi derken tamamlanmış bir devrimden değil iradi müdahalelerin belirleyici olacağı bir süreçten söz ediyoruz. Bu iradi müdahalelerin neden gerekli olduğunu ve nasıl olabileceğini tartışmadan önce ilk üç sanayi devrimine bakmakta yarar var. Schwab ve Davis (2019), sanayi sözcüğünü sadece üretimle sınırlamak yerine “insan çabasından kaynaklanan tüm etkinlikleri” kapsayacak biçimde kullanmanın daha iyi bir çerçeve sunabileceğini düşünüyor. Nitekim önceki sanayi devrimleri yalnızca üretimi değil, toplumsal ilişkileri, insanın doğaya ve kendine bakışını da etkiledi.

İlk olarak 18. yüzyılın ortalarında, Britanya tekstil sektöründe iplik eğirme ve dokumadaki makineleşmeyle başlayan Birinci Sanayi Devrimi, 100 yıl içinde buhar makinesi, demiryolu, çelik üretimi gibi birçok yeni endüstri kolunun ortaya çıkmasını sağladı. Birçok sektörün işleyişini değiştirdi. Daha sonraki sanayi devrimlerinde olduğu gibi Birinci Sanayi Devrimi’nin de kazananları ve kaybedenleri vardı. Sömürgecilik yayıldı ve çevre zarar gördü. Schwab ve Davis (2019), bu olumsuzluklara dikkati çekmekle beraber Birinci Sanayi Devrimi’nin genel bir iyileşmeye neden olduğunu savunuyor.

1870-1930 yılları arasında yaşanan İkinci Sanayi Devrimi’nde ise kitlesel üretim, montaj hatları ve elektrik vardı. Bu devrimde başrolü elektrik ve içten yanmalı motor teknolojileri oynadı. Elektrik, ev aletleri, aydınlatma, radyo ve televizyon; içten yanmalı motor da otomobil ve uçak üretimi için gerekli koşulları yarattı. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin sonuçlarının ne olacağını henüz bilmiyoruz ama İkinci Sanayi Devrimi’nin diğer iki sanayi devrimine göre insani gelişmeye daha fazla katkıda bulunduğu söylenebilir. Elektrik, su ve sağlıklama (sanitasyon), modern sağlık hizmetleri ve yapay gübrelemenin icadı insan yaşamını doğrudan etkileyen gelişmelerdi.

Üçüncü Sanayi Devrimi ise 1950’lerde başladı. Yarı iletkenler, ana bilgisayarlar (1960’lar), kişisel bilgisayarlar (1970’ler ve 1980’ler) ve internet (1990’lar) bu devrimin birbirini takip eden aşamalarıydı. Enformasyonun dijital bir şekilde depolanması, işlenmesi ve iletimi birçok sektörün işleyişini değiştirdi.

Schwab ve Davis’e (2019) göre önceki sanayi devrimleri bir gelişme ve zenginleşmeye neden olurken çevreye zarar verdi ve eşitsizliği artırdı, önümüzdeki sanayi devrimi bu sorunları çözebilir.

Dördüncü Sanayi Devrimi Nedir?

Dördüncü Sanayi Devrimi dijitalleşmenin üzerinde yükseldi. Dördüncü Sanayi Devrimi denilince ilk akla gelen teknolojiler nesnelerin interneti, yapay zekâ, robotbilim ve blokzinciri gibi bilişim teknolojileri olmasına karşın aslında farklı kollardan gelişen, kesişen ve etkileşime girerek birbirini güçlendiren çok sayıda teknoloji var. Schwab ve Davis (2019), bu teknolojileri dört gruba ayırıyor. Birinci grupta, dijital teknolojileri genişleten teknolojiler yer alıyor. Bu grupta yer alan blokzinciri ve dağıtık hesap defterleri, nesnelerin interneti ve kuantum bilgi işlem bilgi depolama, işleme ve iletme alanında yenilikçi çözümler geliştiriyorlar. İkinci grup, fiziksel dünyayı yeniden düzenleyen yapay zekâ ve robot bilim, ileri malzemeler, eklemeli imalat ve 3B (üç boyutlu) yazıcılar gibi teknolojilerden oluşuyor. Bu teknolojiler endüstriyel üretimi, ulaşım altyapısını ve ticari ilişkileri yeniden düzenleme potansiyeline sahip. Üçüncü grupta yer alan teknolojilerin hedefinde insan var. Biyoteknolojiler, nöroteknolojiler, sanal ve artırılmış gerçeklik insanların birbirleriyle ve dünyayla etkileşimini değiştirecek. Etik sorunlar en çok bu grupta yer alan teknolojiler üzerinde yoğunlaşıyor. Dördüncü grupta, enerji, jeomühendislik ve uzay teknolojileri alanında yapılan çalışmalar var. Özellikle jeomühendislik çok iddialı bir alan ve önemli riskler içeriyor.

Bu teknolojiler, farklı disiplinler tarafından geliştirilmelerine rağmen ortak özelliklere de sahipler. Birincisi, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojileri, diğer sanayi devrimlerinde olduğu gibi kendinden önceki devrimin hazırladığı koşullarda gelişiyor. Üçüncü Sanayi Devrimi’nin, İkinci Sanayi Devrimi’nin elektrik şebekelerine gerek duyması gibi Dördüncü Sanayi Devrimi de öncelinin enformasyon depolama, işleme ve iletim kabiliyetlerine dayanıyor. Ancak süreklilik kadar bir kopuş da var. Bu nedenle, Schwab ve Davis (2019), elektrik şebekelerine dayanan internetin olanaklarının İkinci Sanayi Devrimi’ne saplanıp kalmış bir düşünce yapısıyla analiz edilemeyeceği gibi Dördüncü Sanayi Devrimi için de mevcut dijital olanakların ötesine geçmemiz gerektiğini savunuyor. İster istemez akla üçüncü devrimi tamamlamadan, dijital altyapıyı güçlendirip genişletmeden Dördüncü Sanayi Devrimi’ne geçilip geçilemeyeceği sorusu akla geliyor. Böyle vaatleri sık duysak da Schwab ve Davis (2019) buna kuşkuyla yaklaşıyor. Ayrıca eğitim ve argeye ayrılan fon dikkate alındığında gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında büyük bir uçurum var. Buna karşı harekete geçilmezse Dördüncü Sanayi Devrimi bu uçurumu daha da derinleştirecek. Hâlâ “ucuz, hızlı, kotasız, sansürsüz internet”in (https://www.bmo.org.tr/2019/03/04/basin-aciklamasiucuz-hizli-kotasiz-sansursuz-internet/) olmadığı bir ülkede Dördüncü Sanayi Devrimi’nden konuşmak trajikomik bir hal alıyor.

İkincisi, geliştirilmekte olan teknolojiler sadece dijital değil ve fiziksel dünyayı dönüştürme gücüne sahipler. 3. Sanayi Devrimi’nde, özellikle internetin yaygınlaşması sonrasında, en çok tartışılan konulardan biri fiziksel ürünlerin dijitalleşmesiydi. Yıllarca kitap ve kaset gibi fiziksel nesnelerin 1’ler ve 0’larla kodlanması ve kolayca paylaşılabilmesiyle meydana gelen değişimi konuştuk. Schwab ve Davis (2019), Dördüncü Sanayi Devrimi’yle beraber tersine bir süreç yaşandığını vurguluyor. Dijital etkinliklerden elde edilen veri, farklı fiziksel nesne, eylem ya da hizmetlerin yaratılmasında kullanılıyor. 3B (Üç Boyutlu) yazıcılardan motor parçaları yapılabiliyor. Nesnelerin interneti, insanların ev aletleriyle olan ilişkisini farklılaştırıyor. İktisatçılar yıllarca bilgisayarların verimliliğe bir katkısının olup olmadığını tartıştılar. Dördüncü Sanayi Devrimi, sunduğu olanaklar ve yarattığı sorunlarla yalnız ekonomiye değil gündelik hayata da fazlasıyla dokunacak. Bu bağlamda, insan gelişimine katkıda bulunmada İkinci Sanayi Devrimi’nden daha büyük bir potansiyele sahip olduğu söylenebilir.

Üçüncüsü, bu teknolojilerin en büyük gücü bir araya geldiklerinde yeni fırsatlar yaratmaları ve birbirlerinin gücünü daha da artırmaları. Buhar gücünün demiryollarını etkilemesi gibi bir teknolojinin başka teknolojileri etkilemesinin tarihte çeşitli örnekleri var. Fakat Dördüncü Sanayi Devrimi’nde teknolojiler arasındaki etkileşim daha yoğun ve doğurgan. Bir yandan yapay zekâ yeni malzemelerin keşfedilmesini hızlandırırken diğer yandan yeni malzemeler daha güçlü bilgisayarların yapılabilmesini sağlıyor.

Dördüncüsü, teknolojilerin benzer yararlar ve zorluklar yaratmaları. Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki yazı ve konuşmalar incelendiğinde bunların daha çok tüketici odaklı olduğu görülüyor. Hayatı kolaylaştırıyorlar, maliyetleri düşürüp tüketici seçeneklerini ve kaliteyi artırıyorlar. Fakat bu teknolojiler eşitsizliği ve işsizliği artırma potansiyeline de sahip. Sağlık, güvenlik ve mahremiyet alanında çeşitli tehditler var.

Dördüncü Sanayi Devrimini Bekleyen Zorluklar

Dördüncü Sanayi Devrimi hakkında yazılanlar ve yapılan etkinlikler çoğunlukla bir teknoloji güzellemesi oluyor. Oysa övgüyle söz edilen teknolojilerde atlanmaması gereken ciddi riskler var. Schwab ve Davis (2019), gelecekte karşılaşabileceğimiz sorunları tartışırken, birçok Dördüncü Sanayi Devrimi misyonerinin yaptığının aksine, siyasal ve toplumsal bağlamı ihmal etmiyor:

Dördüncü Sanayi Devrimi, eşitsizliğin, toplumsal gerilimlerin, ve siyasi bölünmüşlüğün arttığı bir zamanda ve kırılgan toplumların ekonomik belirsizliğe ve doğal felaketlerden kaynaklanan tehditlere gittikçe daha fazla maruz kaldığı bir ortamda dünya için yeni meydan okumalar ve kaygılar yaratan şekillerde gelişiyor ve yükseliyor. (s. 30)

Bu bağlamda, üç büyük zorlukla karşı karşıya olduğumuzu vurguluyorlar.

Birinci zorluk, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin kazanımlarının adil bir şekilde dağıtılması. Önceki sanayi devrimlerinin bunda başarısız olduğunu biliyoruz. Özellikle ülkelerin kendi içlerindeki eşitsizlik artıyor. Schwab ve Davis (2019), insanların sistemlerden yararlarlanamamasını, sistemlere erişmenin ekonomik veya elverişli olmamasına, açık veya gizli bir şekilde taraflı olmasına ve kârları belirli yerlerde yoğunlaştırmaya çalışan kurumların operasyonlarına bağlıyor. Bu nedenle, çoğu zaman ihmal edilen üç alana özen gösterilmesi gerektiğini vurguluyorlar. Birinci alan, hala önceki sanayi devrimleriyle boğuşan gelişmekte olan ülkelerin güçlendirilmesi. İkinci alan, önceki sanayi devrimlerinin de yükünü taşıyan çevre. Üçüncü alan ise dünyanın her yerinde, yüksek bir gelire veya siyasal güce sahip olmayan, dışlanan veya görmezden gelinen kesimler.

İkinci zorluk, dışsallıkların (bir ekonomik birimin faaliyetinden diğer birimlerin olumlu ya da olumsuz etkilemesi) yönetimi. Önceki sanayi devrimleri, dışsallıkların yönetiminde başarısız oldular. Doğal çevre, kırılgan toplumlar ve gelecek kuşaklar, değişimin istenmeyen sonuçlarına, teknolojilerin ikinci derece etkilerine ve yeni olanakların kötüye kullanılmasına karşı yeterince korunamadılar. Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerinin uzun vadeli etkileri hakkında büyük bir belirsizlik ve risk söz konusu. DEF’nin 2017 Küresel Riskler Raporu‘nda yapay zekâ, biyoteknoloji, jeomühendislik ve nesnelerin internetini kaygı verici teknolojiler olarak değerlendiriliyor. 2018’de yayımlanan Küresel Riskler Raporu da siber varlıklara yönelik siber tehditler üzerinde duruyor.

Üçüncü zorluk, Dördüncü Sanayi Devrimi’ni insan merkezli yapabilmek. Teknolojinin insanları denetlemek ve kontrol altına almak yerine güçlendirmesini ve özgürleştirmesini sağlayabilmek.

Kitap boyunca Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojileri, sundukları olanaklar ve yukarıdaki üç zorluk çerçevesinde tartışılıyor. Bu teknolojilere geçmeden önce, Schwab ve Davis’in (2019) teknolojiye yaklaşımına bakmakta yarar var.

Teknoloji Politiktir ve Tarafsız Değildir

Schwab ve Davis (2019), iki yanıltıcı bakış açısına itiraz ediyorlar. Bu bakış açılarından ilki, teknolojinin geleceği belirlediği. Bu bakış açısına göre teknoloji dışsal, değiştirilemez ve durdurulamaz bir güç olarak görülür. Bir diğer deyişle teknoloji toplumun kontrolünün dışında ve üzerindedir. Teknolojinin değerler bakımından tarafsız olduğunu savunan ikinci bakış açısı daha yaygındır. Bu bakış açısı, teknolojiyi hem iyi hem de kötü şeyler için kullanılabilecek bir araç olarak görür; sorumluluğu teknolojiyi geliştirenler ve dağıtanlardan çok tüketicilere yükler.

Schwab ve Davis (2019), her iki bakış açısını teknoloji ve toplumun barındırdıkları değerler ve politika aracılığıyla karşılıklı olarak birbirlerini şekillendirdiğini görememeleri nedeniyle eleştiriyor. Bunun yerine insan merkezli bir bakış açısı öneriyorlar. Bu bakış açısına göre tüm teknolojiler politiktir. Teknolojinin politikliği, teknolojinin hükümetleri ya da partileri temsil ettiği anlamına gelmez. Politiklik, “teknolojilerin, sosyal süreçlerle geliştirilen, insanlar ve kurumların yerine ve onlar için çalışan ve toplum içindeki güç, yapı ve statüyü etkileyebilecek (ve gerçekten de etkileyen) bütün varsayımları, değerleri ve ilkeleri içeren çözümler, ürünler ve uygulamalar olduğunu” (age, s. 55) ifade eder.

Teknolojinin politikliği ve değerlere bağlı yaklaşım benimsendiğinde sorumlu ve duyarlı bir teknoloji yönetiminin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Yeni teknolojilerden kaynaklı sorunlara karşı çoğunlukla tepkisel yaklaşılır. İnsanlar yalan haberler, mahremiyet ihlalleri ve algoritmalara dayalı düzenlemeler gibi sorunlara karşı kendilerini savunmanın yollarını ararlar. Değerlere dayalı yaklaşım ise bekleyip görmeyi değil teknolojik değişimden beklentilerimiz üzerine düşünmeyi ve bunun için eyleme geçmeyi gerektirir. Böylece teknoloji geliştirilirken teknolojinin hangi alanlarda kullanılacağı ve kimlere yarar sağlayacağı hakkında yönlendirici olunabilir. Teknolojinin içerdiği değerler hakkındaki farkındalık teknoloji tasarımına belirli değerlerin eklenebilmesi için stratejiler geliştirmeye, değişimi şekillendirmeye yardımcı olabilir.

Schwab ve Davis (2019), liderlerin (tasarımcılar, girişimciler, politika belirleyiciler ve toplumu etkileme gücü olan kişiler) dokuz bükülme noktasından yararlanarak teknolojinin değerleri dikkate alan bir bağlamda tartışılmasını teşvik edebileceğini ve harekete geçilmesini sağlayabileceğini savunuyor:

1. Eğitim programları: Teknolojiyi geliştiren insanların sorumluluklarını öğrenmeye ihtiyaçları var. Son yıllarda mühendislik eğitiminde ve MBA programlarında etiğe yer verilmesi olumlu bir gelişmedir. Bu noktada eğitimciler, değerlerin teknoloji, toplum ve ekonomik sistemle ilişkisi üzerinde durabilir; öğrencilerin iş hayatında teknolojiyi daha geniş bir bakış açısıyla düşünebilmelerini sağlayabilir.

2.Fon bulma ve yatırım: Bu noktada bağımsız fon sağlayıcılar dikkatleri sosyal etkilere yoğunlaştırabilir ve yatırımlarda değerleri öne çıkararak girişimcileri yönlendirebilir.

3.Kurumsal kültür: Kurum liderleri, şirket kültürünün oluşumunda önemli bir konuma sahiptir. Bu konumlarını sosyal sorumluluk sahibi kurumlar yaratmak ve çalışanları etkilemek için kullanabilirler.

4.Karar verme ve öncelik belirleme: Projelerin karar süreçlerindeki etkililik, ölçeklenebilirlik, kâr vb konulardaki varsayım ve etkenleri, bunlar arkasındaki değerleri sorgulamak alınan kararların insanları nasıl etkileyebileceği hakkında bir fikir sahibi olunmasını sağlar. Böylece geliştirilecek ürünün toplumunun çıkarlarıyla ne kadar uyumlu olacağı ön görülebilir.

5. İşyerlerindeki süreç, prosedür ve protokoller: Bunlar ayrıntılı olarak incelenerek değer ve önyargıların ürünlere nasıl kodlandığı hakkında ipuçları elde edilebilir.

6.Ekonomik özendiriciler: Ekonomik sistemler, bazı toplumsal değerleri ve hedefleri özendirirler. Bu özendiriciler, robotik protezciliğinde olduğu gibi toplum için yararlı ama yatırımın geri dönüşünün yavaş olduğu alanlardaki gelişmeleri engelleyebilir. Bu tip durumlara karşı toplumun teknolojiden gerçek beklentileri daha görünür yapılabilir.

7.Ürün tasarımı: Tasarımın her alanı değerlerle bağlantılıdır. Tasarım sürecinde söz sahibi olan mühendisler, mucitler, tasarımcılar, yöneticiler vb ürünün ortaya çıkardığı sonuçların toplumsal değerlerle uyumluluğunu sorgulayabilir.

8. Teknik Mimari: İnternet, askeri altyapılar, ulaşım altyapısı gibi başka teknolojilerin kullanılmasına olanak sağlayan büyük ölçekli altyapılar içerdikleri değerlerle veri akışını ve erişimi etkiler. Bu tip mimarilerin oluşturulmasında alınan kararların topluma etkisini göz önünde bulundurmak politika belirleyicilerin ve sektör liderlerinin daha dikkatli hareket etmesini sağlayabilir.

9. Toplumsal Direnç: Schwab ve Davis (2019) çoğu zaman ilk sekiz bükülme noktasından yeterince yararlanılamadığını, toplumsal direncin, özellikle geliştirilen ürünler toplumsal önceliklerle çatıştığında ortaya çıktığını yazıyor. Bu noktada, toplumun değerleri ile geliştirme sürecinde teknolojinin bir parçası olan değerleri incelemek gerekir. Duyarlı ve sorumlu bir yönetim, teknolojilerin yalnız onu geliştiren kişi ve kuruluşların değerlerini değil, toplumun değerlerini de içerecek biçimde geliştirilmesini sağlayabilir. Son yıllardaki mahremiyet ihlallerinden sonra belirli değerleri tasarım aşamasında teknolojiye yerleştirmeye zorlayan GDPR (Genel Veri Koruma Tüzüğü) toplumsal dirence güzel bir örnektir.

Değerler konusunun Schwab ve Davis’in (2019) kitabının en önemli ama aynı zamanda en sorunlu kısmı olduğunu düşünüyorum. Ortak değerler nasıl belirlenecek? Schwab ve Davis (2019) iyimserler; farklı kültürel değerlerin yaratacağı anlaşmazlıklara rağmen olumlu, birleştirici değerler üzerinde görüş birliğine varılabileceğini iddia ediyorlar. Ancak siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduran %1’le bundan yoksun %99’un bazı değerlerde ortaklaşması ne kadar olanaklı?

Bu soruyu, sonraki yazıya bırakarak Dördüncü Sanayi Devrimi’nin başlıca teknolojilerine bakalım.

Dijital Teknolojileri Genişletenler: Yeni Bilişim Teknolojileri, Blokzinciri ve Nesnelerin İnterneti

Üçüncü Sanayi Devrimi’nin temelinde bilişim teknolojileri vardı. 1948’de icat edilen transistörler, daha sonraki yıllarda hem hızla küçüldü hem de ucuzladı. Moore Yasası’na göre inç kare başına düşen transistör sayısı yaklaşık her 18 ayda ya da iki yılda bir iki katına çıkıyordu. Transistörlerdeki ucuzlama ve küçülme, bilgisayarların hem yaygın kullanımlarını hem de hayatın daha çok içinde olmalarını sağladı.

Ancak Moore Yasası, fiziksel sınırlarına gelmiş durumda ve transistördeki küçülmenin devam etmesi zor gibi görünüyor. Ayrıca Dördüncü Sanayi Devrimi yeni ihtiyaçlar doğuruyor: Aygıt ve verilerin yaygınlaşmasından kaynaklı talepleri karşılayabilecek hızlı ve gecikme süresi düşük teknolojilere ihtiyaç var. Bunun için dijital bilgisayarların potansiyellerini zorlayarak, sadece belirli bir işi yapmaya yönelik işlemciler geliştirmek bir seçenek. Bir başka seçenek, kuantum bilgisayarlar ise dijital bilgisayar teknolojisini aşan, daha devrimci bir seçenek. Kuantum bilgisayarlar, klasik bilgisayarların kullandığı bitler (1’ler ve 0’lar) temelinde tasarlanan transistörler yerine kubitleri (kuantum bitleri) kullanıyor ve kuantum mekaniğinin yasalarından yararlanıyor. Kuantum bilgisayarlar, olasılığa dayanan algoritmaları ile bazı matematiksel problemlere dijital bilgisayarlardan daha hızlı yanıt üretebilir. Büyük sayıların asal çarpanlarını bulmak ve çok değişkenli optimizasyon problemlerini çözmek için kullanılabilir.

Kuantum bilgisayarlar kuramsal olarak 30 yıldır var olmalarına karşın uygulamadaki zorluklar nedeniyle kullanım alanları sınırlı. Fakat kuantum bilgisayarlar fiziksel zorlukları aştıklarında internette kullanılan şifreleme algoritmalarını kolayca kırabileceğinden güvenlik önlemlerimizi yeniden düşünmemiz gerekecek. Kuantum bilgisayarlardaki hızlı ilerlemeye karşın Schwab ve Davis(2019), kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarların yerini almayacağını, tüm potansiyeline karşın özelleştirilmiş ve yüksek maliyetli bir bilişim alanı olacağını, zorlukların aşılması durumunda 5. Sanayi Devrimi’ne sıçramamıza yardımcı olacağını belirtiyorlar.

Fakat bilişim teknolojilerindeki küçülmenin şu an geldiği aşama bile eşsiz fırsatlar içeriyor. Bilgisayarlar hayatın her alanına yayılıyor. Giyilebilir teknolojilerden sonra vücudun içine yerleştirilebilecek mikroçipler sayesinde hastalıkların tespiti ve kişiye özel tedavi alanlarında önemli ilerlemeler kaydedilebilir.

Schwab ve Davis’in (2019) bilişim teknolojileri kapsamında tartıştığı diğer konular blokzinciri teknolojisi ve nesnelerin interneti. Blokzinciri teknolojisi, merkezsizleştirici gücü sayesinde dezavantajlı olan gruplara yardımcı olabilir ama şu anda yasal belirsizlikler, standartların olmaması, uyuşmazlıkların çözümü gibi zorluklarla karşı karşıya.

“Veri toplayan ve bu verileri ihtiyaca göre işleyen ve dönüştüren bir dizi akıllı ve bağlantılı algılayıcılardan oluşan” (s. 138) nesnelerin interneti, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin temel altyapı öğesi olarak görülüyor. Nesnelerin interneti,

  • eylemleri algılayan, ileten ve kimi zaman eyleme geçen aygıtlara
  • aygıtları birbirine bağlayan iletişi altyapısına
  • verileri toplayan ve dağıtan bir veri sistemine
  • bu verileri işleyerek hizmet paketleri sunan uygulamalara

gerek duyuyor ve

  • veri analiziyle aygıtları ve insanları daha iyi anlama
  • etkinlik ve verimliliği artırma,
  • akıllı etkileşimli nesneler yaratma

olanağı sağlıyor.

Nesnenlerin interneti, bu olanakların yanında önemli riskler de içeriyor. Nesnelerin interneti, yapay zekâ ve robotbilimle birlikte bedensel işgücünün istihdamını azaltarak istihdam sorununa neden olabilir. Gündelik hayatın içine bu kadar dahil olan nesneler, siber saldırılan hedefi olduğunda ya da başka hedeflere yapılan siber saldırılar için kullanıldıklarında gündelik hayatı felç edebilirler. Bu alanda da henüz standartların olmayışı farklı üreticilerin cihazları arasında bir birlikte çalışabilirlik sorunu yaratacaktır. En önemlisi de verinin üretilmesi, kaydedilmesi, işlenmesi, dağıtılması, paylaşımı ve kullanımı ile ilgili sorunlardır.

Ayrıca dijitalleşmeye bağımlılığın, toplumu enerji kesintilerine karşı daha hassas hale getirdiğini, enerji tüketimi ve çevreye verilen zararın artacağını da unutmayalım.

Fiziksel Dünyayı Yeniden Düzenleyenler:

Yapay Zekâ ve Robotbilim, İleri Malzemeler ve 3B Yazıcılar

Dördüncü Sanayi Devrimi, önceki sanayi devriminde olduğu gibi gerçek dünyadaki ilişkileri dijitalleştirmekle kalmıyor fiziksel dünyayı da yeniden düzenliyor. Schwab ve Davis (2019) bu başlık altında yapay zekâ ve robotbilim, ileri malzemeler, eklemeli imalatı ve 3B yazıcıları ele alıyor.

Henüz yapay genel zekâ olmasa da iyi tanımlanmış belirli uygulamaları yerine getirebilen yapay zekâ uygulamaları var. Şu anda internette en uygun kişiye en uygun reklamı göstermek, siber güvenliği desteklemek, belirli hastalıkları teşhis etmek gibi uygulamaları olan yapay zekâ, tıp, hukuk, gazetecilik, muhasebe gibi bilgiye dayalı mesleklere destek olarak bu meslekleri dönüştürecek. Robotların dünyayı ele geçirmesi henüz gündemde olmayan bir risk. Ama yapay zekâ ve robotların yaratacağı istihdam sorunu kritik bir tartışma konusu. Schwab ve Davis’in (2019) bunun hakkındaki düşünceleri çelişkili.

Bir yandan robotların işçilerin yerini aldığı örneklerden söz ediyorlar. Örneğin çok yakında araçların yalnızca sürücülerini kaybetmekle kalmayacağını robotların en büyük alıcısının otomotiv sektörü olduğu gerçeğinden yola çıkarak araçların kendilerinin de robotlar tarafından yapılacağı tahmininde bulunuyorlar. Elektronik sektörü üreticilerinden Foxconn’un iki yılda 60000 çalışanını robotlarla değiştirdiğini, işgücü maliyeti avantajı ortadan kalktığında gelişmekte olan ülkelerdeki üretimin gelişmiş ülkelere geri döneceğini yazıyorlar.

Ama diğer yandan iyimserce düşünerek, yapay zekâ ve robotlar nedeniyle bazı meslekler ortadan kalkarken yerlerini yeni mesleklere bırakabileceğini öne sürüyorlar. Yapay zekâ ve robotbilimin sevkiyat şoförlüğü ve kasiyerlik gibi mesleklerde insanların yerini alabileceğini ama çoğu alanda görevleri sadece dönüştüreceğini belirtiyorlar. Hatta AlphaBeta’nın bir analizine atıfta bulunarak yapay zekâ ve robotbilimin en büyük etkisinin tekrara dayalı ya da teknik görevlerin otomasyona geçirilmesi olacağını, böylece insanların daha kişiler arası ve yaratıcı çalışmalara zaman ayırabileceğini iddia ediyorlar.

Dördüncü Sanayi Devrimi’nde ortaya çıkan ileri malzemeler ise enerji, üretim, iletim, depolama, su filtreleme ve tüketici elektroniği gibi çeşitli alanlarda kullanılacak ve maddi dünyayı farklılaştıracak. Schwab ve Davis (2019), ideal bir durumda imalatçıların yol açtıkları çevresel etkilerin sorumluluğunu almaları gerektiğini ama tüketici etmenleri ve hükümet düzenlemeleri olmadan bunu başarmanın zor olduğunu ekliyor. Ulusal düzenlemeler de yetmeyebilir; uluslararası rekabette öne geçmek isteyen bazı ülkelerin riskli faaliyetlere göz yumması önemli bir risk olduğundan uluslararası bir işbirliği gerekiyor.

3B ve eklemeli imalat, malzeme eksilterek ya da malzemenin şekli değiştirilerek yapılan geleneksel imalattan farklı olarak fiziksel ürünleri, malzeme katmanlarına yaptığı sürekli eklemelerle elde ediyor. 3B baskı,

  • çok küçük hacimlerde üretim yapmaya
  • hızlı prototip üretimine
  • üretimde merkezsizleşme ve dağıtıma

olanak veriyor.

3B baskının üretim, deniz taşımacılığı, lojistik, nakliyat, altyapı, inşaat, uzay, havacılık gibi alanlarda etkili olması bekleniyor. Schwab ve Davis (2019) şu anda diş hekimliği uygulamalarında, kulak içi işitme cihazlarında ve ortopedik implantlarda kullanılan 3B baskının gelecekte sağlık sektöründe bir devrim yaratabileceğini ve tıbbi ürünlerin evde basıldığını görebileceğimizi, gelecekte organların tamamını basılabileceğini yazıyor. Fakat bu ihtimalin, gelecekte sadece varlıklı bir azınlık için geçerli olması durumunda eşitsizliğin artacağını, etik ve toplumsal sorunlara neden olacağını da vurguluyorlar.

Ancak 3B ve eklemeli imalat konusunda daha yakın bir sorun, yapay zekâ ve robotbilimde olduğu gibi üretimin gelişmiş ülkelere geri dönerek gelişmekte olan ülkeleri istihdam sorunlarıyla baş başa bırakması sonrasında ortaya çıkacak.

İnsanı Değiştirenler:

Biyoteknolojiler, Nöroteknolojiler ve Artırılmış Gerçeklikler

Biyoteknolojilerin Dördüncü Sanayi Devrimi’nin diğer teknolojilerinden üç önemli farkı var. Birincisi, daha fazla duygusal tepkiye neden olmaları. Biyolojik sistemleri değiştiren ve DNA’yla oynayan uygulamalar toplumda rahatsızlık yaratıyor. Genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri ve kök hücre araştırmaları farklı kültürlerde farklı tepkilerle karşılaşıyor, ama çoğu zaman bir endişeye neden oluyor. İkincisi canlı organizmalar üzerine çalışan biyoteknolojilerin öngörülebilirliği, dijital teknolojilerle karşılaştırıldığında çok daha az. Bir organizmanın herhangi bir özelliğinde yapılacak bir değişiklik beklenmedik sonuçlara neden olabilir. Üçüncüsü, biyoteknoloji çalışmaları daha sermaye yoğun. Yatırımın geri dönüşü uzun olabiliyor bazen de tatmin edici bir sonuca ulaşılamıyor.

Dezavantajlarına rağmen biyoteknolojilerin tıp, tarım ve ve biyomalzeme üretiminde köklü değişiklikler yapması bekleniyor. Tıpta en büyük değişiklik, kişiye özel tedavilerde olacak. Büyük veri ve yapay öğrenmenin yardımıyla hastaların olası tedavilere nasıl tepki verebileceklerini öngörmek kolaylaşacak. Tarımda, küresel gıda talebini karşılayabilmek için biyoteknolojiden yararlanabilinecek. Biyomalzemeler alanında yapılan çalışmalarda ise yaşlılıktan kaynaklı sorunlara karşı çözümler aranıyor. Örneğin, yakın bir gelecekte biyoteknolojideki gelişmeler sayesinde deforme olmuş kemikleri laboratuvarda üretilmiş kemiklerle değiştirme olanağına kavuşabiliriz.

Biyoteknolojide, bilimsel özgürlük, insan hakları, kültürel normlara saygı, eşitlik ve adalet gibi konuları dikkate alan etik bir çerçevenin oluşturulması gerekiyor.

Nöroteknolojiler, insan beynini hem daha iyi anlama hem de beynin çalışmasına müdahale etme olanağı sağlıyor. Diğer Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerinde olduğu gibi nöroteknolojilerin hızlı ilerleyişinin arkasında da bilişim teknolojileri var: Bilişim gücündeki hızlı artış, daha ucuz ve gelişmiş algılayıcılar ve yapay öğrenme. Nöroteknolojilerin beynin nasıl çalıştığı hakkında sağladığı bilgi hem onu taklit eden hem de onunla etkileşime giren çalışma alanlarının gelişmesini sağlayacak. Beyin-bilgisayar arayüzü geliştiren bir şirkete yatırım yapan Elon Musk’a göre “biyolojik zeka ile dijital zeka yakında birleşecek.”

Bu değişim sürecinde insanın benlik algısının, diğer insanlarla ve doğayla ilişkisinin değişip dönüşmesi kaçınılmaz gibi. Fakat biyoteknolojiler gibi nöroteknolojilerin potansiyeli de insanları endişelendiriyor. İnsanın beynini etkileme ve takip edebilme becerisindeki artış Facebook – Cambridge Analytica skandalından daha büyük ve tehlikeli sorunlarla karşı karşıya kalabileceğimiz anlamına geliyor.

Sanal gerçeklik (Virtual Reality), artırılmış gerçeklik (Augmented Reality) ve karma gerçeklik (Mixed Reality) de benzer sorunlara neden olabilir. Bu teknolojiler insanların kendilerini sanal ortamlara yerleştirdikleri ya da sanal ögeleri gerçek hayata yerleştirdikleri görsel-işitsel teknolojiler. 50 yıldır bilinmesine rağmen bilişim teknolojilerin geldiği seviye sayesinde ancak günümüzde yaygınlaşmaya başladılar. Ayrıca görsel ve işitsel duyuların yanında başka duyuları harekete geçiren ögeler de eklendi. Schwab ve Davis (2019), beyinlerimizi “kortikal modemlere, implantlara ve nanorobotlara bağlamanın” henüz uzak bir olasılık olduğunu ama beyin-insan arayüzlerinin gerçekleşmesinin daha yakın olduğunu öne sürüyor. Hatta bu sanal gerçeklik ve türevi teknolojilerin harici aygıtlardan gömülü aygıtlara dönüşmesi de bekleniyor.

Artırılmış gerçeklik teknolojileri insanın farklı dünyalar ve ortamlar deneyimlemesine yardımcı olabilir. Ama bir afyona da dönüşebilir. İnsanın gerçeklerle mücadele etmek yerine onlardan kaçmasına yardımcı olması ve onu kuşatılmış bir dünyada yalnızlaştırması olasılığı var. Bunun yanında, insanı değiştiren diğer teknolojilerde olduğu gibi mahremiyet ihlalleri endişe verici. Sanal gerçeklik cihazlarıyla kullanıcıların her hareketinin gözlemlenebilmesi, hangi durumlarda hangi tepkileri verdiklerinin bilinebilmesi ve bu bilginin davranışları etkilemek için kullanılabilmesini sağlayacak.

Çevreyi Bütünleştirenler:

Enerji, Jeomühendislik ve Uzay Teknolojileri

Bilişim teknolojilerini kullanım alanları genişledikçe enerji ihtiyacı da artıyor. Fosil yakıtlar yerine yeni enerji kaynakları aranıyor. Dalga enerjisinden nükleer füzyona kadar çeşitli enerji kaynakları üzerinde duruluyor. Yeni kaynakların yanında enerji depolama olanaklarını artırmak için araştırmalar var. Fosil yakıtların yerini temiz enerji kaynaklarına bırakması dünyamız için iyi olacak. Ama petrole talebin azalmasının petrol üreticisi ülkelerde ekonomik ve toplumsal krizlere neden olabileceğini de hesaba katmak lazım. Ayrıca Schwab ve Davis (2019), kısa vadeli hedefler nedeniyle şirketlerin temiz enerjiye geçmekte isteksiz davranacağını, bu nedenle hükümet desteğinin gerekli olduğuna dikkati çekiyorlar.

Jeomühendislik ise yeryüzünün biyosferini kontrol edilebilme iddiasında. Aşağıdaki öneriler karşı karşıya olduğumuz tehlike hakkında bir ipucu verebilir (s. 271):

  • Güneş ışınlarını başka yöne çevirmek için stratosfere dev aynalar yerleştirmek,
  • Yağış artışı için atmosfere kimyasal tohumlama yapmak,
  • Büyük makineler kullanarak karbondioksidi havadan ayırmak.

Birçok bilimciye göre bu öneriler, öngörülemez ve yönetilemez tehditler içeriyor. Jeomühendislik savunucuları ise bunu dünyaya verdiğimiz zararı düzeltmenin bir yolu olarak görüyor. Schwab ve Davis (2019), küresel bir işbirliği olmadan jeomühendislik girişimlerinin çok riskli olacağını vurguluyor.

Bir zamanlar mikroçip ve yazılım mühendisliği gibi alanlara katkıda bulunan uzay teknolojileri şimdi bilişim, ileri malzemeler ve enerji teknolojilerinin bir bileşimi olarak karşımıza çıkıyor. Önceden uzay teknolojileri derken sadece birkaç devletten söz ederken şimdi özel sektörün de dahil olduğu kalabalık bir teknoloji alanı var. Bu çok sayıdaki aktörün yönetimi ve eş güdümü yeni zorluklar getiriyor. Ama en azından çok sayıda bilimciyi ve yatırımcıyı kendine çeken uzay teknolojilerinin jeomühendislikten daha güvenli bir alan olduğu söylenebilir.

***

Kısacası birbiriyle etkileşim halinde olan, insanlık için çeşitli fırsatlar sunmasının yanında tehditler de içeren teknolojilerle karşı karşıyayız. Schwab ve Davis (2019), bu teknolojileri kontrol edemeyeceğimiz dış güçler olarak ele almanın ne kendimize ne de insanlığa güç kazandıracağını vurguluyorlar ve kitap boyunca iradi müdahale vurgusu göze çarpıyor.

Sonraki yazıda Schwab ve Davis’in (2019) önerilerini tartışacağım. Dördüncü Sanayi Devrimi’ni eleştirel bir bakış açısıyla değerlendiren yazarların görüşlerine yer vereceğim.

Kaynaklar

Kozanoğlu, H., Gür, N. Özden, B. A. (2008). Neoliberalizmin gerçek 100’ü. İletişim.

Schwab, K. (2016). Dördüncü Sanayi Devrimi,(çev. Zülfü Dicleli). Optimist Yayınları, İstanbul.

Schwab, K., Davis, N. (2019). Dördüncü Sanayi Devrimini Şekillendirmek, (çev. Nadir Özata). Optimist Yayınları, İstanbul.

18 Temmuz 2019

Posted In: Bilgisayar Bilimi, blokzinciri, Çevre, Davos, Dördüncü Sanayi Devrimi, e-devlet, Emek, Gözetim, ifade özgürlüğü, kitap, Mahremiyet, nesnelerin endüstriyel interneti, nöroteknolojiler, Özgür yazılım, sansür, Schwab, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, Yapay Zeka

Blokzinciri Uygulamaları

İnterneti icat edenlerin aklında bilgisayarları birbirine bağlayarak bir ağ oluşturmak vardır. Bunun için çalışan bilgisayar programcılarından biri olan Ray Tomlinson ise bambaşka bir dünyanın kapısını aralar. 1963’te Rensselaer Polytechnic Institute Elektrik Mühendisliği Bölümünden mezun olan ve eğitimine MIT’de devam eden Ray Tomlinson, 1965’te master derecesini aldıktan sonra bir süre doktora çalışmalarına devam eder. Daha sonra 1967’de BBN’de (Bolt, Beranek ve Newman) çalışmaya başlar. BBN’de internetin öncülü olan ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network) için yazılım geliştirmektedir. Bir gün Tomlinson, iş arkadaşı Jerry Burchfiel’i çağırır ve eğlence amaçlı geliştirdiği “Mesaj Gönder” programını gösterir. Burchfiel, bunu kimseye göstermemesini, burada bununla uğraşmak için para almadıklarını söyler. Neyse ki ARPANET’i yöneten DARPA’nın (Defense Advanced Research Projects Agency) yöneticilerinden Larry Roberts’in bu yazılımdan haberdar olmasıyla beraber fazla endişelenmelerine gerek kalmaz. Mesaj gönderme programı Roberts’in çok hoşuna gider ve tüm iletişimini bu elektronik posta sistemini kullanarak yapmaya başlar (https://www.forbes.com/asap/1998/1005/126.html).

Bilgisayarları birbirine bağlamak üzere geliştirilmekte olan ağ, epostanın icadıyla beraber bilgisayarların kullanıcılarının da birbirine bağlandığı bir sosyal ağa evrilmeye başlar. Tomlinson interneti, insanlar arası etkileşime açmıştır. Epostayı, duyuru tahtası sistemleri (Bulletin Board System – BBS), tartışma grupları (USENET) ve web sayfaları ile takip eder. Etkileşimin biçimi ve içeriği zaman içinde değişir. İnternet kullanıcıları önce fotoğraf ve müzik paylaştıkları web sitelerinde etrafında bir araya gelirler. Daha sonra bu web siteleri sosyal medya platformlarına dönüşür. Fakat eposta hep var olur.

İnternetin gelişimine farklı bir yön veren, onu basitçe bilgisayarların birbirine bağlandığı bir ağın ötesine taşıyan bir diğer bilgisayar programcısı da Tim Berners-Lee’dir. Oxford’dan mezun olduktan sonra CERN’de yazılım mühendisi olarak çalışmaya başlayan Berners-Lee, enformasyon paylaşımındaki sıkıntılara bir çözüm bulmaya çalışır. Farklı bilgisayarlarda tutulan enformasyona ancak bu bilgisayarlara bağlanılarak erişilebilmektedir. Bu sorunu çözebilmek için Berners-Lee, webin temelini oluşturan HTML, URI ve HTTP teknolojilerini geliştirir. Ayrıca ilk web tarayıcısını (WorldWideWeb.app) ve sunucusunu (httpd) yazar. 1990 yılının sonunda ilk web sitesi internette yayımlanır ve 1991’de CERN dışındaki topluluklar da webe katılmaya davet edilir.

Webin mucidi Berners-Lee, web kullanıcılarını sınırlandırabilecek bir hak talep etmez; insanların ücret ödemeden veya bir izin istemeden webi kullanabilmesini istemektedir. Berners-Lee ve arkadaşları, bu konuda CERN’i de ikna ederler. 1993 Nisanında CERN, webi telifsiz olarak paylaşır. CERN’in bu kararını küresel düzeyde yaratıcılık, işbirliği ve inovasyon dalgası takip eder. Webin öncüleri, merkezsizleşme (decentralisation), ayrımcılık yapmama (non-discrimination), aşağıdan yukarı tasarım (bottom-up design), evrensellik (universality), oydaşma (consensus) ilkelerini savunmakta ve bu ilkelerin internete içsel olduğunu düşünmektedir. Merkezsizleşme, webe içerik koymak için merkezi bir otoritenin iznine gerek olmaması ve bir noktadaki kesintinin sistemi tamamen çalışamaz duruma getirememesi anlamına gelmektedir. Bu sansürden ve gözetimden muaflığı da ifade eder. Ayrımcılık yapmama ise ağları işletenlerin uygulamalar, içerik, web siteleri ve platformlar arasında ayrım yapmamasını ifade eden ağ tarafsızlığı ilkesine dayanmaktadır. Aşağıdan yukarı tasarım ilkesiyle ufak bir uzman grubu tarafından yazılan kod yerine herkese açık, en fazla katılımı ve deneylemeyi teşvik eden bir çalışma yöntemi savunulur. Evrensellik, webde yer alan tüm bilgisayarların donanımları veya kullanıcılarının yaşadığı yer, kültürel ve politik inançlarından bağımsız olarak aynı teknik dili konuşmasıdır. Böylece bir yandan farklılıkların gelişimine ortam hazırlanırken diğer yandan insanları birbirinden ayıran duvarların önüne geçilebilecektir. Fakat evrensellik, evrensel standartların yokluğunda uygulanamaz. Bu nedenle oydaşma ilkesi standartların oluşum sürecinin şeffaf, herkese söz hakkı veren ve katılımcı olmasını savunur.

Bu ilkeler, aktivistler tarafından yıllarca savunulmuş ve açık veri (open data), açık hükümet (open government), bilimde açık erişim (open access) ve özgür kültür (free culture) gibi hareketlere ilham kaynağı olmuştur. 2000’li yılların başından itibaren özellikle internetteki ticarileşme ve hükümetlerin artan kontrolü hakkındaki endişelerin de arttığı görülür. 2016 yılındaki ABD seçimleri sonrasında hem Büyük Beşli’nin (Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon) açıkça görülebilen hakimiyeti hem de hükümetlerin internet üzerindeki baskısı bu ilkeleri günümüz koşullarında uygulamanın zor olduğunu göstermektedir.

Eposta da web de internet temelli uygulamalardır. Eposta, merkezsiz yapısını ve dolayısıyla şirketlerden bağımsız varlığını devam ettirir. Ama webde en başından beri kullanıcıyla site sahibi arasında asimetrik bir ilişki vardır. Merkezsizleşme savunulan (ve mutlaka savunulması) gereken bir ilkedir. Ama hem webin teknik tasarımı hem de günümüz koşulları dikkate alındığında webdeki merkezileşme (ticarileşme ve hükümetlerin artan kontrolü) kaçınılmazdır. Çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan web, bir süre sonra enformasyonun akışının denetlenebildiği bir yapıya evrilir.

P2P (Peer to Peer – Eşler Arası İletişim) ya da istemci-sunucu tabanlı mimariler birer tasarımsal tercihtir. İnternet altyapısından yararlanan eposta da web de iyi niyetin veya iddialı ilkelerin ötesinde farklı tasarımsal tercihlerin sonucu olarak gelişir. Kleiner’in (2016) savunduğu gibi internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirerek daha özgür bir internet yaratmak mümkündür. Bugün blokzincirinden övgüyle, özgürleştirici ve devrimci bir teknoloji olarak bahsetmemizin ardında bu teknolojinin P2P tabanlı mimarisi var. Fakat merkezi bir otorite tarafından kontrol edilen, sadece izin verilen kullanıcıların işlemleri okuyabildiği ve yazabildiği blokzincirleri de vardır. Bu nedenle blokzinciri, merkezsizleşme, ayrımcılık yapmama, aşağıdan yukarı tasarım, evrensellik ve oydaşma ilkelerini gerçekten uygulayabilen bir teknoloji de olabilir internetteki (ve çevrimdışı dünyadaki) merkezi yapıları güçlendiren bir teknoloji de. Ama her iki durumda da göz ardı edilemeyecek bir potansiyele sahip.

Blokzinciri hakkında yazılanları okurken insan webin ilk yıllarına gidiyor. Yine dünyanın bir devrimin eşiğinde olduğu iddia ediliyor. Mougayar (2016) gibi blokzincirinin webin yerini alacağını ya da web ve blokzinciri karışımı iş modellerinin yaygınlaşacağını savunan birçok girişimci var. 1950’lerde bilişim çalışanlarının dilinde büyük bilgisayarlar, veritabanları, ağlar, sunucular, yazılım, işletim sistemleri ve programlama dilleri vardı. 1990’larda weble beraber yeni bir döneme girildi. Bilişim çalışanlarının jargonuna web tarayıcısı, web sitesi, Java, TCP/IP, SMTP, HTTP, URLs ve HTML gibi kelimeler eklendi. Blokzinciri ise bu jargonu oydaşım algoritmaları, akıllı sözleşmeler, dağıtık defterler, dijital cüzdanlar ve işlem blokları ile daha da genişletti. Şimdi birçok uygulama bir zamanlar webe geçişte olduğu gibi blokzinciri teknolojisine uygun biçimde yeniden geliştirilecek.

Elbette ki sadece bilişim çalışanlarının jargonu değişmiyor. Geçmişte web ile ortaya çıkan haber siteleri bazı gazeteleri ortadan kaldırırken bazılarını da iş modellerini değiştirmeye zorladı. E-ticaretin ve yeni iş modellerinin tedarik zincirleri ve fiziksel satış mağazaları üzerinde yıkıcı bir etkisi oldu. İnsanlar arasındaki ilişkiler sosyal medyayla beraber farklılaştı. Mougayar (2016), Google gibi blokzincirinin de hayatımızın bir parçası olacağını savunuyor. Şimdi Google’ın ana arama aracı olması gibi gelecekte kimlikleri, sözleşmeleri veya dijital varlıkları doğrulamak için blokzincirlerine başvurmak yaygınlaşacak. Web bir çok alanda bir yandan aracıları ortadan kaldırırken diğer yandan yeni aracılar yaratmıştı. Daha da kötüsü web siteleri (platform kapitalizmi örneklerinde olduğu gibi) taraflar arasındaki ilişkinin merkezine oturmuştu. Blokzincirinin webin ortaya çıkardığı aracıları da ortadan kaldıracağı ve taraflar arasında doğrudan iletişime imkan sağlayacağı savunuluyor.

“Webin gelişiminde de böyle olmuştu” demeye hevesli bir uzmanlar topluluğu var. İtiraf etmek gerekirse bu uzmanların iddiaları bana fazla abartılı gelmişti. Ama blokzinciri uygulamalarını araştırdıkça ben de weble oluşan internetten farklı bir internete doğru yol aldığımızı düşünmeye başladım.

Webin ilk yıllarında olduğu gibi…

Webin ilk yıllarında olduğu gibi birçok girişimin başarısızlığa uğrayacağı ama daha ileri çözümler ve modeller geliştirilebileceği savunuluyor. Bu girişimleri, başarıları ve başarısızlıkları kriptoparalarda daha net görebiliyoruz. Kriptoparaların kullandığı blokzincirleri, aracıları ortadan kaldırıyor. Para transferlerinde bankaya pay vermemek güzel. Ama riskleri var.

Normal bankalara para yatırdığınızda banka sahibinin sağlık durumunu aklınıza getirmezsiniz. Banka sahibi aklını kaçırsa da ölse de istediğiniz zaman bankadan paranızı çekebileceğinizi bilirsiniz. Kriptopara dünyasında ise işler bu kadar garantili değil. Örneğin, Kanada’nın en büyük kripto para borsası Quadriga’nın kurucusu Gerald Cotten’ın 30 yaşında ani ölümünden sonra dizüstü bilgisayarında saklı yaklaşık 140 milyon dolar değerindeki dijital paraya ulaşılamadığı açıklandı. Cotten’ın eşi şirketin tüm işlerinin eşinin bilgisayarında olduğunu ve parolasını bilmediğini söylüyor (http://www.gazetevatan.com/140-milyon-dolar-kayiplara-karisti–1238338-dunya/).

İnternette, Cotten’in ölümünü şüpheli bulan ve düzmece olabileceğini iddia eden senaryolar dolaşıyor. Gerçek her ne olursa olsun aracı kurumların olmaması o kadar matah bir şey olmayabilir. Kriptoparalarınızı sakladığınız bankanın sahibi çok sağlıklı olabilir ya da paralarınızı bir bankada değil kendi bilgisayarınızda saklıyor olabilirsiniz. Ama her zaman parolanızı unutma ve kaybetme gibi bir risk vardır. Böyle bir sorunda başvurabilecek bir yer yok.

Kriptoparaların teknolojik sınırları da var. Ölçeklenebilirlik hâlâ büyük bir sorun. Bitcoinin blok boyutu 1 MB ile sınırlı ve on dakikada bir yeni blok üretiliyor. Bunun sonucunda saniyede yedi işlem doğrulanabiliyor. Uluslararası piyasalardaki işlem sayıları düşünüldüğünde bitcoinin saniyedeki işlem sayısı çok yetersiz kalıyor. Saniyedeki işlem sayısını artırmak için daha büyük bloklar tercih edilebilir. Ancak bu çözüm tercih edilirse hem diskte daha büyük depolama alanına gerek olacak hem de artan blok büyüklüğünün sonucunda blokların ağda dağıtımı yavaşlayacaktır. Ayrıca teoride bitcoin ağında çoğunluk olmadıkça ağın hakimiyetinin ele geçirilemeyeceği iddia edilir. Fakat Eyal ve Sirer’in (2018) gösterdiği gibi %51 çoğunluk sağlanmadan da ağdan haksız kazanç sağlamak mümkün. Normal şartlarda, ağın üyeleri, yeni blok yarattıktan sonra bunu ağla paylaşır ve karşılığını alır. Daha sonra bu bloğun özet değerini içeren yeni blok için bir yarış başlar. Fakat ağın bencil bir üyesi ürettiği bloğu paylaşmak yerine bunu üyesi olduğu özel bir ağda paylaşabilir ve bu ayrıcalıklı bilgi sayesinde sonraki bloğun üretiminde özel ağdaki üyelerinin avantajlı olmasını sağlayabilir. Eski blokların ardına yeni bloklar eklenir ve blok sayısı arttıktan sonra yeni blok zinciri bitcoin ağına gönderilir. Yeni zincir, en uzun zincir olacağından daha önceki zincirdeki blokları üreten dürüst kullanıcılara verilen ödüller geri alınır ve bencil üyelere verilir. Bunun yanında kriptopara ağlarında oydaşım için kullanılan algoritmaların da farklı sorunları var. Örneğin, iş kanıtı (PoW – proof of work) algoritması çok fazla elektrik tüketmekle, hisse kanıtı (PoS – proof of stake) ise zengini daha zengin yapmakla eleştiriliyor. Bir diğer eleştiri de mahremiyet korumasının yeterli olmaması hakkında. Bitcoinde sadece özel ve açık anahtar ikilisiyle işlem yapılmasına karşın herkese açık olan işlem kayıtlarının mahremiyet sorunu yarattığı, hatta IP adreslerinin takip edilebileceği savunuluyor. Bu eleştiriler, kriptoparaların yaygınlaşmasının ve ekonomide belirleyici bir konuma gelmesinin önünde hâlâ önemli engeller olduğunu gösteriyor (Zheng, Xie, Dai, Chen, Wang, 2018) .

Bu türden eleştirilere karşı webin geçmişi hatırlatılıyor; e-ticaretin ve webde kredi kartı kullanımının ilk günlerine dikkat çekiliyor. Bitcoin ve diğer kriptoparalardaki sorunlara karşı getirilmiş çeşitli çözüm önerileri ve yeni kriptopara girişimleri var. Bitcoin, bir kapı açtı ama belki bir süre sonra yerini bir başka kriptoparaya devredecek. Ama önümüzdeki yıllarda blokzincirinin kriptoparalar dışındaki kullanım alanlarını daha sık duyacağız. Bu farklı alanlara geçmeden önce blokzincirinin temel özelliklerini hatırlayalım. Blokzinciri, son kullanıcının alıp kullanabileceği bir teknoloji değil ve farklı blokzinciri tipleri var. Blokzincirinin geleceğinden söz ederken bu farklılıkları atlamamak gerekiyor.

Blokzincirinin Temel Özellikleri

Blokzincirinin temel özelliklerini dört maddede özetleyebiliriz. Birinci ve en önemli özelliği merkezsizlik. Merkezi sistemlerde her bir işlemin güvenilir merkezi bir kurum tarafından onaylanması gerekir. Bu da kaçınılmaz bir maliyete ve merkezdeki sunucularda darboğaza neden olur. Blokzincirindeki işlemlerde ise merkezdeki bir otoritenin yetkilendirmesine ya da onayına ihtiyaç yoktur. Merkezde bir sunucunun olmaması, sunucu, geliştirme ve işletme maliyetlerinden tasarruf sağlar. Ayrıca merkezde bir darboğaz oluşmaz. Blokzincirinin ikinci özelliği, kalıcılıktır. İşlemler ağdaki bilgisayarlar tarafından doğrulanır ve bloklara eklenir. İşlemler doğrulanıp bir bloğa eklendikten sonra işlemlerde bir değişiklik kolayca tespit edilebilir. Üçüncü ilke anonimliktir. Kullanıcıları tespit eden ya da özel verilerini tutan merkezi bir otorite olmadığından kişiler tamamen anonim olarak işlem yapabilirler. Fakat insanların blokzincirinde gerçek kimliklerini kullanmamaları ya da her işlemde farklı açık anahtarlar (adresler) yaratabilmeleri tam mahremiyet anlamına gelmez. Açık anahtarlarla yapılan tüm işlemler herkes tarafından takip edilebildiğinden bir açık anahtarın ne kadar parası olduğu bulunabilir. Ayrıca Biryukov, Khovratovich ve Pustogarov (2014), bir ateşduvarının arkasında olsalar bile istemcilerin IP adreslerinin belirlenebildiği bir yöntem sunmuşlardır. Biryukov vd.’nin (2014) yöntemine karşı yeni araçlar da geliştirilmiştir ama yine de anonimliğin yüzde yüz mahremiyet olmadığını akıldan çıkarmamak gerekir. Dördüncü ilke, denetlenebilirliktir. İşlemler doğrulandıktan sonra bir zaman damgasıyla bloklara eklenirler. Önceki kayıtlar kolayca doğrulanabilir ve takip edilebilir.

Tek tip blokzinciri yoktur. Blokzincirleri, kamusal, konsorsiyum ve özel diye üç gruba ayrılabilir. Bu gruplamada, oydaşım kararı ve süreci, okuma izni, değişmezlik, verimlilik ve merkezilik hakkındaki farklılıklar belirleyici olmaktadır. Örneğin kamusal blokzincirlerindeki oydaşımlarda her kullanıcının oy hakkı vardır. Konsorsiyumda, sadece seçilmiş bir kullanıcı grubu blokların doğrulanmasında söz sahibidir. Blokzinciri özel olduğunda ise kararlar blokzincirin sahibi olan kurum tarafından verilir. Kamusal blokzincirlerinde gerekli yazılımı bilgisayarınıza kurduğunuz anda oydaşma sürecinin bir parçası olursunuz. Diğer blokzincirlerinde ise oydaşma sürecine katılım bir otoritenin onayına bağlıdır. Sadece kamusal blokzincirlerinde herkesin okuma izni vardır. Diğer blokzincirlerinde okuma, yine konsorsiyumun ya da kurumun iznine bağlıdır. Kamusal blokzincirlerini değiştirmek zor, çoğu zaman olanaksızdır. Kamusal blokzincirleri buna göre tasarlanmıştır. Konsorsiyum veya özel tipteki blok zincirlerinde ise değişiklik kararının alınması ve uygulanması daha az kişinin onayına bağlı olacağından kolaydır. Kamusal blokzincirlerinde, işlemleri doğrulayan kullanıcı sayısının fazla olması güvenliği artırmasına rağmen verimliliği düşürmektedir. Doğrulamak için gerekli kullanıcı sayısının azlığı nedeniyle diğer blokzincirlerinin işleyişi daha verimlidir. Tüm blokzincirleri dağıtık bir defter kullanır. Fakat blokzincirinin yönetimi dikkate alındığında farklı merkezilik düzeyleri vardır. Kamusal blokzincirleri tamamen merkezsizdir. Konsorsiyumda, kısmi bir merkezilik vardır. Özel olan blokzincirlerinde ise kararları alan ve uygulatan bir merkez vardır.

Kısacası blokzincirinden söz ederken hangi tipte blokzincirinden söz edildiği önemlidir. Kamusal blokzincirlerinin eşitlikçi ve özgürlükçü bir potansiyeli vardır. Başka bir internet ve başka bir yapay zeka yaratma potansiyeline sahiptir. Weble blokzincirlerini karşılaştıran ve blokzincirlerinin web gibi büyük bir dalga yaratacağını savunanlar ise daha çok konsorsiyum ve özel tipteki blokzincirlerinden söz ediyorlar. Sonraki bölümde anlatacağım Etherum hem kamusal blokzinciridir hem de konsorsiyum blokzinciri geliştirmek için çeşitli araçlar sunmaktadır. Hyperledger ise blokzincirinin dağıtık defter (veritabanı) özelliğini ön plana çıkararak işletmelerde kullanılabilecek konsorsiyum blokzincirleri için çerçeveler (frameworks) geliştirmektedir. Ayrıca birçok şirket, verimlilik ve denetlenebilirlik için kendi blokzincirlerini kullanmaktadır.

Ethereum ve Akıllı Sözleşmeler

Akıllı sözleşme fikri ilk kez 1994 yılında Nick Szabo tarafından ortaya atıldı (https://web.archive.org/web/20160324030400/http://szabo.best.vwh.net/smart_contracts_idea.html). Ama blokzinciri teknolojisi ortaya çıkana kadar akıllı sözleşme fikrini hayata geçirmek mümkün olmadı. Vitalik Buterin’in blokzinciri teknolojisi kullanarak geliştirdiği ve 2015’te ilk sürümünü yayımladığı Ethereum ise akıllı sözleşmelerin kullanılabilirliğini sağlamakla kalmadı merkezsiz, küresel bir bilgisayarın temelini atarak blokzinciri teknolojisinde yeni bir dönem başlattı. Serkan Doğantekin’in özetlediği gibi akıllı sözleşmeler,

  • içinde mantıksal akışların (“eğer bu olursa şunu yap” gibi) önceden yazılmış olduğu,
  • dağıtık, merkezi olmayan bir platform üzerinde saklanıp çoğaltılan,
  • bir bilgisayar ağı tarafından çalıştırılan/işletilen,
  • güvenilirliği bir bilgisayar ağı tarafından doğrulanan,
  • üzerinde bulunduğu yapı/platform üzerinde kripto para ödemeleri/transferleri, yeni akıllı sözleşmelerin yaratımı gibi güncellemelere yol açabilen

ufak programlardır. (https://bit.ly/2BDsOYY)

Ethereum, blokzincirinin programlanabilirliğini, merkezsiz mimaride çeşitli uygulamaların geliştirilmesini ve kullanımını sağladı. Bu uygulamaların tipik bir örneği Etherisc’in (https://etherisc.com/) Ethereum akıllı sözleşmelerine dayanan sigorta poliçeleri. Uçak yolculuğu öncesi bir uçuş sigortası yaptığınızı varsayalım. Eğer uçuş gerçekleşirse size herhangi bir geri ödeme yapılmıyor. Ama uçuş, havayolu şirketinden kaynaklı bir sorun nedeniyle planlanan zamanda gerçekleşmediğinde akıllı sözleşme harekete geçiyor ve müşterinin uçuş sigortası otomatik olarak hesabına iade ediliyor (Lipovyanov, 2019).

BAT (Basic Attention Token – Temel Dikkat Jetonu) ise blokzincirinin en ilginç uygulamalarından biri. Televizyonlar ve radyolar, bir programın ortasında reklam yayınlamayı hakları olarak görür. Ücretsiz izlediğimiz ya da dinlediğimizin programın karşılığını dikkatimizle öderiz. Webde ise reklamların dikkatimize saldırısı hem daha fazladır hem de doğru kişiye doğru reklamı göstermek için toplanan kişisel verilerin miktarı sürekli artmakta ve Facebook/Cambridge Analytica skandalında görüldüğü gibi çeşitli sorunlara neden olmaktadır. BAT ise farklı bir reklamcılık modeli sunar. Javascript dilinin yaratıcısı, Mozilla Firefox’un kurucularından Brendan Eich’in geliştirdiği model, hem reklamcılar hem de kullanıcılar için yararlı olma iddiasında. Kullanıcılar, verilerinin reklamlar için kullanılmasından, yerli yersiz gösterilen reklamların dikkatlerini ve şarjlarını yemesinden rahatsızlar. Yayımcılar, Facebook ve Google’ın sektördeki hakimiyetinden rahatsızlar. Reklamcılar ise neye ödeme yaptıklarını bilmek istiyorlar.

BAT platformunu kullanabilmek için Brave adlı web tarayıcısını indirmek gerekiyor. Hızlı, açık kaynaklı ve mahremiyet odaklı bir tarayıcı olan Brave (https://brave.com/), üçüncü taraflara ait reklamları ve izleyicileri (tracker) engelliyor; gömülü ve şeffaf yapay öğrenme algoritmaları ile kullanıcının çevrimiçi içeriğe karşı dikkatini ölçüyor. BAT, hem kullanıcı profillerini anonimlik protokolleri ve özellikleri ile korumayı hem de platformdaki hedefli reklamcılık uygulamaları için yararlı veriyi sağlamayı vadediyor. Kullanıcı, kendisine gösterilen reklamları izledikçe BAT jetonlarından kazanıyor. Kazandığı BAT’leri daha sonra BAT platformundaki ayrıcalıklı içeriğe ve hizmetlere erişmek için kullanabiliyor. Platformda kullanıcı verilerini toplayan, tüketici profilleri oluşturan ve daha sonra bunları reklamcılara satan (dolayısıyla kullanıcı verisini metalaştıran) aracıların olmaması kullanıcıların, yayımcıların ve reklamcıların yararına bir ortam yaratıyor. BAT’nin akıllı sözleşmeleri değerin ekosistemdeki dağıtımını sağlıyor. Reklamcı, göstermek istediği reklamla beraber bir para fonunu BAT’ye yüklüyor. Kullanıcılar reklamları izledikçe akıllı sözleşmeler reklamcıların yüklediği fondan kullanıcılara, platforma ve yayıncılara para aktarıyor. Facebook ve Google’ın gelirlerinin büyük bir kısmının reklamcılığa dayandığı düşünülürse BAT’nin iş modelinin bu iki şirket için yıkıcı olabileceği söylenebilir.

DAO’lar (Decentralized autonomous organizations – Merkezsiz Özerk Örgütler), blokzinciri üzerinde çalışan, tamamen otomatikleştirilmiş, şeffaf ve kamu tarafından yönetilen özerk varlıklar olarak tanımlanıyor ve akıllı sözleşmelerin nerelere gidebileceğini gösteriyor. DAO’lar, yönetimi ve işlemleri blokzinciri üzerinde gerçekleşen merkezsiz uygulamalar. Örgüt, örgütün görevleri ve belirli kurallar kümesine göre oluşturulan akıllı sözleşmelerle yönetiliyor. Akıllı sözleşmeler, kaynak veya hizmet satın alma, insan veya makine kiralama, tedarikçilere ve çalışanlara ödeme yapma, pazarlama, satış ve dağıtım yapma gibi iş stratejilerini otomatik olarak uygulayabilir. Lipovyanov (2019), henüz bu noktada olmasak da bunun için gerekli koşulların neredeyse hazır olduğunu, yöneticisiz, sadece hissedarlardan, paradan ve yazılımdan oluşan işletmelerin ufukta olduğunu iddia ediyor. DAO’ları geleceğin işletmelerine dair bir vizyon olarak değerlendirebiliriz.

Bitcoinden beri tüm blokzincirlerinin birer DAO olduğu savunulabilir. Ama Lipovyanov’un (2019) altını çizdiği gibi ancak akıllı sözleşmelerden sonra taraflar arasındaki ilişki ve iş kuralları programlanabilir olmuştur. Gelecekte, tüm yönetim ve iş süreçleri akıllı sözleşmelerle kodlanabilir olabilir. İnsan müdahalesi sadece akıllı algoritmaların bakım ve işletmesinde gerekecek. Bu vizyonu daha da ileri taşıyabilir, yapay öğrenme algoritmaları içeren akıllı sözleşme biçiminde özerk ajanları hayal edebiliriz. Fakat Lipovyanov (2019) bu tip bir teknolojinin şimdilik daha çok bilim kurguyla ilgili olduğunu, ama yapay zekanın akıllı sözleşmelere karışması durumunda işlerin bir hayli ilginç olacağını düşünüyor. Akıllı sözleşmeler, belki insan müdahalesi olmadan kendi yazılımlarını ve donanımlarını güncelleyebilecekler.

Şirketler ve Blokzinciri

Blokzinciri, kullanıcıların doğrudan alıp kullanılabileceği bir teknoloji olmadığından son yıllarda, şirketlerin bu teknolojinin bazı özelliklerini törpüleyerek kendi ihtiyaçlarına uyarladıkları, ortak çalışmalar yaptıkları ve standartlar oluşturdukları görülüyor. Kamusal blokzincirleri herkes tarafından okunabilir. Ancak daha önce belirttiğim gibi mahremiyet nedeniyle bu şeffaflıktan rahatsız olanlar var ve birçok işletme, tedarikçilerle veya çalışanlarıyla olan ilişkilerinin herkese açık olmasını istemiyor. Bu nedenle, şirketler, kamu kurumları ve diğer örgütler kendi kurumsal blokzinciri ağlarını kurmayı tercih ediyorlar. Bu tip blokzincirlerinin yönetimi merkezi bir otoriteye dayandığından bitcoin veya diğer kamusal blokzincirlerinde olduğu gibi güvenin yerini alabilecek oydaşım algoritmaları daha geri planda kalıyor. Kurumsal blokzincirlerinde bilinmeyen aktörleri kontrol etmek yerine dağıtık bir defterin (veritabanının) avantajlarından yararlanmak ön planda.

Birçok banka ve finans kuruluşu kendi iş süreçlerine uygun blokzincirleri geliştirmeye çalışıyor. Bilişim teknolojileri sektöründen taşımacılık sektörüne kadar birçok sektörde benzer girişimler var. Bu nedenle, büyük kuruluşlar, blokzinciri projeleri geliştirmek ve bu alanda işbirliği yapmak için endüstriyel ittifaklar, konsorsiyumlar ve ortaklıklar kuruyorlar. R3, 2015 yılında, finans sektörü için bir blokzinciri platformu geliştirmek isteyen dokuz bankanın işbirliğiyle kurulmuş blokzinciri örgütlerinden biri. Bankalar çalışmaya başlarken blokzinciri teknolojisinin işlemleri daha hızlı, verimli ve şeffaf yapacağını düşünmüşler.

R3’ün en önemli projesi olan Corda, dağıtık defter teknolojisi (distributed ledger technology) olarak adlandırılıyor ve özellikle düzenlenmiş finans kuruluşları arasındaki sözleşmeler için tasarlanmış. İşlemler, sadece yetkilendirilmiş taraflarca doğrulandığından bitcoin gibi kamusal blokzincirlerinden daha hızlı gerçekleşiyor. Ayrıca Corda’nın tasarımında eski sistemlerle birlikte çalışabilirliği sağlayabilmek için Ethereum’da olduğu gibi yeni bir sanal makine değil 1994’ten beri kullanılan java sanal makinesi tercih edilmiş. Corda’nın ortaya çıkışında bitcoinin blokzincirinden nasıl esinlenildiğinin öyküsü oldukça öğretici.

R3’ün CTO’su Richard G Brown, blokzinciri teknolojisini kendi iş süreçlerine uyarlayabilmek için önce blokzincirinin hangi amaçlar için kullanıldığını incelediklerini anlatıyor. İnceleme sonrasında blokzincirinin,

  • birbirini tanımayan kişilerin belirli bir konuda fikir birliğine varabilmesi,
  • işlemlerin doğrulanması,
  • tekilliğin sağlanması (örneğin bir paranın ikinci kez harcanmasının önlenmesi ya da dijital bir varlığın sadece bir kişiye ait olmasının sağlanması),
  • değişmezliğin sağlanması (işlem tarihçesini değiştirme zor ve çoğu zaman olanaksız),
  • merkezi bir otorite olmadan kimliklerin doğrulanması

için kullanıldığını görmüşler. Kısacası blokzinciri, birbirini tanımayan aktörlerin ortak olguların varlığı ve değişimi hakkında fikir birliğine varabilmeleri için kullanılıyormuş. Daha sonra kendi iş süreçlerinde fikir birliği gerektiren ortak olguların varlığını ve varsa blokzincirinin bunun için bir çözüm olup olamayacağı üzerinde durmuşlar.

Sonra finansal kuruluşlar arasında gerçekleşen aşağıdaki tipten sözleşmelerin bu tip ortak olgulara örnek olabileceğini görmüşler:

  • A Bankası, B Bankası’ndan 1000000 dolar borç aldı ve istenildiğinde geri ödeyecek.
  • A Bankası ve B Bankası, kredi borcu takas sözleşmesini imzaladılar.
  • A Bankası ve B Bankası arasında yapılan sözleşmeye göre A Bankası, üç işgünü içinde, 150000 dolar karşılığında 1000 birim hisse senedi verecek.

Temel sorun ise bu tip sözleşme kayıtlarını A ve B’nin ayrı ayrı tutmasının kolay olması ama zamanla A ve B’nin kayıt defterleri farklılaşabilmesi. Örneğin, A’nın sistemindeki bir güncelleme hatası bankalar arasında anlaşmazlığa neden olabilir. Finansal kuruluşlar böyle sorunları çözebilmek için çok büyük paralar harcıyorlar. İşte Corda, bu sorunu çözmek için gündeme gelir. Corda’da finansal sözleşmeler, endüstri standartları, birlikte çalışabilirlik ilkeleri gözetilerek ve üçüncü taraflara bilgi sızdırmayacak biçimde bir blokzincirine kaydedilir. Böylece hem A ve B bir sözleşmeyi doğrulamak için aynı yere bakacak hem de düzenleyici kuruluşlar taraflar arasındaki ilişkileri kolayca izleyebilecektir.

Corda, 30 Kasım 2016’dan beri özgür yazılım (https://github.com/corda/corda) ve projenin gelecekte R3’ün de üyesi olduğu Hyperledger konsorsiyumuna taşınması planlanıyor. Hyperledger, farklı endüstrilerden üyeleri olan daha geniş ölçekli ve kapsamlı bir blokzinciri geliştirme konsorsiyumu.

Hyperledger, 2015 Aralığında Linux Vakfı tarafından kuruldu. Hyperledger, finans ve bankacılığın yanında nesnelerin interneti, tedarik zincirleri, sağlık, üretim vb birçok sektör için endüstriyel blokzinciri çözümleri üretmeye çalışıyor. IBM, Intel, American Express, Daimler, Airbus, Fujitsu, Hitachi, Cisco, Accenture, JPMorgan, SAP, NEC ve Baidu’nun da üye olduğu Hyperledger’in şu anda 190’dan fazla üyesi var. Hyperledger, aslında farklı endüstrilere yönelik blokzinciri projelerini içeren bir çatı proje.

Hyperledger kapsamındaki projelerin her biri farklı gereksinimlere yönelik blokzinciri çözümleri içeriyor. Hyperledger’in sağladığı özgür ve açık kaynaklı yazılımlar, farklı iş gereksinimlerine uyarlanabilir. Hyperledger’de yer alan projeler, işbirliği ve yazılımın kaynak kodu paylaşılarak geliştirilmesine rağmen geliştirilen blokzinciri çözümlerinin kamusal değil, Corda’da olduğu gibi sadece izin verilen kullanıcıların okuyup yazabildiği konsorsiyum veya özel tipteki blokzinciri çözümleri olduğunu atlamamak gerekiyor. Hyperledger, parçaların birlikte çalışabilirliği ve birbiriyle değiştirilebilirliği dikkate alınarak geliştiriliyor. Ayrıca Hyperledger’in hala kullanılmakta olan eski sistemlerin yanında bitcoin ve ethereum gibi kamusal blokzincirleriyle birlikte çalışabilirliğine de özen gösteriliyor.

Hyperledger’de farklı hedef ve yaklaşımlarla geliştirilmiş yazılım çerçeveleri var: Hyperledger Fabric, Hyperledger Sawtooth, Hyperledger Iroha, Hyperledger Burrow, Hyperledger Indy.

IBM’in önerisiyle geliştirilen Hyperledger Fabric, endüstriyel blokzinciri uygulamaları için modüler, ölçeklenebilir ve güvenli bir temel sağlamayı hedeflemekte. Hyperledger Sawtooth projesi Intel’in öncülüğünde, bitcoin ve ethereum projelerinden esinlenilerek başlamış. Sawtooth, dağıtık kurumsal uygulamalar için geliştiriliyor. Ağa bağlanmanın, işlem göndermenin ve oydaşım sürecinde yer almanın izne bağlı olduğu bir platform sunuyor. Hyperledger Iroha, mobil uygulamalar için araçlar içeriyor. Hyperledger Burrow, Hyperledger ve Ethereum’un birlikte çalışabilirliğini sağlıyor. Hyperledger Indy ise bir kimlik yönetim sistemi.

Hyperledger, blokzinciri çözümleri geliştiren tek uluslararası örgüt değil. Bir diğer örgüt, 2017 Martında, çeşitli blokzinciri girişimcilerinin, araştırma gruplarının ve Fortune 500 şirketlerinin öncülüğünde kurulan EEA (Enterprise Ethereum Alliance). EEA, 200’den fazla üyesiyle (Microsoft, Intel, Samsung, Cisco, Hewlett Packard, Mastercard, JPMorgan, UBS, Credit Suisse, Banco Santander, BNY Mellon, British Petroleum, Shell, Pfizer, Merck, Deloitte, Accenture, Thomson Reuters, Toyota vs) en büyük blokzinciri girişimi.

EEA, normalde kamusal blokzincirine sahip olan Ethereum’un özel izinli bir sürümünü geliştiriyor. EEA, kriptopara olarak Ethereum lehine bir karar vermemekte, sadece ona benzer bir blokzinciri altyapısı geliştirmekte. Bu Ethereum sürümü, açık kaynaklı olacak herhangi bir endüstriyel kullanımın temelini oluşturacak. Bu yeni Ethereum sürümünden yararlanarak bankalar bankacılık, taşımacılık firmaları taşımacılık iş süreçlerine uygun blokzincirleri geliştirebilecekler.

Geliştirilen blokzinciri platformları, başta finans ve perakende sektörü olmak üzere çeşitli sektörlerde deneniyor.

Blokzinciri Nasıl Kullanılıyor?

Blokzinciri teknolojisi akıllı sözleşmelerden sonra hızla yayılmaya başladı. Bitcoin, bankacılığı bitirmedi ama arkasındaki blokzinciri teknolojisi finans sektörüne yeni olanaklar sundu. Örneğin 2017 Eylülünde RBC (Royal Bank of Canada), ABD ve Kanada arasındaki banka anlaşmalarında Hyperledger kullanmaya başladı. 2017’de Filipinler Bankacılar Birliği de kimlik doğrulamak için Hyperledger Indy’yi kullanan bir prototip geliştirdi.

Blokzinciri, tarafların birbirine güvenmediği ticari ilişkileri de kolaylaştırabilir. Örneğin, Avrupa’daki bir perakendeci Çin’den 500000 euro değerinde giysi ithal etmek istiyor. Avrupalı, ilk kez çalışacağı bu Çinli’nin parayı aldıktan sonra giysileri göndereceğinden emin olamıyor. Çinli de aynı durumda. Parayı almadan giysileri gönderirse Avrupalı’nın parayı ödeyeceğini nereden bilecek? Günümüzde aracı kurumlar bu güven ilişkisini tesis ediyorlar ve komisyonlarını alıyorlar. Gelecekte akıllı sözleşmelere dayalı blokzinciri platformlarının aracıları devreden çıkarması planlanıyor.

Blokzincirinin kriptoparalar dışında da finans sektörü üzerinde yıkıcı etkileri olabilir. Bazen insanlar bankalara para yatırırlar ve faiz elde ederler bazen de bankadan borç alıp bunu faiziyle öderler. İki işlem arasındaki farktan bankalar kazanç elde ederler. Lipovyanov (2019), blokzinciri teknolojisinin parasını bankaya yatıran ve bankadan para çeken kişiler arasında banka olmadan, doğrudan ilişki kurulmasına yardımcı olabileceği senaryoları tartışıyor.

Blokzinciri, perakende sektörünün işleyişini de değiştirecek. Çipli bir ürün, bir blokzincire kaydedilerek değişmez ve sahtesi yapılamaz duruma getirilebilir. Tüketici bir ürünü taradığında onun hakkındaki tüm bilgileri görebilir: Ürünün gerçek üreticisi kimdir, ne zaman üretilmiştir, önerilen satış fiyatı nedir. Böylece ürünün orijinalliği ve üretimin koşullarının sağlığa uygunluğu hakkındaki bilgiler şeffaflaştırılabilir.

Gıda sektöründe de benzer pilot projeler geliştiriliyor. Blokzinciri, deniz ürünlerinde yaşanan yasadışı avlanma, yanlış etiketleme, gıdaların sağlığa uygun olmayan koşullarda saklanması, elle tutulan kayıtlardaki hata payının yüksek olması gibi sorunlara çözüm olabilir. Bu sorunlar yalnız tüketicileri değil üreticileri, perakendecileri ve doğal kaynakları da olumsuz etkiliyor. Intel’in Hyperledger Sawtooth projesiyle deniz ürünlerinin denizden tüketicinin masasına kadar takibi yapılabiliyor. Deniz ürünlerine takılan algılayıcılarla ürünlerin taşınması, sahipliğin değişimi, yer, sıcaklık, hareket, nem, sarsıntı gibi verileri blokzincirine yazılıyor. Ürün son alıcıya ulaştığında ürünün tüm tarihçesi blokzincirinden alınabiliyor.

IBM ve Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi işbirliğinde geliştirilen pilot projede de Hyperledger teknolojisi kullanılarak Çin’de domuz etinin üreticilerden imalatçılara, dağıtıcılara, toptancılara ve tüketicilere doğru hareketi dijital olarak izleniyor. IBM’e göre bu girişim, ürünlerin barkod numaraları veya radyo sinyalleri ile izlenmesiyle karşılaştırıldığına önemli bir gelişme. Şimdi blokzinciri sayesinde şeffaf biçimde tüm taraflar ürünlerin hareketini izleyebiliyor. Herkes aynı deftere (veritabanına) bakıyor ve aynı şeyi görüyor.

Blokzinciri, fikri mülkiyet haklarının işleyişini de etkileyecek. Günümüzde aracı platformlar sanatçıların eserlerini tüketicilere satmakta ve bu satıştan elde edilen kazancın sadece bir kısmı sanatçılara gitmekte. Blokzinciri platformları, bu tip platform kapitalizminin işleyişini sarsabilir. Video her görüntülendiğinde veya müzik her dinlenildiğinde doğrudan ve anında tüketiciden sanatçıya mikro ödemeler yapılabilir. Örneğin Kodak’ın kurduğu blokzinciri tabanlı platform, çekilen fotoğrafı doğrudan kişi adına kaydediyor ve fotoğraf kullanıldığı zaman kişiye otomatik bir ödeme yapılmasını sağlıyor. Bu gibi çözümler, özellikle daha az tanınan sanatçıların haklarını koruyabilmelerine yardımcı olacaktır.

Amazon ve Netflix platformları, müşterilerden ne kadar alınacağına ve bunun ne kadarının içeriğin oluşturulmasına katkıda bulunanlara gideceğine karar verirler. Blokzincirine dayanan StreamSpace (https://www.stream.space/) projesi sanatçıların kendi ürünlerinin sahibi olmalarını ve istedikleri ticari stratejiyi uygulayabilmeleri için gerekli koşulları sağlıyor. Müşterilerden ne kadar alınacağına platform değil, sanatçılar karar veriyorlar.

Bir Fırsat Olarak Blokzinciri

Bir yanda şirketlerin geliştirdiği blokzinciri uygulamaları diğer yanda merkezsizlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kamusal blokzincirleri var. Şirketler daha çok blokzincirinin dağıtık defter özelliğine yoğunlaşıyorlar ve tamamlayıcı uygulamalarla iş modellerini iyileştiriyorlar. Bu kapsamdaki blokzinciri uygulamaları webin yerini almaktan çok onu tamamlayıcı bir işleve sahip.

Kamusal blokzinciri uygulamaları ise platform kapitalizminden kaynaklı sorunlara karşı alternatif bir yol örüyor. Günümüzde internet, kullanıcı verilerinin büyük bir kısmını kontrol eden dört teknoloji devi tarafından kontrol ediliyor: Google, Facebook, Amazon ve Apple. Bu şirketler, blokzincirindeki gelişmeleri uzaktan izlemiyor, diğer şirketler gibi onu kendi iş süreçlerine uyarlamaya çalışıyorlar. Yine de kamusal blokzincirleri, bu şirketlerin iş modellerini sarsabilir.

Google, elinde tuttuğu kullanıcı verileri sayesinde arama konusunda bir numara. Fakat mahremiyet ihlalleri nedeniyle eleştiriliyor. Normal şartlarda hem kullanıcıların mahremiyetine özen gösterip hem de Google’a meydan okuyabilmek çok zor. Daha iyi arama hizmeti için kullanıcı alışkanlıkları hakkında verilere gerek var. Daha önce bahsettiğim Brave ve BAT örneklerinden yararlanarak merkezsiz arama platformları geliştirilebilir. Google’ın arama motoru gibi Youtube da rakipsiz. Fakat içerik üreticileri, Google’dan aldıkları telif ücretlerini tatmin edici bulmuyorlar. Kullanıcılar, reklamları izledikleri için ödüllendirilmiyorlar; Youtube’daki içerik ve yorum yazma hakkı bir lütuf, reklamlar da bunun karşılığıymış gibi gösteriliyor. Steem blokzinciri üzerinde çalışan DTube, hem içerik üreticilerini hem de kullanıcıları ödüllendirerek bir çekim merkezi haline gelebilir. Reklamsız ve sansürsüz bir platform Youtube’un tahtını sarsabilir. Ayrıca DTube tek alternatif değil, Viuly (https://viuly.com/ ) de bir başka merkezsiz video paylaşım platformu.

Facebook, iki milyardan fazla kullanıcısıyla ağ etkilerinden yararlanıyor. Bu nedenle, kullanıcılar tüm rahatsızlıklarına rağmen başka platformlara geçmek istemiyorlar. Fakat Facebook’un en zayıf noktası içeriği üretenin kullanıcılar ama bundan gelir elde edenin sadece Facebook olması. Steemit (https://steemit.com/) sosyal ağı, mahremiyetin yanında içerik üreticilerini ödüllendirmesiyle Facebook’un aleyhine bir ortam yaratabilir. Bu tehlikenin farkında olan Facebook, blokzinciri teknolojisini kullanarak karşı bir hamle yapmak için araştırma yapıyor.

Amazon için en büyük tehlike ise e-ticaret modelinin karşısına çıkabilecek Openbazaar (https://openbazaar.org/) gibi merkezsiz platformlar. Fakat Amazon’un blokzinciri kendi iş süreçlerine uyarlaması daha büyük bir olasılık. Örneğin, bir diğer e-ticaret devi Alibaba, T-Mall platformunda blokzinciri teknolojisini sınır ötesi tedarik zincirinde ürünleri takip etmek ve ürünlerin orijinalliğini doğrulamak için kullanıyor.

Teknolojideki değişim, fikri mülkiyet ilişkilerindeki dengeleri de değiştiriyor. Sanatçının blokzinciri platformlarında izleyicilerle (dinleyicilerle) doğrudan buluşması iTunes gibi platformları etkileyebilir. Ya da Apple, blokzinciri teknolojisini ApplePay’e uyarlayabilir. Ama Lipovyanov’ın (2019) işaret ettiği gibi, Steve Jobs’tan beri her zaman merkezi bir ekosistemi ve kullanıcı deneyimi üzerinde tam kontrolü tercih eden Apple için blokzinciri ezber bozan bir teknoloji.

Kısacası teknoloji devleri blokzinciri teknolojisini özümseyerek konumlarını güçlendirebilirler veya teknolojileri tarihinde bazen gördüğümüz gibi bir uygulama teknolojik gelişmenin yönünü değiştirebilir. Belki teknolojik gelişmenin yönünü değiştirecek uygulama aşağıdakilerden biridir:

Kaynaklar

Biryukov, A., Khovratovich, D. and Pustogarov, I. (2014) ‘Deanonymisation of clients in bitcoin p2p network’, Proceedings of the 2014 ACM SIGSAC Conference on Computer and Communications Security, New York, NY, USA, pp.15–29.

Kleiner, D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Lipovyanov, P. (2019). Blockchain for Business 2019, Packt Publishing.

Mougayar, W. (2016). The business blockchain: promise, practice, and application of the next Internet technology. John Wiley & Sons.

Zheng, Z., Xie, S., Dai, H. N., Chen, X., & Wang, H. (2018). Blockchain challenges and opportunities: a survey. International Journal of Web and Grid Services, 14(4), 352-375.

26 Nisan 2019

Posted In: Akıllı Sözleşmeler, Bilgisayar Bilimi, Bitcoin, blokzinciri, Çevre, DAO, e-devlet, Erişim Hakkı, Ethereum, Fikri Mülkiyet, Gözetim, güvenlik, ifade özgürlüğü, Mahremiyet, Özgür yazılım, R3, sansür, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, Telif

Bulut Bilişim Miti

Bulut bilişim, son yıllarda hakkında çok konuşulan ama az tartışılan bir teknoloji. Bulut bilişim şirketleri, kurumları ve bireyleri bulut bilişimin gerekliliği konusunda ikna edebilmek için yoğun çaba harcıyorlar. Bulut bilişimin sadece gerekli değil aynı zamanda kaçınılmaz olduğuna inanmamız isteniyor.

Türkiye’de bulut bilişimin bilinirliği hakkında bir araştırma yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ama 2012 yılının ağustos ayında, ABD’de 1000 yetişkin üzerinde yapılan bir araştırma bulut bilişimin ne olduğu hakkında ciddi bir kafa karışıklığı olduğunu göstermektedir. Araştırmaya katılanların %51’i bulut bilişimin havayla ilgili bir şey olduğunu ve kötü hava şartlarından etkilenebileceğini düşünmektedir. %54’ü daha önce hiç bulut bilişimden faydalanmadığını düşünse de gerçekte %95’i farkında olmadan bulut bilişimi kullanmıştır. İşin ilginci bulut bilişimin ne olduğu bilinmemesine karşın bulut bilişimin “geleceğin iş yeri” olduğuna inananların oranı %59’dur. (http://www.forbes.com/sites/thesba/2012/11/13/americans-still-unclear-about-cloud-computing/ ). Bulut bilişimi, çok konuşulan ama tartışılmayan bir teknoloji olarak nitelendirmemin nedeni tam da bu. İnsanlar bulutun neyi ifade ettiğini bilmemelerine karşın onun hakkında olumlu düşüncelere sahipler.

Birkaç yıl öncesine kadar bulut bilişimin herkesin üzerinde anlaştığı bir tanımı bile yoktur. Farklı bulut uzmanlarının farklı bulut tanımları vardır. Hatta ABD hükümeti 2009’da birimlerine uygun maliyeti nedeniyle bulut bilişimi dikkate almalarını önerdiğinde birim yöneticileri bulutun tam olarak ne olduğu hakkında tereddüt etmiştir. Bu nedenle hükümet, ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü NIST’ten bulutu tanımlamasını istemiştir (http://www.technologyreview.com/news/425970/who-coined-cloud-computing/).

NIST’in ABD hükümeti ve sektörün temsilcileriyle beraber yürüttüğü çalışmalar neticesinde 2009 yılının kasım ayında bulut bilişim tanımının ilk taslağı yayımlanmıştır. İlk taslaktan sonra da tanımlama çalışmaları devam etmiştir. 2011 yılında eylül ayında yayımlanan tanımın 15. sürümüne göre bulut bilişim “minimum yönetim çabası ve hizmet sağlayıcısı desteği ile yayımlanabilecek ortak havuzlara ve ayarlanabilir kaynaklara (örneğin ağlar, sunucular, veri depoları, uygulamalar ve hizmetler) anında erişim sağlayan bir model” (http://csrc.nist.gov/publications/nistpubs/800-145/SP800-145.pdf) olarak tanımlamaktadır.

TSE’nin (2013) tanımına göre ise bulut bilişim, “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türüdür.”

NIST, bulut bilişimin beş temel özelliği olduğunu belirtmektedir:

  1. Talep üzerine selfservis (On-demand self-service): Tüketici, sunucu zamanı ve depolama gibi özellikleri gereksinim duydukça otomatik olarak (insan etkileşimine gerek duymaksızın) servis sağlayıcıdan sağlayabilir.
  2. Geniş Ağ Erişimi: Çeşitli istemciler (mobil telefonlar, iş istasyonları, dizüstü bilgisayarlar, tabletler) ağ üzerinden, standart mekanizmaları kullanarak sunulan hizmetlerden faydalanabilir.
  3. Kaynak Havuzu: Birden çok tüketiciye aynı anda hizmet verilir. Tüketiciler, kullandıkları kaynağın yerini bilmeksizin, karşılarında tek bir kaynak varmışcasına hizmetlerden faydalanırlar.
  4. Hızlı esneklik: Bulut sisteminin yetenekleri, hızlı bir biçimde artırılabilir ya da azaltılabilir. Tüketiciler, sistemin kaynaklarını sınırsız olarak algılarlar.
  5. Ölçülebilirlik: Sunulan hizmetler, hem servis sağlayıcı hem de tüketici tarafından izlenebilir ve ölçülebilir.

Bulut bilişimdeki hizmet modelleri ise üç farklı biçimde karşımıza çıkmaktadır: Hizmet olarak Yazılım (Software as a Service – SaaS), Hizmet olarak Platform (Platform as a Service – PaaS) ve Hizmet olarak Altyapı (Infrastructure as a Service – IaaS).

Yazılım hizmeti modelinde bilgisayar kullanıcıları ihtiyaç duydukları yazılımı bilgisayarlarına kurmadan, hizmet sağlayıcının bilgisayarlarına internet üzerinden erişerek kullanırlar. Yıllardır kullandığımız e-posta hizmetleri (Google Mail, Yahoo Mail vb), yazılım hizmeti kapsamında değerlendirilebilir. Son yıllarda Google Apps (https://www.google.com/work/apps/business/), salesforce.com, Microsoft Office 365 vb yazılım hizmetlerinin kullanımının da yaygınlaştığı, hatta bazı kullanıcıların bu yazılımları bilgisayarlar kurulan yazılımlara tercih ettiği görülmektedir. Bu hizmetler ücretli olabileceği gibi hizmet sağlayıcılar hizmeti ücretsiz sunup hedefli reklamcılıktan gelir elde etmeyi tercih edebilir.

Platform bir hizmet olarak sunulduğunda hedef kitle son kullanıcılar değil, yazılım geliştirenlerdir. Bu modelde hizmet sağlayıcılar, işletim sistemi, web sunucu, programlama dili, veritabanı gibi yazılım geliştirmek için kullanılabilecek araçları sunar (Örneğin Google App Engine, Microsoft Azure, OrangeSpace, Heroku vb).

Altyapı hizmetinde ise sunulan fiziksel ya da sanal bilgisayarlardır. Kullanıcılar, hizmet sağlayıcının belirlediği sınırlar çerçevesinde kendisine ayrılan makineye erişip istediği işletim sistemi ve yazılımları kurabilir. Dolayısıyla en kapsamlı bulut hizmetidir.

 

Yazılım Hizmeti

E-Posta, sanal masaüstü, iletişim, oyunlar

Platform Hizmeti

Veritabanı, geliştirme araçları, web sunucusu

Altyapı Hizmeti

Sanal makineler, sunucular, depolama alanları, yük dengeleyiciler, ağ

Bulut bilişim, konumlandırma (deployment) modeline göre de sınıflandırılabilmektedir. Özel bulutlar, sadece belirli bir kuruluşa hizmete veren bulutlardır ve kuruluşun kendisi tarafından yönetilir. Topluluk bulutları, ortak ilgilere (görev, güvenlik, politika vb) sahip topluluklarca kullanılır ve bulutun yönetimi içerisindeki örgütlenmelerle sağlanır. Kamusal bulutların kullanımı herkese açıktır. Ama bu kullanımın ücretsiz olma zorunluluğu yoktur; kullanıcılar belirli bir ücret karşılığında hizmet alırlar ya da hizmetin karşılığını kişisel verileriyle öderler. Kamusal bulutlar, hükümet kuruluşları, üniversiteler, şirketler ya da bunların bir araya gelerek oluşturduğu örgütler tarafından işletilmektedir. Melez (hybrid) bulutlar ise yukarıdaki modellerin bir karışımı olabilmektedir.

İnsanlar neden bulut hizmetlerini seçmelidir sorusuna bulut şirketlerinin verdiği yanıtlar sunduğu hizmete göre değişmektedir. Hedef kurumsal kullanıcılar olduğunda özellikle bilişim ve haberleşme teknolojisi (BHT) kaynaklarının dışarıdan teminine vurgu yapılmaktadır. 2010 yılında yayımlanan Bulut Bilişim Dosyası’nda bulut hizmeti sağlayıcıları bulutun faydalarını aşağıdaki sözlerle ifade etmiştir (Yapıcı, 2010):

  • “Kaynak kullanımını efektif hale getiren bulut teknolojisi, veri merkezi giderlerini azaltması, bütün BHT kaynaklarının bir havuzdan ihtiyacı olduğu kadar kullanılmasını sağlaması ve bütün kaynakların tek bir yönetim sistemi ve işletim sistemi ile yönetilebilecek esnekliğe kavuşturması açısından kurumlara büyük faydalar sağlamaktadır.” (Cisco)
  • “Bulut Bilişim kişi ve kurumlara merkez serbestliği sağlar. Üstelik sabit bedeller yerine kullanılan kapasite ve hizmet kadar ödeme mantığıyla çok daha ekonomiktir. Bu sayede işletimi uzman bir kadro tarafından gerçekleştirilen güçlü altyapılarda konumlanan merkezlerdeki veri ve uygulamalarınıza İnternet üstünden kolayca ulaşabilirsiniz. Böylece bir veri merkezinin ihtiyaç duyduğu insan ve donanım masraflarıyla uğraşmaz, ayakta tutmak için enerji harcamaz, sadece kendi işinize ve ihtiyaçlarınıza odaklanırsınız.”
  • “Daha önce altyapı teknolojilerini yöneten bilgi işlem kısımları, sanal veri merkezlerinde artık altyapı servisleri sağlayan bir duruma gelmekte, fiziksel sistemleri yönetmek yerine artık is süreçleri ile alakalı kuralları yöneterek doğru uygulamaların, doğru sunucular üzerinden hizmet vermesini ve verilerin doğru disk sistemleri üzerinde depolanmasını sağlamaktadırlar.” (EMC)
  • “Müşterilerimiz bu sayede kendi için önem arz eden konulara fazla zaman ayırmayıp diğer işlerine odaklanabiliyor” (Google).
  • “Burada anahtar nokta, ‘kullandığın kadar öde modeli’” (HP)

Kısacası bilişim sektörü dışında faaliyet gösteren şirketlere, kendi işlerine odaklanmalarını ve BHT hizmetlerini dışarıdan almaları tavsiye edilmektedir. Ama bulutun bir de görünmeyen (ya da gösterilmeyen) yüzü vardır. Bulut bilişim,

  • Son derece fazla enerji arzına gereksinim duymaktadır ve bulundukları çevreye zarar vermektedir.
  • Kişilerin mahremiyetini tehdit etmektedir.
  • Verilerin güvenliğinin sağlanmasında çeşitli zorluklarla karşılaşılmaktadır.
  • Kalifiye bilişim çalışanlarının işsiz kalmasına neden olacaktır.

Bulut isminin çağrıştırdığın aksine, oluşumu ve sonuçlarıyla son derece maddidir. Müşteriler, 7 gün 24 saat hizmet beklemektedir ve herhangi bir kesintiye tahammülleri yoktur. Bilgisayarların kesintisiz çalıştırılması ve soğutulması bulut şirketleri için önemli bir sorundur. Bu nedenle bulut merkezlerinin olduğu yerlerde, doğal kaynaklar tahrip edilmekte ve şirketler yerel halkla karşı karşıya gelmektedir. Yerel halk, bulut bilişimi ilk başta havada, belki uydularla ilgili bir şey sanmakta, ancak kısa bir süre sonra acı gerçeği öğrenmektedir.

Yüzlerce veri merkezinin tasarımına katılmış Peter Gross’a göre tek bir veri merkezi bile cihazlarını çalıştırmak ve soğutmak için orta büyüklükteki bir kasabadan fazla güç tüketmektedir. Çünkü harcanan enerjinin en fazla %12’si hesaplamalar için kullanılmakta enerjinin geri kalanı sunucuları talebe hazır halde tutmak için kullanılmaktadır. Talep üzerine selfservis ve esneklik kulağa hoş gelmektedir. Ama bunun bir bedeli vardır. Mühendisler, verimliliği değil kızgın müşterilerle karşılaşmamak için hizmetlerin sürekliliğini tercih etmekte ve kullanılmayan sunucuları hazır bekletmektedir. (http://www.nytimes.com/2012/09/23/technology/data-centers-waste-vast-amounts-of-energy-belying-industry-image.html?_r=0). Bu nedenle, bulut bilişimin yaygınlaşmasına en çok sevinenlerden biri ABD kömür endüstrisi olacaktır. Çünkü bulut bilişim havarilerinin savunduklarının aksine bulut bilişim gerekli enerji miktarını azaltmamakta, tam tersine artırmaktadır.

İnternette olan hiçbir sistem bilgisayar korsanlarının saldırılarına karşı tamamen korunaklı değildir. 2013 yılında Silikon Vadisi’nin devleri (Apple, Twitter, Facebook) bilgisayar korsanlarının saldırısına maruz kalmıştır (http://wapo.st/1FlBdyh). Mosco (2014) bulut bilişimdeki veri sızıntılarının ve güvenlik açıklarının sektörün bir diğer kirli sırrı olduğunu belirmektedir. Bulut dışı sistemlerin karşı karşıya olduğu tüm tehditler, bulut bilişim için de geçerlidir. Hatta bunlar bulut bilişimde artmıştır. PC’leri korumaya yönelik eski önlemler, bulut bağlamında yeterli olamamaktadır. Ayrıca veri kayıpları sadece bilgisayar korsanlarından kaynaklanmamaktadır. Servis sağlayıcıların bizzat kendileri zaman zaman yanlışlıkla müşterilerinin dosyalarını silebilmektedir (http://readwrite.com/2013/03/04/9-top-threats-from-cloud-computing).

Kullanıcı verilerinin bilgisayar korsanlarının eline geçmesi ve farklı amaçlar için kullanılması önemli bir sorundur. Ama birçok şirketin temel gelir kaynağının kullanıcıların kişisel verileri olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca ABD yasalarına göre hükümet ülke sınırları içinde bulunan bir sunucuya erişip sunucuda tutulan verileri inceleyebilir. Kullanıcıların, verilerini bilgisayarlarında tutmaktan vazgeçmesi ya da bulutlarda yedeklemesi hem şirketlerin hem de hükümetlerin gücünü artıracaktır.

Tüm bu sorunlara ve risklere karşın şirketler ve kamu kurumları bulut bilişimi tercih edebilirler. Fakat bilişim çalışanları açısından bakıldığında bulut bilişimin pek hayırlara vesile olmayacağı ortadadır. Bulut bilişim havarilerini söylemleri, 1990’lardaki özelleştirmecileri anımsatmaktadır. Yalnız bilgi işlem merkezlerindeki bilgisayarlar değil, çalışanlar da gereksiz olarak görülmektedir. Kurumlar, BTH hizmetlerini dışarıdan almaya ikna edilmek istenmektedir. Trajikomik olarak, özelleştirme tartışmalarında olduğu gibi, bunu destekleyen bilişim çalışanları da vardır.

Yine de gerçeklerin ağırlığı nedeniyle bulut bilişim şirketlerinin işi zordur.

Bulut Bilişim Nasıl Satılır?

Bireylerin ve kurumların verilerini gönül rahatlığıyla bulut şirketine teslim edebilmeleri için bu yönde bir motivasyonlarının olması gerekir. Bulut şirketi bu motivasyonu oluşturduktan sonra potansiyel müşterilerini, verilerinin güvende olduğuna ve bu verilere istedikleri zaman erişebileceklerine ikna etmelidir. Verilerinin güvenliği, mahremiyet, sistemin güvenirliği, bilgi işlem merkezinin geleceği gibi konularda potansiyel müşterinin kafasında bazı soru işaretlerinin ve kuşkuların olması doğaldır. Şirketler, verilerin güvende olduğunu ve verilere her zaman erişilebileceğini, mahremiyete önem verdiklerini söyleyeceklerdir. Ama veriler ne kadar güvendedir? Bulut şirketi piyasadan çekildiğinden müşterilerin verilerine ne olacaktır? Hükümetler müşterilerin özel verilerini istediğinde şirket bunları teslim edecek midir? Bulut şirketi, tüm bu kuşkuları ortadan kaldırmalı ve bulutun gerekliliği konusunda ikna edici olmalıdır (Mosco, 2014 : 77-123).

Bulut şirketlerinin bunda oldukça başarılı oldukları söylenebilir. Yazının başındaki anket örneğinde olduğu gibi, bulutun öncüsü bir ülkede insanlar bulutun ne olduğunu bile bilmeden ona dair olumlu fikirlere sahip olabiliyorlarsa bu durum bulut şirketlerinin başarısıdır. Bulut şirketleri, kendileri için riskli konuların (işsizlik, mahremiyet, veri kaybı ve çevre kirliliği gibi) üstünü örterek ve teknolojik çözümleri öne çıkararak son derece başarılı bir kampanya yürütmektedirler. Şirket reklamları, bloglar, “tarafsız” araştırma şirketleri ve lobi faaliyetlerinin etkisindeki hükümet politikaları dünyayı kararlı adımlarla buluta doğru sürüklemektedir.

Bulut şirketlerinin hedef kitlesine göre farklılaşan reklamları vardır. https://www.youtube.com/watch?v=MaA9l2H8BM8 adresindeki reklamı izlemenizi tavsiye ederim. Can sıkıntısı içinde bir aile… Anne, bilgisayarındaki aile fotoğrafı ile oynayarak mutluluğun resmini çiziyor ve reklamın sonunda Windows’a, doğanın kendisinden daha güzel bir aile sunduğu için teşekkür ediyor. İnsan, teknolojiyle doğaya meydan okuyor. İlginç olan ve bazılarınca eleştirilen ise reklamda bulutun kavramsal olarak çok az yer kaplaması (age). Ama bence bu reklamda amaç zaten bulutu anlatmak değil, sevdirmek.

Microsoft, bulut bilişimle bireylere daha mutlu aile tabloları sunarken kurumsal kullanıcılara bulutla güç vadediyor (http://epubs.itworldcanada.com/i/31583-cio-cloud-supplement/6):

MS_Cloud

IBM’in bulut çözümleri ise daha akıllı (smart) bir gezegen inşa ettiğini iddia etmekte ve reklamları da (https://www.youtube.com/watch?v=q_d7Io_rr2s) bu iddia üzerine kurmaktadır. 2009’dan beri bulut bilişim reklamlarına özel bir önem veren IBM’in reklamlarının anahtar kelimesi “akıllı”dır. Kullanıcılara, dönüşüm, rasyonellik, değişimin kaçınılmazlığı mesajları verilmektedir (age).

Microsoft bireysel kullanıcılara kusursuz aileler, kurumsal kullanıcılara kusursuz güç vadetmekte; IBM ise kusursuz bilgi. Bulut pazarının bir diğer önemli ismi Apple’ın bulut vaadi ise kusursuz uyum (https://www.youtube.com/watch?v=YWZTMyjmcnU ). Bireysel kullanıcı pazarına yönelen Apple, Microsoft’tan farklı olarak hayattaki kusurları düzeltmeyi değil “zaten kusursuz olan” cihazları arasındaki uyumla var olan kusursuzluğunu genişletmeyi hedeflemektedir (age).

Şirketlerin reklamları, bulutu söylemsel olarak inşa etmekte, bireylere ve kurumlara bulutun ne olduğunu, onunla ne yapabileceklerini öğretmektedir. Ama aynı zamanda çevreye verilen zararı, elektrik kesintilerini, veri kayıplarını, yaygın gözetimi ve BT sektöründeki işten çıkarmaları içeren alternatif öykülerin de önüne geçilmektedir.

Bulutun söylemsel inşasında şirketlerin doğrudan reklamlarının yanında bloglar ve sektöre dair dergiler de önemli bir yere sahiptir. Bu yayınlarda, bulutun yaygınlaşması ve potansiyel müşterilerin kafalarındaki soru işaretlerinin giderilmesi için yoğun çaba harcanmaktadır. Bulut şirketlerine, bulutun satışını kolaylaştırmak için aşağıdaki gibi taktikler verilmektedir (age):

  • Müşteri, çevreye duyarlıysa bulutu elektriği az kullanan yeşil teknoloji olarak pazarlayın
  • Müşterinin doğal felaketlerden kaynaklı kesintilere karşı kaygıları varsa bulut hizmetinin sürekliliğine vurgu yapın
  • Müşteri, belirli bir platformda (Apple, Microsoft) çalışma ve uyum ile ilgileniyorsa sanallaştırma çözümlerini anlatın
  • Bilgi işlem yöneticileri ile görüşürken ölçeklenebilirlikten ve uygulamaların kullanılabilirliğinden (availability) söz edin
  • Mali işlerden sorumlu yöneticilere maliyetlerin nasıl düşeceğini anlatın

Şirket reklamları, bloglar ve sektöre yönelik dergiler bulutun promosyonunun bir parçasıdır. Bunların nesnel ve tarafsız olmadığını biliriz. Ancak Deloitte, Forester, Gartner, McKinsey & Company vb özel düşünce kuruluşlarının ve danışmanlık şirketlerinin hazırladığı raporların nesnel değerlendirmelere dayandığı varsayılmakta ve bu raporların tarafsızlığı pek sorgulanmamaktadır. Bu kuruluşlar, her zaman bulut bilişim hakkında tamamen olumlu raporlar hazırlamasalar da bulut bilişimin gelişiminde belirleyici bir yerleri vardır. Örneğin Deloitte 2009 yılında hazırladığı bir raporda bulut bilişimi kaçınılmaz olarak göstermektedir. Mosco’nun (2014) eleştirdiği gibi Deloitte, o dönem henüz yeni yeni oluşan bir sektörün sonraki yıllarda büyük oranda genişleyeceği kehanetinde bulunmaktadır. Bu kehanetin kaynağı da bir başka araştırma şirketi olan Gartner’dır. Bu rapora benzerleri gibi bloglarda, dergilerde ve reklamlarda referans gösterildiğinde raporun etkisi daha da artacak, belki başka bir araştırma şirketi de Deloitte’nin raporundan alıntılar yapacak ve bulut bilişim miti daha da güçlenecektir.

Sözkonusu kuruluşların bir başka taktiği ise var olan sorunları kabul edermiş gibi yapıp bunları önemsizleştirmektir. Örneğin Amazon’un bulut hizmetlerinde yaşanan kesinti bulut bilişimin kurumsal kullanımının henüz hazır olup olmadığının sorgulanmasına neden olmasına karşın (http://bits.blogs.nytimes.com/2011/04/21/amazon-cloud-failure-takes-down-web-sites/) bir diğer büyük araştırma şirketi olan Forester, hazırladığı raporda yaşananları münferit olarak nitelendirmiştir. Araştırma şirketleri, ellerindeki verileri yorumlamaktan çok dünyayı buluta yönlendiren hamleler yapmaktadır (age).

Bulut bilişim, 2012 yılında Dünya Ekonomik Forumu’nun da gündemine girmiştir. Forum, Küresel Bilişim Teknolojileri Raporu’nda özellikle bulut bilişime odaklanmıştır. Raporda, ekonomik büyüme ve küresel ekonominin genel başarısı için internetin önemine, bulut bilişimin BT’nin günümüzde en ileri noktası olduğuna ve bulut bilişimin daha verimli ve yaygın olabilmesi için teknik standartların gerekliliğine vurgu yapılmıştır. Ancak bulut bilişimin çevreye etkileri, kişisel veriler ve yaratacağı işsizlik yine gözardı edilmiştir (http://www3.weforum.org/docs/Global_IT_Report_2012.pdf).

İlk BT şirketleri geçmişte teknolojinin daha çok kendi kendini satacağını düşünmüş ve lobi faaliyetlerine yeterince önem vermemiştir. 1990’ların ortasına kadar politika BT şirketlerine yabancı bir konudur. Fakat son yıllarda Google, Facebook, Microsoft vb şirketlerinin ABD’de ve AB’de lobi faaliyetleri için çok ciddi harcamalar yaptıkları bilinmektedir. Bu lobi faaliyetleri yalnızca ucuz enerji, veri merkezi alanları ve benzer imtiyazlar için olmamakta şirketlerin hareket alanlarını kısıtlayan yasal düzenlemelere karşı da yapılmaktadır. Örneğin, AB’de mahremiyet yasaları bulut şirketleri için önemli bir engeldir. Google, antitröst yasalarına, Facebook mahremiyetle ilgili sınırlamalara ve Microsoft çevreyle ilgili düzenlemelere karşı lobi faaliyeti yürütmektedir. Fakat bu lobi faaliyetleri sadece kısa dönemli hedeflerle sınırlı olmamakta şirketlere ürünlerini hükümete satma ve hükümet desteği ile dışa açılma satma fırsatı da sunmaktadır.

Özetle, Mosco’nun (2014) To the cloud: Big data in a turbulent world kitabının üçüncü bölümünde ayrıntılı bir şekilde anlattığı gibi bulut bilişim miti, bulut şirketlerinin etkinlikleriyle (reklamlar, bloglar, araştırma şirketi raporları, lobi faaliyetleri, fuarlar) yaratılmış bir olgudur. Bulut bilişim, teknolojik olarak üstün ya da topluma yararlı olduğu için değil şirketler onun yaygınlaşmasını arzuladığı için yaygınlaşmaktadır.

Akıntıya Karşı

Kişisel bilgisayarlar (PC), gücü hükümetlerden, büyük şirketlerden ve laboratuvarlardan alıp sıradan kullanıcılara vermişti. Bir devrimdi… Özgür yazılım, internetteki özerk alanlar, paylaşım ancak PC’lerin sağladığı koşullarda gerçekleşebildi. Bulut bilişimle, bir karşı devrim yaşıyoruz. Kullanıcıların gücü ellerinden alınıyor; hükümetlere ve büyük şirketlere geri veriliyor. Özgür yazılım hareketi özel mülk yazılımlara kullanıcının yazılımı istediği biçimde kullanma ve değiştirme özgürlüğünü elinden aldığı için karşı çıkmıştı. Yazılım hizmeti modeli bu kısıtlamayı özel mülk yazılımlardan daha öteye götürmektedir.

Şirketlerin gücüne karşı bir şey yapılabilir mi?

Şirketlerin elindeki güce sahip değiliz. Onlar kadar lobi yapamayız. Propaganda olanaklarımız sınırlı. Ama “gerçeklerin” elimizdeki en büyük güç olduğunu düşünüyorum. Bulut bilişimdeki temel sorunları gündemde tutabilirsek bulut bilişimi önleyemesek bile şirketleri gerekli önlemleri almaya zorlayabiliriz.

Bulut bilişimin şimdiki hali doğrudan şirketlerin politikalarıyla biçimleniyor. Bunu kısmen değiştirebiliriz. Ama başka bir düzende başka bir bulut bilişimimiz olacaktı… Sonraki yazılarda SSCB’deki ve Şili’deki deneyimlere yer vereceğim.

Yaralanılan Kaynaklar

Mosco, V. (2014). To the cloud: Big data in a turbulent world. Paradigm Publishers.

Türk Standardları Enstitüsü (2013). Bulut Bilişim Güvenlik ve Kullanım Standardı (Taslak), https://www.tse.org.tr/upload/tr/dosya/duyuruyonetimi/1082/12122014170015-2.pdf son erişim 15/09/2015

Yapıcı, C. (2010). Bulut Bilişim Dosyası”. Telepati Dergisi, (177), 67-98.

4 Kasım 2015

Posted In: amazon, Bulut Bilişim, Çevre, Emek, Enerji, Gözetim, IBM, Microsoftsoft, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com