Dijitalleşme ve Kullanıcıların Mülksüzleştirilmesi

Eylül ayının üçüncü cumartesi günü yazılım özgürlüğü günü (https://www.softwarefreedomday.org/) olarak kutlanıyor. Etkinliğin amacı özgür yazılım ve yararları hakkındaki farkındalığı artırmak ve özgür yazılım kullanımını yaygınlaştırmak. Yazılımdaki özgürlüğü, hem özgür yazılım hareketinin içinden hem de dışından birçok insanın yaptığı gibi GNU/Linux işletim sistemine indirgememek gerekiyor. Yıllar önce bilgisayar denilince akla ilk gelen sadece ev kullanıcılarının kişisel bilgisayarlarıydı. Kişisel bilgisayarları, dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve tabletler izledi. Bu süreçte, kullanıcıların bilgisayarla yaratıcı etkileşimi, bir diğer deyişle bilgisayarı, üreticinin öngörmediği veya öngöremediği biçimlerde kullanma olanağı zayıfladı. Günümüzde ise gündelik hayatta kullandığımız nesnelerin bilgisayarlaşmasına şahit oluyoruz. Artık “arabanız tekerlekli bir bilgisayardır; uçak kanatları olan bir bilgisayardır; saatiniz, çocuğunuzun oyuncağı, hatta kalp piliniz özünde bir bilgisayardır” (Perzanowski ve Schultz, 2016). Nesnelerin interneti bağlamında gündeme gelen akıllı cihazlar yine birer bilgisayardır. Bu nedenle bilgisayarlardaki yazılımın özgürlüğü, 27 Eylül 1983’te Richard Stallman’ın GNU (GNU is Not Unix) projesini duyurarak özgür yazılımın fitilini ateşlediği dönemden daha vazgeçilmezdir. Kişisel bilgisayarlarda kullandığımız yazılımların özgürlüğünü düşünmek GNU/Linux, LibreOffice, Mozilla gibi yazılımların başarısı dikkate alındığında artık daha anlaşılırdır. Buna karşın, araba, kalp pili, giyilebilir teknoloji ve mobil cihazlar gibi günümüz bilgisayarlarındaki yazılımların kaynak koduna sahip olunabileceğine, nasıl çalıştığının öğrenilebileceğine ve kodda değişiklikler yapılabileceğine ihtimal vermeyiz. Hatta çoğu insan bu cihazların içinde yazılım bulunduğunu bile unutmuştur. Ama aynı teslimiyet 27 Eylül 1983 için de geçerlidir ve o zaman da özgür bir işletim sisteminin olabileceğine pek ihtimal verilmemektedir.

Bilişim teknolojilerini tartışırken çoğu zaman özgür yazılımdan yardım almak zorunda kalıyorum. Bunun temel nedeni, özgür yazılımın sunduğu alternatifler, açılımlar ve çelişkileriyle birlikte bilişim teknolojilerini ekonomi politik bir yaklaşımla tartışmayı daha anlaşılır ve somut kılması. Örneğin, nesnelerin interneti ve dördüncü endüstri devrimi gibi moda ifadelerin ve bulut bilişim gibi masalların peşine takılmadan önce bu teknolojilerin içinde geliştiği toplumsal ilişkileri, kimin kazanıp kimin kaybettiğini, bu sürece nasıl müdahale edilebileceğini tartışmak gerekir ve bu tartışmada, mülkiyet ilişkileri kritik bir rol oynar. Özgür yazılımcılar, son derece basit ama temel sorularla bu tartışmaya katılmaktadır: Kullandığınız bilgisayarların sahibi miyiz? Değilsek bunu nasıl başarabiliriz? Bu sorulardan sonra, o moda teknolojilerin cilası dökülmeye başlar.

Ayrıca Geray’ın (2016) belirttiği gibi ekonomi politik yaklaşım, neo-klasik iktisatta olduğu gibi toplumsal değer yargılarını dışarıda bırakmaz: “Eşitlik, hakkaniyet, adalet, toplumun/kamunun genel çıkarı gibi değer yargıları çözümlemelere katılır” (age). Fikri mülkiyet haklarına, özellikle de patentlere yöneltilen en büyük eleştirilerden biri araştırmaların kamudan alınan vergilerle finanse edilmesi ama araştırmaların meyvelerinin şirketler tarafından toplanmasıdır. Avrupalı özgür yazılım kuruluşları sürekli bunun gibi adaletsizlikleri sorgulamaktadır. Eylül ayında başlattıkları “kamunu parası, kamunun kodu” (https://publiccode.eu/) adlı kampanyada da sorgulanan yine çok basit ama sürekli görmezden gelinen bir konudur: İnsanların vergileriyle geliştirilen yazılımlar neden özgür yazılım olarak kamuyla paylaşılmaz? Aynı yazılıma tekrar tekrar para ödeyen bir hükümet kamunun çıkarı yerine şirketlerin çıkarını düşünmüyor mudur?

Eleştirel olmayan bir bakış açısı gözetimi ve sansürü de teknolojik gelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirir. Özgür yazılım için bunlar yeni teknolojilerin bir özelliği değil kusurudur ve hiç de kaçınılmaz değildir; özel hayatın gizliliği ve ifade özgürlüğü savunulması gereken değerlerdir. Özgür yazılım, yazılım dünyasının dışına taşmış ve Wikipedia gibi projelere ilham vermiş, neoliberalizmin piyasa toplumu dışında başka bir alternatifin olduğunu göstermiştir.

Ancak tam da bu noktada durmak gerekiyor. Özgür yazılım, kapitalizmde sadece (ve son derece ufak) bir çatlaktır. Şimdi sesleri daha az çıksa da ikibinli yılların başında müştereklerden ve ortaklaşa çalışmanın potansiyelinden, bilişim teknolojilerinin toplumsal ilişkilerde yarattığı değişimden etkilenen birçok insan kapitalizmin aşıldığını iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Fakat özgür yazılım, başka alanlardaki benzer girişimler gibi, her zaman tehlike altındadır:

Oluşturulan her müşterek, zamanla iki gücün saldırılarına maruz kalacaktır. Birincisi, müşterekleri hiçe sayarak kendi gelirlerini maksimize etmek için açık arayan bireylerin ve şirketlerin kurnazlığı. İkincisiyse, hükümetlerin ekonomik darboğaz zamanlarında (veya piyasa ideolojisinin güdümünde) müşterekleri besleyen kaynakları kurutma, müştereklerinin etkilerini azaltarak kamuoyu desteğini baltalama eğilimi.

Özgür yazılım hareketi, başta FSF (Free Software Foundation) ve FSFE (Free Software Foundation Europe) olmak üzere, patent, DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi), bulut bilişim vb kampanyalarından da görülebileceği gibi tehlikenin farkındadır. Bin yılın başında müştereklerden, eşitlik ve özgürlükten bahsedip, sözüm ona enformasyon toplumunu selamlarken günümüzde dijitalleşmeyle gelişen mülksüzleştirmeyle karşı karşıyayız. Özgür yazılım hareketinin yıllardır sorduğu soruları şimdi daha yüksek sesle sormanın zamanı: Bilgisayarlarımızın gerçekten sahibi miyiz? Bilgisayarlarımızın gerçek sahibi olabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

Bu yazıda, tüketiciler ve satın aldıkları (ya da satın aldıklarını sandıkları!) ürünler arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini göreceğiz. Yazının devamında, sahip olunan nesneye göre değişen farklı mülkiyet biçimleri yer alıyor. Daha sonraki bölümde dijitalleşmeyle beraber kitap, film ve müzik endüstrisindeki yaşanan değişimleri ve bu değişimleri olanaklı kılan biri hukuksal diğer teknik iki aracı, lisansları ve DRM’yi aktarıyorum. Son olarak, aynı araçlarla günümüz bilgisayarlarında uygulanan mülksüzleştirme örneklerini göreceğiz.

Gayrimenkul Mülkiyeti, Bireysel Mülkiyet ve Fikri Mülkiyet

Dijitalleşmeyle beraber fikri mülkiyet haklarının kapsamında toplumun aleyhine, şirketlerin lehine bir genişleme vardır. Ama bu genişleme aynı zamanda kullanıcıların mülksüzleştirilmesiyle beraber gelişmektedir. Bunun örneklerine geçmeden önce mülkiyetin ne olduğunu ve dijitalleşmeyle beraber nasıl bir değişim yaşandığını tartışmak gerekiyor.

Önce mülkiyetin ne olmadığıyla başlayalım. Mülkiyet insanla nesne/kaynak arasındaki bir ilişki değildir. “A, x’e sahiptir” ifadesi mülkiyet ilişkisini tanımlamak için yetersiz kalacaktır. Mülkiyet toplumsal bir ilişkidir. Çünkü A, B’ye karşı x’e sahiptir ve A x’ten yararlanmakla kalmaz kendisi dışındakilerin x ile olan ilişkisini de kontrol eder. Bir diğer deyişle mülkiyet asıl olarak A ve B arasında bir ilişkidir. Fakat bu ilişkinin gerçekleşebilmesi için A ve B’nin x üzerindeki ilişkisi hukuksal olarak tanınmalıdır. B, A’nın izin vermediği biçimde x’e eriştiğinde bunun bir yaptırımının olması gerekir. Bunun yanında, x’e sahip olan A’nın mutlak güç sahibi olduğu yanılgısına düşülmemelidir. A, keyfi biçimde hareket edemez; B’nin de hakları vardır. Ancak her iki tarafın hakları da mutlak değildir. Haklar ve denge, sosyoekonomik koşullar ve teknolojik yeniliklerle yeniden şekillenir.

A ve B arasındaki mülkiyet ilişkisi x’in ne olduğuyla ilişkili olarak farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Perzanowski ve Schultz (2016), x’in durumuna göre mülkiyeti dörde ayırır: Gayrimenkul mülkiyeti, bireysel mülkiyet, fikri mülkiyet, maddi olmayan şeylerin mülkiyeti [1].

Mülkiyet denilince ilk akla gelen gayrimenkul mülkiyetidir. Gayrimenkul, fiziksel bir alanla tanımlanır. Deprem, toprak kayması veya nehir yatağının değişmesi gibi durumlar olmadığı sürece sabittir, bıraktığınız yerde kalır. x’in gayrimenkul olduğu durumlarda A’nın B’ye göre ilişkisi çeşitli biçimler alabilir. Gayrimenkul sahibi, toprağı kullanma, diğerlerini dışlama, satma, bağışlama veya ondan kâr elde etme hakkına sahiptir. A, x’e sadece ömrü boyunca sahip olabilir (miras bırakamaz) veya devre mülkte olduğu gibi x’i yılın belirli zamanlarında kullanabilir. Bu haklar açık uçludur ve tartışmaya açıktır. Örneğin belediyenin kat sınırlaması olabilir, dairenin işyeri olarak kullanımı yasaklanmış olabilir, arazi sahibi arazisini süpermarket yapmamak kaydıyla kullandırmak isteyebilir veya bir üniversite arazisindeki ağaçların zarar görmemesi şartıyla arazisinden yol geçmesine izin verebilir. Gayrimenkulün hem daha pahalı hem de kullanımı hakkındaki sınırlamaların açık uçlu olması nedeniyle herhangi bir satın almadan önce oldukça ayrıntılı bir araştırma yapılması gerekir. Normal vatandaşlar az sayıda gayrimenkul aldıklarından daha ince eleyip sık dokurlar.

Bireysel mülkiyette ise haklar daha nettir. A, x’e sahipse bununla ne yapacağı ve B’ye karşı hakları daha nettir. B, A’dan Mavi kazak satın aldığında A, B’ye “bunu turuncu pantolonun üstüne giyemezsin” diyemez. Bireysel mülkiyete konu nesneler gayrimenkule göre çok daha ucuzdur ve satın alma sonrası oluşan hakların sınırları daha belirlidir. Bir kitap, buzdolabı, kazak vb satın alan kişi bunu kendisi kullanabilir, satabilir, kiralayabilir, ödünç verebilir veya hediye edebilir. Satış sonrasında A’nın x üzerindeki hakları sona erdiğinden x’i satın alan kişi A’nın yerine geçer. Bireysel mülkiyet, gündelik hayatta o kadar sık deneyimlediğimiz bir ilişkidir ki okuyucu yukarıdaki örnekleri gereksiz olarak değerlendirecektir; başka türlüsünü düşünmek zaten mümkün değildir. Ama sorun da zaten bu açık seçik olan hakların kaybediliyor olmasıdır.

Fikri mülkiyette x, gayrimenkul ve bireysel mülkiyette olduğu gibi maddi bir varlığa sahip olmaması nedeniyle farklıdır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyette x maddi varlığa sahip olduğundan nesnenin ve kaynağın kullanımında kıt kaynak sorunu vardır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyet ilişkileri bu kıt nesne ve kaynakların kullanımını düzenler. Fikir ürünleri için kendiliğinden bir kıtlık söz konusu değildir. Fikri ürünlerinin kullanımı onları azaltmaz, tam tersine artırabilir de. Fikirlerin de bir kullanım değeri vardır; bunların artması ve yayılması arzulanır. Buna karşın, fikir ürünlerini üretenlerin bu çalışmalarının karşılığını alamazlarsa üretmeyecekleri (ya da üretemeyecekleri) savunularak asıl kıtlığın fikir ürünlerinde değil bunun üretimi için gerekli emek gücünde olduğu belirtilir. Fikir ürünlerinin bir diğer farklılığı da bir kere ifşa edildikten sonra kontrol edilmelerinin zorluğudur. Bir araziyi çitleyebilir, özel ve değerli eşyalarınızı kasaya koyabilirsiniz. Ama fikir ürünleri için böyle bir durum söz konusu değildir. Patent, telif, marka yasaları bu korumayı gerçekleştirmek için vardır. Bireysel mülkiyette A, x’i sattığında satın alan kişi A’nın yerine geçer. Fikri mülkiyette ise durum farklıdır. Bir film DVD’si satın aldığınızı varsayalım. Bu sizi filmin sahibi yapmaz; sadece filmin kaydedildiği DVD’nin sahibisinizdir. Normal şartlarda (kopyalama hakkına sahip şirket size bu yetkiyi vermemişse) bu filmi kopyalayıp dağıtamazsınız veya bir oda dolusu izleyiciye gösterim yapamazsınız. Hatta fikri mülkiyetin en saf halinde DVD’yi satın alan kişi bunu başkasına satamaz, kişisel kullanım için yedekleyemez, bir arkadaşına hediye edemez vs. Fakat fikri mülkiyet hakları, A’nın x üzerinde satış öncesinde ve sonrasında tüm haklara sahip olduğu bir ilişki değildir. A’dan x’i satın alan kişi A’nın yerine geçemese de x’i satın alan (B’) ile satın almayan (B) arasında bir fark vardır. A, x’te yayma hakkına sahiptir. Yayma hakkı, “bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, kiralamak, ödünç vermek, satışa çıkarmak veya diğer yollarla dağıtmak hakkı”dır. Yasa, x’in DVD’sini satın alan B’nin yeniden satış hakkı için şunları söylemektedir:”kiralama ve kamuya ödünç verme yetkisi eser sahibinde kalmak kaydıyla, belirli nüshaların hak sahibinin yayma hakkını kullanması sonucu mülkiyeti devredilerek ülke sınırları içinde ilk satışı veya dağıtımı yapıldıktan sonra bunların yeniden satışı eser sahibine tanınan yayma hakkını ihlal etmez” (Aksu, 2016). Bu durum, “tükenme ilkesi” olarak adlandırılır. Yasa, tükenme ilkesini tanıdığı için satın aldığımız DVD veya kitap bireysel mülkiyete göre değerlendirilebilir.

Kısacası, bir fikir ve sanat ürünündeki telif hakkı ile onun kopyasının mülkiyeti hakkında bir ayrım vardır. İnternet öncesi dönemde de radyo ve televizyon yayınları da telif haklarını etkilemiştir ama yine de asıl gelir kaynağı fiziksel kopyalar olmuştur. Reklam ve kablo aboneliği bile kopyaların önemini azaltmamıştır. “Tükenme ilkesi” ikinci el pazarını ortaya çıkarmış, ikinci el ürünler birinci el ürünlere rakip olmuş ve bu da tüketicinin lehine olmuştur. Tükenme ilkesi, kopyalama hakkına sahip şirketler için satacakları kopya sayısını azalttığı için istenmeyen bir durumdur. Dijitalleşme ile beraber eski kopya biçimlerinin yavaş yavaş ortadan kalkması yeni bir döneme kapı aralamıştır. Dijitalleşmeyle mülkiyet ilişkilerinde yaşanan dönüşüme geçmeden önce kopyalama hakkına sahip şirketlerin tükenme ilkesine düşmanlıklarının tarihte ilginç örneklerinin olduğunu belirtmek isterim. Günümüzde bazı okullar ve kurumlar, kütüphane kullanımını teşvik etmek için kütüphaneden en çok yararlananların isimlerini duyururlar. Vaktini kütüphanede geçirenlere saygı duyarız. Fakat kopyalama hakkı sahibi şirketlerin en büyük düşmanlarından biri kütüphaneler ve buralardan yararlananlardır. İnsanların yeni kitap almak yerine kütüphaneden kitap ödünç almalarını kendi işlerinin baltalanması olarak değerlendirirler. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 1931’de bir grup yayıncının “kitap ödünç verme” sorununu çözmesi için halkla ilişkilerin öncülerinden olan Edward Bernay’i tutmasıdır. Bernay, kitap ödünç alanları aşağılayan bir lakap bulma kampanyası düzenler. Yarışmayı booksneak kazanır (Önerilen diğer lakaplar book weevil, greader, libracide, booklooter, bookbum, culture vulture, bookbummer, bookaneer, biblioacquisiac ve book buzzard.)

iTunes Music Store, Bulut Bilişim ve Dijital Abonelik

Son 15 yılda içeriğe erişim biçimimizde önemli değişiklikler yaşanmıştır. İkibinli yıllara kadar kitap, müzik ve filmler elimizde tuttuğumuz, kitaplığımızda sakladığımız ve birbirimize hediye ettiğimiz fiziksel nesnelerdir ve tüketiciler, tükenme ilkesinin tanıdığı hakla hareket etmektedir. Bu bağlamda, 2003 yılında Apple’ın iTunes Music Store’ı ve yeni iş modelini duyurması bu hakka

önemli bir darbedir. İnternetten müzik eserlerini ücretsiz indirmenin oldukça yaygın olduğu bir dönemde Steve Jobs, insanların hala müzik eserleri için ödeme yapmaya gönüllü oldukları, ama birkaç hit parça için tüm albümü satın almak istemedikleri tespitini yapmaktadır. Jobs’a göre sorun insanların korsan müziğe kaymasını engelleyebilecek bir alternatifin olmamasıdır. Jobs, Müzik şirketleri ve internet kullanıcılarını ‘adil’ bir iş modelinde bir araya getirir. Jobs’a göre herkes kazanacaktır (https://tr.0wikipedia.org/wiki/İTunes_Store):

Müzik çalan insanların % 80’inin bunu istemediğine inanıyoruz, sadece yasal bir alternatif yok. Bu yüzden, ‘buna yasal bir alternatif yaratalım’ dedik. Herkes kazanır. Müzik şirketleri kazanır. Sanatçılar kazanır. Apple kazanır. Kullanıcı kazanır, çünkü daha iyi bir hizmet alır ve bir hırsız olmak zorunda değildir.

iTunes Music Store’a yalnızca Apple cihazlarından erişilebilmekte ve şarkılar başlangıçta DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ile korunmaktadır. Kullanıcılar albümün tamamını satın almadan (çoğunlukla 99 sente) tek bir müzik eserini satın alabilmektedir. Apple’ın yeni iş modeli, kendi beklentilerinin de ötesinde büyük ilgi toplar. Jobs’ın öngörüsü doğru çıkmış ve insanlar korsan müziktense dinlediği eser için para ödemeyi tercih etmiştir. Apple’ın öncülüğünü yaptığı bu iş modeli hızla yaygınlaşır. Ancak diğer yandan bireysel mülkiyet için bir dönüm noktasıdır. Artık elinizde arkadaşınıza ödünç verebileceğiniz bir DVD yoktur. Ayrıca tüketiciler DRM’li müziklerini ancak ve ancak bir Apple bilgisayarı kullandıkları sürece çalabileceklerdir. O an için ufak bir ayrıntıdır. Apple kullanıcıları bu ayrıcalıklarının keyfini sürerken DRM ile telif haklarının içerdiği bir hak ortadan kalkmaktadır (Perzanowski ve Schultz, 2016).

Dijital ürünlerde tükenme ilkesi nasıl uygulanacaktır? Fiziksel bir ürünü arkadaşınıza ödünç verdiğinizde sizde bir kopyası bulunmaz. Ama bir müzik dosyasını arkadaşınıza farklı yollarla (taşınabilir bellek, e-posta, Dropbox’a koymak vb yollarla) dosyayı kopyalayarak iletebilirsiniz. Ama her hâlükârda dosyanın telif haklarındaki tükenme ilkesine aykırı hareket etmiş olursunuz. Telif yasaları bu yeni duruma ayak uyduramadan bulut bilişimle [2] ikinci bir dönüşüm yaşanır. 160 GB diske sahip bir iPod alıp tüm müzik koleksiyonunuzu buraya aktarmanız mümkündür. Fakat bir süre sonra iPod yerini akıllı telefon, tablet ve çok amaçlı diğer mobil cihazlara bırakır. Bu cihazlarda üreticiler, yer, ağırlık ve pil ömründen tasarruf edebilmek için yüksek saklama kapasiteli ve ucuz diskler yerine daha düşük saklama kapasiteli ve yüksek fiyatlı disklere yönelmişlerdir. Bulut bilişim, depolama kapasitesi sorununu giderek yaygınlaşan yüksek hızlı mobil veri ağlardan yararlanarak çözecektir. Artık tüm dijital dosyalarımızı bulutta saklayabileceğimiz ve cihazlarımız arasında senkronize edebileceğimiz söylenmektedir (age).

iTunes Music Store’dan satın alınan bir dosya tüketicinin bilgisayarında saklanmaktadır. Elde bir kaset veya DVD yoktur, ama (kimi zaman DRM’li de olsa) bir dosya bilgisayarınızda tutulmaktadır. Bulut iş modelleri ise bunu bir adım daha öteye götürebilmenin yolunu açmıştır. Bilgisayarınızda dosya saklamanın şart olmadığı, bir film izleyeceğiniz veya müzik dinleyeceğiniz zaman buluta erişerek bunu yapabileceğiniz anlatılmaktadır. Bilgisayarınıza indirmeden kullanmayı tercih ettiğinizde dijital dosyaya gerçekten sahip olma şansınız da ortadan kalkmaktadır. Bulut sağlayıcısı şirket, çeşitli gerekçelerle dijital dosyaya erişimizi engelleyebilir veya dosyayı silebilir. Nitekim Apple Medya Hizmetleri Hüküm ve Koşulları’nda bu hak açıkça belirtilmektedir (https://www.apple.com/legal/internet-services/itunes/tr/terms.html):

“Apple size bildirimde bulunarak ya da bulunmaksızın ve dilediği zamanda Hizmetleri (ya da bunların herhangi bir parçasını ya da İçeriğini) değiştirme, geçici olarak durdurma ya da sona erdirme hakkını saklı tutar ve Apple söz konusu haklarını gerçekleştirdiğinde size ya da üçüncü taraflara karşı sorumlu olmayacaktır.” Amazon Kindle kullanıcılarının da deneyimlediği gibi sanal kitap rafınızda duran bir kitap aniden silinebilir. Bunun dışında teknik sorunlar nedeniyle dosyalara erişim olanağınızın geçici veya kalıcı olarak ortadan kalktığı durumlar da olabilmektedir. Eskiden bir kitap yıllarca saklanıp kuşaktan kuşağa aktarılabilirken şimdi kitabın raf ömrü en iyi ihtimalle şirketin ömrü kadardır. Perzanowski ve Schultz (2016), Amazon ve Apple’sız bir dünya hayal edemeyenlere Lehman Brothers, Enron ve Woolworth’ın akıbetini hatırlatmaktadır.

Telif hakları ve tükenme hakkı açısından değerlendirdiğimizde yine belirsiz bir durum vardır. Buluttaki dosyaların tekrar satışı veya ödünç verilmesi belirsizdir. Bazı durumlarda dosya bulut üzerinden kullanılabilmekte bazen de dosyanın bir kopyasının bilgisayara indirilmesi gerekmektedir. Perzanowski ve Schultz’a (2016) göre bulut farklı biçimlerde yorumlanabilir. Birincisi bulutu evinizdeki bir film makarası gibi değerlendirebilirsiniz. Salonunuzda, televizyonun sizin, ama film makarasının film şirketinin olduğu bir düzenek vardır. Filmi izlemek veya bir şarkıyı dinlemek için bir ödeme yaparsınız, ama filme sahip olamazsınız. İkincisi bulut, raflarında kitapların olduğu bir kütüphanedir ve siz kitaplardan birini ödünç alırsınız. Üçüncüsü bulut, bankada kiralık bir kasa gibidir. Şu anda yanınızda olmasa da kasanın içindekiler sizindir ve istediğiniz zaman kasadan evinize getirebilirsiniz. Her üç durum da telif hakları açısından yeni soru(n)lar yaratmaktadır. Fakat ilk iki durum abonelik üzerine kurulu yeni bir iş modeli olarak karşımıza çıkacak ve kullanıcının mülksüzleştirilmesinde üçüncü aşamaya gelinecektir.

Bulutta sakladığınız dosyaların gerçekten sahibi olamazsınız. Bazı durumlarda bu dosyaları bilgisayarınıza da kaydedebilirsiniz. Şirketler indirilen dosyaları, kullanıcı cihazlarını kontrol edebildikleri taktirde DRM ile denetleyebilmektedir. Ama bulutun asıl önemi tüketicilere akıtmalı servisleri (streaming service) tanıtarak, onları abonelik sistemlerine hazırlamak olmuştur.

Klasik abonelikte bir dergiye 2017 yılı için abone olduğunuzda 2018 yılında aboneliğinizi yenilemeseniz de 2017 yılına ait sayılar elinizdedir ve kimse bu hakkınızı elinizden alamaz. Akıtmalı abonelik servislerinde ise aboneliğinizi yenilemediğinizde haklarınızı kaybedersiniz. Buna rağmen, tüketicilere sunduğu avantajlar nedeniyle bu dezavantajlar atlanmaktadır. Abonelik servisleri satın almayla karşılaştırıldığında daha makul bir ücret talep etmekte ve çok sayıda içerik arasından seçim yapabilme olanağı sunmaktadır. Şirketler için oldukça kârlı bir iş modelidir. Farklı müşterilere farklı fiyatlandırma yapabilmektedirler. Yeni iş modelinin önceki dönemlerden en büyük farkı da şirketlerin servisi kullananlar hakkında çok ayrıntılı bilgiye sahip olmalarıdır. Bu da şirketlerin daha hedefli reklamlar yapabilmelerini sağlamaktadır. Akıtmalı servisin kopyalanması ve çoğaltılması olanaksız olmasa da daha zordur. Servis aboneliği kitap ve DVD almayla kıyaslandığında çok daha ucuz görünmektedir. Ama elde satılabilecek bir kopyanın bulunamaması birinci el satışlara rakip olabilecek ikinci el piyasasını da yok etmektedir.

Mülkiyet ilişkilerindeki bu değişim iki önemli araçla gerçekleştirilmiştir: Lisanslar ve DRM.

Okunmayan ve Anlaşılamayan Lisanslar

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların nasıl bir dünya yarattığını göstermek amacıyla almak istediğimiz 100 dolarlık bir şapkanın üzerinde aşağıdaki uyarıyı gördüğümüzde ne yapacağımızı hayal etmemizi ister:

BU ŞAPKA LİSANSLANMIŞ, SATILMAMIŞTIR. ÜZERİNDEKİ ÜCRETİ ÖDEDİĞİNİZDE BU ŞAPKAYI İSTEDİĞİNİZ SIKLIKTA GİYME HAKKINA SAHİPSİNİZ. ŞAPKAYI SÜRESİZ OLARAK ELİNİZDE BULUNDURABİLİRSİNİZ ANCAK ÜRETİCİNİN AÇIK İZNİ OLMAKSIZIN ONU YENİDEN SATMA, ÖDÜNÇ VERME VEYA BAŞKA BİR ŞEKİLDE AKTARMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİNİZ.

Bu mesajı nasıl yorumlayabiliriz? Birincisi, şapka sahibi, şapkaya 100 dolar vermemize rağmen onun sahibi olmadığımızı vurgulamak istemiş olabilir. Onu sadece elimizde bulundurma ve kullanma hakkına sahibiz. İkinci yorum, mülkiyet yasalarının bize tanıdığı hakla onu satabileceğimiz ama bu satışın üreticiye ispatlanabilir bir zararı olduğunda üreticinin zararını karşılamak zorunda olduğumuzdur. Üçüncüsü, uyarının yasal bir belge niteliğine sahip olmadığıdır. Amaç sadece bazı alıcıların gözünü korkutarak şapkayı ödünç vermelerini veya satmalarını engellemektir. Ama yasal olarak hiçbir zorlayıcılığı yoktur.

Bu yorumlardan herhangi biri doğru olabilir. Satış görevlisinden daha ayrıntılı bir açıklama isteyebilir veya böyle alengirli bir alışverişe hiç girmek istemeyebiliriz. Lisans, kişi ve kuruluşlara normal şartlarda sahip olunmayan bir hakkı verir. Örneğin sürücü lisansı, bize trafik araçlarını kullanma hakkı verir. Ama dijital ürünleri kullanırken “Kabul Ediyorum” deyip geçtiğimiz birçok lisans tüketiciye bir hak tanımlamaz, yasalarca verilmiş bir hakkı keyfi olarak sınırlar. Örneğin, özgür yazılım projelerinde kullanılan GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı), yazılım sahibi bazı şartlar öne sürerek telif haklarının kendisine tanıdığı hakları kullanıcıya verdiğini belirtir. Özel mülkiyetli yazılımlarda ise lisans, telif haklarının tanımladığı bazı hakların geri alınması için vardır.

Lisanslar çoğunlukla okunmaz; 99 sentlik bir şarkı için iTunes’un Macbeth’ten uzun kullanım şartlarını okumak pek akıllıca değildir. PayPal’inki ise Hamlet’ten de fazladır. Bu lisansların uzunlukları bir yana anlaşılmaları da zordur. Çünkü şirketin yasal haklarını tanımlayan lisanslar sıradan insanların anlaması için yazılmış basit metinler değildir. Çoğu zaman karşımıza uzunca ve anlaşılmaz bir metin çıkar; ya lisansı kabul edip yolumuza devam ederiz ya da reddedip işlemden vazgeçeriz. Başka seçeneğimiz yoktur. Lisansların uzunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında bunu okuyup anlamanın da bir maliyeti olacağından kabul ettiğimizi belirtip geçeriz. Casus yazılımlara karşı yazılım üreten PC Pitstop adlı şirket EULA’sındaki (End User License Agreement – Son Kullanıcı Lisans Sözleşmesi) bir cümlenin farkına varan ve kendisine e-postayla bunu bildirecek ilk kullanıcıya 1000 dolarlık bir ödül vereceğini yazar. Beklenen e-posta ancak dört ay sonra, yazılım 3000’den fazla indirildikten sonra gelir!

Lisanslamanın öncüsü IBM’dir. Telif hakkı ve patentlerin henüz zayıf olduğu bir dönemde bu yolu tercih etmesi anlaşılır bir durumdur. Fakat lisanslama yazılımı belirsizlik ve ihlallere karşı korumaktan çok yazılımın sonraki kullanımlarını kontrol edebilmek ve rekabeti azaltmak için kullanılmaktadır. Kitap, film ve müzik endüstrisi de yıllardır bunu arzulamış ama başarılı olamamıştır. Şimdi şirketler dijital kitapların ödünç verilme sayısını kısıtlayarak kütüphanelerden adeta intikam almaktadır. Örneğin bu sınır yirmiyse yirminci ödünç verme işleminden sonra kütüphanenin aynı kitaba tekrar ödeme yapması gerekmektedir. Böylece kütüphanelerin, bilgi birikimini gelecek kuşaklara aktarabilme misyonu da yok edilmektedir. Artık herhangi bir kitap sansür veya ekonomik gerekçelerle kütüphanelerden silinebilir, o kitap hiç yayınlanmamış gibi davranılabilir. Daha da kötüsü bu tip lisanslar dijital kitap, film ve müzikle sınırlı değildir; son yıllarda evlerde kullanılan cihazlarda, tüketici elektroniğinde, tarım makinelerinde, kısaca bilgisayar içeren ya da bilgisayarlaşan her alanda karşımıza çıkmaktadır.

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların taraflar arasında yapılan bir sözleşme veya mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebileceğini belirtmektedir. Mahkemeler, hemen onaylayıp geçtiğimiz lisansları sözleşme olarak değerlendirmeye meyillidir. Fakat insanlar neyi imzaladıklarını bilebildiklerinde sözleşmenin bir anlamı vardır. Lisanslar, iki tarafın özgür iradesiyle imzalanan sözleşmeler değildir. Kopyalama hakkı sahibinin dayattığı kısıtlamalardır. Lisansları, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirdiğimizde, lisansların GPL’de olduğu gibi önceden tanımlanmış mülkiyet haklarına dayanması gerektiği ortaya çıkar. Geçerli bir lisansın ortaya konabilmesi için kimin neye sahip olduğuna önceden karar verilmesi gerekir.

Kopyalama hakkı sahibi, ürünü kendine saklayabilir, kiralayabilir veya satabilir. Eğer bir servis, abonelik olarak ilan edilmişse yapacak bir şey yoktur. Fakat reklamlar çoğu zaman aboneliği bir satış gibi göstermekte, kimin neye sahip olduğu belirsiz bırakılmakta, lisanstaki satır aralarında alıcının haklarını kısıtlamaktadır. Yapılan araştırmalar alıcının dijital bir ürünü gerçekten satın almadığını fark ettiğinde başka türlü davranmaya eğilimli olduğunu göstermektedir (age).

DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi)

DRM, dijital içeriğin satış sonrasında da kullanımını kısıtlamayı ya da kontrol etmeyi hedefleyen teknolojilerin genel adıdır. Garip bir güvenlik aracıdır. Evinizdeki kilit, değerli eşyalarınızı dışarıdakilerden korur. DRM ise içeridekilere karşı bir korumadır. Çünkü kullandığınız şeyin gerçekten sizin olmadığı iddiasını taşır.

Dijitalleşme öncesinde ortaya çıkan VCR (videocassette recorder – video kaydedici) teknolojisi tüketiciyi güçlendiren, kopyalama hakkı sahibi şirketlerin tüketici üzerindeki baskısını zayıflatan bir gelişmedir. Bu nedenle Universal, Sony’yi korsan kullanıma yol açmakla suçlamıştır. Sony ise geliştirdiği teknolojinin korsanlık için kullanılabileceği gibi meşru amaçlar için de kullanılabileceğini savunur. Mahkeme, Sony’nin savunmasını haklı bulur ve stüdyoların VCR teknolojisini kontrol altına alma talebini geri çevirir. Bu karar, yalnız Sony için değil, tüketiciler için de önemlidir. Çünkü VCR’de yapılmak istenen tüketicilerin evlerinde gözetlenmesidir.

Hollywood, VCR olayından dersini almıştır. DVD teknolojisinin geliştirilmesine en başından müdahil olur ve CSS koduyla izinsiz kopyalamanın önüne geçmeyi dener. Cihazlarımızın izinsiz film oynatımlara karşı kontrol altına alınması için büyük çaba gösterir. Ama her DRM, er ya da geç, kırılmaya mahkumdur. DRM’li bir sistemi kırmak zordur; bunu ancak en ileri düzeydeki kullanıcılar başarabilecektir. Ama bir hacker DRM’nin açıklarını keşfettiğinde bu bilgi hızla yayılmaktadır ve kırma işlemini kolaylaştıran araçlar teknik bilgisi daha az olan kullanıcılara da ulaşmaktadır. Bu nedenle DRM tek başına yeterli olmayacak, hem hackerların hem de onların açtığı gedikten ilerleyen diğer tüketicilerin durdurulabilmesi için yasalarla kontrol altına alınmaları, tersine mühendisliğin yasadışı ilan edilmesi gerekecektir.

DRM tüketicilerin güvenliğini de tehlikeye atmaktadır. VCR tartışmasında iyi adam olan Sony, bu sefer kötü adamdır. CD’lerinin kopyalanmasını engellemek için kullanıcıların bilgisayarına, onların haberi olmadan bir rootkit yazılımı kurmayı dener. Sony, rootkit yazılımıyla kullanıcıların CD kopyalamasını engelleyebileceğini düşünmektedir. İzinsiz kurduğu rootkit, başında $sys$ ile başlayan her dosya ve süreci bilgisayar kullanıcılarından gizlemektedir. Sony kendi mülkiyet hakkını korumak için açtığı arka kapıyla büyük bir güvenlik açığına neden olur; herhangi bir saldırganın aynı açığı kullanmasının önünde bir engel yoktur. Bu fark edildiğinde ise yaptığını “insanlar rootkit’in ne olduğunu bile bilmiyor, neden buna takılsınlar ki?” diyerek örtbas etmek ister. Fakat tepkiler dinmeyince CD’lerini geri çağırmak zorunda kalmıştır. Sony, DRM’ye başvuran birçok şirketin yaptığı gibi, insanlardan kendi mülkiyet haklarına saygı göstermesini isterken izinsiz olarak onların bilgisayarına girmiş, güvenliklerini tehlikeye atmış ve mahremiyetlerine zarar vermiştir (age).

Lisanslar, DRM ve Gündelik Hayati [3]

Edison’un İki Davası

ABD’de fikri mülkiyet haklarının gelişimi üzerine bir film çekilse filmin baş kötülerinden biri sanırım Thomas Edison olurdu. Edison defalarca yasal boşluklardan yararlanmaya çalışarak her fırsatta rakiplerini saf dışı bırakmak istemiştir. Bazen bunda başarılı olmuş bazen de mahkemeler Edison’un hırslarına geçit vermemiştir. Edison’un en ilginç ve öğretici davalarından ikisi tükenme ilkesi üzerinedir. Doğru akımı destekleyen Edison ile Nikola Tesla’nın alternatif akımına yatırım yapan milyoner George Westinghouse arasında bir mücadele vardır. Edison, alternatif akımın tehlikelerini öne çıkararak doğru akımı teşvik etmek istemektedir. Alternatif akımın elektrikli sandalyede kullanılacağını öğrenmesi ile alternatif akımın tehlikesini anlatmak için eşsiz bir fırsat yakalamıştır: Alternatif akım, öldüren teknoloji!

Westinghouse, patentlerinin elektrikli sandalyede kullanılmasına izin vermez. Fakat Edison’un adamları, alternatif akımın kullanıldığı dinamoların satışından sonra patent sahibinin hakkının tükendiğini, satın alınan bireysel mülkiyetindeki dinamoların kullanımına karışamayacağını savunur ve tarihteki ilk üç elektrikli sandalye Westinghouse’un patentleriyle yapılır. Böylece Edison alternatif akımın insanları öldürdüğünü söylemeye devam eder.

Edison ikinci macerasında ise tükenme ilkesinin karşısında yer almaktadır. Edison’un film projektörü yaygın olarak kullanılmaktadır. Projektör piyasasının doymasından sonra Edison patenti yine kendisine ait olan film makaralarının satışının daha kazançlı olacağını fark eder. Projektöre, kendi film makaraları dışında bir makara kullanamayacağını yazar. Edison’un film makaralarındaki patenti biter bitmez tüketiciler kendi makaralarını yapar. Edison bunun üzerine projektördeki uyarıyı göstererek sadece kendisinin uygun gördüğü (kendi) makaraların kullanılabileceğini iddia eder. Mahkeme, yine tükenme ilkesine göre Edison’un itirazını reddeder ve tarihe de bir not düşer: Patent yasasının amacı bilimin ve yararlı zanaatin ilerlemesini desteklemektedir; patent sahiplerine özel servet sağlamak değil.

Fikri Mülkiyet, Bireysel Mülkiyete Karşı

Şirketler hiçbir zaman pes etmezler. Ama mahkemeler, Edison’dan sonra da uzunca bir süre bireysel mülkiyet lehine benzer kararlar vermeye devam ederler. Özellikle elektronik şirketleri DRM’i her fırsatta kullanmaya çalışmaktadır. Temel stratejileri, Edison’un film makarasındakiyle aynıdır: Bir ürünü sattıktan sonra, tüketicilerin onunla ilgili olabilecek parçalar için de kendilerine gelmelerini sağlamak.

Bu stratejiye başvuran şirketlerden biri de garaj kapısı açacağı üreten Chamberlain’dir. Uzaktan kumandasını kaybeden veya birden fazla arabası olan tüketiciler ek uzaktan kumandayı Chamberlain’den satın almak zorundadır. Skylink ise asıl üretici firmalardan çok daha ucuza yedek uzaktan kumanda satan bir şirkettir. Chamberlain, uzaktan kumandalarının yalnızca kendisinden satın alınmasını sağlamak için, kapı açılmadan önce kumandanın kapıya bir kod göndermesini sağlayan bir DRM tasarlar. Skylink bu kodu çözerek, Chamberlain için uzaktan kumanda üretmeye devam eder. 2002 yılında Chamberlain, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle mahkemeye gider. Mahkeme, tüketicinin Chamberlain’den bir garaj kapısı açacağı satın aldığını ve bunun tüm kullanım haklarına sahip olduğununu belirterek Chamberlain’in başvurusunu reddeder.

Yazıcı kullanıcılarının en büyük sorunlarından biri kartuş bittiğinde doldurulan kartuşların çok pahalı olması ve doldurulduğunda tam verim alınamamasıdır. Kartuş satışı, yazıcı satıcıları için önemli bir gelir kaynağıdır. SCC (Static Control Components, Inc) adlı şirket, Lexmark’a uygun, daha ucuz kartuşlar ürettiğinde Lexmark, DRM’e başvurarak yazıcılarının Lexmark dışındaki kartuşlarla çalışmasını engeller. Lexmark, Edison’un bir zamanlar projektör üzerindeki bir uyarıyla yapmak istediğini teknik olarak gerçekleştirmiştir. Buna karşı SCC, ters mühendislikle DRM’i atlatmayı başarır ve Lexmark yazıcılarla uyumlu kartuşlar satmaya devam eder. DRM’sinin kırılması üzerine Lexmark mahkemeye gider. Mahkeme 2004 yılındaki kararında davayı fikri mülkiyet değil bireysel mülkiyet kapsamında değerlendirir ve “bir Lexmark yazıcı alan tüketici içindeki yazılımla beraber yazıcının kullanım hakkına sahiptir” der.

Bizim Olmayan Nesnelerin İnterneti

Mahkemelerin bireysel mülkiyetten yana olan bu kararlarına rağmen tüketicinin satış sonrasında kısıtlanmasında büyük artış vardır. Dijital kitap, müzik ve filmdeki lisans ve DRM stratejisi, günümüzün bilgisayarlaşan nesnelerine uyarlandığında daha büyük bir tehlike ortaya çıkmaktadır. Etrafımızı bizim olmayan nesnelerin interneti ile sarılmaktadır. Son birkaç yıldaki örnekler önemli dersler içermektedir.

Revolv adlı dağıtım kutusu (hub) çeşitli uygulama ve ev otomasyon sistemlerini kontrol etmek amacıyla geliştirilmiş bir cihazdır. Bir internet bağlantısıyla, evin güvenlik sistemleri, garaj kapıları ve eğlence sistemlerini kontrol edilebilmektedir. Cihazlar 300 dolara, güncellemeler ve yeni özellikler için ömür boyu abonelik vaadiyle satılmaktadır. Revolv Hub’ı üreten şirket 2014 yılında Google’ın nesnelerin interneti şirketi, Nest tarafından satın alınır. Nest, 2016 yılının nisan ayında Revolv’u artık desteklemeyeceğini ve yazılımla çalışan uzaktan kumandalarını çalışamaz hale getireceklerini duyurur. 15 Mayıs’taki yazılım güncellemesiyle Revolv uygulaması artık açılmamakta ve dağıtım kutusu çalışmamaktadır (http://www.businessinsider.com/revolv-smart-home-hubs-lifetime-subscription-bricked-nest-google-alphabet-internet-of-things-2016-4). Şirketler iflas edebilir veya belirli bir sektörden çekilebilir. Bunun satın aldığınız ürünü etkilememesi gerekir. Ama dijital nesnelerde yazılıma sahip olunmadığında satın aldıklarınız da şirketle beraber batıp gider. Lisanslar iki taraflı sözleşmeler olsaydı Google böyle bir karar veremeyecekti. Perzanowski ve Schultz (2016) ileride Google’dan araba satın alırken tekrar düşünmemizi öneriyor!

Ama Google’a da haksızlık etmemek gerekir, bu stratejisinde yalnız değildir. Meşhur traktör üreticisi John Deere’ın yeni traktörleri, motorun çalışmasından kol dayama yerine kadar traktörün çeşitli fonksiyonlarını kontrol edebilen en az sekiz yazılım ve donanım bileşeni içermektedir. Geçmişte, traktörlerin tamamen mekanik olduğu zamanlarda çiftçiler ihtiyaç halinde bakım, parça değiştirme ve tamir işlerini kısmen veya tamamen kendileri de yapabilmekteydi. Şimdi ise traktörleriyle aralarında bir yazılım katmanı vardır ve daha önce kendilerinin veya yakınlarındaki tamircilerin yaptığı işlemler için John Deere’nin yetkilendirildiği servislere gitmeleri gerekmektedir. Yüksek soğutma suyu sıcaklığından düzgün çalışmayan frene veya basit bir koltuk arızasına kadar Deere’e başvurmak ve yüksek paralar ödemek zorunda bırakılırlar. Çiftçiler bunun üzerine Telif Hakları Bürosu’na başvurarak kendi traktörlerini onarma, iyileştirme ve değiştirme hakkı talep ederler. John Deere, sorun ne kadar basit olursa olsun çiftçilerin dijital kaputu açmaya haklarının olmadığını, lisans sözleşmesi gereği sadece traktöre fiziksel olarak sahibi olduklarını ama yazılıma herhangi bir biçimde müdahale etme haklarının olmadığı yanıtını verir. John Deere böylece hem traktörlerinin fiyatını efektif olarak yükseltmiş olmakta hem de tamir sektörüne yaşama alanı vermemektedir (https://modernfarmer.com/2016/07/right-to-repair/). Perzanowski ve Schultz (2016), benzer sorunun nesnelerin internetine de içsel olduğunu belirtmektedir. Birçok durumda nesneleri dijitalleştiren yazılım ve nesneyi satın aldığımızda bu yazılıma da sahip olup olmadığımız sıklıkla ihmal edilen bir konudur.

Ferrari, Ford, General Motors ve Mercedes-Benz gibi ünlü otomobil üreticileri de John Deere’le aynı çizgidedir. Aracın sahipliğiyle yazılımın sahipliğinin karıştırılmaması gerektiği, şirketin yazılımın tek sahibi olduğu öne sürmektedirler. Ayrıca lisanslarında otomobildeki yazılımlara (uzaktan erişim de dahil) her türlü müdahale hakkına sahip oldukları da belirtilmektedir. Aracınızdaki yazılımlar güncellenebilir veya araçtaki dijital veri rızanıza gerek kalmadan silinebilir. Daha da kötüsü aracınız hiçbir mekanik arızası olmadığı halde çalışmayabilir. Kızını doktora yetiştirmeye çalışan Mary Bolender’in başına geldiği gibi araba taksitini üç gün geciktirdiğinizde aracınızın çalışması, ona en ihtiyaç duyduğunuz anda içindeki yazılımla engellenecektir (https://dealbook.nytimes.com/2014/09/24/miss-a-payment-good-luck-moving-that-car).

Bu örneklerden de görülebileceği gibi nesnelerin internetinde çalışan yazılıma sahip olmadığımızda çoğu insanın korktuğu yapay zekalı robotların saldırısından daha tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalırız. Etrafımız bizim olmayan nesnelerle sarıldığında şirketler ilişkilerimizin kontrolünü de ele geçirmektedir. Nesnelerin internetini anlatmak için sık sık başvurulan akıllı buzdolabımız geleceğimize sahip çıkamazsak ne yiyeceğimiz konusunda da belirleyici olacak. Bu gücün, bizi daha sağlıklı beslenmeye yöneltmek amacıyla kullanılmayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek…

Alternatif?

Dana Lewis ve kocasının yaptıkları, kullanıcılar ellerindeki nesnelerin gerçekten sahibi olduğunda neler yapılabileceğini göstermektedir. Lewis, Seattle’da glikoz monitörüne bağlı yaşayan bir şeker hastasıdır. Elinde taşıdığı kablosuz cihaz Lewis’in kan şekeri çok düştüğünde ya da yükseldiğinde uyarmaktadır. Lewis, uyarı sesini duyamadığından eşiyle beraber programı değiştirerek daha yüksek sesle uyarı vermesini ve sonrasında da bu bilginin diğer mobil cihazlara ulaştırılmasını sağlarlar. Bundan sonra Lewis’in insulin rejimine yoğunlaşırlar. Normal şartlarda hastalar insulin düzeylerini elle düzenlemektedir. Ellerindeki verileri analiz ederek geliştirdikleri algoritmayla insulin düzeyinin ayarlanmasını otomatize etmeyi başarırlar. Ayrıca Lewis’in 30, 60 ve hatta 90 dakika sonraki insulin ihtiyacı tahmin edilebilmektedir. Hatta şimdilerde bu süreci tamamen otomatize etmek için yapay bir pankreas geliştirmeyi de düşünmekteler. Kullanıcılar nesnelerin gerçekten sahibi olduklarında yapabileceklerinin sınırı yoktur: nesneleri istedikleri gibi değiştirebilir, ihtiyaçlarına uyarlayabilir ve yenilikçi çözümler geliştirebilirler.

Sonuç

Son yıllarda ücretlerdeki düşüş ve işsizlik insanları farklı seçeneklere yöneltiyor. Perzanowski ve Schultz’un (2016) belirttiği gibi insanlar alım güçleri düştüğü için Uber gibi alternatifler cazip geliyor. Netflix ve Spotify için de durumun pek farklı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla, “müzik eserlerine sahip olmak her zaman iyidir, abonelik her zaman kötüdür” diyerek kestirip atamayız. Ama tüketicilerin, yaptıkları işlemler hakkında bilgilendirilmesi, kabul ettiği sözleşmenin (reklamlarda Buy! yazmasına rağmen) bir abonelik sözleşmesi olduğunu bilmesi lazım. Ayrıca, insanların birbirleriyle paylaşabileceği bireysel mülkiyetinin olmaması kültürel yapıda önemli değişimlere neden olabilir.

En önemlisi de “dijital bir nesne satın aldığınızda, neyi satın olmuş oluyoruz?” sorusunun net olarak yanıtlanması gerekiyor. Lambalarımız, termostatımız, fırınımız, kahve makinemiz, buzdolabımız elimizden uçup gidiyor. Bizim olmayan nesnelerin internetinde ve dijitalleşen nesnelerde şirketlerin temel tezi nesneyi sattıkları, ama yazılımı satmadıkları.

O zaman yazılımı ve onun ürettiği veriyi de talep etmek gerekiyor…

Notlar:

[1] İlk üçü arasındaki ayrım dijitalleşmeyle yaşanan değişimin anlaşılabilmesi için önemlidir. Dördüncüsü, güvenlik, taksi plakası ve hükümet tarafından tanınan bir işi yapabilme lisanslarında olduğu gibi fiziksel bir varlığı olmayan, ama fikri mülkiyet kapsamına alınamayacak alanları kapsamaktadır.

[2] Bulut bilişim, TSE’nin tanımına göre “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türüdür.”

[3] Buradaki örnekler, Perzanowski ve Schultz’dan (2016) alınmıştır.

Kaynaklar

Aksu, M. (2016). İnternet Üzeri̇nden Yayılan Eserlerde Tükenme İlkesi̇? (Di̇ji̇tal Tükenme İlkesi̇?). Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi, 2(1).

Geray, H. İletişim, İktisat ve Kamusal Düzenleme Üzerine, İletişim Ağlarının Ekonomisi, Der: Başaran F. ve Geray H., Ankara: Ütopya, 2016.

Morris, D. (2014). Sağlık Hizmetlerinde Topyekun Reform Nasıl Kazanılır?, J. Walljasper, Müştereklerimiz: Paylaştığımız Herşey, Metis Yayınları

Perzanowski, A. ve Schultz, J. (2016). The end of ownership: Personal property in the digital economy. MIT Press.

 

 

23 Kasım 2017

Posted In: Açık Standartlar, Apple, Bulut Bilişim, dijital abonelik, dijitalleşme, DRM, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, güvenlik, iTunes, lisanslar, mülkiyet, mülksüzleştirme, nesnelerin interneti, Netflix, özel mülkiyetli yazılım, Özgür yazılım, Patent, sahipli yazılım, Spotify, Teknoloji Tarihi, Telif, tükenme ilkesi

İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.

24 Temmuz 2017

Posted In: copyright, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, fikri mülkiyet hakları, Gözetim, ifade özgürlüğü, mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, penguen, sansür, teknoloji politikası, Teknoloji Tarihi, Telif

Bilgisayarlar işimizi elimizden mi alıyor?

George Orwell’in 1984’ü en çok satılan kitaplar listesinden düşmüyor. İnternet’in yaygınlaşmadığı ve kişisel bilgisayarların henüz belirmediği yıllarda 1984, toplumdaki bazı eğilimleri abartan bir roman olarak algılanabiliyordu. Örneğin sosyolog James B. Rule, 1973 yılında artan gözetim sistemleri üzerine oluşturulan korku hikayelerinin abartılı bir yaklaşım sergilediğini söylüyor ve bu hikayelerin gerçek olabilmesi için önünde dört büyük engelin olduğunu vurguluyordu. Birinci olarak, kişisel bilgilerin saklanması ve daha sonra bunlardan anlamlı bilgi kümeleri oluşturulabilmesi için teknik yetersizlikler vardı. İkincisi, farklı yerlerdeki bilgiyi birleştirecek merkezi bir sistem yoktu. Üçüncüsü, Orwell’in 1984’ünde bilgisayar sistemleri anlık durumları analiz edip anında yanıtlar verebiliyordu. Zamanın bilgisayarlarının gelişmişlik seviyesi düşünüldüğünde bu tamamen olanaksızdı. Dördüncüsü, 1984’de bilgisayarlar insanların her anlarını gözetleyebiliyordu ama bu 1970lerin teknolojisi için hayal bile edilemez bir durumdu.

Günümüzdeki teknolojinin bu dört engeli ortadan kaldırdığını biliyoruz. Sosyal ağlar, büyük veri, yapay zeka, giyilebilir teknolojiler, şeylerin interneti… Tam da bu nedenle 1984 bugün daha çok okunuyor. Ama bu okumayı bir adım öteye götürmemiz gerekiyor. 1984’ü andıran bir gelecek hangi toplumsal koşullarda oluşuyor? Bu soruyu sormadan, gözetim “totaliter” yönetimlerin faaliyetlerine indirgenip mülkiyet ilişkileri sorgulanmadığında sonuç kısa vadeli çıkarlar için bir boş vermişlik oluyor. Bu bağlamda, soğuk savaşın izlerini taşıyan 1984 ile karşılaştırıldığında Tahsin Yücel’in Gökdelen adlı romanı, bugünkü toplumsal ilişkilerin gelecekteki olası izdüşümlerini çok daha başarılı bir şekilde sunuyor.

Roman, 2073 yılı Türkiye’sinde geçmekte. Kitabın kahramanı Can Tezcan ülkenin önde gelen hukuk bürolarından birinin sahibi, yetenekli bir avukat ve eski bir devrimcidir. Bu yetenekli avukatın başarılı olamadığı iki dava vardır. Birincisinde müvekkili eski bir arkadaşıdır. Hukuk dışı etkenler devreye girmekte, Can Tezcan arkadaşının masumluğu konusunda hakimi bir türlü ikna edememektedir. Lehindeki tüm delillere rağmen mahkeme, başbakanın bu özel davasında ipe sapa gelmez gerekçelerle beraat talebini reddetmektedir. Can Tezcan bir zamanlar espri olarak ifade ettiği fikri artık ciddi ciddi düşünmektedir: Yargıyı özelleştirmek!

…geçen yüzyılın sonlarından beri her şey özelleştirildi bu ülkede, öncelikle yabancılara, yabancı alıcı çıkmayınca da yerli kodamanlara, yani onların taşeronlarına satıldı, dağlar, taşlar, ırmaklar, denizler, limanlar, havaalanları, gemiler, uçaklar, trenler, yollar, köprüler, fabrikalar, çöpler, okullar, üniversiteler, stadyumlar. Her şey özel kurumların elinde. Başbakan başbakanlıkta oturması karşılığında İsrailli bir kodamana kira ödüyor. Öyleyse, her şey özel kurumların elindeyse, yargı neden özelleştirilmesin ki? Evet, neden özelleştirilmesin? Yargının nesi eksik?

Böylece düzen daha tutarlı olacaktır. Çünkü “bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu, kimi zaman özel gibi görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin, yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel.” diyerek bu düşüncesini pekiştirmektedir. Ayrıca “bir ülkede her şey özelleştirilmişse, hukukçusundan polisine herkes özel öğretim kurumlarında yetiştiriliyorsa, yargının hâlâ bir devlet kurumu olarak kalması açık bir tutarsızlık”tır. Böylece adalet de bir meta olacaktır. Can Tezcan’ın (biraz da isteyerek) başarısız olduğu ikinci dava ise İstanbul’u ikinci bir New York yapmak isteyen ama yaşlı bir öğretmenin yüz beş metrekarelik evini elinden alamadığı için bu hayalini bütünüyle gerçekleştiremeyen Niyorklu Temel’in davasıdır. Can Tezcan’ın asıl amacı ilk davayı çözmektir. Bunun tek yolunun yargıyı özelleştirmek olduğuna inandığından kendi davasının bir an önce sonuçlandırılmasını isteyen (yargıyı satın alacak maddi gücü olan) Niyorklu Temel’i de kendi sorunun ancak yargının özelleştirilmesiyle çözülebileceği konusunda ikna eder; yargının sahibi olduktan sonra istedikleri her kararı alabileceklerdir…

Eski devrimci Can Tezcan için eski günler geride kalmıştır. O da çevresindeki bir çok insan gibi bir gökdelende oturmakta, her işini bilgisayarlarla halletmekte, canı sıkılınca da soluğu bir Avrupa şehrinde almaktadır. Zaman zaman hala devrimci olan ve sakıncalı kitaplar yazmaya devam eden arkadaşı Rıza Koç’la görüşmekte ve ona kitaplarını bastırması için maddi destekte bulunmaktadır. Önce Rıza Koç’tan, sonra başbakan Mevlüt Doğan’dan ve ardından sağ kolu Sabri Serin’den yılkı adamlarını dinler. İlk başta inanmak istemez. Yılkı atlar, başıboş atlardır. “Bir zamanlar atlar, eşekler, katırlar insanların yaşamının ayrılmaz bir parçasıyken, gün gelip iyice yaşlanıp da işe yaramaz olunca, kentlerden, köylerden uzaklara, dağlara, tepelere, ıssız bozkırlara sürülürmüş, onlar da birbirlerini bulup sürülerle dolaşırlarmış oradan oraya.” ve şimdi de bu yılkı atlarının yerini yılkı insanları almıştır. İşe yaramayan, daha doğrusu iş bulamayan insanlar doğaya terk edilmektedir. İnsanlar ya kendi istekleriyle ya da zenginlerin huzurunu kaçırmasınlar diye kentlerin dışına çıkarılmaktadır. Rıza Koç bu insanları şöyle anlatmaktadır:

insanlar gözlerden uzak yerlere, dağlara, tepelere çekilmek zorunda kalıyor nicedir, yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk, sürülerle, evet, sürülerle, yalınayak, yarı çıplak, pislik içinde, tarihöncesinden kalma hayaletler gibi dolaşıp duruyorlar öyle, solucan, kurbağa, sıçan, çekirge, ot, kabuk, yosun, daha ne bileyim, ne bulurlarsa yiyor, bir karga ölüsü için birbirlerine saldırıyorlar. Çiftliklere yaklaşmaları bile yasak, buraları insan azmanları ellerinde makineli tüfeklerle bekliyor; öldürdükleri de ölüden sayılmıyor, tıpkı dirilerinin diriden sayılmadığı gibi…

Ancak Sabri patronuna “bundan yalnızca kentlerin, kasabaların dışında, yarı aç, yarı tok, yarı çıplak insanları, bir zamanların yılkı atları gibi yaşayanları” anlamaması gerektiğini söyler. Tüm ücretli çalışanlar birer potansiyel yılkı insanıdır; yılkı adamlarının arasında mimarlar, mühendisler, öğretmenler de vardır. Bir yandan eğitim masrafları nedeniyle okur yazarlık oranı yirminci yüzyılın çok gerisindedir. Diğer yandan en ufak işler için diploma istenmektedir; en sıradan temizlik aygıtını kullanmak belli bir bilgi birikimi gerektirmekte ve en sıradan emekçilerin bile yüksek okul diploması vardır. Sabri bu durumu “her işe uygun makineler aramadığınız kadar, bu yüzden adam gereksinimi her geçen gün biraz daha azalıyor. Makineler geliştikçe, tepelerinde fazla adam istemez oldular; öte yandan, bu çok gelişmiş makinelere göre adam bulmak her geçen gün zorlaşıyor” diye açıklamaktadır. Bir beyaz yakalının işsiz kalıp yılkı insanlarına katılması sık gözlenen bir durumdur.

Tahsin Yücel’in Gökdelen’i gidişatımızı anlatan çarpıcı bir kitap. 1984 ya da Cesur Yeni Dünya büyük bir ihtimalle bu koşullarda oluşacak. Ama özellikle Sabri’nin sözlerine dikkat çekmek isterim: makinelerin insan gereksinimini her geçen gün azaltması ve bu makinelerin geliştikçe tepelerinde insan istemez olması… Kitabın ilk baskı yılı 2006 ama son yıllarda, özellikle de 2008 krizinden sonra benzer sözlerin çok sayıda iktisatçı ve teknoloji uzmanı tarafından dile getirildiğine şahit oluyoruz.

İnsan gibi düşünen ve dünyayı ele geçirmesinden korkulan robotları şimdilik bir kenara bırakalım. Bunun nedeni konuyu sadece bilim kurgunun ilgi alanı olarak görmem değil. “Büyük insanlık” için Gökdelen’dekine benzer bir geleceğin daha yakın ve gerçek bir tehdit olması. “Büyük insanlık” bu olasılığı ortadan kaldırırsa robotların dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini tartışabiliriz. Dolayısıyla konu şimdilik “büyük insanlık”ın dışındakileri, gelecekte robotlarla baş başa kalabilecekleri ilgilendiriyor.

Sabri’nin sözleri bugünkü iki eğilime işaret ediyor. Robotların insanların yerini alması ve karmaşıklaşan sistemin daha kalifiye bir iş gücüne ihtiyaç duyması. Robotların insanların yerini alıp almayacağı konusu bir süredir tartışılan ve iktisatçıları geçmişteki düşüncelerini tekrar gözden geçirmeye zorlayan bir konu. Çünkü yaygın düşünce, teknolojin bazı işleri ortadan kaldırırken yeni işler yarattığıydı. Ünlü iktisatçı Joseph Schumpeter’in ifade ettiği gibi kapitalist sistem, kendi iç kaynakları sayesinde sürekli bir devrim ve yenilenme içindeydi ve bu devingen süreklilik eskiyi yok ederken yeniyi yaratıyordu. Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” olarak adlandırdığı bu durum kapitalist gelişmenin temeliydi. Tarım aletleri çağdaş tarım makinelerine, su değirmeni modern su tribünlerine, posta arabaları uçaklara dönüşürken eski meslekler tarih sahnesinden silinmiş ve yeni meslekler doğmuştu. 1990 sonrasında bilişim teknolojileri üzerine de çok sayıda örnek vardı.

Bilgisayarlar imalattan karar almaya kadar hızlı bir şekilde üretim süreçlerine dahil oluyor. Bu “yaratım” sürecinde yeni işler ortaya çıkıyor. Fakat istatistikler yıkım sürecinin çok daha hızlı işlediğini gösteriyor ve geçmişte olduğu gibi teknoloji bir kez daha sanık sandalyesine oturtuluyor. Teknolojinin bugünkü işsizliğe etkisi ve robotların gelecekte işsizliğe neden olup olmayacağı tartışılıyor. “Korkulanın aksine insanların işsiz kalmayacağını, robotların rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlayacağını” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) savunanların çok geç olmadan aksi yöndeki eleştirilere de kulak vermeleri gerekiyor. İşin ironik yanı bilişim teknolojilerinin farklılığını, yeni bir devrimin içinde olduğumuzu, eski kavramların ve açıklamaların yeterli olmadığını savunan teknoloji havarilerinin kalıpsal bir yaklaşımla geçmişte teknolojinin işsizliğe yol açtığı hakkındaki eleştirilere karşı yapılan savunmaları bugün de tekrarlıyor olmaları ve insanlara işsiz kalmamaları için çağa ayak uydurmalarını öğütlemeleri. Acaba bugün geçmişteki teknolojik gelişmelerden farklı bir durum olabilir mi?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra verimlilik ve ücretlerdeki artış arasında bir paralellik ilişkisi gözlenirken 1970’lerin ortalarından sonra aynı ilişkinin gözlenememesi başlıca tartışma konularından biri (bkz. Grafik 1 ve Grafik 2). 2010 yılının başında Washington Post’ta yayınlanan bir yazıda (http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/01/01/AR2010010101196.html) ise son 10 yılda yeterli yeni iş yaratılmadığı ve önceki on yıllarla karşılaştırıldığında bunun endişelendirici bir durum olduğu belirtiliyor (bkz. Grafik 3).

 

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

 

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

 

Grafik 3: ABD'de yaratılan net iş

Grafik 3: ABD’de yaratılan net iş

Ford’a (2015) göre 1947’den 1973’e kadar altın bir çağ yaşandı. Özellikle kimya, makine ve havacılık mühendisliğindeki yenilikler ve hızla yükselen verimlilik işçileri daha değerli yaptı ve pazarlık masasına daha güçlü oturabildiler. 1980’lerdeki inovasyon ise daha çok bilişim teknolojileri sektöründe yoğunlaştı. Diğer teknolojilerden farklı olarak bilişim teknolojileri, uygun vasıflardaki işçilerin önünü açarken bazı mesleklerin vasıfsızlaşmasına neden oldu. Bu eğilim, 1990’larda da devam etti. 1990’ların ikinci yarısında, İnternet’in etkisiyle ücretlerde bir iyileşme görüldü. Ama bu iyileşme verimlilik artışının yine gerisindeydi. 2000’li yıllarda ise 1990’lardaki iyi işlerin çoğu otomasyon sistemleri ya da işlerin sınır ötesine taşınmasıyla ortadan kalktı. Şimdi de kurumlar kendi BT departmanlarını küçülterek bulut bilişim merkezlerinden hizmet satın almaya başladılar. ABD’de dört yıllık üniversite mezunlarının ücretleri lise mezunlarınınki ile karşılaştırıldığında hala çok daha yüksek. Fakat Ford (2015) sadece lisans derecesine sahip çalışanların ücretlerinin 2000 ve 2010 yılları arasında %15 düştüğünü belirtiyor. Lisans mezunlarının ücretlerdeki bu gerilemede 2008 krizinin de etkisi var. Ancak öncesinde de bir gerileme eğilimi söz konusu.

Tüm bu olumsuzlukların nedeni bilişim teknolojileri olabilir mi?

Küreselleşme, finansal sektördeki büyüme ve politikanın (serbestleşme ve örgütlü emekteki gerileme) da bu olumsuz süreçte katkısı olabilir. Teknoloji uzmanları bilfiil akıllı makinelerin geleceği hakkında düşünüp yazmış, bu makinelerin insan iş gücünün yerini alacağı, kalıcı ve yapısal işsizliğe neden olacağı endişesi duyduklarını belirtmişlerdir. Örneğin sibernetiğin babası sayılan Norbert Wiener daha 1949’da otomasyonun istihdama olumsuz etkileri konusunda uyarmaktadır. Fakat bu ve benzer uyarılar iktisatçılar tarafından fazla ciddiye alınmaz. Aynı şikayetler 1960’ta, 1990’ların başında da dillendirilir. Ama bir süre sonra yanlış alarm olduğu anlaşılır. Ancak son yıllarda durum değişmiş, en azından bir acaba ortaya çıkmıştır.

MIT’den Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee (2014), son 10-15 yıldaki istihdam sorunun arkasında endüstriyel robotlardan otomatik çeviri servislerine kadar bilgisayar teknolojisindeki ilerlemelerin olabileceğini, üstelik yalnız imalat, büro ve perakende işlerinde değil hukuk, sağlık, eğitim ve finansal hizmetlerdeki meslekler üzerinde de kara bulutlar dolaştığını belirtiyorlar. Brynjolfsson ve McAfee (2014), son yıllardaki büyümenin arkasında BT’nin olduğundan emin oldukları kadar iş sayısındaki zayıf artışta da teknolojik gelişmelerin etkili olduğunu ve teknolojideki hızlı değişimin ABD gibi teknolojide ileri ülkelerde eşitsizliği büyüttüğünü düşünüyorlar. İşleri kolaylaştıran, daha güvenli ve üretken yapan bilişim teknolojileri aynı zamanda çok farklı türdeki “insan” işçilere olan talebi azaltıyor. Otomasyonun ve robotların kullanımı yalnız mavi yakalı işçileri tehdit etmiyor. Web, yapay zeka, büyük veri ve ileri mantıksal analizle birçok beyaz yakalı mesleğini ortadan kaldırma potansiyeline sahip olan “insan zekasının dijitalleşmiş versiyonları” gelişiyor.

Harvard’dan Richard Freeman (2015) ise daha temkinli yaklaşıyor. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlığın küresel ticaretteki gelişmeler veya 2000’li yıllardaki finansal krizler gibi farklı biçimlerde de açıklanabileceğini çünkü teknolojinin etkilerini diğer makro ekonomik etkilerden ayrıştırmanın zor olduğunu söylüyor. “Kıyaslamalı rekabet” teorisine dayanarak insanların işsiz kalmayacağı söylenebilir. Bu teoriye göre Ali hem çok iyi bir cerrah hem de çok iyi bir marangoz olabilir. Ahmet ise Ali kadar olmasa da yine de iyi bir marangozdur. Ama Ali hastanedeki işlerinin yoğunluğu nedeniyle evinin dolaplarını Ahmet’e yaptıracaktır. Bu teoriye dayanarak, robotlar insanları işinden etse de insanların yine yapacak işi olacağını söyleyen iktisatçılar vardır. Ancak insanların yeni işleri için alacakları ücret daha az olacaktır. Bu nedenle, işsizlik konusunda kuşkulu olan Freeman (2015), ücretler konusunda iyimser değildir.

MIT’den David Autor (2010) da Freeman gibi 2000 yılından beri istihdamda bir azalma olduğunu kabul eden ama bunu doğrudan teknolojiyle ilişkilendirmeyen iktisatçılardan. Autor’a göre tüm sorun ekonomik durgunluktan kaynaklı olabilir. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlık hala gizemini korumakta ve bunu bilgisayarlara bağlamak için iktisatçıların elinde yeterli delil yok. Ancak Autor da ücretlere dikkat çekiyor. Bilgisayarlar var olan işleri değiştiriyorlar ve bu değişim her zaman iyi yönde olmuyor. 1980’lerden sonra bilgisayarlar özellikle muhasebe, büro işleri ve imalattaki tekrarlı işler gibi orta sınıf ücreti sunan görevleri devralmaya başladılar. Bu dönemde bir yandan yaratıcılık ve çoğu zaman bilgisayar destekli problem çözme yeteneği gerektiren yüksek ücretli işler hızla çoğalırken diğer yandan restoran çalışanı, apartman görevlisi, evde hasta bakıcı gibi otomatikleştirilmesi zor olan düşük vasıflı işçilere talep arttı. Dolayısıyla ekonomik durgunluk döneminde eski işlerin yok olup toparlanma dönemlerinde yerini yeni işlere bırakıyor olması kısmen doğru. Bu toparlanma döneminde orta gelirlilerin ufak bir kısmı (nitekim çoğu orta gelirli üst gelirli işler için yeterli eğitime sahip değil) üst gruba taşınırken daha büyük bir kısmı alta itiliyor ve bir kutuplaşma oluşuyor. 2007-2009 yılları arasındaki ekonomik durumun, bu yıkım sürecini artırdığı söylenebilir ama bu, öncesinde de var olan ve hala devam eden bir eğilim.

Yalnız iktisatçılar değil, teknoloji havarileri de sürekli yaratıcı yıkımdan, yıkıcı inovasyondan ve teknolojinin getirilerinden söz ediyorlar. 1700’lerde başlayan sanayi devriminin işlerin doğasını değiştirdiği, bazı işleri ortadan kaldırdığı, 1900’de ABD nüfusununda %41’i tarım sektöründe çalışırken bu oranın 2000’de sadece %2. 2 olduğu doğru. Fakat bu geçiş dönemlerinde yetenekleri işverenlerin gereksinimleriyle uyuşmayan işçiler için oldukça sancılı bir süreç yaşandığını ve yüksek vasıflı zanaatkarların yerini fabrikalardaki işçilere bıraktığını da atlamamak gerekiyor (Rotman, 2013). Bilişim teknolojileri, tarihteki örüntüyü devam ettirip eski işleri yıkarken yeni işler yaratıyor olabilir. Bu geçiş sürecinin öncelleri gibi işçi sınıfı için pek iç açıcı olmayacağı açık seçik ortada. Ama ya BT ekonomi tarihindeki örüntü devam ettirmiyorsa? Teknolojinin “rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlamak” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) için kullanılmadığını gösteren çok sayıda örnek var.

Rethink Robotics’in küçük ölçekli imalat tesislerinde kullanılmak üzere geliştirdiği Baxter adlı robot malzemeleri yükleme, indirme, sıralama ve taşıma için geliştirilmiş. Üretim hattındaki sıkıcı görevleri yerine getirmesi beklenen Baxter, küçük ve orta ölçekli şirketleri hedefliyor. Baxter’in benzerlerinden en büyük farkının çoklu ve daha karmaşık işleri yerine getirebilmesi için programcıların yeniden kodlamasına gerek kalmaksızın öğretilebilir olması. Ford (2015) Baxter gibi robotların rutin işleri yapan bazı işçilerin işlerini yok etmesinin yanında ABD’nin ücretlerin düşük olduğu ülkelerle rekabet edebilmesine yardımcı olabileceğini savunuyor. Nitekim hem teknolojik gelişmeler hem de 2005-2010 yılları arasında Çin’deki fabrikalarda çalışan işçilerin ücretlerinin neredeyse %20 artması sonucu bazı şirketler fabrikaları ABD’ye geri getirmeyi düşünmeye başladılar. İmalatın ABD’ye geri getirilmesi, taşımadan müşteri taleplerine anında cevap vermeye kadar çeşitli avantajlar sağlayacak. Dolayısıyla bu girişim şu an istihdamın %10’unu oluşturan imalattaki işlerin sayısını artırabilir, ABD iş piyasasına olumlu bir katkıda bulunabilir. Ama diğer yandan, ABD’nin bu hamlesi, 1995-2002 tarihleri arasında imalatta yer alan iş gücünün %15’ini kaybetmesine karşın istihdamın hala imalatta yoğunlaştığı Çin’de daha büyük sorunlar yaratabilir. Ayrıca aynı seçenek, Çin’de ucuz iş gücü üzerine kurulu şirketler için de geçerli. Örneğin elektronik imalat hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren Foxconn 2012’de fabrikalarına bir milyon robot getirmeyi planladığını duyurdu. Ford (2015), Foxconn’un robotlarla esnek üretim süreçlerine daha kolay uyum sağlayabileceğini ve gelişen teknolojinin şirketin yeni gereksinimlerine yanıt verebileceğini söylüyor. Giyim ve ayakkabı imalatında daha ucuz iş gücü sunduğu için sermayenin Çin’den kendi ülkelerine göç etmesini sağlayan Vietnam ve Endonezya’da da benzer bir durum var. 2013’te Nike, ücretlerdeki yükselmenin finansal değerlerini olumsuz etkilediğini, “teknoloji ve inovasyon” ile emek maliyetlerini düşürme planları yaptıklarını duyurdu.

Hizmet sektöründe ise daha büyük bir yıkım gerçekleşiyor. Son yıllarda, bankaların ATM’ler ve diğer teknolojilerle şubesizleşmeye yöneldiğini gözlemleyebiliyoruz. Ancak aynı eğilim diğer alanlarda da söz konusu. Momentum Machines (http://momentummachines.com/) adlı şirket saatte 360 hamburger hazırlayıp müşterilerine sunuyor. Momentum Machines’in kurucularından Alexandros Vardakostas, dürüst (!) bir şekilde cihazlarının çalışanları daha verimli yapmayı hedeflemediğini, onları devreden çıkarmak istediğini söylüyor ve çalışan ücretlerinden tasarruf ederek restoranların daha kaliteli malzemeden yapılmış hamburgerleri aynı fiyata satabileceğini ekliyor. Sadece McDonald’s bile dünyaya yayılmış 34000 restoranında 1,8 milyon işçi çalıştırıyor. Geçmiş yıllarda, McDonald’s benzeri iş yerleri geçici bir süre çalışmak için tercih edilirken artık tam zamanlı iş arayıp bulamayanların da zorunlu olarak başvurduğu yerler. Örneğin 2011’de McDonald’s tarafından verilen bir iş ilanında 50000 açık pozisyon olmasına rağmen sadece bir günde bir milyonun üzerinde başvuru gelmiş. Momentum Machines’in geliştirdiği sistem fast food sektöründe yaygın olarak kullanılmaya başlanırsa ne olacak?

Japonya’da, 262 sushi restoranından oluşan Kura adlı bir restoran zincirinde çalışanların yerini bir otomasyon sistemi almış. Siparişler dokunmatik panellerden alınıyor, bir taşıma bandıyla müşterilere ulaşıyor, son kullanma süresi geçen ürünler otomatik olarak devreden çıkarılıyor, ücretin ödenmesi ve masanın temizlenmesi yine insansız bir sistemle gerçekleştiriliyor (https://www.youtube.com/watch?v=Ka8PDhbXj_c). Elbette tasarruf konusunda restoran müdürlerinin tasfiyesi de atlanmamış. Her restoranda bir müdür görevlendirmek yerine restoranlardaki işleyiş merkezi bir sistemden takip edilebiliyor. Bunun sonucunda Kura, rakiplerinden çok daha ucuza sushi satarak diğer restoranların (en azından şimdilik) önüne geçiyor.

Ford’un (2015) perakende sektöründeki istihdam hakkında ise üç önemli tespiti var. Birincisi, Amazon, eBay ve Netflix gibi büyük mağazalara aktarılan işler ortadan kalkmadığı, sadece değişen koşullara göre yeniden düzenlendiği görüşü yaygın. Ancak Ford (2015) bunun sadece teoride kaldığını düşünüyor. Pratikte bu işler otomasyona (dolayısıyla ortadan kaldırılmaya) daha uygun hale geliyorlar. Örneğin Amazon, büyük ambarlar için robot üreten Kiva Systems’i satın aldıktan sonra geliştirilen robotları kendi ambarlarında kullanmaya başladı (https://www.youtube.com/watch?v=_J0QZxNjBu4). Amazon’dakine benzer bir süreç ABD’nin en büyük perakendecilerinden Kroger’da da yaşanıyor. İkincisi, tamamen otomatikleştirilmiş self servis akıllı kiosklar ve otomatik satış makinelerinin yaygınlaşması. Bu akıllı makineler geleneksel perakende satış işlerini önemli ölçüde azaltacak ve sanıldığı gibi cihazların bakımı ve tamiri için yıkımı karşılayabilecek sayıda yeni iş ortaya çıkmayacak. Bu makineler çoğunlukla İnternet’e bağlı, uzaktan izleniyorlar ve herhangi bir sorunda merkezden müdahale ediliyor. Daha önemlisi işletmede gerekli olabilecek emek maliyetini olabildiğince kısmak amacıyla tasarlanmışlar. Üçüncüsü geleneksel (İnternet’te faaliyet göstermeyen) iş yerlerinin rekabet edebilmek için otomasyon ve robotlara başvuruyor, yeni çözümler geliştiriyor olması. Örneğin Walmart’ta müşterilerin kasa kuyruğuna girmediği ve barkodları telefonlarına okutup ödeme yaptığı sistemler deneniyor (http://www.reuters.com/article/us-walmart-iphones-checkout-idUSBRE8851DP20120906). Perakende sektöründeki bu gelişmelerin sonucunda yalnız robotların ve otomasyon sistemlerinin sayısı artmayacak, iş sayısı da önemli ölçüde azalacak.

Tüm bu gelişmelerin kendisinden çok uzak olduğunu, çünkü rutin bir iş yapmadığını düşünen çok sayıda beyaz yakalı olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca günümüzde bilişim teknolojileriyle yaratılan mucizeleri içeren çeşitli hikayelerde başarısız olmanın (daha doğrusu işsiz kalmanın ya da teknolojiyi paraya çevirememenin) kişinin kendi kusuru olduğu gibi bir hava yaratılmakta. Örneğin, Kerala’daki balıkçıların mobil telefonlarını kullanarak balıklarını nasıl en iyi fiyata sattıklarının öyküsü anlatılıyor (http://www.economist.com/node/9149142). Fakat kazananın her şeyi aldığı bilişim teknolojileri sektöründe (bir uygulama geliştirip köşeyi dönenler hakkında anlatılan tüm hikayelere karşın) yetenekli programcıların büyük bir kısmı için bile kayda değer bir gelir elde edebilmek zor. Ford (2015), robotlar ve self servis teknolojilerin düşük ücretli işleri ortadan kaldırması gibi giderek daha akıllı hale gelen algoritmaların da yüksek ücretli işleri tehdit ettiğini vurguluyor.
Örneğin haber siteleri günlük gazetelerin yerini almaya başladığında bunu sadece bir ortam değişikliği olarak değerlendirdik. Fakat bunun bir adım ötesinde, eldeki verilerden otomatik olarak makale üreten yazılımlar var. Narrative Science şirketinin geliştirdiği Quill adlı yazılım (https://www.narrativescience.com/quill), spordan politikaya kadar eldeki verileri derleyip dil bilgisi ve anlam yönünden hatasız, okunaklı makaleler üretebiliyor. Quill’in ürettiği makaleler, şu anda Forbes dergisi dahil dünyanın önde gelen dergilerinde kullanılıyor. Benzer yazılımlar, otomatik olarak, kişiselleştirilmiş e-postalar atabiliyor, sosyal medya mesajları yayımlayabiliyor. Kişiselleştirilmiş e-posta derken, alıcının ad ve soyadına uygun e-postalar yazmaktan söz etmiyorum. e-Postayı yazan kişinin önceki yazışmaları analiz edilerek benzer üslupta mesajlar üretilebiliyor.

Yapay zekanın büyük veri ile birleşmesiyle sistemler önceki verilerden öğrenebiliyorlar. Örneğin Google’ın sürücüsüz otomobilinde uygulanan strateji beyaz yakalı birçok iş için de uygulanabilir. Otomobili kullanan yazılım insanı taklit etmiyor, farklı bir strateji uyguluyor. Sürekli gerçek zamanlı veriyle besleniyor ve bununla arabanın hareketleri belirleniyor. Fakat otomobil devasa bir tarihsel veri yığınından öğreniyor. Ford (2015) aynı stratejinin bir çok beyaz yakalı işi içinde uygulanabileceğini savunuyor: Önce tarihsel veri yığınından rutin adımları belirlemek, sonra da beklenmedik durumlara karşı kendi kendine öğrenen bir sistem yaratmak. 1997 yılında saniyede 200 milyon pozisyon deneyebilen Deeper Blue, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u tartışmalı bir maç sonunda yendiğinde çok heyecanlanmıştık. Bu bize IBM’in çok güçlü bilgisayarları olduğunu gösteriyordu ama bunun ne işe yarayacağı belirsizdi. Fakat 2011 yılında Jeopardy! adlı bilgi yarışmasında IBM’in Watson adlı bilgisayar sisteminin eski şampiyonları devirip yarışmayı kazandıktan sonra yapay zeka ve büyük veri birlikteliğinin neler yapabileceği daha net görülebiliyor (https://www.youtube.com/watch?v=WFR3lOm_xhE). Örneğin Watson benzeri bilgisayar sistemleri tıpta hastalıkların teşhisinde kullanılabilir. Tüm uzmanlıkları kendinde toplayan bir sistem tıpta uzmanlaşmanın yarattığı zorlukları aşabilir, tek bir alanda uzman doktorun görmesinin olanaksız olduğu ilişkileri fark edebilir, bir doktordan daha hızlı ve doğru teşhis koyabilir, ama birçok doktoru da daha düşük ücretle çalışmaya zorlayabilir. Finans konusunda kullanıcıya tavsiyelerde bulunabilir. IBM’in Ross adlı robotu ise şimdilik sadece avukatlara yardımcı oluyor ve birçok hukuk şirketi bu robottan satın almak için sıraya girmiş durumda (http://www.ntv.com.tr/teknoloji/ilk-robot-avukat-goreve-basliyor,0cvqy_XBnUesBjsVu1izQQ). Doktoru da, hukukçuyu da kendi ücretli emekçisi haline getiren sistem, şimdi onların yerine robotları koymaya çalışıyor.

***

Kısacası, ekonomi tarihindeki örüntülerden yola çıkarak aynı senaryonun tekrarlanacağı, ortadan kaldırılan işlerin yerini yenilerinin alacağı öngörüsünü sağlıklı bulmuyorum. Ford’un (2015) yaptığı gibi var olan teknolojilerin uygulama alanları, sektörlerde yarattığı değişim, bilimsel araştırmaların yönelimleri incelense ve tarihteki örneklerle karşılaştırılsa çok daha faydalı olacak. Eğer ortaya şu anki uygulamaların ve teknoloji politikalarının işsizliği artırdığı yönünde güçlü delillere ulaşılabilirse buna karşı politikalar üretilebilir.

Ancak sorunun kaynağının da aynı yerde saklı olduğunu düşünüyorum. Otomasyon sistemleri ve robotlar işimizi elimizden almıyor çünkü teknoloji tarafsız değil ve gökten zembille inmiyor. Şirketlerin çıkarları, hükümetlerin yönlendirmeleri ve tüketicilerin tercihleri ile şekilleniyor, teknolojinin oluşumunda içinde geliştiği koşullar etkili oluyor. Momentum Machines örneğinde olduğu gibi en başından işçi maliyetlerinden kısmak gibi bir hedef varsa teknolojinin gelişimi de bu yönde olacaktır. Watson gibi doğal dil işleyen ve büyük veriden yararlanan sistemlerin sonraki gelişimi daha kaliteli sağlık hizmeti verebilme yönünde olabilir. Ama aynı teknoloji çağrı merkezlerindeki işçi maliyetlerini azaltmak için de ilerletilebilir. Dolayısıyla sorun teknolojinin kendisinde değil içinde geliştiği koşullarlar ve gelişimine etkide bulunan aktörlerle ilgilidir. Belki de bilişim teknolojilerinin aşırı yıkıcılığı üretim ilişkilerinde de bir yıkım gerektiriyordur. Freeman’ın belirttiği gibi asıl sorun robotlara, daha genel anlamda teknolojiye kimin sahip olacağıdır. Eğer teknolojinin tek sahibi şu anda olduğu gibi yine dünyanın en zenginleri olursa Tahsin Yücel’in Gökdelen romanındaki gibi bir dünyaya hazırlıklı olmamız gerekiyor…
Kaynaklar

Autor, D. (2010). The polarization of job opportunities in the US labor market: Implications for employment and earnings. Center for American Progress and The Hamilton Project.

Brynjolfsson, E., & McAfee, A. (2014). The second machine age: Work, progress, and prosperity in a time of brilliant technologies. WW Norton & Company.

Ford, M. (2015). Rise of the Robots: Technology and the Threat of a Jobless Future. Basic Books.

Freeman, R. B. (2015). Who owns the robots rules the world. IZA World of Labor.

Rotman, D. (2013). How technology is destroying jobs. Technology Review, 16(4), 28-35.

 

 

20 Aralık 2016

Posted In: 1984, Emek, Fikri Mülkiyet, gökdelen, işsizlik, istihdam, mülkiyet, neoliberalizm, otomasyon, Özgür yazılım, robotlar

LaborComm 2014’te Düzenlediğimiz Paneldeki Sunuşum

Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı (LaborComm) [1], 2010 yılından bu yana Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin [2] yürütücülüğünde düzenlenen ve bence oldukça önemli tartışmaların yürütüldüğü, dolu dolu geçen bir konferans. Bu yıl 5. kez düzenlendi. İlk kez geçen yıl dinleyici olarak katılabilmiştim LaborComm’a ve birçok oturumda epey bilgi edinmiş, tartışmalardan faydalanmıştım.

LaborComm 2014’ün teması, geçtiğimiz birkaç yılda dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkan direniş hareketlerinin etrafında şekilleniyordu. Çağrı metninden [3] alıntılayacak olursam:

“Geçtiğimiz birkaç yıl tüm dünyada ve Türkiye’de toplumsal hareketlerin yükseldiği ve bu çerçevede iletişim ve iletişim ağlarının önem kazandığı bir dönem oldu. Egemenler interneti artık sadece yeni birikim stratejilerinin ayrılmaz bir parçası olarak değil, aynı zamanda kendi egemenliklerine yönelen büyük bir tehdit olarak da görmeye başladılar. Bu çerçevede internet üzerindeki izleme faaliyetlerinin giderek tırmandığı açığa çıkarken, internetin sınırlandırılmasına yönelik düzenlemeler de giderek daha fazla gündeme geliyor. Ancak diğer yandan internet üzerindeki görece özgür alanların sınırları genişliyor ve buralardaki iletişim ve örgütlenme kent meydanlarında somutlaşıyor. LaborComm 2014, bu alanda yaşanan deneyimlerin bilgisini üretmeyi ve ileriye dönük olarak emeğin ve iletişimin özgürleşim olanaklarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bunun yanı sıra düzenlenme amacına uygun olarak iletişim ve emeğin kesiştiği tüm alanlara ilişkin çalışmaları beklemektedir.”

Tahmin edilebileceği gibi, Gezi Direnişi ile ilgili epeyce bildiri vardı, programdan da görülebilir. Biz de, hem Gezi Direnişi’ni, hem de özgür yazılımı, özgür İnternet’i ve özgür iletişimi önemseyen 4 bilişim emekçisi (İzlem Gözükeleş, Taylan Özgür Yıldırım, Oktay Dursun ve ben) olarak bu yıl konferansta bir panel düzenlemeyi önerdik. Konferans yürütücüleri fikre olumlu yaklaştılar ve böylelikle konferansın kapanış oturumunu kapmış olduk. Oturum başkanımızın da şu an iletişim alanında akademik çalışmalarını yürüten ama özünde bizler gibi bilgisayar mühendisi olan Doç. Dr. Funda Başaran Özdemir olmasıyla biraz daha rahatladık:)

Panelimizin başlığını “Direniş Kendi İletişim Kanallarını Oluştururken; Özgürlük, Yazılım, İnternet ve Emekçiler” olarak belirledik, her birimiz konunun farklı birer boyutunu ele almaya çalıştığımız birer sunuş yaptık. Sunuşların ardından salondan gelen soru ve katkılarla da tartışmayı genişlettik. Hem bizlerin izlenimi, hem de panel sonrası dinleyicilerden gelen geri bildirimlere dayanarak söyleyebilirim ki güzel bir panel oldu.

Konferansın bildiri kitapçığı şu anda hazırlanma aşamasında. Önümüzdeki birkaç hafta içinde yayımlanmış olacak sanırım, konferans web sitesinden e-kitap olarak da indirilebilecek. Bizim paneldeki sunuşlarımız konferansın diğer oturumlarındaki gibi akademik bildiri niteliğinde değildi, ama yine de panelde konuşulanların da bildiri kitapçığında yer almasının güzel olacağını söylediler bize. Ben de toparlayabildiğim kadarıyla yaptığım sunuşu genel hatlarıyla kısa bir metinde aktarmaya çalıştım. Aşağıda o metni bulabilirsiniz.

Panelde ilk sunuşu ben yapmıştım ve özgür yazılımı neden bu kadar önemsediğimizi kısıtlı zamanda hızlı biçimde anlatmaya çalışmıştım. Yaptığım sunuşun içeriğinin büyük bir kısmı, bir süredir farklı etkinliklerde yaptığım “Her Yer Linux Her Yer Özgür Yazılım” sunumumla[4] çakışmakla birlikte, o sunumda yer verip burada anlatmadığım ve burada olup onda olmayan bazı kısımlar da var.

Özgür Yazılımı Neden Bu Kadar Çok Önemsiyoruz?

Richard Stallman’ın bundan yaklaşık 30 yıl önce başlattığı özgür yazılım hareketi, artık başladığı noktanın çok ilerisinde. İnternet’in sağladığı yayılma olanağının da katkısıyla bugün dünyanın her yerinde çeşitli özgür yazılımları geliştiren, yaygınlaştıran, yerelleştiren, paylaşan ve kullanan insanlar, şirketler ve hatta devletler bulunuyor. İnternet’e bağlı herhangi bir cihazı kullanan bir kişi, kendi kullandığı yazılımlar özel mülk yazılım olsa bile bağlandığı web sitesi özgür yazılımlar aracılığıyla hazırlandığı ve sunulduğu için dolaylı yoldan da olsa özgür yazılımları kullanmış oluyor. Teknik yeterlilikleri ve üstünlükleriyle özgür yazılımlar bilişim alanında kolaylıkla vazgeçilemeyecek bir yer edinmiş durumdalar.

Öte yandan, özgür yazılımı bu kadar çok önemsememizin ve her fırsatta öne çıkarmamızın sebebi sadece sunduğu teknik olanaklardan kaynaklanmıyor. Tarihçesi, ortaya çıkış gerekçeleri ve gelişim süreci ele alındığında özgür yazılım meselesi, teknik bir tartışma olmanın çok ötesinde, politik bir mesele olarak karşımızda duruyor. Özgür yazılım hareketini başlatan ve günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Richard Stallman, çeşitli söyleşilerinde bu durumu şöyle dile getiriyor:

“Özgür yazılım, sadece teknik bir mesele değildir. Aynı zamanda etik, sosyal ve politik bir meseledir. Sadece bilişim alanında çalışanları değil, toplumun her kesimini ilgilendirir. Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kişisel bilgilerin gizliliği gibi konularla doğrudan ilgilidir. ”

Richard Stallman’ın çizdiği bu çerçeve, aslında epey geniş bir alanı tarifliyor olsa da, politik bir mesele olarak özgür yazılımı bireysel ve toplumsal özgürlükler bağlamında tartışmanın tek başına yeterli olmadığını düşünüyoruz. Elbette özgür yazılımların yazılım alanında üretici ve tüketiciler olarak bizlere sağladığı özgürlükler çok büyük önem taşıyor, özellikle de çokuluslu yazılım ve donanım tekelleri ile devletlerin bu özgürlüklerimize saldırılarını yoğunlaştırdıkları bir dönemde olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda var gücümüzle savunmamız gereken bir mevkide bulunuyorlar. Fakat özgür yazılımı politik bir mesele olarak tartışırken, çok daha temelde olan ve aslında bu özgürlüklerin de kaynağını oluşturan, özgür yazılımların hem üretim hem de tüketim süreçlerini de doğrudan etkileyen bir noktayı ele almak istiyoruz: Kamusal mülkiyet. Eğer özgür yazılımlarla özel mülk yazılımları birbirinden net bir şekilde ayırt edebiliyorsak bunu sağlayan şey teknik özellikler değil, üretilen yazılımın ve kaynak kodunun mülkiyetinin kime ait olduğudur. Özgür yazılım hareketi, hem üretilen bir ürün olarak yazılımın, hem de o yazılımın üretilmesini sağlayan üretim aracı olarak kaynak kodlarının mülkiyetini topluma vermesiyle bir devrim yapmıştır. Yazılımın ve kaynak kodunun mülkiyetinin toplumsallaştırılması; yazılım geliştirme pratiklerinden paylaşım yöntemlerine, yazılımların çoğaltılma (kopyalanma) özgürlüğünden istenilen amaç doğrultusunda özelleştirilebilme ve kullanılabilme özgürlüğüne kadar tüm üretim ve tüketim süreçlerinin piyasa ekonomisi koşullarından bambaşka koşullarda şekillendirilebilmesine olanak sağlamıştır. Böylelikle hem bireysel ve toplumsal özgürlüklerimiz korunabilmiş, hem de özgür yazılımlar özel mülk yazılımlar karşısında birçok teknik üstünlüğe sahip olabilmişler ve yaygınlıklarını artırabilmişlerdir.

Politik bir mesele olarak özgür yazılımı ele alırken dikkate aldığımız önemli noktalardan bir başkasını da özgür yazılım hareketinin ortaya çıkış süreci bize anlatıyor. Bu nokta, özgür yazılım hareketinin, yazılımın metalaşmasına karşı geliştirilmiş bir hareket olmasıdır. 1970’li yıllara kadar, Richard Stallman’ın da aralarında bulunduğu yazılım geliştiriciler (hacker’lar) geliştirdikleri tüm yazılımları birbirleriyle paylaşmakta, böylelikle hem birbirlerinden öğrenmekte hem de çözülmüş bir sorunu tekrar çözmekle uğraşmak (“tekerleği yeniden keşfetmek”) zorunda kalmamaktadırlar. Yazılımların ticari olarak alınıp satılması yaygın değildir, bilişim alanında sadece donanım bir masraf kalemi olmaktadır. Ancak 1970’li yıllardan itibaren bu durum değişmeye başlar, yazılımın da parayla alınıp satılabileceği fikri yaygınlaşır ve birçok yazılım firması kurulur. Bunun yanı sıra, bu firmalar ürettikleri yazılımların kaynak kodlarını “ticari sır” oldukları gerekçesiyle paylaşmamaktadırlar. Bütün bunlara duyulan tepki, özgür yazılım hareketinin başlatılmasında tetikleyici olmuştur.

Özgür yazılım hareketinin uygulamaya koyduğu önemli özelliklerden birisi, hem kamusal mülkiyetle hem de hareketin metalaşma karşıtı niteliğiyle bağlantılı olan, “üretimde özgürlük, tüketimde eşitlik” ilkesidir. Özgür yazılımların mülkiyeti topluma ait olduğu için toplumun her bireyi özgür yazılımlar üzerinde aynı haklara sahiptir ve onları dilediği şekilde kullanma (tüketme) özgürlüğü vardır. Dolayısıyla tüketimde eşitlik sağlanmıştır. Öte yandan, yazılımı kullanma karşılığında bireylerden herhangi bir karşılık beklenmez. Üretim sürecine katılıp katılmama konusunda her birey kendisi karar verebilir ve üretime katılmayan bireyler, tüketim haklarını kaybetmezler; üretime katılan bireylerle hâlâ eşit tüketim hakkına sahip olurlar. Üretime katılmak isteyen bireyler ise bu özgürlüklerini istedikleri zaman kullanabilirler çünkü üretim aracı olan kaynak kodlarının mülkiyeti topluma aittir, onlar da bu kaynak kodlarını kullanarak istedikleri şekilde yazılım geliştirebilirler.

Özgür yazılım üzerine bugüne kadar yapılan sosyal araştırmaların bir kısmı, üretime katılan yani özgür yazılımları geliştiren ve diğer yollarla (çeviri, test, hata bildirimi vs.) bunlara katkı sağlayan bireylerin neden bu sürece katıldıkları sorusuna odaklanmıştır. Piyasa ekonomisi şartlarının geçerli olmadığı bir ortamda, bireyleri çalışmaya ve üretime yönlendiren sebepler birçok kez sorgulanmıştır. Bu araştırmalar sonucunda ortaya konan birkaç sonuca kısaca değinelim. Bunlardan biri, özgür yazılım toplulukları arasında bir “hediye ekonomisi” oluşmasıdır. Bir başka sonuç, bazı bireylerin “kendilerini kanıtlama” güdüsüyle üretim sürecine katıldıklarıdır; özgür yazılımlar kamusal alanda (İnternet) geliştirildiği için bu bireyler burada bireysel teknik becerilerini sergilemekte ve piyasa ekonomisinin geçerli olduğu yazılım geliştirme süreçlerinde (özel mülk yazılım üreten şirketlerde) iş bulma şanslarını artırmaktadırlar. Bir grup yazılım geliştirici ise, öğrenme ve merak güdülerini tatmin etmek amacıyla üretim sürecinde yer almaktadırlar; zihinsel emeğin ortaya konduğu yazılım geliştirme pratiğinde sıklıkla çeşitli “bulmaca”larla karşılaşılmakta, bireyler bu bulmacaları çözmekten zevk almaktadırlar. Tüm bunların yanı sıra, bazı bireyler de toplumsal çıkarları gözeterek özgür yazılımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadırlar. Elbette saydığımız bu gruplar birbirlerinden homojen olarak ayrışmamakta, üretime katılan bir birey bu gerekçelerden birkaç tanesini sahiplenebilmektedir.

Özgür yazılımların geliştirilmesi aşamalarında kullanılmakta olan ve zamanla çeşitli gelişmeler göstermiş olan üretim pratikleri, ağırlıklı olarak meselenin teknik yönü ile ilgiliymiş gibi görünse de, esasen özgür yazılımın politik yanıyla doğrudan ilişkilidir. Özgür yazılımların tamamına yakını İnternet üzerinde, kamuya açık platformlarda geliştirilmektedir. Sadece geliştirilen yazılım ve yazılımın kaynak kodları değil, aynı zamanda tartışma ve karar alma süreçleri de kamusal erişime açık olarak yürütülmektedir. Bir özgür yazılımın geliştirilmesine katkı veren, yani üretim sürecine katılan bireyler, e-posta listesi ya da forum benzeri iletişim ortamlarında yazılım geliştirme süreci ile ilgili fikir alışverişinde bulunurlar ve bu iletişim ortamlarının arşivleri kamusal erişime açık olarak İnternet ortamında saklanır. Böylelikle üretim sürecine katılmayan bireyler de yürütülen tartışmaları izleyebilir, zaman zaman da çeşitli şekillerde kendi görüşlerini ifade edebilirler. Tüm bu özellikleriyle özgür yazılım geliştirme sürecinin oldukça verimli işleyen bir kolektif üretim süreci olduğu söylenebilir.

Özgür yazılımın, burada kısa kısa ele almaya çalıştığımız bu özellikleri, bu hareketin 30 yılı aşkın süredir adım adım ilerleyen ve büyük başarılar kazanan bir hareket olmasını sağlamıştır. Etkileri sadece bilişim alanıyla sınırlı kalmamış, özgür yazılımın başarısından etkilenen başka birçok alanda benzeri özellikleri taşıyan örnekler ortaya çıkmıştır. En basit ve akla gelen ilk örneği, özgür yazılım geliştirme sürecine benzer bir üretim süreciyle kolektif bilgi birikiminin oluşturulduğu Wikipedia projesidir. Benzer şekilde sinema, müzik, edebiyat gibi alanlarda çeşitli yansımaları olmasının yanı sıra, bilişim sistemlerinde kullanılan çeşitli donanımların kolektif biçimde üretilmesini ve bu alandaki tekellerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan hareketler de ortaya çıkmaya başlamıştır.

Altını çizmeye çalıştığımız şekilde, özgür yazılım meselesi bir “politik mesele” olmayıp sadece bir “teknik mesele” olsaydı, tahminimizce şimdiye kadar çoktan sonlanmış bir durumda olurdu ve hepimiz özel mülk yazılımlara muhtaç olurduk. Bilişim ve iletişim teknolojileri hayatımızın her alanına nüfuz ederken, birer bilişim ve iletişim tüketicisi ve üreticisi olarak bugün sahip olduğumuz bazı bireysel ve toplumsal özgürlüklerimizi de çoktan kaybetmiş, ya da tıpkı Gezi Direnişi’nde olduğu gibi bunları savunmaya çalışıyor olabilirdik. Panelimizin ana konusuyla özgür yazılımın birbiriyle ne kadar içli dışlı olduğunu anlamak için, özgür yazılımı anlatırken sıklıkla kullandığımız bazı anahtar sözcüklere bitirirken değinmekte fayda var: “Özgürlük”, “Paylaşmak”, “Dayanışma”, “Kamusallılk”, “Kolektif üretim”, “Eşit tüketim”. Gezi Direnişi’ne baktığımızda, aynı anahtar sözcüklerin orada da meselenin kalbinde olduğunu görebiliyoruz.

adilga

[1] http://laborcomm.org/

[2] http://ilef.ankara.edu.tr/

[3] http://laborcomm.org/cagri-metni-2014/

[4] İlgilenenler LKD Seminer Çalışma Grubu sitesindeki Seminer Notları sayfasında bulabilirler:

http://seminer.linux.org.tr/seminer-notlari/


14 Temmuz 2014

Posted In: etkinlik, gezi direnişi, laborcomm, lkd-gezegen, mülkiyet, Özgür yazılım, toplumsal mülkiyet

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com