İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.

24 Temmuz 2017

Posted In: copyright, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, fikri mülkiyet hakları, Gözetim, ifade özgürlüğü, mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, penguen, sansür, teknoloji politikası, Teknoloji Tarihi, Telif

Özgür Yazılım ve Mülkiyet : Bir Düzeltme

Bilim ve Gelecek’teki ilk yazım özgür yazılım üzerineydi. Sonraki yazılarda da doğrudan ya da dolaylı olarak özgür yazılımı tartıştım. Kimi zaman başlangıçta ilgisiz gibi görünen konular özgür yazılımla sonlandı. Bunun birinci nedeni, yazılımın akıllı ev aletlerinden otomobillere, sağlıktan seçim sistemlerine kadar hayatımızın önemli bir parçası haline gelmesi. İkincisi ise toplum ve bilişim teknolojileri arasındaki ilişkiye özgür yazılımın prizmasından baktığımızda bu ilişkinin içerdiği çelişkileri ve eğilimleri daha net görebilmemiz. Bu yazı da geçmiş sayılardaki bir hatamı düzeltmek istediğim bir özgür yazılım yazısı.Bilim ve Gelecek’in 95. sayısında, “Fikri mülkiyet hakları” başlıklı yazıda Richard Stallman’ın (http://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html) fikri mülkiyet hakları hakkındaki görüşünü paylaşmış, Stallman’ı takip ederek mülkiyet kavramının maddi olmayan kaynaklar (yazılım, müzik, görüntü vb) için kullanılamayacağını savunmuştum:

Fikri mülkiyet, dolaylı olarak fikirlerin de fiziksel nesneler gibi mülkiyet ilişkileri kapsamında değerlendirilebileceğini söyler. Oysa enformasyon, maddi nesnelerin aksine kopyalanabilir ve sonsuz kere paylaşılabilir.

Ardından da Hardin’in “Ortaklaşanın Trajedisi” adlı makalesine yer vermiştim. Hardin, bireylerin kamusal malların kullanımı sırasında eylemlerinin sonuçlarını bütünsel olarak değerlendir(e)memesi nedeniyle kamusal malların bir trajediye mahkum olduğunu belirtir. Özel mülkiyet buna benzer söylemlerle meşrulaştırılır. Hatayı da tam burada, “maddi bir nesnenin kullanımı ile enformasyonun kullanımı tamamen farklıdır.” diyerek yaptım. Çünkü böylece, ortaklaşa mülkiyetin sadece sanal dünyaya ait bir olgu olabileceğini üstü kapalı olarak kabul etmiş oluyordum. Oysa birçok yazıda tam tersini söylemek için özgür yazılımı kullanıyordum.

Bilişimsel, fiziksel varlığa sahip olmayan ürünlerin mülkiyet ilişkileri kapsamında değerlendirilemeyeceği görüşü özgür yazılım ve özgür kültür hareketinin sözcülerinin fikri mülkiyet hakkındaki düşüncelerinin temelini oluşturur ve bilişimin ayrıksılığı (information exceptionalism) olarak adlandırılır. Bilişimin ayrıksılığı, maddi olan ile olmayan arasındaki ayrıma dayanır.

EFF’nin (Electronic Frontier Foundation) kurucularından John Barlow’un sanal dünyanın bağımsızlığı bildirgesi ABD’nin 1996’daki Telekom Kanunu’na karşı yazılmıştır ve sanal dünyanın ayrıksılığı iddiasındadır (bkz. https://projects.eff.org/~barlow/Declaration-Final.html). Barlow’a (1994) göre sanal dünya akışlarla tanımlanır. Maddi/fiziksel dünya isimlerden oluşurken, sanal dünya eylem üzerine kuruludur. Dansçı değil, dansın kendisidir.

Barlow’un bu düşüncesi özgür ve açık kaynak kodlu yazılımcılar ve özgür kültür aktivistleri arasında da son derece popülerdir. Ademi merkeziyetçi, kaynakların paylaşımına ve işbirliğine dayalı pratikler, bilginin özel mülkiyet kapsamında değerlendirilemeyeceğine dair bir bilinç de oluşturur.

Bilginin ağlarda özgür akışını savunanların temel tezi sanal dünyada, maddi dünyada olduğu gibi bir kıtlık olmadığı, herhangi bir ürünün sıfıra yakın bir maliyetle çoğaltılabildiğidir. Bunun karşıtını, fikri mülkiyeti, savunanlara göre ise kopyalamanın marjinal maliyeti sıfıra yakın olsa da ilk yaratım sürecinin maliyeti yüksektir. Dolayısıyla yaratıcı yetenekler konusunda bir kıtlık vardır ve bir teşvik olmadan bir fikir ürünü yaratılamaz. Telif hakları (copyright) ve patentler bu kıtlığı aşmak için gereklidir.

Özgür yazılım ve özgür kültür hareketleri, telif haklarını ve patentleri mülkiyet bağlamında tartışmaktan kaçınır. Onlara göre telif hakları (ya da patentler) bir mülkiyet sorunu olmayıp devlet, hak sahipleri ve vatandaşlar arasında bir politika sorunudur. Buna karşı akla gelen ilk eleştiri, mülkiyetin de bir politika olduğudur. Mülkiyet sorunsalı ısrarla reddedilir ya da görmezden gelinir. Fikri mülkiyet kapsamında tartışılması gereken konular özgürlük, insan hakları, düzenleme, politika çerçevesinde değerledirilir. Bu hareketlerin sözcülerinin yazılarında politikanın ne anlama geldiği sorusuna yanıt aramak boşunadır. Çünkü mülkiyet yerine politika kavramının tercih edilmesi detaylı bir analize dayanmaz; tamamen stratejik bir karardır. Doğal bir hak olarak kabul edilen özel mülkiyetin Amerikan toplumundaki yeri düşünüldüğünde bu strateji daha rahat anlaşılabilir. Stallman, patentleri mülkiyet çerçevesinde tartışmaya kalktığımızda patentlere gerçekte karşı olanların bile özel mülkiyet hakkının etkisi altında kalabileceğini belirtir.

Stallman bu açıdan haklıdır. Ancak sanal dünya olarak adlandırılan olgunun son derece maddi temelleri vardır. PC’ler ortaya çıkmasaydı ve bilgisayar fiyatları ucuzlamasaydı, ağ sadece üniversite ve araştırma laboratuvarlarıyla sınırlı kalsaydı, bugünkü gibi bir sanal dünya oluşamayacaktı. Ya da bugün internet altyapısını kontrol eden güçler oldukça bilginin özgür akışı da tehlike altındadır. Ağın fiziksel alt yapısını sağlayanlar bilginin özgür akışını engelleyecek güce de sahiptirler. Fiziksel ve sanal diye iki bağımsız dünya yoktur. Sadece özel mülkiyet çitlerinin henüz belirmediği bir zamanların sanal dünyası vardır.

Mülkiyeti tartışmaya Hardin’in trajedisinden başlayalım.

Ortaklaşa malların bir trajediyle sonuçlanacağı söyleyen Hardin ne kadar haklıdır?

Benkler (2006) ortaklaşa kaynakları iki parametre ile karşılaştırır. Birincisi, bu kaynaklara kimin erişim hakkına sahip olduğudur. İkincisi ise erişimin nasıl düzenlendiğidir. Bu analiz sonucunda aşağıdaki gibi dört bölgeden oluşan bir matris oluşur:

Düzenlenmiş Düzenlenmemiş
Herkese Açık Düzenlenmiş ortak kaynaklar Açık erişimli ortak kaynaklar
Belirli Bir Gruba Açık Sınırlı ortak mülkiyet rejimleri ?

Hardin’in otlak örneğini bu matrise yerleştirecek olsak kuşkusuz açık erişimli ortak kaynaklar hanesine yerleştirmemiz gerekir. Ama gerçek hayatta ortak kullanılan kaynakların kullanımı, kaynakları kullanan toplulukların normlarına ve belirledikleri protokollere, mülkiyet ilişkilerine, göre gerçekleşir. Bu nedenle, özgür yazılım projelerinde gözlemlenebileceği gibi, otlağın ortak kullanımı da bir trajediyle sonlanmayıp toprağın daha verimli kullanımını da sağlayabilir.
Günümüzde birçok insan mülkiyeti özel mülkiyetin sınırlı bakış açısıyla algılamaktadır. Mülkiyeti tartışırken, hangi kaynaklara kimlerin erişim hakkına sahip olduğu, erişim hakkına sahip olanların bu haklarının kapsamı, bu kaynaklardan elde edilen zenginliğin kime ait olduğu, kaynakların alımı, satımı, hakların başkalarına devri, kaynakların geleceği üzerine kimlerin karar verdiği, kararın hangi süreçlerin sonunda oluştuğu ve hangi değerlere referansla alındığı vb soruları sormamız gerekiyor.
Pedersen’e (2010) göre mülkiyetten söz ederken “A, B’ye sahiptir” formülü yeterli değildir. Bu formüle C’yi de katarak, formülü “A, C’ye karşı B’ye sahiptir.” haline getirmemiz gerekir. Buna göre mülkiyet ilişkisinin üç temel ögesi vardır: ilişki kuran özne, ilişki kurulan kaynak ya da nesne, ilişkisel şekil.
İlişki kuran özne yalnızca mülk sahibi kişi ya da grup olan A değil, A+C’dir. A+C, ulus devlet bünyesindeki bir insan topluluğu, kabile topluluğu, bir toplumsal hareket ya da tüm insanlık olabilir. A+C sabit değildir, birbirleriyle ve B ile etkileşimleri sürecinde kendilerini yeniden üretirler.
B, ilişki kurulan nesne, kaynak ya da kaynaklar kümesidir. B, fiziksel bir varlığa sahip olabilir ya da olmayabilir. Ama her zaman insanlar için bir anlam ve değer taşır.
İlişkisel şekil ise A+C’nin B’ye göre olan içsel ilişkilerini ifade eder. İlişkisel şekil, bu ilişkileri belirleyen protokoller ve normlardır. Mülkiyet ilişkilerinin analizinde

  • Bireylerin ya da grupların birbirleriyle ve mülk konusu kaynakla (ya da nesneyle) ilişkisi
  • Sahip olmanın biçimi ve sahip olunan kaynaktan nasıl fayda sağlandığı
  • Bireylerin ve grupların davranışlarını belirleyen hak, görev ve ayrıcalık örüntüleri

dikkate alınmalıdır. Mülkiyet ilişkilerini tartışırken aşağıdaki üç sorunun sorulması gerekmektedir:

  1. Nasıl : Mülkiyet ilişkileri nasıl, hangi değerlere göre gerçekleşmektedir?
  2. Kim : Mülk konusu kaynak/nesne üzerinde karar verici kimdir?
  3. Ne : Mülk konusu nesne/kaynak ile ne yapılabilir?

Nasıl sorusunda öncelikle tartışılan mülkiyetin hangi değer ve normlar (özel çıkarlar, toplumsal çıkarlar, sınıfsal çıkarlar, grupsal çıkarlar vb.) ile meşrulaştırıldığıdır. Bu değer ve normlar, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmadığı gibi sabit değildir, tarihsel süreç içinde değişir.

Bir nesnenin/kaynağın kullanım hakkı ile onu kontrol hakkı aynı öznede olmak zorunda değildir. Bir park herkesin ziyaretine açık olabilir. Ama park içinde hangi düzenlemelerin yapılacağına karar verenler başkaları olabilir. Bu bağlamda, karar verenin kim olduğu önem kazanır. Karar verenin kararlarının meşru olabilmesi için kararları önceki paragrafta belirtilen değerlerle uyumlu olmalıdır.

Karar vericiler, mülkiyet nesnesi üzerindeki eylemin gerçekleşmesine yardımcı olur ya da onu kısıtlar, diğer insanların ne yapabileceğine karar verirler. Örneğin karar verici boş bir araziyi park haline getirebileceği gibi buraya AVM yapmak da isteyebilir.

genel_mulkiyet

Bir mülkiyet ilişkisini analiz ederken, “A, C’ye karşı B’ye sahiptir” formülünden yola çıkarak nasıl, kim, ne soruları ile mülkiyet ilişkisinin hangi norm ve değerlerle meşrulaştırıldığına, bu değerlere göre karar verenlerin kimliğine ve mülkiyet kapsamında yer alan eylemlerin neler olduğuna yanıt vermemiz gerekir.

Şimdi bu soyut ilişkiyi sırasıyla özel mülkiyette, kapitalist özel mülkiyette ve özgür yazılımda geçerli olan mülkiyette somutlayalım.

Özel Mülkiyet

ozel_mulkiyet

Kullanım ve erişim hakları mülkiyet ilişkisinin temelidir. Mülk sahibi, bahçesindeki elma ağacındaki elmaların hepsini kendine ayırabilir, komşularıyla paylaşabilir ya da ağaçta kurumaya terk edebilir. Yukarıdaki şekildeki eşkenar dörtgen, mülk sahibinin sahip olduğu kaynak üzerinde karar verme hakkına da sahip olduğunu göstermek için kullanılmıştır. Karar ve kullanım hakkına aynı anda sahip olan mülk sahibi bazı komşularına istedikleri zaman bahçesindeki elmaları yiyebileceklerini söylerken de bahçesindeki ağacı keserken de mülk nesnesi üzerindeki karar verme hakkını kullanır. Nesneyi/kaynağı kullanırken ya da onun hakkında karar verirken, bunu kişisel çıkarlarına göre yapar. Kaynak üzerindeki karar hakkı, kişisel çıkarlar toplumca meşru görüldüğü için meşrudur.

İzinsiz girme kuralları, mülk sahibinin alanına izinsiz girişleri sınırlayan normlar ve yasal sınırlamalardır.

Kapitalist Özel Mülkiyet

Kapitalist özel mülkiyet, özel mülkiyetin hafifçe değiştirilmiş halidir. Burada mülk sahibi mülkü üzerinde karar verme hakkının yanında mülk nesnesi ve ondan elde ettikleri üzerinde değişim hakkına da sahiptir. Mülkün pazardaki değişim değeri mülk sahibine kaynaklarını bu yönde kullanma yönünde bir motivasyonda sağlar. Servet etkileri, yani mülk konusu nesne ya da kaynakların değişim sürecine girmesi, metalaşmanın, pazar için üretimin de temelini oluşturur.

Dolayısıyla, “Kullanım ve erişim hakkı”, “Karar hakkı” ve “Servet etkileri” bir bütün olarak, kişisel çıkarlarla hareket eden ve yine bu çıkarlar doğrultusunda meşru görülen kapitalist özel mülkiyeti oluşturur. Pedersen’in (2010) vurguladığı gibi bu ilişkisel yapıda herhangi bir değişiklik yaptığımızda büyük altüst oluşlar yaşanacaktır. Örneğin sadece gayrimenkulde, özel mülkiyeti ortadan kaldırmaksızın, servet etkilerini (değişim hakkı) yasakladığımızı düşünelim. Herkes kendi evinin sahibi olacak ama onu satamayacaktır. Ya da değişim hakkını kaldırmayalım, farklı kısıtlamalar getirelim: Her ailenin bir evi olacak, satın alınan bir beş yıl boyunca tekrar satılamayacak diye bir yasa çıksın.

Bir sonraki bölüme geçmeden önce isterseniz birkaç saniye yukarıda ufak değişikliklerin toplumsal ilişkilerde yaratacağı değişimi (altüst oluşu demek belki daha doğru) hayal edelim!

Özgür Yazılımda Mülkiyet

Özgür olmayan yazılımları tanımlarken, açık kaynak koda karşı özgür yazılımı savunanlar arasında bile, “kapalı kodlu yazılım” kavramını tercih edenler vardır. Ancak kaynak koduna erişim hakkı sınırlı bir haktır. Kaynak koduna erişim ve onu inceleme hakkımız olabilir. Ama bu yazılımı özgür yapmaz. Dolayısıyla her özgür yazılımın kaynak kodları açıktır ama kaynak kodu açık olan her yazılım özgür yazılım değildir. Bu nedenle, örneğin bir Microsoft yazılımını tanımlarken “kapalı kodlu yazılım” yerine “özel mülk yazılım” kavramının tercih edilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Yazılımın değişim sürecindeki tüm özgünlüğüne rağmen yazılım, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebilir. Herhangi bir özel mülk yazılım, yukarıda belirtilen kapitalist özel mülkiyet ilişkisi ile örtüşmektedir. Yazılımın kullanım, erişim ve değişim hakları belirli bir şirkettedir. Şirket doğası gereği kendi çıkarını en fazlalaştırmak isteyecektir. Karar hakkı tamamen şirkete aittir. Şirket, bu yazılımın kullanım hakkını belirli şartlar altında başkalarına satıp bundan gelir elde edecektir. Kullanıcılara sattığı kullanım lisanslarında yazılımın kullanım alanını kısıtlayabilir. Ticari amaçlar için kullanıma izin vermeyip bunun için farklı bir lisansı şart koşabilir.

Ayrıca şirket, kullanım hakkı satışından vazgeçip başka şeylerden (örneğin kişisel bilgiler ve reklamlar) gelir elde etmek için yazılımını ücretsiz olarak dağıtabilir. Hatta maddi çıkarları doğrultusunda yazılımın kaynak kodlarını belirli bir kesimin incelemesi için açabilir. Ancak her iki durumda da yazılımdaki karar hakkı sadece şirkete aittir.

Yazılımda şirketin özel mülkiyetini ihlal girişimlerine karşı ise telif hakkı (copyright) kanunları devreye girer. Şirketin özel mülkiyeti ulusal ve uluslararası anlaşmalarla koruma altına alınır. Bu anlaşmalar, telif hakkının geçerlilik süresi, hangi durumlardaki şirketin özel mülküne erişimin suç kabul edilmeyeceği gibi kuralları içerir.

Özgür yazılım ise kaynakları açık, herkes görebildiği için değil, mülkiyet ilişkilerinin farklılığı nedeniyle özgürdür.

ozgur_mulkiyet

Özgür yazılımda temel değer özel mülk yazılımda olduğu gibi kişisel çıkarlar değil, dayanışmadır. Stallman anılarında 1971’de MIT Yapay Zeka Laboratuvarı’nda çalışmaya başladığı günleri anlatırken programcılar arasındaki dayanışmadan, o zamanlar henüz yazılım için özgür sıfatını kullanmasalar da yazılımı nasıl paylaştıklarından, arkadaşlarında görüp beğendikleri bir kodu nasıl keyiflerince incelediklerinden söz eder. Özel mülk yazılım lisanslarının ortaya çıkışı en başta bu değerlere bir saldırıdır. Stallman yeni yazılım lisanslarının insanlara paylaşım konusunda iki seçenek sunduğundan söz eder: ya yazılımı paylaşarak yasalar karşısında suçlu duruma düşeceksiniz ya da paylaşmayı reddederek arkadaşlık ilişkilerinize zarar vereceksiniz. Stallman, yazılımın paylaşıldığı eski günlere dönmek istemektedir.

Özgür yazılımda, yazılımın kullanım haklarını belirli bir grubun çıkarları doğrultusunda sınırlayabilecek herhangi bir kişi ya da kuruluş yoktur. Bu, telif haklarını (copyright) kullanıp onu copyleft ile olanaksız hale getirerek elde edilir. Geliştirilen herhangi bir yazılım yasalar gereği telif hakları ile korunur. Ama özgür yazılım, copyleft ile bu hakkı tersine çevirir. Yazılımı geliştiren şöyle der: “Telif hakları gereğince yazılımda karar hakkı benimdir. Yazılımın kendisini de kaynak kodunu da dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ama yazılımı kendi ihtiyaçlarınızın ötesinde satmak, pazarda değişime sokmak isterseniz benim kurallarıma uyacaksınız.”

Yazılımın kaynak kodunun sonraki yazılımlar için potansiyel bir üretim aracı olmasından yola çıkılarak değişime sınırlama getirilir:“Yazılımın kaynak kodlarını değiştirebilir, ona eklemeler yapıp geliştirebilirsin. Bu geliştirdiğin yazılımı başkalarıyla ücret karşılığı ya da ücretsiz paylaşabilirsin. Ama bir şartım var: Sana verdiğim hakları geliştirdiğin yazılımda başkalarına da vereceksin. ”

Özgür yazılım projelerindeki teknik kararlar ile mülkiyet hakkındaki kararlar tamamen farklı konulardır. Teknik kararlarda farklı mekanizmalar söz konusu olabilir, ama özgür yazılımda mülkiyet kararları copyleft doğrultusunda gerçekleşir. Teknik kararları beğenmeyen birinin aynı kaynak kodunu alıp farklı bir teknik kararla yeni proje başlatma hakkı vardır.

Böylece özgür yazılımlar kartopu gibi büyürken insanlar özgür yazılımı ihtiyaçları doğrultusunda kullanırlar, yetenekleri kadar katkıda bulunurlar. Özgür yazılım, özgür yazılımın dayanışma ve paylaşım değerlerine göre gelişir, bu değerlere paralel toplumsal ilişkiler yaratır. Bu ilişkilerin içinde yer alan topluluğun üyeleri bilinçlidir ve üretim aracına sahip olmanın (kendileri bu şekilde ifade etmese de…) öneminin farkındadır. Özgür yazılım topluluğunun bu sorumluluk ve bilinci Hardin’in trajedisinin yaşanmayacağının garantisidir.

Özgür yazılımların kuralları, telif hakları (copyright) üzerine kurulu olan GPL (Genel Kamu Lisansı) ile sağlanır. Telif hakları geçerli olduğu sürece GPL de geçerlidir, mahkemelerce tanınmıştır.

Bu bağlamda, İsveç Korsan Partisi ile Özgür Yazılım Vakfı arasındaki telif hakları tartışması ilginç ve de öğreticidir. İsveç Korsan Partisi, seçimlerde %7.1 oy olarak İsveç’i Avrupa Parlamentosu’nda 18 kişiyle temsil etme hakkı kazandıktan sonra telif haklarında bir reform önerir. Korsan partisinin önerisine göre telif haklı bir çalışma beş yıl sonra kamu malı haline gelecektir. Özgür yazılım hareketi bu öneriye karşı çıkar. Çünkü beş yıl sonra bir özgür yazılım kaynak kodlarıyla beraber telif hakkından muaf olduğunda özel mülk yazılım geliştiren firmalarca özgür yazılımcıların birikmiş emeğine el konulup, özel mülk haline getirilebilecektir. Fakat özgür yazılım hareketi, özel mülk yazılımlar kaynak koduyla beraber dağıtılmadığı için aynı fırsattan hiçbir zaman yararlanamayacaktır. Özel mülkiyetin kanunları, yazılımdaki kamusal mülkiyetin güvencesi haline gelmiştir. Özel mülk yazılım tamamen ortadan kalkmadığı sürece telif haklarındaki herhangi bir gevşeme özgür yazılıma zarar verebilir.

***

Özgür yazılımı, bir politika olarak değil de mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışmanın özgür yazılıma nasıl bir etkisi olabilir? Özgür yazılım hareketi kendini nasıl ifade ederse etsin, özgür yazılımı ister politika isterse mülkiyet olarak görsün, son derece başarılı bir şekilde yazılımda üretim araçlarının kamusal mülkiyetini sağlamıştır. Özel mülkiyeti tartışmak, özellikle Amerikan kamuoyunda yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Çünkü özgür yazılım ve özgür kültür yazınına baktığımızda bir yanda özel mülkiyetle ilişkili Amerikan özgürlük ideallerini diğer yanda hiç güzel şeyler çağrıştırmayan, mülkiyetin ve özgürlüklerin devletin kontrolünde olduğu komünizmi görürüz. Bunun aşılması özellikle Amerikalılar için pek kolay değildir. Fakat telif hakları ve patentler, sanal dünya için her zaman bir tehdit olacaktır. Bu tehdidin gücünü maddi dünyadaki kapitalist özel mülkiyet ilişkilerinden aldığını göz önünde bulunursak kapitalist özel mülkiyeti tartışmanın, kapitalist özel mülkiyetin hegemonyasını zayıflatacağı, özgür yazılıma daha rahat bir yaşam alanı sağlayacağı da söylenebilir.

Ama Pedersen’in (2010) belirttiği gibi asıl diğer toplumsal hareketlerin özgür yazılımdan öğreneceği çok şey var. Özgür yazılımın ötesinde, mülkiyet kavramının özgür yazılım bağlamında tartışılması kapitalist özel mülkiyetin tek mülkiyet biçimi olmadığını anlatabilmek, farklı girişimlere cesaret edebilmek açısından yararlı olabilir.

Kaynaklar

Barlow, J. P. (1994). The economy of ideas. Wired, 2(3), 84-88.

Benkler, Y. (2006). The wealth of networks: How social production transforms markets and freedom. Yale University Press.

Pedersen, J. (2010). Introduction: Property, Commoning and the Politics of Free Software. The Commoner, (14), 8-48.

8 Haziran 2014

Posted In: Fikri Mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, Telif

Pencereler ile Elma’nın Kavgası

Elinin tuttuğu, gözünün gördüğü her şeyin patentini almaya çalışan Apple’ın, son olarak da App Store’u markalaştırmak istemesine tepki gösteren firmalar arasına Microsoft da katıldı. Microsoft Ocak ayında bu durum için mahkemeye başvurmuş ve “App Store”un çok geniş bir isim olduğunu ve markalaştırılmaması gerektiğini belirtmişti. Apple ise App Store ifadesinin, Microsoft’un yorumladığı gibi “süper market” anlamında […]

5 Mart 2011

Posted In: App Store, Apple, linux, Lisans, Marka, microsoft, Özgür, pardus, Patent

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com