Ağ Tarafsızlığı ve Tekelleşme

2016’nın sonunda FCC (Federal Communications Commission – ABD Federal İletişim Komisyonu) üyesi Ajit Pai, ağ tarafsızlığının (net neutrality) ortadan kalkmasına sayılı günler kaldığını duyurmuştu. Donald Trump’ın 2012’den beri FCC üyesi olan Pai’yi 2017’nin Ocak ayında FCC Başkanı olarak atamasıyla beraber ağ tarafsızlığı tartışması yeniden alevlendi. Aralık ayında da üç Cumhuriyetçi ve iki Demokrat üyeden oluşan FCC, Cumhuriyetçi üyelerin desteğiyle Obama döneminin ağ tarafsızlığı ilkelerinin yürürlükten kaldırılması için harekete geçti.

Hatırlanacağı üzere 2015’te FCC önce interneti daha az düzenlenen enformasyon hizmetleri sınıfından çıkararak daha katı düzenlenen telekomünikasyon hizmetleri sınıfı altına almış daha sonra da hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacak Açık İnternet İlkeleri’ni ilan etmişti. Açık İnternet İlkeri’ne göre geniş bant sağlayıcıların,

  • yasal içeriklere, uygulamalara, hizmetlere ve zararsız cihazlara erişimi engellemesi,
  • yasal internet trafiğine içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde müdahale etmesi,
  • ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremesi

yasaklanıyordu.

Pai başkanlığındaki FCC’nin bu kararının tüketicileri olumsuz etkileyeceği savunuluyor. Her şeyden önce Verizon, Comcast ve AT&T gibi geniş bant sağlayıcılar evlere ve işyerlerine ulaşan içerik üzerinde daha fazla kontrole sahip olacaklar. İSS’ler (İnternet Servis Sağlayıcılar) televizyon paketleri gibi internet paketleri satmaya başlayabilirler. Örneğin şimdi televizyonlar için maç, sinema, çizgi film vb paketler satılıyor. Bunu Facebook ve Twitter’a özel sosyal medya paketleri takip edebilir (Bazı ülkelerde ve kısmen de Türkiye’de uygulandığı gibi). İnterneti sosyal medya, mesajlaşma ve video izlemek için kullanacaklara yönelik farklı paketler pazarlanabilir. Bu tip iş modelleri yaygınlaşırsa genel internetin yerini parçalı internet alacak ve bugünkünden çok daha farklı bir internetimiz olacak. Bir diğer endişe ise ödemeye dayalı önceliklendirmenin doğuracağı sonuçlar. İnternetteki hızlı şeritlerin büyük şirketlere ayrılacak olmasından sadece tüketiciler değil sektöre yeni adım atan yenilikçi firmalar da olumsuz etkilenecek. Tabi aynı olumsuzluk küçük e-ticaret siteleri için de geçerli olacak ve büyük şirketlerle rekabet etmeleri zorlaşacak. Tüketiciler doğal olarak daha hızlı işlem yapabildikleri web sitelerine yönelecekler (https://www.technologyreview.com/s/609840/net-neutralitys-dead-the-battle-to-resurrect-it-is-just-beginning/, https://www.nytimes.com/2017/12/14/technology/net-neutrality-rules.html).

Pai ve diğer Cumhuriyetçiler ise ağ tarafsızlığına değil geniş bant hizmetlerinin enformasyon hizmeti olmaktan çıkarılarak bir telekomünikasyon hizmeti olarak sınıflandırılmasına karşı olduklarını öne sürüyorlar. Pai, ağ tarafsızlığı hakkındaki korkuların yersiz olduğunu, 2015 öncesinde Obama yönetiminin getirdiği kısıtlamalar yokken de İSS’lerin tüketiciyi kısıtlayıcı adımlar atmadığını savunuyor. Pai’ye göre sıkı düzenlemeler İSS’lerin ağ altyapılarını genişleterek daha kaliteli hizmet vermelerini engelliyor. İSS’ler de artan bağlantı ihtiyacı nedeniyle büyük yatırımlar yaptıklarını ve bunun karşılığını almak istediklerini belirtiyorlar. Buna karşın içerik firmalarının ağı tüketmesinden şikayet ediyorlar. Ayrıca ağ tarafsızlığı masum gibi görünse de hükümetin şirketler üzerindeki kontrolünü artıran bir araç gibi değerlendiriliyor. George Washington Üniversitesi’nden Hal Singer ise önceliklendirmenin iyi olabileceğini düşünüyor. Singer’a göre korkulanın aksine teletıp hizmeti sunan bir firma için internette hızlı şeritlerin ayrılabilecek olması, aynı hizmeti sunan diğer firmalara adil davranıldığı sürece, tüketiciler için yararlı olacaktır (https://www.technologyreview.com/s/603432/what-happens-if-net-neutrality-goes-away/).

Pai, İSS’lerin denetimini daha çok tüketicilerin korunmasına ve tekel karşıtı yasalara yoğunlaşan FTC’ye (Federal Trade Commission – Federal Ticaret Komisyonu) devretmeyi planlamaktadır. Fakat FTC, ağ tarafsızlığı gibi genel kurallar koyamamakta her bir sorunla ayrı ayrı ilgilenmektedir. Sektöre yeni giren yenilikçi firmaların tekellerle baş edebilmesi çok zordur. Ayrıca Pai, her ne kadar ağ tarafsızlığı konusunda tüketicilerin içini rahatlatmaya çalışsa da AT&T’nin kendisine ait DirectTV’yi kota sınırlaması olmaksızın sunarak haksız rekabete neden olması karşısında sessiz kalarak teşvik edici olmuştur. Ayrıca AT&T’nin DirectTV girişiminden de anlaşılabileceği gibi önümüzdeki yıllarda telekomünikasyon ve enformasyon tekelleri arasında büyük rekabet olacak. AT&T’nin Time Warner’ı, Verizon’un Yahoo ve AOL’u almaya çalışarak içeriğe yatırım yapması tarafların büyük savaşa hazırlandığını gösteriyor. Küçük firmaların bu süreçte ayakta kalmaları zor görünüyor.

Burada en ilginç noktalardan biri de önceki yıllarda ağ tarafsızlığını en ön saflarda savunan Google ve Facebook gibi devlerin seslerini fazla yükseltmemeleri. Önceki tartışmalarda daha aktif olan Google, eski yasanın iyi olduğunu, şimdikinin ise tehlikeler içerdiğini söylemekle yetindi. Ancak daha öncesinde de Verizon’la işbirliği ve ağ tarafsızlığını kablosuz ağların dışında değerlendiren bir öneriyle gelmesi artık ağ tarafsızlığı savunucuları için eskisi gibi sağlam bir müttefik olmadığını gösteriyordu. Apple da tartışmaya dahil oldu ve ağ tarafsızlığını desteklediğini duyurdu. Son zamanlarda daha çok Rusya kaynaklı propaganda suçlamaları ile boğuşan Facebook da FCC’nin bu kararından duyduğu üzüntüyü ifade etti. Microsoft ve Amazon ağ tarafsızlığına karşı atılan adımlardan rahatsızlıklarını ifade ettiler. Netflix ise daha açık sözlüydü. Artık kendini İSS’ler ile daha iyi pazarlık yapabilecek güçte gördüğünü, ağ tarafsızlığına önem verseler de bunun artık birinci öncelikleri olmadığını duyurdu.

Şirketlerin bu utangaç itirazlarının arkasında farklı nedenler olabilir. Trump yönetiminin düşmanca politikalarından çekiniyor olabilirler. Bunun yanında, yatırımcılarını fazla korkutmamak için daha geri planda kalmayı tercih etmiş de olabilirler. Farhad Manjo’ya göre ise internet zaten yavaş yavaş ölmekte. Ağ tarafsızlığının yürürlükten kaldırılması bu ölümü ancak hızlandırıyor . Büyük Beşli, interneti ele geçirmiş durumda ve ağın üst katmanlarındaki tarafsızlığı bizzat kendileri ihlal ediyor (https://www.nytimes.com/2017/11/29/technology/internet-dying-repeal-net-neutrality.html, http://money.cnn.com/2017/12/14/technology/business/amazon-google/index.html). Dolayısıyla İSS’lere yöneltebilecekleri eleştiriler kendileri için de geçerli ve tekel karşıtı yasalar kendilerine de uygulanabilir. Zaten bir süredir Büyük Beşli’nin artan gücünden, etkinliklerini düzenlemenin gerekliliğinden ve şirketlerin parçalanmasından söz ediliyor.

Acaba telgraf, telefon, film, radyo ve televizyon gibi internetteki özgürlüğün de sonuna mı geldik? Söz konusu enformasyon teknolojilerinin tarihi incelendiğinde benzer örüntüler içerdikleri görülüyor. Garajlarda veya çatı katlarında çalışan, yalnız mucitler; bir hobi olarak başlayan ama sonra yeni endüstrinin temellerini atan bir çalışma; eğreti bir üretim mekanizmasından mucizevi bir üretim sistemine doğru gelişme; teknolojiyi icat edenlerin ilk başta icat ettikleri şeyin nasıl kullanılabileceğini ön görememesi; teknolojinin gelişiminde ilk baştaki açıklığın ve çok sesliliğin yerini sınırları belirli bir teknolojiye bırakması ve tekelleşme. Sonra bir başka teknolojik yenilikle yeniden açılma ve yeni bir yenilikler çağının başlangıcı! Wu (2010), enformasyon endüstrisinde açıklık ve kapalılık dönemleri arasındaki bu salınımı çevrim olarak adlandırıyor. Açıklık döneminde yeni buluşlarla yeni tekelin temelleri atılıyor ve yeni temeller üzerinde yükselen tekel bir süre sonra her şeyi kontrol etme ihtiyacıyla yeni oluşan enformasyon endüstrisini kendi kontrolü dışındaki yeniliklere kapatıyor. İnternet için de açıklık döneminin bittiği ve artık kapalılık dönemine girildiği söylenebilir mi? Ağ tarafsızlığı tartışmalarını ve Büyük Beşli’nin son yıllardaki hamlelerini bildiğimiz internetin sonuna gelindiğini gösteren kıyamet alametleri olarak değerlendirebiliriz. Fakat çevrimdeki açıklık ve kapalılık dönemlerini kaçınılmaz olarak görmemek gerekiyor. Yazının devamında Wu’dan (2010) aktaracağım örneklerden de görülebileceği gibi tekeller (kimi zaman paranoyakça hareket ederek) yaratıcı yıkımın önüne geçerek kapalılık dönemlerini uzatabilmiş ya da yeniliklerin kendi iş modellerine zarar vermeden kontrollü bir şekilde gelişmesini sağlayabilmiştir. Yine aynı şekilde, tam tersinin, kapanmanın, önüne geçilebilir mi?

Ağ tarafsızlığı önemli bir mevzidir ve ABD’deki gelişmeler, tüm dünyayı doğrudan etkileyecektir. Birincisi ağ tarafsızlığı, ifade özgürlüğü için olmazsa olmazdır. Günümüzde toplumsal muhalefet radyo ve televizyon yayınlarında zayıf kalmakta kendini çoğunlukla internette ifade edebilmektedir. Gelecekte bu olanağı kaybedebilirler. İkincisi ağ tarafsızlığı, internetin tekellerin çıkarlarından daha bağımsız gelişimi için gereklidir. Aksi taktirde enformasyon tekellerinin çıkarları toplumsal ihtiyaçların önüne geçecektir.

Ağ tarafsızlığının olmadığı bir örnekle başlayalım: Telgraf ve Western Union.

Western Union, Associated Press ve ABD Seçimleri

Google ve Facebook’un ABD seçimlerine etkileri hala tartışılıyor. Fakat enformasyon akışının kontrolünün bir yerde yoğunlaşması internet öncesinde de çok tehlikeliydi. ABD’deki 19. Başkanlık seçiminde Rutherford B. Hayes’i başkanlığa taşıyan da telgraf tekeli Western Union oldu. Hayes, zamanın gazetecilerinin değerlendirilmelerinden de anlaşılacağı üzere ABD Başkanlığı için yetersiz bir isimdi. Fakat Western Union ve onun iş ortağı Associated Press, Hayes’i ABD’nin 19. Başkanı yapmayı başardı.

1876 yılında tekel olan yalnızca Western Union değildir. ABD’li haber ajansı da rakipsizdir ve daha sonra rakibi olacak United Press henüz kurulmamıştır. Ne ortak taşıyıcılık (common carriage) ne de ağ tarafsızlığı telgraf için gündemde değildir. Ortak taşıyıcılığın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır (Guniganti ve Grabowski, 2013). Ortak taşıyıcılık çerçevesinde, bir kasabaya başka bir şehirden un getiren bir gemi ne “ben sadece A fırını için un getiririm, B fırını için getirmem.” diyebilir ne de “unun kilogramı A için 10 TL, B için 20 TL” diyebilir.

Western Union’ın ise böyle bir sorumluluğu yoktur. Western Union tellerinde Associated Press mesajları ayrıcalıklı olarak iletilmektedir ve Associated Press de Cumhuriyetçiler ile yakın ilişki içindedir. Bu nedenle kamuoyuna sürekli Hayes’in ne kadar iyi bir yönetici olduğu hakkında haberler pompalanmaktadır. Buna rağmen, Demokratlar seçimde açık bir üstünlük elde ederler. Ancak Demokratlar seçim sonucundan emin değillerdir. New York Times (o zamanlar Cumhuriyetçi’dir) muhabiri John Reid, Cumhuriyetçiler’i Demokratlar’ın kuşkusu hakkında bilgilendirir. Western Union ve işbirliği yaptığı Associated Press, kamuoyunu taraflı bilgilendirmekle kalmamış Demokratlar’ın kendi aralarındaki mesajlaşmaları da Cumhuriyetçiler’e sızdırmıştır. Böylece gönderilen mesajların gizli kalacağına dair kamuoyuna verdiği söze de sadık kalmamıştır (Wu, 2010).

Parti merkezi, Reed’den aldığı bilgiye dayanarak Güney’deki Cumhuriyetçi valileri bir telgraf mesajıyla uyarır ve onlardan seçim komisyonlarını yönlendirmelerini ister. Bir süre sonra da Demokratlar’ın kararsızlığından yararlanan Cumhuriyetçiler zaferlerini ilan ederler. Taraflar arasında birkaç ay süren sert çatışmalar yaşanır. En sonunda Demokratlar yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.

Burada sorun sadece iletim şirketinin tekel olması değildir. İletim şirketinin içerik üreticisiyle işbirliğine gitmesi ve onu ağında tek ya da öncelikli yapması daha büyük bir sorun oluşturmaktadır. Bu olaydan sonra da farklı enformasyon endüstrilerinde aynı sorun karşımıza çıkacaktır. Film endüstrisinde yapımcı şirketler, dağıtıcı; dağıtıcılar da yapımcı olmaya çalışacak ve en sonunda izleyicinin ne izleyebileceğine karar veren bir avuç şirket kalacaktır. Geçmişte başarısızlığa uğrayan AOL-Time Warner ortaklığı, günümüzde ABD’deki telekomünikasyon tekellerinin içerik şirketlerini satın almak istemesi, Facebook ve Google’ın internet altyapısı sağlama girişimleri aynı tehlikeyi içermektedir: Sahibinin hizmetinde olan tek sesli enformasyon endüstrisi.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasının doğuracağı ikinci tehlike, yeniliklerin (inovasyon) tekellerin çıkarlarına bağımlı hale gelmesi ise öylesine bir iddia değil, enformasyon endüstrisinde birçok kez karşımıza çıkan bir olgudur. Başta en büyük tekel AT&T olmak üzere tekeller birçok yeniliğin ortaya çıkmasında ve yaygınlaşmasında belirleyici olmuştur. Fakat kendi çıkarlarına aykırı yenilikler ya engellenmiş ya da geciktirilmiştir. AT&T’nin tekel politikaları, televizyonun öncüsü, hatta babası olarak bilinen David Sarnoff’un aslında FM radyonun ve televizyonun gelişimini geciktiren kişi olması enformasyon tekellerinin politikaları hakkında önemli dersler içermektedir.

AT&T Tekelinin Oluşumu

Wu’nun (2010) vurguladığı gibi en devrimci yenilikler enformasyon endüstrisine egemen tekelin (ya da tekellerin) dışından, kendi laboratuvarlarında, idealist bir ruhla çalışan amatörlerden geldi: Telefon, radyo, televizyon, PC (kişisel bilgisayar), kablolu yayın. Microsoft, Apple ve Google böyle kurulan şirketlerdi. Tekellerin bir amatörden çok daha geniş araştırma geliştirme olanakları vardır. Ama bu olanaklarını, para kazanmalarını sağlayan teknolojileri iyileştirmek için kullanırlar. Dolayısıyla Christensen’in (2003) belirttiği gibi yenilikleri iki sınıfa ayırabiliriz: besleyici yenilikler ve yıkıcı yenilikler. Besleyici yenilikler, bir ürünü daha iyi yapan ama onu tehdit etmeyen yeniliklerdir. Yıkıcı yenilikler ise ürünü tamamen ortadan kaldırarak yenisiyle değiştirir. Wu (2010), elektrikli daktilo ve kelime işlemci yazılımı (Microsoft Ofice, LibreOffice gibi) örneklerini verir. İlki daktiloları besleyen bir yenilikken ikincisi onu ortadan kaldırmıştır.

Ayrıca yıkıcı ürünlerin temelini atacak kişinin Alexander Graham Bell gibi dışarıdan ama egemen teknolojideki sorunları fark edebilecek kadar yakından biri olması gerekir. Bell’in ilk baştaki amacı zamanın birçok mucidi gibi telgrafı daha iyileştirmektir. 1870’lerde mucitler ve yatırımcılar, telefon diye bir şeyin olabileceğini fark etmelerine rağmen bunun kullanışlı olmadığını düşünmektedirler. Yatırımcıların asıl gündemleri tek bir hat üzerinden aynı anda çoklu telgraf mesajı göndermek veya telgrafların evde basımını sağlamak gibi telgraf teknolojisini ilerleten uğraşlardır. Bell’in de telgrafı iyileştirmek üzerine başladığı çalışma bir süre sonra farklı bir yöne evrilir. Bell’in arkasındaki en önemli yatırımcı, Gardiner Hubbard da telefonu ilk başta bilimsel bir oyuncak olarak görmesine ve Bell’den telefonla uğraşmayı bırakarak telgrafı iyileştirme çalışmalarına yoğunlaşmasını istemesine karşın daha sonra telefondaki potansiyelin farkına varır (age).

Bell Telephone Company 1877’de, Hubbard’ın yönetiminde kurulur. İşadamlarının evleri ve işyerleri arasında basit telefon bağlantıları kurmaktadırlar. Telgraf tekeli Western Union ilk başta telefonu ciddiye almaz. 1877’de Hubbard, şirketin sahip olduğu patentleri 100000 dolara satmak istediğinde Western Union’ın başkanı William Orton bu teklifi reddeder. Bell şirketi hızla büyümektedir. Her abonenin istediği kişiye bağlanmasını sağlayan anahtar panelleri inşa ederler. Hubbard’ın temellerini attığı iş modeliyle, hem telefon hizmeti sağlayıcılarına araç sağlamaya hem de lisans kiralamaya başlarlar. Western Union bir yıl sonra büyük bir hata yaptığını anlar. Thomas Edison ve Elisha Gray’i işe alarak onların tasarladığı telefonlarla Bell’e rakip olmaya çalışır. Kıyasıya bir yarış başlar, her iki taraf da yeni santraller kurarak etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Bu tip rekabetlerde patent davaları çok yaygındır. Bell de Western Union’a patent ihlali davası açar (Fischer, 2011). İki taraf arasındaki mücadelenin kızıştığı bir anda beklenmedik bir gelişme olur ve Western Union, “Soyguncu Baronların Kralı” lakaplı Jay Gould’un şirketi ele geçirme planları yaptığını fark eder. Bunun üzerine daha zayıf bir rakip olarak gördüğü Bell ile vakit kaybetmek istemez ve anlaşma yolunu tercih eder. 1879’un sonunda yapılan anlaşmaya göre, Western Union tüm patent haklarını Bell’e bırakacaktır. Bell de telgraf hizmetleriyle ilişkisini kesecek, Associated Press’le rekabete girişmeyecek ve Edison telefonlarından elde edeceği yıllık hasılatın %20’sini Western Union’a bırakacaktır (Wu, 2010).

AT&T (American Telephone & Telegraph) 1884’te, uzun mesafe hizmetlerle ilgilenmek üzere Bell’in alt kolu olarak kurulur. Bell telefon hizmetlerinde tekeldir ama telefonun kime ve nasıl hizmet edeceği belirsizdir. İlk telefon aboneleri acil durumlarda erişilmek istenen doktorlar olmuştur. Onları yine aynı nedenle eczacılar takip etmektedir. Ama Bell’in asıl hedeflediği kesim olan işadamları yazılı kayda daha çok önem verdiklerinden telefona mesafeli yaklaşmaktadır. Şirketin en büyük hatası sıradan insanlara çok az ilgi göstermesidir (Fischer, 2011). Bu boşluğu da Bağımsızlar doldurmaya çalışmıştır.

Bell ilk tekel döneminde özellikle Doğu’da, büyük şehirlerde yaşayan zenginlere hizmet götürmektedir ve hizmetin uzun mesafe kapasitesi zayıftır. Herkese telefon hizmeti sunmanın henüz çok uzağındadır. 1903 yılında şirket yeniden yapılanmaya gider. Artık yeni yapıda yerel hizmet veren düzinelerce Bell şirketi (Atlantik Bell, Kuzeydoğu Bell gibi) ve holding olarak da AT&T vardır. 1900’lerin başında, Bell’in telefon hizmetinin erişmediği yerlerde insanlar kendi telefon hatlarını kurmaya başlarlar. Bağımsızlar olarak adlandırılan, yerel telefon hizmeti veren firmalar ortaya çıkar. Çiftçiler telefonu kimi zaman sosyalleşme kimi zaman da (daha radyo yayınları ortada yokken) konser verme amacıyla kullanmaktadır. Telefon, halkın yaratıcılığı sayesinde onu geliştirenlerin hiç düşlemediği biçimde farklı kullanım alanları yaratmaktadır. Örneğin telefon belirli bir sayıda çaldıktan sonra açıldığında abonelere yol ve hava durumu bildirme hizmeti verilmektedir. Wu (2010), bir endüstrinin açık mı yoksa kapalı mı olduğunun en önemli göstergelerinden birinin sektöre giriş maliyeti olduğunu belirtmektedir. Giriş maliyeti düşükse açıklıktan söz etmek mümkündür. Bell’in büyük şehirlerdeki tekeline rağmen telefon henüz açık bir teknolojidir. Büyük şehirlerin dışında, az bir maliyetle, telefon hatları kurulmakta, yerel hizmet verilmektedir. Bu durum teknoloji tarihinde sürekli karşımıza çıkmaktadır: Teknoloji dışarıdan katkıya ne kadar açık olursa gelişimi de o kadar çok yönlü olmaktadır.

Bağımsızlar’ın hatlarını artırması ve yayılması AT&T’yi tedirgin eder. AT&T, Bağımsızlar’a karşı terör eylemlerine yönelir. Ardından karşılıklı sabotajlar gerçekleştirilir. AT&T’nin gücü tükenmekte ve Bağımsızlar’ın sunduğu ucuz ve kaliteli telefon hizmeti rağbet görmektedir. 1887’de şirketin başkanıyken Bell’den ayrılan Thedore N. Vail, 1907’de tekrar şirketin başına geçtiği zaman Bağımsızlar’la neredeyse aynı fikirdedir ve onlar gibi telefon hizmetini her vatandaşa ulaşması gereken bir kamu hizmeti olarak görmektedir. Vail sadece Bağımsızlar’ın varlığına tahammül edememektedir (age)!

AT&T, 1909’da Western Union’ı satın alarak uzun mesafe iletişimde tekel haline gelir. Vail, daha önce Bağımsızlar’a karşı uygulanan uzlaşmaz politikayı terk ederek onları havuç ve sopa politikasıyla, kendi ağlarına katılıp zenginliğe ortak olmakla tamamen yok olmak arasında bir seçime zorlar. Uzun mesafe ağlarından yoksun olan Bağımsızlar’ın çoğu teslim olur. Vail’in AT&T’si “Tek Sistem, Tek Politika, Evrensel Hizmet” ilkesiyle hareket etmektedir ve Bağımsızlar’ı birbir yutarken 1910’ların tekel karşıtı fırtınasıyla karşı karşıya kalır. AT&T gibi rakiplerini birer birer yutan John D. Rockefeller’in Standard Oil şirketi 35 parçaya bölünmüştür. Vail ustaca bir manevra yapar. Hükümete iyi niyetini göstermek için kendini kısıtlamayı ve faaliyetlerinin düzenlenmesini kabul ettiğini bildirir. Western Union’ı satmayı kabul eder. Bağımsızlar’ın kendisine ait uzun mesafe hatlarını kullanabileceğini ve artık Bağımsız şirketleri satın almaya çalışmayacağını söyler. Telgraf ölmekte olan bir teknoloji olduğundan Western Union’ın satışı akıllıca bir hamle olmuştur. Bağımsızlar’a verilen, uzun mesafe hatları kullanma tavizinden yararlanıldığı hakkında pek fazla bir örnek yoktur. Ama bu iyi niyet gösterisi ve tavizlerle parçalanma tehlikesinden kurtulduğu gibi doğal tekel iddiasıyla daha güçlü bir konuma gelmiştir (age).

AT&T hükümete kendini doğal tekel olarak kabul ettirir. Ölçek ekonomisinde, işlemlerin ölçeği genişlerken maliyetler azaltılabilir. Çıktı artarken birim maliyetin düşmesi nedeniyle piyasaya ilk giren daha avantajlı konumda olur ve fiyatları düşürerek piyasaya katılmak isteyenleri engelleyebileceğinden doğal tekel durumu oluşur. ABD’de elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapılar doğal tekeldir. Vail, kentler arası iletişimin büyük yatırım gerektirdiğini belirterek telekomünikasyon sektöründe de doğal tekeli savunmuştur. AT&T’nin sunmak istediği hizmet birçok ülkede devlet tarafından yerine getirilmektedir. Vail, AT&T’yi devlete yardımcı olan, şirket çıkarının yanında kamu çıkarını da gözeten aydınlanmacı bir tekel olarak tanımlamıştır. AT&T, 1984’teki neoliberal fırtınaya kadar, telekomünikasyon sektöründeki ortak taşıyıcılık sorumluluğunu yerine getirmiş ve ABD’nin her bölgesine söz verdiği kamu hizmetini götürmüştür. AT&T, tekel yılları boyunca hem uzun mesafe hatlarda hem de müşteri tarafı teçhizatında tek hizmet sağlayıcı olmuştur. AT&T sistemin mükemmelliği, hizmetin ucuz ve kaliteli sunulabilmesi için tekel olmasının gerekli olduğunu savunmaktadır. Sovyetler’deki merkezi planlamanın ABD’deki karşılığı AT&T ve RCA (Radio Corporation of America) gibi tekeller olur. Bilim ve teknoloji alanında bugünün teknolojisinin temellerini atan birçok önemli çalışmaya da imza atarlar. Ama tekel dışından gelen teknolojik yeniliklere kapalı bir sistem oluştururlar (age).

Aşağıdaki örnekler tekellerin yenilikçiliğinin sınırlarını göstermektedir.

Hush-A-Phone

Üretimine 1921 yılında başlanan Hush-A-Phone, telefonun ahizesine takılan, gürültü kirliliğini azaltan ve mahremiyeti artıran bir aparattır. Ürünü piyasaya süren Hush-A-Phone Şirketi’nde sadece iki kişi çalışmaktadır: şirketin sahibi Henry Tuttle ve sekreteri. Hush-A-Phone ev kullanıcıları için hiçbir zaman bir gereklilik olmaz. Tuttle 1950 yılındaki bir konuşmasında şimdiye kadar 125000 ünite sattıklarını iddia etmektedir. Kısacası Hush-A-Phone, kendi yağıyla kavrulan bir şirkettir. Tuttle, 1921’de ürettiği aparatla da kalmamış, Hush-A-Phone’u modern telefon tasarımlarına uyumlu hale getirmek için MIT’de akustik üzerine çalışan Leo Beranek’ten de yardım almıştır. Beranek, daha alt sınırdaki seslerden feragat edip mahremiyeti artırarak ve dış sesleri azaltarak Hush-A-Phone’u geliştirir. Seste sadece hafif patlamalar vardır.

Ama 1940’ların sonunda karşısında ABD’de doğal tekel konumunda olan AT&T’yi bulur. AT&T, telefon cihazları dahil olmak üzere tüm telefon hizmetlerinde söz sahibidir. AT&T tamircileri telefon abonelerini Hush-A-Phone gibi AT&T’nin ürünü olmayan cihazları kullanmamaları, bunun imzaladıkları sözleşmenin ihlali olduğunu ve telefon hizmetlerinin kesilebileceğini söyleyerek uyarırlar. AT&T’nin tehdidinin altı boş değildir. Federal Hükümet ile yapılan sözleşmede hiçbir cihazın, aparatın veya devrenin telefon şirketi tarafından sunulan araçlara bağlanmaması hakkında bir madde vardır. Tuttle bunun üzerine bir avukat tutar ve 1948’de ilgili maddenin değiştirilmesi için FCC’ye başvurur. FCC, bu başvuruyu mahkemeye taşır.

Telefona takılan bir plastik parçası için AT&T gibi bir devin müşterilerini tehdit etmesi komik gelebilir. Ama AT&T son derece ciddidir ve mahkemeye bir avukatlar ordusuyla gelirler. Karşı tarafta ise Tuttle, Beranek, bir avukat ve uzman olarak J.C.R. Licklider (daha sonra internetin öncülerinden olacaktır) vardır. AT&T’nin yaylım ateşi başlar. AT&T’nin ilk gerekçesi, telefon hizmetinin kendi sorumluluklarında olduğu ve Hush-A-Phone’un bu hizmeti olumsuz etkilediğidir. Testlerine göre iletimde 13 desibellik bir kayıp vardır. Alıcıda ise bu kayıp 20 desibeldir. AT&T’nin ikinci tezi ise Hush-A-Phone’un işe yaramaz bir aparat olduğu ve tüketicilerin aldatıldığıdır. Tüketicilerin korunması AT&T’nin sorumlulukları arasındadır. Kendilerinden emin bir şekilde, yararlı bir şey olsaydı AT&T’nin bunu çoktan icat edeceğini eklerler. Daha sonra aparatın telefon tamircilerinin güvenliğini tehlikeye attığı, aparattan kaynaklı kaçaklar nedeniyle elektrik akımına kapılıp ölebilecekleri öne sürülür. Ardından aparatın hijyen sorunu yarattığını, içinde yemek taneciklerini, kokuları ve ufak tefek parçacıkları topladığını söyleyerek yaylım ateşini bitirirler.

AT&T’nin bu saldırıları büyük oranda temelsizdir. AT&T, telefon tamircilerinin iş kazasına uğrayabileceğini söylediğinde Tuttle’ın avukatı bunun daha önce yaşanıp yaşanmadığını sorunca AT&T’nin yanıtı henüz böyle bir şey olmadığı ama olabileceğidir. Hush-A-Phone’un tüketicilere hiçbir yararı olmadığı ve sadece onları aldattığı tezine karşı Tuttle, iki önemli yararı olduğunu belirtir. Birincisi, telefonla konuşurken bürodaki sesin azaltılması çalışanların sağlığı için yararlıdır. İkincisi, mahremiyettir. Telefon konuşmasının dışarıdakiler tarafından izinsiz dinlenmesini önlemektedir. Daha sonra Licklider, AT&T’nin öne sürdüğü belirsiz iletim kaybı tezine karşı, Hush-A-Phone’un neden olduğu kayıp oranını teknik olarak ispatlayarak telefon hizmetine zarar verilmediğini gösterir. Son olarak da mahkeme heyetinin önünde bir gösteri yaparlar. Tuttle, sekreterini arar önce Hush-A-Phone kullanarak, daha sonra da onu çıkararak konuşmasını ister. Licklider’i doğrulayan bir sonuç ortaya çıkar: Hush-A-Phone, akustiği değiştirmekte ve seste patlamalar yapmaktadır. Fakat sesin anlaşılabilirliğinde herhangi bir sorun yoktur.

Ancak FCC’nin 1955’teki kararı, AT&T’nin iddiaları doğrultusunda olur. FCC kararında telefon sistemlerine dışarıdan takılan herhangi bir aparatın telefon hizmetini olumsuz etkileyebileceğini ve iş kazalarına neden olabileceğini yazar. Davayı kendi olanakları ile finanse eden Tuttle iflasın eşiğindedir. Ama pes etmez ve kararı ABD Temyiz Mahkemesi’ne götürür. 1956’da mahkeme, insanın telefonu eli ile kapatması veya bir cihazla kapatması arasında bir fark olmadığını belirterek FCC’nin kararının adil veya mantıklı olmadığına ve en önemlisi de kamuya bir zararı yoksa tüketicilerin telefonlarını yararlı gördükleri herhangi bir biçimde kullanabileceklerine karar verir. Ayrıca ancak beş yıl sonra karar verebilen FCC’yi de bu gecikmeden dolayı uyarır. Tuttle, davayı kazanmıştır. Fakat 1960’larda AT&T yeni ahizelerini satmaya başladığında Hush-A-Phone saf dışı kalır.

Wu’ya (2010) göre ufak bir şirketin geliştirdiği bir plastik parçasına karşı AT&T’nin bu kadar tepki göstermesinin asıl gerekçesi, dışarıdan yeniliğin AT&T tekelinin meşruluğunu sarsmasıdır. AT&T, merkezi yenilik geliştirme sistemini temsil etmektedir. Aynı konuya on şirketin odaklanarak tekerleği yeniden keşfetmeye çalışması kaynak israfıdır ve verimsizdir. AT&T, araştırma geliştirme faaliyetlerini merkezileştirerek kamu kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaktadır. Dışarıdan birinin bir yenilikle gelmesi bu imajı sarsacak ve diğerlerine kötü örnek olacaktır. AT&T, her zamanki gibi sistemin mükemmelliği için sistemin tüm parçalarına egemen olmak istemektedir. AT&T’nin sadece Hush-A-Phone davasına bakarak yargılanmaması gerektiği düşünülebilir. Nitekim AT&T’nin 1925’te, telefon teknolojisini geliştirmek amacıyla kurduğu Bell Laboratuvarları telefon tellerinin yalıtımı gibi doğrudan telefon hizmetini iyileştiren yeniliklerin yanında dünyadaki en iyi bilim insanlarını kendi bünyesine katıp onlara serbest bir çalışma ortamı sağlayarak kuantum fiziği veya enformasyon teorisi gibi tamamen farklı alanlarda birçok önemli buluşa da imza atmıştır. Bell Laboratuvarları’ndan yedi Nobel ödülü çıkmış, bilgisayar tarihinin en önemli buluşlarından transistör burada icat edilmiştir. UNIX İşletim Sistemi ve C Programlam Dili yine Bell Laboratuvarları’nda geliştirilmiştir. Tüm bunlar açık seçik ortadayken Hush-A-Phone yalnızca bir ayrıntı değil midir?

Wu’nun (2010) bir başka örneğine bakalım…

Clarence Hickman’ın Manyetik Kayıt Cihazı

Bell Laboratuvarları, bilimcilere ve mühendislere istedikleri konuları araştırma olanağı sunarken bunun meyvelerinden yalnız şirket değil toplum da yararlanıyordu. Elbette bunun finansmanı ABD halkının vergileri ve hükümet desteği ile sağlanıyordu. Birçok ülkede devlete bağlı üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından yürütülen araştırmalar ve hatta gizli projeler neredeyse hükümetin bir kolu haline gelmiş AT&T tarafından yürütülüyordu. Ama Wu’nun (2010) vurguladığı gibi AT&T’nin üniversitelerden önemli bir farkı vardı: AT&T’nin çıkarları bilginin ilerlemesi ile çeliştiğinde tercih AT&T’nin çıkarları olmaktadır. Clarence Hickman adlı mühendisin hikayesi tekellerin yeniliğe yaklaşımını gösteren örneklerden sadece biridir.

1934’ün başlarında Hickman, Bell Laboratuvarları’nda çalışmaktadır. Hickman’ın geliştirdiği makinenin bağlı olduğu bir telefon arandığında ve kimse telefonu açmadığında makine devreye girmekte ve bip sesinden sonra arayan kişi mesaj bırakmaktadır. Wu (2010) makinenin işlevinden çok Hickman’ın geliştirdiği manyetik kayıt ilkesine dikkati çekmektedir. Manyetik kayıttan önce ses yalnızca kayda basılarak veya piyano rulosu yapılarak saklanabilmektedir. Bu yeni teknoloji, işitsel kasetler ve videoteyplerin yanında silikon yongalarla kullanıldığında bilgisayarda depolamanın önünü açabilecek potansiyele sahiptir ve AT&T’nin elinde bu teknolojiyi ilerletme fırsatı vardır. Fakat Hickman buluşunu gösterdiğinde AT&T yönetimi manyetik depolama araştırmasının durdurulmasını istemiş ve manyetik kayıt teknolojisini kamuoyundan gizlemeyi tercih etmiştir. Manyetik kayıt teknolojisi ABD’ye çok daha sonra, Almanya’dan yabancı teknoloji ithali ile gelecektir.

Yönetim ticari değeri de olabilecek bu buluşu neden yasaklamıştır? Wu’ya (2010) göre AT&T, şaşırtıcı biçimde, telefon konuşmalarının kaydedilebilir olmasının insanların telefondan vazgeçmesine neden olacağı, böylece de iş modellerine zarar vereceğinden endişe etmektedir. Konuşmaların kaydedilme olasılığı iş adamlarının telefondan uzak durmasına neden olabilirdi. İş adamları dışındaki tüketiciler de konuşmaların kaydedilebildiğini öğrendiklerinde telefonda rahat konuşamayacakları için telefon kullanımı azalacaktı. Bu nedenle, manyetik kayıt AT&T yönetimi tarafından bir risk olarak algılanarak Hickman’ın çalışmasının ilerlemesine izin verilmedi.

Benzer teknoloji yıllar sonra kullanılabilir olduğunda ve hatta telefon konuşmalarının kaydı gözetim amacıyla kullanıldığında bile telefon sektörü bundan fazla etkilenmedi. Ama AT&T yöneticilerinin, telefon sektörünün sarsılmasına karşı en ufak olasılığı bile dikkate almaları gerekiyordu. Wu’ya (2010) göre bu örnek yeniliğe merkezi olarak yaklaşmanın başlıca problemidir. Merkezi aklın tüm yenilik sürecini planlayıp kontrol edebileceğini düşünüyorlardı ki bu geleceğin bilimsel olarak planlanabilir ve uygulanabilir olduğu anlamına geliyordu. Bu nedenle, yıkıcı olabilecek yeniliklere karşı paranoyakça davranıyorlardı. Kayıt makinesi tek örnek de değildi. Bu korku nedeniyle AT&T, fiber optik, mobile telefonlar, sayısal abone hattı (DSL), belgegeçer (faks) cihazı, hoparlör gibi teknolojilere karşı ölçülü yaklaşacak ve bu gibi teknolojilerin gelişimini yavaşlatacaktır.

Yıkıcı yeniliklerden korku yalnız AT&T için geçerli değildir. FM (Frekans modülasyonu) radyoların ve televizyonun da benzer hikayeleri vardır.

Edwin Armstrong ve FM Teknolojisi

Radyonun ilk zamanları interneti anımsatmaktadır. Açık ve sınırsız bir ortamdır. Arkasında belirgin bir iş modeli yoktur ve daha çok insancıl hedefler vardır. Radyo, ABD’de ve Avrupa’da farklı yollar izleyecektir. Avrupa’da daha çok insanları eğitmenin ve onlara bazı değerleri kazandırmanın bir aracı olarak görülmüştür. ABD’de ise ilk başta açık ve yerel seslerin ön planda olduğu bir ortam vardır. Fakat zamanla bu idealizmin ve açıklığın yerini merkezileşme ve ticari kaygılar alır. David Sarnoff’un RCA’sı, uzun mesafe iletim ağlarına sahip olmasından dolayı avantajlı olan ve radyo yayıncılığında da tekel olmak isteyen AT&T’yi yine bir patent davasında alt edebilmiştir. Bu sefer sahnede AT&T yerine RCA, Clarence Hickman’ın yerinde Edwin Armstrong vardır.

Sarnoff, Armstrong’u AM (Amplitude modulation) radyoyu iyileştirmek üzere görevlendirmiştir. Ama Armstrong radyo dalgalarının iletimi için başka bir teknolojiyle çıkagelir: FM. Armstrong bu etkileyici teknolojiyi Sarnoff’a gösterir. Sarnoff etkilenir ama bundan sonra ne yapılması gerektiği hakkında Armstrong’u yanıtsız bırakır. Armstrong aylar sonra Sarnoff’la tekrar karşılaştığında yanıtını sorar. Armstrong’a göre FM teknolojisi radyo endüstrisini yeniden canlandıracak bir potansiyele sahiptir. Sarnoff bunun sıradan bir buluş olmadığını, bir devrim olduğunu söyler sonra da konuyu değiştirir. Armstrong, laboratuvarına geri dönerek çalışmalarına devam eder. Fakat bir süre sonra laboratuvarını boşaltması istenir.

Sarnoff, AT&T yönetimi gibi yeniliğin yıkıcılığından korkmuştur. AM radyo üzerine kurulu radyo sisteminin sarsılması iş modellerine zarar verecektir. Şüphelerinde haklıdır. FM teknolojisi doğru yönetildiğinde radyo endüstrisini, kontrolün ve düzenlemenin daha az olduğu 1920’lerin açıklık dönemine götürecek bir potansiyele sahiptir. Armstrong, FM teknolojisinin AT&T’nin uzun mesafe hatlarını da gereksizleştireceğini düşünmektedir. Daha da önemlisi, FM yalnızca müzik ve haber yayını için değil kablosuz belgegeçer yapmak için de kullanılabilecektir. Dolayısıyla FM, yalnız radyoda değil farklı alanlarda da gelişmeye açık bir teknolojidir.

Sarnoff’un temel korkusu ise FM teknolojisinin radyo sayısını da artıracak olmasıdır. Bir diğer deyişle, tüketiciler için farklı seçenekler olacak ve reklam pastası küçülecektir. Armstrong’un bu teknolojiyi başka yollardan hayata geçirme şansı da olmaz. Sarnoff, yoğun kulis faaliyetleri ile FM’in ilginç ama fazla test edilmemiş, marjinal ve zamansız bir teknoloji olduğunu yaymaktadır. FCC’yi de etkileyerek FM yayıncılığını yasaklattırır ve FCC, deneysel FM çalışmaları için tek bir tane yüksek frekans bandı ayırır. FCC daha sonra aldığı kararlarda da FM sistemine geçişi kontrollü, radyo endüstrisinin devlerine zarar vermeyecek şekilde yapacaktır. 1940’ta Armstrong beş yıl içinde FM radyonun AM radyoyu geçeceğini düşünmektedir. 1980’lere kadar FM bunu başaramaz. Birçok teknoloji tarihçisi FM’in yavaş ilerleyişini televizyonun çıkışına bağlamaktadır. Wu’ya (2010) göreyse FCC’nin politikaları FM’in gelişimini yavaşlattığı gibi bu yeni teknolojinin stero AM dışında başka bir yöne evrilmesini de engellemiştir.

Sarnoff’un yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştır. RCA da 1946’da, kendini hazır hissettiğinde, FM teknolojisine yönelmiş ama Armstrong’la anlaşmak yerine onun patentlerini izinsiz kullanmayı seçmiştir. Armstrong dava açtığında ise kullandıkları FM teknolojisinin Armstrong’kinden farklı olduğunu ve FM teknolojisine katkılarının Armstrong dahil ülkedeki herkesten daha çok olduğunu öne sürmüşlerdir. Hush-A-Phone davasında olduğu gibi bu tip patent davaları küçük şirketler veya bireyler için hem maddi hem de manevi olarak zordur. Büyük şirketlerin kimi zaman stratejisi davayı uzatarak zaman kazanmak veya karşı tarafı olabildiğince yıpratmak üzerine kuruludur. Nitekim bu dava da yıllarca sürer. Hem maddi hem de psikolojik olarak çöken Armstrong, 1 Şubat 1954’te intihar eder.

Philo Farnsworth ve Televizyon

Sarnoff, FM’in AM radyo için oluşturduğu tehdidi fark etmekle kalmamış televizyon teknolojisini de doğru değerlendirerek televizyon, radyonun yerini almadan RCA’yı televizyon yayıncılığına hazırlamıştır.

Sarnoff, 1920’lerin sonlarında televizyonda da FM’deki stratejisini uygulamıştır. Önce televizyonu itibarsızlaştırmaya çalışır ve bu yıkıcı yeniliğin henüz hazır olmadığı hakkında bir kampanya yürütür. Asıl hazır olmayan ise Sarnoff’un RCA’sıdır. Sarnoff’un kampanyasının amacı yine FCC’yi ikna ederek televizyonun gelişimini yavaşlatmak ve RCA için vakit kazanmaktır. FCC, Sarnoff’un gerekçelerini haklı bulur. Wu (2010), konuya komplocu bir açıklamak getirmek yerine FCC’nin Sovyet tarzı planlı ekonomi yaklaşımından etkilenmiş olabileceği üzerinde durmaktadır. Muhtemelen FCC, Sovyetler’in Beş Yıllık Planları’nı daha başarısız bir biçimde taklit etmeye çalışmakta ve televizyon için bir geçiş süreci öngörmektedir. FCC izin vermediği için ticari televizyon yayınları beklemek zorundadır.

Bunalım Dönemi ve mekanik televizyonun yetersizliklerine FCC’nin bu kararı da eklenince televizyon teknolojisini geliştirmek isteyenler geleceği belirsiz bir teknolojiye yatırımcı bulmakta zorlanırlar. Para kazanamayan ve para desteği bulamayan birçok yenilikçi mühendis birkaç yıl sonra bu hayalinden vazgeçer. Bu süreçte Sarnoff sessiz görünse de RCA’nın laboratuvarlarında elektronik televizyon geliştirmek için gizli bir çalışma yürütülmektedir. Şimdi karşısında yine bir yalnız mühendis vardır, televizyonun mucidi Philo Farnsworth.

Farnsworth, RCA’nın mühendislerini laboratuvarına davet etmiş ve üç gün boyunca geliştirdiği televizyon teknolojisini onlara anlatmıştır. Farnsworth, RCA’dan destek beklerken şirketin kendisini yok etmeye çalışacağını hiç düşünmemiştir. Sarnoff Farnsworth’un çalışmasını önemsemeyen bir tavır takınarak sahip olduğu her şeyi satın almak için ona sadece 100000 dolar önerir. Sarnoff, Farnsworth’un televizyonuyla ilgilenmiyor görünmesine rağmen durum tam tersidir. Farnsworth’un televizyonu RCA’nın geliştirmekte olduğu televizyondan daha iyidir ve televizyon endüstrisinin temeli olacak niteliktedir. RCA’nın mühendisleri, Farnsworth’un laboratuvarlarına yaptıkları gezide öğrendikleri elektronik televizyon teknolojisinin tersine mühendisliğine başlarlar. Diğer yandan Sarnoff, Farnsworth’un televizyonunun işe yaramazlığı üzerine yaptığı kulis faaliyetlerine devam etmektedir. Amacı özellikle yatırımcıları Farnsworth’dan uzak tutmaktır ve bunda da başarılı olur.

Sarnoff daha da ileri gider. 1934’te, Farnsworth’un dava açmasını beklemeden, onun kendi mühendislerinin patentini ihlal ettiğini iddia ederek dava açar. Dava 1939’ta sonlanır, Farnsworth haklılığını ispat ettiği gibi Sarnoff’u bir milyon doların yanında patent kullanım ücreti ödemeye zorlar. Fakat 1939’da Sarnoff’un RCA’sı televizyon yayını için hazırdır. 1999’da Time dergisi, Sarnoff’u “Yayıncılığın Babası” ilan eder!

Sarnoff, televizyon teknolojisinin yıkıcılığını kontrol altına alarak yayıncılıktaki tekelini devam ettirmiştir. Böylece televizyon ABD’de “görüntü” eklenmiş radyo olarak, aynı iş modeliyle gelişecektir.

Sonuç

İnternetin de sonuna mı geldik? Bir zamanlar telefon ve radyoda olduğu gibi internet de açıklık döneminden sonra hükümetlerin ve tekellerin kontrolüne mi girecek? ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarının sonucu yalnız ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek.

İnternetteki açıklığı sadece ağ yapısı bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. PC devrimi de bunun bir parçasıydı. PC’ler olmasaydı internet bugünkü gibi geniş kesimlere ulaşamayabilirdi. Günümüzde gelişmeye ve geliştirmeye açık PC’lerin yerini akıllı telefon ve tablet gibi daha çok tüketime yönelik teknolojilere bırakması kapanma yönünde bir eğilimi ifade etmesine rağmen kodlamaya verilen önem (ucuz işgücü gibi hedefleri olsa da) açıklığı zorlayacak bir güce sahip.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasıyla, internet altyapısının mülkiyet ilişkilerindeki değişim İSS’lerin gücünü artıracak. İSS’lerle içerik şirketlerinin dikey entegrasyonu, kullanıcıların interneti belirli sınırlar içinde kullanmaya zorlanması ve internet hizmetlerine erişimin denetlenmesi ile sonuçlanacak. Sorun sadece sosyal medya kullanımı, film izleme, müzik dinleme, dosya paylaşımı vb ile ilgili olsaydı en fazla internet öncesi günlere geri dönüyoruz diye üzülebilirdik. Ancak nesnelerin internetiyle beraber gündelik yaşam daha çok internete gömülecek ve internet altyapısındaki mülkiyet ilişkileri daha yaşamsal olacak. Bu nedenle, internetteki tekelleşme, AT&T’nin telefondaki ve RCA’nın radyodaki tekelinden daha kritik ve gündelik yaşamı çok daha derinden etkileyecek. Yazıda tekellerin, teknolojik yenilikleri nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğini aktarmaya çalıştım. İnternetteki tekelleşme toplum için daha yıkıcı sonuçlar doğuracak. Üstelik yaratıcılıktan yoksun bir yıkım…

Kaynaklar

Christensen, C. M. (2003). The innovator’s dilemma: The revolutionary book that will change the way you do business (p. 320). New York, NY: HarperBusiness Essentials.

Fischer, C. S. (2011). Telefon Liderliği Ele Geçiriyor. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Wu, T. (2010). The master switch: The rise and fall of information empires. Vintage.

16 Nisan 2018

Posted In: ABD, Açık Standartlar, ağ tarafsızlığı, Ajit Pai, Alexander Graham Bell, amazon, AOL, AT&T, Clarence Hickman, David Sarnoff, e-devlet, Edwin Armstrong, Emek, Erişim Hakkı, facebook, FCC, Fikri Mülkiyet, FM, Genel, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, J.C.R. Licklider, Leo Beranek, Microsof, Netflix, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, Patent, Philo Farnsworth, radyo, sansür, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Telif, Thedore N. Vail, Verizon

Büyük Beşli: Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon

Teknoloji firmalarını heyecanla takip ediyoruz. Bill Gates’in söylediği gibi iki yılda neler yapılabileceği hakkında abartılı tahminler yapılsa da gelecek on yıl için hep düşük tahminlerde bulunuluyor. Dünya için birkaç bilgisayarın yeterli olacağını veya insanların evlerinde bir bilgisayar istemeleri için herhangi bir neden olmadığını düşünenler yanıldılar. On yıl sonra büyük veri, yapay zeka ve diğer alanlardaki araştırmaların sonuçlarının gündelik yaşamı nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt vermek güç. Büyülenmiş gibi izliyoruz ve biz izlerken dünya değişiyor. Bir zamanlar internetin “Büyük Beşli”si olarak bilinen Apple, Microsoft, Alphabet (Google’ın ana şirketi), Facebook ve Amazon artık kapitalizmin Büyük Beşli’si olarak anılıyor. Büyük Beşli’yi takip eden IBM, Intel, Cisco gibi eski devlerin yanı sıra Airbnb, Tesla ve Uber gibi hızla büyüyen yeni şirketler de yenilikçi teknolojiler geliştirmede iddialı.

Evet, kapitalizm tüm görkemiyle ayakta. Büyük Beşli’den önce de tekel gücüne sahip büyük şirketler vardı. Fakat Rotman (2017) bu sefer durumun biraz daha farklı olduğuna dikkati çekiyor. Bazı iktisatçıların süperstar şirketler olarak adlandırdığı bu şirketler çok geniş iş alanlarında faaliyet gösteriyorlar ve birkaç kazananın her şeyi aldığı koşulları teşvik eden dijital teknolojiler kullanıyorlar. The New York Times’da yayımlanan bir anket bu şirketlerin ne kadar vazgeçilemez görüldüğünü gösteriyor. Ankette, kötü bir hükümdar sizi teknolojinin kaçınılmaz devlerinden vazgeçmeye zorlasaydı aşağıdaki listeyi nasıl sıralayacağınız soruluyor (https://www.nytimes.com/interactive/2017/05/10/technology/Ranking-Apple-Amazon-Facebook-Microsoft-Google.html, son erişim 01/07/2017):

Büyük Beşli

Benim için ilk dört sıralama önemli değil ama Google’dan (dolayısıyla Alphabet’ten) en son vazgeçerdim. Ankete Türkiye’den katılanların çoğu için ilk vazgeçilecek büyük ihtimalle Amazon olacaktır. Fakat son dört sıra için yorum yapmak zor. Telefonuna tapan Apple hayranları, işyerinde Windows’a mecbur olup başka bir işletim sistemi düşünemeyenler, Facebook bağımlıları, YouTube (Alphabet’in) izleyicileri Türkiye için bir sıralama tahmini yapmayı zorlaştırıyor.

Fakat anket sonuçları, muhtemelen katılımcıların çoğunun ABD’den olması nedeniyle çok farklı. İlk olarak Amazon’dan vazgeçebileceğini söyleyenlerin oranı sadece %6! Amazon, tüketici alışkanlıkları bağlamında önemli bir yere sahip ve bu da onu vazgeçilmez yapıyor. Ankete göre ilk vazgeçilebileceklerin sırası şöyle:

  • %56 Facebook
  • %22 Microsoft
  • %10 Apple
  • %6 Alphabet
  • %6 Amazon

En son vazgeçilebileceklerin sırası ise:

  • %38 Alphabet
  • %34 Apple
  • %13 Amazon
  • %11 Microsoft
  • %1 Facebook

Geçmişin tekelleri pek sempatik değildi. Ama Büyük Beşli’den en az birine sempati duyan çok sayıda insan var. En başta hayatı kolaylaştırıyorlar ve onlarsız bir hayat düşünmek zorlaşıyor. Kimi zaman ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi ifade özgürlüğünü savunucularının yanında yer almaları veya Trump’un göçmen politikasına karşı çıkmaları onları daha sempatik kılıyor (https://www.theverge.com/google/2017/1/30/14446466/google-immigration-protest-walkout-trump-googlers-unite, https://www.theguardian.com/technology/2017/jan/31/amazon-expedia-microsoft-support-washington-action-against-donald-trump-travel-ban). Bu sempati kendiliğinden oluşmuyor da olabilir; Google’ın siyaset ve iş dünyası üzerinde etkili olmak için akademisyenleri kullandığı hakkında haberler de var (http://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/googlea-buyuk-suclama).

Büyük Beşli’nin oldukça sıradan gelir kaynakları var (http://www.businessinsider.com/how-google-apple-facebook-amazon-microsoft-make-money-chart-2017-5). Alphabet’in gelirinin %88’i reklamlardan oluşuyor. Bu oran Facebook’ta çok daha fazla, %97. Apple, daha çok donanımdan gelir sağlıyor: %63 iPhone, %11 iMac, %10 iPad ve %11 hizmetler. Microsoft’un gelir kaynakları ise daha çeşitli. Microsoft’un en önemli gelir kaynağı %28 ile Ofis yazılımı. Ofis’i %22 ile Windows Sunucu ve Azure adlı bulut bilişim platformu takip ediyor. Bunlar dışında Xbox oyun konsolu %11, Windows %9, reklamlar %7 ve Surface %5 paya sahip. Amazon’un gelir kaynakları diğer dört şirketten daha farklı. 1994 yılında kurulan şirket, 1995 yılında amazon.com sitesinden kitap satışına başladı. Daha sonra elektronik cihazlardan gıdaya her türlü ürünün satıldığı bir perakende satış devine dönüştü. Böylece ABD’lilerin yaşamının vazgeçilmez bir parçası oldu. Gelirinin %72’sini ürün ve %18’ini medya satışından elde ediyor. Amazon denilince akla ilk gelen hızla büyüyen bir perakende satış devi olsa da Amazon aynı zamanda bulut bilişim platform sağlayıcılarının başında geliyor. Müşterileri arasında Netflix, Adobe, Airbnb, Expedia, Comcast, Vodafone gibi dünyanın önde gelen şirketleri ve CIA var. Bulut bilişim, Amazon’un gelirinin %9’unu oluşturuyor ama Amazon’un bulut pazarındaki yeri stratejik olarak da önemli.

Ancak son zamanlarda şirketlerin, özellikle de Büyük Beşli’nin, giderek artan gücü hakkındaki kaygıları ifade eden haber ve yazılara daha sık rastlıyoruz. Sorun yalnızca bir zamanlar Microsoft’un deneyip başarısız olduğu ama şimdi Google, Facebook ve Apple tarafından daha cüretkarca denenen internete hakim olma ya da onu balkanlaştırma ile de sınırlı değil. Büyük şirketler her yerde: sürücüsüz arabalar, roketler, insansız hava araçları, sesli yardımcılar, artırılmış sanal gerçeklik cihazları… Bir zamanlar bilim kurgu öykülerinde yer alan çeşitli teknolojiler birer birer gerçek oluyor. Sorun, geleceğin seçilmiş, toplumun gereksinimleri doğrultusunda teknolojik gelişmeye müdahale edebilen hükümetler tarafından değil de şirketler tarafından inşa ediliyor olması (Manjoo, 2017). Bill Gates, Mark Zuckerberg vb kişilerin hayırseverlikleri ve yaptıkları bağışlar hakkındaki haberlere çok sık rastlıyoruz. Ama şirketler, doğaları gereği kârı en çoklaştırma güdüsüyle hareket ediyorlar ve eğer toplumsal bir müdahale olmazsa “nesnelerin interneti”, “dördüncü endüstri devrimi” vb adlarla pazarlanan geleceğe de bu yön verecek.

Sosyal devlet, 20. yüzyılın özgün koşullarında, emekçi sınıfların güç kazanmasıyla ortaya çıktı ve emekçi sınıfların güç kaybetmesiyle de geriledi. Bu süreçte sosyal hizmetler kâr amacı güden hizmetlere dönüştü ve piyasaya yapılan müdahalelerde toplum yararı değil sermayenin çıkarları gözetildi. Büyük Beşli de bu koşullarda büyüyüp gelişti; hükümetler, Büyük Beşli’nin topluma zarar veren hamlelerini görmezden geldiler ve çoğu zaman müdahaleden kaçındılar. Fakat son zamanlarda, teknoloji şirketlerinin tekelleşmesi, satın almalar, sansür ve gözetim kaygıları ve ABD seçimlerinde yoğun olarak tartışılan ‘sahte haberler’de Facebook ve Google’ın rolü düzenleme ve hatta şirketlerin parçalanmasından söz edenlerin sayısını artırdı.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin (AB) Google’a “rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 2.42 milyar avro ceza” (https://www.washingtonpost.com/news/the-switch/wp/2017/06/27/heres-what-you-need-to-know-about-the-google-e-u-fine/?utm_term=.f22a1a700334) vermesi önemli bir gelişmeydi. Google, arama sonuçlarını gösterirken aramada hakim konumundan yararlanıp kendi sunduğu alışveriş hizmetini üst sıralara taşıyarak rakiplerinin görünürlüğünü azaltmakla suçlanıyordu. Bu, Avrupa’da bir şirkete verilmiş en büyük cezaydı ve sonrasında Google’ın Android işletim sistemindeki konumundan yararlanarak rekabeti engellediği gerekçesiyle de cezalandırılabileceği yazıldı (http://www.hurriyet.com.tr/googlea-ikinci-buyuk-ceza-gelebilir-40511684).

AB’nin bu hamleleri ne kadar etkili olacak? Diğer şirketlerin tekelci girişimlerine karşı da harekete geçilecek mi? ABD’den de benzer bir hamle gelebilir mi? Son zamanlarda Facebook, Google ve Amazon hakkında yazılanlara göz atmak yararlı olabilir.

Facebook ve Sahte Haberler

Televizyon ABD’de 1950’lerden sonra yaygınlaşmış ve televizyon endüstrisi büyük kârlar elde etmeye başlamıştır. Her şey yolunda gibidir ama 1961’de FCC (Federal Communications Commission – Federal İletişim Kurulu) Başkanı Newton Minow, yayıncıların katıldığı bir toplantıda ilginç bir konuşma yapar. Televizyon endüstrisinden iyi para kazanılmaktadır. Fakat Minow, bu kârların kamu hizmetiyle ilgisinin olmadığını, yayınların aptalca programlar ve aldatıcı reklamlarla dolu olduğunu söyler. Minow televizyon yayınlarını ‘büyük çorak toprak’ olarak tanımlamaktadır. Televizyon, Amerika’nın en güçlü sesidir ve Amerikan toplumu üzerinde çok etkilidir. Minow, yayıncıların bu durumu önemseyerek insanları kendi dünyalarından haberdar etmelerini ister (Bergstein, 2017).

Bergstein (2017), Facebook’un son yıllardaki yaygınlığı ve toplumu biçimlendirme hırsı üzerine bu tarihsel konuşmayı hatırlatır. 16 Şubat 2017 yılında yayınladığı manifestoda (https://www.facebook.com/notes/mark-zuckerberg/building-global-community/10154544292806634/), “insanlara dünyanın daha eksiksiz bir resmini görmelerine yardımcı olmak için var olmalıyız” diyen Mark Zuckerberg bir zamanlar Minow’un televizyonculardan istediği şeyi mi yapmaktadır? Zuckerberg ağı sadece eğlence amaçlı görmemekte ve kamu hizmeti yaptığını, bunu geliştirmek istediğini savunmaktadır. Bergstein (2017), Zuckerberg’in “küresel topluluk” olarak adlandırdığı Facebook’un gerçekte tam tersini, kutuplaşmayı ve grupçuluğu artırdığını belirtmektedir. Zuckerberg de bu sorunların farkındadır, fakat bunların birkaç ince ayarla aşılabileceğini savunmaktadır. Şubat ayında yayımladığı manifestoda Facebook’taki sansasyonalizmi azaltmaya çalışacaklarını ve insanların daha iyi bilgilenmesi ve demokratik katılım sağlaması için gerekli diğer adımları atacaklarını duyurmaktadır.

Bergstein (2017), sorunun Facebook’un daha iyileştirilmesi olmadığının altını çizer. Sorun 400 milyar dolarlık bir şirketin hayatımızın her bir alanını yutarak her geçen gün daha güçlü hale gelmesidir. Minow, televizyon yayıncılığındaki sorunu rekabet yokluğuna ve gücün yoğunlaşmasına bağlamaktadır. Şimdi de iki milyar civarında aktif kullanıcısıyla Facebook tek bir sosyal ağda yoğunlaşan gücün olası sonuçlarını gösteren güzel bir örnektir. Uzun zamandır, özellikle de PRISM skandalından sonra Facebook’un gözetim uygulamaları ve mahremiyet ihlalleri eleştirilmektedir. Ancak toplumun daha geniş kesimleri, tek bir şirketin elinde yoğunlaşan sosyal ağın oluşturduğu tehdidi asıl ABD seçimlerindeki sahte haberlerden sonra fark eder. Seçim döneminde kullanıcılar Facebook hesaplarını açtıklarında aşağıdaki gibi sahte, sansasyonel haberlerle karşılaşırlar:

“Papa, Trump’u destekliyor.”

“Hillary, IŞİD’e silah sattı.”

“Hillary’nin e-postalarını sızdırdığından şüphelenilen FBI ajanı ölü bulundu.”

“Obama, Twitter’da Clinton’ı takip etmeyi bıraktı.”

Sosyal medyada yayılan sahte ve daha çok Donald Trump’u desteleyici haberlerin ABD seçiminde etkili olduğu savunulmaktadır. Özellikle Google ve Facebook’un sahte haberlerdeki rolüne dikkat çekilmektedir. Her iki şirket de sahte haber sorununu kabul etmekle beraber seçimlerde belirleyici bir etkilerinin olduğunu reddetmektedir. Ama hem Google hem de Facebook sahte haber sorununu kabul ederek algoritmik çözümler üzerinde çalışıyorlar. Bergstein (2017) Facebook’un bu çalışmasını olumlu karşılamakla beraber Zuckerberg’in “bilgilendirilmiş topluluk” hedefinin Facebook’un yapısına aykırı olduğunu savunmaktadır. Facebook’un iki milyar civarında aktif kullanıcısı vardır ama insanlar çoğunlukla gerçek hayatta tanıdıkları ve ortak yanları olan kişilerle bağlantı kurarlar. Facebook’un haber akışı (News Feed), daha sık tıklayabileceğiniz, Facebook’ta bulunmaktan mutluluk duyup gün içinde ağı tekrar ziyaret etme isteği duyacağınız ve dolayısıyla duygusal ve sansasyonel haberler göstermeye meyilli. Doğrusu, Facebook’ta kendini daha çok arkadaşların aralarında eğlenceli paylaşımlar yaptığı, farklı şehirlerdeki aileleri birbirine bağlayan bir ağ olarak görüyor. Fakat Bergstein’in (2017) da belirttiği gibi Facebook’un kendini politik katılımı destekleyen, modern zamanın agorası olarak da göstermeye çalışması kullanıcıları olabildiğinde sitede tutma hedefleriyle çelişiyor. Ayrıca, “aynı düşünce etrafında birleşen insanlara sunulan bilginin o düşüncenin etrafında bulunan sınırlı alanda kalması, aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi ve gerçeğin kendisinin inanılmaz bir haline dönüşmesi” (http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56631) olarak tanımlanan yankı odası etkisi nedeniyle Facebook’un işi hiç de kolay görünmüyor.

Facebook kullanıcıları hakkında çok şey bilmektedir (https://www.washingtonpost.com/news/the-intersect/wp/2016/08/19/98-personal-data-points-that-facebook-uses-to-target-ads-to-you). Kullanıcının yaşadığı yer, yaşı, soyu, cinsiyeti, dili, eğitim düzeyi, çalışma alanı, etnik yakınlığı, geliri, ev sahipliği ve evinin özellikleri (tipi, değeri, metrekaresi, inşa tarihi), ev halkının kompozisyonu bilinmekte veya tahmin edilebilmektedir.

Yakın zamanda yıl dönümü olan, evinden veya ailesinden uzakta yaşayan, yeni evlenen, nişanlanan veya doğum günü yaklaşan arkadaşları olan, uzun mesafeli ilişkisi olan, yeni bir ilişkiye başlayan, yeni nişanlanan, evlenen veya taşınan, çocuk sahibi olan ve/veya bebek bekleyen, okul çağında çocuğu olan, politikayla ilgilenme olasılığı yüksek olan, muhafazakar veya liberal olan kullanıcılar listelenebilir.

Facebook, kullanıcının iş hayatı hakkında temel bilgilere sahiptir. Kullanıcının işvereni, çalıştığı endüstri, iş unvanı, ilgi alanları, çalıştığı şirketin kaç çalışanı olduğu, yönetim kademesinde yer alıp almadığı bilinebilir. Ayrıca Facebook, motosikleti olan, araba almayı düşünen (istediği marka ve modelle beraber), son zamanlarda araba parçası ya da aksamı alan, araba parçası ya da servisine ihtiyaç duyan kişileri listeleyebileceği gibi yalnızca bu kişilerin kullanmakta olduğu arabanın bilgisine (marka, model, yaş) sahip olmakla kalmaz, yeni bir araba için ne kadar harcama yapabileceklerini ve nasıl bir araba almak istediklerini de tahmin edebilir. Daha kişisel bilgileri de elde edebilmektedir. Hayır kuruluşlarına bağış yapanlar ve hayır kuruluşu tipi, kanvas oyunları oynayanlar, oyun konsolu olanlar, Facebook etkinliği yaratanlar, Facebook ödemelerini kullananlar, bir Facebook sayfası yönetenler, son zamanlarda Facebook’a fotoğraf yükleyenler, yabancı bir ülkede yaşayanlar (anavatanına göre sınıflandırarak), yeni teknolojileri benimsemekte erkenci olanlar, yatırım tipine göre yatırımcılar, kredi limitleri, bankamatik kartı kullananlar, radyo dinleyenler, yakın zamanda akıllı telefon veya tablet satın alanlar, bira, şarap veya sert içkiler satın alanlar, kıyafet alanlar, market alışverişi yapanlar, güzellik ürünü alanlar, ev ürünleri üzerine harcama yapanlar, çevrimiçi veya çevrimdışı alışverişi tercih edenler, iş veya zevk için sık sık seyahat edenler, yakın zamanda seyahat etmeyi veya taşınmayı planlayanlar listelenip reklamcılara satılır.

ABD’lilerin %64’ü Facebook kullanmaktadır. Bu oran yine Facebook’un olan Instagram için %28, Pinterest için %26, Linkedin için %28 ve Twitter için %21’dir. Bergstein (2017) hiçbirinin halkın her şeyi olmaya çalışmadığını belirtmektedir ve Minov televizyon yayıncılığı için düşündüğü gibi sosyal medyada rekabeti ve çeşitliliği savunmaktadır. Bergstein’e (2017) göre ticari olmayan alternatiflere gereksinim vardır. Ticari olmayan sosyal ağlar, kullanıcılar hakkında olabildiğince bilgi toplamak için çabalamayacaktır ve kullanıcılar arasında yeni etkileşim biçimlerini deneyimlemeye daha açık olacaklardır.

Kısacası, ABD seçimleri ve sahte haberler hakkındaki tartışmalar merkeziyetçi bir ağın içerdiği tehlikeleri gözler önüne sermektedir. ABD seçimlerinde sahte haberlerin seçimi etkilemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını düşünmüyorum. Daha çok bir algoritma kazası söz konusu gibi. Ama biz kullanıcılar bu algoritmayı bilmiyoruz ve değiştiremiyoruz. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde bilinçli müdahaleler de söz konusu olabilir. Bergstein’in (2017) önerisini, alternatif sosyal ağların neden kurulmadığını veya kurulamadığını da ayrıca tartışmak gerekiyor.

Google ve Kamu Hizmeti Olarak Bilişim

Tekelleşme hakkındaki görüşleri tarihin tozlu sayfalarından çıkaran yalnız Bergstein (2017) değildir. Taplin (2017) de New York Times’daki yazısında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un danışmanı olan Louis Brandeis’in büyük şirketlerin demokratik toplum için yarattığı tehlike ve sektörlerin düzenlemesi hakkındaki görüşlerini aktarır. Brandeis, düzenlemenin, eninde sonunda düzenleyicinin çürümesiyle sonuçlanacağını düşündüğünden düzenleme fikrine genel anlamda karşı durmaktadır. Bunun yerine büyük şirketlerin parçalanmasını daha akla yatkın bulmaktadır. Fakat doğal tekelleri bir istisna olarak görür. Telefon, su, elektrik ve demiryolu taşımacılığında olduğu gibi bir ya da birkaç şirketin endüstriyi kontrol etmesi daha anlamlı olabilmektedir.

Taplin (2017), bugün tartışığımız büyük şirketlerin, en başta da Google’ın, pazarın talebini iki firmanın rekabeti sonucu oluşan fiyata kıyasla daha düşük bir fiyata karşılayarak doğal tekel haline gelip gelmediğini sorgular. Eğer doğal tekel durumu söz konusuysa bunu kamu hizmeti olarak düzenlenme zamanı gelmiş midir? Taplin (2017), günümüzdeki gelişmeleri telekom sektörünün ilk günleriyle karşılaştırır. Ağı kullanan kişi sayısı arttıkça ağın kullanım değerinin artması olarak tanımlanan ağ etkisi olmadan ağ tam anlamıyla kullanışlı olmamaktadır. Nitekim binalardan farklı telefon şirketlerine ait telefon hatlarının sarktığı 1895’in ABD’sinde de bu durum yaşanmaktadır. Çünkü ortada farklı telefon şirketlerine ait ve birbiriyle uyumsuz telefon hatları vardır.

AT&T’nin (American Telephone and Telegraph) küçük operatörleri birer birer satın almasıyla, tek bir ağ kalır ve doğal tekel oluşur. Hükümet önce bu sürece göz yumar ama sonrasında FCC ile tekeli düzenler. Düzenleme, AT&T’nin kârının belirli bir oranını araştırma geliştirme faaliyetlerine ayırmasını da içermektedir. Daha sonra AT&T’nin bir alt kuruluşu olarak kurulan Bell laboratuvarları, dijital çağın temellerini oluşturan transistör, mikro çip, lazer gibi teknolojileri gelişiminde önemli bir rol oynayacaktır. Hükümet, AT&T’nin telefon tekeline izin verir ama karşılığında da şirketin elindeki tüm patentlerin Amerikan firmaları tarafından ücretsiz kullanılabilmesini sağlar ve gelecekteki patentler de cüzi bir ücretle kullanılabilecektir. Texas Instruments, Motorola ve Fairchild Semiconductor bu haktan yararlanarak ortaya çıkarlar.

Taplin (2017), AT&T ile günümüzdeki büyük BT şirketlerinin durumunun birebir aynı olmadığını kabul etmekle beraber, ortak yönlerinin kamu hizmeti sağlamak olduğunu ifade etmektedir. Telefon örneğinde olduğu gibi çok sayıda firmanın kendi altyapısını düzenlemek için yatırım yapması kaynak israfı olmaktadır. Bu nedenle, telefon gibi su, elektrik ve yol hizmetleri de kamu hizmeti olarak sunulur. Mosco’nun (2014) da belirttiği gibi bu hizmet, kamu kuruluşu veya bir şirket tarafından sunulabilir. Ancak ikinci durumda bile hizmet, kamu kuruluşları tarafından düzenlenir. 1950’lerden itibaren bilişimin bir kamu hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği hakkında görüşler öne sürülmektedir. Douglas Hill The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesini daha da somutlaştırmıştır. Hill’e göre bilgisayarın veya enformasyon hizmetinin beş temel bileşeni vardır (aktaran Mosco (2014)):

  1. Sistemin temel olarak çok sayıda uzak kullanıcı tarafından aynı anda kullanılması
  2. Birçok programın eş zamanlı çalışması
  3. Kullanıcın özel bir bilgisayardan bekleyeceği gibi uzak istasyonlarda en azından aynı yelpazede yer alan olanak ve kapasitelerin kullanılabilmesi
  4. Sabit ücretli bir hizmet ve kullanıma bağlı değişken fiyatlandırma üzerine kurulu bir sistemin olması
  5. Sonsuz büyüme kapasitesi, böylece müşteri yükü arttıkça sistem çeşitli araçlarla sınırsız olarak genişleyebilmesi

Aslında dünyada birkaç bilgisayarın yeterli olacağı öngörüsü o kadar da yanlış değildir. Bulut bilişim ve tekelleşme ile çok sayıda bilgisayarın bir araya gelerek sunduğu hizmetleri tek bir bilgisayardan sunuluyormuş gibi de ele alabiliriz. Dünya sadece bir avuç şirketin elinde olan sistemlere erişen akılsız bilgisayarlarla bağlı bir ağa doğru evrilmektedir. Bu şirketler bir yandan büyük kârlar elde ederken diğer yandan 2001’den itibaren rekabeti azaltmakta ve yeni firmaların sektöre girişini zorlaştırmaktadır. Bu tekelleşme sürecine karşı Taplin’in üç temel önerisi vardır. Birinci önerisi büyük şirketlerin küçük şirketleri yutmasının önüne geçilmesidir. Google, AdMob ve DoubleClick’i, Facebook Instagram ve WhatsApp’ı, Amazon Audible, Twitch, Zappos ve Alexa gibi şirketleri satın alarak gücüne güç katmıştır. Bunun engellenmesi gerekmektedir. İkinci önerisi, Google’ın bir kamu hizmeti olarak düzenlenmesi, arama algoritması ve diğer yeniliklere ait patentlerin uygun bir fiyatla kullanıma açılmasıdır. Üçüncü önerisi ise Facebook ve Youtube gibi sitelerin kullanıcı emeğinin ürünlerini ücretsiz olarak kullanmalarına olanak veren 1998 Dijital Binyıl Telif Hakkı Yasası’ndaki ‘güvenli liman’ maddesinin kaldırılmasıdır.

Ancak Taplin (2017), Trump’ın yakın çevresinde Peter Thiel gibi teknoloji patronlarının olduğunu, ve tröst karşıtı düzenleme için dört yıl daha beklemek gerekeceğini; dört yıl sonra ise tek çözümün muhtemelen bu şirketlerin parçalanması (Google’ın DoubleClick’i ve Facebook’un WhatsApp’ı satmaya zorlanması) olacağını yazmaktadır.

Her Şeyin Dükkânı Amazon

Haziran’da Amazon, üst segment süper market zinciri Whole Foods’u almayı planladığını duyurdu. ABD’li yetkililer anlaşmayı onaylarsa Amazon 400 mağaza, kapsamlı bir tedarik zinciri ve yeni bir tüketici verisi kaynağına sahip olacak. Bileşik varlığın Amerikan pazarındaki payı yüzde 5’in altında olacak ama Khan (2017) bu satın almayla Amazon’un online pazarlarda ve dağıtımda sahip olduğu olağanüstü gücün etkisini arttıracağını belirtiyor.

Amazon hızla büyüyor ve yaşamı kaplıyor. Amazon, Walmart gibi bir mega mağaza, Apple gibi bir donanım üreticisi, Con Edison gibi bir hizmet sağlayıcı, Netflix gibi bir video dağıtıcısı, Random House gibi bir yayıncı, Paramount gibi bir prodüksiyon stüdyosu, The Paris Review gibi bir edebiyat dergisi, FreshDirect gibi bir market dağıtıcısıdır. Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos aynı zamanda Washington Post’un da sahibidir. Elbette ki Amazon bu faaliyetlerinin hiçbirinde sıradan bir oyuncu değildir. Walmart’ın kurucusu Sam Walton’un hedefinde sadece dünyanın en büyük perakendecisi olmak vardır. iPod’u piyasaya sürdükten sonra Steve Jobs şarkıcılarla kayıt sözleşmesi yapmamıştır ve AT&T, iletişim kuleleri inşa edip bunları küçük telefon şirketlerine kiralamamıştır. Ama Amazon bunların hepsini yapmaktadır. Örneğin, AWS (Amazon Web Services) ile yeni kurulan firmalar için altyapı desteği sağlamaktadır (Packer, 2017). Amazon, internetteki perakende satışların %43’ünü elinde tutuyor. 2016’da ABD’deki çevrimiçi satışlarından 63 milyar dolar gelir elde etti. Bu miktar, çevrimiçi satış yapan, Amazon’dan sonraki ilk on şirketin gelirinden daha fazla. E-kitap satış piyasasının %74’ünü kontrol ediyor. ABD’de çevrimiçi giysi satışı yapan şirketlerin en büyüğü ve ülkenin en büyük konfeksiyon perakendecisi olma yolunda. Dünyanın en büyük lojistik ağına ve piyasa platformuna sahip ve bulut bilişim piyasasın en önemli şirketlerinden biri. Amazon Echo (https://www.youtube.com/watch?v=WQqxCeHhmeU) gibi yenilikçi teknolojiler üretiyor, film ve diziler yapıyor ve 20 şehirde restoranlardan yiyecek servisi yapıyor. Çizgi filmlerdeki dev ahtapotlar gibi kollarıyla her an herhangi bir yere saldıracakmış gibi duruyor. Packer’in (2016) vurguladığı gibi Amazon her şeyin dükkanı olmanın ötesine geçerek her şey olabilmek yolunda ilerliyor.

Khan (2017) şirketin bugünkü güçlü konumunu mevcut tröst karşıtı yasalarının etkisizliğine bağlıyor. Amazon rakiplerine göre daha hızlı ve ucuz ürün dağıtabilmektedir. Bu da yazının başındaki ankette görüldüğü gibi Amazon’un neden kolay vazgeçilemez ve yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat Amazon’un rakipleri ve üreticiler için durum o kadar parlak değildir. Amazon’un genel stratejisin ilk adımı temel mal ve hizmetleri maliyetinin aşağısına satarak rakiplerinin rekabet etmesini zorlaştırmak ve oyundan çekilmeye zorlamaktır. Sonrasında fiyatları tekrar yukarı çekmektedir. Üreticiler için de durumun parlak olduğu söylenemez. Khan (2017), Amazon’u, 19. yüzyıldaki tren yollarına benzetmektedir. 19. yıllarda tren yollarını ellerinde bulunduranlar, üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi denetliyor, bazı üreticilere kayırarak daha avantajlı olmasını sağlayabiliyordu. Bu gücü elinde bulunduran aracılar, kendi demiryollarına bağımlı olan çiftçileri ve petrol üreticilerini vergilendiriyor; onları ulaşım araçlarından mahrum bırakarak batmalarını neden olabiliyorlardı. Amazon da farklı işkollarını birbirine bağlayarak demiryollarının bir zamanlar yaptığını yapmakla kalmıyor aynı zamanda platformuna bağımlı şirketlerle rekabet de ediyor. Hachette’le yaşadığı e-kitap fiyatlandırması tartışmasında olduğu gibi bir gecede binlerce kitabın satışını engelleyebiliyor. Ayrıca sitede kullanılan algoritmalar belirli ürünleri önceliklendirebiliyor. Günümüzde veri deyince ilk akla gelen Google ve Facebook olmaktadır. Oysa Amazon da en başından itibaren verinin öneminin farkındadır. Tüketiciler hakkındaki veriler Amazon’un en büyük gücüdür. Bu güç ve Büyük Beşli’de yer alan diğer şirketlere göre ‘gerçek dünya’yla daha doğrudan bağlantılara sahip olması Amazon’u nesnelerin internetinde öne çıkarabilir.

Khan (2017), Amazon’un Whole Foods’u satın alarak pazardaki hakimiyetini ve çıkar çatışmalarını artıracağını belirtiyor. Böylece Amazon hem fiziksel perakende pazarına doğru genişlemiş hem de çevrimiçi dünyadaki hakimiyetini artırmış olacak. Üretim ve dağıtım sürecini bir bütün olarak içinde barındıran Amazon’a karşı koymak zorlaşacak, özellikle yeni firmalar için. Khan (2017), Amazon’un tröst karşıtı yasalardaki boşluklardan yararlandığını yazıyor. Özellikle fiyatların tüketici yararına, düşük olması tröst suçlamasına karşı Amazon’un savunması oluyor. Fakat düşük fiyat geçici bir durum; Amazon’un bulut bilişim stratejisinde olduğu gibi sadece rakibi saf dışı bırakana kadar geçerli (Mosco, 2014).

Temmuz ayında internette, kısmen Amazon’un Türkiye’deki muadili diyebileceğimiz hepsiburada.com sitesinin satılabileceği hakkında haberler vardı (https://www.trendcadde.net/blog/hepsiburada-com-sirketi-satiliyor-mu/). Birkaç yıl sonra, Amazon veya benzer bir şirket Türkiye pazarına girebilir. Nesnelerin interneti rüzgarını da arkasına alarak ABD’deki gibi tüketicilerin vazgeçilmezi olabilir.

Çemberin Dışına Çıkabilmek

Bergstein (2017), alternatif sosyal ağların inşa edilmesiyle Facebook’un hakimiyetinin zayıflatılabileceğini iddia etmektedir. Taplin (2017) ise Google’un bir hizmet olarak düzenlenmesini, bu yapılmadığı taktirde birkaç yıl sonra parçalanmasının kaçınılmaz olacağını savunmaktadır. Amazon’un Whole Foods’u satın alma girişiminden sonra yazılanlarda ise tröst karşıtı yasalara vurgu vardır. Her biri sistem içi ve geçici çözümlerdir. Ama teknoloji şirketlerinin durumu biraz daha çetrefillidir.

Morozov’a (2017) göre teknoloji şirketlerinin düzenlenmesi zordur. Teknoloji şirketleri, henüz düzenlenmemiş teknolojilere başvurarak düzenlemeyi başka yollardan atlatabilmektedirler. Düzenleyicilerin taleplerine uyarak yenilgiyi kabullenmek yerine yeni iş modellerine yönelmeyi tercih etmektedirler. Google, yedi yıllık uzun bir soruşturma sonrasında, hakim konumundan yararlanarak kendi çevrimiçi alışveriş servisini aramalarda üst sıralara taşıdığı için 2.42 milyar avro ceza ödemeye mahkum edilmiştir. Bundan zarar gören küçük perakendecilerin durumu düşünüldüğünde Avrupa Komisyonu’nun kararı yerinde görünmektedir. Fakat Morozov (2017) Komisyon’un bu kararının, sorunun temeline inmekten çok uzak olduğunu belirtmektedir. Çünkü Komisyon sorunu veri platformlarının gücünün sınırlandırılması olarak algılamamaktadır. Facebook ve Google vb şirketlerin temel stratejisi elde ettikleri, işledikleri ve yapay zekaya aktardıkları veri hazinesini daha kazançlı kullanım yollarını bulmaktır. Google da geleceğini arama motoruyla elde edeceği reklamlarda değil enformasyon yoğun hizmetlerde görmektedir. Google’ın stratejisi iki yönlüdür. Birincisi, her bir kullanıcı hakkında olabildiğince bilgi toplamaya çalışmaktadır. Bunun için de doğrudan kârı ikinci plana atarak, kullanıcılardan daha çok veri sağabileceği uygulamalar sunmaktadır. Böylece yakın zamanda arama yapmadan, nerede olursak (akıllı telefonda, akıllı televizyonda veya akıllı evde) olalım Google ne arayacağımızı tahmin ederek bizim elimiz ayağımız olacaktır. Ayrıca Google, elde ettiği verilerden yararlanarak, çoğu yapay zeka üzerine kurulu ileri hizmetler geliştirmek ve bunları hükümet ve şirketlere satmak istemektedir. Böylelikle, siber saldırıları belirleme, kansere çare bulma veya yaşlanmayı yavaşlatma yarışında bir adım önde olacaktır.

Bunun yanında Morozov (2017), şirketin kullanıcılara reklam göstermeye devam edeceği ama artık bunun için e-postaları taramayacağı hakkında yaptığı duyuruya (https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-23/google-will-stop-reading-your-emails-for-gmail-ads) işaret ederek Google’ın strateji değişikliğine gittiğini ifade etmektedir. Morozov’a (2017) göre bunun en önemli nedeni, artık e-postalardan elde edilen verimin azalmasıdır. Şu anda zaten çok fazla bilgiye sahiptir. Bunun yerine artık muhteşem yapay zekasından yararlanacak. Dolayısıyla arama sonuçlarındaki çevrimiçi alışveriş sitelerinin üst sıralarda çıkıp çıkmaması artık sorun olmayacak. Google arama eyleminin kendisini ortadan kaldıracak. Bu nedenle, arama ve reklamcılık işinden gelir sağlama Google’ın evriminin ilk adımıdır. Şu anki iş modeli gelecekte de kısmen devam edebilir ama yapay zeka destekli uygulamalardan elde edeceği gelir Google için daha önemli olacak (age).

Morozov (2017) bu nedenle Google’a verilen cezanın sadece 2010’ların Google’nı kontrol etmek için uygun olabileceğini, ama ne 2017’deki Alphabet ne de 2020 için yeterli olacağını savunuyor. Bu karar, Google’ın dönüşümünü hızlandırıcı bir etkiye de sahip olabilir. Avrupa Komisyonu, Google’ın asıl gücünün ve tehlikenin kaynağının veri olduğunu fark edememiştir. Veri, yapay zeka çalışmalarının yakıtı haline geliyor ve Simonite’in (2017) de vurguladığı gibi daha fazla veriye sahip şirketler, rekabette çok daha avantajlı ve alt edilmeleri oldukça zor.

Pazarın %80’ininin bir şirketin elinde olmasındansa pazar payı %20 olan beş şirketin bulunması daha iyi sonuç doğurabilir. Ama veri piyasasında durum farklıdır. Verinin %100’üne sahip bir şirket, %20’sine sahip şirketlerin yapamayacaklarını da yapabilir. Bu noktada, Morozov (2017), Taplin (2017) gibi Google’ın faaliyetlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi gerektiğini savunuyor gibi görünmektedir. Ama Taplin (2017) kendini AT&T örneğiyle sınırlamaktadır. Morozov (2017), bir adım daha atarak çemberin dışına çıkar ve bunun rekabet kurallarını yok saymanın ve tüm veriyi Google’a vermenin bir gerekçesi olamayacağını ekler. Morozov’a (2017) göre bir ülkenin verisi, tüm vatandaşların ortak mülkiyeti olmalıdır. Bunu kullanmak isteyenler, izlenmeli ve vergisini ödemelidir. Firmaları asıl korkutan bu olacaktır. Diğer çözüm, ceza son derece zararsız ve dönüşümü hızlandırıcı olacaktır.

Kaynaklar

Bergstein, B. (2017). We Need More Alternatives to Facebook, https://www.technologyreview.com/s/604082/we-need-more-alternatives-to-facebook/, son erişim 01/07/2017

Khan, L. M. (2017). Amazon Bites Off Even More Monopoly Power, https://www.nytimes.com/2017/06/21/opinion/amazon-whole-foods-jeff-bezos.html, son erişim 18/07/2017

Manjoo, F. (2017). Google, Not the Government, Is Building the Future, https://www.nytimes.com/2017/05/17/technology/personaltech/google-not-the-government-is-building-the-future.html , son erişim 01/07/2017

Morozov, E. (2017). To tackle Google’s power, regulators have to go after its ownership of data, https://www.theguardian.com/technology/2017/jul/01/google-european-commission-fine-search-engines, son erişim 18/07/2017

Mosco, V. (2014). To the cloud: Big data in a turbulent world. Routledge.

Packer, G. (2017). Cheap Words,Amazon is good for customers. But is it good for books?, http://www.newyorker.com/magazine/2014/02/17/cheap-words, son erişim 18/07/2017

Rotman, D. (2017). It Pays to Be Smart, https://www.technologyreview.com/s/608095/it-pays-to-be-smart/, son erişim 01/07/2017

Simonite, T. (2017). AI and ‘Enormous Data’ Could Make Tech Giants Harder To Topple, https://www.wired.com/story/ai-and-enormous-data-could-make-tech-giants-harder-to-topple, son erişim 18/07/2017

Taplin, J. (2017). Is It Time to Break Up Google?, https://www.nytimes.com/2017/04/22/opinion/sunday/is-it-time-to-break-up-google.html, son erişim 18/07/2017

 

19 Ekim 2017

Posted In: amazon, Apple, Büyük Beşli, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, microsoft, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Tekel, Teknoloji Tarihi

Bildiğimiz İnternet’in sonu mu?

Ağustos ayı sonunda BBC Türkçe’de “İran milli internet ağı kurdu” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberin devamında ise İran’ın milli internet kurma projesinin bütününün değil ama ilk aşamasının tamamlandığı belirtiliyordu. Milli internet fikri ilk kez 2010’da ortaya atılmış ve projenin 2015 yılında tamamlanması hedeflenmişti. Haberde İran hükümetinin ve muhaliflerin proje hakkındaki görüşlerine de yer veriliyordu. İran hükümeti, milli internetin “yüksek kalitede, hızlı ve az maliyetli” internet bağlantısı sağlayacağını iddia ederken muhalifler projenin iktidarın gözetim olanaklarını artıracağına dikkati çekiyorlardı (http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37212801). Yalnız İran’ın değil, yazının devamında tartışılan diğer aktörlerin de girişimleriyle İnternet yerini internetlere bırakıyor.

Öncesinde de tahmin ediliyordu, ama Arap Baharı’ndan sonra iktidarların ithal ettikleri teknolojilerle ülkelerindeki internet kullanıcılarını ayrıntılı bir biçimde gözetlediklerinden emin olduk. İran yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi İran da milli bir ağ olmaksızın vatandaşlarının faaliyetlerini sürekli izleyip müdahale edebiliyordu. Pekâlâ milli internet ile hedeflenen ne? Sansürü daha derinleştirmeyi ve yaygınlaştırmayı mı hedefliyorlar? İngiliz insan hakları kuruluşu Article 19’a göre milli internetin, “İran halkını dünyanın geri kalanından ciddi bir biçimde tecrit etme, bilgiye erişimi sınırlama ve toplu eylem ve halk protesto girişimlerini engelleme riski var”. Article 19, gerçekleşme olasılığı oldukça yüksek de olsa, yalnızca bir riskten söz ediyor. Kuşkusuz milli internet, hükümetin gözetim gücünü artıracak ama projenin çok daha iddialı hedefleri var. Article 19’un, milli internete doğrudan cephe almamasının nedeni de bu hedefler. Article 19, Mart ayında yayımladığı bir raporda projeyi ayrıntılı bir biçimde tartışıyor (https://www.article19.org/data/files/The_National_Internet_AR_KA_final.pdf).

BBC, söz konusu haberde milli internet fikrinin 2010 yılında ortaya atıldığını yazmasına karşın rapora göre milli internet ilk kez 2005’te, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde konuşulmaya başlıyor. 2006 yılının başında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı Yardımcısı Abdulmajid Riazi’nin milli internet hakkında sunduğu raporda projenin bir milyar dolarlık bütçeyle ve üç yıl içinde tamamlanacağı yazıyor. Ancak milletvekilleri, projenin uygulanabilirliğine ikna olmadıkları için milli internet projesi 2010 yılına kadar rafa kaldırılıyor. 2010 yılında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanlığı kamu kuruluşlarına, web sitelerinin altı ay içinde yerel sunuculara taşınması talimatını veriyor. Yine aynı yıl Ahmedinejad’ın Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı ilk kez temiz internetten söz ediyor. Bakan konuşmasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin beklendiği gibi barış ve dostluk getirmediğini, insanoğlunun yetkinliğini artırmadığını, Batı’nın bu ağları ahlaksız amaçları doğrultusunda kullandığını vurguluyor. Bu tarihten sonra, şimdilerde Milli İnternet olarak anılan ağ, SHOMA, Milli İç Ağ (National Intranet), Milli Enformasyon Ağı, Temiz İnternet, Helal İnternet gibi isimlerle karşımıza çıkıyor.

İranlılar 2010 yılında neden fikirlerini değiştirdiler?

Stuxnet (https://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet), internet üzerinden gerçekleştirilen bir saldırı olmasa da Stuxnet vakası İran’ın siber güvenliği daha ciddiye almasına neden oldu. İranlı yetkililer, Edward Snowden’ın 2013’te NSA (National Security Agency – ABD Ulusal Güvenlik Dairesi) faaliyetleri hakkındaki ifşaatlarından önce de Google ve Yahoo’yu bir arama motoru olarak değil, bir casus makinesi olarak görüyorlardı. Kullanıcıların ve kullanım pratiklerinin Amerikan şirketlerince gözetlenmesine ve kullanıcı verilerin yabancı sunucularda saklanmasına karşı itirazlarını ifade ediyorlardı. 2009’daki eylemler ve sosyal medyanın kullanımı da İran için uyarıcı oldu. Şimdi Google’da, o zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Jared Cohen’in İran’daki eylemlerde Twitter kullanımının aksamaması için Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’i arayıp daha önce bakım gerekçesiyle geçici bir süre kapatılacağı duyurulan Twitter sunucularının bakımının ertelenmesini istediği hatırlanırsa İran’ın paranoyası daha anlaşılır olacaktır. Bunun yanında İranlılar, elektronik hizmetlerin dışarıya kapalı bir ağda verilmesinin siber saldırılara karşı daha güvenli olacağını düşünmekteler. 2013’te, Snowden’ın ifşaatlarından sonra, tüm dünyada olduğu gibi İran’da da İnternet altyapısının ABD’ye bağımlılığına karşı daha büyük bir tedirginlik ortaya çıktı.

Aşağıdaki hedeflerden de anlaşıldığı gibi İran hükümeti, bir yandan enformasyon ve iletişim teknolojileri ile ülkesini modernleştirmek diğer yandan da bunu yaparken dışarıya bağımlılığı en aza indirmek ve ülkesini dış müdahalelerden korumak istiyor. Projenin başlıca hedefleri şunlar:

  • Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin İran’daki gelişimine güvenli ve gelişmiş bir zemin hazırlamak.
  • Halkı bilgilendirmek ve son e-hizmetleri iletmek için gerekli altyapıyı oluşturmak.
  • Enformasyonun saklanması ve iletimi ile hizmetler için ihtiyaç duyulan temeli kurmak.
  • İran’ın bölgesel veri iletiminde lider bir merkez olmasına zemin hazırlamak.
  • İnternet bağlantısı ile ilgili maliyet ve gideri kısmak.
  • IPv4’ten IPv6’ya geçerek IP sistemini modernleştirmek.

Proje tamamlandığında ise aşağıdaki teknik hedeflere ulaşılması planlanıyor:

  • İranlı kullanıcılara 20 Mbps bant genişliği sağlanması.
  • İşlemlerin %80’inin e-ödeme şeklinde olması.
  • Kamu kurumlarından kamu kurumlarına tüm hizmetler için elektronik çözümler sunması.
  • Kişi başına düşen bant genişliğinde İran’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ikinci ülkesi olması.
  • Tüm kamu kurumlarını ulusal enformasyon ağına bağlanması.
  • Enformasyon ve iletişim teknolojileri endüstrisinin GSYİH’daki payının %2’ye çıkması.
  • Geniş bant ağlar desteklenerek milli büyümenin artması.

Article 19 raporu, Dünya Bankası’nca hazırlanan başka bir rapora atıfta bulunarak, bant genişliği girim hızındaki %1’lik bir artışın düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme hızında %1.4’lük bir artış sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca altyapı çalışmaları istihdam oranını da artıracak, özel sektörün sunabileceği hizmetleri çeşitlendirecek.

İran’ın 2011’de açıklanan 5. Kalkınma Planı’na göre 2015 yılında tamamlanması öngörülen milli internetin 2019’dan önce tamamlanması zor görünüyor. Bu gecikmede projedeki belirsizliklerin ve teknik yetersizliklerin önemli payı var. Gecikmeye karşın üç aşamadan oluştuğu duyurulan projede İran, (belki de başka seçenekleri olmadığından) milli internete doğru kararlı adımlarla ilerliyor.

Birinci aşama, Resim 1’de gösterildiği gibi İran’ın temiz internetinin aşağıdaki gibi İnternet’ten ayrılması. Milli internet ile kullanıcıların İnternet’e doğrudan erişim hakkı olmayacak. Kullanıcılar, milli ağ üzerindeki hizmetleri (e-posta, arama, sosyal ağ vb) kullanacaklar. İranlı internet kullanıcılarının ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının en büyük endişesi milli internet ile hükümetin denetim olanağının genişlemesi, derinleşmesi ve kolaylaşması. Böylece sansür ve gözetim sonucu oluşacak otosansür nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlanacak. Bu bağlamda, İran’ın milli interneti Kuzey Kore’nin Kwangmyong adlı iç ağ (intranet) hizmeti ile karşılaştırılabilir (http://www.economist.com/node/8640881). Kuzey Kore’de sadece birkaç bin kişinin İnternet’e doğrudan erişim hakkı var. İnternet’teki olumsuz içerikten korunan diğer Koreliler Kwangmyong’a bir web tarayıcı üzerinden erişerek ağdaki e-posta hizmetini ve rejimin süzgecinden geçirilmiş haberleri okuyorlar ve bir arama motoruyla kendi ağlarında arama yapıyorlar. İranlı yetkililer Kwangmyong’daki gibi kullanıcıların İnternet’ten kopartılmasının söz konusu olmadığını, kullanıcıların İnternet’e erişmeye devam edebileceğini ancak milli internet ile ülke içindeki sitelere çok daha hızlı erişilebileceğini savunuyorlar. İranlı yetkililerin milli iç ağ (intranet) yerine özellikle milli internetten söz etmelerinin arkasında İnternet’ten kopulmadığını vurgulama kaygısı olsa gerek.

İranlı yetkililerin sözleri olağan durumlar için geçerli olsa bile hükümet karşıtı bir hareketlenmede yeni teknoloji altyapısı ile muhalefeti daha rahat bastırabilecekler. Bir diğer deyişle, toplumsal eylemlerde güç Twitter’dan İran hükümetine geçiyor.

Resim 1: İran'ın Milli İnternet Ağı

İkinci aşamada, tüm İranlı web sitelerinin yerel sunuculara taşınması planlanıyor. Bu adım, güvenlik ve hız açısından önemli bir adım olacak. Son aşamada ise yetkililerin milli interneti tam kontrol ve yönetimi sağlanacak.

Eğer İran başarılı olursa, ülkelerin “kendi sınırları ve egemenliği çerçevesinde milli internetler kurmaları” anlamına gelen internetin balkanlaşması (http://www.usak.org.tr/tr/usak-analizleri/yorumlar/acik-internet-yapisindan-balkanlasan-internet-yapisina) yönünde önemli bir adım daha atılmış olacak. Ne İran’ı ne de bu balkanlaşmayı destekleyen adımlar atan Kuzey Kore, Çin ve Rusya’yı savunacak değilim. Ama “usulsüz müdahale veya sansürden arınmış, küresel bir İnternet’i ve İnternet’e daha geniş erişimi” savunan, “İnternet’in, fikir beyan edenlerden iş kurmak isteyenlere kadar, herkes için açık bir forum olarak kalmasını sağlamak” için mücadele edeceğini ilan eden (https://turkish.turkey.usembassy.gov/scottbusby_ozgurinternet.html) ABD ne kadar masum?

Bu soruya yanıt verebilmek için eylül ayının başında gerçekleşen bir başka olaya, SpaceX’e ait Falcon 9’un patlamasına bakalım. ABD’li girişimci Elon Musk’un kurduğu, uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Falcon 9 roketi test sırasında patladı. Patlamada, Facebook’un değeri 200 milyon dolardan fazla olan Amnos-6 isimli uydusu büyük zarar gördü. Mark Zuckerberg patlama sonrası yaptığı açıklamada tüm Afrika’nın İnternet’e bağlanabilirliğine yardımcı olacak bir uyduyu kaybetmekten duyduğu üzüntüyü ve tüm insanlığa internet bağlantısı sağlama misyonları konusundaki kararlılıklarını duyurdu (https://www.techinside.com/patlayan-spacex-roketi-facebookun-hayallerini-suya-dusurdu/).

Hayırsever Zuckerbeg’i en çok üzen Facebook ve ortaklarının internetsiz ülkelere internet götüreceği internet.org projesinin aksaması oldu. Zuckerberg, 2013 yılında yayımladığı makalesinde (http://bit.ly/1jMu40e) dünyayı daha açık ve bağlı (connected) hale getirmek misyonuyla hareket ettiklerini belirtiyor, dünyada sadece 2,7 milyar (dünya nüfusunun üçte birinden biraz fazla) kişinin internet erişimi olmasından yakınıyor ve internet erişimini bir insan hakkı olarak değerlendiriyordu. Bunun için bir şey yapmalıydı…

Ama bu “bir şey”, ne Facebook ne diğer hayırsever şirketler için ilk değildi. Facebook daha önce de, 2010 yılında, internet kullanıcı sayısını artırmak amacıyla 45 ülkede 50 operatörle işbirliği yaparak Facebook’un resimlerden arınmış sadece metin içeren, ücretsiz Facebook Zero (https://en.wikipedia.org/wiki/Facebook_Zero) sürümünü kullanıma sunmuştu. Ancak Facebook Zero arzulandığı gibi internet kullanıcısı sayısını artıramamış, sadece zaten internet bağlantısı olan kullanıcıların Facebook kullanımını teşvik etmişti. Google da 2012’de Facebook Zero’da olduğu gibi Google Free Zone ile Gmail, Google+ ve Google Arama’yı ücretsiz olarak kullanıma sundu. Hem Facebook Zero’nun hem de Google Free Zone’un en büyük sorunu tıklanan bağlantılar bu hizmetlerin dışına çıktığında yaşanıyordu. Sunulan bu hizmetler dışındaki adreslere erişim normal biçimde ücretlendiriliyordu.

Mike Elgan’a göre Google, Google Free Zone ile internet kullanıcı sayısını artırmaktan çok gelişmekte olan ülkelerde Facebook Zero’ya bir alternatif sunmak istiyordu. Ama Google’ın 2013 Haziranı’nda, Zuckerberg’in makalesinden iki ay önce, duyurduğu Loon projesi (https://www.solveforx.com/loon/) daha kapsamlı ve görünen amaç yine internete erişim olanaklarını artırmak. Loon, internet bağlantısı olmayan bölgelere balonlarla internet bağlantısı götürüyor (http://www.datamation.com/mobile-wireless/facebook-and-google-we-need-a-bigger-internet.html).

Dolayısıyla Facebook’un internet.org’u yeni bir girişim değil, ama Google’ın Loon’unundan daha az iddialı olduğu da söylenemez. Liderliğini Facebook’un yaptığı internet.org’un arkasında altı büyük şirket var: Samsung, Ericsson, MediaTek, Opera Software, Nokia ve Qualcomm. Zuckerberg, projenin amacının daha çok para kazanmak olmadığını bir hak olarak gördüğü internet erişimini dünyanın fakir ülkelerine de götürmek olduğunu, insanların internet ile gıda veya ilaç arasında herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiğini söylüyor. internet.org’un amacının “Zuckerber’in daha da zengin olma isteği” olduğunu söyleyenleri ise “eğer daha fazla para kazanmak isteseydim, 1 milyar üyeli Facebook üyelerine daha fazla odaklanırdık. Çünkü Facebook dışındaki 6 milyar kişi daha fakir.” diye yanıtlıyor.

Ancak Facebook’un yoğun çabalarına, kamuoyu oluşturmak için düzenlediği kampanyaya karşın (bunun için 45 milyon dolar harcadığı söyleniyor) Hintliler, “kral çıplak” dediler ve Facebook’un 2015 Eylül’ünde Free Basics ile yeniden pazarlamaya çalıştığı internet.org’u Hindisitan’da yasakladılar (http://www.hurriyet.com.tr/zuckerberge-hindistanda-internet-org-darbesi-40051654). Hintliler, kendilerine internet getirenlere karşı neden böyle nankörlük ettiler?

Kamuoyuna öyle tanıtılmasına karşın internet.org kar amacı gütmeyen bir hayır kurumu değil. internet.org’u oluşturan şirketler de diğerleri gibi kar amacıyla hareket ediyorlar. Yalnızca henüz tam belirgin olmayan yeni iş modelleri peşindeler. Birçok insan, internet.org’un altında yeni iş modellerinin yattığını zaten tahmin ediyor. Ama sorun, Facebook ve ortakları için, “Olsun, kar ediyorlar ama yoksullara internet getiriyorlar.” diye düşünüyor olmaları.

Facebook ve ortakları, insansız hava araçlarından ücretsiz erişime kadar yoksulları internete bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi bu amaç doğrultusunda tamamı Afrika, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’da bulunan 38 ülkede, yalnızca telefon operatörlerinin izniyle kullanılabilen Facebook Free Basics uygulamasını devreye sokmuş durumdalar. Free Basics hizmeti, internet erişiminin megabyte ya da kullanım süresi ile ücretlendirildiği yerlerde sunuluyor. Dolayısıyla Free Basics’in sunduğu ücretsiz erişim olanağı bu yerler için cazip oluyor. Ancak İran’ın milli interneti ne kadar İnternet ise Free Basics (ya da internet.org) de o kadar İnternet. Kullanıcıların Free Basics ile hangi web sitelerine ücretsiz erişebileceğine Facebook ve telefon operatörü karar veriyor. Bir diğer deyişle, kullanıcılar asıl İnternet’ten Facebook duvarlarıyla ayrılarak otoritenin uygun gördüğü siteleri kullanabiliyorlar.

Mike Elgan, Facebook’un internet.org’da uyguladığı stratejiyi bir müşteri edinme stratejisi olarak değerlendiriyor. Nitekim Free Basics, kullanıldığı ülkelerde internet kullanıcılarının sayısını artırmaktan çok var olan kullanıcıların Free Basics’te yer alan uygulamaları ücretsiz kullanarak veriden tasarruf edebilmesini sağlıyor. Elgan, Facebook’un daha önce de “Facebook içinde internet yaratmakla” suçlandığını hatırlatıyor, bunun devamı olan internet.org’un kullanıcıları asıl İnternet’ten koparmayı hedeflediğini vurguluyor (http://www.pcworld.com/article/3033274/internet/the-surprising-truth-about-facebooks-internetorg.html).

Bu nedenle, Hindistan Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun, internet servis sağlayıcıların ilkesel olarak farklı içerikler ya da uygulamalar arasında ayrım yapmaması, tüm web sitelerinin ve internet teknolojilerinin eşitliğini kabul etmesi olarak tanımlanan ağ tarafsızlığına zarar verdiği gerekçesiyle başta Free Basics olmak üzere ülkede ücretsiz ama kısıtlı internet hizmeti verilmesini yasaklaması yerinde bir karar. Birçok insanın hiç yoktan iyidir olarak değerlendirdiği Free Basics, normal internet erişiminin ücretli, Free Basics’in ücretsiz olması nedeniyle diğer uygulamaları ve ağ hizmetlerini Free Basics’te var olmaya zorluyor. Örneğin, topluma yararlı bir hizmeti daha çok insana götürmek istiyorsanız Facebook’un kapısını çalmanız gerekiyor. Bu stratejinin de zamanla kullanıcıları platforma daha bağımlı hale getirdiğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Bu yazıdaki örneğimiz Facebook üzerine. Ama yukarıda belirttiğim gibi benzer bir strateji Google ve kısmen Apple tarafından da izleniyor; İnternet’teki balkanlaşmanın bir tarafında İran, Çin, Kuzey Kore ve Rusya varsa diğer tarafında Facebook, Google ve Apple var.

Dolayısıyla İnternet’te özgürlüğe karşı olan totaliter yönetimleri kınamadan önce İnternet’teki balkanlaşmanın diyalektiğine dikkati çeken Nick Dyer-Witheford’un sözlerine kulak vermek gerekiyor:

İnternet’teki ulusal kısıtlamalar ile İnternet’in evrenselliği, yani Amerikan emperyalizmi arasında diyalektik bir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. İnternet’in açıklığı serbest ticaret doktrininin bir çeşit teknolojik karşılığıdır. Ve eşitlikçi bir evrenselcilikle uygulanmadığından beraberinde ulusal kontrolün tepkisel ve otoriter baskıcı biçimlerini getiriyor. Ama birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. İran’ın veya Çin’in İnternet politikasının gerici doğasına itiraz edenler olabilir. Fakat bu dünyanın Google versiyonunun Amerikalıların dünya ekonomilerini yönetmesine ve onlara nüfuz etmesine yardım ettiğini göz ardı etmektir (http://sendika10.org/2015/12/nick-dyer-witheford-ile-soylesi-defol-git-google/).

Dyer-Witheford’un belirttiği diyalektik ilişki ne yazık ki ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğini savunan birçok internet aktivisti tarafından göz ardı ediliyor. Aktivistlerin hedefinde çoğunlukla İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’daki totaliter yönetimler var. ABD ise “özgür İnternet’in” destekçisi, en azından kendi vatandaşlarının taleplerine kulak veren bir ülke olarak görülüyor. “Görünmeyen el” İnternet’i gerektiği gibi işletirken totaliter rejimler çeşitli müdahalelerle onun doğasına zarar veriyor. Ancak ABD’nin internet politikası Facebook, Google, Microsoft, Apple vb şirketlerin gereksinimleri doğrultusunda şekillenmekte ve bu şirketlerin çıkarları evrensel değerler olarak sunulmakta. Görünmeyen değil ama görülemeyen bir el, bu şirketlerin önündeki engelleri temizlemekte ve neredeyse sınırsız bir serbestlikle hareket etmelerini sağlamakta. İran, Çin ve Rusya’yı, uluslararası şirketlerle oldukça içlidışlı olan Orta Doğu ülkelerinden ayıran da kendi egemenlik sınırları içinde bu serbestliğe itirazları. Elbette ki bu ülkelerin internet politikalarını desteklemiyorum. Söylemek istediğim sadece şirketlerin (ve tabi ki ABD’nin) en az bu devletler kadar toplum için tehlikeli ve zararlı olduğu ve Dyer-Witheford’un da vurguladığı gibi “birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğu”.

Sansüre ve gözetime karşı İnternet’te özgürlük için mücadele gerekli ama eşitlik olmadan özgürlük ne gelişebilir ne de kalıcı olabilir. Dolayısıyla çoğalan internetleri ve sınırları ağ tarafsızlığı bağlamında tartışmak ve buna karşı mücadele etmek daha verimli olacaktır. Ancak Singh’in belirttiği gibi, ağ tarafsızlığını serbest piyasaya ya da altyapıdaki düzenlemelere indirgeme eğilimine karşı eşitlikçilik temelinde ele almak gerekir (http://bit.ly/2cC8DxR). İnternet, yalnız ticari aktörlere değil, çeşitli toplumsal aktörlerin farklı etkinliklerine de açık olmalıdır. Ayrıca ağdaki eşitliğin yalnız telekom şirketlerinin ya da hükümetlerin altyapıdaki düzenlemeleriyle değil uygulamalar ile de bozulabildiği göz ardı edilmemeli.

20 Aralık 2016

Posted In: e-devlet, Erişim Hakkı, facebook, free zone, google, Gözetim, Haktivizm, helal internet, ifade özgürlüğü, internet.org, kuzey kore, milli internet, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, rusya, sosyal ağlar

Yeni İnternetimiz Nasıl Olacak?

6 Nisan günü Twitter’a ve Youtube’a erişimin mahkeme kararı doğrultusunda engellendiği duyuruldu. İlgili karar sadece Twitter’a veYoutube’a yönelik olmayıp Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınması görüntülerini yayınlayan tüm web sitelerini kapsıyordu (http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/28662617.asp, http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49579):

Milli Güvenliği ve Kamu Düzenin Korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu görevlileriyle vatandaşların internet ortamında yer alan yasa dışı içerikler nedeniyle mağdur olmaması, zarara uğramaması, hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi amacıyla talebin kabulüne karar verilmiştir.

Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınması görüntülerini halen yayınlamakta olan Google adlı arama motoru ile aynı yer sağlayıcı üzerinden yayın yapan YouTube adlı internet sitesinden görsel ve videoların, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun’un 8/2. maddesi uyarınca içerikten çıkarılmasına, mümkün olmadığı takdirde erişimin engellenmesine hükmedilmiştir.

İlerleyen saatlerde, şikayet edilen içeriklerin kaldırılmasıyla beraber sözkonusu sitelere yönelik engellemeler de kaldırıldı. Şimdilik…

Nitekim 27 Mart 2015 tarihinde kabul edilen ve 15 Nisan 2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6639 sayılı kanunun 29. maddesiyle, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un 8. maddesi genişletildi. 8. maddede erişimin hangi durumlarda engellenebileceği yer almaktadır:

a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1) İntihara yönlendirme (madde 84),

2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),

3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),

4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),

5) Müstehcenlik (madde 226),

6) Fuhuş (madde 227),

7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),

suçları.

b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar

“Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” başlığıyla eklenen 8/A maddesi ise son derece belirsiz ve keyfi uygulamalara açıktır:

MADDE 8/A – (1) Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Başbakanlık veya millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması ile ilgili bakanlıkların talebi üzerine Başkanlık tarafından internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Karar, Başkanlık tarafından derhâl erişim sağlayıcılara ve ilgili içerik ve yer sağlayıcılara bildirilir. İçerik çıkartılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği, derhâl ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilir.

(2) Başbakanlık veya ilgili Bakanlıkların talebi üzerine Başkanlık tarafından verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi hâlde, karar kendiliğinden kalkar.

(3) Bu madde kapsamında verilen erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilir. Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir.

(4) Bu madde kapsamındaki suça konu internet içeriklerini oluşturan ve yayanlar hakkında Başkanlık tarafından, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur. Bu suçların faillerine ulaşmak için gerekli olan bilgiler içerik, yer ve erişim sağlayıcılar tarafından hâkim kararı üzerine adli mercilere verilir. Bu bilgileri vermeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, üç bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.

(5) Bu madde uyarınca verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen erişim sağlayıcılar ile ilgili içerik ve yer sağlayıcılara elli bin Türk lirasından beş yüz bin Türk lirasına kadar idari para cezası verilir.

Yeni düzenleme, idareyi yargının görev ve yetkileriyle donatarak erkler ayrılığına zarar vermektedir. Daha da önemlisi, bu düzenlemeyle hukuki belirlilik ilkesinden uzaklaşılmıştır. Hukuki belirlilik ilkesi, “yasama organı tarafından meydana getirilmiş tüm düzenlemelerin, gerek idare, gerekse bireyler bakımından hiçbir tereddüte mahal bırakılmaksızın anlaşılabilir olması, yaptırımların neden ve sonuçlarının açık ve anlaşılır olması, kamu otoritelerinin, kanun tarafından yetkilendirilmiş dahi olsa, keyfi şekilde takdir hakkı kullanması ihtimalini barındırmaması olarak anlaşılmalıdır” (Ünsal, 2015). Önümüzdeki günlerde, “can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması” gibi belirsiz gerekçelerle engellenen sitelere rastlanacaktır. Bir sitenin ya da sitede yer alan herhangi bir içeriğin can ve mal güvenliğini, milli güvenliği, kamu düzenini ya da genel sağlığı nasıl tehdit edeceği; içeriğin kaldırılmasının ya da siteye erişimin tamamen engellenmesinin bu tehdidi nasıl ortadan kaldıracağı yakın zamanda görülecektir. Buna göre, yetkililerin yalanlamalarına rağmen salgın olduğunu iddia eden web sitelerinin içeriği genel sağlığı korumak amacıyla engellenebilecek. Seçim tartışmalarının en kızıştığı anda bir sosyal medya sitesine erişim hukuka aykırı da olsa üç gün engellenebilecek (“Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar”).

Böylece “Yeni Türkiye”nin yeni interneti için önemli bir adım atılmış oldu. Önümüzdeki günlerde bu yeni düzenleme, Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşınacak (ayrıntılı bilgi için bkz Ünsal (2015)). Ama nasıl bir internetimizin olacağı, toplumsal muhalefetin tepkilerine ve sansüre karşı uygulayacağı stratejiye bağlı olacak.

Yakında “Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi” adlı bir kitap yayımlanacak. Henüz hazırlanmakta olan kitabın yayımlanacağı zamanı ve hangi yayınevinden çıkacağını bilmiyorum. Ama Füsun S. Nebil’in turk-internet.com sitesindeki yazısında kitabın içeriği ve yaklaşımı hakkında bilgi veriliyor. Kitap, 1999-2015 arasındaki dönemi beş fazda inceliyor (2015a):

  1. 2005 Öncesi
  2. 2005-2007 Arası (5651 Öncesi Yoğun Engelleme Dönemi ve 5651′ Giden Yol)
  3. 2008-2014 Arası (Osman Nihat Şen Dönemi TİB Uygulamaları)
  4. 2011 Güvenli İnternet Dönemi
  5. Torba Kanunlar – Kanunlar Dönemi / 2014 Sonrası

Kitabın ilk iki bölümü turk-internet.com sitesinde özetlenmiş. Nebil, “değişmiyor ki” denilse de sivil toplum tepkilerinin zaman zaman etkili olduğunu ve bu nedenle her bölümün sonuna bir sivil toplum karnesi konulduğunu belirtmekte. 2005-2007 dönemi, sivil toplumdaki farkındalığın ve birlikte iş yapma kültürünün zayıf olduğu, 5651 sayılı kanun öncesinde ise sivil toplumun daha duyarlı davrandığı görülmekte. Nebil bu dönemi şöyle değerlendirmekte (2015b):

Ancak yine de sorunların yeterince takip edilmediği ve “çözüm” yani “yapıcı eleştiri” yerine “çözümsüzlük” üzerine gidildiği durumlar da oldu.

TBMM’deki kanun takibi konusu ise, bugün bile yapılmıyor. O gün de yapılmadı. Bununla kastettiğimiz, komisyonlardaki çalışmalara katılmak ve kanun tasarıları ile ilgili konulara müdahil olmaktır. Meslek kuruluşu olan sivil toplum örgütleri bunu ciddiye alıyor ama tüketicileri ya da kullanıcıları temsil eden sivil toplum örgütlerinin bu konuya (mesela kadınla ilgili sivil toplum örgütlerinin yaptığı kadar) katılmadıkları görülüyor. Bu önemli bir eleştiri konusudur.

Muhtemelen kitabın daha sonraki bölümlerinde sivil toplum için daha olumlu değerlendirmeler yer alacaktır. Sansüre ve filtreye karşı eylemlerde apolitik denilen bir kuşağın sokaklara döküldüğü görüldü. Gezi’nin habercilerinden biriydi.

Ancak yine de Türkiye’deki site engelleme/kapatmalara karşı oluşan tepkiler değerlendirildiğinde toplumsal muhalefetin İnternet’te somut bir stratejisinin olmadığı görülmektedir. İnternetteki özgürlük alanlarını genişletmeyi hedefleyen değil, devletin hamlelerine karşı harekete geçen tepkisel bir muhalefet vardır. İnternette özgürlüğün devletle sivil toplum arasında olduğuna dair bir yanılsama yaygındır; böylece şirketler uzaklarda, tarafsızlıklarını ve saygınlıklarını korumaya devam edebilmektedir. Bu nedenle mücadele de sadece devletin etki alanının sınırlandırılmasına, devletin müdahalelerinden özgürlük sorununa indirgenmektedir. Ancak eşitlik, kullanıcıların internetin gelişiminde söz ve karar hakkı olmadan, özgürlük ve özgürlük mücadelesi de eksik kalmaktadır.

Günümüzde İnternet denilince ilk akla gelen sosyal medya olmaktadır. Kullanıcılar internete değil, Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal medya sitelerine girmektedir. Dolayısıyla, kullanıcıları çoğu zaman ilgilendiren belli başlı sosyal medya sitelerine erişip erişemedikleridir. Bu çerçevede, Nisan ayında yaşanan site engelleme sürecine tekrar döndüğümüzde sürecin ilgili web sitelerinin şikayet konusu olan içeriği sitelerinden kaldırmaları ile sonuçlandığı görülmektedir. Asıl sorun da sorunun sorunun çözülmüş gibi göründüğü noktada başlamaktadır. Prof. Dr. Yaman Akdeniz Twitter’ın talep edilen içerikleri kaldırmasını şöyle yorumlamaktadır (bkz. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49578):

Twitter’ın Anayasa Mahkemesinin kararından bu yana Türkiye ile ilgili politikası başından sonuna kadar yanlış. İçerik temizlemenin ya da gelen talepleri uygulamanın yöntemi bu olmamalı. Göreceksiniz talepler seçimlere kadar daha da artacak.

Twitter tabi ki engelli kalmasını istemiyoruz ama bunu bu şekilde yapması, Türkiye’nin ifade özgürlüğü sorunu açısından da uygun olmayan bir yaklaşım. Hiçbir tartışma yapılmadan, çarşaf listeler halinde talep edilen içerikler ve sadece tweet değil, hesaplar da dahil kaldırılıyor.

Twitter kullanıcılarının kendilerini ifade edecekleri bir ortam sunmakla övünüyor. Ama bu ne kadar güvenilir? Ya da bu ne kadar özgür?. Bu soruları sormak lazım. Bunu çok sorunlu buluyorum. Facebook da yapıyor, muhtemelen Youtube’de yapacak.

Bu sosyal medya firmalarının amacı kullanıcılarını mutlu etmek olmalıdır. Ama bu mutluluk “hükümetin müsade ettiği kadar” gibi değil ya da “erişime engelli olmayayım da ne olursa olsun” olmamalıdır.

Dolayısıyla Twitter ve diğerleri açık kalmak adına hükümetin talebini yerine getirdiler; bundan sonra da yerine getirmeye devam edecekler. Arap Baharı’ndan sonra Facebook ve Twitter gibi sosyal medya sitelerine farklı değerler yüklenmiş olmasına ve Türkiye’de egemenlerce baş belası olarak görülmesine karşın her ikisi de kar amaçlı sosyal medya siteleridir. Politik amaçlar için kullanımları istisnadır. 2009, 2010, 20111 ve 2012 yıllarındaki moda konulara (TT – Trendind Topic) bakıldığında ağırlığın eğlence dünyası ile ilgili olduğu görülmektedir. En çok takipçisi olan hesaplar da bununla ilişkilidir (Fuchs, 2013):
popular_twitter

Sosyal medya şirketlerinin iş modelleri kullanıcı verilerinin metalaşması üzerine kuruludur. Televizyonlar izleyicilerini, radyolar dinleyicilerini ve gazeteler okuyucularını reklam şirketlerine satmaktadır. İnternetin diğer medyalardan farkı ise hedefli reklamcılığı kolaylaştırması ve reklam şirketlerine daha cazip fırsatlar sunmasıdır. Örneğin bir televizyon program içinde yayınlanacak reklamda, programın içeriği veya yayın saati gibi kriterler dikkate alınsa bile reklam herhangi bir izleyiciye yöneliktir. İnternet reklamları ise kullanıcının eğilimlerini dikkate alır. Arama motorlarındaki aramalar, sosyal medyadaki hareketler, gezilen siteler, eposta içerikleri vs analiz edilerek doğrudan belirli bir kullanıcıyı hedefleyen reklamlar gösterilir.

İnternetin diğer medyalardan ikinci farklılığı ise sosyal medya uygulamalarıyla gündeme gelmiştir. Bir televizyon veya radyo, kamu hizmeti yayıncılığı yapmıyorsa ve kendi faaliyeti dışında bir geliri yoksa reklamdan elde edeceği gelire ihtiyacı olacaktır. Fakat izleyiciler reklamlardan pek hoşlanmazlar; eğlencelerinin kesilmesini istemezler. Bir televizyon kanalı izleyicilerini kaybetmek istemiyorsa izleyicinin dikkatini metalaştırırken dikkatli olmalı ve izleyiciyi televizyona bağlayacak programlar üretmelidir. Sosyal medyada ise içerik kullanıcılar tarafından üretilir. Örneğin, Facebook ile aynı teknik işlevlere sahip bir sosyal medya sitesini teknik olarak tasarlamak zor değildir. Facebook gibi bir web sitesi geliştirirseniz bu sizi Mark Zuckerberg kadar zengin yapmaz. Facebook’u Facebook yapan içeriğidir, bir diğer deyişle kullanıcıların Facebook üzerindeki etkinlikleridir. Facebook, bu etkinlikleri artırmak ve kullanıcıların sitede daha fazla zaman geçirmesini sağlamak için çeşitli oyunlar ya da uygulamalar geliştirebilir; yazılım şirketlerine bu yönde ödeme yapabilir. Ama yeni kullanıcıları Facebook’a çeken, onların sitede daha fazla zaman geçirmesini sağlayan ve reklam şirketlerine satılan kullanıcıların etkinlikleri olacaktır. Kısacası, televizyon ya da radyo programlarında içerik medya sahibi tarafından oluşturulurken sosyal medyada kullanıcıların metalaşmasının yanında karşılığı ödenmeyen, el konulan bir emek vardır.

Sosyal medya kullanıcıları sömürülmektedir; şirket sahiplerinin karına kar katmaktadır. Sosyal medyadaki etkinliklerin eğlenceli olması sömürü gerçeğini değiştirmemektedir. Ücretli emekte olduğu gibi bir ücret ilişkisi yoktur. Köle emeğinde olduğu gibi insanlara çalışmazlarsa ölecekleri tehdidi yapılmamaktadır. Ama Facebook etrafında kurulan sosyal ağ, özellikle genç insanları ağa dahil olmaya zorlamaktadır; ağda olmamak bir eksiklik haline gelmektedir. Ağa dahil olmadıklarında yalnız kalacaklardır ve çevrelerindeki organizasyonlardan haberdar olamayacaklardır (Fuchs, 2014 s. 254-255).

Ülkemizde de toplumsal hareketlerden uzak kalacağı savunmasıyla Facebook’un gönüllü emekçisi olan sosyalistler yok mu?

Facebook, Twitter, Google vb şirketlerin iş modellerinin temelinin karşılığı ödenmeyen kullanıcı emeği olduğu dikkate alındığında bu şirketlerin hükümetlerin sansür taleplerine karşı tavırları daha anlaşılır olacaktır. Doğaldır ki şirketlerin devrim yapmak, toplumu demokratikleştirmek gibi hedefleri yoktur. İçerik kaldırma talebine Twitter’ın olumlu yanıt vermesi tutarlı bir harekettir. Twitter, Türkiye’deki kullanıcı emeğinden tamamen mahrum kalmak istememektedir. Hükümetle yaptığı işbirliğinin kullanıcıların tepkisine ve Twitter’dan kopmalarına (dolayısıyla emek gücü kaybına) neden olabileceğini düşünselerdi daha temkinli davranacaklardı.

Aslında temel sorun mülkiyet ilişkilerinin ve bunun kararlara yansımasının göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Facebook’un en tepesinde bulunan 12 kişi, hisselerin %61,1’ine sahiptir. Facebook’ta hisse sahibi şirketler ise şunlardır: Accel Partners, DST Global Ltd., Elevation Partners, Goldman Sachs, Greylock Partners, Mail.ru Group Ltd, Meritech Capital Partners, Microsoft, Reid Hoffman, T. Rowe Price Associations Inc., Tiger Global Management and Valiant Capital Opportunities LLC. Facebook’ta söz sahibi olanlar Facebook’un üst düzey yöneticileri ve bu şirketlerdir; şirketi var eden kullanıcılar değil. Facebook’un gizlilik politikası, hangi kullanıcı verilerinin toplanıp satılacağı, sitede varsayılan ayarın hedefli reklamların kabulü mü reddi mi olacağı, siteye kayıt için gerekli veriler hakkında kullanıcıların söz ve karar hakkı yoktur (age, s.256). Sık sık sosyal medyanın katılımcılığından söz edilir; ama katılımcılık popüler sosyal medya sitelerinin yönetiminde geçerli değildir. Önümüzdeki günlerde daha sık göreceğimiz gibi siteden silinecek içerik ya da kullanıcı hesabı hakkında kullanıcıların söz hakkı olmayacaktır.

Aynı eşitsizlik, diğer özel mülk sosyal medya siteleri için de geçerlidir. Twitter’ın iş modelinde, müşterilerinin talepleri doğrultusunda belirli bir tweetin, hesabın veya konunun (trend) öne çıkarılması vardır (http://www.bbc.com/news/business-24397472). Bunun dışında, normal kullanımda hangi konunun öne geçeceğini, TT olacağını belirleyen algoritmalar açık değildir (https://support.twitter.com/articles/101125-faqs-about-trends-on-twitter). Şirket, enformasyon akışını, ağ bağlantı hızınızdan bağımsız olarak, yavaşlatabilir. Pentland’ın (2014) belirttiği gibi enformasyon akış hızındaki bir değişim ağda beklenmedik sonuçlar doğurabilir.

Kısacası, özel mülk sosyal medyada,

  • Kullanıcılar, mülkiyeti elinde bulunduranların çizdiği çerçevede hareket etmektedir
  • Kullanıcılar sömürülmekte, verileri metalaşmakta ve tek zenginleşen şirket hissedarları olmaktadır
  • Kullanıcılar, üyesi oldukları sosyal medyaya katkıda bulundukça o medyayı daha da zenginleştirmekte ve güçlendirmektedir.Daha sonra ayrılmak isteseler bile “ayrılırsam, zengin bir sosyal ağdan kopacağım, yalnız kalacağım” endişesi başka alternatiflere yönelmeme konusunda bir baskı oluşmaktadır.

Bu nedenle, yalnızca sansüre karşı özgürinternet talep etmek yeterli değildir. İnternetin kullanıcıların karar mekanizmalarında söz sahibi olduğu, eşitlikçi ve işbirliğine dayalı ağlarla örülmesi gerekmektedir. Bu da internetin ticarileşmesine karşı çıkabilmek demektir!

İşehttps://prism-break.org/en/all/#social-networks adresinde yer alan özgür sosyal ağlardan biri denenerek başlanabilir. Önerim, Diaspora* sosyal ağıdır (https://diasporafoundation.org). Ağa http://podupti.me/ adresinde belirtilen sunuculardan biri kullanılarak dahil olunabilir.

Burada yine, “ama tüm arkadaşlarım ve hedef kitlem Facebook’ta ya da Twitter’da. Bu ağları terk edemem.” diyenler olacaktır. İnsanlar haklı olarak sadece kendi kitlesine yayın yapan televizyonların, radyoların ve gazetelerin durumuna düşmek ve en geniş kitleyle bağlantıyı koparmak istemeyecektir. Sadece X örgütünün/partisinin üyelerinden oluşan bir ağ pek cazip değildir.

Ancak Diaspora* klasik bir alternatif medya değildir. Diaspora*’da ikili bir sosyal ağ kurabilir. Diaspora üzerinden diğer ağlara da mesaj göndermek mümkündür. Bir yandan Diaspora*’da şirketlerden bağımsız, özgür bir ağ kurarken diğer yandan Diaspora* üzerinden Facebook ve Twitter hesaplarınıza mesaj gönderebilirsiniz. Diaspora*’daki sosyal ağ büyüdüğünde ne Facebook’a ne de Twitter’a ihtiyacımız kalacaktır.

Zor ve imkansız mı? İnsanları eşit ve özgür sosyal medya için ikna edebilir miyiz?

Denemeden bilemeyiz.

Bunun için (en başta kendimizi!) ikna edemiyorsak, başka bir dünya için ikna edebilir miyiz?

Üstelik aynı senaryoyu izlemekten sıkılmadık mı? Hükümet “içerik kaldırılsın” der, popüler sosyal medya şirketleri de, siteleri tamamen engellenmesin, diğer kullanıcılar mağdur olmasın bahanesinin arkasına sığınarak gerekeni yapar.

Dolayısıyla yeni internetimizin nasıl olacağı bize bağlı…

 

 

Kaynaklar

Fuchs, C. (2013). Social media: A critical introduction. Sage.

Fuchs, C. (2014). Digital Labour and Karl Marx. Routledge.

Nebil, F. S. (2015a), Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi – Bölüm 1 (2006 Öncesi), http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49419, son erişim 19/04/2015

Nebil, F. S. (2015b), Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi – Bölüm 2 (2007- 5651’e Giderken), http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49420, son erişim 19/04/2015

Pentland, A. (2014). Social Physics: How Good Ideas Spread-The Lessons from a New Science. Penguin.

Ünsal, B. (2015), AYM 5651 Yeni Hükümler, http://www.unsalgunduz.av.tr/wp-content/uploads/2015/04/AYM-5651-Yeni-Hukumler-White-Paper.pdf, son erişim 19/04/2015

 

 

 

4 Haziran 2015

Posted In: Diaspora, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Gözetim, ifade özgürlüğü, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Sosyal medya, Twitter

For whom the bell tolls?

Privacy. It has become “hot topic” as number of people who use social networking tools grows and it seems that it will be so for a while. Recent case, provoking a protest storm across the internet, is about Mark Zuckerberg, Facebook founder. According to Mark Zuckerberg, privacy is no longer a social norm. (http://www.ustream.tv/recorded/3848950) So, […]

1 Şubat 2010

Posted In: bilgi teknolojileri, facebook, Genel, Gezegen, internet, privacy, social networking

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com