Özgür Yazılım: Bir Son Mu Yoksa Başlangıç Mı?

Geçen yıl kasım ayında Alternatif Medya Derneği, Dmytri Kleiner’in Telekomünist Manifesto adlı çalışmasının Türkçe çevirisini yayımladı. Telekomünist Manifesto’nun özgün sürümünü http://networkcultures.org/publications/#netnotebook, Türkçe çevirisini ise http://sendika29.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf (*) adreslerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Kleiner (2016), çalışmasını manifesto olarak adlandırmasına karşın bunun “bütün bir kuramsal sistem, dogmatik bir inanç kümesi veya siyasal bir hareketin platformu anlamında bir bildirge” olmadığının altını çiziyor; başlangıç ve tanıtım amaçlı bir bildirge olduğunu belirtiyor. Manifesto, 2004-2008 yılları arasında Kleiner’ın kendisinin ürettiği ve üretimine katkıda bulunduğu, yeniden düzenlenen metinlerden oluşuyor.

Bu yazıda Kleiner’ın (2016) manifestoda yer alan tespit ve önerilerini aktaracağım. Kleiner, bir yazılım geliştirici ve tezlerinin arkasında dijital ortamdaki pratiklerin başarılarının ve içerdiği zaafların eleştirisinin önemli bir yeri var. Manifesto, üç sorun alanı ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor: altyapı, fikri mülkiyet ve bilişsel emek. Kleiner’ın (2016) bu üç sorun alanı hakkındaki tespitlerine katılsam da iki önerisi (Girişimci Komünizm ve Copyfarleft) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunun nedeni Kleiner’ın (2016) önerilerini yanlış, uygulanamaz veya anlamsız bulmam değil. Kleiner’ın (2016) yazdıkları akla yatkın ama biraz fazla sıradışı. Kitaptaki “Girişimci Komünizm” alt başlığını okuyunca insanın kafası allak bullak oluyor. Bu konular hakkında ayrıntılı bir araştırma yapmadan olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmek istemiyorum. Kleiner (2016) her iki önerisinde de, Richard Stallman’ın GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı) yaptığı gibi kapitalizmin kendi kurumlarını, kendisine karşı kullanma amacı güdüyor.
Kleiner (2016) Telekomünizm’le alışıldık bir komünizmden söz etmiyor. Telekomünizm, merkezi olmayan, dağıtık ve uzaktan bir komünizm. Fiziksel bir mekana bağlı değil ve P2P (peer-to-peer) ağlardan esinleniyor. Kleiner (2016), eşitlikçi P2P ağları komünizmle, hiyerarşik ilişkiler içeren istemci-sunucu ağlarını ise kapitalist devletle özdeşleştirmekte ve WWW’nin (World Wide Web – Dünyayı Saran Ağ) gelişimiyle birlikte İnternet’in P2P bir yapıdan saparak istemci-sunucu ağlarıyla örülmeye başladığını belirtiyor. Manifestonun P2P Komüni̇zme Karşı İstemci̇-Sunucu Kapi̇tali̇st Devlet başlıklı bölümünde ağın ekonomi politiğini ve yeniden üretim sorununu tartışıyor. Bu tartışmaya girmeden önce P2P ağlara kısaca bakalım.

P2P Ağlar Neden Önemlidir?

İki ya da daha fazla kullanıcı arasındaki en basit iletişim aşağıdaki gibi bir ağ oluşturmaktır. A ve B bilgisayarları Resim-1’de olduğu gibi birbirlerine doğrudan ses, görüntü ve metin dosyaları gönderebilirler:

Basit ağ
Resim 1

Diğer bir seçenek de istemci olarak adlandırılan A ve B bilgisayarlarının aralarındaki iletişimi bir sunucu üzerinden gerçekleştirmesidir.

Sunucu-İstemci ağı
Resim 2

A enformasyonu C sunucusuna yükler ve B de bunu C’den indirir. “C’ye neden gerek var?” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzde iki ya da daha fazla kişi arasındaki dosya paylaşımının çoğu zaman bir sunucu aracılığıyla yapıldığına dikkat edelim; örneğin bir kullanıcı diğerine WhatsApp’tan fotoğraf gönderdiğinde arada bir sunucu vardır. Çoğunlukla sunucular istemcilere göre daha üstün teknik özelliklere sahiptir. Fakat bu bir zorunluluk değildir. Tam tersi de olabilir. İstemcilerden ve sunuculardan oluşan bir ağ hiyerarşik bir ilişkidir. Herhangi bir istemcinin yokluğu diğer istemcileri ya da sunucuyu olumsuz etkilemez. Sunucuda yaşanan herhangi bir olumsuzluk ise istemcilerin çalışmasını doğrudan etkileyecektir.

İstemci ve sunucu kavramları ağdaki bilgisayarlar arası ilişkide bilgisayarın rolünü gösterir. Pekala aynı bilgisayar ağda hem istemci hem de sunucu olabilir. Aslında Resim 1’deki A bilgisayarı, içerdiği dosyaları B ile paylaşırken sunucu, B’nin dosyalarından faydalanırken istemcidir. Bilgisayarların ağda nasıl ve hangi rollerle ilişkilendirileceği ve bu ilişkinin hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşeceği ağın oluşumunda belirleyicidir. Aşağıda gösterilen istemci-sunucu ağı modelinde tüm iletişim merkezdeki sunucu bilgisayarı üzerinden gerçekleşmektedir. Sunucuya sahip olan veya onu ele geçiren ağdaki tüm iletişimi kontrol etme gücünü de elde eder.

Resim 3

Aşağıdaki P2P modelde ise herhangi bir hiyerarşi yoktur ve tüm bilgisayarlar eşittir. Bu modelde, herhangi bir bilgisayarın ele geçirilmesi veya ağdan çıkması, ağı felç etmez; ağ değişen koşullara göre yenilenir. İnternet kullanıcıları P2P ağları daha çok dosya paylaşım yazılımları/protokolleri ile ilişkilendirmektedir. Napster, Gnutella ve Bittorrent’in ağ yapıları ve kullandıkları protokoller farklılaşsa da özleri aynıdır; hiyerarşinin olmadığı, eşitler arasında bir iletişim:

Resim 4

Günümüzde P2P denilince ilk akla gelen dosya paylaşım uygulamaları/protokolleri (özellikle de BitTorrent) olsa da P2P’yi dosya paylaşımına indirgememek gerekir. İnternet’in kendisi de “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün mimariye gömüldüğü” P2P bir platform olarak gelişmiştir. İnternet’le ilişkilendirilen devrimci olasılıkların temelinde bu mimari vardır. Bu nedenle, kullanıcıların gözetlenmesini ve denetlenmesini arzulayan hükümet ve şirketlerin hedefinde de bu mimarinin olması doğaldır ve arzuladıkları İnternet, kullanıcıların doğrudan bağlandığı veya hizmet aldığı merkezi sistemlerden oluşan bir ağdır. Bu bağlamda, eski İnternet teknolojileri e-posta, IRC ve Usenet’in aksine İnternet’in P2P mimarisiyle çelişen bir istemci-sunucu teknolojisi olan Web’i desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

Kleiner (2016), çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan Web’in, yayıncıların içeriği denetleyebildiği bir yapıya evrildiğini belirtmektedir. Şirketlerin işlettiği Web siteleri başlıca sosyal platformlar haline gelmekte ve Web, içinden çıktığı İnternet’i yutmaktadır. Bu bağlamda Kleiner (2016), İnternet’teki özgürlüğü Web’de özgürlüğe indirgeyen veya Web’i kurtarmaktan söz eden yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Örneğin Web’in mucidi Tim Berners-Lee, kullanıcıları Web’deki üç temel sorun (kişisel verilerin kontrolünün kaybedilmesi, yanlış bilgilerin çok kolay yayılması ve çevrimiçi siyasal reklamcılığın şeffaf olmaması) hakkında uyarmakta ve istenilen Web’i inşa etmeye çağırmaktadır (http://dergi.bmo.org.tr/tekno-politika/webi-icat-ettim-iste-onu-kurtarmak-icin-degistirmemiz-gereken-uc-sey). Kleiner’e (2016) göre ise sorun Web’in kendisidir. Tim Berners-Lee, “tüm bloglar, yazılar, tweetler, fotoğraflar, videolar, uygulamalar, Web sayfaları ve daha fazlası çevrimiçi topluluğumuzu oluşturan dünyanın her yerinden milyonlarcanızın katkılarını temsil etmektedir” diyerek Web’in oluşumundaki kullanıcı emeğini övmektedir. Tim Berners-Lee övgüsünde haklıdır; ancak Web’in istemci-sunucu mimarisinin bu emeğin ürünlerine el konulmasını kolaylaştırdığını yazan Kleiner (2016) da en az onun kadar haklıdır.

(Bu satırları yazarken DefectiveByDesign.org sitesinden bir e-posta aldım. DRM taraftarı şirketlere hürmetlerinden ötürü Tim Berners-Lee’nin itaat ödülüne layık görüldüğü yazıyordu. Berners-Lee şirketlerin baskısı sonucunda web standartlarına DRM özelliğinin eklenmesini kabul etti. Bu standart, kullanıcıyı kontrol etmek ve sınırlamak için kullanılabilecek. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://defectivebydesign.org/tim-berners-lee-receives-obedience-award)

Özellikle, Web 2.0 olarak adlandırılan dönemde kullanıcı emeği Web’in oluşumunda daha belirleyici olmuştur. Web 2.0’ın doğru bir tanım olup olmadığını bir kenara bırakırsak Kleiner (2016) bu dönemin en önemli farkının daha öncesinde sadece merkezi kuruluşların pahalı yazılım paketleri satın alarak ve ücretli personel çalıştırarak üretilmesini sağladığı içeriğin artık katkıları karşılığında hiçbir ücret almayan kullanıcılar tarafından üretilmesi olduğunu ifade etmektedir. Web 2.0’da sunulan arayüzlerle teknik bilgisi çok az olan kullanıcılar bile bir Web yayıncısına dönüşmüştür. Teknik bilgisi daha ileri kullanıcılar için alternatif çözümler bulunmasına karşın Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb siteler teknik bilgisi sınırlı kullanıcıların işini hatırı sayılır ölçüde kolaylaştırmıştır; tüketiciler üretmeye başlamıştır. Kullanıcıların katılımına açıklık Web 2.0 platformlarının ortak özelliğidir. Bu gelişmeyi, demokrasiyle ve İnternet’in toplumsal hareketlerde kullanımıyla ilişkilendiren çok sayıda çalışma vardır. Ama her şey bu kadar toz pembe değildir. Popüler Web sitelerinin değeri, sitede kullanılan yazılımların ve altyapı masrafının çok üzerindedir. Tim Berners-Lee, kullanıcıların Web’i yarattığını söylerken haklıdır ama eksiktir. Üretketicinin (üretici ve tüketici kelimelerinin birleşimi) tüketirken ürettiği Web aynı zamanda topluluk tarafından üretilmiş değerin özel mülkiyet olarak ele geçirildiği bir iş modelinin de temelidir ve “topluluk tarafından üretilmiş değere özel mülkiyet olarak el konulması, teknoloji paylaşımı ve özgür işbirliği vaadine bir ihanettir” (age). Ayrıca Kleiner (2016), “Web 2.0 başlangıç şirketlerine yatırım yapan kapitalistler”in “erken sermayeleşmeyi finanse etmedikleri”ni ve platformdaki değer yaratımı bir ivme kazandığında ortaya çıkıp mülkiyeti ele geçirmeye çalıştıklarını da eklemektedir.

Kleiner (2016), P2P teknolojilerin ağda merkezi sistemlerin yarattığı darboğazlardan kurtulabilmeleri nedeniyle Web 2.0 ve benzeri merkezi sistemlerden üstün olduğunu yazmaktadır. Aslında Tim Berners-Lee’nin dile getirdiği sorunlar Web’in kendisine içseldir. Web paradigması içinde kalarak, Web’in ve onu takip eden Web 2.0’ın enformasyon müştereklerinin çitlenmesiyle ortak zenginliği özel kâra dönüştürdüğünü dikkate almadan gözetime, sansüre ve sahte haberlere karşı çözümlerin geliştirilebilmesi zordur. Kleiner’ın (2016) önerdiği gibi Web’in ötesine geçmek ve popüler internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirmek teknik olarak mümkündür:

Neredeyse en çok kullanılan tüm internet kaynakları, P2P alternatifleriyle değiştirilebilir. Google, her tarayıcının ve her Web sunucusunun arama sürecinde etkin bir düğüm olduğu bir P2P arama sistemiyle değiştirilebilir; Flickr ve YouTube da, kullanıcılara kendi bilgisayarları ve internet bağlantıları yardımıyla işbirliği içerisinde resimler ve videolar paylaşmalarına olanak sağlayan PeerCast, BitTorrent ve eDonkey türü uygulamalarla değiştirilebilir.

Ancak Kleiner (2016) iddiasının hemen ardından da şu uyarıyı yapmaktadır:

İnternet kaynaklarını geliştirmek bir zenginliğin uygulanmasına ihtiyaç duyar ve bu zenginliğin kaynağı girişimci sermaye olduğu sürece, internetin muhteşem P2P potansiyeli gerçekleşmemiş kalacaktır. Kapitalist finansmana alternatifler bulamazsak eğer, sadece bildiğimiz haliyle interneti kaybetmekle kalmayacak ayrıca toplumu internetin P2P görüntüsüyle yeniden yaratma şansını da yitireceğiz.

Girişimci Komünizm

Kleiner (2016) savunduğu nitelikte bir İnternet’in mevcut kapitalist sistemde var olamayacağının ve İnternet’in ilk günlerine dönülemeyeceğinin farkındadır. Kullanıcıların üretimlerini, kâra dönüştüren karar vericiler için P2P yapısının teknik üstünlüğünün herhangi bir önemi yoktur. Kleiner’ın (2016) asıl ilgilendiği nokta kapitalist sisteme karşı, çalışmaya ve paylaşmaya yönelik yeni modellerin geliştirilmesidir. Kleiner (2016), Web’in merkeziyetçiliğine yönelik eleştirisiyle, liberallerin özgürlükçülüğünden ayrıldığı gibi mülkiyet ilişkilerine vurgusuyla da özgür yazılım hareketinden ayrılmaktadır. Ortak mülkiyeti, maddi olmayan malların üretimiyle sınırlamamakta ve özel mülkiyetin maddi dünyadaki varlığının oluşturduğu tehdide vurgu yapmaktadır. Maddi olmayanın sadece enformasyon mallarının dağıtımı olduğunu savunmakta ve bilgisayarların, ağların ve geliştiricilerin son derece maddi varlıklar olduğuna dikkati çekmektedir.

Başta Stallman olmak üzere özgür yazılım hareketinin birçok üyesi, üretim araçlarının müşterek mülkiyetini (fikir ürünlerinde mülkiyeti reddedip doğrudan telif hakları ve patentler üzerine konuşmak isteseler de) fikri mülkiyete sınırlama eğilimindedir. İşin ilginci, sorunu kaynak koduna indirgemek, özgür yazılım hareketinin açık kaynak taraftarlarına yönelttiği bir eleştiridir. DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ve bulut bilişim tartışmalarında bu teknolojilerin yarattığı tehditlerin gayet farkında oldukları gözlenir ama yine de mülkiyet sorunsalının etrafından dolanılır ve mülkiyet ilişkileri tartışılmaz. Tartışmanın maddi olmayan ürünlerle sınırlandırılmasını eleştiren Kleiner (2016) ise üretken varlıkların dağıtımının “sömürü sistemlerini sürdüren zenginlik ve iktidar eşitsizliğinin kökeninde olduğu”nu belirtir ve buna karşı ağ üretimi adını verdiği “üretici varlıkların müşterek olduğu bir üretim tarzı”nı savunur.

Ağ üretiminin temelinde işçilerin “üretici varlıkların müşterek yığınını” bağımsız olarak kullanması vardır. Dolayısıyla kapitalist üretimde olduğu gibi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve bunun sayesinde elde ettiği artı-değerle daha da zenginleşen bir sınıf olmayacaktır. Fakat ağ üretimi, bilinen kolektif üretim biçimlerinden de farklıdır. Kleiner (2016) kolektif üretimin hem kooperatifçilikteki hem de sosyalist devletlerdeki sorunlarına değinmekte, bunların kapitalizmdeki eşitsizliği yeniden ürettiğine dikkati çekmektedir. Örneğin sosyalist devletlerde kapitalist sınıfın yerini “tekno-idareci seçkinler” almıştır. Kleiner’ın (2016) girişimci komünizm olarak adlandırdığı ağ üretim modeli ise üretici varlıkların müşterek kullanımına olanak veren ama eş güdüm yükünün en alt düzeyde olduğu bir sistemdir.

Girişimci komünizm, bir zamanlar Stallman’ın GPL (General Public License – GPL) ile yaptığı hack’in bir benzeridir. Hackerlar arasında bir sistemi ilk tasarım amacı dışında farklı amaçlarla kullanılabilecek biçimde yeniden tasarlamaya ve programlamaya çalışmak oldukça yaygındır. Yazılımın kaynak koduyla dağıtılmasını istemelerinin temel gerekçelerinden biri de budur. Stallman, GPL ile hack’i teknik alanın dışına taşımış ve telif hakkı (copyright) sistemini kendine karşı kullanabilmiştir. Kleiner (2016) da benzer bir yaklaşım içindedir. Kapitalizmin girişim sermayesi, girişimci komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Girişimci komün, kolektif ve bağımsız eş üreticilerden oluşur ve üyelerinin kullanabileceği üretici varlıkların mülkiyetine sahiptir. Girişimci komün, müşterek yığının idaresinden sorumludur ama bunun dışına çıkarak üretimin eşgüdümüne katılmaz. P2P ağlar örnek alınır; eşleri kontrol eden ve kısıtlayan merkezi bir birim bulunmaz.

Girişimci komün, kapitalist sınıfın girişim sermayesi fonu gibi anonim bir şirkettir. Ama dört özelliğiyle ondan ayrılmaktadır (https://wiki.p2pfoundation.net/Venture_Communism):

  1. Girişimci komünde, parayla ya da mülkiyetle pay sahibi olunmaz; yalnızca emek katkısıyla pay sahibi olunabilir.
  2. Girişimci komünün yaptığı yatırımın geri dönüşü kiradan sağlanır. Kapitalizmde girişim sermayesi bir yatırım yaptığında girişimin kârından bir yüzde talep eder. Bir diğer deyişle doğal sermaye, sermaye malları ve insan sermayesi arasında bir ayrım yapmaz. Girişimci komünde ise kira, yalnızca komünün müşterek mülkiyetinde olan doğal sermaye ve sermaye malları ile ilgilidir. İnsan sermayesinden elde edilen gelirin tamamı girişimin kendisine aittir.
  3. Girişimci komün tüm üyeleri tarafından eşit olarak paylaşılır. Böylece mülkiyetin birkaç kişide yoğunlaşmasına izin verilmez.
  4. Emeklerini komün mülküne uygulayan herkes, komüne üyelik için uygun olmalıdır. Komün, kontrol ettiği arazi ve sermayeyle çalışan tüm işletmelerin istihdam ettiği herhangi bir işçinin üyeliğini reddedemez. Böylece, komün üyelerinin dışarıdaki ücretli çalışanları sömürmesinin önüne geçilecek ve komünün yeni üyelerle büyümesi sağlanacaktır.

Kleiner (2016) girişimci komününün yeni bir toplum önerisi olmadığını ve “toplumsal mücadeleye kalkışmak için örgütsel bir biçim” olduğunu vurgulamaktadır. Bunu parti, STK ve diğer aygıtların yerine koymaz. Ama “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı” durdurmadan ve “üretici varlıkların müşterek yığınını oluşturma”dan yenilgi kaçınılmaz olacaktır.

Kısacası, girişimci komünizm, kapitalizme rağmen geliştirilecek ve ona direnecek P2P ağların geliştirilmesini ve dağıtımını finanse etmeyi hedefleyen bir öneridir. Fakat Zimmer’ın (2013) da belirttiği gibi dört başı mamur bir öneri değildir. Örneğin, kendini örgütleyen kolektifler çevre kirliliği gibi daha geniş ölçekli problemlerle nasıl ilgilenecektir? Bir komün üyesi, üye olduğu olduğu bir komünden nasıl ayrılacak ve diğerine katılabilecektir? Bunun yanında Zimmer (2013), Kleiner’ın ortak havuzda yer alan kaynakların kontrol ve işletilmesi ile ilgili deneysel çalışmaları olan Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’u görmez gelmesini eleştirir ve Kleiner’ın girişimci komününün aslında ileri teknoloji kaynak havuzunun işletilmesinden başka bir şey olmadığını belirtir.

Kleiner (2016), girişimci komünizmi anlattığı ikinci bölümün ardından Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’ndan uyarladığı Telekomünist ağ manifestosuna yer verir. Manifestodaki bazı kelimeleri değiştirir: ülke, topluluk; toprak, bütün üretim araçları; kamulaştırma, müşterekleştirme; devrim öz örgütlenme olur.

Copyfarleft

Copyright kelimesini Türkçe’ye çoğunlukla telif hakkı olarak çevirsek de asıl söz konusu olan hak tüketicinin çoğaltma hakkıdır. Ortaya çıkışı ve gelişimi incelendiğinde asıl başlangıç noktasının çoğaltma hakkı olduğu yazarın hakkının sonradan ortaya çıktığı görülmektedir. 16. ve 17. yy’da belirleyici olan yazarın hakkı değil, kraliyetin bilginin akışını denetleme ihtiyacıdır. Çoğaltma hakkı, ancak 18. yy’da mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınacak ve ondan sonra yazarın hakkı ön plana çıkacaktır. Aynı dönem, genel olarak özel mülkiyetin de önem kazandığı ve ideolojik temellerinin atıldığı bir dönemdir. Maddi olmayan zenginliklerin, maddi zenginlikler gibi sahiplenilmesi, denetlenmesi ve ticaretinin yapılması çok daha sonra gündeme gelecek ve değişen koşullara göre farklı biçimlerde yorumlanacaktır. ABD federal mahkemelerindeki raporlar incelendiğinde fikri mülkiyetin özellikle 1990 sonrasında önem kazandığı görülmektedir (May ve Sell, 2006).

Günümüzde telif hakları, patentler ve markalar fikri mülkiyet haklarının farklı biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak önceki bölümde belirtildiği gibi telif hakkını hackleyerek kendi karşıtına dönüştüren Stallman, fikri mülkiyet terimini kullanmaktan özenle kaçınmakta ve farklı uygulama alanları olan telif hakkı, patent ve marka terimlerini kullanmanın daha doğru olduğunu savunmaktadır (https://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html). Enformasyon (örneğin yazılım) rekabetçi bir mal değildir. Dolayısıyla maddi malların aksine aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılabilir. Ayrıca enformasyon kullanıldığı zaman eksilmez; tam tersine arttığı bile söylenebilir. Bu nedenle Stallman, enformasyonun mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışılmaması gerektiğini düşünmektedir. Fakat Stallman’ın temel yanılgısı, fikri mülkiyet haklarının kendinden önce var olan bir mülkiyeti koruduğunu düşünmesidir. Oysa fikri mülkiyetin öncelikli işlevi bir eseri korumak değil, mülkiyet ilişkisinin kendisini yaratmaktır. Bunun için de çoğaltımı çoğu zaman neredeyse maliyetsiz olan ve kopyaları eş zamanlı kullanılabilen enformasyonun “kıt”laştırılması gerekecektir. Kıtlaştırma, bilgi ve enformasyon bir mülk olmazsa onu yaratmak için bir itki olmayacağı; bu nedenle biliminsanının veya sanatçının bireysel olarak ödüllendirilerek bu itkinin sağlanması gerektiği iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu durumda kıt olan biliminsanı veya sanatçının yaratıcı emeği olmakta, fikri mülkiyet hakları ile ona

  • emeğinin ürünlerinin kullanımından kira talep edebilme,
  • kaybının telafisini talep etme hakkı,
  • hakkını piyasada başka birine transfer edebilme hakkı

verilmektedir. Bu düşünceyi savunabilir veya reddedilirsiniz; Stallman’ın özgür yazılımda yaptığı ise ikisinin arasındadır. GPL’in copyleft özelliği ile telif haklarını reddetmemiş ama onu geçersiz kılmıştır. Nitekim bir yazılım ilk andan itibaren telif hakkı yasalarıyla korunur; hak sahibi hakkının ihlal edildiğini düşündüğünde mahkemeye başvurabilir. Dolayısıyla patentte olduğu gibi hakkın geçerliliği için bir kurumun onayına gerek yoktur. Yazılımını GPL ile lisanslayan bir yazılım geliştirici telif hakkı yasalarıyla koruma altındadır. Ama copyright’la korunan bir yazılımın aksine GPL copyleft ile korunur. Yazılım sahibi, “yazılımımı istediğiniz gibi kullanın, değiştirin, paylaşın” der. “Ama paylaşırken benim size verdiğim özgürlüğü devam ettirin. Diğer kullanıcıların özgürlüğünü kısıtlamayın. Aksi taktirde, benim şartlarıma uymadığınızda, telif hakkı kanunları geçerlidir” diye ekler.

Yukarıda belirttiğim gibi enformasyon kullanıldıkça eksilmez, tam tersine özgür yazılım örneğinde olduğu gibi hızla çoğalabilir; bu durumda kıtlık tezinin de tekrar düşünülmesi gerekir. GPL önemli bir başarıdır. Fakat özgür yazılımcılar kendi geçimlerini sağlamak için yine emeklerini satmak zorundadırlar (Kleiner, 2016):

Copyleft, bu nedenle, herhangi bir maddi anlamda ‘toplumu daha iyi kılma’yı başaramaz. Çünkü, özgür yazılımın üreticileri tarafından yaratılan mübadele değeri, onların geçimlerini sağlayabilen maddi mülkiyetin sahipleri tarafından ele geçirilir. Copyleft, işçilerin kendi alışılmış geçimleri dışında zenginlik biriktirmelerine olanak vermediği için, üretken varlıkların ve çıktılarının dağıtımını kendi başına değiştiremez. Bu yüzden, copyleft, zenginlik ve iktidarın dağıtımı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.

Copyleft’in eleştirilerini, maddi olmayan mülkiyetin dar alanına sıkıştırması DRM ve bulut bilişim gibi konularda sürekli savunmada kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Buralarda sorun olduğu, kullanıcının özgürlüğünün tehdit edildiği anlaşılsa da telif haklarının sınırları dışına çıkılamamaktadır.

Kleiner (2016) yine de özgür yazılıma hakkını verir:

ideolojik ve politik geri adımına rağmen, yazılım geliştirme alanında, bütün üretimi ona dayalı olanlara oldukça yarar sağlayan enformasyon müşterekleri yaratmada son derece etkili bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de, özgür yazılım hareketinin yükselişi, daha eşitlikçi üretim biçimleri için çaba harcayan herkes için hakkıyla bir esin kaynağı olmuştur.

Copyleft kültürel çalışmalara uygulanabilir mi?

Bu soruya yanıt verebilmek için Kleiner’ın (2016) vurguladığı gibi üretim malları ile tüketim malları arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim malları, gereksinimlerimizi doğrudan gideren mallardır. Üretim malları ise gereksinimlerimizi dolaylı olarak giderirler. Yazılım hem tüketim hem de üretim malı olabilir. Yazılım fiyatlarındaki bir düşüş yazılım satışından gelir sağlayan firmaların kârını olumsuz etkileyecektir. Ama yazılım firmalarının yanında yazılımı üretim amacıyla, üretim malı olarak kullanan çok daha fazla sayıda firma vardır. Dolayısıyla yazılım maliyetinin düşmesi, özel mülkiyetli yazılımın satışından gelir elde eden şirketler olsa da genel olarak kapitalizmin yararına bir durumdur. IBM ve Google gibi şirketlerin özgür yazılıma desteğini bu bağlamda düşünmek gerekir. Eğer söz konusu olan bir tüketim malı olarak yazılım (örneğin oyunlar) olsaydı kapitalizmin mantığı içinde desteklenmesi söz konusu olmayacaktı.

Bazı istisnalar dışında kültürel çalışmalar çoğunlukla tüketim malıdır. Kapitalizmin, bir tüketim malının ücretsiz dağıtımını desteklemesi için hiçbir neden yoktur. Buna karşın, kültürel çalışmalarda, GPL’den esinlenen farklı lisanslar da ortaya çıkmıştır. Bu lisanslardan en ünlülerinden biri Creative Commons’tır.

Creative Commons (https://creativecommons.org/licenses/?lang=tr),

telif hakkı lisansları ve araçları, kanunun oluşturduğu geleneksel “tüm hakları saklıdır” yapısı içinde bir denge oluşturur. Araçlarımız bireysel yaratıcılardan büyük şirket ve kurumlara kadar herkesin yaratıcı eserlerine basit, standartlaştırılmış bir yol ile telif izinleri vermesini sağlar. Araçlarımızın ve kullanıcılarımızın kombinasyonu geniş ve büyüyen dijital bir ortaklıktır ve telif hakları çerçevesinde kopyalanabilir, dağıtılabilir, düzenlenebilir, karıştırılabilir ve üzerine inşa edilebilir bir içerik havuzu olabilir.

Kleiner (2016), Creative Commons’ın yeni bir dönem başlattığını ve bu dönemde fikri mülkiyete karşı mücadelenin “avukatlar, profesörler ve hükümet üyeleri ” tarafından yürütüldüğüne dikkati çekmektedir. Bu durum, mücadelenin vizyonunu da fikri mülkiyet karşıtlığından, sanatçıların küresel medya şirketlerine karşı haklarının korunmasına kaydırmıştır. Kleiner (2016), Creative Commons lisanslarının müştereklere yönelik bir lisanslama olmadığını, “her hakkı saklıdır” ile “hiçbir hakkı saklı değildir” arasında geniş bir aralıkta seçenekler sunduğunu belirtir. Savunucularının iddialarının aksine Creative Commons, oku-yaz kültürünü geliştirmemekte, üreticinin kontrol hakkını artırırken tüketicinin haklarını göz ardı etmektedir

Bu bağlamda, 2004’te Özgür Yazılım Vakfı’nın yönetim kuruluna seçilen ve Creative Commons’ın mimarlarından olan hukuk profesörü Lawrence Lessig’in GPL’i örnek aldığını değil, fikri mülkiyet haklarını, muhalif bir hareket görünümü altında yeniden ürettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Creative Commons, GPL’in copyleft’inde olduğu gibi herkesin kullanımına açık, müşterek bir alan yaratmaz; telif karşıtı hareketi ayrıştırıp ehlileştirir. Bu nedenle Kleiner (2016), müştereklikten uzak olduğunu vurguladığı Creative Commons’u, Creative Anti Commons olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Kleiner’ın bunun yerine önerisi, Creative Commons’ı temel alan, ama onu tüketici haklarını da içerecek şekilde genişleten Copyfarleft lisansıdır.

Copyleft’i olduğu gibi uygulamak üreticinin tercih edebileceği bir durum olmayacaktır. Copyleft, kullanıcıların temel haklarına saygı gösterildiği sürece özgür yazılımın ticari amaçlı kullanımını engellemez. Bir yazarın romanını copyleft lisansıyla yayınlar ve bir yayınevi de bu romanı basıp satarsa copyleft’i ihlal etmiş olmayacak ama yazarın emeği sömürülmüş olacaktır. Bu durumda, sanatsal çalışmalardaki copyleft’in kullanım özgürlüğünü ticari amaçlar için kullanılmamak kaydıyla paylaşması daha yerinde olacaktır.

Kleiner’ın (2016) copyfarleft önerisi ise bunu bir adım öteye taşımaktadır. Copyfarleft ticari bir kullanımı değil, müştereklere dayanmayan bir kullanımı kısıtlayacaktır:

Copyfarleft özellikle işçilerin komünal mülkiyeti bağlamında çalışanlar için bir kural kümesi ve üretimlerinde ücretli emekle özel mülkiyeti kullananlar için ayrı bir kural kümesine sahip olmalıdır. Copyfarleft lisansı, hem üreticilerin özgürce paylaşmasını mümkün kılmalı hem de emek ürünlerinin değerini elde tutmalarını sağlamalıdır. Başka bir ifadeyle işçilerin emeklerini müşterek mülkiyete uygulayarak ödeme almalarını mümkün, ancak özel mülkiyet sahiplerinin ücretli emek kullanarak kâr elde etmelerini imkânsız kılmalıdır. Böylece, copyfarleft lisansıyla, sahibi işçiler olan bir basım kooperatifi müşterek yığını dilediği gibi yeniden üretme, dağıtma ve değiştirme özgürlüğüne sahip olacak, ancak özel mülkiyet olan bir yayınevinin özgür erişime sahip olması engellenecektir. Bu şekilde, copyfarleft, özel mülk dağıtımdaki kısıtlamalara rağmen copyleft anlamında özgür kalır. Copyfarleft yalnızca müşterekten eksiltmeleri yasaklar, ona yapılan katkıları değil

Kitabın sonunda, ‘Alıntı-Gayriticari-LisansDevam 3.0 Yerelleştirilmemiş’ lisansından (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/3.0/) türetilen copyfarleft lisansı için bir model olan Ağ Üretimi Lisansı’nın tam metnine yer verilmektedir.

***

Kleiner’ın hem girişimci komün hem de copyfarleft’teki yaklaşımı açıktır: Eskinin bağrında yeni toplumu inşa etme girişimi. Paylaşmanın ve ortak çalışmanın yeni yollarını yaratarak müşterekleri inşa etmeyi ve genişletmeyi hedeflemektedir. İşe yarar mı? Daha çok tartışmak, Zimmer’ın (2013) belirttiği gibi Elinor Ostrom’ın çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde incelemek ve belki deneyip görmek lazım…

Google ve Facebook gibi devleri biz yarattık; kendi emek ürünlerine yabancılaşan insan bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti karmaşası içinde şirketler ve hükümetler karşısında daha da güçsüzleşecek. Bu nedenle tek yolun “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı durdurmak” olduğunu yazan Kleiner’a tamamen katılıyorum.

Telekomünist Manifesto Türkçe’ye geç çevrildi ama güncelliğini hala koruyor.

(*) http://sendika48.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf adresine erişemezseniz sendika49’u sendika50, sendika51, vs yaparak tekrar deneyiniz.

Kaynaklar
May, C. ve Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Kleiner (2016), D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Zimmer, Z. (2013). Manifesting the Internet: A Review of Dmytri Kleiner’s The Telekommunist Manifesto. Ann Arbor, MI: Michigan Publishing, University of Michigan Library.

 

21 Haziran 2017

Posted In: Copyfarleft, Dmytri Kleiner, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, girişimci komünizm, Haktivizm, ifade özgürlüğü, kitap, Özgür yazılım, P2P, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, telekomünist manifesto, Telif, Tim Berners-Lee, web

İnternet Yaşamdır

ABD hükümetinin maddi olarak desteklediği bir sivil toplum kuruluşu olan Freedom House’un Freedom On The Net (Ağda Özgürlük) 2016 adlı raporu kasım ayında yayımlandı (https://freedomhouse.org/sites/default/files/FOTN_2016_BOOKLET_FINAL.pdf). Rapor 65 ülkeyi (dünyadaki tüm internet kullanıcılarının %88’ini) kapsıyor ve Haziran 2015’ten Mayıs 2016’ya kadar olan gelişmeleri değerlendiriyor. Raporda internet özgürlüğünün son altı yılda gerilediği, hükümetlerin şimdiye dek hiç olmadığı kadar sosyal medyayı ve iletişim uygulamalarını sansürlediği belirtiliyor. Hükümetler, özellikle hükümet karşıtı gösteriler sırasında enformasyonun hızlı yayılmasını önlemek amacıyla çeşitli yollara başvuruyorlar. Bir yandan sosyal medyaya erişim kısıtlamaları artarken diğer yandan da internet kullanıcıları yaptıkları paylaşımlar nedeniyle cezalandırılıyorlar. İçerik paylaşımının yanında Facebook’ta bir içeriği beğenmek veya başkalarının kendilerine gönderdiği mesajları ihbar etmemek bile soruşturma konusu olabiliyor. Örneğin, geçtiğimiz yıl Tayland’da bir işçi Facebook’ta kralın köpeğine hakaret ettiği gerekçesiyle askeri mahkemede yargılanırken Suudi Arabistan’da bir internet kullanıcısına ateizmi yaydığı gerekçesiyle 10 yıl hapis ve 2000 kırbaç cezası verilmiş. Ayrıca 2013’ten bu yana bu tarz tutuklamalar yapan ülkelerin sayısında %50 artış olduğu görülmekte. Rapora göre son zamanlarda sansürün teknik çapı genişledi. WhatsApp ve Telegram gibi uygulamalar da artık hükümetlerin hedefinde.

Değerlendirilen 65 ülkeden 34’ünde internet özgürlükleri gerileme eğiliminde. Araştırmada aşağıdaki kriterler göz önünde bulunduruluyor:

  • Bir sosyal medya sitesinin veya bir uygulamanın, enformasyon paylaşımının önüne geçmek amacıyla, geçici ya da kalıcı, kısmen ya da tamamen engellenmesi
  • Politik, toplumsal veya dini içeriğin engellenmesi
  • Toplumsal veya politik gelişmeler nedeniyle internetin yerel ya da ülke çapında kesilmesi
  • Herhangi (bir sponsorluk bilgisi açıklanmadan) ücretli sosyal medya kullanıcılarının çevrimiçi tartışmaları hükümet lehine yönlendirmesi
  • Sansürü ve cezalandırmayı artıran yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Gözetimi artıran ya da anonimliği sınırlayan yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının politik veya sosyal bir içerikten dolayı tutuklanması, hapse atılması ya da uzun süreli gözaltına alınması (soruşturma amaçlı kısa süreli gözaltılar kapsam dışı)
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının fiziksel saldırıya uğraması ya da öldürülmesi
  • Hükümet karşıtlarına veya insan hakları örgütlerine siber saldırıların düzenlenmesi

Bu kriterlere göre internet özgürlüklerinde gerileme eğilimi tespit edilen ülkelerin başında Uganda, Bangladeş, Kamboçya, Ekvador ve Libya geliyor. İnternet özgürlüklerinin en çok ihlal edildiği ülke ise Çin. Raporda ülkeler üçe ayrılmış: İnternetin özgür olduğu, kısmen özgür olduğu ve özgür olmadığı ülkeler. Fransa, İtalya, Gürcüstan, Almanya, Ermenistan ve Avustralya internetin özgür olduğu ülkeler arasında yer almasına karşın bu ülkelerde de özgürlüklerde bir gerileme var. Uganda, Libya, Hindistan, Brezilya, Güney Kore ve Ukrayna’da ise internet kısmen özgür. Türkiye, Rusya, Tayland, Mısır, Kazakistan ve Özbekistan internetin özgür olmadığı ve özgürlüğün gerilediği ülkeler. Rapor, sosyal medyanın Türkiye’deki darbe girişimi karşısında önemli bir rol oynamasına rağmen temmuz ayından itibaren internet özgürlüğünde önemli bir gerileme olduğunu yazıyor.

Rapor şaşırtıcı mı? Bence değil. Çünkü internet yaşamdır. Fakat internet yaşamdır derken ülkemizde bu sloganı kullananların büyük kısmı gibi internetin yaşamda olumlu anlamda köklü değişiklikler yapabileceğini anlatmak istemiyorum. Teknolojinin toplumsal ilişkileri etkilediğini kabul etmekle beraber belirli toplumsal ilişkiler içinde geliştiğini ve ondan etkilendiğini vurgulamak istiyorum. Dünyada hak ve özgürlüklerdeki gerilemenin internette sansür ve gözetimin artmasıyla paralel bir seyir izlemesi olağan bir durum. Ancak raporun doğru saptamalar içermesine karşın gerçekliği kısmen yansıttığını düşünüyorum. Raporun özellikle sosyal medya uygulamaları ve hükümetlerin bunları sınırlayıcı müdahaleleri üzerinde durduğuna dikkat edelim. Yukarıdaki kriterler doğrultusunda değerlendirildiğinde dünyadaki birçok hükümetin özgürlüklere düşman ve ABD’nin de internetin özgür olduğu az sayıdaki ülkelerden biri olduğu görülüyor. Sosyal medyanın şirket, dolayısıyla yönetiminde sadece sınırlı sayıda kişiye hak tanıyan, yapısını şimdilik bir tarafa bırakalım. Söz konusu sosyal medya uygulamalarını yaratan koşulların başında internetin adem-i merkeziyet üzerine kurulu yapısı geliyor. Diğer medyalarla karşılaştırıldığında mülkiyet ilişkilerinin belirleyiciliğinin daha sınırlı olduğu bu yapıda (en azından teoride) büyük bir medya tekeli de bütçesi sınırlı bir demokratik kitle örgütü de internet üzerinden kitlelere ulaşabilir. Dolayısıyla internet özgürlüğü için daha büyük bir tehlike hükümetlerin ve şirketlerin internetin altyapısını değiştirmeye yönelik adımları. Şirketlerin bu yönde yaptığı müdahaleler, sivil toplum örgütlerinin buna karşı mücadeleleri, taraflar arasında kurulan ittifaklar ve hükümetlerin sergilediği duruş özgürlüğün hükümetlerin sosyal medyaya müdahalelerine karşı mücadeleye indirgenemeyeceğini gösteriyor. Bunun en iyi örneklerinden biri de ağ tarafsızlığı tartışmaları.

İSS’lerin (İnternet Servis Sağlayıcı) ve hükümetlerin internetteki bütün içeriğe eşit davranması anlamına gelen ağ tarafsızlığı hakkındaki tartışmalar, internette kendiliğinden bir özgürlüğün olmadığının en büyük kanıtıdır. Ağ tarafsızlığına göre beklenti, ağları işletenlerin uygulamalar, içerik, web siteleri ve platformlar arasında ayrım yapmamasıdır. Buna göre İSS’ler belirli bir uygulama ya da siteye erişim hızını artıramaz, belirli bir enformasyona erişimi önceliklendiremez. Bu, internete atfedilen özgürlüğün temellerinin başında gelir. Fakat bir zorunluluk değil tasarımsal bir tercihtir. 2000’li yılların başından itibaren ağ altyapısını sağlayan şirketlerin bu tasarımı değiştirmek için hem teknik hem de hukuksal açıdan son derece ciddi müdahaleleri var. Örneğin 2005 yılında FCC’nin (U.S. Federal Communications Commission – Federal İletişim Komisyonu), ABD’li ağ işletmecilerinin yoğun lobi faaliyetleri sonucunda, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini düzenlenen bir iletişim hizmeti olmaktan çıkararak düzenlenmeyen enformasyon hizmeti sınıfına dahil etmesi çok kritik bir karardır. Elbette tartışma burada sonlanmaz. Ama tartışmanın devamına bakmadan önce teknoloji tarihinde kısa bir gezinti yapmak ağ tarafsızlığının bir zorunluluk değil, tasarımsal bir tercih olduğunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Felczak’ın (2013) ifade ettiği gibi telefon taşıyıcılarının (carrier) veri ağlarına ilgisi yeni değildir. Veri ağlarının ortaya çıkışıyla beraber telefon iletişimi ve altyapısını kontrolle yetinmeyip ağ iletişiminin doğasını tanımlamaya çalışmışlardır. Böylece bu iletişimin alt yapısını sağlayanlar olarak mümkün olan en ayrıcalıklı pozisyonu elde edebileceklerdir. Taşıyıcılar fırsatını yakalayıp daha bağımsız hareket edebildiklerinde kamusal, ticari olmayan ve farklı iletişim biçimleri aleyhine kar oranlarını artıracak yollara sapmaktadır. X.25’in öyküsü buna güzel bir örnektir. Felczak’ın (2013) X.25 ve ARPANET karşılaştırması tasarımsal tercihlerin bir teknolojinin gelişimi ve benimsenmesinde ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

1970’lerde bilgisayar fiyatlarının düşmesi ve kullanım alanlarının artmasıyla, telefon taşıyıcılarında veri ağlarına yönelik bir ilgi oluşur. Kuzey Amerika ve Avrupa’da videoteks üzerine kurulu, devlet destekli veri ağı ve modernleştirme projelerinin yürütülmesi için girişimler başlar. Bu girişimlerde telefon taşıyıcılarına veri ağlarının doğasını ve kullanılacak teknolojiyi belirleme konusunda geniş (ve denetimsiz) bir özgürlük verildiğinde taşıyıcılar temel ağ protokollerini ve kullanılacak teknolojileri,

  • telefon altyapısı üzerindeki güçlerini yoğunlaştıracak ve genişletecek,
  • özel ağ operatörlerinin sayısını ve kapasitesini sınırlayacak,
  • kullanıcıların iletişim biçimlerinin doğasını büyük ölçüde tanımlayabilecek

biçimde tasarlamaya yönelirler.

Taşıyıcıların yukarıda belirtilen amaçlarına ulaşabilmeleri ve yeni oluşmakta olan piyasayı kontrol altına alabilmeleri için öncelikle üreticilerden ve onların özel mülkiyetli ağ ürünlerinden ve protokollerinden bağımsız olmaları gerekmektedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, taşıyıcıların geliştireceği özel mülkiyetli olmayan bir protokol farklı üreticiler tarafından uygulanabileceği için taşıyıcılar tek bir üreticiye bağımlı kalmayacaktır. İkinci neden ise stratejik olarak çok daha önemlidir. Böylece taşıyıcılar ağ protokollerini kendi vizyonları, öncelikleri ve değerleri doğrultusunda şekillendirebilecek ve üreticileri kendi öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirebileceklerdir (age).

Taşıyıcılar bu doğrultuda geliştirdikleri X.25 protokolünün ulusal ağlarda işlevsel kullanımını da sağlarlar. X.25’li ağlar 1977’de Kanada’da, 1978’de Fransa’da, 1979’da Japonya’da ve 1980’de Britanya’da kullanılmaya başlanır. X.25, geleneksel telefon bağlantılarında kullanılan devre anahtarlamadan farklı olarak paket anahtarlama teknolojisine dayanmaktadır. Devre anahtarlamada, iki taraf arasında bir bağlantı kurulur ve bağlantı konuşma süresince sabit kalır. Aynı kaynak, konuşma süresince başka yerde kullanılamadığından bir kaynak israfı vardır. Paket anahtarlama teknolojisinde ise taraflar arasında fiziksel bir bağlantı kurulmadan veri paketlere bölünerek karşı tarafa iletilir. Gönderenin görevi mesajı paketlere bölmek, alıcınınki ise bu paketleri tekrar bir araya getirmektir. Bu ağ modelinde ağ, paketlerin kaynak ve hedefi doğrultusunda basit bir veri taşıma servisi sunar. Modele göre paketlerin yanlış sırada gelmesi durumunda alıcı paketleri yeniden doğru şekilde sıralayabilir ya da alıcı hatalı paketin yeniden gönderilmesini talep edebilir.

Ulusal taşıyıcılar veri ağını yürüttükleri telefon işlemlerinin bir uzantısı olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla kullanılmakta olan telefon ağı altyapısına veri ağı bileşenleri eklemek yeterli olacaktır. Taşıyıcılar ağ altyapısına sahip olduklarından kullanıcılar için veri akışını düzenleyecekleri, trafik ve hata kontrolü sağlayacakları varsayılmaktadır. Basit bir arayüzle ağa bağlanan kullanıcılar akış ve hata kontrolünün ağa bırakacaklardır. Ayrıca X.25’te, kullanıcıların ağa doğrudan bağlanacağı varsayılarak özel ağlar içinde kullanılan protokollerle iletişime ve ticari ağ operatörlerinin taşıyıcı ile rekabetine fazla açık kapı bırakılmaz. Taşıyıcıların yönlendirdiği tasarımsal tercihler, kendilerini oluşmakta olan telekomünikasyon piyasalarında belirleyici bir konuma getirmektedir.

X.25, Almanya, Britanya ve Fransa’da videoteks hizmetlerinde kullanılır. Taşıyıcılar bu hizmeti iki uçta da kontrol edebilmektedir. Birincisi, kullanıcılar videoteks terminalleri ile telefon ağı üzerinden sisteme bağlanmaktadır. İkincisi, içerik sağlayıcıların enformasyon hizmeti verebilmesi için veritabanlarının taşıyıcıların ağına bağlaması gerekmektedir. Hatta Almanya ve Britanya’da içerik sağlayıcılar doğrudan taşıyıcıların kendi veritabanlarını kullanabilmektedir. Böylece taşıyıcılar bulundukları stratejik nokta sayesinde hem kullanıcılardan hem de içerik sağlayan şirketlerden gelir elde edebilmektedir.

X.25’in başarılı olabilmesi ve yaygınlaşabilmesi için hem kullanıcıların hem de içerik sağlayıcıların videoteksi benimsemesi gerekmektedir. Ancak Fransa’daki Teletel (bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Minitel) dışındaki ağlar başarılı olamaz. Belki daha sonra İnternet adını alacak olan ARPANET olmasaydı X.25’in bir başarı şansı olacak, diğer ülkeler de Teletel deneyiminden faydalanabilecektir. Ancak 1976’dan 1980’lerin sonlarına kadar telefon taşıyıcıların X.25’i ile ARPA’nın (ABD Gelişmiş Savunma Araştırmaları Projeleri Birimi) paket anahtarlama teknolojileri TCP (Transmission Control Protocol – Aktarım Kontrol Protokolü) ve IP (Internet Protocol – İnternet Protokolü) yarışacak ve yarışın kazananı TCP/IP olacaktır.

Telefon taşıyıcılar, hedefleriyle paralel bir şekilde X.25’i sıkı bir şekilde kontrol etmektedir. ARPA ise ağı tasarlarken içinde bulunduğu koşullar nedeniyle daha gevşek davranmak zorunda kalır. Ağ, hem ordunun genel ihtiyaçlarını hem de araştırma kuruluşlarının özel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Fakat bu yerlerin yöneticileri ağın geleceği konusunda kuşkulu olduklarından ellerindeki bilişim kaynaklarından vazgeçme konusunda isteksizlerdir. Bu nedenle ARPANET, farklı bilgisayarları, ağları ve altlarındaki medyayı desteklemelidir. Bir başka öncelik ise ağın ölçeklenebilirliğidir. Güvenilirlik ve performanstan vazgeçmeden ağ büyüyebilir olmalıdır. Farklı ağlarda kullanılan farklı protokollerin birbirine çevrimi ölçeklenebilirliği azaltacağından ortak ve olabildiğince basit bir protokole gerek vardır. Bunun için de ağın paketleri yalnızca taşımasına ama akış ve hata kontrolü gibi karmaşık işlemlerin uçlardaki bilgisayarlar tarafından gerçekleştirilmesine karar verilir.

Kısacası telefon taşıyıcıları, homojen, sınırlı büyüyen ve belirli uygulamalara izin veren bir ağ ve buna uygun bir protokol tasarlarken ARPA bilgisayar, ağ ve medya farklılıklarına öncelik veren, gelecekteki büyümeyi ve uygulama esnekliğini dikkate alan bir ağ ve protokol hedeflemektedir. TCP/IP tasarımcılarının amaçları X.25’ten farklı olduğu için ortaya çıkan üründeki güç ilişkileri de farklı olacaktır.

Çalışma birçok tasarımsal tercihi içermektedir. Ama TCP/IP’nin zaferini sadece tekniğe bağlamak yanlış olur. Bilgisayar üreticilerine TCP/IP’yi bilgisayarlarına ve ağ ürünlerine uygulamaları için fon sağlandığı ve ARPA’nın TCP/IP’nin fiili bir standart haline gelmesi için uğraştığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuçta telefon taşıyıcıların bağlantıyı, iletimi ve içeriği metalaştırma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Ayrıca ArpaNet’in ilk günlerinde ABD’nin en büyük telefon taşıyıcı AT&T’nin ağa daha etkin katılımı kabul etmeyip X.25’e yatırım yapmayı tercih ettiğini de eklemek gerekir. Nedeni ise açıktır, karşısında metalaştırmaya yeterince açık olmayan bir ağ vardır. Fakat taşıyıcılar ağdan daha fazla kar elde etme arayışına devam ederler. İstedikleri fırsatı 1990’larda “IP kıtlığı” tartışması sonrası ortaya çıkan IPv6’da yakalarlar. IPv6’nın tasarım sürecine dahil olan ABD Donanması ve içlerinde kablolu televizyon endüstrisinin de yer aldığı ABD’li bazı şirketler IPv6’da kaynak ayırmanın ve trafik önceliklendirmenin olmasını talep ederler. Böylece çoklu ortam içeriğini ve zamana duyarlı veri ayrıcalıklandırılabilirken bu sınıfa girmeyen içerik ağda daha yavaş iletilecektir. ABD Donanması bunu stratejik amaçları için istemektedir. Kablo endüstrisi ise evlere çoklu ortam uygulamalarını götürmekle ilgilenmektedir. Taşıyıcılar ise bunu içerik sağlayıcılardan gelir elde etmek için kullanabilecekler.

AT&T’nin eski CEO’larından Edward Whitacre 2003 yılında tam da bunu talep etmektedir. Google, Yahoo veya başka biri AT&T’nin altyapısını kullanıyorsa bunun karşılığını ödemeli, bunun için bir mekanizma olmalıdır. Fakat sorun yalnızca Google, Yahoo, Facebook vb tekellerle AT&T, Verizon ve Comcast gibi taşıyıcılar arasında değildir. Taşıyıcıların arzuladığı X.25’te yapmaya çalıştıkları gibi ağın tarafsız olmaması ve bütün içeriğe eşit davranılmamasıdır. Nitekim şu anda bu amaçlarına daha kolay ulaşmalarına yarayacak olan IPv6 henüz IPv4’ün yerini almamış olsa da taşıyıcılar 2000’li yıllardan itibaren içerik filtreleri ve derin paket inceleme gibi teknolojilerle içeriğe göre ağdaki trafiğe müdahale edebilmekteler (age).

Taşıyıcıların ağa müdahalelerini genelleştirebilmeleri için teknik çözümlerin yanında sektörle ilgili düzenlemelerin kaldırılmasına veya gevşetilmesine de ihtiyacı vardır. Örneğin Google’dan, sunduğu hizmetlerin kullanıcılara daha hızlı erişmesini sağlamak istiyorsa taşıyıcılara ek ödeme yapması istenmektedir. Elbette ki aynı ilişki son derece sınırlı bir bütçeyle faaliyetlerine devam eden alternatif medya içerik üreticileri, demokratik kitle örgütleri ve özgür/açık kaynaklı yazılım kullanıcıları için de zorunlu olacaktır. Mağdurlar ve bilişim tekelleri, taşıyıcılara karşı hukuksal mücadelede bir araya gelirler. Bu birlikteliğin sorunlarını yazının sonunda yer vereceğim. Ama teknik kararları belirleyecek veya onları sınırlandırabilecek bir hak mücadelesinin önemli olduğunu özellikle belirtmem gerekiyor.

Ortak taşıyıcılık (common carriage), bu hak mücadelesinin önemli bileşenlerinden ve ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarını anlamada önemli bir yere sahip tarihsel bir kavramdır. Kavramın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır. Ortak taşıyıcılığın iki temel ilkesi vardır. Zararlardan sorumlu olmak ve kamuya hizmet zorunluluğu. Birincisi taşıyıcının taşınan malın güvenliğinden sorumlu olmasıdır. İkincisi ise kamuya hizmettir. Eski İngiltere’de ortak (common) sözcüğü işi yapan kişinin bir kişi ya da gruba değil kamuya hizmet ettiğini belirtmektedir. Örneğin bir terzi, belirli kişi ya da kişilerin özel terziliğini değil, herkesin terziliğini yapıyorsa “ortak terzilik”ten söz edilmektedir (Guniganti ve Grabowski, 2013).

Ortak taşıyıcılık kavramı, teknolojinin evrimiyle genişler. Buharlı gemiler ve demir yollarından sonra telgraf ve telefon da bugün internet düzenlemelerine örnek olabilecek biçimde ortak taşıyıcılık ilkesine göre düzenlenir. Telgraf kamuya açık bir hizmet olarak kabul edilir, göndericiler arasında bir ayrım yapılmaması konusunda düzenleme yapılır. Önce gelen, önce hizmet alacaktır. 1881’deki bir mahkeme kararı telgraf ile taşımacılığı aynı düzlemde ele almaktadır. Tabi burada taşıyıcılığın birinci ilkesi gereksizleşir, ikinci ilkesi öne çıkar. Telefon da aynı çizgide ilerleyecektir. ABD Kongresi’nin 1910’daki kararına göre telgraf, telefon ve kablo şirketlerinin ortak taşıyıcı olarak nitelendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. AT&T’nin yerel rakiplerini satın alması ve bölgeler arası bağlantıları yapmaması nedeniyle Adalet Bakanlığı devreye girecek ve 1913’te AT&T düzenlemeyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Kingsbury Taahhüdüne göre AT&T, Western Union ile ilişkisini kesecek; rekabetçi nitelikte olmayan bağımsız telefon şirketlerinin AT&T’nin uzun mesafe ağıyla bir birine bağlanabilmesine izin verecek ve rekabet ettiği bağımsız telefon şirketlerini satın almaktan vazgeçecektir. Karşılığında da telekomünikasyon sektörünün özel sektörün elinde kalmasına izin verilecek ve şirket demiryollarında ve Standard Oil’de olduğu gibi parçalanmayacaktır (age).

Tüm bu düzenlemelerin sorumluluğu 1887’de kurulan ICC’nin (Interstate Commerce Commission – Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu) üzerindedir. Fakat bu süreçte ICC’nin asıl işi olan demir yollarının düzenlenmesine odaklanması, telgraf ve telefon şirketleriyle yeterince ilgilenememesi nedeniyle 1934 yılında ABD’de yürürlüğe giren İletişim Yasası’yla FCC kurulur. İletişim Yasası’nda Eyaletler Arası Ticaret yasasındaki ortak taşıyıcı tanımı alınarak ortak taşıyıcı “kamuya bir kira karşılığında iletişim hizmeti sunmakla görevli herhangi bir kişi” olarak tanımlanır. FCC, telefon ve telgraftan sonra kablonun ortak taşıyıcı olmadığını savunarak kablolu yayınların düzenlenmesine dahil olmak istemez. Ancak 1962’de kablo sistemlerinin sayısı neredeyse 800, abonelerinki ise 850000 olmuştur. 1965’te önce mikrodalga antenleriyle sinyal alan kablolu sistemler, 1966’da tüm kablolu sistemler için düzenlemeler yapılır. Sonraki yıllarda, konjonktüre bağlı olarak, mahkemeler FCC’nin kablolu sistemlerdeki düzenleyici rolünü onaylayan, sorgulayan veya sınırlayan kararlar verirler (age).

1970’lerin başında FCC, düzenlemenin bilgisayar endüstrisinde inovasyona zarar vereceğini öne sürerek bilgisayar hizmetlerine yönelik bir düzenlemeden kaçınır. Ancak internetin ilk günlerinde kullanıcıların bir telefon hattı üzerinden İSS’ye (İnternet Servis Sağlayıcı) bağlanıyor olması nedeniyle yerel telefon ağları herhangi bir İSS için taşıyıcı görevi üstlenmektedir. Krugman (2007) federal düzenleyicilerin zorlamasıyla yerel telefon şirketlerinin altyapılarını İSS’lere açmasının ABD’de internetin gelişmesinde etkili olduğunu düşünmektedir. Ancak 1990’larda internet yaşamdır sözü bir kez daha doğrulanır. Neoliberal rüzgarların başta ABD olmak üzere dünyayı altüst ettiği bir süreçte internet de bundan uzak duramaz. Demir yolları ve havayollarında düzenlemelerin azaltılması (deregulation), diğer bir deyişle şirketler için kuralsız bir ortamın yaratılması girişimi internete de sıçrar. Telekomünikasyon ve kablo şirketlerinin geniş bant ağlar üzerinden internete erişim hizmeti vermeye başlamasından sonra şirketler kuralsızlaştırma konusunda ABD’li yasa koyucuları ikna ederler. Böylece 1996’da Clinton yönetimi internetin kuralsızlaştırılması yönünde önemli ama çelişkili bir adım atar. 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre farklı medyalar farklı biçimlerde düzenlenecektir. Birinci başlık altında enformasyon servisleri yer almaktadır ve yasal bir düzenlemeye bağlı olmadığı gibi FCC’nin enformasyon servisleri üzerinde sınırlı bir yetkisi olacaktır. İkinci başlık altında ise telekomünikasyon servisleri yer almaktadır ve yasal düzenlemeye bağlıdır. FCC, internetin bir enformasyon hizmeti olduğuna karar verir (Guniganti ve Grabowski, 2013). 2005 yılında FCC, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini de enformasyon hizmeti sınıfına alır.

2008 yılına gelindiğinde FCC yöneticileri kuralsızlaştırma konusunda çok ileri gittiklerini itiraf ederler. Düzenleme olmamasının rekabeti ve dolayısıyla inovasyonu artıracağı öngörülmüştür. Ama öyle olmamış, ucuz ve hızlı internet yerine telekomünikasyon şirketleri kuralsızlıktan, bazı web sitelerini ve uygulamaları hızlandırmak bazılarını da yavaşlatmak için yararlanmıştır. Örneğin Comcast kendi talebe bağlı görüntü (video-on-demand) hizmetiyle rekabet ettiğini düşündüğü için müşterilerinin Bittorrent kullanımını yavaşlatmıştır (age).

FCC’nin, Kasım 2011’de yürürlüğe giren 2010 Açık İnternet Talimatı ABD’de bağlayıcılığı olan ilk ağ tarafsızlığı politikası olur. Bu politikaya göre, geniş bant ağ taşıyıcılarından beklentiler şunlardır: trafik işletmelerinde şeffaflık, herhangi bir yasal içeriğin, servisin, uygulamanın veya cihazın engellenmemesi, iletimde bir ayrıcalık yapılacaksa bunun haklı bir gerekçesinin olması. Fakat talimatın, kablolu “kamusal internet” ile kablosuz ağları ve özelleşmiş hizmetleri ayrı tutması önemli bir eleştiri konusudur. Açık İnternet, İSS’lerin ücret karşılığında bazı içerikleri önceliklendirmesine imkan vermektedir. 2014’te FCC bir adım daha atar ve internette yavaş ve hızlı şeritlerin olabileceği bir teklif sunar (https://www.publicknowledge.org/news-blog/blogs/how-the-fccs-proposed-fast-lanes-would-actually-work). FCC, 15 Temmuz 2014’te web’den kamuoyunun düşüncesini öğrenmek istediğinde birinci gün 1,1 milyon görüş alır ve bu görüşlerden sadece %1’i açıkça ağ tarafsızlığına karşıdır. 15 Eylül 2014’te ağ tarafsızlığını savunan insanların, sivil toplum örgütlerinin ve şirketlerin yoğun katılımıyla FCC’ye iletilen görüş sayısı 3,7 milyon olur. 26 Şubat 2015’te FCC, 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre birinci başlık altında (düzenlenmeyen hizmet olarak) yer alan interneti ikinci başlık (düzenlenen hizmetler) altında sınıflandırır. 12 Temmuz 2015’te, ağ tarafsızlığı yerine kullanmayı tercih ettiği Açık İnternet İlkeleri’ni ilan eder. Bu ilkeler hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacaktır:

  • Geniş bant sağlayıcılar hiçbir yasal içerik, uygulama, hizmet ve zararsız cihaza erişimi engelleyemez.
  • Geniş bant sağlayıcılar yasal internet trafiğini içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde zayıflatamaz veya düşüremez.
  • Geniş bant sağlayıcılar, ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremez.

Kısacası, ağ tarafsızlığı savunucuları, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırmak isteyen taşıyıcılara karşı önemli bir zafer kazanmıştır. Ama interneti daha derin metalaştırmak ve kârın yeniden paylaşımını isteyen taşıyıcılar ve İSS’ler kolayca pes etmeyecekler gibi görünüyor. Obama’nın net olarak ağ tarafsızlığının yanında durduğu düşünülürse Trump iktidarında farklı gelişmelerin yaşanabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. IPv6’nın tamamen IPv4’ün yerini alması da dengeleri değiştirebilir. Ancak ağ tarafsızlığı için yapılan bu mücadelenin en kritik olaylarından biri 2010 yılında ağ tarafsızlığını savunan Google’ın karşı cephede yer alan (aynı zamanda Android projesindeki iş ortağı olan) ABD’nin en büyük erişim sağlayıcılarından Verizon ile FCC bünyesinde kapalı kapılar ardında yaptığı anlaşmadır. Google ve Verizon şu anki internet yapısının korunması ancak taşıyıcılara ve onların iş ortağı olan içerik sağlayıcılara açık özel internetlerin olabileceği konusunda anlaşırlar. Google aynı cephede yer aldıklarını düşünen insanları hayal kırıklığına uğratmıştır.

Yaşanan hayal kırıklığı ağ tarafsızlığı, özgür internet, özgür/açık kaynaklı yazılım vb konularda mücadele eden insanların en zayıf noktasına işaret ediyor. Dolber (2013) bu zayıflığı enformasyonculuk (informationism) ideolojisi başlığı altında tartışmaktadır. Dolber (2013) ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi enformasyonculuk ideolojisinin sivil toplum kuruluşları ile şirketleri aynı cephelerde bir araya getirmekle kalmadığını aynı zamanda potansiyel müttefikleri karşı cephelere sürdüğünü ifade etmektedir. Enformasyonculuk ideolojisi, bilişim teknolojilerinin kuralsızlaştırılmış küresel kapitalizmdeki rolünü görmezden gelirken insanların teknolojiyle donatıldığı küresel bir vatandaşlığı savunmaktadır. Bilgi ve enformasyonun rolü yüceltilirken kapitalist üretim ilişkileri, şirket sahipliği ve kontrolü, şirket ve devlet iktidarının hegemonik yapılanması görmezden gelinir. İnternet ve dijital teknolojilerin gelişimi süresince eşitsizliğin arttığı gerçeği dikkate alınmaz (age).

Dolber (2013) enformasyonculuğun birbiriyle ilişkili üç mite dayandığını ifade eder. Birinci mit, emek ve sermaye arasında asli bir çelişki olmadığıdır. İkincisi, ileri iletişim teknolojilerine erişimin politik katılımı ve tam vatandaşlığı geliştireceğidir. Üçüncüsü ise yeni medya sektörü içinde yer alan seçkinlerin neoliberalizm altında demokrasinin savunucusu olduğudur. Bu üç mit başarılı bir şekilde sivil toplumu bölebilmekte ve kitleleri şirketlerin arkasına yedekleyebilmektedir.

Örneğin ağ tarafsızlığı tartışmalarında, kurucuları kapitalizme ve medyanın sistem içindeki rolüne karşı mesafeli olan Free Press gibi örgütlerin enformasyon ideolojisi etkisinde dile getirdikleri tezler, şirketlerle ittifaklarını güçlendirmekte ama diğer yandan neoliberalizmin geliştirdiği medya ilişkilerine karşı mücadelelerini zayıflatmaktadır. Örneğin birinci mitte ifade edildiği gibi emek ve sermaye arasındaki çelişki görmezden gelinmektedir. Ağ tarafsızlığının rekabeti artıracağını ve bunun da tüketicilere olumlu yansıyacağını savunulmaktadır. Hükümet kuruluşları nezdinde bu tez daha kabul edilebilir olabilir. Aynı tezler karşı cephede, ağ tarafsızlığına karşı çıkmak için de kullanılabilmektedir. Ancak her iki durumda da rekabeti kutsayan bu söylem, piyasaları temel alan neoliberal sistemi besler ve gün gelir piyasaların “sağlıklı” işleyişi insan hak ve özgürlüklerinin karşısına dikilir. İkinci mit ise daha çok internet teknolojilerine yüklenen demokratikliktir. Ancak bu demokrasinin sınırlarının Facebook, Google veya herhangi bir şirket tarafından çizildiği umursanmaz. Free Press, internette hızlı ve yavaş şeritler yaratmanın, yeni şirketlerin kendinden önce var olanlarla eşit şartlarda olmamasının yeni Google, eBay ve Napster’ların oluşumunu engelleyeceğini savunur. Yine üstü kapalı olarak bilişim şirketlerinin iyiliği ve farklılığı tescillenir. Google iyidir, AT&T kötüdür! Google’ın kapitalizm için kendi çıkarları olan bir şirket olduğu unutturulur (age).

Ağ tarafsızlığı tartışmasının karşı cephesinde de durum pek farklı değildir. 300 bini kablo ve telefon hizmetlerinde olmak üzere 700 bin üyesi olan CWA (Communications Workers of America – ABD İletişim Çalışanları) da kendilerinin ve kamunun çıkarlarını şirketlerden ayrı görmemektedir. CWA Başkanı Larry Cohen, geniş bant sağlayıcıların ağ tarafsızlığını bozan adımlarını haklı bulmakta, taşıyıcıların yaptıkları yatırımın karşılığını alma isteğini kapitalizmin gereği olarak nitelendirmektedir. Geniş bant sağlayıcılar, ABD’nin küresel piyasalardaki rekabetçi konumunu koruyacak ve diğer ülkelerin gerisine düşmesini engelleyecektir. Geniş bant sağlayıcıların “herkese erişim hakkı” söylemi ve bunun CWA tarafından da sorgulanmaksızın desteklenmesi Dolber’in (2013) belirttiği ikinci mite örnektir. Geniş bant sağlayıcılar, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırarak kârlarını artırmak istediklerini değil taşraya ve toplumun düşük gelirli kesimlerine ucuz ve hızlı internet götürmek için masrafları paylaşmak istediklerini söylemektedir. İnternetin erişilebilirliğinin artmasının toplumun dezavantajlı kesimlerini kültürel ve ekonomik olarak güçlendireceği öne sürülmektedir. Böylece internetteki sınıfsal çelişkiler ve desteklenen politikanın hangi sınıfın konumunu güçlendiren bir potansiyel taşıdığı atlanmaktadır. Free Press ile Google arasındaki ilişkinin bir benzerini CWA ile geniş bant sağlayıcılar arasında görmek mümkündür. Ağın hükümet müdahalesi olmaksızın kendi kendini düzenlemesini savunmakta, sözlerini ifade özgürlüğü ve sansür karşıtlığı ile süslemekte ama özellikle de tüm Amerikanların erişebileceği yüksek kapasiteli ağların inşasına vurgu yapmaktadır. Dolber (2013), bu söylemin sayısal bölünmede (bilişim teknolojilerine erişimde eşitsizlik) telekomünikasyon devlerini demokrasinin savunucusu olarak gösterdiğini ve CWA’nın işverenlerinin kârlı olmayan yerlere yüksek hızlı ağ inşa etmemesinin üzerini örttüğünü belirtir. Böylece sayısal bölünmeyi devam ettiren kâr arayışını da meşrulaştırmış olurlar. Dolber (2013) enformasyonculuk ideolojisinin benzer etkilerinin ağ tarafsızlığı tartışmalarında diğer grupları da etkilediğini, örneğin siyahların sayısal bölünmeyi çözeceğini düşündükleri telekomünikasyon firmalarının yanında yer aldığını ifade eder.

***

Dolber’ın (2013) belirttiği gibi ortak çıkarlara sahip olan sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve demokratik bir medya sistemini önemseyen herkesin sermayenin çıkarlarınca kontrol edilen değil, halkın çıkarlarını gözeten birliktelikler kurabilmesi gerekir. Aslında temel sorun da buradadır. Harvey (2015), Neoliberalizmin Kısa Tarihi adlı kitabında özgürlüğün Amerikalılar için sihirli bir kelime olduğunu, herhangi bir şeyi haklı göstermenin aracı haline geldiğini yazar. Neoliberalizmin serbestlik ve özgürlük üzerine kurulu retoriği sermaye sınıfının iktidarının sürdürülmesine ve yeniden inşasına hizmet eder; çoğu zaman da bu süreci maskeler. Örneğin yukarıdaki enformasyonculuk ideolojisi örneklerine baktığımızda her iki tarafta da özgürlük vurgusu belirgindir: İfade özgürlüğü, erişim özgürlüğü, rekabet özgürlüğü… Her iki taraf da aynı özgürlüklerle kendini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi kabul eden bir sınıf siyaseti yaşamı ve interneti gerçekten özgürleştirebilir. Tek başına sosyal medyaya erişim özgürlüğünün bir değeri yoktur.

Kaynaklar

Dolber, B. (2013). Informationism as Ideology: Technological Myths in the Network Neutrality Debate. Regulating the Web: Network Neutrality and the Fate of the Open Internet, 143.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin Kısa Tarihi, Çev. Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, İstanbul.

Krugman, P. (2007). The French Connections. The New York Times.

Stiegler, Z. (2013). Visions of Modernity: Communication, Technology, and Network Neutrality in Historical Perspective. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 11.

 

 

 

21 Şubat 2017

Posted In: Açık kaynak, ağ tarafsızlığı, Emek, enformasyonculuk, Erişim Hakkı, Gözetim, ifade özgürlüğü, informationism, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, TCP/IP, Teknoloji Tarihi, telekomünikasyon, X.25

Bildiğimiz İnternet’in sonu mu?

Ağustos ayı sonunda BBC Türkçe’de “İran milli internet ağı kurdu” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberin devamında ise İran’ın milli internet kurma projesinin bütününün değil ama ilk aşamasının tamamlandığı belirtiliyordu. Milli internet fikri ilk kez 2010’da ortaya atılmış ve projenin 2015 yılında tamamlanması hedeflenmişti. Haberde İran hükümetinin ve muhaliflerin proje hakkındaki görüşlerine de yer veriliyordu. İran hükümeti, milli internetin “yüksek kalitede, hızlı ve az maliyetli” internet bağlantısı sağlayacağını iddia ederken muhalifler projenin iktidarın gözetim olanaklarını artıracağına dikkati çekiyorlardı (http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37212801). Yalnız İran’ın değil, yazının devamında tartışılan diğer aktörlerin de girişimleriyle İnternet yerini internetlere bırakıyor.

Öncesinde de tahmin ediliyordu, ama Arap Baharı’ndan sonra iktidarların ithal ettikleri teknolojilerle ülkelerindeki internet kullanıcılarını ayrıntılı bir biçimde gözetlediklerinden emin olduk. İran yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi İran da milli bir ağ olmaksızın vatandaşlarının faaliyetlerini sürekli izleyip müdahale edebiliyordu. Pekâlâ milli internet ile hedeflenen ne? Sansürü daha derinleştirmeyi ve yaygınlaştırmayı mı hedefliyorlar? İngiliz insan hakları kuruluşu Article 19’a göre milli internetin, “İran halkını dünyanın geri kalanından ciddi bir biçimde tecrit etme, bilgiye erişimi sınırlama ve toplu eylem ve halk protesto girişimlerini engelleme riski var”. Article 19, gerçekleşme olasılığı oldukça yüksek de olsa, yalnızca bir riskten söz ediyor. Kuşkusuz milli internet, hükümetin gözetim gücünü artıracak ama projenin çok daha iddialı hedefleri var. Article 19’un, milli internete doğrudan cephe almamasının nedeni de bu hedefler. Article 19, Mart ayında yayımladığı bir raporda projeyi ayrıntılı bir biçimde tartışıyor (https://www.article19.org/data/files/The_National_Internet_AR_KA_final.pdf).

BBC, söz konusu haberde milli internet fikrinin 2010 yılında ortaya atıldığını yazmasına karşın rapora göre milli internet ilk kez 2005’te, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde konuşulmaya başlıyor. 2006 yılının başında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı Yardımcısı Abdulmajid Riazi’nin milli internet hakkında sunduğu raporda projenin bir milyar dolarlık bütçeyle ve üç yıl içinde tamamlanacağı yazıyor. Ancak milletvekilleri, projenin uygulanabilirliğine ikna olmadıkları için milli internet projesi 2010 yılına kadar rafa kaldırılıyor. 2010 yılında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanlığı kamu kuruluşlarına, web sitelerinin altı ay içinde yerel sunuculara taşınması talimatını veriyor. Yine aynı yıl Ahmedinejad’ın Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı ilk kez temiz internetten söz ediyor. Bakan konuşmasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin beklendiği gibi barış ve dostluk getirmediğini, insanoğlunun yetkinliğini artırmadığını, Batı’nın bu ağları ahlaksız amaçları doğrultusunda kullandığını vurguluyor. Bu tarihten sonra, şimdilerde Milli İnternet olarak anılan ağ, SHOMA, Milli İç Ağ (National Intranet), Milli Enformasyon Ağı, Temiz İnternet, Helal İnternet gibi isimlerle karşımıza çıkıyor.

İranlılar 2010 yılında neden fikirlerini değiştirdiler?

Stuxnet (https://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet), internet üzerinden gerçekleştirilen bir saldırı olmasa da Stuxnet vakası İran’ın siber güvenliği daha ciddiye almasına neden oldu. İranlı yetkililer, Edward Snowden’ın 2013’te NSA (National Security Agency – ABD Ulusal Güvenlik Dairesi) faaliyetleri hakkındaki ifşaatlarından önce de Google ve Yahoo’yu bir arama motoru olarak değil, bir casus makinesi olarak görüyorlardı. Kullanıcıların ve kullanım pratiklerinin Amerikan şirketlerince gözetlenmesine ve kullanıcı verilerin yabancı sunucularda saklanmasına karşı itirazlarını ifade ediyorlardı. 2009’daki eylemler ve sosyal medyanın kullanımı da İran için uyarıcı oldu. Şimdi Google’da, o zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Jared Cohen’in İran’daki eylemlerde Twitter kullanımının aksamaması için Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’i arayıp daha önce bakım gerekçesiyle geçici bir süre kapatılacağı duyurulan Twitter sunucularının bakımının ertelenmesini istediği hatırlanırsa İran’ın paranoyası daha anlaşılır olacaktır. Bunun yanında İranlılar, elektronik hizmetlerin dışarıya kapalı bir ağda verilmesinin siber saldırılara karşı daha güvenli olacağını düşünmekteler. 2013’te, Snowden’ın ifşaatlarından sonra, tüm dünyada olduğu gibi İran’da da İnternet altyapısının ABD’ye bağımlılığına karşı daha büyük bir tedirginlik ortaya çıktı.

Aşağıdaki hedeflerden de anlaşıldığı gibi İran hükümeti, bir yandan enformasyon ve iletişim teknolojileri ile ülkesini modernleştirmek diğer yandan da bunu yaparken dışarıya bağımlılığı en aza indirmek ve ülkesini dış müdahalelerden korumak istiyor. Projenin başlıca hedefleri şunlar:

  • Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin İran’daki gelişimine güvenli ve gelişmiş bir zemin hazırlamak.
  • Halkı bilgilendirmek ve son e-hizmetleri iletmek için gerekli altyapıyı oluşturmak.
  • Enformasyonun saklanması ve iletimi ile hizmetler için ihtiyaç duyulan temeli kurmak.
  • İran’ın bölgesel veri iletiminde lider bir merkez olmasına zemin hazırlamak.
  • İnternet bağlantısı ile ilgili maliyet ve gideri kısmak.
  • IPv4’ten IPv6’ya geçerek IP sistemini modernleştirmek.

Proje tamamlandığında ise aşağıdaki teknik hedeflere ulaşılması planlanıyor:

  • İranlı kullanıcılara 20 Mbps bant genişliği sağlanması.
  • İşlemlerin %80’inin e-ödeme şeklinde olması.
  • Kamu kurumlarından kamu kurumlarına tüm hizmetler için elektronik çözümler sunması.
  • Kişi başına düşen bant genişliğinde İran’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ikinci ülkesi olması.
  • Tüm kamu kurumlarını ulusal enformasyon ağına bağlanması.
  • Enformasyon ve iletişim teknolojileri endüstrisinin GSYİH’daki payının %2’ye çıkması.
  • Geniş bant ağlar desteklenerek milli büyümenin artması.

Article 19 raporu, Dünya Bankası’nca hazırlanan başka bir rapora atıfta bulunarak, bant genişliği girim hızındaki %1’lik bir artışın düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme hızında %1.4’lük bir artış sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca altyapı çalışmaları istihdam oranını da artıracak, özel sektörün sunabileceği hizmetleri çeşitlendirecek.

İran’ın 2011’de açıklanan 5. Kalkınma Planı’na göre 2015 yılında tamamlanması öngörülen milli internetin 2019’dan önce tamamlanması zor görünüyor. Bu gecikmede projedeki belirsizliklerin ve teknik yetersizliklerin önemli payı var. Gecikmeye karşın üç aşamadan oluştuğu duyurulan projede İran, (belki de başka seçenekleri olmadığından) milli internete doğru kararlı adımlarla ilerliyor.

Birinci aşama, Resim 1’de gösterildiği gibi İran’ın temiz internetinin aşağıdaki gibi İnternet’ten ayrılması. Milli internet ile kullanıcıların İnternet’e doğrudan erişim hakkı olmayacak. Kullanıcılar, milli ağ üzerindeki hizmetleri (e-posta, arama, sosyal ağ vb) kullanacaklar. İranlı internet kullanıcılarının ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının en büyük endişesi milli internet ile hükümetin denetim olanağının genişlemesi, derinleşmesi ve kolaylaşması. Böylece sansür ve gözetim sonucu oluşacak otosansür nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlanacak. Bu bağlamda, İran’ın milli interneti Kuzey Kore’nin Kwangmyong adlı iç ağ (intranet) hizmeti ile karşılaştırılabilir (http://www.economist.com/node/8640881). Kuzey Kore’de sadece birkaç bin kişinin İnternet’e doğrudan erişim hakkı var. İnternet’teki olumsuz içerikten korunan diğer Koreliler Kwangmyong’a bir web tarayıcı üzerinden erişerek ağdaki e-posta hizmetini ve rejimin süzgecinden geçirilmiş haberleri okuyorlar ve bir arama motoruyla kendi ağlarında arama yapıyorlar. İranlı yetkililer Kwangmyong’daki gibi kullanıcıların İnternet’ten kopartılmasının söz konusu olmadığını, kullanıcıların İnternet’e erişmeye devam edebileceğini ancak milli internet ile ülke içindeki sitelere çok daha hızlı erişilebileceğini savunuyorlar. İranlı yetkililerin milli iç ağ (intranet) yerine özellikle milli internetten söz etmelerinin arkasında İnternet’ten kopulmadığını vurgulama kaygısı olsa gerek.

İranlı yetkililerin sözleri olağan durumlar için geçerli olsa bile hükümet karşıtı bir hareketlenmede yeni teknoloji altyapısı ile muhalefeti daha rahat bastırabilecekler. Bir diğer deyişle, toplumsal eylemlerde güç Twitter’dan İran hükümetine geçiyor.

Resim 1: İran'ın Milli İnternet Ağı

İkinci aşamada, tüm İranlı web sitelerinin yerel sunuculara taşınması planlanıyor. Bu adım, güvenlik ve hız açısından önemli bir adım olacak. Son aşamada ise yetkililerin milli interneti tam kontrol ve yönetimi sağlanacak.

Eğer İran başarılı olursa, ülkelerin “kendi sınırları ve egemenliği çerçevesinde milli internetler kurmaları” anlamına gelen internetin balkanlaşması (http://www.usak.org.tr/tr/usak-analizleri/yorumlar/acik-internet-yapisindan-balkanlasan-internet-yapisina) yönünde önemli bir adım daha atılmış olacak. Ne İran’ı ne de bu balkanlaşmayı destekleyen adımlar atan Kuzey Kore, Çin ve Rusya’yı savunacak değilim. Ama “usulsüz müdahale veya sansürden arınmış, küresel bir İnternet’i ve İnternet’e daha geniş erişimi” savunan, “İnternet’in, fikir beyan edenlerden iş kurmak isteyenlere kadar, herkes için açık bir forum olarak kalmasını sağlamak” için mücadele edeceğini ilan eden (https://turkish.turkey.usembassy.gov/scottbusby_ozgurinternet.html) ABD ne kadar masum?

Bu soruya yanıt verebilmek için eylül ayının başında gerçekleşen bir başka olaya, SpaceX’e ait Falcon 9’un patlamasına bakalım. ABD’li girişimci Elon Musk’un kurduğu, uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Falcon 9 roketi test sırasında patladı. Patlamada, Facebook’un değeri 200 milyon dolardan fazla olan Amnos-6 isimli uydusu büyük zarar gördü. Mark Zuckerberg patlama sonrası yaptığı açıklamada tüm Afrika’nın İnternet’e bağlanabilirliğine yardımcı olacak bir uyduyu kaybetmekten duyduğu üzüntüyü ve tüm insanlığa internet bağlantısı sağlama misyonları konusundaki kararlılıklarını duyurdu (https://www.techinside.com/patlayan-spacex-roketi-facebookun-hayallerini-suya-dusurdu/).

Hayırsever Zuckerbeg’i en çok üzen Facebook ve ortaklarının internetsiz ülkelere internet götüreceği internet.org projesinin aksaması oldu. Zuckerberg, 2013 yılında yayımladığı makalesinde (http://bit.ly/1jMu40e) dünyayı daha açık ve bağlı (connected) hale getirmek misyonuyla hareket ettiklerini belirtiyor, dünyada sadece 2,7 milyar (dünya nüfusunun üçte birinden biraz fazla) kişinin internet erişimi olmasından yakınıyor ve internet erişimini bir insan hakkı olarak değerlendiriyordu. Bunun için bir şey yapmalıydı…

Ama bu “bir şey”, ne Facebook ne diğer hayırsever şirketler için ilk değildi. Facebook daha önce de, 2010 yılında, internet kullanıcı sayısını artırmak amacıyla 45 ülkede 50 operatörle işbirliği yaparak Facebook’un resimlerden arınmış sadece metin içeren, ücretsiz Facebook Zero (https://en.wikipedia.org/wiki/Facebook_Zero) sürümünü kullanıma sunmuştu. Ancak Facebook Zero arzulandığı gibi internet kullanıcısı sayısını artıramamış, sadece zaten internet bağlantısı olan kullanıcıların Facebook kullanımını teşvik etmişti. Google da 2012’de Facebook Zero’da olduğu gibi Google Free Zone ile Gmail, Google+ ve Google Arama’yı ücretsiz olarak kullanıma sundu. Hem Facebook Zero’nun hem de Google Free Zone’un en büyük sorunu tıklanan bağlantılar bu hizmetlerin dışına çıktığında yaşanıyordu. Sunulan bu hizmetler dışındaki adreslere erişim normal biçimde ücretlendiriliyordu.

Mike Elgan’a göre Google, Google Free Zone ile internet kullanıcı sayısını artırmaktan çok gelişmekte olan ülkelerde Facebook Zero’ya bir alternatif sunmak istiyordu. Ama Google’ın 2013 Haziranı’nda, Zuckerberg’in makalesinden iki ay önce, duyurduğu Loon projesi (https://www.solveforx.com/loon/) daha kapsamlı ve görünen amaç yine internete erişim olanaklarını artırmak. Loon, internet bağlantısı olmayan bölgelere balonlarla internet bağlantısı götürüyor (http://www.datamation.com/mobile-wireless/facebook-and-google-we-need-a-bigger-internet.html).

Dolayısıyla Facebook’un internet.org’u yeni bir girişim değil, ama Google’ın Loon’unundan daha az iddialı olduğu da söylenemez. Liderliğini Facebook’un yaptığı internet.org’un arkasında altı büyük şirket var: Samsung, Ericsson, MediaTek, Opera Software, Nokia ve Qualcomm. Zuckerberg, projenin amacının daha çok para kazanmak olmadığını bir hak olarak gördüğü internet erişimini dünyanın fakir ülkelerine de götürmek olduğunu, insanların internet ile gıda veya ilaç arasında herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiğini söylüyor. internet.org’un amacının “Zuckerber’in daha da zengin olma isteği” olduğunu söyleyenleri ise “eğer daha fazla para kazanmak isteseydim, 1 milyar üyeli Facebook üyelerine daha fazla odaklanırdık. Çünkü Facebook dışındaki 6 milyar kişi daha fakir.” diye yanıtlıyor.

Ancak Facebook’un yoğun çabalarına, kamuoyu oluşturmak için düzenlediği kampanyaya karşın (bunun için 45 milyon dolar harcadığı söyleniyor) Hintliler, “kral çıplak” dediler ve Facebook’un 2015 Eylül’ünde Free Basics ile yeniden pazarlamaya çalıştığı internet.org’u Hindisitan’da yasakladılar (http://www.hurriyet.com.tr/zuckerberge-hindistanda-internet-org-darbesi-40051654). Hintliler, kendilerine internet getirenlere karşı neden böyle nankörlük ettiler?

Kamuoyuna öyle tanıtılmasına karşın internet.org kar amacı gütmeyen bir hayır kurumu değil. internet.org’u oluşturan şirketler de diğerleri gibi kar amacıyla hareket ediyorlar. Yalnızca henüz tam belirgin olmayan yeni iş modelleri peşindeler. Birçok insan, internet.org’un altında yeni iş modellerinin yattığını zaten tahmin ediyor. Ama sorun, Facebook ve ortakları için, “Olsun, kar ediyorlar ama yoksullara internet getiriyorlar.” diye düşünüyor olmaları.

Facebook ve ortakları, insansız hava araçlarından ücretsiz erişime kadar yoksulları internete bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi bu amaç doğrultusunda tamamı Afrika, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’da bulunan 38 ülkede, yalnızca telefon operatörlerinin izniyle kullanılabilen Facebook Free Basics uygulamasını devreye sokmuş durumdalar. Free Basics hizmeti, internet erişiminin megabyte ya da kullanım süresi ile ücretlendirildiği yerlerde sunuluyor. Dolayısıyla Free Basics’in sunduğu ücretsiz erişim olanağı bu yerler için cazip oluyor. Ancak İran’ın milli interneti ne kadar İnternet ise Free Basics (ya da internet.org) de o kadar İnternet. Kullanıcıların Free Basics ile hangi web sitelerine ücretsiz erişebileceğine Facebook ve telefon operatörü karar veriyor. Bir diğer deyişle, kullanıcılar asıl İnternet’ten Facebook duvarlarıyla ayrılarak otoritenin uygun gördüğü siteleri kullanabiliyorlar.

Mike Elgan, Facebook’un internet.org’da uyguladığı stratejiyi bir müşteri edinme stratejisi olarak değerlendiriyor. Nitekim Free Basics, kullanıldığı ülkelerde internet kullanıcılarının sayısını artırmaktan çok var olan kullanıcıların Free Basics’te yer alan uygulamaları ücretsiz kullanarak veriden tasarruf edebilmesini sağlıyor. Elgan, Facebook’un daha önce de “Facebook içinde internet yaratmakla” suçlandığını hatırlatıyor, bunun devamı olan internet.org’un kullanıcıları asıl İnternet’ten koparmayı hedeflediğini vurguluyor (http://www.pcworld.com/article/3033274/internet/the-surprising-truth-about-facebooks-internetorg.html).

Bu nedenle, Hindistan Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun, internet servis sağlayıcıların ilkesel olarak farklı içerikler ya da uygulamalar arasında ayrım yapmaması, tüm web sitelerinin ve internet teknolojilerinin eşitliğini kabul etmesi olarak tanımlanan ağ tarafsızlığına zarar verdiği gerekçesiyle başta Free Basics olmak üzere ülkede ücretsiz ama kısıtlı internet hizmeti verilmesini yasaklaması yerinde bir karar. Birçok insanın hiç yoktan iyidir olarak değerlendirdiği Free Basics, normal internet erişiminin ücretli, Free Basics’in ücretsiz olması nedeniyle diğer uygulamaları ve ağ hizmetlerini Free Basics’te var olmaya zorluyor. Örneğin, topluma yararlı bir hizmeti daha çok insana götürmek istiyorsanız Facebook’un kapısını çalmanız gerekiyor. Bu stratejinin de zamanla kullanıcıları platforma daha bağımlı hale getirdiğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Bu yazıdaki örneğimiz Facebook üzerine. Ama yukarıda belirttiğim gibi benzer bir strateji Google ve kısmen Apple tarafından da izleniyor; İnternet’teki balkanlaşmanın bir tarafında İran, Çin, Kuzey Kore ve Rusya varsa diğer tarafında Facebook, Google ve Apple var.

Dolayısıyla İnternet’te özgürlüğe karşı olan totaliter yönetimleri kınamadan önce İnternet’teki balkanlaşmanın diyalektiğine dikkati çeken Nick Dyer-Witheford’un sözlerine kulak vermek gerekiyor:

İnternet’teki ulusal kısıtlamalar ile İnternet’in evrenselliği, yani Amerikan emperyalizmi arasında diyalektik bir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. İnternet’in açıklığı serbest ticaret doktrininin bir çeşit teknolojik karşılığıdır. Ve eşitlikçi bir evrenselcilikle uygulanmadığından beraberinde ulusal kontrolün tepkisel ve otoriter baskıcı biçimlerini getiriyor. Ama birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. İran’ın veya Çin’in İnternet politikasının gerici doğasına itiraz edenler olabilir. Fakat bu dünyanın Google versiyonunun Amerikalıların dünya ekonomilerini yönetmesine ve onlara nüfuz etmesine yardım ettiğini göz ardı etmektir (http://sendika10.org/2015/12/nick-dyer-witheford-ile-soylesi-defol-git-google/).

Dyer-Witheford’un belirttiği diyalektik ilişki ne yazık ki ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğini savunan birçok internet aktivisti tarafından göz ardı ediliyor. Aktivistlerin hedefinde çoğunlukla İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’daki totaliter yönetimler var. ABD ise “özgür İnternet’in” destekçisi, en azından kendi vatandaşlarının taleplerine kulak veren bir ülke olarak görülüyor. “Görünmeyen el” İnternet’i gerektiği gibi işletirken totaliter rejimler çeşitli müdahalelerle onun doğasına zarar veriyor. Ancak ABD’nin internet politikası Facebook, Google, Microsoft, Apple vb şirketlerin gereksinimleri doğrultusunda şekillenmekte ve bu şirketlerin çıkarları evrensel değerler olarak sunulmakta. Görünmeyen değil ama görülemeyen bir el, bu şirketlerin önündeki engelleri temizlemekte ve neredeyse sınırsız bir serbestlikle hareket etmelerini sağlamakta. İran, Çin ve Rusya’yı, uluslararası şirketlerle oldukça içlidışlı olan Orta Doğu ülkelerinden ayıran da kendi egemenlik sınırları içinde bu serbestliğe itirazları. Elbette ki bu ülkelerin internet politikalarını desteklemiyorum. Söylemek istediğim sadece şirketlerin (ve tabi ki ABD’nin) en az bu devletler kadar toplum için tehlikeli ve zararlı olduğu ve Dyer-Witheford’un da vurguladığı gibi “birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğu”.

Sansüre ve gözetime karşı İnternet’te özgürlük için mücadele gerekli ama eşitlik olmadan özgürlük ne gelişebilir ne de kalıcı olabilir. Dolayısıyla çoğalan internetleri ve sınırları ağ tarafsızlığı bağlamında tartışmak ve buna karşı mücadele etmek daha verimli olacaktır. Ancak Singh’in belirttiği gibi, ağ tarafsızlığını serbest piyasaya ya da altyapıdaki düzenlemelere indirgeme eğilimine karşı eşitlikçilik temelinde ele almak gerekir (http://bit.ly/2cC8DxR). İnternet, yalnız ticari aktörlere değil, çeşitli toplumsal aktörlerin farklı etkinliklerine de açık olmalıdır. Ayrıca ağdaki eşitliğin yalnız telekom şirketlerinin ya da hükümetlerin altyapıdaki düzenlemeleriyle değil uygulamalar ile de bozulabildiği göz ardı edilmemeli.

20 Aralık 2016

Posted In: e-devlet, Erişim Hakkı, facebook, free zone, google, Gözetim, Haktivizm, helal internet, ifade özgürlüğü, internet.org, kuzey kore, milli internet, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, rusya, sosyal ağlar

İnternet, Kalkınma ve Demokrasi için Yaşamsal Önemdedir

ihafta16

19. İnternet Haftası Bilişim STK’ları Bildirisi

Biz Bilişim STK’ları İnternet kültürünü yaymak, İnternetin Türkiye için önemini anlatmak, ülkemiz İnternet politikalarını tartışmak, yeni projeler başlatmak için İnternet Haftalarını yapıyoruz. Bu yılda, Türkiye İnternetinin 23 yaşı nedeniyle, 11- 24 Nisan tarihlerinde 19. İnternet Haftasını kutluyoruz.

Bizler, İnterneti, insanlığın yeni toplum biçimi olduğunu düşündüğümüz, Bilgi Toplumunu oluşturan araç ve kavramların temsilcisi olarak görüyoruz. Sanayi devrimi insanın kol gücünü çokladı, onun etkin kullanımını mümkün kıldı. İnternetin temsil ettiği devrim ise, insanın beyin gücünü çokluyor, onun ürünlerinin paylaşılmasını, yeniden üretilmesini kolaylaştırıyor. Yaşam gittikçe artan bir şekilde bilgi ve enformasyon üzerine dönüyor. Artı değer yaratmanın ana unsuru, bilgi, ar-ge, inovasyon, yani eğitimli insanların beyinsel ürünleri oluyor. İnternet bireyi özgürleştiriyor, güçlendiriyor. Kitlelere örgütlenme ortamları sunuyor, onları güçlendiriyor. İnternet dünya üzerinde milyarlarca insanın katıldığı bir paylaşım, öğrenme, üretim ve eğlence ortamıdır. Biz, toplum olarak sosyal medya da kavga ederken pek fark etmiyoruz, ama İnternet, sektörleri yeniden yapılandıran, meslekleri değiştiren, kamu yönetimi, demokrasi, hizmet ve ticareti yeniden tanımlayan devrimsel bir gelişmedir. Birbirlerini hiç görmeyen insanlar, insanlığın ortak mülkiyeti için ürünler geliştirmekte; özgür yazılım, açık erişim, açık ders malzemeleri, açık bilim, açık tıp, açık biyoloji gibi projeleri hayata geçirmektedirler. Bu bağlamda İnternet, Sanayi devriminden daha önemli bir gelişmedir. AB’nin bir önceki Sayısal Gündem sorumlusu, toplumu yeniden yapılandırmak açısından, İnternetin elektrik, telgraf ve matbaadan daha önemli olduğunu söylemiştir. Bu gün, 4. Sanayi Devrimi, İnternetin tetiklediği bir gelişmedir.

Dünyada 3.4 milyara yakın insan İnternet kullanıcısı, bunun yaklaşık yarısı Facebook kullanıyor. Türkiye’de 16-74 yaş grubunda İnternet kullanımı %56, Erkekler %66, Kadınlar %46, Kent ve Kırsal arasında kadın erkek arasında ciddi bir fark var. 2013 verilerine göre Kent’te %61 Erkek -%42 Kadın ve Kırsalda bu %33 ve %14. Kabaca değerlendirirsek; dünya ortalamasını yakaladık ama Avrupa ortalamasını yakalayamadık.
Ülkeler, İnterneti ekonomiyi geliştirme, kamu hizmetlerini iyileştirme, toplumsal katılımı artırmak, demokrasiyi geliştirmek için kullanmak çabasında. Dünya bireyin gelişmesi, toplumun üretken bir parçası olması için İnternetin önemli olduğuna karar vermiş ve bilgiye ve İnternete erişimi temel bir yurttaşlık hizmeti olarak ilan etmiştir. Bu temel hak, anayasalara ve hükümet programlarına girmeye başlamıştır.

Önemli gelişmelere rağmen, maalesef, ülkemiz bir bütün olarak, İnterneti ekonomik kalkınmanın, bireysel gelişmenin, toplumsal katılımın motoru olarak görememiş, marjinal problemlere odaklanarak, İnterneti olanak değil, baş edilecek bir sorun olarak görmüştür. Siyasi kadrolar, gündelik siyasi hesaplarını bir kenara koymalı ve yurttaşların temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermelidir.

Uluslararası indekslerde olmayı hedeflediğimiz yerde değiliz. Genellikle, 190 ülke arasında 60’ın üstündeyiz. İnsani gelişme indeksinde 192 ülke arasında 72. sıradayız: 72/192, demokrasi indeksinde 97/167 hibrid kategorisinde. Web vakfının sıralamasında 38/86 durumdayız. Toplumsal cinsiyet indeksinde 130/145. ITU’nün IDI (Bilişim Gelişmişlik) indeksinde 167 ülke arasında 69. sıradayız. IDI’de Avrupa da 40 ülke arasında 38. sıradayız. Sadece Bosna ve Arnavutluk’tan daha iyiyiz. Tüm Bilişim için sepet fiyatının sıralamasında ise 63/170 konumundayız. Sınır tanımayan gazetecilerin basın özgürlüğü indeksinde de 149/180’deyiz. Freedom House özgürlük indeksinde 100 üzerinden 53 ile kısmi özgür durumunda, alt indekslerde siyasal özgürlük 3/7, sivil özgürlüklerde 4/7, ortalama 3.5/7. Freedom House İnternet indeksinde de 100 üzerinden 60 ile kısmi özgür konumundayız.
Türkiye İnterneti gelişiyor. Mobilde ilginç uygulamalar var, en yeni cihazları alıyoruz. Finans sektörümüz İnternet işinde oldukça başarılı. Kamuda Maliye, Sağlık, Adalet sisteminde önemli projeler var. E-devlet hizmetleri sunumunda Avrupa ortalamasının üstündeyiz. Ülkemizde çeşitli ar-ge teşvikleri var, teknokentler çoğalıyor. İnternet ve Bilişimle ilgili bir kaç bakanımız var. Bütün bunlara rağmen:
Türkiye Gemisi Rotasını Bilgi Toplumuna Döndüremedi
Ülkemizde önemli gelişmelerde olsa, bütünsel bir bakış açısıyla koordineli bir çaba eksik. Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı ile e-devlet eylem planımız var, ama pek bir kimsenin haberi yok. Yönetişim yapısı yok. Bilişim STK’ları olarak önerimiz:
Ülkemiz Bilişim ve İnterneti stratejik sektör ilan etmelidir. Bunun için en başta Bakan düzeyinde bir siyasal sahiplenme olmalıdır. Tüm paydaşları kapsayan, katılımcı saydam yapılar kurulmalı, kamuoyunca açık ortamlarda yeterince tartışılan, gözden geçirilen eylem planları yapılmalı ve hayata geçirilmelidir. Yurttaş ve sivil toplum bu gelişmelerin odağında olmalı, gelişmeler saydam ve katılımcı bir şekilde hayata geçmelidir.
Telekom ve Bilişim sektöründe adil rekabet koşulları yok. Devlet ve tarafsız olması gereken kurumlar tekeli koruyorlar. Fiber altyapısında ülke olarak geri kaldık. Ağ tarafsızlığını sağlamak üzere hem ekonomik, hem siyasi önlemlerin alınması, bu önlemlerin bilginin serbest akışını güvence altına alacak politikalarla desteklenmesi gerekmektedir.
50 milyona yakın yetişkin insanın önemli kişisel verilerin ele geçmiş olması ve bunun webden indirilebilir olması çok ciddi bir sorundur. İlgili tüm kurumların konu üzerinde ciddi olarak durması, olası riskleri, yarar ve zararları, alternatif çözüm yollarını bulmaya çalışması gerekir. Konuyu bir polemik konusu yapmadan, suçlu aramanın ötesine geçip, ne yapılması gerektiğini bilimsel olarak araştırılması gerekir. İlgili bütün paydaşları, STK’ları, Üniversiteleri, Özel sektörü ve kamuyu kapsayan bilimsel çalışma grupları oluşturup, konuyu enine boyuna incelenmelidir. TC Kimlik numaralarını yeniden tanımlamayı ciddi olarak düşünmeliyiz. Ortada olan risk küçümsenemez bir risktir. Yeni Nüfus cüzdanları dağıtılmaya başlandı. AB uyumu için yeni pasaportlar söz konusu. TC kimlik no’sunu yenilersek, bunu şimdi yapmanın büyük avantajı vardır. “Bize bir şey olmaz” klişesinin ötesini düşünmek gerekir. İnternet ve bilişim hiç birimizin aklına bile gelmeyen pek çok şeyi hayatımıza getirdi. Bu nedenle, bu konuyu partiler üstü bir anlayışla, ortak akıl oluşturarak çözüm aramalıyız.

TC Kimlik numarasının tüm kamu veri tabanlarında ana giriş noktası ciddi bir risk oluşturmaktadır. Kişisel verilerde yurttaşı devlete karşı korumak önemli bir boyuttur. Yeni çıkan yasa bu açıdan ciddi sorunlar içermektedir. Katılımcı şekilde gözden geçmesi gerekir.

3G ve 4G gecikmeli olarak hayata geçmiştir. 4G için fiber altyapısı yeterli değildir. Fiber altyapısı konusunda ülke olarak oldukça geri kalmış durumdayız. Türkiye’de sabit ve mobil genisbant değerleri OECD ortalamasının yarısında. 189 ülkede arasında sabit de 73 sırada, mobil’de 75. sıradayız. 3G ve 4G göstermelik yerli araştırma şartı arandı, ama ülkede geliştirilen 4G için baz istasyonları, Ulak projesi, kenara konuldu. Fiber altyapısının gelişmesi önündeki engeller kaldırılmalıdır.

Ülkemiz İnternetin devrimsel bir gelişme olduğunu algılayamamış, İnternetin kalkınma, demokrasi, yönetim boyutlarından çok, marjinal problemlerine odaklanarak, adeta İnternete savaş açmıştır. Ülkemiz, kalkınmanın, ar-ge ve inovasyonun ifade ve basın özgürlüğünün tam olduğu, farklı ve aykırı fikirlerin yeşerebildiği hoşgörü ortamlarında var olduğunu algılayarak, özgürlükçü bir çizgiye gelmelidir.

Yasaklanan web sayısı 2 yıl önce 30 bin, geçen yıl 70 bin iken şu anda ise 110 bine çıkmıştır. Bu daha çok Türkiye’ye zarar vermektedir. 5651 ve ona bağlı yasal düzenlemeler iptal edilmeli ve STK’ların katılımıyla yeniden yapılmalıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi ülkemizde Kır-Kent ve kadın-erkek arasında İnternet kullanımında ciddi uçurumlar var ve nüfusun yaklaşık yarısı İnternetin dışında. Sadece TÜİK rakamları değil, uluslararası gelişmişlik indekslerinde de Türkiye maalesef sonlarda yer almaktadır. 17. büyük ekonomi olma iddiasında olan Türkiye’nin bu indekslerin altlarında yer alması sosyal eşitsizliklere, hatta uçurumlara işaret ediyor. Sayısal uçurum da bunların arasında en önemli başlıklardan birisidir. Sayısal uçurumu ortadan kaldıracak, tüm yurttaşları yeni medya okuryazarı yapacak çabalar, kamu, özel sektör ve STK işbirliği ile yapılmalıdır.

Bilişim teknolojilerin eğitimi ülkenin kalkınması, dünya ile rekabet edebilmesi içinde önemlidir. Bu kapsamda özgür yazılımların önemine işaret etmek isteriz. Özgür yazılımlar tasarruf, güvenlik, istihdam ve rekabet açılardan önemlidir. Pardus ve Fatih projelerin özgür yazılım temelinde yaygınlaştırılmasını öneririz.

Sosyal ağların ve yeni medyanın gündelik yaşamın doğal ve rutin bir parçası haline gelmesi sonucunda, artık yeni medya okuryazarlığı yurttaşın temel bir gereksinimi haline gelmiştir. Yurttaşlar, enformasyonu kullanabilme ve nitelikli enformasyon kaynaklarına ulaşabilme, yeni medya ortamlarında etik ihlallerde bulunmama ve etik ilkelere uygun davranabilme bilgi ve beceresini Yeni Medya Okuryazarlığı ile kazanabilir. Yeni Medya Okuryazarlığı sayesinde, İnternet’teki risklerin farkındadır, olanakları da bilinçli ve etkin şekilde kullanır.

Temel öğrenim kurumlarındaki “Medya Okuryazarlığı” ve “Bilgisayar” dersleri müfredatının dijital okuryazarlığı geliştirecek şekilde gözden geçirilmesi gereklidir. Bütün dünya anaokulundan itibaren herkese programlama/yazılım kavramlarını öğretmeye çalışıyor. Webin kurucusu Tim Berners-Lee politikacılara programlama öğretelim diyor. Programlama düşünme ve planlama yetisini geliştiriyor. Dünya gittikçe daha fazla bir şekilde yazılımın etrafında dönüyor. Ülkemizde, okullarda bu yönde ders konması konusunda çaba harcamaya başladı. Umarız, yakında bu konuda pilot çalışmalar başlar.

Herkese açık, özgür, güvenli, bütünsel İnternet tüm insanlığın yararınadır.

İnternet Yaşamdır!

Saygılarımızla kamuoyuna duyururuz.

12 Nisan 2016

2016


Destekleyen STK’lar:
Alternatif Bilişim Derneği 
Alternatif Medya Derneği 
Bilgisayar Mühendisleri Odası 
EHD – Elektronik Ticaret ve Internet Hukuku Derneği 
EMO – Elektrik Mühendisleri Odası 
ISOC-TR – Internet Derneği 
INETD – Internet Teknolojileri Derneği 
IYAD – Internet Yayıncıları Derneği 
İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu 
Kadın Yazılımcı Oluşumu 
LKD – Linux Kullanıcıları Derneği 
PKD – Pardus Kullanıcıları Derneği 
TBD – Türkiye Bilişim Dernegi 
TELKODER- Serbest Telekomunikasyon İşletmecileri Derneği
TKD – Türk Kütüphaneciler Derneği

13 Nisan 2016

Posted In: bilgi toplumu, freedom of expression, Genel, ifade özgürlüğü, internet, internet cencor sansür ifade özgürlüğü özgürlük, internet haftası, internet sansürü, lkd, Özgür yazılım, sosyal ağlar, temel bilişim eğitimi, yasaklar, yönetişim

Okullarda Kodlama Dersi – 1

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın resmi Twitter hesabından yapılan paylaşımda kodlama dersinin ortaokul ve lise müfredatına alınması için Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte çalışılacağı duyuruldu:

Kodlama Dersi Geliyor

Kodlama Dersi Geliyor

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Twitter sayfası “üreten bir ülke olmak”, “bilişim vadisi kurmak”, “dünyaya yeni teknolojiler sunmak” gibi güzel mesajlarla dolu. Fakat,

…dar anlamda bilim ve teknoloji politikası, kısaca ilk ortaya atıldığı zamanki terimiyle bilim politikası, her türlü bilimsel, teknolojik ve yenilikçi [innovative] faaliyetlerin toplumsal bir amaç ya da amaçlar doğrultusunda yönlendirilmesi ve denetlenmesi için farklı düzeylerde politikalar tasarlanıp uygulanmasıdır. Firma düzeyindeki bir şirket stratejisi [corporate strategy] içinde yenilik çalışmaları ve buna bağlı Ar-Ge hedeflerinin saptanmasından bir ülkenin ve hatta bir ülkeler topluluğunun bilim ve teknoloji politikasının oluşturulup uygulanmasına değin çok geniş bir yelpazede yer alan bu politikalar da, zorunlu olarak diğer politikalarla eklemlenmek durumundadır. Örneğin, eğitim politikası, iktisat politikası, vergi veya gümrük politikası, banka mevzuatı vb, yerine göre, her düzeydeki yenilik faaliyetlerini etkiler ve tüm politikalar belli bir mantık içerisinde birbirleriyle eklemlenmezse, dar anlamda ‘salt’ bir bilim ve teknoloji politikasının başarısı azalır. (Türkcan, 2009, s.205)

Bu bağlamda, kodlama dersinin müfredata eklenmesi ya da bir bilişim vadisi kurulması yönündeki çalışmalar tek başına yeterli olamayacaktır. En başta yıllardır yapboz tahtası haline getirilen eğitim sistemi, bilim ve teknolojideki hedeflerle uyumlu değildir. Biraz hafızamızı tazeleyelim. Yıllar önce de ülkemizdeki bilişim çalışanlarının yetersiz olduğundan yakınılıyordu. Sonra Türkiye’nin dört bir yanına, neredeyse her üniversiteye, yeterli öğretim üyesi ve altyapı olmadan bilgisayar mühendisliği bölümü açıldı. Böylece bir zamanlar “popüler meslekler arasındaki bilgisayar mühendisliği, akademik başarısı düşük öğrencilerin tercih ettiği bölümler”den biri oldu (http://www.aksam.com.tr/yazarlar/ismi-havali-ama-tercih-eden-yok/haber-305135). Bilgisayar mühendisi sayımız arttı ama bu artış bilişim alanında bir atılım yapmamıza değil, yedek iş gücü ordusuyla bilişim çalışanı ücretlerinin düşürülmesine neden oldu. Hukuk ve Tıp’a getirilen taban puanı uygulamasının diğer bölümler için de gerekli olduğunu söyleyen, “MEB’in eğitim fakültelerine, mimar ve mühendis odalarının da mühendislik fakültelerine daha nitelikli öğrenci alınması için yüksek taban puan baskısı yaratmasının, daha iyi öğretmen ve daha iyi mühendis yetiştirilmesi konusunda çok yararlı olacağı vurgusu yapan” YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın sözleri bilim ve teknoloji politikamızın bütünlükten yoksun olduğunun bir başka göstergesi. Başta bilgisayar mühendisliği olmak üzere, bu kadar mühendislik bölümünü kim, neden açtı?

Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı diğer ülkelerdeki girişimlerden etkilenmiş gibi görünüyor. Barack Obama örneğinde olduğu gibi hükümetler en üst düzeyde bu konuyla ilgileniyor, yapılan etkinliklere katılıyor (https://www.whitehouse.gov/blog/2014/12/10/president-obama-first-president-write-line-code). Başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, çocukları bilgisayar programlamayla erken yaşlarda tanıştırmak için yoğun çaba gösteriyor (http://www.euractiv.com/section/digital/infographic/infographic-coding-at-school-how-do-eu-countries-compare/). Avustralya ilkokul müfredatında tarih ve coğrafya dersleri yerini kodlamaya bıraktı (http://www.techtimes.com/articles/86669/20150921/australia-replaces-history-and-geography-with-coding-in-new-primary-school-curriculum.htm). Bu müfredat değişikliklerinde ülkelerin özgün ihtiyaçları belirleyici oluyor. Estonya’nın filizlenen teknoloji endüstrisi daha çok programcıya gereksinim duyduğundan programcılık öğretimine daha çok vurgu yapıyorlar; bazı okullarda programcılık eğitimi altı yaşında başlıyor. Danimarka ise büyük firmalarının çıkarları doğrultusunda kullanıcı arayüzü tasarımının ve dijital teknolojinin topluma etkisinin öğretilmesine ağırlık veriyor. Aarhaus Üniversitesi’nden Michael Caspersen, müfredatın sadece ileride bilgisayar bilimlerini tercih edeceklere değil, tüm öğrencilere faydalı olmasını istediklerini söylüyor (The Economist, 2014). Türkiye’nin nasıl bir eğitime ihtiyacı olduğunun tartışılıp tartışılmadığını bilmiyorum.

Farklı ülkelerdeki uygulamalar önemli dersler de içeriyor. Bir karar almadan önce bu örneklerin Türkiye’nin koşulları da dikkate alınarak incelenmesi gerekiyor. Yoksa yeni bir Fatih Projemiz olabilir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi ülkeler kısa süreli hedeflerle hareket etmiyorlar. 6 yaşındaki çocuğun okuyup çalışma hayatına katılması için önünde uzun yıllar var. Örneğin İngiltere, 2014 yılında kodlamayı ilk ve orta öğretim müfredatına dahil ederken en azından sonraki 10 yıl için ayrıntılı bir plan yapmış durumda. İngiltere’de kodlama öğretimi müfredat değişikliğinin sadece bir parçası; asıl değişim okullardaki bilişim teknolojileri kullanma eğitiminin yerini bilgisayar biliminin alması. Daha 2011 yılında Google’ın Başkanı Eric Schmidt, yazılımı kullanmayı öğreten ama onun nasıl yapıldığı hakkında bilgi vermeyen İngiliz eğitim sistemini eleştirmekteydi (The Economist, 2014). İngiltere Eğitim Bakanı Michael Gove da 2014 yılında yaptığı konuşmada bu eleştiriye hak vermektedir. Bilişim teknolojileri eğitiminin öğrencilere sadece bilgisayar okuryazarlığı verdiğine, derslerde tekrar tekrar kelime işlem programlarının nasıl çalıştığının anlatıldığına ve öğrencilerin kimi zaman modası geçmiş yazılımları öğrenmek zorunda kaldığına vurgu yapan Gove, bunu teleks göndermeyi ya da zepline binmeyi öğretmeye benzetiyordu. Gove, yeni eğitim müfredatıyla öğrencilere kodlamayı, var olan programları çalıştırmak yerine kendi programlarını geliştirmeyi öğreteceklerini söylüyordu (https://www.gov.uk/government/speeches/michael-gove-speaks-about-computing-and-education-technology). İngiltere’nin 2014 yılında uygulanmaya başlanan yeni eğitim müfredatı bu doğrultuda geliştirildi. Müfredat değişikliğiyle öğrencilerin:

  • soyutlama, mantık, algoritmalar ve veri temsili de dahil olmak üzere bilgisayar biliminin temel kavramlarını anlayıp uygulayabilmesi
  • problemleri berimsel (computational – bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Berim) terimlerle analiz edebilmesi ve bu tip problemlerin çözümü için gerekli beceriyi edinebilmesi
  • problemleri çözebilmek için yeni ya da aşina olmadıkları da dahil olmak üzere bilişim teknolojisini değerlendirip uygulayabilmeleri
  • bilişim ve iletişim teknolojisinin sorumlu, yetenekli, kendinden emin ve yaratıcı kullanıcıları olmaları

hedeflenmekte.

Dört bölümden oluşan müfredat, 5 ile 16 yaş arasındaki tüm çocukları kapsamakta (bkz. http://bit.ly/1f7PIFU , http://www.theguardian.com/technology/2014/sep/04/coding-school-computing-children-programming ).

Birinci bölüm, 5-6 yaşındaki çocuklar için. Bu bölümde, çocuklar algoritma kavramı ile tanışacaklar. Çocuklar algoritma kavramını gündelik hayattan örneklerle ve oyunlarla tanıyacak. Örneğin algoritmayı açıklamak için sabah yaptıkları rutin işler adımlara bölünerek anlatılacak. Basit programların oluşturulup çalıştırılmasının yanı sıra bu programların arkasındaki mantık da gösterilecek. Bilişim teknolojilerinin daha sorumlu ve saygılı kullanımı, kişisel bilgilerin mahremiyeti ve internet ya da herhangi bir bilişim teknolojisi ile ilgili bir sorun yaşadığında nereye başvurabileceği bu bölümde öğretilmeye başlanacak. Sonraki bölümlerde de bu konular üzerinde öğrencinin yaşı göz önünde bulundurularak tekrar durulacak.

İkinci bölüm, 7-11 yaşlarındaki ilkokul öğrencileri için. Öğrencilere, programlamanın temel yapıtaşları olan sıralama (sequencing), seçme (selection), döngü (repetition), değişken (variable) kavramları öğretilecek. Bu bölümde, bilgisayarın ve programların çalışma mantığının öğretilmesinin yanında bilişim teknolojilerinin nasıl daha yaratıcı kullanılabileceği üzerinde durulacak.

11-14 yaşında olanlar için tasarlanan üçüncü bölümde ise öğrenciler, gerçek dünyadaki problemleri ve fiziksel sistemleri soyutlamayı, tasarımı ve programlama dilleri ile gerçekleştirimi öğrenecekler. Bölüm sonunda öğrencilerin, en az iki programlama dilini öğrenmiş olması beklenmekte. Öğrenciler, bu bölümde Boole cebirini devre ve programlarda kullanacaklar, basit arama ve sıralama algoritmalarını öğrenecekler. Müfredat yalnız yazılım bilgisi ile sınırlı değil. Bilgisayarın donanımsal bileşenleri ve bilgisayarlar arası iletişim de bu bölümün konuları arasında yer alıyor. Önceki iki bölümde olduğu gibi bu bölümde de öğrencilere var olan teknolojileri kullanmayı öğretmek gibi bir hedeften çok öğrencilerin yaratıcı bir şekilde yeni çözümler geliştirmesi, var olan teknolojiyi kendi ihtiyaçlarına göre uyarlaması veya farklı teknolojileri belirli bir amaç doğrultusunda bir araya getirmesi ön planda olacak.

Dördüncü ve son bölümde ise öğrenciler, merak ve yetenekleri doğrultusunda bilgisayar bilimleri, bilişim teknolojileri veya dijital medya konusunda daha derinlemesine eğitim alabilecekler.

Bu ayrıntılı müfredata karşın İngiltere’de eğiticilerin eğitimi konusunda yeterli hazırlık yapılmadığından geçiş döneminde en büyük zorluğu öğretmenler yaşamakta. İki büyük sorun var. Birincisi, bilişim teknolojisi öğretmenlerin çoğunun ne programlama konusunda tecrübesi ne de berimsel kavramlar hakkında bilgisi var. Hükümetin öğretmenlerin eğitimi için ayırdığı fonlar tüm iş gücünün eğitimi için yetersiz, bir çok öğretmen çareyi web’deki ücretsiz eğitimlerde arıyor ve zaten fazla olan işlerine bir yenisini eklemek zorunda kalıyor. İkincisi, öğretmenlerin çoğunluğu kendilerini bu alanda yeterli görmüyor ve özgüven sorunu yaşıyor (http://www.computerworlduk.com/careers/coding-in-british-schools-review-of-first-term-3595505/). The Economist (2014), İngiltere’nin müfredat değişikliğinde fazla aceleci olduğunu belirtiyor. İsrail’in 1000, Bavyera’nın ise 700’den fazla öğretmenine gerekli eğitimleri verdikten sonra müfredat değişikliği için gerekli adımları attığına işaret ediyor .

Yanlış anlaşılmasın. Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’nın önereceği müfredat değişikliğine karşı değilim. Excel’de tablo yapmayı, Power Point’te sunum yapmayı öğretirken yukarıdaki gibi bir müfredat hazırlamak gerçekten olağanüstü. Son yıllarda, kişisel bilgisayarlar yerini tablet ve akıllı telefonlara bırakırken kullanıcıyı salt tüketiciye indirgeme eğilimi vardı. Şimdi ise kullanılan teknolojilerin yeniden programlanabilirliği öne çıkaran bir yaklaşım öneriliyor. Bu nedenle, çocuklara yönelik programlama eğitimini destekliyorum. Ama amaç bilişim teknolojileri alanında ileri bir ülke olmaksa bu müfredat değişikliğinin yeterli olamayacağını, bilgisayar mühendisliği kontenjanlarının artırılmasındaki gibi kendimizi kandıracağımızı düşünüyorum. Yetişmiş iş gücü konusunda İngiltere’dekine benzer (ve belki daha ağır) sorunlar yaşanacaktır; bu aşılabilir. Ancak asıl sorun söz konusu müfredat değişikliğini yapan ülkelerin birkaç yıl değil, en az on yıl sonrasını dikkate alıyor olmalarıdır. Eğitim sistemi sürekli değişiyor ve nitelik giderek düşüyor… Daha büyük korkum ise bilişim teknolojileri eğitiminde yapılanın tekrarlanması, okulların belirli bir şirketin ürünlerini kullanmaya zorlanması.

Hükümetlerin ya da uluslararası şirketlerin programlama eğitimine bu kadar önem vermesinin en büyük nedenlerinden biri neredeyse yarım asırdır devam eden yeterli ve nitelikli yazılım eksikliğinden kaynaklı yazılım krizi (https://en.wikipedia.org/wiki/Software_crisis). Programcı sayısını artırmak da krizi aşmak için uygulanan stratejilerden biridir. Yalnız programcı sayısını artırmakla kalmayacaklar, yedek iş gücü ordusuyla bilişim çalışanları üzerindeki baskı daha da artacak, ücretler düşecek. Elbette ki bunun farkındayım.

Buna karşın desteğimin ise üç nedeni var. Birincisi berimsel okuryazarlık (literacy) önümüzdeki yıllarda yaygınlaşacak. Kaliteli bir eğitim verileceği konusunda şüphelerim olsa da hiç yoktan iyidir. İkincisi, günümüz dünyasında Lessig’in (2006) de vurguladığı gibi “Kod Kanundur”. Bunu kavramadan, gözetime ve sansüre karşı mücadele etmek, internette ifade özgürlüğünü savunmak giderek zorlaşıyor. Üçüncüsü ise programcılık, fazla mesai olarak karşınıza çıkmadığı veya ne yapacağınıza kendiniz karar verdiğiniz sürece eğlencelidir. Her yaştan insana tavsiye ederim.

Berimsel Okuryazarlık (Computational Literacy)

Programlamayla okuryazarlık arasında bir paralellik kurulması yeni değildir. Bilgisayarların programlanmaya başlandığı ilk günlerden beri vardır. 1960’larda birçok programcı, programlamayı okuryazarlık ile ilişkilendirmekte, hatta bir bilgisayar bilimcisi olan Alan Perlis okullardaki zorunlu kompozisyon dersi gibi programcılığın da lisans öğrenciler için zorunlu bir ders olması gerektiğini savunmaktadır. 1960’larda John Kemeny ve Thomas Kurtz’in Basic programlama dilini tasarlama amaçları programlamayı öğrenciler ve uzman olmayanlar için daha kolay hale getirmektir (Vee, 2013). Sovyet bilimci Ershov (1981) da programcılığı okur yazarlık ile karşılaştırmakta, daha 1980’lerde programcılığın ikinci okuryazarlık olacağını duyurmaktadır. Mozilla Vakfı’nın başkanı Mark Surman’a göre ise kodlama, okuma, yazma ve aritmetikten sonra dördüncü okuryazarlıktır (https://code.org/quotes).

Özgür yazılımdaki özgürlüğün, konuşma özgürlüğü (free speech) ile anlatılması da bilinçli bir tercihtir. Özgür Yazılım Hareketi, free software’deki free kelimesinin yazılımın ücretsiz olduğunu değil, özgür olduğunu anlatırken “free as in free speech not as in free beer” der. Kodlamanın gündelik dil gibi bir ifade biçimi olduğu savunulur. Buna göre, insan dili, programcının yazdığı kaynak kodu ve derleyicinin çevirdiği nesne kodu düşüncenin farklı biçimlerde temsilidir. Düşünce önce belirli bir dilde (Türkçe, İngilizce, Almanca vs) temsil edilir; bir programlama dili ile kaynak kodu haline getirilir ve yazılımsal araçlarla nesne koduna çevrilir. Her biçim özgündür ama bir süreklilik vardır. Bundan yola çıkarak yazılımın konuşma özgürlüğü gibi ABD Anayasası’nın 1. Ek Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği öne sürülmektedir (http://www.2600.com/dvd/docs/2001/0126-speech.html).

Peki okuryazarlık nedir? Literacy, kelimesini Türkçe’ye okuryazarlık olarak çevrilmekte ve basitçe okuma ve yazma yetisini ifade etmektedir. Vee’ye (2013) göre bir çok çalışmada okuryazarlık, yanlış bir biçimde, genel olarak becerileri (görsel okuryazarlık, oyun okuryazarlığı, tasarım okuryazarlığı vb) anlatmak için kullanılmaktadır. Bu kullanımlara göre pekala araba okuryazarlığından da söz edilebilir.

Vee (2013) okuryazarlığı, sembolik ve altyapısal teknolojiyi (örneğin metinsel yazma sistemi gibi) yaratıcı, iletişimsel ve retoriksel amaçlar için kullanma becerisi olarak tanımlamaktadır. Okuryazarlık insanlara düşüncelerini metin olarak ifade etme (yazma) ve başkalarının metin olarak ifade ettiği düşünceleri yorumlama (okuma) imkanı sağlar. Bunun yanında, herhangi bir teknolojinin iletişim için kullanımını basitçe okuryazarlık kapsamında değerlendirmez. Okuryazarlıktan bahsedebilmek için birinci olarak söz konusu teknolojinin toplumun iletişim pratiklerinin merkezini veya altyapısını oluşturması gerekmektedir. Gündelik hayatta belirleyiciliği olmayan bir teknoloji okuryazarlık kapsamında değerlendirilemez. İkinci olarak da bu teknolojiyle elde edilen oluşturma ve yorumla yeteneğinin kolay ve toplumda yaygın olması gerekir. Bu iki durumun eş zamanlı olarak ortaya çıkması gerekmediği gibi herhangi bir öncelik sırası da yoktur, toplumdan topluma değişebilir. Örneğin İngiltere’de okuma ve yazma becerilerinin yaygınlaşması yazının merkezi, belirleyici ve düzenleyici bir rol üstlenmesinden yüzyıllar sonra gerçekleşmiştir. Amerika’da ise tam tersi yaşanmıştır. Okuma ve yazma becerilerinin yaygınlaşması, okuryazarlığın belirleyiciliğinin ve düzenleyiciliğinin önünü açmıştır. Vee (2013), okuryazarlığın basitçe teknik bir süreç olmadığının, toplumsal ve ideolojik etkenlerle biçimlendiğinin de altını çizer.

Programlama da insanların sembollerden oluşan bir teknolojiyle düşünceleri temsil etme ya da yorumlama becerisidir. Sonraki bölümde tartışacağım gibi programlamanın yarattığı kodun gündelik hayattaki belirleyiciliği ve düzenleyiciliği giderek artmaktadır. Ancak program kodunu okuma ve yazma becerisinin yaygınlığını değerlendirdiğimizde okuryazarlıktan söz etmek için henüz erkendir. Programlama yalnız bilgisayar bilimcilerin ve ilgili mesleklerin işi olmayıp diğer meslekler (gazetecilik, tıp, biyoloji vb.) arasında yaygınlaştığında okuryazarlıktan söz edilebilecektir (age).

Vee (2013), bilgisayar okuryazarlığı yerine berimsel okuryazarlığı tercih etmektedir. Berim (compute), bilgisayarın yaptığı iştir. Ama bilgisayar teknolojisi hızla değişmekte, geleneksel bilgisayarlar yerini daha farklı teknolojileri bırakmaktadır. Bu gelişme, yazı teknolojisindeki gelişmelere benzetilebilir, okuma yazma sabit kalsa da kullanılan teknoloji (papirüs, kağıt, matbaa) değişmektedir. Dolayısıyla Vee (2013), somut bir teknolojiye bağlanmak yerine soyut berimsel okuyazarlık kavramını tercih etmektedir. Berimsel okuryazarlık, berimsel düşünmeyi ve soyutlamayı gerektirmektedir. Berimsel düşünme ile bütün parçalara ayrılmakta ve programlama dili aracılığı ile bilgisayarın anlayabileceği şekilde yeniden bütünleştirilmektedir. Programlama dillerinin tarihsel gelişimine bakıldığında zaman içinde daha kullanıcı dostu, ileri düzeyde bilgi ve yetenek gerektirmeyen dillerin geliştirildiği görülür. Hatta bu durumu, programlamanın ileri bir tarihte gereksizleşeceğinin, programlamada gündelik dile yakın dillerin kullanılacağının ve böylece programlama becerisine gerek kalmayacağının göstergesi olarak yorumlayanlar vardır. Vee (2013) bu basitleştirmenin tam tersi bir sürece yol açtığını belirtmektedir; programlama dilleri basitleştikçe daha farklı alanlara yayılmakta ve yaygınlaşmaktadır. Ayrıca hükümetlerin yeni eğitim politikaları da geçmiş yıllardaki okuryazarlık kampanyalarını anımsatmaktadır. Dolayısıyla son yıllardaki gelişmeleri ve girişimleri dikkate alarak oluşum halindeki bir okuryazarlıktan söz edebiliriz.

Kod Kanundur

Lessig’e (2006) göre insanların davranışları, yasa, norm, piyasa ve mimari tarafından düzenlenmekte ve sınırlanmaktadır. Lessig bu düzenleyicileri açıklamak için sigara içme örneğini verir. Nerelerde sigara içilip içilemeyeceği yasalarla düzenlenmiştir. Belirli bir yaşın altında olanlara sigara satılması yasaktır. Özel bir araçta sigara içmeniz yasalarla engellenmemiştir ama normlar diğer yolculardan izin almamızı gerektirir. Piyasa da bir düzenleyicidir. Sigara fiyatlarının artması, ucuza kaçak sigara bulabilme ihtimali, farklı kalite ve fiyatta sigaraların satılması yasa ve normlar gibi düzenleyici ve sınırlayıcı bir etkiye sahiptir. Sigara örneğindeki mimari ise sigaranın nasıl tasarlandığı ve yapıldığı ile ilgilidir. Dumansız bir sigara kullanıyorsanız sigara içebileceğiniz yerler daha fazladır. Ağır aromalı sigaralar, sigaradan rahatsız olanların sayısını artırabileceğinden sigara içmenizi sınırlayabilir. Ya da kullandığınız sigaranın fazla nikotinli olması içeceğiniz sigaranın sayısını etkileyebilir.

Bu düzenleyicilerden her birinin farklı etkisi ve yaptırımı vardır. Yasaklanmış bir ortamda sigara içerseniz ceza ödemek zorunda kalırsınız. Normlara aykırı davranırsanız ayıplanırsınız. Fazla nikotinli bir sigaradan çok içerseniz sağlığınıza zarar verirsiniz. Sigara fiyatının artması cebinizden çıkan parayı artırır. Ayrıca tüm bu düzenleyiciler ayrık çalışmazlar, birbirlerini de etkilerler. Mimari bazen normları ve yasaları güçlendirebilir bazen de zayıflatabilir. Piyasa çıkarlarından kaynaklı düzenlemeler farklı mimarilere neden olabilir.

Bu düzenleyicilerin her birinin ayırt edici nitelikleri ve çalışma prensipleri vardır. Mimarinin düzenleyiciliğinin en önemli niteliği ise kesinliği ve uygulandığı zaman aşılmasının zorluğudur. Aşağıda Lessig’in (2006) mimarinin insan davranışları üzerindeki düzenleyici etkisini göstermek için verdiği örneklerden bazıları yer almaktadır:

  • Fransız Devrimi’nde devrimcilerin Paris’in dar ve dolambaçlı sokaklarına kurdukları barikatlar onlara önemli bir üstünlük sağlamış ve şehrin kontrolünü ele geçirmelerini kolaylaştırmıştır. Bunun fakında olan III. Napolyon Paris’i geniş bulvarlarla yeniden inşa eder.
  • Bazı Avrupa ülkelerinde yürütme ve yasamanın baskısına maruz kalmamak için anayasa mahkemeleri özellikle başkentten uzakta inşa edilmiştir.
  • Amerika’daki bir otelin müşterileri asansörlerin yavaşlığından şikayetçidir. Otel asansörleri hızlandırmaz ama asansör kapısının yanına yerleştirdiği aynalardan sonra şikayetler sona erer.
  • Okulların veya parkların yanına yapılan kasisler sürücüleri yavaşlamaya zorlar.
  • Robert Moses’un Long Island’da inşa ettiği köprüler otobüslerin geçişine uygun değildir. Böylece daha çok toplu taşımayı kullanmak zorunda olan siyahların halk plajlarına gelişleri engellenmiş olur.
  • Bir Amerikan havayolu şirketinin yolcuları bagajlarının geç gelmesine öfkelenmektedir. Üstelik bekledikleri süre diğer yolcularınkinden fazla değildir. Şirket, uçakların iniş noktasını bagajlardan daha uzağa taşıyarak zaman kazanır. Böylece zaman kazanılır, yolcular bagaj için beklemek zorunda kalmazlar ve şikayetler biter.

Önceki bölümde de belirttiğim gibi başta internet olmak üzere dijital teknolojiler gündelik yaşamın önemli bir parçası haline gelmiştir ve gündelik yaşamdaki yaygınlıkları her geçen gün artmaktadır. Dolayısıyla internetin ilk günlerinde olduğu gibi hükümetlerin etkisinden muaf bir internet artık yoktur. Hükümetler insanların, özellikle kendi vatandaşlarının, internet üzerindeki davranışlarını düzenlemek istemektedir. Bu düzenleme arzusu kendini özellikle üç alandaki çatışmalarda kendini göstermektedir: Fikri mülkiyet, mahremiyet ve ifade özgürlüğü.

İnterneti düzenlemek isteyenlerin internetteki kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmeleri gerekir. Lessig (2006), internetin ilk günlerdeki mimarisinin buna yönelik düzenlenmediğini ve farklı değerler içerdiğini belirtirken bu mimarinin mutlak olmadığının özellikle altını çizmektedir. Lessig’in kısaca kod olarak adlandırdığı internetin yazılımdan ve donanımdan oluşan mimarisi tarihin en düzenlenebilir alanlarını yaratmaktadır. Ayrıca Lessig (2006) internetin ticarileşmesinin hükümetlerin gücünü artıran bir gelişme olduğunu belirtmektedir. Böylece hükümetler maddi çıkarı olan şirketleri belirli düzenlemeleri yapmaya zorlayabilmektedir; doğrudan kodu değil, kodlayanları kontrol etmektedirler. Doğrudan internete ya da internete erişimde kullanılan cihazlara eklenen kodlar hükümetlerin interneti düzenlemek için sordukları sorulara yanıt verebilmektedir: kim, nerede, ne yapıyor?

İnternette düzenlemenin kendisi tamamen iyi ya da kötüdür denilemez. Ama günümüzde şirketler ya doğrudan kendi ya da hükümetlerin gereksinimleri doğrultusunda vatandaşları etkileyen bazı düzenlemeler yapmakta ve bu düzenlemeleri de ilgili teknolojinin doğası gibi sunmaktadır. Yasalar neyin yapılıp neyin yapılamayacağını çoğu zaman doğrudan söyler; bazı konular özellikle belirsiz ve yoruma açıktır. Vatandaşlar yasayla yapılan bir düzenlemenin bilgisine sahip olabilir. Aynı şeffaflık kodla yapılan düzenlemelerde de olmalıdır. İnsanlar kodla yapılan bir düzenlemeyi göremiyor, tartışamıyor ve eleştiremiyorsa sorun vardır. Şöyle basit bir örnek vereyim, bir kurum işe alacağı kişileri kura ile belirliyor. Adaylar karşılarındaki kocaman ekrandan kura sonucunu izliyor. Söz konusu kura ve bilgisayar olunca herkes susuyor. Ama kura koduna erişimimiz yoksa, kodun nasıl çalıştığını bilmiyorsak kodun gerçekten rastgele çalışıp çalışmadığını da bilemeyiz. Bu nedenle, hükümetin ya da kamu kurumlarının kodla yaptığı tüm düzenlemeleri vatandaşlarıyla paylaşması gerekmektedir. Yazılım geliştirenler, sizin yerinize bazı kararlar vermiş ve fikri mülkiyet, mahremiyet ve ifade özgürlüğü bağlamlarında hak ve özgürlükleriniz kısıtlanmış ise bunu bilmek her ortamda, herkesin hakkıdır. Bilişim ve iletişim teknolojilerini yalnız kullanmayı değil, onların nasıl çalıştığını ve çalıştırılabileceğini bilen, berimsel okuryazarlığa sahip insanların bu düzenleme sürecine daha aktif katılabileceklerini düşünüyorum. Dolayısıyla verilecek eğitim, sadece herhangi bir programlama dilini öğretmekle kalmamalı, bilişim teknolojilerinin hayatı nasıl düzenlediğini ve düzenleyebileceğini içermeli, bilişim teknolojilerin kullanımından öte onların çalışma ilkelerini göstermeli ve öğrencilerin yaratıcılığını öne çıkarmalıdır. Böylece öğrenciler, haklarını sınırlayan ya da sınırlayabilecek kodu daha rahat fark edebileceklerdir.

Bilgisayarlar, tablet, akılı telefon vb teknolojilerin ötesinde gündelik yaşamda kullanılan cihazlarda yaygınlaşmaya başladığında berimsel okuryazarlık daha önemli olacak.

Programlama Eğlencelidir

Para için değil, sadece eğlenmek için yazılım geliştiren çok sayıda programcı vardır. Programlama satranç ya da bulmaca çözmek gibi eğlenceli bir uğraştır. Zeka oyunlarından hoşlanan her yaştan insana tavsiye ederim.

Hiç bilmeyenlere programcılığın temellerini anlatan çok sayıda web ve tablet uygulaması var. Bu uygulamalar içinde en çok beğendiğim ve önerebileceğim code.org sitesindeki uygulamalar ve MIT’in (Massachusetts Institute of Technology) geliştirdiği Scratch (https://scratch.mit.edu/) adlı görsel programlama dili. İstediğinizi tercih edebilirsiniz ama önerim, hepsini tamamlamasanız da, önce code.org’taki dersleri takip etmeniz, daha sonra da Scratch ile ufak uygulamalar yazmanız.

code.org
2013 yılının ocak ayında Hadi ve Ali Partovi tarafından kurulan code.org herkesin kodlamayı öğrenebileceği iddiasıyla bilgisayar programlamayı herkes için erişilebilir yapmaya çalışıyor. code.org, kurulduktan bir ay sonra Mark Zuckerberg, Bill Gates, Jack Dorsey gibi bilişim dünyasının önemli isimlerinin yer aldığı bir video hazırladı. Videoda yer alan kişiler kodlamanın önemini vurguluyorlardı. Video internette hızla yayıldı. Video, bilişim şirketlerinin ve iş adamlarının da ilgisini çekti. İki hafta içinde yaklaşık 10 milyon dolar toplandı ve bu destek daha sonra da devam etti. code.org sitesinin bağışçıları arasında Google, Microsoft ve Facebook da var (https://code.org/about/donors).

code.org’un hedef kitlesi ilk başta sadece ABD’liler olsa da site kısa zamanda uluslararası bir nitelik kazandı. Şu anda 45’ten fazla dili destekliyor ve sitedeki eğitim materyali 180’den fazla ülkede kullanılıyor. Her okuldaki her öğrencinin bilgisayar bilimlerini öğrenmek için fırsatı olması gerektiğini savunan code.org, programlamayı merak eden ama hayatı boyunca kod yazmamış ve bundan çekinen her yaştan insana eğlenceli gelebilecek dersler sunuyor. Ayrıca daha çok beyaz erkeklerin işi olarak görülen bilgisayar biliminde çeşitliliği artırmayı da hedefliyor. code.org’a kayıtlı kullanıcıların %43’ü kız, %37’si siyah ya da İspanyol kökenli.

Kodlama nedir öğrenmek ve biraz eğlenmek istiyorsanız işe Starwars (https://code.org/starwars) ya da Minecraft (https://code.org/mc) ile başlayabilirsiniz. Buradaki alıştırmalar hoşunuza giderse yeni başlayanlar için dört farklı ders var (https://studio.code.org/). Birinci ders dört yaş üstü için tasarlanmış ve okuma becerisi gerektirmiyor. Dersin ilerleyen bölümlerinde programlamadaki kavramlar (bir değişkene değer atama, atanan değeri kullanma, döngü) öğretiliyor. İkinci ders, altı yaş ve üstü, okuma becerisi olanlar için. Bu derste, döngü konusu daha detaylı işleniyor, koşullama (if) kavramı öğretiliyor. Öğrenciler, örnek programlardaki hataları bulmaya çalışarak hata ayıklama alıştırmaları yapıyorlar. Üçüncü ders, ikinci dersi tamamlayan sekiz yaş üstü öğrenciler için. Bu bölümde öğrenciler önceki bölümlerde öğrendiklerini tekrar ediyor ve fonksiyon kavramını öğreniyorlar. Üçüncü dersi tamamlayanlar için hazırlanan dördüncü ders daha karmaşık alıştırmalar sunuyor.

Derslerdeki alıştırmalar aşağıdaki gibi, özellikle çocuklar için, son derece eğlenceli:

code.org

Ayrıca çözümün, javascript adlı programlama dilindeki karşılığını da görebiliyorsunuz:

for (var count = 0; count < 5; count++) {

moveForward();

}

Bu derslerde, çeşitli alıştırmalarla yukarıda belirttiğim gibi programlamadaki temel kavramları öğreniyorsunuz. Bu kavramları ve programlama mantığını tanıdıktan sonra Scratch’ta daha kolay uygulama geliştirebilirsiniz.

Scratch

MIT’nin 2000’li yılların başında 8-16 yaş arasındaki öğrenciler için tasarladığı görsel bir programlama dili olan Scratch’ın ilk sürümleri bilgisayara kurulmaktaydı. Şimdiki sürümünü ise web üzerinden, bilgisayarınıza herhangi bir yazılım kurmadan https://scratch.mit.edu/ adresinden kullanabilirsiniz. Scratch, ABD’de çeşitli okullarda kullanılıyor. Hatta “Her öğrenciye bir dizüstü” projesi kapsamında dağıtılan bilgisayarlar, Scratch kurulu bir halde dağıtılmış.

İnsanlar Scratch ile birbirinden farklı yazılımlar geliştirebiliyor: Hareketli masallar, oyunlar, tebrik kartları, bilimsel projeler, müzik projeleri, simülasyonlar vb. Grafik arayüzü oldukça kullanıcı dostu. Ana karakteri (varsayılan bir kedi) başka bir karakterle (dinozor, hayalet, balerin, basketbol topu vb yüzlerce karakter) değiştirebilir, farklı arka planlar ekleyebilirsiniz. Program kodunuzu yazdıktan sonra bu kodu saklama ve diğer kullanıcılarla paylaşma şansına da sahipsiniz. (https://download.scratch.mit.edu/scratch2download/sa/Getting-Started-Guide-Scratch2.pdf). Ayrıca başkasının paylaştığı kodu inceleyebilir ve onu iyileştirebilirsiniz. Dolayısıyla insanlar daha programlamaya adım atar atmaz kendini bir özgür yazılım topluluğunun içinde buluyor.

Program bileşenleri, code.org’ta olduğu gibi, Lego’lara benzer bir biçimde tasarlanmış:

scratch

Programcılığa yeni başlayanlar için en sinir bozucu durumlardan olan söz dizimi (syntax) hataları, kodların lego parçaları gibi birbirine eklemlenmesi ile ortadan kalkmış; uymayan parçaları birleştiremiyorsunuz. Hata mesajlarıyla uğraşmıyor, sadece yapmak istediğiniz işe odaklanıyorsunuz. Scratch zengin ve kolayca anlaşılan bir komut setine sahip. Bugün yazılım geliştirmede kullanılan bir çok programlama dili (Java, C, C++, C#, php, python, ruby) yapı olarak birbirine benzer. Bu dillerden birini biliyorsanız ikinciyi çok hızlı kavrayabilirsiniz. Scratch öğrenmenin de böyle bir faydası olacak. Günümüzde programlama eğitiminde yapılan en büyük hatalardan biri öğrenciye temel kavramları vermeden doğrudan dillerin söz diziminin ezberletilmesi oluyor. Bu nedenle birçok üniversite öğrencisi daha işin başında programlamadan uzaklaşıyor.

Scratch ile yaratıcılığınızı ortaya koyabilir, hoşça vakit geçirebilirsiniz. Yola devam etmek isterseniz, python dilini (https://www.python.org/) tercih edebilirsiniz.

İyi eğlenceler.

25 Mart 2016

Posted In: berimsel okuryazarlık, Bilgisayar Bilimi, e-devlet, ifade özgürlüğü, kodlama, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, Scratch

İnternet Demokrasi ve Kalkınma için Yaşamsaldır

1 Aralık 2015, 20. “Türkiye’de İnternet” Konferansı açılış konuşması

20. internet konferansı

20. internet konferansı

Sayın Hocalarım, Sayın Konuklar, Sayın katılımcılar, Sayın basın mensupları, netdaşlarım, 20. İnternet Konferansı açılış törenine hoş geldiniz, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bu konferansın gerçekleşmesinde emeği geçen herkese, Konferans Yürütme Kurulu ve İnternet Teknolojileri Derneği adına teşekkür etmek istiyorum. Başta ev sahibimiz, İstanbul Üniversitesine sayın rektörümüzün sahsında teşekkür ederiz.

Bildiri veren, panele katılan, seminer veren, oturum yöneten aktif katılımcılara ve dinleyicilere, izleyicilere çok teşekkür ederim. Sponsor ve destekcilerimiz Argela, IBM, Bimeks, CardTek, Mediaclick, o Plavcı , İpanema Esprosso, BtHaber, Turk-internet.com, tech İnside , TETAM ve kardeş STK’lar isoc-tr yada İnternet Derneği, LKD ve Alternatif Bilişime teşekkür ederiz.Yerel organizasyonu yapan, Enformatik Bölümü mensuplarına ve Organizasyon şirketimiz Cresga’ya teşekkür ederiz..

Bu konferans fikri Türkiye İnternetinin emekleme günlerinde daha 2 Mbitlik omurga hayal edilirken, ortaya çıkan çalkantıyı azaltmak, paydaşları bir masa etrafında toplamak, ve ortak akıl oluşturmak amacıyla ortaya atılmıştı. İlk yıllar bürokrasinin merkezi Ankara, ile iş dünyasının merkezi İstanbul arasında gidip geldik, büyük ölçüde tüm paydaşları da buluşturduk. Bu gün bu 2 merkezin ilgisini pek çekemiyoruz. Çünkü Türkiye interneti çok büyüdü. E-devlet’de epey yol aldık. Başarılı bir çok internet şirketimiz var, genç girişimcilerimiz var.

Biz hala, bu konferansın, internetle ilgilenenlerin buluşma noktası, bilgi ve deneyimlerin paylaşıldığı, sorunların tartışıldığı bir platform, ortak aklın arandığı bir ortam olmasını arzuluyoruz. Bu konferansın, internet konusunda, topluma entelektüel liderlik etmesi arzumuzdan ve çabamızdan vazgeçmedik. Ana sorunların ülkenin gündemine taşınması, o sorunlar için alternatif çözüm arayışlarına ortam sağlama amacı hala geçerli. Bu nedenle, hem başarı ve başarıszlık örneklerine, yeni pojelerin tanıtılmasına, Türkiye internetin çeşitli kesim ve boyutlarının resmini çeken çalışmalara, bildiri, panel, çalıştay ve her kesime yönelik seminerlere genişçe yer vermeye çalışıyoruz.

İnterneti Nasıl Algılamalı ?

İnternet dünyada 3.4 milyar insanın yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir; ve yaşamımızı sürekli olarak değiştirmektedir. Bu konferansı düzenleyenler olarak, interneti, insanlığın yeni toplum biçimi olduğunu düşündüğümüz, Bilgi Toplumunu oluşturan araç ve kavramların temsilcisi olarak görüyoruz. Sanayi devrimi insanın kol gücünü çokladı, onun etkin kullanımını mümkün kıldı. İnternetin temsil ettiği devrim ise, insanın beyin gücünü çokluyor, onun ürünlerinin paylaşılmasını, yeniden üretilmesini kolaylaştırıyor. İnternet Bilgi Toplumunun taşıyıcısı, ön modeli, katalizörü konumunda. Yaşam gitikçe artan bir şekilde bilgi ve enformasyon üzerine dönüyor. Artı değer yaratmanın ana unsuru, bilgi, ar-ge, inovasyon, yani eğitimli insanların beyinsel ürünleri oluyor. İnternet bireyi özgürleştiriyor, güçlendiriyor. Kitlelere örgütlenme ortamları sunuyor, onları güçlendiriyor. Hiyararşik yapıları kırmaya başlıyor. Nasıl sanayi devrimi sancılı olduysa, Bilgi Toplumuna dönüşüm de uzun ve sancılı olacaktır. İnternet dünya üzerinde milyarlarca insanın katıldığı bir paylaşım, öğrenme, üretim ve eğlence ortamıdır. Biz, toplum olarak sosyal medya da kavga ederken pek farketmiyoruz, ama İnternet, sektörleri yeniden yapılandıran, meslekleri değiştiren, kamu yönetimi, demokrasi, hizmet ve ticareti yeniden tanımlayan devrimsel bir gelişmedir. Birbirlerini hiç görmeyen insanlar, insanlığın ortak mülkiyeti için ürünler geliştirmekte; özgür yazılım, açık erişim, açık ders malzemeleri, açık bilim, açık tıp, açık biyoloji gibi projeleri hayata geçirmektedirler. Bu bağlamda İnternet, Sanayi devriminden daha önemli bir gelişmedir. AB’nin bir önceki sayısal Gümden sorumlu kişisi, toplumu yeniden yapılandırmak açısından, internetin elektrik, telgraf ve matbadan daha önemli olduğunu söylemiştir.

Dünya Nerede, Türkiye Nereye Gidiyor ?

Internetin boyutları konusunda bir kaç rakam verirsek: 3.4 milyara yakın insan internet kullanıcısı. İnternete kayıtlı bilgisayar sayısı 1 milyar 34 milyon civarına. Bir miktar oynasada 1 milyara yakın web var. Dünyada toplam 300M kadar alan adları var. Blog ve video sayısının yüz milyonlar ölçüsünde olduğunu biliyoruz. Google artık sayfa sayısı vermiyor, ama 2008 de 1 trilyon URL’e ulaştığını açıklamıştı. Facebook günlük kullanımda milyarı aştı. Twitter, İnstagram, Linkedin, Pinterest gibi sosyal ağlar gittikce gelişiyor. Türkiye’ye gelince 16-74 yaş grubunde kullanım %56, Erkekler %66, Kadınlar %46, Kent ve Kırsal arasında kadın erken arasında ciddi bir fark var. TUIK bu istatistikleri artık vermiyor. 2013 verilerine göre Kent’te %61-%42 ve Kırsalda bu %33 ve %14. İş yerlerinin %93’ü internete bağlı ama ancak %65’nin webi var. İnternet kullananların %52’si, yani toplumun, %28’i edevlet hizmetini kullanıyor. Internete kayıtlı bilgisayar 7 milyon civarında. TR altında 371 bin alan adı var. Yurt dışında da 1.3M civarında var . Kabaca değerlendirirsek; dünya ortalamasını yakaladık ama, Avrupa ortalamasını yakalayamadık.

Uluslarası indekslere durum, parçalı bulutlu; çoğunlukla bulutlu. Genellikle, 190 ülke arasında 60’ın üstündeyiz. İnsani gelişme, demokrasi, basın ve ifade özgürlüğü, ve toplumsal cinsiyet indekslerinde çok kötüyüz; 69/192, 125/142, 154/179 . WWW vakfının sıralamasında 58/81 durumdayız: bu özgürlük, içerik ve yarar alt indekslerinde de aynı civarda.

Türkiye İnterneti gelişiyor. Mobilde ilginç uygulamalar var, en yeni cihazları alıyoruz. Finans sektörümüz internet işinde oldukça başarılı. Kamuda Maliye, Sağlık, Adalet sisteminde önemli projeler var. E-devlet hizmetleri sunumunda Avrupa ortalamasının üstündeyiz. Büyük özel sektör interneti oldukça iyi kullanıyor. Okullar için 8 milyarlık Fatih Projesi yürüyor görüntüsü veriyor. Çeşitli ar-ge teşvikleri var, teknokentler çoğalıyor. İnternet ve Bilişimle ilgili bir kaç bakanımız var.

Türkiye Gemisi Rotasını Bilgi Toplumuna henüz döndüremedi!

Bütün bunlara rağmen, ülkede Bilişim, Bilgi Toplumu konularında bir dağınıklık söz konusu. Ülkemizde planlı, sistematik, kapsamlı ve tutarlı bir Bilgi Toplumuna yöneliş olduğunu söylemek mümkün değil. 2006-2010 kapsayan Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı vardı, kimsenin haberi yoktu. Şimdi 2015-2018 Bilgi Toplumu Strajesi var, ama E-devlet Eylem planı hazırlanıyor. . Türkiye gemisinin rotasını bilgi toplumuna döndürecek boyutta sahiplenme, yapılanma, program, ve çaba yok. Bilgi Toplumu çalışmalarını koordine edecek kapasitede bir yapılanma yok. Yapılanma olarak, Bilgi Toplumu Dairesi, Başbakanlık e-devlet grubu, Türksat, BTK, Sanayi Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı var. Bunun bir Parlamento ayağı yok. Sivil toplumu, özel sektörü, üniversiteyi ve basını işin içine çekecek, ortak aklı arayacak, saydam ve katılımcı, felsefe, kadro ve yapılar yok. Moda deyimiyle Multi stakeholder yapılar yok; bir başka deyişle Türkiye İnternetinde yeterli düzeyde yönetişim yok.

Yasaklar Kanayan Yara

Türkiye İnternetinin özgürlük boyutu ve yasaklar kanayan yarasıdır. Ülkemiz 8 yıldır, 5651 nolu yasa yoluyla, tabir caizse, “İnternetle Savaşıyor”. Ülke olarak kanıksadık ama, 5651′in getirdiği yapı, demokratik hukuk devletinde kabul edilemez bir Hukuk Faciasıdır. Bugün itibarıyla 106 bin web yasaklı, geçen yıl bu 60 bin idi. Basitçe yargısız infaz sözkonusudur. Yasaklamalar, bütün iletişimi, izleme çabası, insan hakları, hukuk devleti açılarından kaygı verici gelişmelerdir. Bunlar mevcut anayasal hakların ihlalinin ötesinde uluslarası hukukun, ve internet kurallarının/protokollerın çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Bütün bunlar çocukları koruma bahanesiyle yapılıyor. Çocukların korunması konusunda bir anlaşmazlık yok. Sorun bunun nasıl yapılacağında. Hoşgörü, diyalog ve yönetişim içinde insan odaklı çözüm aramalıyız. Saydam ve katılımcı yapılarla, ifade özgürlüğü ekseninde sorunu çözmeliyiz.

Türkiyenin dünya İnternet literatüre girdiği iki nokta öne çıkıyor: biri YouTube/twitter engellemesiyle öne çıkan yasakçı bakış, diğeri ise Gezi olayları sırasındaki Sosyal Ağ kullanımıdır.

Bilgi Toplumu Strateji ve Eylem Planın temel hedefi, emek yoğun bir ekonomiyi ve kırsal ağırlıklı bir toplumu, bilgi yoğun bir ekonomi ve toplumsal yapıya dönüştürmek olmalıdır. Türkiye’yi Bilgi Toplumuna taşıyacak kadroları yetiştirmeye yönelik çalışan bir programımız ve politikalarımız yok, ve var olan kadroları kamuda tutacak insan kaynakları politikalarımız sorunlu. Serbestleşme mevzuat olarak tamam ama, pratikte ağır aksak ilerliyor; istatistikler fiili tekelin devam ettiğini gösteriyor. Bir başka deyişle bilişim ve internet sektöründe tam rekabetin olduğunu söylemek zor.

Dünya Çocuklara Programlama Öğretmeye Çalışıyor

Ülkemizde Bilişim insan gücünde ciddi sorunlar var; en başta vizyon ve plan eksikliği öne çıkıyor. Öğrencilerimize, bilgisayar/bilgi okur yazarılığı dışında, etik, güvenlik, estetik ve temel programlama, ağ, veritabanı ve bilişim sistemleri kavramlarını öğretmeliyiz Dünya çocuklara ana okulundayken programlama öğretmeye çalışıyor. Tim Benners-Lee politikacılara programalama öğretmek istiyor.

İnternetden ve Sosyal Ağlardan Korkmayın, onları ciddiye Alın!

Gittikçe artan bir şekilde devletler, interneti zapturapt altına almak istiyorlar, ama kitleler daha açık bir toplum istiyorlar; saydamlık, hesap verilebilirlik, yönetime katılma, ve refahtan pay istiyorlar. Bunu kamu yönetiminden istedikleri kadar, tüm kurumlardan istiyorlar. Wikileaks’i dünya yurttaşlarının gerçekleri öğrenme, saydamlık talebi penceresinden görmek gerekir. Snowden’i de aynı yönde yapılmış önemli bir katkı olarak almak gerekir. İnternet yaşamın vazgeçilemez bir gerçeği oldu. Biz diyoruz ki, İnternet’den Korkmayalım! Onu öğrenelim! Olanaklarını ve olası risklerinin farkında olalım. İnterneti kendimizi geliştirmek, işimizi geliştirmek, daha iyi yapmak, daha iyi dünya vatandaşı olmak için kullanalım. İnterneti, telefon ve elektrik gibi doğal kabul edelim. Kendimizi özgürleştirmek, yenilemek için kullanalım. Demokrasiyi geliştiren bir yurttaş olarak katkımızı göstermek için kullanalım, toplumsal katılım ve denetim için kullanalım.

Biraz sonra açılış Konferansında Sayın Mehveş Evin “Türkiye’de İnternet ve Sivil harketler” konulu konuşmasını yapacak. Bunun dışında bu konferansta toplam 55 oturumda 11 Panel/Çalıştay, 19 seminer, 16 bildiri, 6 Davetli oturum ve 3 Teknoloji sunumu ve başarı hikayesi oturumu var. 2 tane tam günlük seminer (Ağ Yönetimi ve Derin Öğrenme), 2 tane yarım günlük seminer (Cizge Veri Tabanları ve Kapalı Çarşı Esnafına E-ticaret ) var. İnternetin, ticari, hukuksal, sosyal boyutlarını kapsayan 51 bildiri arasında İnternetin tüm boyutları hakkında inceleme bulmak mümkün. Eğitim seminerleri, bireysel ve kurumsal kullanıdan, programciya, bilim adamından girişimciye toplum farklı kesimlerine yönelik olacaktır. Seminerlerin önemli kısmı Özgür yazılım etrafında olacaktır. Linux ve Özgür yazılımlar, İnternet üzerinde yayılmış 10 Milyon civarında gönüllünün ürettiği 1 Milyon civarında yazılımı kapsamaktadır. Özgür yazılım, bireyler, kurumlar ve ülkeler için tasarruf, istihdam, güvenlik ve rekabet açılarından önemlidir. Ülkemizin yazılım stratejisin önemli bir parçası olmak gerekir. Özgür Yazılımın yansımaları arasına creative commons, crowd sourcing, crowd funding, wikipedia gibi paylaşma ve katılım felsefeli projeleri e sayabiliriz.

Birkaç oturumdan bahsetmek istiyorum. ISOC, ICANN ve Google’dan konuşmacıların olduğu İngilizce bir oturum, Çoçuklara programlama öğretmek konusunda dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeleri anlatan bir oturum, Kadın Bilişimcilerin tartıştığı bir Panel, Whatisup ile boşanmayı irdeleyen bir Panel, ülkemiizn alt yapısını inceleyen bir panel, E-imza ve kamuda ilginç projeşeri anlatan bir e-devlet oturumu, Eğitim vve Güvenlik oturumlarına dikkati cekmek isterim. Bilişim Firmalarımızdan başarı hikayeleri ve teknolojişk gelişmeleri anlatan otuurmlar var.

Konferansa katılmak, yeni şeyler öğrenmek, yeni dostluklar, yeni ağlar oluşturmanın yanında, Türkiye İnternetine sahip çıkmak, yasaklara karşı tavır almak, katılımcı, saydam ve demokratik bir toplum oluşturma çabasına katkı vermek, “bu çorbada benim de bir tutam tuzum var “ demek için önemli.
Biz, İnterneti çok önemsiyoruz. Bu konferansları da genelde interneti, özelde Türkiye internetini tartışacak, toplumun gündemine koyacak, ve ülkemizin gelişmesine katkı verecek bir platform, ortak akıl için bir ortam olarak tutmaya çalısıyoruz, çalışacağız. İnternet konferansını, ülkenin Bilgi Toplumu ve e-devlet çabalarının gözden geçirileceği, geri besleme yapılacağı bir dost ortamı yapmak istiyoruz.

Demokratik, gelişmiş bir Türkiye için bu davet bizim!

Katkı veren herkese tekrar teşekkür eder, başarılar dilerim.

19 Şubat 2016

Posted In: bilgi toplumu, Genel, ifade özgürlüğü, internet, internet yasaklari, lkd, yönetişim

Bilgisayarlar ve Hackerlar

Bilim ve Gelecek’in 127. sayısında yer alan Sol ve Bilişim başlıklı yazısında Can Başkent önemli fakat yeterince tartışmadığımız konulara dikkat çekiyordu. Başkent, Wikileaks hakkındaki kuşkularını dile getiriyor ve RedHack’in kullandığı yöntemlerin tam tersi amaçlar için de kullanılabileceğinin altını çiziyordu. Tüm bunlara itirazım yok. Ama ben yazının ilk alt başlığına takılmıştım [1]: “Bizi hackerlar mı kurtaracak?”

 

Kurtarmak iddialı bir söz. Ama bilişim teknolojileri, şirketlerin ve hükümetlerin niyetleri dışında kullanılabilecekse, bunu geçmişte olduğu gibi gelecekte de ancak hackerların sağlayabileceğini düşünüyorum. Burada hacki ve hackerları, medyanınkinden farklı, gerçek ve tarihsel anlamıyla ele alıyorum. Dolayısıyla, “Şimdi Hacker Kiralamak Mümkün!! Kız/Erkek Arkadaşınız ya da Eşinizin Facebook Hesabını Kırmak mı İstiyorsunuz?” (bkz.  http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=50174) gibi haberlerde yer alan, yasallık derecelerini göre farklı renkte (siyah, gri, beyaz) şapkalar giydirilen kişi ve eylemleri tartışmıyorum. Bir diğer deyişle, başkalarının bilgisayarına izinsiz girmeyi ya da gizli bilgilere erişimi basitçe hack olarak nitelendirmiyorum. Hack, etkinliğin sonucundan çok kendisiyle ilgili. İnternet’ten indirilen bir programla şifre kırmak değil ama bu şifre kıran yazılımı geliştirmek hacktir. Wikileaks örneğinde ise hack belgelerin ele geçirilmesinin (bu belgelerin bir kısmı olağan yöntemlerle sızdırılıyor ya da iletiliyor) yanında belgelerin güvenli bir biçimde dağıtılması için de gereklidir. Medyadaki haberlerin aksine hacki tanımlayıcı fiil kırmak değil, en ince ayrıntısına kadar anlamak ve değiştirmektir.

Hackerları bu bakış açısıyla anlatan başlıca iki kitap var. Birincisi, daha yeni olmasına rağmen Türkçe baskısı daha eski bir kitap. Pekka Himanen’in Hacker Etiği adlı kitabı. Himanen, Weber’in meşhur protestan etiği ile hackerların işe yaklaşımını karşılaştırıyor ve hacker etiğinin iş hayatına yıkıcı bir yaklaşım getirdiğini öne sürüyor. İkinci kitap ise çok daha eski (ilk baskısı 1984 tarihinde yayımlanmış) olmasına rağmen ancak 2014 yılının sonunda Türkçe’ye çevrilen Steven Levy’nin Hackerlar: Bilgisayar Devriminin Kahramanları (Hackers: Heroes of the Computer Revolution) kitabı. Levy’nin Hackerlar’ı, teknoloji tarihi meraklılarının mutlaka okuması gereken bir kitap. Çünkü bu tarihin kahramanları IBM, HP ya da Intel gibi şirketler değil, günümüzde birkaçı dışında çoğunun adı kamuoyunda pek bilinmeyen hackerlar.

Levy’nin Hackerlar kitabı teknolojiyi sadece kullanmaktan öte anlamaya çalışan, ilk tasarımcılarının amaçlarından farklı biçimde araçları değiştiren, bunu yaparken de zevk alan insanların öyküsünü anlatıyor. Birkaç istisna dışında çoğu büyük devrimci ideallere sahip olmayan, eğlendiği ve kendini bilgisayar üzerinde gerçekleştirebildiği için hackleyen programcılar. Hacker olarak adlandırılan kişiler, hacker etiğini benimsedikleri için hacklemiyorlar. Tersi daha doğru, hackledikleri için hacker etiğini içselleştirebilen insanlar. Himanen’in Hacker Etiği ile karşılaştırıldığında Levy’nin Hackerlar‘ı bu ilişkiyi çok daha başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Bu yazıda, Levy’nin kitabında yer alan dönemleştirmeye bağlı kalarak hackerları, hackerların araçlarıyla olan ilişkilerini, kendilerindeki ve bilgisayar dünyasında yarattıkları değişimi özetlemeye çalışacağım. Levy, hackerları üç dönem altında inceliyor. Birinci dönemde (1950’ler ve 1960’lar), hack teriminin nasıl çıktığı anlatılıyor. Bu dönemde ilk hackerlarla karşılaşıyoruz. İlk bilgisayarları anlamaya ve onu yeniden programlamaya çalışan genç adamlar hacker kültürünün de temellerini atmaktadır. İkinci dönemde (1970’ler) ise kişisel bilgisayarların çıkışını görüyoruz. Kişisel bilgisayarlar IBM’in ya da HP’nin laboratuvarından çıkmayacaktır. Levy’nin donanım hackerları diye adlandırdığı, teknolojiyi sunulandan farklı biçimde yeniden tasarlayan insanların ürünü olacaktır. Donanım hackerlarının bir kısmı politik motivasyonlarla hareket etmesine karşın büyük bir kısmı sadece eğlenmektedir. Ama hackleri ortak bir amaca yöneliktir: Bilgisayarları büyük laboratuvarların dışına çıkarıp evlere getirmek. Bu dönemde Bill Gates Microsoft’un, Stephen Wozniak da Apple’ın temellerini atacaktır.

Üçüncü dönem ise 1980’lerdeki oyun hackerlarına ayrılmış. Bu dönemde, hackerların piyasayla tanışmasındaki yaşanan sorunlar dikkat çekici. Piyasalaşmayla beraber hacker kültürünün dağılmaya başladığı, şirket sahiplerinin hackerların garipliklerine eskisi kadar hoşgörüyle yaklaşmadıkları görülecektir.

Kitabın 1984’teki ilk baskısı Stallman’ın öyküsünün anlatıldığı Gerçek Hackerların Sonuncusu başlıklı bölümle sona eriyordu. Ama bugün biz bunun bir son değil, yeni hacker kuşağının başlangıcı olduğunu biliyoruz.

İlk Hackerlar

Hackerların öyküsü 1950’lerin sonunda MIT’de başlamaktadır. Levy hack teriminin MIT öğrencilerinin detaylıca tasarladığı eşek şakalarından gelmiş olabileceğini düşünmekte. Fakat terim daha sonra, “yenilik, üslup ve teknik ustalık” içeren etkinlikleri takdir etmek için kullanılacaktır.

Himanen gibi hackerlığın bilgisayar dışı alanlarda da gerçekleştirilebileceğini iddia edenler olsa da hackerlığın gelişimi bilgisayarların gelişimiyle paralellik göstermektedir. Bir şeyin nasıl çalıştığını iyice öğrenmeden rahat edemeyen meraklılar her zaman olmuştur. Ancak bilgisayarın değişime açık olması bu meraklılara, kendilerini bilgisayar üzerinde gerçekleştirme imkanı vermiştir. Bu anlama ve bilgisayarın potansiyellerini keşfetme süreci bir yandan bilgisayarlarını zenginleştirirken diğer yandan da hacker etiğinin temellerini atmaktadır.

Bilgisayarların henüz küçülmediği ve yaygınlaşmadığı bu dönemde bilgisayarlara yaklaşabilmek dahi sıkıntılıdır. IBM 704’ün tuşlarına basmak ve sonucu verirken çalışmasını seyretmek izne tabidir. Milyon dolarlık bu bilgisayarlara ancak rahip denilen kişilerin erişim hakkı vardır. Rahiplere veri aktaran ve rahip yardımcısı olarak adlandırılan kişiler bile bilgisayara doğrudan, izinsiz erişememektedir. Levy (2014) rahip ve yardımcısı arasında aşağıdaki gibi bir ritüelden bahsetmektedir:

Rahip Yardımcısı: Ah makine, acaba benim programımı çalıştırmak ve belki bana hesaplama sonucu vermek için sana sunduğum bilgileri kabul eder misin?

Rahip (makine adına): Deneyeceğiz. Söz vermiyoruz. (s. 6)

Hackerların gözünde rahipler ve yardımcıları, bilgisayara erişim hakkını sınırlayan bürokratlardır ve bundan dolayı hackerların şakalarının ilk (ama son değil!) kurbanları olacaklardır. Burada hacker etiğinin en temel ilkelerinden biri doğmaktadır: Bilgisayarlara erişim sınırsız olmalıdır. Daha sonra da bilgisayarlara erişimi sınırlayan kişilere ve yasalara öfke duyacaklardır. Keyfi kurallarla bilgisayarlara erişimlerini kontrol eden bürokratları (şimdi rahipler, daha sonra şirketler ve hükümetler) kendilerinin yaratıcı gücünü engellemek isteyen kişiler olarak algılayacak ve otoriteye mesafeli yaklaşacaklardır. Bu bakış açısı İnternet’in gelişiminde ve tasarımında da belirleyici olacaktır.

Aslında IBM 704 teknik olarak da hack etkinliği için yeterince uygun değildir. Veriler bilgisayara yüklendikten sonra herhangi bir etkileşim olmaksızın topluca işlenmektedir (batch processing). Rahipler olmasa, hackerlar belki IBM 704’ü istedikleri gibi yeniden tasarlayabilecektir. Daha sonra transistörle çalışan ilk bilgisayarlardan biri olan TX-0’ın gelişiyle hackerlar hem IBM 704’ün bürokrasisinden daha rahat bir ortama kavuşurlar hem de etkileşime açık bir bilgisayara sahip olurlar. Şimdi hackerların bilgisayarı kullanmalarına ve programlar üzerinde değişiklik yapmalarına izin verilmektedir. Ama yine de bilgisayarı diğer kullanıcılarla paylaşmak, belirli saatlerde kullanmak için randevu almak zorundadırlar. Kendilerine TX-0 hackerları diyen bu gençler, hack için yaşam tarzlarını değiştirirler. Bilgisayar 24 saat çalışmaktadır ve hackerlar rahatsız edilmeden çalışabilmek için gece yarısından sonra bilgisayarın başına üşüşmektedirler. Gün içinde de bilgisayara yakın bir yerde pusuya yatıp randevusu olan birinin gelmemesini beklemektedirler.

Hackerlar, dışarıdan dayatılan bir amaç için program yazmamaktadır. Bir şirket için çalışmamaktadırlar. Geceli gündüzlü yaptıkları işin üniversite eğitimleri ile de ilgisi yoktur. Hatta bir kısmı, bilgisayar tutkuları nedeniyle hiç mezun olamayacaktır. Ellerinde TX-0 adlı bir oyuncak vardır ve herkes onu zenginleştirmek için sistem programı yazmaya koyulmuştur. Programları daha az kodla yazabilmek için tutkulu bir yarış vardır. Daha az satırla, zekice yazılmış bir kod hackerların takdirini toplamaktadır. Eğer bir hacker belirli bir işi yapan bir kod yazmışsa, diğerleri tekerleği yeniden icat etmek yerine o kodu iyileştirmeye ve zenginleştirmeye çalışmaktadır. Bunun için de yazılım kodları her zaman herkesin erişebileceği ortamlarda saklanmaktadır. Hackerların “tüm enformasyon özgür olmalıdır” ilkesi hackerların pratiğinin ta kendisidir. Bu maddi olmayan dünyada özel mülkiyete bir meydan okumadır. Hackerlar, bilgisayarlara erişebilmek ve onu değiştirebilmek için gerekli durumlarda maddi dünyada da özel mülkiyeti çiğnemekten çekinmeyecektir. Örneğin bir bilgisayar parçasına ya da bilgisayarı takıp sökmek için alete gereksinim varsa odaların ve dolapların kilitleri açılmakta ve gerekli olan neyse alınmaktadır. Onlara göre bu hırsızlık değildir (age):

Bir hacker için kapalı bir kapı onur kırıcıdır; kilitli bir kapı ise düpedüz bir hakarettir. Aynen bilginin bilgisayardan açıkça ve şık biçimde nakledilmesi ve aynen yazılımın serbest şekilde yayılması gibi, hackerlar insanların dünyanın işleyiş biçimini çözmesi ve geliştirebilmesi için arayışlarını destekleyecek dosya ve araçlara erişim izni olması gerektiğine inanıyorlardı. Hackerın üretmek, araştırmak ve düzeltmek için bir şeye ihtiyacı varsa mülkiyet hakkı gibi saçma kavramları umursamazdı (s. 106).

Hackerların potansiyelinin farkına varan ve kendini hackerlara yakın hisseden MIT çalışanı Jack Dennis, TX-0 hackerlarından oluşan bir sistem programlama ekibi kurar. Ekipte, Alan Kotok, Bob Sanders, Peter Samson ve Bob Wagner gibi isimler vardır. Hackerlar saatte 1,60 dolar alacaktır. Ama tam olarak bir ücretli emek ilişkisinden bahsedilemez. Hackerların para kazanmak gibi bir amaçları yoktur. Bilgisayarı kullanmak için para verecek kadar tutkuludurlar; bu yeni işleri derslere devam etmemelerinin bahanesi olacaktır sadece.

Hackerların TX-0 macerasından sonraki yeni oyuncağı DEC (Digital Equipment Corporation) şirketinin MIT’ye ücretsiz verdiği PDP-1’dir. PDP-1 de TX-0 gibi etkileşime açık ama daha ileri bir bilgisayardır. Hackerlar bu sefer PDP-1’e yönelirler, TX-0 için geliştirdikleri yazılımları PDP-1’e uyarlarlar ve yeni yazılımlar geliştirirler. DEC diğer PDP-1 kullanıcılarına vermek üzere bu yazılımları istediğinde telif ücreti istemek hackerların aklının ucundan bile geçmeyecektir. Yazılımın paylaşılmasından doğal ne olabilir ki?

DEC, PDP-1’i ücretsiz verirken bunun karşılığını yazılım olarak alabileceğini hesaplayıp hesaplamadığını bilemem. Ama sonraki yıllarda şirketlerin stratejilerinden biri hackerlara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri çalışma ortamı sunmak ve meraklarını tetikleyerek onların yaratıcılıklarından faydalanmak olmuştur. Meydan okuyucu bir problem ya da iş yoksa hackerların ilgisini çekmek de zordur. Örneğin PDP’lerden sonra kullanmaya başlayacakları ITS (Incompatible Timesharing System) çok kullanıcılı ve parolasız bir sistemdir. Herkes birbirinin verisine erişebilmektedir. Çünkü sistemde kullanılacak bir parolanın, kilit açma uzmanı olan hackerları daha çok tahrik edeceğinden hiç kimsenin kuşkusu yoktur. ITS’yi çökertmek de son derece kolaydır: Sistemi Yok Et (Kill System) yazılması yeterlidir. Sistemi çökertmek bu kadar kolayken hiçbir hacker buna tenezzül etmeyecektir.

Hackerlar, hacker etiğini daha sonra gittikleri üniversitelere ve laboratuvarlara taşırlar. Bilgisayarlara erişimin sınırsız olmasını, enformasyonun özgür akışını ve otorite karşıtlığını savunan hacker etiği, hackerların kendilerini gerçekleştirebilmesi için gerekli koşulları sağladığı için bu yeni yerlerde de kendilerine taraftar bulacaktır. Kullanılabilecek yazılımların miktarının ve bilgisayarların işlevlerinin artması bilgisayarların değerini de artırdığından bilgisayar şirketleri de bu süreçten memnundur.

Donanım Hackerları

İlk hackerlar, dünyaya kapalı laboratuvarlarında yeni bir dünyanın temellerini atmaktadır. Bilgisayar başında hoşça vakit geçirmelerinin yanı sıra bilgisayarların insanların yaşamını iyileştireceğine inanmaktadırlar. Buna karşın politikaya karşı ilgisizlerdir. Aslında bu duruma fazla şaşırmamak gerekir. Söz konusu insanlar uykusuzluktan yıkılana dek bilgisayar başında program yazmakta, uyuyup uyandıktan sonra tekrar bilgisayar başına oturmaktadır. Bazıları akademik hayattan tamamen kopmuştur, bilgisayar dışında bir sosyal hayatları yoktur.

1970’lerde ortaya çıkan donanım hackerları ise bilgisayarların insan yaşamını iyileştireceğine inanmakla kalmayıp bunun yollarını aramaktadır. Donanım hackerları, bilgisayarların sadece üniversitelerdeki ayrıcalıklı bir kesimin erişimine açık olmasını doğru bulmamaktadır. Bilgisayarlar, muhasebe hesapları dışında, daha yararlı alanlarda da kullanılabilmelidir. Bu hackerlardan bir kısmı son derece politiktir. Örneğin, MIT hackerları çalışmalarının Savunma Bakanlığı’nca finanse edilmesinden rahatsızlık duymamaktadır. Gerekçeleri de Savunma Bakanlığı’nın finansmanına rağmen savunma sanayine yönelik herhangi çalışma içinde olmamalarıdır. MIT laboratuvarını ziyaret eden, hackerların ustalığına hayran kalan Efrem Lipkin adlı donanım hackerı ise “finans kaynağı ve bu kontrolsüz sihirbazlığın” (s. 183) nihai sonucunu görebilmektedir. Vietnam Savaşı’nda en sevdiği oyuncakların yok edici silahlar haline geldiğini gören Lipkin, bilgisayarları çok sevmesine rağmen onların yapabileceklerinden nefret ettiğini söylemektedir.

Lipkin’in kötümserliğinin aksine radikal solcu Lee Felsenstein gibi bazı donanım hackerları ise bilgisayarların yeni ve özgürlükçü bir yaşam tarzının habercisi olduğunu savunmaktadır. İkinci nesil hackerlardan politik olanları, başka bir dünya için, insanlara bilgisayar kullanmayı ve programlamayı öğreterek, insanların bilgisayarla oynayıp eğleneceği mekanlar oluşturarak bilgisayarları yaygınlaştırmaya çalışırlar. Bu doğrultuda, Bob Albrecht ve George Firedrake tarafından çıkarılan Halkın Bilgisayar Ortaklığı (People’s Computer Company) adlı tabloidin ilk sayısının kapağında bilgisayarları farklı amaçlar için kullanma çağrısı yapılmaktadır: (http://www.digibarn.com/collections/newsletters/peoples-computer/):

Bilgisayarlar genellikle

İnsanlar için değil insanlara karşı kullanılır

İnsanları özgürleştirmek için değil

Kontrol etmek için kullanılır

Tüm bunları değiştirme vakti

İhtiyacımız olan şey…

Halkın Bilgisayar Ortaklığı

Etliye sütlüye karışmayan MIT hackerları ile karşılaştırıldığında donanım hackerları çok daha politiktir. Gerek Lipkin gerekse de Felsenstein gibi isimler istisna değildir. Donanım hackerları üzerinde 1968’in ve Vietnam savaşının etkileri hissedilmektedir. Fakat teknoloji donanım hackerları için de bir eğlence ve kendini gerçekleştirme aracıdır. Gordon French ve Fred Moore tarafından kurulan Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü çok sayıda bilgisayar meraklısının buluşma yeri haline gelir. İnsanlar toplantıda çeşitli bilgisayar parçalarını, elektronik devreleri ve parçaları birleştirerek kendi yaptıkları bilgisayarlar hakkında fikir alışverişinde bulunurlar. Bu dönemin gözde bilgisayarı MITS’in (Micro Instrumentation and Telemetry Systems) Altair’idir. Moore Altair’in önemini şu sözlerle anlatır ( s. 237):

  1. Diğer şirketleri evde kullanılacak düşük maliyetli bilgisayarlara yönelik talep konusunda uyaracak
  2. Teknik bilgi boşluğunu doldurmak üzere yerel bilgisayar kulüpleri ve hobi grupları oluşturulmasını sağlayacak
  3. Bilgisayarların gizemi ortadan kalkacak

Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü’ndeki hack etkinliğinin zemininde de gerekli araçların ortak mülkiyeti vardır ve MIT’dekine benzer, aynı ilkeleri içeren bir hacker etiği oluşmaktadır. Otoriter kurallara karşıtlık daha güçlü ve politiktir, kişisel bilgisayarlar buna karşı bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü’nün önemli isimlerinden Felsenstein gibi politik hackerlar, kamu yararı için yeteneklerini kullandıklarını ve hacker ideallerini topluma yaymaya az kaldığını düşünmektedir.

Ancak aynı dönemde hackerlara yabancı ve karşıt bir kültür ortaya çıkmaktadır. O zamanlar genç ve yetenekli bir programcı olan Bill Gates, MITS Altair 8800 için geliştirdiği BASIC dili yorumlayıcısını kopyalayarak paylaşan bilgisayar meraklılarını yerden yere vurmaktadır (age):

Peki bunu neden yapıyorsunuz? Meraklıların çoğunun bildiği gibi, çoğunuz yazılımları çalıyorsunuz. Donanım para ödenmesi gereken bir şey, ama yazılımın paylaşılması gerekiyor. Bunun üzerinde çalışan kişiye ödeme yapılmış, yapılmamış kimin umurunda? (s. 257)

Kapitalist mülkiyet ilişkileri açısından Gates haklıdır. Ama şimdiye kadar hack için gerekli tüm araçları paylaşmış olanlar için anlaması, daha doğrusu kabullenmesi güç bir durum vardır. Örneğin Ev Yapımı toplantılarının müdavimlerinden olan Dan Sokol BASIC programını toplantıda ücretsiz dağıtmış ve tek bir şart koymuştur: Programı alanlar sonraki toplantıya programın iki kopyasını getirip dağıtacaktır. Gündelik pratikleri nedeniyle yazılımın paylaşılabilir (ve paylaşılması gereken) bir şey olduğunu o kadar içselleştirmişlerdir ki Gates’in serzenişini anlamakta zorluk çekerler.

Apple’ın mucidi Steve Wozniak’ın durumu ise biraz daha farklıdır. Wozniak, Bill Gates gibi dışarıdan değildir. Ev Yapımı toplantılarının düzenli bir katılımcısıdır. Kulübün politik tartışmalarıyla pek ilgilenmemekte, teknik ilerlemeleri takip etmek için toplantılara katılmaktadır. Para kazanma amacı taşımaksızın bir bilgisayar yapmaya çalışmaktadır. Sadece diğer hackerlar gibi eğlenmek ve yaptığını arkadaşlarına göstermek istemektedir. İlk yaptığı bilgisayar panelinde, herkesin iki çiple yaptığını tek çiple yapar. Bunu da şöyle açıklar: “Ben bu işe estetik amaçlarla giriştim ve kendimi zeki hissetmek hoşuma gidiyordu.” (s. 284)

Wozniak’ın geliştirdiği bilgisayar panelini görünce çok heyecanlanan Steve Jobs ile ortak olurlar. Apple adını verdikleri bilgisayarın reklamında şunlar yazmaktadır: “felsefemiz, cihazlarımız için yazılımı ücretsiz veya minimum maliyetle temin edebilmektir.” Bir hacker olarak Wozniak, hacker etiğine bağlılığını devam ettirmekte, geliştirdiği cihazın yapısının açık olmasına ve yeni yaratımları engellememesine dikkat etmektedir.

Wozniak Apple’ı, HP (Hewlett-Packard) şirketinde çalışırken ve yalnızca hoşça vakit geçirmek için tasarlamıştır. HP’den ayrılıp kendi şirketinde çalışmaya başladığında durum değişir; artık amacı para kazanmaktır. Şimdi Wozniak gibi birçok hackerın kendi şirketi ve kendi sırları vardır. Artık Ev Yapımı Kulübü, bilginin özgür aktığı bir paylaşım yeri değildir.

Felsenstein ve yoldaşları, hacker etiğini MIT laboratuvarlarından dünyaya taşımış ve kişisel bilgisayarın temellerini atmışlardır. İdeallerini kısmen gerçekleştirmişlerdir. Ama hareket kendi içerisinden karşıtını doğurmaktadır.

Oyun Hackerları

1980’lerin başında hackerların şirket sahiplerine ya da ücretli çalışanlara dönüşmeleri sadece oyun yazılımı sektörü ile sınırlı değildir. Ancak o yıllarda, Levy’nin üçüncü nesil hackerlar diye adlandırdığı hackerlar yazılım dünyasının yıldızlarıdır. Bu yıldızlar, öncelleri gibi yazılım geliştirmekten zevk alan ve zekice kodlar yazan hackerlardır. Ancak MIT laboratuvarlarında ya da Ev Yapımı Kulübü’nde olduğu gibi bir topluluk bilincinden yoksundurlar.

Oyun hackerlarını acı sona doğru sürükleyen de topluluk bilincinin yokluğu olmuştur. Önceki hackerların arasındaki dayanışma ve ortaklaşa mülkiyet yerini bireyciliğe ve yüklü telif haklarına bırakmıştır. Bazı hackerlar kendi şirketlerini kurmuşlar, kendileri gibi hackerları istihdam etmişler ve kısa sürede başarı elde etmişlerdir. Fakat şirketin büyümesi ve çalışan sayısının artması sonrasında bununla baş etmekte zorlanırlar. Kimisi piyasadan çekilirken daha kararlı olanları şirketlerinin başına profesyonel yöneticileri getirir. Bunun sonucunda artan bürokrasi ve kar güdüsü hackerları var eden çalışma koşullarını da ortadan kaldıracaktır. Aldıkları yüksek telif ücretlerine rağmen para üçüncü nesil hackerlar için birincil önemde değildir. Fakat artık laboratuvarlarda, gündelik hayatın karmaşasından uzakta çalışan hackerlar yerine oyun yayıncılarıyla pazarlık etmek zorunda kalan ve bunda hiçbir zaman başarılı olamayan hackerlar vardır.

Ayrıca Sierra On-Line adlı şirketi kuran ve kendisi de eski bir programcı olan Ken Williams gibi patronlar hackerların şirketlerdeki konumunu sınırlandırmak isteyeceklerdir. Usta, yaratıcı ama disiplin yönünden zayıf hackerlar yerine yaratıcılık yönü zayıf olmasına karşın daha disiplinli programcıları tercih edeceklerdir. Yeni dönemdeki çalışma biçimi şöyle olacaktır:

Yapılan numaralar ne kadar zekice, kırpma işlemleri ne kadar seçkin olursa olsun, [yazılım] hackerlara zevkle okumaları için sunulmayacaktı. Sadece ürün piyasaya sürülecekti. Görünmezlik. İnsanlar programları ürün olarak alacaklar, program derinlemesine gizlenmiş olacak ve aynen müzik çalan plaklardaki yivleri yapan makine kadar önem verilmeyecekti.

Programcıların isimleri bilinmeyecekti. Hackerların egoları ile uğraşmayacaklardı. [Programcılara] Sadece istedikleri oyunların listesini verecekler ve seri üretime alacaklardı (s. 473).

Önce oyun hackerlarının telif hakkı oranları gittikçe düşürülür; oyun paketlerinde artık isimleri geçmemeye başlar. Sonra hackerlar yerlerini emek gücünü satan programcılara bırakmaya başlarlar.

Eski Hackerların Sonuncusu: Richard Stallman

Dünyada bunlar yaşanırken MIT laboratuvarında da işler iyi gitmemektedir. Hackerlar dağılmış, bazıları şirketler adına çalışırken bazıları da kendi şirketlerini kurmuştur. İş, tüm yaşamlarını kapladığından, teknik konulara (hack etkinliğine) zaman ayıramamaktan yakınmaktadırlar; 20’li yaşlarındaki sorumsuz gençler değillerdir.

Daha kötüsü bir zamanların sıkı dostları şimdi rakip şirketlerdedir. Geçmişte enformasyonun özgür akışını savunan hackerlar, şimdi ticari sırlar nedeniyle bilgisayarlar üzerine sohbet edemez, fikir alışverişinde bulunamaz hale gelmiştir.

1971’den beri MIT’deki birinci nesil hackerlarla beraber çalışmış, hacker etiğini yaşamış Richard Stallman üzgündür; eski güzel günlerini aramaktadır. Levy, 1984’te Stallman’la görüştüğünde kendisini gerçek hackerların sonuncusu olarak ifade etmektedir. Dış dünyanın baskısı MIT’de her geçen gün daha çok hissedilmektedir. MIT’ye yeni gelen programcılar, programcılıkla farklı ortamlarda ve koşullarda tanıştıklarından paylaşımı değil, telif haklarını olağan karşılamaktadır.

Levy, kitabının 2010 yılı baskısında itiraf ettiği gibi “dünyanın yakında “gerçek hackerların sonuncusu”nu böcek gibi ezeceğini” sanmaktadır. Kitabı, 1984 yılında okumuş olsaydım “Tüh, yazık olmuş hackerlara” derdim. Ama hackerların sonuncusu, o yıllarda hayatının hackini, GNU’yu, başlatıyordu.

***

John Holloway, Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak adlı kitabında varılan yerden çok, yolda kurulan toplumsal ilişkilerin önemine vurgu yapar:

Acil hedeflerin ve bunlara ulaşılmasının (ya da ulaşılamamasının) ötesinde, yaratılan ya da tazelenen farklı toplumsal ilişkiler arkalarında çok önemli izler bırakır (s. 57)

İlk hackerları değerlendirirken bunu unutmamak gerekir. Stallman’a direnme ve GNU projesini başlatma gücü veren hackerların MIT’de yarattığı hacker etiğidir. İlk hackerlar, bilgisayarların henüz tasarım ve hedefler konusunda sınırlanmadığı bir dönemde teknolojinin farklı bir yönde gelişiminin önünü açmış, bilgisayarların IBM 704’te olduğu gibi yığın işlemlerle sınırlanmaması gerektiğini göstermişlerdir. Hackerların daha sonra piyasa ilişkileri içinde dağılıp gitmelerine karşın hacker etiği başka üniversitelerde bilgisayarların ve en büyük bilgisayar İnternet’in gelişiminde etkili olmuştur. Bugün bir slogan haline gelen, “Enformasyon (bilgi) özgür olmalıdır”, bir slogandan öte onların pratiklerini ifade etmektedir.

İlk hackerlar, muhtemelen bunu fazla hesaplamadan, hack tutkuları nedeniyle yapmıştır. İkinci nesil hackerlardan, kişisel bilgisayarın öncülerinden Lee Felsenstein gibiler ise neyi, niçin yaptığının oldukça farkındadır. Felsenstein’in en çok etkilendiği kitaplardan biri Ivan Illich’in Şenlikli Toplum‘udur:

Araçlar, toplumsal ilişkilerin özünü oluşturur. Birey, eylem içinde, aktif biçimde hükmettiği veya pasif biçimde boyun eğdiği araçları kullanarak, yaşadığı toplumla ilişki kurar. Araçlarına hükmettiği ölçüde dünyayı kendi anlamlarıyla donatabilir; araçlara boyun eğdiği ölçüde de aracın biçimi onun kendine ilişkin düşünce ve inançlarını belirler. Şenlikli araçlar onları kullanan herkese, kendi düş gücünün ürünleriyle çevresini zenginleştirme fırsatını en geniş ölçüde veren araçlardır. Endüstriyel araçlar ise, onları kullananlardan bu olanağı esirger ve başkalarının anlamı ve beklentilerini bu araçların tasarımını yapanların belirlemesine izin verir (s. 33).

İlk hackerların bilgisayarları şenlikli, düş gücüne ve dolayısıyla gelişime açık araçlardır. İkinci nesil hackerlar ise şenlikli araçları kullanarak kişisel bilgisayarlarını kendileri tasarlamışlardır. Felsenstein’in düşü kişisel bilgisayarın şenliği devam ettirecek bir araç olmasıydı. Üçüncü nesil hackerlar döneminde ise yazılım sektöründeki metalaşma ve telif hakları, şenliği sonlandırmaya, “başkalarının anlamı ve beklentilerini bu araçların tasarımını yapanların belirlemesine” çalışmıştır.

Neyse ki özgür yazılım hareketi buna izin vermedi.

Şenlik, GNU/Linux’ta, Diaspora*’da (http://diasp.eu), mesh ağlarda, Raspberry Pi’de (https://www.raspberrypi.org/) devam ediyor…

 

Notlar

[1] Alt başlık yazar tarafından değil, Bilim ve Gelecek dergisi tarafından atılmış. Yazının aslında (http://www.canbaskent.net/politika/105.html) bu alt başlık bulunmamaktadır.

Kaynaklar

Holloway, J (2010). Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak, çev. B. Özçorlu, B. Doğan, E. Canaslan ve S. Özer. Otonom Yayıncılık

Illich, I. (2011). Şenlikli Toplum, çev. A. Kot, Ayrıntı Yayınları,

Levy, S. (2014). Hackerlar: Bilgisayar Devriminin Kahramanları, çev. E. Aslan ODTÜ Yayıncılık

3 Ağustos 2015

Posted In: Emek, Fikri Mülkiyet, Hackers, ifade özgürlüğü, Özgür yazılım, sansür, Teknoloji Tarihi, Telif

Türkiye’de İnternet Sansürü Hakkında

Ükemizde İnternet Sansürü 2007 öncesine gitsede kurumsal ve yasal olarak 5 Mayıs 2007 de kabul edilen 5651 nolu yasa ve aynı yıl kabul edilen yönetmelikle 2007 kasımında yürürlüğe girdi. Sivil toplumunun, bir avuç hukukçu dostlarımızın çabalarıyla yıllardır sansürü geriletmek için çaba harcıyoruz.

En baştan 5651’in Anayasamıza, Hukukun evrensel ilkelerine, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine aykırı olduğunu söylüyoruz. Son zamanlarda, Anayasa Mahkememiz bu iddilarımıza hak vererek, twitter ve youtube yasaklarını kaldırdı, torba kanuna konulan bu konuda madeleri iptal etti. Hükümetimiz, bunlar olmamış gibi, kapsamı genişleterek, yetkileri bakanlıklara da genişleterek, yargı kararı 72 saat arkadan gelebilecek, doğrudan yasaklama kararı verecek düzenlemeyi torba kanun içinde gerçekleştirdi.

Bunun yanında, kişisel verilerin korunması yasası, 2010 Anayasa değişikliğin en önemli kazanımları arasında görünsede bir türlü yaşalaşmadı. Devlet kurumları, kendilerine sınırsız yetki vermek istiyor, sivil ve özerk denetimden kaçmak istiyor. Buna paralel olarak, tüm internet trafigini, https trafigi dahil izlemek, “deep packet inspection” yoluyla her şeyden haberdar olmak isteği öne çıkıyor. Türk Telekom bu yönde bir ihaleye çıktı. Yasalara aykırı bu isteği denetleyen bir makam yok maalesef.

Türkiye’nin uzun süren ve sürecek gözüken İnternet Sansürü hikayesini anlatan uzun bir yazıyı Marmara Üniversitesinden Melih Kırlıdoğ hocayla bir anlatmaya çalıştık. Resmin genel bir özetini, tarihi gelişme içinde vermeye çalıştık. İngilizce yazıyı

http://policyreview.info/articles/analysis/internet-censorship-turkey
adresinde okuyabilirsiniz. İngilizce özeti de ekliyorum.

Turkey passed an internet censorship law in 2007 with the declared objective of protecting families and minors (Akdeniz, 2010). It established a unit within the regulator BTK (Information and Communication Technologies Authority) responsible for imposing bans and blocks on websites based on nine catalogue crimes defined by other national laws (Akgül 2008, 2009a, 2009b). As of May 2015, 80,000 websites were banned based on civil code related complaints and intellectual property rights violations, reports the independent website Engelliweb. Blocking decisions rendered by penal courts are enforced even when they are based on grounds other that the nine catalogue crimes – such as terrorism, organised crime and crime against the state. Passed in parliament while ignoring the pleas of NGOs and of the internet sector, the Internet Law No. 5651 has since been used to temporarily ban popular platforms such as Blogger, Last.fm, Vimeo, WordPress and YouTube. At the same time, some blocking decisions by the courts (e.g., Google and Facebook) were not enforced by the authorities. Since its introduction, the European Court of Human Rights has ruled that Law No. 5651 (Council of Europe, 2011) is against the European Convention on Human Rights (ECHR, 2013). This article provides an overview of internet censorship and its social background in Turkey.

13 Haziran 2015

Posted In: bilgi toplumu, devekuşu, donkişot, freedom of expression, freedom of press, Genel, human rights, ifade özgürlüğü, insan hakları, internet censorship, internet yasaklari, lkd, sosyal ağlar, yönetişim

Yeni İnternetimiz Nasıl Olacak?

6 Nisan günü Twitter’a ve Youtube’a erişimin mahkeme kararı doğrultusunda engellendiği duyuruldu. İlgili karar sadece Twitter’a veYoutube’a yönelik olmayıp Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınması görüntülerini yayınlayan tüm web sitelerini kapsıyordu (http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/28662617.asp, http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49579):

Milli Güvenliği ve Kamu Düzenin Korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu görevlileriyle vatandaşların internet ortamında yer alan yasa dışı içerikler nedeniyle mağdur olmaması, zarara uğramaması, hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi amacıyla talebin kabulüne karar verilmiştir.

Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınması görüntülerini halen yayınlamakta olan Google adlı arama motoru ile aynı yer sağlayıcı üzerinden yayın yapan YouTube adlı internet sitesinden görsel ve videoların, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun’un 8/2. maddesi uyarınca içerikten çıkarılmasına, mümkün olmadığı takdirde erişimin engellenmesine hükmedilmiştir.

İlerleyen saatlerde, şikayet edilen içeriklerin kaldırılmasıyla beraber sözkonusu sitelere yönelik engellemeler de kaldırıldı. Şimdilik…

Nitekim 27 Mart 2015 tarihinde kabul edilen ve 15 Nisan 2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6639 sayılı kanunun 29. maddesiyle, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un 8. maddesi genişletildi. 8. maddede erişimin hangi durumlarda engellenebileceği yer almaktadır:

a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1) İntihara yönlendirme (madde 84),

2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),

3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),

4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),

5) Müstehcenlik (madde 226),

6) Fuhuş (madde 227),

7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),

suçları.

b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar

“Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” başlığıyla eklenen 8/A maddesi ise son derece belirsiz ve keyfi uygulamalara açıktır:

MADDE 8/A – (1) Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Başbakanlık veya millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması ile ilgili bakanlıkların talebi üzerine Başkanlık tarafından internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Karar, Başkanlık tarafından derhâl erişim sağlayıcılara ve ilgili içerik ve yer sağlayıcılara bildirilir. İçerik çıkartılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği, derhâl ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilir.

(2) Başbakanlık veya ilgili Bakanlıkların talebi üzerine Başkanlık tarafından verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi hâlde, karar kendiliğinden kalkar.

(3) Bu madde kapsamında verilen erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilir. Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir.

(4) Bu madde kapsamındaki suça konu internet içeriklerini oluşturan ve yayanlar hakkında Başkanlık tarafından, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur. Bu suçların faillerine ulaşmak için gerekli olan bilgiler içerik, yer ve erişim sağlayıcılar tarafından hâkim kararı üzerine adli mercilere verilir. Bu bilgileri vermeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, üç bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.

(5) Bu madde uyarınca verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen erişim sağlayıcılar ile ilgili içerik ve yer sağlayıcılara elli bin Türk lirasından beş yüz bin Türk lirasına kadar idari para cezası verilir.

Yeni düzenleme, idareyi yargının görev ve yetkileriyle donatarak erkler ayrılığına zarar vermektedir. Daha da önemlisi, bu düzenlemeyle hukuki belirlilik ilkesinden uzaklaşılmıştır. Hukuki belirlilik ilkesi, “yasama organı tarafından meydana getirilmiş tüm düzenlemelerin, gerek idare, gerekse bireyler bakımından hiçbir tereddüte mahal bırakılmaksızın anlaşılabilir olması, yaptırımların neden ve sonuçlarının açık ve anlaşılır olması, kamu otoritelerinin, kanun tarafından yetkilendirilmiş dahi olsa, keyfi şekilde takdir hakkı kullanması ihtimalini barındırmaması olarak anlaşılmalıdır” (Ünsal, 2015). Önümüzdeki günlerde, “can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması” gibi belirsiz gerekçelerle engellenen sitelere rastlanacaktır. Bir sitenin ya da sitede yer alan herhangi bir içeriğin can ve mal güvenliğini, milli güvenliği, kamu düzenini ya da genel sağlığı nasıl tehdit edeceği; içeriğin kaldırılmasının ya da siteye erişimin tamamen engellenmesinin bu tehdidi nasıl ortadan kaldıracağı yakın zamanda görülecektir. Buna göre, yetkililerin yalanlamalarına rağmen salgın olduğunu iddia eden web sitelerinin içeriği genel sağlığı korumak amacıyla engellenebilecek. Seçim tartışmalarının en kızıştığı anda bir sosyal medya sitesine erişim hukuka aykırı da olsa üç gün engellenebilecek (“Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar”).

Böylece “Yeni Türkiye”nin yeni interneti için önemli bir adım atılmış oldu. Önümüzdeki günlerde bu yeni düzenleme, Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşınacak (ayrıntılı bilgi için bkz Ünsal (2015)). Ama nasıl bir internetimizin olacağı, toplumsal muhalefetin tepkilerine ve sansüre karşı uygulayacağı stratejiye bağlı olacak.

Yakında “Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi” adlı bir kitap yayımlanacak. Henüz hazırlanmakta olan kitabın yayımlanacağı zamanı ve hangi yayınevinden çıkacağını bilmiyorum. Ama Füsun S. Nebil’in turk-internet.com sitesindeki yazısında kitabın içeriği ve yaklaşımı hakkında bilgi veriliyor. Kitap, 1999-2015 arasındaki dönemi beş fazda inceliyor (2015a):

  1. 2005 Öncesi
  2. 2005-2007 Arası (5651 Öncesi Yoğun Engelleme Dönemi ve 5651′ Giden Yol)
  3. 2008-2014 Arası (Osman Nihat Şen Dönemi TİB Uygulamaları)
  4. 2011 Güvenli İnternet Dönemi
  5. Torba Kanunlar – Kanunlar Dönemi / 2014 Sonrası

Kitabın ilk iki bölümü turk-internet.com sitesinde özetlenmiş. Nebil, “değişmiyor ki” denilse de sivil toplum tepkilerinin zaman zaman etkili olduğunu ve bu nedenle her bölümün sonuna bir sivil toplum karnesi konulduğunu belirtmekte. 2005-2007 dönemi, sivil toplumdaki farkındalığın ve birlikte iş yapma kültürünün zayıf olduğu, 5651 sayılı kanun öncesinde ise sivil toplumun daha duyarlı davrandığı görülmekte. Nebil bu dönemi şöyle değerlendirmekte (2015b):

Ancak yine de sorunların yeterince takip edilmediği ve “çözüm” yani “yapıcı eleştiri” yerine “çözümsüzlük” üzerine gidildiği durumlar da oldu.

TBMM’deki kanun takibi konusu ise, bugün bile yapılmıyor. O gün de yapılmadı. Bununla kastettiğimiz, komisyonlardaki çalışmalara katılmak ve kanun tasarıları ile ilgili konulara müdahil olmaktır. Meslek kuruluşu olan sivil toplum örgütleri bunu ciddiye alıyor ama tüketicileri ya da kullanıcıları temsil eden sivil toplum örgütlerinin bu konuya (mesela kadınla ilgili sivil toplum örgütlerinin yaptığı kadar) katılmadıkları görülüyor. Bu önemli bir eleştiri konusudur.

Muhtemelen kitabın daha sonraki bölümlerinde sivil toplum için daha olumlu değerlendirmeler yer alacaktır. Sansüre ve filtreye karşı eylemlerde apolitik denilen bir kuşağın sokaklara döküldüğü görüldü. Gezi’nin habercilerinden biriydi.

Ancak yine de Türkiye’deki site engelleme/kapatmalara karşı oluşan tepkiler değerlendirildiğinde toplumsal muhalefetin İnternet’te somut bir stratejisinin olmadığı görülmektedir. İnternetteki özgürlük alanlarını genişletmeyi hedefleyen değil, devletin hamlelerine karşı harekete geçen tepkisel bir muhalefet vardır. İnternette özgürlüğün devletle sivil toplum arasında olduğuna dair bir yanılsama yaygındır; böylece şirketler uzaklarda, tarafsızlıklarını ve saygınlıklarını korumaya devam edebilmektedir. Bu nedenle mücadele de sadece devletin etki alanının sınırlandırılmasına, devletin müdahalelerinden özgürlük sorununa indirgenmektedir. Ancak eşitlik, kullanıcıların internetin gelişiminde söz ve karar hakkı olmadan, özgürlük ve özgürlük mücadelesi de eksik kalmaktadır.

Günümüzde İnternet denilince ilk akla gelen sosyal medya olmaktadır. Kullanıcılar internete değil, Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal medya sitelerine girmektedir. Dolayısıyla, kullanıcıları çoğu zaman ilgilendiren belli başlı sosyal medya sitelerine erişip erişemedikleridir. Bu çerçevede, Nisan ayında yaşanan site engelleme sürecine tekrar döndüğümüzde sürecin ilgili web sitelerinin şikayet konusu olan içeriği sitelerinden kaldırmaları ile sonuçlandığı görülmektedir. Asıl sorun da sorunun sorunun çözülmüş gibi göründüğü noktada başlamaktadır. Prof. Dr. Yaman Akdeniz Twitter’ın talep edilen içerikleri kaldırmasını şöyle yorumlamaktadır (bkz. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49578):

Twitter’ın Anayasa Mahkemesinin kararından bu yana Türkiye ile ilgili politikası başından sonuna kadar yanlış. İçerik temizlemenin ya da gelen talepleri uygulamanın yöntemi bu olmamalı. Göreceksiniz talepler seçimlere kadar daha da artacak.

Twitter tabi ki engelli kalmasını istemiyoruz ama bunu bu şekilde yapması, Türkiye’nin ifade özgürlüğü sorunu açısından da uygun olmayan bir yaklaşım. Hiçbir tartışma yapılmadan, çarşaf listeler halinde talep edilen içerikler ve sadece tweet değil, hesaplar da dahil kaldırılıyor.

Twitter kullanıcılarının kendilerini ifade edecekleri bir ortam sunmakla övünüyor. Ama bu ne kadar güvenilir? Ya da bu ne kadar özgür?. Bu soruları sormak lazım. Bunu çok sorunlu buluyorum. Facebook da yapıyor, muhtemelen Youtube’de yapacak.

Bu sosyal medya firmalarının amacı kullanıcılarını mutlu etmek olmalıdır. Ama bu mutluluk “hükümetin müsade ettiği kadar” gibi değil ya da “erişime engelli olmayayım da ne olursa olsun” olmamalıdır.

Dolayısıyla Twitter ve diğerleri açık kalmak adına hükümetin talebini yerine getirdiler; bundan sonra da yerine getirmeye devam edecekler. Arap Baharı’ndan sonra Facebook ve Twitter gibi sosyal medya sitelerine farklı değerler yüklenmiş olmasına ve Türkiye’de egemenlerce baş belası olarak görülmesine karşın her ikisi de kar amaçlı sosyal medya siteleridir. Politik amaçlar için kullanımları istisnadır. 2009, 2010, 20111 ve 2012 yıllarındaki moda konulara (TT – Trendind Topic) bakıldığında ağırlığın eğlence dünyası ile ilgili olduğu görülmektedir. En çok takipçisi olan hesaplar da bununla ilişkilidir (Fuchs, 2013):
popular_twitter

Sosyal medya şirketlerinin iş modelleri kullanıcı verilerinin metalaşması üzerine kuruludur. Televizyonlar izleyicilerini, radyolar dinleyicilerini ve gazeteler okuyucularını reklam şirketlerine satmaktadır. İnternetin diğer medyalardan farkı ise hedefli reklamcılığı kolaylaştırması ve reklam şirketlerine daha cazip fırsatlar sunmasıdır. Örneğin bir televizyon program içinde yayınlanacak reklamda, programın içeriği veya yayın saati gibi kriterler dikkate alınsa bile reklam herhangi bir izleyiciye yöneliktir. İnternet reklamları ise kullanıcının eğilimlerini dikkate alır. Arama motorlarındaki aramalar, sosyal medyadaki hareketler, gezilen siteler, eposta içerikleri vs analiz edilerek doğrudan belirli bir kullanıcıyı hedefleyen reklamlar gösterilir.

İnternetin diğer medyalardan ikinci farklılığı ise sosyal medya uygulamalarıyla gündeme gelmiştir. Bir televizyon veya radyo, kamu hizmeti yayıncılığı yapmıyorsa ve kendi faaliyeti dışında bir geliri yoksa reklamdan elde edeceği gelire ihtiyacı olacaktır. Fakat izleyiciler reklamlardan pek hoşlanmazlar; eğlencelerinin kesilmesini istemezler. Bir televizyon kanalı izleyicilerini kaybetmek istemiyorsa izleyicinin dikkatini metalaştırırken dikkatli olmalı ve izleyiciyi televizyona bağlayacak programlar üretmelidir. Sosyal medyada ise içerik kullanıcılar tarafından üretilir. Örneğin, Facebook ile aynı teknik işlevlere sahip bir sosyal medya sitesini teknik olarak tasarlamak zor değildir. Facebook gibi bir web sitesi geliştirirseniz bu sizi Mark Zuckerberg kadar zengin yapmaz. Facebook’u Facebook yapan içeriğidir, bir diğer deyişle kullanıcıların Facebook üzerindeki etkinlikleridir. Facebook, bu etkinlikleri artırmak ve kullanıcıların sitede daha fazla zaman geçirmesini sağlamak için çeşitli oyunlar ya da uygulamalar geliştirebilir; yazılım şirketlerine bu yönde ödeme yapabilir. Ama yeni kullanıcıları Facebook’a çeken, onların sitede daha fazla zaman geçirmesini sağlayan ve reklam şirketlerine satılan kullanıcıların etkinlikleri olacaktır. Kısacası, televizyon ya da radyo programlarında içerik medya sahibi tarafından oluşturulurken sosyal medyada kullanıcıların metalaşmasının yanında karşılığı ödenmeyen, el konulan bir emek vardır.

Sosyal medya kullanıcıları sömürülmektedir; şirket sahiplerinin karına kar katmaktadır. Sosyal medyadaki etkinliklerin eğlenceli olması sömürü gerçeğini değiştirmemektedir. Ücretli emekte olduğu gibi bir ücret ilişkisi yoktur. Köle emeğinde olduğu gibi insanlara çalışmazlarsa ölecekleri tehdidi yapılmamaktadır. Ama Facebook etrafında kurulan sosyal ağ, özellikle genç insanları ağa dahil olmaya zorlamaktadır; ağda olmamak bir eksiklik haline gelmektedir. Ağa dahil olmadıklarında yalnız kalacaklardır ve çevrelerindeki organizasyonlardan haberdar olamayacaklardır (Fuchs, 2014 s. 254-255).

Ülkemizde de toplumsal hareketlerden uzak kalacağı savunmasıyla Facebook’un gönüllü emekçisi olan sosyalistler yok mu?

Facebook, Twitter, Google vb şirketlerin iş modellerinin temelinin karşılığı ödenmeyen kullanıcı emeği olduğu dikkate alındığında bu şirketlerin hükümetlerin sansür taleplerine karşı tavırları daha anlaşılır olacaktır. Doğaldır ki şirketlerin devrim yapmak, toplumu demokratikleştirmek gibi hedefleri yoktur. İçerik kaldırma talebine Twitter’ın olumlu yanıt vermesi tutarlı bir harekettir. Twitter, Türkiye’deki kullanıcı emeğinden tamamen mahrum kalmak istememektedir. Hükümetle yaptığı işbirliğinin kullanıcıların tepkisine ve Twitter’dan kopmalarına (dolayısıyla emek gücü kaybına) neden olabileceğini düşünselerdi daha temkinli davranacaklardı.

Aslında temel sorun mülkiyet ilişkilerinin ve bunun kararlara yansımasının göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Facebook’un en tepesinde bulunan 12 kişi, hisselerin %61,1’ine sahiptir. Facebook’ta hisse sahibi şirketler ise şunlardır: Accel Partners, DST Global Ltd., Elevation Partners, Goldman Sachs, Greylock Partners, Mail.ru Group Ltd, Meritech Capital Partners, Microsoft, Reid Hoffman, T. Rowe Price Associations Inc., Tiger Global Management and Valiant Capital Opportunities LLC. Facebook’ta söz sahibi olanlar Facebook’un üst düzey yöneticileri ve bu şirketlerdir; şirketi var eden kullanıcılar değil. Facebook’un gizlilik politikası, hangi kullanıcı verilerinin toplanıp satılacağı, sitede varsayılan ayarın hedefli reklamların kabulü mü reddi mi olacağı, siteye kayıt için gerekli veriler hakkında kullanıcıların söz ve karar hakkı yoktur (age, s.256). Sık sık sosyal medyanın katılımcılığından söz edilir; ama katılımcılık popüler sosyal medya sitelerinin yönetiminde geçerli değildir. Önümüzdeki günlerde daha sık göreceğimiz gibi siteden silinecek içerik ya da kullanıcı hesabı hakkında kullanıcıların söz hakkı olmayacaktır.

Aynı eşitsizlik, diğer özel mülk sosyal medya siteleri için de geçerlidir. Twitter’ın iş modelinde, müşterilerinin talepleri doğrultusunda belirli bir tweetin, hesabın veya konunun (trend) öne çıkarılması vardır (http://www.bbc.com/news/business-24397472). Bunun dışında, normal kullanımda hangi konunun öne geçeceğini, TT olacağını belirleyen algoritmalar açık değildir (https://support.twitter.com/articles/101125-faqs-about-trends-on-twitter). Şirket, enformasyon akışını, ağ bağlantı hızınızdan bağımsız olarak, yavaşlatabilir. Pentland’ın (2014) belirttiği gibi enformasyon akış hızındaki bir değişim ağda beklenmedik sonuçlar doğurabilir.

Kısacası, özel mülk sosyal medyada,

  • Kullanıcılar, mülkiyeti elinde bulunduranların çizdiği çerçevede hareket etmektedir
  • Kullanıcılar sömürülmekte, verileri metalaşmakta ve tek zenginleşen şirket hissedarları olmaktadır
  • Kullanıcılar, üyesi oldukları sosyal medyaya katkıda bulundukça o medyayı daha da zenginleştirmekte ve güçlendirmektedir.Daha sonra ayrılmak isteseler bile “ayrılırsam, zengin bir sosyal ağdan kopacağım, yalnız kalacağım” endişesi başka alternatiflere yönelmeme konusunda bir baskı oluşmaktadır.

Bu nedenle, yalnızca sansüre karşı özgürinternet talep etmek yeterli değildir. İnternetin kullanıcıların karar mekanizmalarında söz sahibi olduğu, eşitlikçi ve işbirliğine dayalı ağlarla örülmesi gerekmektedir. Bu da internetin ticarileşmesine karşı çıkabilmek demektir!

İşehttps://prism-break.org/en/all/#social-networks adresinde yer alan özgür sosyal ağlardan biri denenerek başlanabilir. Önerim, Diaspora* sosyal ağıdır (https://diasporafoundation.org). Ağa http://podupti.me/ adresinde belirtilen sunuculardan biri kullanılarak dahil olunabilir.

Burada yine, “ama tüm arkadaşlarım ve hedef kitlem Facebook’ta ya da Twitter’da. Bu ağları terk edemem.” diyenler olacaktır. İnsanlar haklı olarak sadece kendi kitlesine yayın yapan televizyonların, radyoların ve gazetelerin durumuna düşmek ve en geniş kitleyle bağlantıyı koparmak istemeyecektir. Sadece X örgütünün/partisinin üyelerinden oluşan bir ağ pek cazip değildir.

Ancak Diaspora* klasik bir alternatif medya değildir. Diaspora*’da ikili bir sosyal ağ kurabilir. Diaspora üzerinden diğer ağlara da mesaj göndermek mümkündür. Bir yandan Diaspora*’da şirketlerden bağımsız, özgür bir ağ kurarken diğer yandan Diaspora* üzerinden Facebook ve Twitter hesaplarınıza mesaj gönderebilirsiniz. Diaspora*’daki sosyal ağ büyüdüğünde ne Facebook’a ne de Twitter’a ihtiyacımız kalacaktır.

Zor ve imkansız mı? İnsanları eşit ve özgür sosyal medya için ikna edebilir miyiz?

Denemeden bilemeyiz.

Bunun için (en başta kendimizi!) ikna edemiyorsak, başka bir dünya için ikna edebilir miyiz?

Üstelik aynı senaryoyu izlemekten sıkılmadık mı? Hükümet “içerik kaldırılsın” der, popüler sosyal medya şirketleri de, siteleri tamamen engellenmesin, diğer kullanıcılar mağdur olmasın bahanesinin arkasına sığınarak gerekeni yapar.

Dolayısıyla yeni internetimizin nasıl olacağı bize bağlı…

 

 

Kaynaklar

Fuchs, C. (2013). Social media: A critical introduction. Sage.

Fuchs, C. (2014). Digital Labour and Karl Marx. Routledge.

Nebil, F. S. (2015a), Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi – Bölüm 1 (2006 Öncesi), http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49419, son erişim 19/04/2015

Nebil, F. S. (2015b), Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi – Bölüm 2 (2007- 5651’e Giderken), http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49420, son erişim 19/04/2015

Pentland, A. (2014). Social Physics: How Good Ideas Spread-The Lessons from a New Science. Penguin.

Ünsal, B. (2015), AYM 5651 Yeni Hükümler, http://www.unsalgunduz.av.tr/wp-content/uploads/2015/04/AYM-5651-Yeni-Hukumler-White-Paper.pdf, son erişim 19/04/2015

 

 

 

4 Haziran 2015

Posted In: Diaspora, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Gözetim, ifade özgürlüğü, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Sosyal medya, Twitter

İnternetle Özgür Yazılım Sembiotik Bir İlişki İçinde

BTHABER 1000. sayı söyleşisi 15 aralık 2014

http://www.bthaber.com/internetle-ozgur-yazilim-iliskisi
Sedef Özkan

BThaber-AkgulÜlkemizin bilişim otoritelerinden Mustafa Akgül ile bilişim tarihimizde; sözcüklerle kısa sürse de, bir o kadar uzun ve devam edecek yolculuğa çıktık.

Bilişim dünyasına girişinin internetle olduğunu söyleyen Mustafa Akgül, “İnterneti çok önemsiyorum; ‘İnternet Yaşamdır!’ diyorum, onun en az sanayi devrimi kadar önemli, insanlığı ‘Bilgi Toplumu’na taşıyan bir gelişme olduğunu düşünüyorum” şeklinde konuşmasına başladı. Çabasını; interneti Türkiye’ye tanıtmak, ülkenin gündemine taşımak, ülkenin ekonomik, sosyal ve demokratik anlamda gelişmesine yönelik önündeki engelleri kaldırmak olarak aktaran Akgül, “Bu amaçla, İnternet Konferansı’nı 19 kere, Akademik Bilişim Konferansı’nı 16 kere, İnternet Haftası’nı 17 kere arkadaşlarımla düzenledik, düzenlemeye devam ediyoruz. KamuNet Konferansı’nı sadece 1 kere yapabildik. Bunların yanında Linux ve özgür yazılımı Türkiye’ye tanıtmak, gelişmesine katkı vermek için uğraştım. İnternetle özgür yazılım sembiyotik bir ilişki içindeler. İnternet sayesinde birbirini tanımayan insanlar birlikte, tüm insanların ortak malı ürünleri geliştiriyor. Bunların yanında pek çok bilişim etkinliği içinde oldum” açıklamasını yaptı.

Bilim, Ar-Ge ve inovasyonu temel alan kapsamlı bir strateji ve planla ülkemiz kalkınabilir

“Bilişim ve internet bir yandan toplumun bütünleşmesi, bir hedef etrafında birleşmesi, katılımcı ve saydam, demokratik olmaya yardımcı olacak araçları, öte yandan tüm sektörleri değiştiren, geliştiren, tüm yaşamı etkileyen, kolaylaştıran, sinerjiler oluşturma potensiyeline sahiptir” diyen Akgül, bilim, Ar-Ge ve inovasyonu temel alan kapsamlı bir strateji ve planla ülkemizin kalkınabileceğinin altını çizdi ve şu detayları verdi: “AB seviyesine ulaşabiliriz. ‘İnternet ve Bilişim’ tüm toplum kesimleri, tüm sektörler için önemli. Herkesin kendi işini yaparken, internet ve bilişimi kullanması, iyi planlanır ve düzgün araçlar geliştirilirse, işini daha iyi yapmasına, yüksek katma değere neden olacaktır. Şu anda Türkiye’de iyi niyetle çabalayan, para harcayan ama düzgün ve kapsamlı bir stratejisi olmayan, katılımcı, saydam mekanizmaları olmayan, resmin tamamını göremeyen çelişkiler içinde bir görüntü var. Bir yandan Bill Gates, Steve Jobs, Mark Zuckerberg’ler yetiştirmeyi hedefleyen, öte yandan twitter, facebook ve youtube’un kökünü kazımak isteyen bir ülkeyiz. Microsoft’un bile Açık Kaynak dünyasına katılma çabasında olduğu bir zamanda, olayın farkında olmayan bir bilişim sektörü, basın ve üniversiteleri olan bir ülkeyiz. Herkesin bilişimin önemini söylediği ama bir curcunanın sürdüğü, bütünsel bir yapının olmadığı acı bir gerçek olarak karşımızda.”

Dünya, anaokulunda programlama kavramlarını öğretmeye çalışıyor

“Bilişimi ve bilişimle ülkeyi ne geliştirir?” sorusuna şöyle yanıt veren Akgül, açık kaynak ve özgür yazılıma da vurgu yaptı: “Bilişim için siyasal liderlik, sorumluluk alacak siyasal geleceği bilişime bağlı bir siyasal kadro, tüm paydaşları içeren, katılımcı, tüm çalışmaları koordine edecek bir yapılanma, kapsamlı bir strateji, açık ortamlarda periyodik gözden geçirilen Eylem Planı; bilişimi ve bilişimle ülkeyi geliştirir. Demokrasi, saydamlık, katılımcılık, ifade özgürlüğü, merak, girişim, bilişim sektörünün gelişmesi için önemlidir. Açık Kaynak ve özgür yazılımlar stratejinin bir parçası olmak zorunda. İnsan gücü, eğitimi de önemli bir parçası olmalı. Ülke olarak bilişim eğitimi ve bilişim kültürüne önem vermemiz gerekir. Kaliteli uzmanlar, doktoralı elamanlar yetiştirmeliyiz. Bizim, dağdaki çobandan, denizdeki balıkçıya, tarihçiden ziraatçiye, temel bilişim kavramlarını, bilişim ve internet tehdit ve olanaklarını, sınırlarını ve potensiyeli anlatacak mekanizmalar kurmamız gerekir.” Mustafa Akgül, “Dünya anaokulunda programalama kavramlarını öğretmeye çalışıyor” diyerek erken yaşta bilişim eğitimine dikkat çekerek şunları paylaştı: “Okullarda temel bilişim kültürünü, başta programalama, bilgi sistemi, veri tabanı, ağ, güvenlik, mahremiyet, etik ve estetik kavramlarını öğretmeniz lazım. Bilişimin önemini, karmaşıklığını, zorluğunu ve kırılganlığını okullarda anlatmamız gerekir. Her meslekten okullu, bir yelpazede bilişim kültürü almalı. Öğretmenler, hukukçular, kamu/siyaset bilimciler, idareciler, işletmeciler biraz daha öncelikli olmalı.” Yazılım stratejisine de değinen Akgül, “Doğru dürüst bir yazılım stratejimiz olmalı. Bunda Açık Kaynak ve özgür yazılımlar, gömülü sistemler önemli rol almalı. Stratejik sektörler belirlemeli, onlara daha fazla odaklanmalıyız. Bütün bunlar bir miktar öğrenme ister. Öğrenen, geri besleme yapacak, katılımcı yapılar kurmalıyız.”

Eşit bir dünya vatandaşı olduğunun farkında yaşamak…

Akgül, tecrübelerini paylaşırken yolu bilişimden geçenlere yani herkese şunları önerdi: “Başta merak, işin özünü anlamaya, öğrenmeye, deney yapmaya, eleştirisel bakmaya önem vermeli, özen göstermeliler. Yapıcı ve girişimci olmalılar. Sorumluluk almaktan, hata yapmaktan korkmasınlar. İnsanları kırmaktan kaçınsınlar, yumuşak bir dille uzlaşmacı olsunlar. İlkelerden taviz vermeden, diyalogla orta yol bulmanın yollarını arasınlar. Sanat ve kültürden, müzikten zevk almaya çalışsınlar. Doğa ve çevreye saygılı, yaşama saygılı bir tavır sergilesinler. Eşit bir dünya vatandaşı olduğunun farkında olarak yaşasınlar.”

İnterneti savunmaya, tanıtmaya, yaymaya devam edecegiz

Hedefleri hiç tükenmeyen Akgül, “Benim çalışmalarım birbirine bağlı olarak ‘İnternet ve Özgür Yazılım’ etrafında olmuştur. İnternet konusunda, yurt dışındaki internet özgürlüğünü savunan gruplarla birlikte çalışan isoc-tr yani İnternet Derneği’ni geniş bir kadroyla birlikte kuruyoruz. İnterneti savunmaya, tanıtmaya, yaymaya devam edecegiz. Yıllık kapssamlı internet raporları çıkartmak, interneti toplumun gündemine koymak, demokrasiyi geliştirici uygulamalara destek olmak gibi hayallerimiz var. 1998’de bir kere yapabildigimiz KamuNet Konferansı’nı günün koşullarında; kamunun saydamlaşmasına, etkin çalışmasına, yurttaşa hızlı hizmet ve demokrasiye katkı vermesine yönelik yılık konferanslar olarak yapmak istiyoruz. Özgür yazılım boyutunda; üniversitelerde özgür yazılım derslerinin ve kullanımının artması, yıllık raporların hazırlanması gibi çaba/proje/hayallerim var. Son yirmi yılı özetlemeye çalışan 2 sloganımız bulunuyor: ‘İnternet yaşamdır’ ve ‘Türkiye Bilişimle, Bilişim Özgür Yazılımla gelişir!’”

23 Aralık 2014

Posted In: bilgi toplumu, bilişim, bthaber 1000. sayısı, demokrasi, e-devlet, Genel, ifade özgürlüğü, internet, linux, lkd, Özgür yazılım, sosyal ağlar, temel bilişim eğitimi, yönetişim

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com