İşyerinde Algoritmik Yönetim

Oxford Dictionaries, 2016 yılında ‘post-truth’u (hakikat-ötesi ya da hakikat-sonrası) yılın kelimesi seçmişti. Hakikat-ötesi, nesnel hakikatlerin kamuoyunu şekillendirmede duygulara ve kişisel kanaatlere hitap etmekten daha az etkili olmasını nitelemek için kullanılıyor. Politika kelimesinin önüne geldiğinde hakikatlerin ve olguların önemini yitirdiği bir politikadan söz ediyoruz. Hakikat-ötesi, Birleşik Krallıktaki AB referandumu ve özellikle de Trump’ın zaferiyle sonuçlanan ABD seçimleri sonrasında en çok tartışılan konulardan biri olmuştu (https://en.oxforddictionaries.com/word-of-the-year/word-of-the-year-2016). Sosyal medyada hızla yayılan sahte haberler ve politikacıların apaçık yalanları hakikat-ötesi politikanın bir parçası. The Economist dergisi 2016’da politikacıların her zaman yalan söylediğini ama artık bunun da ötesine geçilerek gerçeğin tamamen geride bırakıldığını yazıyordu (https://www.economist.com/leaders/2016/09/10/art-of-the-lie). Washington Post’un geçen ay yayınlanan bir haberine göre Trump, göreve geldiği tarihten bu yana on binden fazla yanlış ya da yanıltıcı iddiada bulunmuş (https://www.washingtonpost.com/politics/2019/04/29/president-trump-has-made-more-than-false-or-misleading-claims).

Yalan haber ve iddialar politikada (özellikle seçim dönemlerinde) etkili bir araç. Fakat neoliberalizmle yaygınlaşan daha sinsi ve etkili olmasına karşın yeterince tartışmadığımız bir yalan söyleme biçimi daha var: Üst yalanın daha etkili işlemesi için hakikatin stratejik olarak kullanılması. Neoliberalizmde şirketler hakikati gizleyerek değil, onun bir kısmını ön plana çıkararak da yalan söyleyebiliyorlar. Özellikle de hakikat artık gizlenemez boyuttaysa… Ortalık sorumluluk sahibi şirketlerden ve onların hayırsever CEO’larından geçilmiyor. Ancak şirketlerin doğaları gereği kârlarını en çoklaştırma peşinde olduklarını ve bu nedenle ister istemez çalışanlarla, tüketicilerle ve çevreyle karşı karşıya geldiklerini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Daha önce bu karşı karşıya gelişlerde şirketler çıkarlarının meşruluğunu göstermek için hakikati gizleme ya da çarpıtma yoluna giderlerdi. Son yıllarda ise şirketlerin etik değerleri, çalışanların sağlıklarını ve çevre sorunlarını gündemlerine aldıkları görülüyor. Şirketlerin kâr peşinde koşmasıyla toplumsal çıkarlar arasında bir çelişki olmadığı; “hem kapitalizmin, hem sürdürülebilirliğin hem şirketlerin kontrolünün hem doğrudan demokratik katılımın, hem tüketim toplumunun hem yeşil çözümlerin vs bir arada olabileceği.” (Fleming, 2017) savunuluyor.

Örneğin Nestle, akılcı su idaresinin mutlak öncelikleri olduğunu söylüyor; su, şirketin değer zincirinin her aşamasında önemli bir yere sahip. Suyun tüm dünyada (özellikle de Güney’de) azaldığı bilinmekte ve şirket de bu soruna karşı duyarlı olduğunu açıklıyor. Ama başka bir yerde, Nestle yöneticisi Peter Brabeck, suyun kamusal bir hak olamayacağını, suyun diğer şeyler gibi bir gıda olduğunu, piyasa değerinin olması gerektiğini ve gıdalara değer vermenin daha iyi olduğunu da iddia ediyor. Böylece şirketin gerçek sorunlara işaret ederek gösterdiği duyarlılık, şirketin asıl politikasıyla çelişmek yerine kamuoyu önünde onu güçlendiriyor (age).

Hakikati söyleyerek aldatma stratejisiyle gelen dönüşümü tütün sanayisinde çok net görebiliyoruz. Tütün şirketleri, 1970’lerde ve 1980’lerde sigara ürünlerinde kansere neden olan maddeler bulunduğu hakkındaki kanıtları ısrarla reddettiler. Sigara ve kanser ilişkisi yerine kanserin nedenlerini bağışıklık sisteminde ve kişilik özelliklerinde arayan araştırmalara sponsor oldular. 1980’lerde sigara karşıtı kampanyaların ve devlete bağlı sağlık kurumlarının baskıları arttı. Tütün şirketleri sigaranın zararlarını inkar etmeye devam ettiler ve sigara içenlere yapılan ayrımcılığı ırk ayrımcılığına benzettiler. 1990’ların sonuna doğru tütün şirketleri meşruiyet krizini aşabilmek için hayır işlerine, kamusal işlerde sponsorluklara, çalışanların sağlık ve güvenliğiyle ilgili meselelere yöneldiler. Ama sigaranın sağlık üzerindeki etkileri hala görmezden geliniyordu. 2000’lere gelindiğinde ise tütün şirketleri, sigaranın sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini kabul etmek zorunda kaldılar. İlginç bir şekilde artık ürünlerinin ölümcüllüğü hakkındaki hakikati inkar etmiyorlar, bunu bizzat kendileri dile getiriyorlardı. Artık ürünlerinin ciddi sağlık sorunları yarattığını ve bunlardan kaçınmanın tek yolunun hiç sigara kullanmamak olduğunu söylüyorlardı. Ne yazık ki (!) söz konusu risklere rağmen, bir çok yetişkin hâlâ sigara içmeyi tercih ediyordu. Tütün şirketlerinin yeni misyonu artık bu riskleri azaltmak, daha risksiz tütün ve nikotin içeren alternatif ürünler geliştirmekti (age).

Ancak tütün şirketlerinin sigaranın sağlık üzerindeki olumsuzluklarını reddetmemelerine (belki reddedememelerine) rağmen alt metinde, sigara kullanımının bir tercih olduğunu işlediklerine dikkat etmek gerekir. Sorun, bağımlılık yaratan nikotinde değil, yetişkinlerin bireysel tercihlerindedir. Elbette burada birçok sigara tiryakisinin sigaraya yetişkinlikte değil, ergenlik döneminde başlamış olmasının da bir önemi yoktur (age).

Fleming’in (2017) Freud’dan aktardığı bir fıkrada olduğu gibi ilginç bir durum vardır:

İki Yahudi, Galiçya’da bir tren istasyonunda karşılaşır. Biri diğerine, “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. “Krakow’a” der beriki. “Amma da yalancısın!” diye patlatır soruyu soran. “Krakow’a gittiğini söylüyorsan, Lemberg’e gittiğine inanmamı istiyorsun demektir. Ama ben aslında senin Krakow’a gittiğini biliyorum. Neden bana yalan söylüyorsun ki?

Fleming (2017) de şöyle yazar: “Aslında insanları öldüren ürünler satarken, geniş kapsamlı sosyal yarara bağlı olduğunu düşüneyim diye neden insanları öldüren ürünler sattığını söylüyorsun bana? Neden bana yalan söylüyorsun?” (s. 175)

Benzer bir soruyu, Dördüncü Sanayi Devrimi’nde (ya da Endüstri 4.0’da) insanlara kendi yaşamları üzerinde daha fazla kontrol hakkı verecek ve onları güçlendirecek sistemler tasarlamaktan söz eden Klaus Schwab ve neoliberalizmin diğer sözcülerine soralım:

Aslında hem işçi sayısını azaltmaya çalışıyor hem de işçileri sürekli gözetleyen ve kontrol eden çalışma koşulları yaratıyorsunuz. Geniş kapsamlı sosyal yarara bağlı olduğunuzu düşünelim diye neden yeni teknolojilerin yaratacağı işsizliğe dikkati çekiyor; robotların insanların yerini almak yerine onları tamamlaması gerektiğini söylüyor; işçilerin mahremiyetini ihlal etmek yerine onlara kendi yaşamları üzerinde daha fazla seçenek ve kontrol hakkı vermekten söz ediyorsunuz? Neden bize yalan söylüyorsunuz?

Çalışmanın Dijital Dönüşümü

Kapitalistler, artı değer oranını artırmak isterler. İşçiler de buna karşı kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmek için mücadele ederler. Yapay zekâ ve robotlar, işçilerin yerini alan veya onları tamamlayan teknolojiler olabilir. Bu yönelim kendiliğinden değil, sınıf mücadelesine bağlı olarak somutlaşacak. Fakat günümüzde dijital teknolojilerin işyerlerinde kullanımına ve çalışmayı nasıl dönüştürdüğüne baktığımızda son yıllardaki gelişmelerin işçilerin (güvenceli/güvencesiz, beyaz/mavi yakalı olması fark etmeksizin) aleyhine olduğunu söyleyebiliriz.

Çalışma koşulları ve ilişkilerinde köklü değişiklikler yaşanıyor. Esnek/güvencesiz çalıştırma yaygınlaşıyor. Birçok uygulama, yönetimin hesap verme zorunluluğunu ortadan kaldırdığı gibi bu akıllı uygulamaların bazıları ara yönetim katmanını tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. İşyerlerinde verimlilik ve üretkenlik artışı sağladığı iddia edilen teknolojiler, işçileri güçlendirmek yerine onların esenliği ve refahı ile çelişiyor. Fazla çalıştırma, özerklik kaybı, iş ve yaşam arasındaki sınırın belirsizleşmesi, çalışanı en son sınırına kadar zorlayan performans beklentileri işçilerde aşırı strese ve sağlık sorunlarına neden oluyor.

İşgücünün küresel düzeyde yeniden yapılandırılmasını ve çalışma ilişkilerinin kuralsızlaştırılmasını dikkate almadan, “geçmiş yıllarda bazı meslekler ortadan kalkarken onların yerini yenileri aldı. Yapay zeka ve robotlar da, benzer sonuçlar doğuracaktır.” diye düşünmek bir temenninin ötesine geçmeyecektir. Esnek çalışma koşullarına ve kuralsızlaştırmaya karşı mücadele “robotlar bizi işsiz mi bırakacak?” sorusunun da yanıtını içeriyor. Bu bağlamda, iş süreçlerinin algoritmik yönetim sistemleriyle yeniden organize edildiği geleneksel işyerlerine ve Uber, Amazon Turk, TaskRabbit, Upwork vb esnek ekonomi platformlarındaki uygulamalara bakmakta fayda var.

Elektronik Performans İzleme

1990’ların başında ABD’li bir senatör, işyerlerindeki kontrolsüz gözetime işaret ediyor ve bir çalışanın özgürlüğünden, onurundan ve sağlığından feragat etmeye zorlanamayacağını savunuyordu. Ancak 2010 yılına gelindiğinde artık ABD şirketlerinin tahminen %75’i çalışanlarının iletişimini ve diğer işyeri etkinliklerini gözetliyordu. Şirketlerin çalışanlarını gözetlemek için EPİ’ye (Elektronik Performans İzleme) yaptıkları yatırım 2007 ve 2010 yılları arasında %43 arttı. Eposta takibi, telefon dinleme, bilgisayardaki bir içeriğin ve kullanım sıklığının izlenmesi, video izleme ve GPS takibi EPİ kapsamında başvurulan araçların başında geliyor. EPİ araçlarından elde edilen konum, eposta kullanımı, web gezintisi, yazıcı kullanımı, telefon kullanımı, giyilebilir teknolojilerden sağlanan konuşmalardaki ses tonu ve fiziksel hareket gibi veriler üretkenlik göstergesi olarak değerlendiriliyor. Hatta çağrı merkezlerinde, çalışanın duygu takibi gibi EPİ uygulamaları var. Çalışanların bilgisayarlarına kurulan yazılımlarla bilgisayar başındaki hareketleri ve dikkat dağıtıcı etkinliklerle meşgul olup olmadıkları takip ediliyor (Moore, Akhtar ve Upchurch, 2018).

Çalışmanın EPİ ile takibi sonucu elde edilen veri, çalışanın performansının değerlendirilmesinde, işgücü kiralama ve işe son verme kararlarında belirleyici oluyor. Endüstri 4.0 hakkındaki yazılarda, iş-yaşam dengesine, çalışanların esenliğine bir vurgu var. Ancak günümüzdeki uygulamalar tam tersine yol açıyor, çalışanları makineleştiriyor. Önyargılı performans değerlendirmeleri, işin yoğunlaştırılması ve işçinin özerkliğinin azaltılması iş tatminini olumsuz etkiliyor (age).

EPİ kapsamında kullanılan bir diğer teknoloji olan giyilebilir teknolojiler de giderek yaygınlaşıyor ve işverenler, çalışanlarının sağlığını ve mutluluğunu geliştirmek adına giyilebilir teknolojileri kullandırıyor. Böylece işverenler (ve sigorta şirketleri!) çalışanları hakkında her zamankinden çok şey biliyor. Fakat Moore vd.’nin (2018) vurguladığı gibi yasal düzenlemeler, mahremiyet, veri koruma, işin yoğunlaştırılması, veriye dayalı kararlar vb sorunlar hakkındaki hukuksal tartışmalar güncel gelişmelerin çok gerisinde.

EPİ teknolojileri, karar süreçlerinde kullanıldığında daha büyük sorunlara neden olabiliyor. Geçen ay yayımlanan bir haberde (https://www.technologyreview.com/f/613434/amazons-system-for-tracking-its-warehouse-workers-can-automatically-fire-them/) Amazon’un kullandığı takip sisteminin ambar işçilerini otomatikman işten atabildiği yazıyordu. Amazon, verimliliğe önem verdiğini belirtmekle beraber işe otomatik son verme iddiasını reddediyor. Ancak Amazon’daki işçilerin ağır çalışma koşulları hakkında yayınlanmış çok sayıda rapor var (https://www.theverge.com/2018/4/16/17243026/amazon-warehouse-jobs-worker-conditions-bathroom-breaks). Çalışanlar, yüzlerce ürünü hızlı bir biçimde paketlemek zorundalar ve yeterince hızlı olmadıklarında kovulma riskiyle karşı karşıya kalıyorlar. Ağustos 2017 ve Eylül 2018 tarihleri arasında 300 kişi verimlilik nedeniyle işten çıkarılmış. İşten çıkarma sürecinin otomatikleştirildiği iddiası raporlarda da yer alıyor. Her bir işçinin verimliliği takip ediliyor ve işçiye özel otomatik uyarılar üretiliyor.

Fakat teknoloji desteğiyle çalışanların daha derin takibi giderek yaygınlaşıyor. Moore vd.’in (2018), Britanya’daki bir ambardan aktardığı vakada olduğu gibi işyerlerinde kullanılan yöntemler Frederick W. Taylor’un hayal bile edemeyeceği boyutlara ulaşmış durumda. Sözkonusu ambar çalışanlarından ele giyilen bir tarayıcıyla çalışmaları istenmiş. Yönetim bu cihaz yardımıyla, yapılan hataları ve bunların kimler tarafından yapıldığını tespit etmek istediğini; böylece hataların tekrarlanmasının önüne geçilebileceğini söylemiş. Fakat bu cihazlar daha sonra çalışanların verimliliğini, ne kadar çalışıp ne kadar mola verdiğini izlemek için kullanılmaya başlanmış. Bir süre sonra da yakın zamanda geçici çalışanlar arasından işten çıkarmalar olacağı duyurulmuş ve çalışanlara dikkatli olmaları söylenmiş. Bir diğer deyişle üstü kapalı olarak “biz sizi izliyor ve performansınızı ölçüyoruz. Üretkenliğiniz bizim istediğimiz gibi değilse işten çıkarılacaksınız” denmiş. Herkes hızlanmış. Olayı aktaran ambar işçisi, üç kişinin işten çıkarıldığını söylüyor. Birincisi, gerçekten tembelmiş. Ama diğer iki işçi çok iyi olmalarına rağmen işten çıkarılmışlar.

Otomatik veya yarı otomatik karar vermeyi sağlamak için çalışanların gözetimine dayanan, çeşitli teknolojik araç ve tekniklerden yararlanan algoritmik yönetim örnekleri hızla yayılıyor. İşten çıkarma kararını verenler bu kararı gözetimden elde ettikleri verileri kullanmadan da yapmış olabilirler. Fakat O’Neil’in (2016) yazdığı gibi veriden yararlanan matematiksel modeller doğrultusunda alınan çok sayıda hatalı karar var; algoritmalar yine yanılmış da olabilir.

Algoritmik yönetime yalnız geleneksel işyerlerinde başvurulmuyor. Aslında çıkış noktası paylaşım ekonomisi, esnek ekonomi olarak adlandırılan platformlar.

Platformlarda Algoritmik Yönetim

Algoritmik yönetim kavramı ilk olarak Lee vd. (2015) tarafından, Uber ve Lyft’in çalışanlarını algoritmalar ve takip verisi yardımıyla görevlendirme, en iyileme ve değerlendirmesini tanımlamak için kullanılmış. Bu platformlarda kullanılan algoritmalar, milyonlarca yolcu ve sürücüden elde ettikleri GPS bilgilerini işleyerek yolcu ve sürücüleri en uygun şekilde eşleştiriyorlar. Algoritmik yönetim sistemleri genellikle aşağıdaki ögelerden oluşuyor (Mateescu ve Nguyen, 2019):

  • Çalışanların teknoloji yardımıyla gözetimi ve haklarında veri toplama,
  • Yönetim kararlarını bildiren verilere gerçek zamanlı yanıt verme
  • Otomatik ya da yarı otomatik karar alma
  • Performans değerlendirmeleri yerine derecelendirme (rating) sistemlerine ya da diğer ölçümlere başvurma
  • Çalışanların davranışlarını dolaylı olarak etkilemek için “dürtme” ve cezalandırmadan yararlanma

Uber, Lyft ve TaskRabbit gibi çok sayıda bağımsız çalışanı yönetmek zorunda kalan platformlar algoritmik yönetimin gelişimine öncülük etmiş olsalar da algoritmik yönetim, taşımacılık ve lojistikten perakende satış, hizmet endüstrisi ve ev işlerine kadar bir çok yerde yönetim sürecinin bir parçası haline geldi.

Bir zamanlar işçilerin organizasyonunun ve eşgüdümün sağlanması, geleneksel olarak orta düzeydeki yöneticilerin işiyken artık onların yerini algoritmalar alıyor. İş başvurularının filtrelenmesi, işçiler arasında görev dağılımı, ödeme oranlarının belirlenmesi, vardiyaların ayarlanması gibi görevler artık büyük veri kümeleriyle eğitilen algoritmik yönetim sistemlerinin sorumluluğunda. Bazıları burada teknolojinin kullanımından bazıları da platform sahiplerinin girişimciliğinden etkileniyor ve fakat en kritik sorun, platformların dayandığı güvencesiz çalışma modelleri atlanıyor. Güvencesiz çalışma modelleri giderek yaygınlaşıyor ve geleneksel çalışma modellerinin yerini alıyor. Çalışanlar, sağlık güvencesi ve gebelik izni gibi haklardan yoksunlar. Çalışanların işveren karşısındaki yasal hakları sınırlı olduğu gibi platformlar, işverenin sorumluluğunu azaltacak şekilde tasarlanıyorlar. İlk başta gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ve daha çok bir ek gelir kaynağı olarak görülen platformlar, artık hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde bir çok insan için hayatını devam ettirebilmenin tek aracı haline gelmiş durumda.

Platformlar, iş gücünü sınıflandırmak ve kontrol etmek amacıyla algoritmalardan yararlanıyorlar. Platformlarda yoğun bir gözetim var. Örneğin Uber’de sürücüler hakkında sürekli veri toplanıyor ve analiz ediliyor. Uber üyesi çalışanlar sistemde oturum açma veya kapatma serbestliğine sahipler. Fakat oturum açtıkları anda yalnız GPS konumları değil, hızlanma, çalışma saati ve fren kullanım verileri de kaydediliyor. Sistemler, bu verilerden yararlanarak platform üyesi çalışanları çeşitli biçimlerde yönlendiriyor. Uber, sistemde 12 saatten fazla etkin olan sürücülerin hesaplarını askıya alıyor. Bazı durumlarda ise ücretleri yükselterek sürücüleri belirli bir yerde yoğunlaşmaya teşvik ediyor. Bazen de sistemdeki oturumunu kapatmak isteyen sürücüyü, oyunlaştırma yöntemleriyle (“330 dolar kazanmaktan 10 dolar uzaksın. Yine de oturumu kapatmak istiyor musun?” gibi sorularla) ikna ediyor. Ayrıca Uber, asimetrik bilgiden yararlanarak sürücülerin yolcu seçmesini engelliyor. Sürücüler, yolcuyu kabul etmeden önce ne kadar kazanacağını bilemediğinden ekonomik olarak dezavantajlı (örneğin kısa mesafeli) yolculukları kabul etmek zorunda kalıyor (Mateescu ve Nguyen, 2019).

Ev temizliğinde, temizlik işçileri ile hizmet almak isteyenleri buluşturan platformlar, temizlik çalışanının çalışacağı eve ne zaman vardığını takip etmesine rağmen müşterinin mahremiyeti nedeniyle gözetim olanakları daha sınırlı. Müşteri, evi üç odalı olmasına rağmen talep formuna evinin iki odalı olduğunu yazabilir. Çalışanın alacağı ücret müşteri memnuniyetiyle ilişkili olduğundan çalışanlar bu tip olumsuzluklar karşısında ya sessiz kalıyorlar ya da daha düşük puana razı geliyorlar (age).

Perakende satış ve hizmet sektöründe ise ana hedef işgücü maliyetlerini kısmak. Kronos, Onshift ve Dayforce gibi büyük şirketler hava durumu verilerinden müşterilerin adımlarının takibine kadar çeşitli kaynaklardan veri toplayarak belirli bir yer ve zamanda ne kadar işçiye gerek olacağını tahmin ediyor ve işçileri bu tahmine göre ilgili bölgeye sevk ediyor. “Tam zamanında” ve “göreve hazır” planlamalarla perakende sektöründeki işgücünün esnekleştirilmesi yeni değil; 1970’lerden beri bu yönde belirgin bir eğilim var. Fakat iş gücünün esnekleştirilmesi, düzensiz istihdamla beraber yeni bir boyut kazanıyor. İşverenler sürekli çalışan istihdam etmek yerine algoritmaların sonuçlarına göre insanları göreve çağırarak işgücü maliyetlerini kısabiliyorlar. İşverenin çıkarlarına uygun bu esnek yönetim modeliyle ortaya çıkan düzensizlik, işçiler için iş ve aile yaşamı uyuşmazlığı, gelir belirsizliği ve daha yüksek iş stresi anlamına geliyor. Araştırmalar “standart dışı” çalışma programlarının, çocuklarıyla yeterince ilgilenmekte zorlanan ebeveynler için olumsuz sonuçları olabileceğini gösteriyor (age).

Algoritmik Yönetim ve Başlıca Sorunlar

Mateescu ve Nguyen (2019), algoritmik yönetim uygulamaları nedeniyle işçilerin karşı karşıya olduğu sorunları dört başlık altında ele alıyor:

  • Gözetim ve kontrol
  • Şeffaflık
  • Yanlılık ve ayrımcılık
  • Hesap verebilirlik

Gözetim araçlarının hem zamansal hem de mekansal olarak yaygınlaşması işçilerde hız ve verimlilik baskısı yaratıyor. Endüstri 4.0 ve işsizlik tartışmalarında teknolojin insanın yerini almaması, onu tamamlaması gerektiği temennisi sık sık dile getirilse de algoritmik süreçlerin uygulandığı işyerlerinde çalışanların kişisel takdir yetkisini azaltma yönünde bir eğilim var. Ayrıca çalışanların fiziksel sınırları sonuna kadar zorlanıyor.

Giyilebilir teknolojiler, herkes için yararlı olma iddiasıyla pazarlanmasına rağmen giyilebilir teknolojilerden en büyük yararı sağlayanlar, takip cihazlarını işi yoğunlaştırmak ve çalışan sayısını azaltmak için kullanan işverenler. İngiltere’nin en büyük süpermarketler zincirini oluşturan Tesco, takip cihazlarını kullanmaya başladıktan sonra ambar çalışanı sayısını %18 azaltmış. Bunun yanında, aşırı çalışmadan kaynaklı stresin işçilerde kalp krizi ve alkol bağımlılığı risklerini artırdığı tespit edilmiş (Warin ve McCann, 2018)

Algoritmik yönetim sistemlerinin kararlarının şeffaf olmaması ise çalışanlarda huzursuzluk ve güvensizlik yaratıyor. İşçiler çoğu zaman bu sistemlerin nasıl çalıştığı hakkında bilgi sahibi değiller. Kararlarda hangi veriden ve nasıl yararlanıldığı belirsiz. Platform sahipleri çoğu zaman sistemin nasıl çalıştığını özellikle gizliyorlar; sistemin nasıl karar verdiği ve çalışanları nasıl puanlandırdığı bilinirse çalışanların sistemi kandırabileceğini düşünüyorlar. Sonraki bölümde de göreceğimiz gibi çalışanlar gerçekten de sistemi ‘hack’lemeye çalışıyorlar. Fakat araştırmalar, algoritmik kararlardaki şeffaflığın işçilerin işbirliğini artırdığını gösteriyor (Jarrahi ve Sutherland, 2019).

Dijital teknolojilerin orta düzey yöneticilerin yerini almasıyla kararların daha tarafsız olacağına dair bir inanış var. Fakat algoritmalar, onları eğitmek için kullanılan veri kümelerindeki eşitsizlikleri ve ayrımcılığı yeniden üretmeye meyilliler (Warin ve McCann, 2018).

Algoritmik yönetim sayesinde şirketler daha sorumsuz hareket edebiliyorlar. Bir çalışanın işine son verilirken ya da bir iş başvurusu reddedilirken bu durum şirketin değil, verilerden yararlanan tarafsız bir sistemin kararı oluyor. Bu durum platform sahibi şirketin, işçilerin aslında çalışanları değil bir hizmetin ağ bağlantılı kullanıcıları olduğunu ve algoritmik bir sistemin çıktılarına eriştiklerini iddia edebilmelerini de sağlıyor. Böylece işverenler, opak bir algoritmanın arkasına saklanarak geleneksel işçi-işveren ilişkisinin getirdiği sorumluluklardan kaçınabiliyorlar. En önemlisi de algoritmik yönetim retoriği, şirketlere bir sistemin nasıl işlemesi gerektiği konusunda verdikleri özel kararları gizleyebilmelerine ve bu kararların etkilerinden sıyrılabilmelerine yardımcı oluyor.

Algoritmik Yönetim Sistemlerine Karşı Tepkiler

İşçiler, algoritmik yönetim sistemlerine karşı farklı tepkiler veriyorlar. Örneğin, Britanya’daki ambar işçilerine yakında işten çıkarmalar olacağı söylendiğinde işçilerin ilk tepkisi daha hızlı çalışmak olmuş. Daha hızlı çalışma baskısı işten çıkarmalar sonrasında da devam ettiğinde bir süre sonra işçilerin çoğu artık baskıları umursamamaya, fiziksel olarak daha fazlasını yapamayacaklarını düşünmeye başlamışlar (Moore vd., 2018).

Algoritmaların verdiği kararlar çoğu zaman işçiler açısından anlaşılmaz ve erişilmez. Bazı durumlarda algoritmaların belirli bir sonuca nasıl ulaştığı gerçekten de açık değil. Ama yukarıda da belirttiğim gibi esnek iş modellerinde kullanılan algoritmaların işleyişi işçilerden özellikle saklanıyor. İşçilerin bu bilgiye sahip olmasıyla beraber sistemi aldatılabileceği düşünülüyor. İşçiler açısından baktığımızda ise kararı sorgulanamayan ve tahmin edilemeyen bir sistemin verdiği kararlar yıpratıcı ve yabancılaştırıcı bir etkiye sahip. Bu nedenle, işçiler tam da platform sahiplerinin korktuğu şeyi yapmaya çalışıyorlar: Sistemin nasıl çalıştığını öğreniyor, sistemi oyuna getirip sistemin kısıtlamalarını aşıyor ve algoritmik platformdaki özerkliklerini artırıyorlar.

Jarrahi ve Sutherland (2018), tasarım, muhasebe, çeviri, danışmanlık gibi hizmetler sunan serbest çalışanların yer aldığı Upwork adlı platformda çalışanların platformun işleyişini nasıl çözmeye çalıştıklarını ve bundan nasıl yararlandıklarını anlatıyor. Upwork platformuna ilk katılım kolay olmasına karşın platform, çok sayıda ve birbiriyle otomatik eşgüdümlü hizmetlerden oluşuyor. İşçiler platforma katıldıktan sonra Upwork’un çeşitli derecelendirme, zaman dilimi, politika ve prosedürlerini anlamak için bir hayli kafa yoruyorlar. Müşterilerin verdiği puanlar önemli olduğundan, çalışanlar öncelikle bu puanlandırma sisteminin ayrıntılarını öğrenmeye çalışıyorlar. Öğrenme sürecinde kişisel gözlemlerinin yanında sisteme hizmet almak isteyen bir müşteri olarak katıldıkları da oluyor. Webdeki forumlarda deneyimlerini paylaşıyor ve birbirlerine zorlu müşteriler ve Upwork politikaları hakkında önerilerde bulunuyorlar.

Jarrahi ve Sutherland’ın (2018) araştırması Upwork çalışanlarının algoritmik yönetim ve kontrolün karşısında pasif kalmadıklarını onu aşmanın çeşitli yollarını aradıklarını gösteriyor. Platformda kullanılan algoritmalar çalışanlarla müşteriler arasındaki etkileşimini şekillendiriyor. Fakat algoritmaların işleyişini keşfetmeye çalışan ve sistemle etkileşimini bu doğrultuda yapan çalışanlar da algoritmaların işleyişini etkiliyorlar. Örneğin, dört tane bir saatlik işten alınacak dört iyi puanlamanın dört saatlik bir puanlamadan daha kıymetli olduğunu fark eden bir çalışan, müşteriyle işbirliğine giderek işi dörde böldürme ve sistemdeki puanını yükseltme taktiğine başvurabiliyor. Bir diğer çalışan, sözleşmeleri kapatıp yeniden açarak aldığı olumlu değerlendirme sayısını artırdığını söylüyor. Elbette Upwork’un algoritmaları da sabit kalmıyor ve bu tip durumlara karşı güncelleniyor.

Bu hack biçimindeki kendiliğinden direnişler, önemli olmakla beraber çalışmadaki dijital dönüşümle ortaya çıkan sorunlar (gözetim, şeffaflık, yanlılık ve hesap verilebilirlik) karşısında yetersizler. Örgütlü mücadele daha sonuç alıcı oluyor. Daily Telegraph’ın çalışanlarını masa başında gözetleme girişimi sendikal mücadeleyle geri püskürtülmüş. Sendikalar, olumsuzluklara neden olanın teknolojinin kendisi olmadığını, sorunların teknolojinin işyerlerinde nasıl uygulandığı ile ilgili olduğunu vurguluyorlar. Sendikalara göre teknoloji, 7X24 çalışma için gerekli koşulları yaratmış olabilir ama bu sorunun kaynağı işyeri yönetim kültürleri. Telefonların her zaman açık olması işverenlerin dayattığı bir zorunluluk.

Mahremiyet ve teknoloji kullanımı, henüz toplu görüşmelerin gündeminde yer almıyor. Fakat son yıllarda sendikalar, dijital teknolojinin kullanılmasından kaynaklanan risklere karşı işçilerin haklarının savunulmasında önemli başarılar elde ettiler. Norveç Sendikalar Konfederasyonu ile Norveç İş ve Sanayi Konfederasyonu arasında yapılan anlaşmada işyerlerindeki izleme faaliyetleri de yer alıyordu. İşveren tarafından yapılan izleme ve kontrolün tarafsızlık ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde uygulanması; uygulama aşamasından önce sendika temsilcileriyle görüşülmesi; verilerin toplanmasında ve değerlendirilmesinde sendika temsilcilerinin sürece dahil edilmesi gibi maddeler içeriyordu (Moore vd., 2018).

***

Kısacası, işçiler bu değişim sürecinin pasif gözlemcileri değiller. Ama işyerlerindeki sendikaların son yıllarda zayıfla(tıl)dığını, birçok işyerinde sendika olmadığını ve platform ekonomilerindeki çalışanların örgütsüz olduğunu da göz ardı etmemeli. Teknolojinin bir avuç kapitalist yerine toplumun esenliği için kullanılıp kullanılmayacağı teknolojinin içsel dinamiklerinden çok geleneksel ve yeni işyerlerindeki örgütlenme sorunlarının aşılmasına bağlı. Feenberg’in (2017) vurguladığı gibi teknosistem üzerindeki mücadelenin emek hareketiyle başladığını unutmayalım. Fabrikalardaki ağır çalışma koşulları, işçilerin iş sağlığı ve güvenliği talepleriyle yürüttükleri mücadelelerin sonucunda değişmişti…

Kaynaklar

Feenberg, A. (2017). Technosystem: The social life of reason. Harvard University Press.

Fleming, P. (2017). Çalışmanın Mitolojisi: Kapitalizm Kendine Rağmen Nasıl Ayakta Kalıyor, çev. Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları.

Jarrahi, M. H., & Sutherland, W. (2019). Algorithmic Management and Algorithmic Competencies: Understanding and Appropriating Algorithms in Gig Work. In International Conference on Information (pp. 578-589). Springer, Cham.

Lee, M. K., Kusbit, D., Metsky, E., & Dabbish, L. (2015). Working with machines: The impact of algorithmic and data-driven management on human workers. In Proceedings of the 33rd Annual ACM Conference on Human Factors in Computing Systems (pp. 1603-1612). ACM.

Mateescu, A.,Nguyen, A. (2019). Algorithmic Management in the Workplace, https://datasociety.net/output/explainer-algorithmic-management-in-the-workplace/, son erişim 17/05/2019.

Moore, P. V., Akhtar, P., & Upchurch, M. (2018). Digitalisation of work and resistance. In Humans and Machines at Work (pp. 17-44). Palgrave Macmillan, Cham.

O’Neil, C. (2016). Weapons of math destruction: How big data increases inequality and threatens democracy. New York: Crown Publishers.

Warin, R., & McCann, D. (2018). Who Watches The Workers?

18 Temmuz 2019

Posted In: algoritma, algoritmik yönetim, çalışma, Emek, Gözetim, işyeri, Mahremiyet, Özgür yazılım, sendika, Uber, Upwork, Yapay Zeka

Endüstri 4.0: Bir Gelecek Tahayyülü

Geçen yazıda, Klaus Schwab’ın Dördüncü Sanayi Devrimi’ne ilişkin görüşlerine yer vermiştim. Schwab (2019), Dördüncü Sanayi Devrimi’ni son yıllarda gerçekleşen ve yeni kapılar açan dönüşümler dizisini tarif etmek için kullanıyor ve tamamlanmış bir devrimden değil iradi müdahalelerin belirleyici olacağı bir süreçten söz ediyordu. Bu yazıda, Dördüncü Sanayi Devrimi’ni daha eleştirel çalışmaların ışığı altında tartışmaya devam edeceğiz .

Schwab (2019), teknolojik determinizmle arasına mesafe koymaya çalışsa da Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki anlatılar çoğunlukla teknik konular üzerinde yoğunlaşıyor. Bu anlatılarda, teknolojide belirli bir aşamaya gelindiği iddia ediliyor ve Dördüncü Sanayi Devrimi bu aşamayla ilişkilendiriliyor. Devrimin teknolojik temelleri (bilişim ve iletişim teknolojileri), gelecekteki yönelimi (üretim yöntemlerinin yeni teknolojilerle geliştirilmesi), hem endüstriyi hem de toplumu etkileyeceği üzerinde duruluyor. Akıllı fabrikaların buhar makinesi, üretim bandı, elektronik ve bilişim teknolojilerini takip ederek Dördüncü Sanayi Devrimi’nde belirleyici olacağı savunuluyor. Ülkelerin hem ekonomik hem de toplumsal olarak dönüşüm fırsatından yararlanabilmeleri bu vizyonu hayata geçirmelerine bağlı. Üstelik yalnız ülkelerin değil şirketlerin de bu devrime hazırlanmaları gerekiyor.

Fakat Dördüncü Sanayi Devrimi’nin arkasında teknolojiden çok ekonomik güdüler var ve son yıllarda Dördüncü Sanayi Devrimi’ni daha çok tartışmamız kendiliğinden gelişen bir sürecin değil, profesyonelce yönetilen bir gündem belirleme çalışmasının sonucu (Pfeiffer, 2017). Yazının devamında ele alacağımız çalışmaların temelinde Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerin olumsuzlukları ya da riskleri değil, teknolojik gelişmenin bizzat Dördüncü Sanayi Devrimi söylemi ile şekillendirilmesi var. Dördüncü Sanayi Devrimi, teknolojinin geldiği aşamayı anlatmaktan çok bu teknolojileri belirli sınıfsal çıkarlar doğrultusunda şekillendirme iradesine işaret ediyor.

Teknoloji temelli gelecek tahayyüllerinin teknolojik gelişmenin dinamikleri üzerinde önemli bir etkisi olduğunu belirten Meyer’e (2019) göre Endüstri 4.0, Moore Kanunu, HDTV ve enformasyon otoyolu gibi başarılı gelecek tahayyüllerinden (envisioned future) biri. Endüstri 4.0, o kadar başarılı ki ilk kez 2011’de Almanya Hannover Fuarı’nda gündeme geldikten sonra hızla tüm dünyaya yayıldı. ABD’de “Nesnelerin Endüstriyel İnterneti”, Fransa’da “Geleceğin Endüstrisi” olarak adlandırılsa da hiçbiri Endüstri 4.0 ve Dördüncü Sanayi Devrimi kadar tutmadı. Birkaç yıl önceki her şeyin başına “e-” ekleme modası yerini 4.0’lı ifadelere bıraktı. Almanya’nın muhafazakar partisi CSU’nun (Hristiyan Sosyal Birlik Partisi) yürüttüğü Ekonomi 4.0 adlı kampanyaya Alman solu Kurtuluş 4.0 ile karşılık verdi. Berlin’de Eczane 4.0 ve Gezi 4.0 konuşulurken Viyana’da konaklama endüstrisindeki yenilikçi çözümler Gastronomi 4.0 başlığı altında önerildi.

Endüstri 4.0’ın ortaya çıkışında ve yaygınlaşmasında Almanya’nın büyük payı vardı. Alman endüstri kuruluşlarının temsilcilerinden politikacılara, Alman Bilim ve Mühendislik Akademisi’nden sendikalara kadar farklı aktörler bu gelecek tahayyülünün yaygınlaşmasına destek verdiler. Daha sonra bu fikir benzer beklentilerle başka ülkeler tarafından da kucaklandı.

Hem Almanya, ABD, İtalya, Fransa ve Hollanda’daki kamu kuruluşları hem de DEF (Dünya Ekonomik Forumu), ticari bankalar ve yatırım fonu şirketleri tarafından yapılan tanımlamalarda Endüstri 4.0 ve Dördüncü Endüstri Devrimi, yeni teknolojik inovasyon dalgasının sonucunda oluşmaya başlayan ürünlerin ve servislerin henüz başlayan dönüşümüne gönderme yapıyor. Bu dönüşümün temelinde, üretim, işleme süreçleri, çevrimiçi enformasyon akışları (nesnelerin interneti, bulut bilişim, büyük veri) ve tüm değer zinciri boyunca birbirleriyle bağımsız olarak iletişim kurabilen cihazlar bulunuyor. Başlıca hedef, merkezsiz ve akıllı parçalar üzerine kurulu otomasyon sistemleri inşa edebilmek. Böylece piyasaların esnek taleplerine yanıt verilebilecek, ürünler kişiselleştirilebilecek, ürünlerin yaşam döngüleri kısaltılabilecek ve daha karmaşık ürünler üretilebilecek. Ayrıca sadece şirket içi bir ağdan değil, insanlardan ve makinelerden oluşan bir tedarik zinciri ağının tamamından söz ediliyor.

DEF’ye göre Dördüncü Sanayi Devrimi, Üçüncü Sanayi Devrimi teknolojileri üzerine kurulu olmasına rağmen hız, kapsam ve etkileriyle ondan farklı. Üretim, işletme ve yönetim sistemlerinin tamamında bir dönüşüm süreci yaşanıyor. ABD’nin raporuna (https://www.whitehouse.gov/sites/whitehouse.gov/files/images/EMBARGOED%20AI%20Economy%20Report.pdf ) göre robotlar ekonomiyi daha verimli yapıyor ve ABD’nin de dahil olduğu 12 gelişmiş ülkede yapılan bir analize göre yapay zeka bu ülkelerdeki yıllık büyüme oranlarını 2035’te ikiye katlama potansiyeline sahip.

İtalya’nın Endüstri 4.0 raporunda ise (https://ec.europa.eu/growth/tools-databases/dem/monitor/sites/default/files/DTM_Industria4.0_IT%20v2wm.pdf) yatay ve dikey entegrasyona vurgu yapılıyor. Yatay entegrasyon, üretim ve iş planlama süreçlerinin (şirket içi ve şirketler arasında madde, enerji ve enformasyon takası gibi) farklı aşamalarında kullanılan bilişim teknolojileri sistemlerine dayanıyor. Dikey entegrasyon ile farklı hiyerarşilerdeki (uyarıcı ve algılayıcı, kontrol, ürün yönetimi, üretim, uygulama, kurumsal planlama) bilişim teknolojileri sistemleri entegre ediliyor. Her iki entegrasyon da uçtan uca çözümler sunmayı hedefliyor.

Almanya’ya (https://www.rolandberger.com/publications/publication_pdf/roland_berger_digital_transformation_of_industry_20150315.pdf) göre Endüstri 4.0, bireysel müşteri taleplerini karşılama, esneklik, karar almayı en iyileme, kaynak üretkenliği ve verimliliği, yeni servislerle değer yaratma, işyerindeki demografik değişikliklere hızlı yanıt verebilme ve iş yaşam dengesini iyileştirme potansiyellerine sahip. Hollanda’ya göre Endüstri 4.0, üretimi esnekleştirecek ve programlanabilir yapacak (Caruso, 2018).

Kısacası Endüstri 4.0 (ya da Dördüncü Sanayi Devrimi) ülkeler için her şeyden önce ekonomik büyüme anlamına geliyor. Toplumun geneli için pembe bir tablo çizen vizyonerler işsizlik ve eşitsizliğin artması gibi potansiyel sorunların da farkındalar. Belki daha çok bu nedenle Endüstri 4.0 hakkındaki raporlarda işçilerin üretimi kontrol edeceği, düzenleyeceği ve ayarlayacağı öne sürülüyor. İşçiler rutin görevleri yapmaktan kurtulacak, yaratıcı ve katma değerli etkinliklere odaklanabilecekler. Esnek çalışma koşulları iş ve yaşamı daha uyumlu hale getirecek. Çalışanlar kendi seçimlerini yapmakta özgür olacaklar. Birkaç on yıl önce post-fordism, bilgi ekonomisi ve sayısallaşma kapsamında piyasaya sürülen ve neoliberal politikalara hizmet eden tezler şimdi Dördüncü Sanayi Devrimi’yle tekrar karşımıza çıkıyor (Caruso, 2018).

Endüstri 4.0: Dijital Alman İdeolojisi

Karl Marx ve Friedrich Engels Alman İdeolojisi adlı eserlerinde Ludwig Feuerbach, Bruno Bauer ve Max Stirner gibi zamanın filozoflarını kapitalizmi ihmal etmekle eleştirirler: “Bu filozofların hiçbiri, Alman felsefesi ile Alman gerçekliği arasındaki ilişkiyi, eleştirileriyle kendi maddi çevreleri arasındaki ilişkiyi sorgulamayı akıl edemedi” diye yazarlar. Bu sözlerden yola çıkan Fuchs’a (2018) göre Endüstri 4.0, yeni Alman ideolojisi. Endüstri 4.0 ideologları da ideolojilerinin çevreleriyle ilişkisini sorgulamada yetersiz kalıyorlar. Endüstri 4.0 fikri, tüm ekonomik (ve diğer) problemleri çözecek her derde deva bir ilaç olarak propaganda ediliyor, çıkarları birbirleriyle çelişen sınıflar görmezden geliniyor. Fuchs (2018), Marx ve Engels’in “İnsanların kafalarında oluşturdukları en olmadık hayaller bile, ister istemez, ampirik olarak kanıtlanabilir olan ve maddi temellere dayanan kendi maddi yaşam süreçlerinin yüceltilmiş yansımalarıdır” sözlerini alıntılayarak Endüstri 4.0’ın, günümüz burjuvazisinin yeni birikim, kontrol ve sınıf mücadelesi biçimleri geliştiren kolektif hayali olduğunu savunuyor.

Endüstri 4.0’ın ekonomi politik arka planını tartıştığı çalışmasında Fuchs (2018), Endüstri 4.0’a neden şüpheyle bakılması gerektiğini on maddede özetliyor:

1-) Yeni teknolojilerin yaratacağı işsizlik en kritik tartışma konularından biri. Sermaye birikim koşulları ve kapitalizmin doğasında olan kriz potansiyeli dikkate alındığında bazı işler ortadan kalkarken yeni işlerin yaratılması yönünde bir gelişme pek olası görünmüyor ve otomasyonun sınıf mücadeleleriyle belirlenen çelişkili bir süreç olduğunu atlamamak gerekiyor. Otomasyonun tuvalet temizleme ve çöp toplama gibi işlerin yanında insanı makinenin bir parçası haline getiren işlerden kurtarması elbette güzel olur. Ama kapitalizm koşullarında amaç karı artırmak olduğundan sermayenin çıkarları daha çok işgücü maliyetlerini kısmak ve insanları dijital makinenin kontrol edilebilir bir parçası haline getirmek yönünde. Bu nedenle, kapitalizm koşullarında Endüstri 4.0’ın otomasyon sistemlerinin işsizliği ve sermayenin işçiler üzerindeki kontrolünü artırması daha yüksek bir olasılık.

Dolayısıyla kapitalistlerin ve işçilerin otomasyondan zıt beklentileri var. Kapitalistler, işçi maliyetlerini düşürüp karlarını artırmak isterken işçiler sıkıntı verici işleri en aza indirmek, zenginliğin evrensel ve kolektif kontrolünü en üst düzeye çıkarmak, herkesin hayatını iyileştirmek istiyorlar. Böylece dijital otomasyonda, kar çıkarları ile insanlığın çıkarları bir kez daha karşı karşıya geliyor.

Fuchs’un (2018) da işaret ettiği gibi Endüstri 4.0 hakkında hazırlanan raporlarda sık sık robotların, algoritmaların ve diğer dijital makinelerin insanları kontrol etmek ve onların yerini almak yerine yardımcı, rahatlatıcı ve tamamlayıcı bir rolü olacağı iddia ediliyor. Fakat Almanya’nın imalattaki işçi maliyetleri diğer sektörlere göre daha yüksek ve sermayenin maddi çıkarları imalattaki işçileri Endüstri 4.0 teknolojileri ile değiştirmeyi gerektiriyor. Yeni üretim teknolojileri de bu çıkar doğrultusunda şekillendiriliyor.

2-) Üretim ve üretilen mallar internet üzerinden birbirine bağlanıp ve büyük veri akışları içine gömüldüğünde işçilerin ve tüketicilerin mahremiyeti, gözetimi ve verilerinin korunması hakkında bir çok sorun ortaya çıkacak. Bunun için sermaye akıllı teknolojiler ve akıllı ürünler yoluyla çalışanları ve tüketicileri daha çok kontrol etmek isteyecek.

3-) Yeni riskler ve karmaşık etik sorunlarla karşı karşıyayız. Teknolojik sistemler hatasız çalışmıyor. Google haritalarından yararlanan sürücüsüz bir otobüs kaza yaptığında sorumlu kim olacak? Otobüs üreticisi? Google? Otobüsü kiralayanlar? Algoritma? Hiç kimse?

4-) Üretim akıllı makinelerle desteklendiğinde yeni yabancılaşma biçimleri ortaya çıkacak. Örneğin, bir makinenin, tecrübeli bir çalışanın göremediği değişkenleri fark edip hesaplayarak sonuca ulaşması işçilerde gerginlik yaratabilir.

5-) Üçüncü Endüstri Devrimi olarak adlandırılan safhada maddi olarak zayıf yeni oyuncuların oyuna katılması daha kolaydı. Şimdi ise sadece büyük kuruluşların karşılayabileceği yatırımlara gerek var. Bu durum, sermayenin yoğunlaşmasına ve tekelleşmeye neden olabilir.

6-) Robotlar uyumadan 24 saat çalışabilirler ama onlarla beraber çalışacak veya onları idare edecek insanlar için çalışma zamanı ve iş-yaşam dengesi hakkında sorunlar çıkacak.

7-) Endüstri 4.0, küreselleşmeyi tersine çevirerek gelişmekte olan ülkelere yaptırılan üretimi tekrar gelişmiş ülkelere getirdiğinde bu durum güney ülkelerini olumsuz etkileyebilir ve küresel eşitsizliklerin artmasına neden olabilir.

😎 Sürücüsüz arabalarla kişisel ulaşım, Endüstri 4.0’ın en iddialı uygulamalarından biri. Ama fosil yakıtlar ulaşımda kullanılan temel enerji kaynağı olduğu sürece çevreye verilen zarar da artacak.

9-) Üretim, internet üzerinde bir ağa bağlandığında, sanayi casusluğundan siber terörizme kadar çeşitli tehditler ortaya çıkacak.

10-) Teknoloji masalları, yatırımları belirli bir sektöre çekmeye yarayan ideolojilerdir fakat kapitalizmin kriz eğilimlerini değerlendirmede yetersiz kalıyorlar. Son yıllardaki bilgisayarlaşma sabit sermaye maliyetini artırdı, birçok ülkede kar oranlarını olumsuz etkiledi ve sermaye buna karşı önlem almaya çalışırken ücretleri baskılamak zorunda kaldı. Endüstri 4.0’ın ekonomik büyüme potansiyeli hakkında çokça konuşulmasına karşın sabit sermaye maliyetine etkileri hakkında pek konuşulmuyor.

Bu potansiyel sorunların her biri önemli olmakla beraber birinci ve yedinci maddede belirtilen sorunlar çok daha büyük krizlere neden olabilir.

Endüstri 4.0 ve Küresel Kriz

Endüstri 4.0 ve Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki yaygın görüş bu adlandırmaların teknolojik yeniliklerin sonucu gündeme geldikleri. Küresel stratejik bir söylem olarak Endüstri 4.0’ı hazırlayan ekonomik ortamı, bu söylemin nasıl pazarlandığını ve çalışmanın küresel yeniden yapılandırılmasını tartıştığı yazısında Pfeiffer (2017), Endüstri 4.0 söyleminin 2009’daki küresel ekonomik kriz sonrası arayışlarla ilgili olduğunu savunuyor.

Endüstri 4.0 terimi başlangıçta üç Alman tarafından icat edilir ve yaygınlaştırılır: Henning Kagermann (fizikçi ve SAP’nin kurucularından), Wolfgang Wahlster (yapay zeka profesörü) ve Wolf-Dieter Lukas (fizikçi ve Alman Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı’nda üst düzey yönetici). Aynı zamanda, Alman Bilim ve Mühendislik Akademisi’nin de başkanı olan Kagermann, Endüstri 4.0’ın kurumlaşması için lider yöneticilerden politikacılara ve işverenlerden sendika temsilcilerine kadar etkili figürlerin yer aldığı bir ağın oluşturulmasında etkili bir rol oynar. 2013’de yayınladığı ilk strateji belgesinde Endüstri 4.0, şekillendirilmesi gereken bir vizyon olarak tanımlanmakta ve insanlığı nasıl bir gelecek beklediği anlatılmaktadır. Yalnız Almanya’da değil, tüm dünyada çeşitli toplumsal sorunların çözümü olma iddiası göze çarpmaktadır. İşçiler rutin işlerden kurtulacaklar, esnek iş örgütlenmeleri daha iyi bir iş-yaşam dengesi getirecektir. Kimi birbiriyle uzlaşmaz olan bu hedeflere nasıl ulaşılacağı yazmasa da tekrar tekrar Endüstri 4.0’ın insan merkezli olacağı ifade edilir.

Şimdi spot ışıkları, yıllarca küçümsenen ve “eski ekonomi” olarak görülen sanayi üretimi ve istihdamı üzerindedir. İlk üç devrimin makineleşme, elektik ve BT ile geldiği, şimdi nesnelerin ve servislerin internetinin üretim ortamlarına girmesiyle yeni bir devrimin yaklaşmakta olduğu söylenmektedir. Geleneksel kitlesel üretimin kısıtlılıkları akıllı fabrikalardaki bireysel ihtiyaca ve talebe göre gerçekleştirilecek özel imalatla aşılacaktır.

Bu iddialara karşın Pfeiffer (2017), burada bir devrimden çok artırımsal iyileştirmeler olduğunu savunuyor. Makineler ve üretim tesisleri tarafından üretilen verinin uzaktan ya da önleyici bakım için kullanımının yeni olmadığını, şimdi bile dijitalleşmiş fabrikaların olduğunu ve BT şirketlerinin (henüz tamamen başarılı olamasalar da) üretimin yaşam döngüsünde ürünlere ait kesintisiz veri akışı sağlamak için çalıştıklarını yazıyor. Bazı gelecek tahminlerini ise abartılı buluyor. Örneğin üç boyutlu yazıcıların birçok endüstriyel kullanım için henüz yeterli olmadığını düşünüyor. Merkezsiz, kendi kendini yöneten üretimin ekonomik olarak devam ettirilebilirliği ve teknik olarak yeterliliği belirsiz. Pfeiffer (2017), öngörülen yeniliklerde güvenlik ve mahremiyet sorunlarının hala çözülmediğine, gerekli internet altyapısının olmadığına dikkati çekiyor. Ayrıca hızlı bir internet gereksinimi, ağ tarafsızlığından vazgeçmek anlamına da gelebilir ve bu durum, çeşitli aktörleri ilgilendiren politik bir tartışma.

Pfeiffer (2017), güncel durum ve faktörlerin Alman sanayi üretimine etkisi hakkındaki bilgimizin eksikliğine de vurgu yapıyor. Örneğin, yarı otomatik fabrikalardaki çalışan sayısı veya veri desteğiyle beklentili bakım yapan fabrikalar hakkında resmi istatistikler yok. Gelişmiş endüstriyel toplumlarda sanayi işçilerinin yerine getirdikleri görevler oldukça farklı ve karmaşık olmasına rağmen ölçüm için kullanılan emek piyasası veri kümeleri bunu yeterince yansıtamıyor.

Pfeiffer (2017), Almanya’da Endüstri 4.0 hakkındaki beklentileri Alman imalat tezgahı, fabrika teçhizatı ve motor üreticilerinin yüksek inovasyon ve ihraç performansıyla ilişkilendiriyor. Bu şirketler, Endüstri 4.0 senaryolarında altyapı sağlayıcıları olarak öne çıkıyorlar. Endüstri 4.0, küresel rekabette Almanya için önemli, hatta Almanya’nın ABD ve Çin’e karşı kaderini belirleyecek bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Fakat Pfeiffer (2017), Endüstri 4.0’ın Almanya’da çıkmasına rağmen benzer düşüncelere başka ülkelerde de rastlandığını ekliyor. Özellikle 2009 ve 2010 yılında, uluslararası finans krizinin gölgesinde, yayımlanan bir dizi çalışma uzun zamandır devam eden sanayisizleşme politikalarından sonra sanayi sektörünü yeniden gündeme getirdi. 2011’in Ocak ayındaki DEF toplantısında, bu çalışmalarda tartışılan sanayileşmenin geleceği konusu gündeme alındı ve “veri odaklı bir anlatı”nın desteklenmesi kararlaştırıldı. Bu karardan hemen üç ay sonra da Endüstri 4.0 teriminin icadına ve çok hızlı bir biçimde yaygınlaşmasına şahit olduk. Hem Avrupa’da hem de ulusal ve federal devletler düzeyinde politik aktörler DEF’nin kendilerine verdiği rolü başarıyla yerine getirdiler. Büyük danışmanlık firmaları DEF’nin oluşturduğu anlatıyı kendi veri ve ayrıntılarıyla güçlendirdiler. Burada Pfeiffer’in (2017) işaret ettiği gibi ironik bir durum da vardı: Şimdi sanayi sektörüne işaret eden danışmanlık firmaları, daha önce de sanayisizleşmeyi, üretimin işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere taşınmasını savunuyorlardı.

Özetle, Endüstri 4.0 söylemi önümüzdeki teknik olanakların değil ekonomik elitin ekonomik zorunlulukları nedeniyle gündeme gelen bir konuydu. Dünyanın sanayi üretiminin yeniden tasarlanmaya çalışıldığı bu süreçte Almanya kuşkusuz stratejik bir aktördü ama Alman iş adamları kilit bir rolde değildi.

Pfeiffer (2017), Endüstri 4.0 hakkındaki yayınlanan raporlarda da ekonomik açıdan oldukça pembe bir tablo çizildiğini belirtiyor. Geleceğe dönük bazı tahminlerde kullanılan yöntemlere kuşkuyla yaklaşıyor ve Deutsche Bank gibi kuruluşların bu yöntemlerle hazırlanan raporları eleştirel bir süzgeçten geçirmeden olduğu gibi kullanmalarını eleştiriyor.

Endüstri 4.0’ın en zayıf noktası çalışmanın küresel düzeyde yeniden yapılandırılması ve işsizlikte beklenen artış. Son birkaç on yıldır daha yoğun olmak üzere bazı mesleklerin ortadan kalktığına ya da zayıfladığına şahit oluyoruz. 1980’lerin dizgicileri ve analog basım işçileri yeni basım teknolojileriyle ortadan kalktılar. Banka memurluğu gibi bir zamanların güvenceli işleri gözden düşüyorlar. Almanya’nın otomotiv montaj hatlarında insanlardan yerini robotlara bırakıyor. Bu tip gelişmeler yavaş olduğu için çoğu zaman fark edilmiyor. Fakat algoritmaların ve büyük verinin bilgi işçilerinin yerini alması, uzun süre otomasyona direnen üretim ortamlarında pahalı olmayan robotların kullanımı, sürücüsüz araçların kargo ve küçük ölçekli taşımacılıkta kullanımının yakın olması işsizlik riskini tartışmayı zorunlu hale getiriyor.

İşsizlik konusu Endüstri 4.0 anlatıcılarının pembe tablosunu bozuyor. Bunun üzerini örtmek istercesine Endüstri 4.0’ın insan merkezliliği, iş yaşam dengesine katkısı üzerine aşırı bir vurgu var. Küresel olarak standartlaştırılmış, sabit ve değişken sermayenin esnek ve özerk işbirliğini hedefleyen, ağa bağlı üretim ve servis yapılarına sahip bir sistem kurulmak isteniyor. Sermayenin Endüstri 4.0 vizyonunda insanların ve makinelerin değişen koşullara hızla uyum sağlaması, işçilerin işbirliğine istekli olmasımı gerektiriyor. Bu nedenle, demokratik, katılımcı firma konuları yine gündemde. Ayrıca DEF raporlarında teknolojinin sadece araç olarak değil de “yeni çalışan” olarak görülmesi, dijital emeğin hem makineleri hem de işçileri içermesi, yani sabit ve değişken sermaye arasında ayrım yapmamaları da önemli. Tabi insan ister istemez, insanın makineleştiği makinenin insanlaştığı bu vizyona göre, insanların nasıl daha özerk çalışabileceği, problem çözme ve işbirliği gibi işin daha insani yanlarına nasıl yoğunlaşabileceğini merak ediyor.

İşsizliğin Nedeni Teknoloji mi?

Yeni teknolojiler iddia edildiği gibi insan merkezli, iş yaşam dengesini gözeten ve yeni işler yaratan bir doğrultuda mı gelişecek yoksa insanlığı işsizlik ve ağır çalışma koşulları mı bekliyor?

Caruso (2018) bu soruya yanıt verirken öncelikle hiçbir teknolojik yeniliğin kendi başına işçilerin çalışma koşullarını, performanslarını ve iş ilişkilerini belirleyemeyeceğinin ve teknolojinin toplumsal olarak belirlendiğinin altını çiziyor. Caruso’ya (2018) göre teknolojiler sosyal yapıların dışında değiller, toplumsal ve güç ilişkilerine gömülüler. Bu nedenle tarafsız olmayıp bazı toplumsal seçeneklere açık, bazılarına kapalıdırlar. Teknolojinin işsizlik, çalışma koşulları ve çalışmanın organizasyonu üzerindeki etkilerini önceden kestirmek güç. Dolayısıyla Dördüncü Sanayi Devrimi kapsamında tartışılan teknolojiler, doğaları gereği değil, Endüstri 4.0 onları öyle tasarlamak ve geliştirmek istediği için işsizlik riskini beraberlerinde getiriyorlar.

Bir zamanlar bilişim teknolojileri, dijital ekonomi ve bilgi ekonomisine atfedilen süreç, mekanizma, fırsat ve tehditler, Endüstri 4.0 ve Dördüncü Sanayi Devrimi tartışmalarında yeniden ama daha radikal biçimde karşımıza çıkıyor. Üçüncü Sanayi Devrimi olarak adlandırılan dönemde, sanal toplum, ağ toplumu, internet toplumu, siber toplum vb konuları tartışıyorduk. Bilgi çağının emek ve mülkiyete son verdiği, iş, işgücü, toplum ve politikanın şimdiye kadar hiç deneyimlemediği biçimlerle karşı karşıya olduğu, hatta kapitalistler ve proletarya arasındaki ayrımın miadını doldurduğu yazılıyordu. Şimdi de benzer iddialar var. Özellikle işçinin özerkliğinin artacağı, işçinin kararlarında daha serbest olacağı, üretim sürecine daha aktif katılım sağlayacağı ve iş yükünü düzenleyebileceği iddia ediliyor. Dördüncü Sanayi Devrimi, insanların hizmetine sunacağı dijital kölelerle onları ağır iş yükünden kurtaracak; iş süreçlerini organize eden, çalıştıran ve sosyal sınıfına ya da sermaye sahipliğini göre değil liyakatla bu konuma ulaşan bilgi işçileri, yeni elitler olacak.

Bazı tartışmalarda işsizlik, yaratıcı yıkımla (mevcut işler yok olurken bunların yerini yenilerinin alması) geçiştiriliyor. Fakat 1990’lara kadar otomasyon sistemleri ağırlıkla el emeğinin yerini alırken şimdi bilişim teknolojilerinin hedefinde yönetsel ve iletişimsel işler var. Orta sınıfın emeğinin bilgisayarlaşması el emeğinin mekanikleşmesinden daha hızlı gerçekleşiyor ve günümüzdeki eğilimler yaratıcı yıkım beklentisini doğrulamıyor. OECD’ye göre meslekler değil, görevler otomatikleştirilecek. Birçok meslek dönüşürken içerdiği görevlerin bir kısmı otomatikleşecek. Sadece mesleklerin bir kısmı tamamen otomatikleştirilecek. DEF raporunda bile 5 milyon iş ortadan kalkarken yalnızca 2.1 milyon yeni işin yaratılacağı ön görülüyor. Bu tip analizlerde çoğu zaman basitçe bir çıkarma işlemi uygulanıyor. Ancak sorun yeni yaratılan işlerden ortadan kalkan işleri çıkarmanın ötesinde. İşini kaybedecek birçok insan yeni yaratılan işler için uygun niteliklerde olmayacak ya da önceki işlerinden daha düşük ücret ve statüde çalışmak zorunda kalacaklar.

Tüm bu raporlarda işsizliğin bu teknolojilerin zorunlu sonucu olduğuna dair bir ön kabul var. Caruso (2018), teknolojilerin işler ve organizasyonlar üzerindeki etkilerinin toplumsal olarak şekillendirildiğini, makinelerin nasıl tasarlanacağına karar verenin politika olduğunu savunuyor. Teknoloji, karı artırmak, ücretleri düşürmek veya uluslararası rekabette avantaj sağlamak için gerekli görülen endüstriyel yeniden yapılandırmada bir fırsat ve bahane olarak kullanılıyor.

Ayrıca Endüstri 4.0 vaatlerinin sadece sınırlı, en kalifiye çalışanlar için geçerli olabileceğini de atlamamak gerekiyor. Ancak en yükseklerde yer alan çalışanlar esneklikten, artan özerklikten ve yüksek ücretlerden yararlanabilecek. Firmalar için yenilik ve değer kaynağı olan bu çalışanlar, iş piyasasında pazarlık gücüne de sahip olacaklar. Ama orta ve alt seviyedeki daha geniş bir kesim bu şansa sahip olamayacak. Günümüzdeki uygulamalar dikkate alındığında işyerindeki gözetimin ve çalışanların etkinliklerin izlenmesinin artacağını tahmin etmek zor değil. Artan gözetim, dijital Taylorizm’in uygulanabilirliğini artıracak.

Yalnız sanayi üretiminde değil, istihdamda genel ve çalışanların aleyhine bir dönüşüm var. Esnek ve güvencesiz iş modellerine kayılıyor:

  • Çalışanların bir grup işveren adına çalıştığı ve rotasyona tabi tutulduğu çalışan paylaşımı,
  • İşverenin aynı pozisyon için dönüşümlü olarak birden fazla işçi çalıştırdığı iş paylaşımı,
  • İşverenin bir proje için kalifiye bir çalışanın geçici olarak kiralaması,
  • İşverenin düzenli ödemeden kaçınarak sadece gerek gördüğü durumda işçiyi çalıştırdığı esnek sözleşmeler,
  • Çalışanların, işverenin mekanını kullanmadığı uzaktan çalışma
  • Çalışanlarla hizmet almak isteyenleri bir araya getiren platformlar

gibi modeller yaygınlaşıyor.

Orta sınıflardaki daralma ve artması beklenen işsizlik, ücretli emeğin payının azalması dünyayı daha derin bir krize doğru sürükleyebilir.

Sonuç

Teknolojik yeniliklerin toplum üzerindeki etkisini doğrudan bir neden sonuç ilişkisi ile değil farklı boyutları dikkate alarak değerlendirmek gerekiyor (Orlikovski, 1992). Birinci boyut, teknolojinin planlanan veya en başta planlanmayan etkileri. Bir teknoloji açık uçlu olarak tasarlanabilir ya da üretim güçleri ve sosyal süreçlerle etkileşime girdiğinde amaçlanmamış sonuçlar doğurabilir. İkinci boyut,teknolojinin etkilerinin doğru ya da dolaylı olabilmesidir. Örneğin yan hizmetlerde yapılan bir değişiklik üretim bandındaki işçileri dolaylı olarak etkileyebilir. Üçüncü boyut ise bir teknolojinin kullanımda ne ölçüde yeniden yapılandırıldığıdır. Kullanım sürecinde teknolojinin doğası ve uygulama alanı kullanım sırasında yeniden yaratılır. Klasik bir telefonu arama yapmak dışında kullanmak zordur. Ama akıllı telefonların çok daha esnek kullanım potansiyeline sahiptir ve kullanıcıların pratikleri akıllı telefon teknolojisinin gelişimini etkiler.

Teknolojiler cam fanusta da gelişmez. Farklı aktörlerin müdahaleleriyle şekillenir ve onların değerlerini içerirler. Teknoloji kullanıma girdikten sonra yapılan demokratik müdahaleler yeni düzenleme, tasarım ve uygulamalara neden olabilir. Çevre kirliliği, hasta hakları, gözetim, ifade özgürlüğü gibi tartışmaların sonucunda ortaya çıkan dava, boykot ve gösteriler şirketleri uygulamalarını ve tasarımlarını değiştirmeye zorlayabilir. Örneğin, 25 Mayıs 2018’de Avrupa Birliği’nde yürürlüğe giren GDPR (General Data Protection Regulation – Genel Veri Koruma Tüzüğü) bu tip bir müdahalenin ürünü ve şirketleri tasarımlarını değiştirmeye zorluyor.

İkinci müdahale ise yaratıcı müdahalelerle (hack) teknolojiyi ilk geliştirenlerin öngöremediği veya dikkate almadığı talepleri karşılayacak şekilde değiştirmek ve yeniden üretmek. Bunun en bilinen örneği, internet ve özgür yazılım ilişkisi. Gelecekteki teknolojilerin yaratıcı ve toplumcu biçimde yeniden geliştirilebilmesi için yalnız yazılımın kaynak koduna değil veriye erişime de gereksinim var. Sıkça verinin yeni hammadde olduğu söyleniyor. Pek ifade edilmeyen ise bu hammaddenin şirketlerin kontrolünde olduğu ve bu gücün onlara teknolojinin gelişiminde daha çok söz sahibi yaptığı. Bu nedenle, nesnelerin interneti ve akıllı şehirler gibi alanlarda teknolojinin büyüsüne kapılmak yerine açık standartları savunmak ve verideki tekelleşmeyi önlemek gerekiyor.

Üçüncü tip müdahale ise yeniliklerin daha kullanıma girmeden kamu katılımıyla oluşturulan vatandaş jürilerinde değerlendirilmesi ya da tasarım sürecinin kamuyla işbirliği içinde yürütülmesi. Böylece daha ürün çıkmadan bazı değerler tasarıma dahil edilebilir. Birçok bilişim teknolojisi yurtdışında tasarlanıp geliştirildiğinden Türkiye’de çoğu zaman böyle bir şansımız yok. Ama internet altyapısı ve akıllı şehirler gibi konularda farklı seçeneklerin kamu işbirliğiyle değerlendirilmesi gerekiyor.

“Teknolojilerin, sosyal süreçlerle geliştirilen, insanlar ve kurumların yerine ve onlar için çalışan ve toplum içindeki güç, yapı ve statüyü etkileyebilecek (ve gerçekten de etkileyen) bütün varsayımları, değerleri ve ilkeleri içeren çözümler, ürünler ve uygulamalar olduğunu” (age, s. 55) yazan Schwab, ve Davis’e (2019) katılıyorum.

Fakat Schwab, ve Davis’in (2019) Dördüncü Sanayi Devrimi veya Endüstri 4.0 başlığı altında tartıştığı şey bugün kimi zaman hayranlıkla izlediğimiz ya da korkup karamsarlığa kapıldığımız teknolojilerle ilgili gelecek tahayyüllerinden sadece biri! Belirli sınıfsal çıkarları içeriyor ve teknolojiyi bu çıkarlar doğrultusunda şekillendirmeye hizmet ediyor.

Başka bir dünya ve başka bir teknoloji mümkün.

Kaynaklar

Caruso, L. (2018). Digital innovation and the fourth industrial revolution: epochal social changes?. AI & SOCIETY, 33(3), 379-392.

Fuchs, C. (2018). Industry 4.0: The Digital German Ideology. tripleC: Communication, Capitalism & Critique, 16 (1), 280-289.

Meyer, U. (2019). The emergence of an envisioned future. Sensemaking in the case of “Industrie 4.0” in Germany. Futures.

Orlikovski WJ (1992) The duality of technology: rethinking the concept of technology in organizations. Organ Sci 3(3):398–427

Pfeiffer, S. (2017). The vision of “Industrie 4.0” in the making—a case of future told, tamed, and traded. NanoEthics, 11(1), 107-121.

Schwab, K., Davis, N. (2019). Dördüncü Sanayi Devrimini Şekillendirmek, (çev. Nadir Özata). Optimist Yayınları, İstanbul.

18 Temmuz 2019

Posted In: Alman İdeolojisi, Çevre, Dördüncü Sanayi Devrimi, e-devlet, Emek, Fuchs, Genel, Gözetim, güvenlik, işsizlik, Küresel Kriz, Mahremiyet, Özgür yazılım, Teknoloji Tarihi, Yapay Zeka

Dördüncü Sanayi Devrimi

Avrupa Yönetim Forumu, İsviçreli bir akademisyen olan Klaus Schwab tarafından 1971’de kuruldu. Forum, ilk başlarda sadece şirket yöneticilerinin katılımıyla gerçekleşirken 1974’te siyasi liderler de katılmaya başladı. 1987 yılında ise hem adını DEF (Dünya Ekonomik Forumu) olarak değiştirdi hem de uluslararası anlaşmazlıklara çözüm bulmayı hedefleyen bir platform olma vizyonuyla hareket etmeye başladı. Sonraki yıllarda DEF gerçekten de dünyanın çeşitli bölgelerindeki sorunların çözümü için uzlaşma platformu oldu. Savaşın eşiğine gelen Türkiye ve Yunanistan DEF gözetiminde Davos Bildirgesi’ni imzaladılar. Afrika Ulusal Kongresi Başkanı Nelson Mandela ile Güney Afrika Başkanı F.W. de Klerk ilk kez 1992’de DEF sayesinde bir araya geldi. 1994’te Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’la İsrail Başbakanı Shimon Peres’i bir araya getiren yine DEF’ti.

DEF denilince akla ilk gelen, her yıl ocak ayının son haftası İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan toplantılar oluyor. Bu toplantılara sadece davetli olanlar katılabiliyor ve katılımcılar Davos’a üye şirketlerin CEO’ları, seçkin politikacılar, STK temsilcileri ve akademisyenler, dini liderler ve medya temsilcilerinden oluşuyor. Böylece uluslarüstü sermaye, küresel kapitalizmin genel kurulu gibi çalışan Davos’ta, küresel iktidar blokunun değişik fraksiyonlarını bir araya getirme ve kendi programlarını, “kamu yararına girişimcilik” etiketiyle evrensel bir vizyon gibi sunma olanağına kavuşuyor.

Davos toplantılarının gündem başlıklarına bakıldığında dünyayı yeniden yapılandırma arzusu çok net görülebiliyor. Örneğin, gündem başlıklarında building (inşa etme), leadership (liderlik), create (yaratmak) ve shaping (şekillendirme) gibi sözcüklere çok sık rastlanıyor. 2007’den beri şekillendirme sözcüğü beş kez kullanılmış. Şirketleri, hükümetleri ve medyayı arkasına aldıktan sonra Davos’un gündeminin dünyanın gündemi olmasına şaşmamak gerekiyor.

“Endüstri 4.0” terimi ilk kez 2011’de Almanya Hannover Fuarı’nda kullanıldı. Fakat DEF’in 2016’daki Davos toplantısının temasının Dördüncü Sanayi Devrimi olmasından sonra küresel ölçekte bir tartışma başladı. Davos’un bu yılki temasının (Küreselleşme 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi Çağında Küresel Mimariyi Şekillendirmek) yine Dördüncü Sanayi Devrimi ile ilgili olması uluslarüstü sermayenin konuya verdiği önemi gösteriyor.

Dolayısıyla Dördüncü Sanayi Devrimi’ni konuşurken DEF’nin şekillendirmeye çalıştığı bir sürecinde içinde olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Ayrıca Kozanoğlu vd.’nin (2008) yazdığı gibi Davos’un 20 yıldır bizi küreselleşmenin iyi bir şey olduğuna inandırmaya çalıştığını, küreselleşmenin yararlarının risklerinden fazla olduğunu söylediğini ve söylettirdiğini de hatırlayalım. Küreselleşme politikalarında olduğu gibi DEF’in toplumu ve özellikle gelişmekte olan ülkeleri Dördüncü Sanayi Devrimi’ne ikna etmek için “Dördüncü Sanayi Devrimi’nin bu eksileri var; ama şu artıları da var. Artılar eksileri götürüyor.” demesini bekleyebiliriz. Nitekim Schwab’ın (2016) Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki ilk kitabı daha çok bu tarzda bir çalışma. Ama Schwab ve Davis’in (2019) yazdığı, birçok akademisyenin ve iş adamının katkıda bulunduğu bu yılki Davos toplantısının temasıyla aynı ismi taşıyan kitabı okumanızı öneririm.

Çalkantılı bir değişim sürecinin içindeyiz. Birbirinden farklı ama aynı zamanda birbirini etkileyen iddialı teknolojiler bu süreci daha da karmaşıklaştırıyor. Kitapta teknolojinin tarafsız olmadığına, politikliğine ve içerdiği değerlere yapılan vurgunun önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü birçok tartışmada teknolojinin bu özellikleri görmezden geliniyor. Kitabı önermemin birinci nedeni bu. İkincisi de gündemdeki teknolojiler, bu teknolojilerin potansiyelleri, riskleri ve etik sorunları hakkında verilen bilgiler verimli bir tartışma ortamı yaratabilir.

Bu yazıda, fazla yorum yapmadan Schwab ve Davis’in (2019) kitabındaki önemli başlıklara yer vereceğim. Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki eleştirileri sonraki yazıda ele alacağım. Kozanoğlu vd’nin (2008) Davos hakkında yazdıklarını es geçmediğimi, sadece Dördüncü Sanayi Devrimi’ni daha sağlıklı tartışma olanağı sağlayacağını düşündüğüm için bu kitabı okumanızı önerdiğimi özellikle belirtmek isterim.

Önceki Sanayi Devrimleri

Dördüncü Sanayi Devrimi, son yıllarda gerçekleşen ve yeni kapılar açan dönüşümler dizisini tarif ediyor. Dördüncü Sanayi Devrimi derken tamamlanmış bir devrimden değil iradi müdahalelerin belirleyici olacağı bir süreçten söz ediyoruz. Bu iradi müdahalelerin neden gerekli olduğunu ve nasıl olabileceğini tartışmadan önce ilk üç sanayi devrimine bakmakta yarar var. Schwab ve Davis (2019), sanayi sözcüğünü sadece üretimle sınırlamak yerine “insan çabasından kaynaklanan tüm etkinlikleri” kapsayacak biçimde kullanmanın daha iyi bir çerçeve sunabileceğini düşünüyor. Nitekim önceki sanayi devrimleri yalnızca üretimi değil, toplumsal ilişkileri, insanın doğaya ve kendine bakışını da etkiledi.

İlk olarak 18. yüzyılın ortalarında, Britanya tekstil sektöründe iplik eğirme ve dokumadaki makineleşmeyle başlayan Birinci Sanayi Devrimi, 100 yıl içinde buhar makinesi, demiryolu, çelik üretimi gibi birçok yeni endüstri kolunun ortaya çıkmasını sağladı. Birçok sektörün işleyişini değiştirdi. Daha sonraki sanayi devrimlerinde olduğu gibi Birinci Sanayi Devrimi’nin de kazananları ve kaybedenleri vardı. Sömürgecilik yayıldı ve çevre zarar gördü. Schwab ve Davis (2019), bu olumsuzluklara dikkati çekmekle beraber Birinci Sanayi Devrimi’nin genel bir iyileşmeye neden olduğunu savunuyor.

1870-1930 yılları arasında yaşanan İkinci Sanayi Devrimi’nde ise kitlesel üretim, montaj hatları ve elektrik vardı. Bu devrimde başrolü elektrik ve içten yanmalı motor teknolojileri oynadı. Elektrik, ev aletleri, aydınlatma, radyo ve televizyon; içten yanmalı motor da otomobil ve uçak üretimi için gerekli koşulları yarattı. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin sonuçlarının ne olacağını henüz bilmiyoruz ama İkinci Sanayi Devrimi’nin diğer iki sanayi devrimine göre insani gelişmeye daha fazla katkıda bulunduğu söylenebilir. Elektrik, su ve sağlıklama (sanitasyon), modern sağlık hizmetleri ve yapay gübrelemenin icadı insan yaşamını doğrudan etkileyen gelişmelerdi.

Üçüncü Sanayi Devrimi ise 1950’lerde başladı. Yarı iletkenler, ana bilgisayarlar (1960’lar), kişisel bilgisayarlar (1970’ler ve 1980’ler) ve internet (1990’lar) bu devrimin birbirini takip eden aşamalarıydı. Enformasyonun dijital bir şekilde depolanması, işlenmesi ve iletimi birçok sektörün işleyişini değiştirdi.

Schwab ve Davis’e (2019) göre önceki sanayi devrimleri bir gelişme ve zenginleşmeye neden olurken çevreye zarar verdi ve eşitsizliği artırdı, önümüzdeki sanayi devrimi bu sorunları çözebilir.

Dördüncü Sanayi Devrimi Nedir?

Dördüncü Sanayi Devrimi dijitalleşmenin üzerinde yükseldi. Dördüncü Sanayi Devrimi denilince ilk akla gelen teknolojiler nesnelerin interneti, yapay zekâ, robotbilim ve blokzinciri gibi bilişim teknolojileri olmasına karşın aslında farklı kollardan gelişen, kesişen ve etkileşime girerek birbirini güçlendiren çok sayıda teknoloji var. Schwab ve Davis (2019), bu teknolojileri dört gruba ayırıyor. Birinci grupta, dijital teknolojileri genişleten teknolojiler yer alıyor. Bu grupta yer alan blokzinciri ve dağıtık hesap defterleri, nesnelerin interneti ve kuantum bilgi işlem bilgi depolama, işleme ve iletme alanında yenilikçi çözümler geliştiriyorlar. İkinci grup, fiziksel dünyayı yeniden düzenleyen yapay zekâ ve robot bilim, ileri malzemeler, eklemeli imalat ve 3B (üç boyutlu) yazıcılar gibi teknolojilerden oluşuyor. Bu teknolojiler endüstriyel üretimi, ulaşım altyapısını ve ticari ilişkileri yeniden düzenleme potansiyeline sahip. Üçüncü grupta yer alan teknolojilerin hedefinde insan var. Biyoteknolojiler, nöroteknolojiler, sanal ve artırılmış gerçeklik insanların birbirleriyle ve dünyayla etkileşimini değiştirecek. Etik sorunlar en çok bu grupta yer alan teknolojiler üzerinde yoğunlaşıyor. Dördüncü grupta, enerji, jeomühendislik ve uzay teknolojileri alanında yapılan çalışmalar var. Özellikle jeomühendislik çok iddialı bir alan ve önemli riskler içeriyor.

Bu teknolojiler, farklı disiplinler tarafından geliştirilmelerine rağmen ortak özelliklere de sahipler. Birincisi, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojileri, diğer sanayi devrimlerinde olduğu gibi kendinden önceki devrimin hazırladığı koşullarda gelişiyor. Üçüncü Sanayi Devrimi’nin, İkinci Sanayi Devrimi’nin elektrik şebekelerine gerek duyması gibi Dördüncü Sanayi Devrimi de öncelinin enformasyon depolama, işleme ve iletim kabiliyetlerine dayanıyor. Ancak süreklilik kadar bir kopuş da var. Bu nedenle, Schwab ve Davis (2019), elektrik şebekelerine dayanan internetin olanaklarının İkinci Sanayi Devrimi’ne saplanıp kalmış bir düşünce yapısıyla analiz edilemeyeceği gibi Dördüncü Sanayi Devrimi için de mevcut dijital olanakların ötesine geçmemiz gerektiğini savunuyor. İster istemez akla üçüncü devrimi tamamlamadan, dijital altyapıyı güçlendirip genişletmeden Dördüncü Sanayi Devrimi’ne geçilip geçilemeyeceği sorusu akla geliyor. Böyle vaatleri sık duysak da Schwab ve Davis (2019) buna kuşkuyla yaklaşıyor. Ayrıca eğitim ve argeye ayrılan fon dikkate alındığında gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında büyük bir uçurum var. Buna karşı harekete geçilmezse Dördüncü Sanayi Devrimi bu uçurumu daha da derinleştirecek. Hâlâ “ucuz, hızlı, kotasız, sansürsüz internet”in (https://www.bmo.org.tr/2019/03/04/basin-aciklamasiucuz-hizli-kotasiz-sansursuz-internet/) olmadığı bir ülkede Dördüncü Sanayi Devrimi’nden konuşmak trajikomik bir hal alıyor.

İkincisi, geliştirilmekte olan teknolojiler sadece dijital değil ve fiziksel dünyayı dönüştürme gücüne sahipler. 3. Sanayi Devrimi’nde, özellikle internetin yaygınlaşması sonrasında, en çok tartışılan konulardan biri fiziksel ürünlerin dijitalleşmesiydi. Yıllarca kitap ve kaset gibi fiziksel nesnelerin 1’ler ve 0’larla kodlanması ve kolayca paylaşılabilmesiyle meydana gelen değişimi konuştuk. Schwab ve Davis (2019), Dördüncü Sanayi Devrimi’yle beraber tersine bir süreç yaşandığını vurguluyor. Dijital etkinliklerden elde edilen veri, farklı fiziksel nesne, eylem ya da hizmetlerin yaratılmasında kullanılıyor. 3B (Üç Boyutlu) yazıcılardan motor parçaları yapılabiliyor. Nesnelerin interneti, insanların ev aletleriyle olan ilişkisini farklılaştırıyor. İktisatçılar yıllarca bilgisayarların verimliliğe bir katkısının olup olmadığını tartıştılar. Dördüncü Sanayi Devrimi, sunduğu olanaklar ve yarattığı sorunlarla yalnız ekonomiye değil gündelik hayata da fazlasıyla dokunacak. Bu bağlamda, insan gelişimine katkıda bulunmada İkinci Sanayi Devrimi’nden daha büyük bir potansiyele sahip olduğu söylenebilir.

Üçüncüsü, bu teknolojilerin en büyük gücü bir araya geldiklerinde yeni fırsatlar yaratmaları ve birbirlerinin gücünü daha da artırmaları. Buhar gücünün demiryollarını etkilemesi gibi bir teknolojinin başka teknolojileri etkilemesinin tarihte çeşitli örnekleri var. Fakat Dördüncü Sanayi Devrimi’nde teknolojiler arasındaki etkileşim daha yoğun ve doğurgan. Bir yandan yapay zekâ yeni malzemelerin keşfedilmesini hızlandırırken diğer yandan yeni malzemeler daha güçlü bilgisayarların yapılabilmesini sağlıyor.

Dördüncüsü, teknolojilerin benzer yararlar ve zorluklar yaratmaları. Dördüncü Sanayi Devrimi hakkındaki yazı ve konuşmalar incelendiğinde bunların daha çok tüketici odaklı olduğu görülüyor. Hayatı kolaylaştırıyorlar, maliyetleri düşürüp tüketici seçeneklerini ve kaliteyi artırıyorlar. Fakat bu teknolojiler eşitsizliği ve işsizliği artırma potansiyeline de sahip. Sağlık, güvenlik ve mahremiyet alanında çeşitli tehditler var.

Dördüncü Sanayi Devrimini Bekleyen Zorluklar

Dördüncü Sanayi Devrimi hakkında yazılanlar ve yapılan etkinlikler çoğunlukla bir teknoloji güzellemesi oluyor. Oysa övgüyle söz edilen teknolojilerde atlanmaması gereken ciddi riskler var. Schwab ve Davis (2019), gelecekte karşılaşabileceğimiz sorunları tartışırken, birçok Dördüncü Sanayi Devrimi misyonerinin yaptığının aksine, siyasal ve toplumsal bağlamı ihmal etmiyor:

Dördüncü Sanayi Devrimi, eşitsizliğin, toplumsal gerilimlerin, ve siyasi bölünmüşlüğün arttığı bir zamanda ve kırılgan toplumların ekonomik belirsizliğe ve doğal felaketlerden kaynaklanan tehditlere gittikçe daha fazla maruz kaldığı bir ortamda dünya için yeni meydan okumalar ve kaygılar yaratan şekillerde gelişiyor ve yükseliyor. (s. 30)

Bu bağlamda, üç büyük zorlukla karşı karşıya olduğumuzu vurguluyorlar.

Birinci zorluk, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin kazanımlarının adil bir şekilde dağıtılması. Önceki sanayi devrimlerinin bunda başarısız olduğunu biliyoruz. Özellikle ülkelerin kendi içlerindeki eşitsizlik artıyor. Schwab ve Davis (2019), insanların sistemlerden yararlarlanamamasını, sistemlere erişmenin ekonomik veya elverişli olmamasına, açık veya gizli bir şekilde taraflı olmasına ve kârları belirli yerlerde yoğunlaştırmaya çalışan kurumların operasyonlarına bağlıyor. Bu nedenle, çoğu zaman ihmal edilen üç alana özen gösterilmesi gerektiğini vurguluyorlar. Birinci alan, hala önceki sanayi devrimleriyle boğuşan gelişmekte olan ülkelerin güçlendirilmesi. İkinci alan, önceki sanayi devrimlerinin de yükünü taşıyan çevre. Üçüncü alan ise dünyanın her yerinde, yüksek bir gelire veya siyasal güce sahip olmayan, dışlanan veya görmezden gelinen kesimler.

İkinci zorluk, dışsallıkların (bir ekonomik birimin faaliyetinden diğer birimlerin olumlu ya da olumsuz etkilemesi) yönetimi. Önceki sanayi devrimleri, dışsallıkların yönetiminde başarısız oldular. Doğal çevre, kırılgan toplumlar ve gelecek kuşaklar, değişimin istenmeyen sonuçlarına, teknolojilerin ikinci derece etkilerine ve yeni olanakların kötüye kullanılmasına karşı yeterince korunamadılar. Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerinin uzun vadeli etkileri hakkında büyük bir belirsizlik ve risk söz konusu. DEF’nin 2017 Küresel Riskler Raporu‘nda yapay zekâ, biyoteknoloji, jeomühendislik ve nesnelerin internetini kaygı verici teknolojiler olarak değerlendiriliyor. 2018’de yayımlanan Küresel Riskler Raporu da siber varlıklara yönelik siber tehditler üzerinde duruyor.

Üçüncü zorluk, Dördüncü Sanayi Devrimi’ni insan merkezli yapabilmek. Teknolojinin insanları denetlemek ve kontrol altına almak yerine güçlendirmesini ve özgürleştirmesini sağlayabilmek.

Kitap boyunca Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojileri, sundukları olanaklar ve yukarıdaki üç zorluk çerçevesinde tartışılıyor. Bu teknolojilere geçmeden önce, Schwab ve Davis’in (2019) teknolojiye yaklaşımına bakmakta yarar var.

Teknoloji Politiktir ve Tarafsız Değildir

Schwab ve Davis (2019), iki yanıltıcı bakış açısına itiraz ediyorlar. Bu bakış açılarından ilki, teknolojinin geleceği belirlediği. Bu bakış açısına göre teknoloji dışsal, değiştirilemez ve durdurulamaz bir güç olarak görülür. Bir diğer deyişle teknoloji toplumun kontrolünün dışında ve üzerindedir. Teknolojinin değerler bakımından tarafsız olduğunu savunan ikinci bakış açısı daha yaygındır. Bu bakış açısı, teknolojiyi hem iyi hem de kötü şeyler için kullanılabilecek bir araç olarak görür; sorumluluğu teknolojiyi geliştirenler ve dağıtanlardan çok tüketicilere yükler.

Schwab ve Davis (2019), her iki bakış açısını teknoloji ve toplumun barındırdıkları değerler ve politika aracılığıyla karşılıklı olarak birbirlerini şekillendirdiğini görememeleri nedeniyle eleştiriyor. Bunun yerine insan merkezli bir bakış açısı öneriyorlar. Bu bakış açısına göre tüm teknolojiler politiktir. Teknolojinin politikliği, teknolojinin hükümetleri ya da partileri temsil ettiği anlamına gelmez. Politiklik, “teknolojilerin, sosyal süreçlerle geliştirilen, insanlar ve kurumların yerine ve onlar için çalışan ve toplum içindeki güç, yapı ve statüyü etkileyebilecek (ve gerçekten de etkileyen) bütün varsayımları, değerleri ve ilkeleri içeren çözümler, ürünler ve uygulamalar olduğunu” (age, s. 55) ifade eder.

Teknolojinin politikliği ve değerlere bağlı yaklaşım benimsendiğinde sorumlu ve duyarlı bir teknoloji yönetiminin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Yeni teknolojilerden kaynaklı sorunlara karşı çoğunlukla tepkisel yaklaşılır. İnsanlar yalan haberler, mahremiyet ihlalleri ve algoritmalara dayalı düzenlemeler gibi sorunlara karşı kendilerini savunmanın yollarını ararlar. Değerlere dayalı yaklaşım ise bekleyip görmeyi değil teknolojik değişimden beklentilerimiz üzerine düşünmeyi ve bunun için eyleme geçmeyi gerektirir. Böylece teknoloji geliştirilirken teknolojinin hangi alanlarda kullanılacağı ve kimlere yarar sağlayacağı hakkında yönlendirici olunabilir. Teknolojinin içerdiği değerler hakkındaki farkındalık teknoloji tasarımına belirli değerlerin eklenebilmesi için stratejiler geliştirmeye, değişimi şekillendirmeye yardımcı olabilir.

Schwab ve Davis (2019), liderlerin (tasarımcılar, girişimciler, politika belirleyiciler ve toplumu etkileme gücü olan kişiler) dokuz bükülme noktasından yararlanarak teknolojinin değerleri dikkate alan bir bağlamda tartışılmasını teşvik edebileceğini ve harekete geçilmesini sağlayabileceğini savunuyor:

1. Eğitim programları: Teknolojiyi geliştiren insanların sorumluluklarını öğrenmeye ihtiyaçları var. Son yıllarda mühendislik eğitiminde ve MBA programlarında etiğe yer verilmesi olumlu bir gelişmedir. Bu noktada eğitimciler, değerlerin teknoloji, toplum ve ekonomik sistemle ilişkisi üzerinde durabilir; öğrencilerin iş hayatında teknolojiyi daha geniş bir bakış açısıyla düşünebilmelerini sağlayabilir.

2.Fon bulma ve yatırım: Bu noktada bağımsız fon sağlayıcılar dikkatleri sosyal etkilere yoğunlaştırabilir ve yatırımlarda değerleri öne çıkararak girişimcileri yönlendirebilir.

3.Kurumsal kültür: Kurum liderleri, şirket kültürünün oluşumunda önemli bir konuma sahiptir. Bu konumlarını sosyal sorumluluk sahibi kurumlar yaratmak ve çalışanları etkilemek için kullanabilirler.

4.Karar verme ve öncelik belirleme: Projelerin karar süreçlerindeki etkililik, ölçeklenebilirlik, kâr vb konulardaki varsayım ve etkenleri, bunlar arkasındaki değerleri sorgulamak alınan kararların insanları nasıl etkileyebileceği hakkında bir fikir sahibi olunmasını sağlar. Böylece geliştirilecek ürünün toplumunun çıkarlarıyla ne kadar uyumlu olacağı ön görülebilir.

5. İşyerlerindeki süreç, prosedür ve protokoller: Bunlar ayrıntılı olarak incelenerek değer ve önyargıların ürünlere nasıl kodlandığı hakkında ipuçları elde edilebilir.

6.Ekonomik özendiriciler: Ekonomik sistemler, bazı toplumsal değerleri ve hedefleri özendirirler. Bu özendiriciler, robotik protezciliğinde olduğu gibi toplum için yararlı ama yatırımın geri dönüşünün yavaş olduğu alanlardaki gelişmeleri engelleyebilir. Bu tip durumlara karşı toplumun teknolojiden gerçek beklentileri daha görünür yapılabilir.

7.Ürün tasarımı: Tasarımın her alanı değerlerle bağlantılıdır. Tasarım sürecinde söz sahibi olan mühendisler, mucitler, tasarımcılar, yöneticiler vb ürünün ortaya çıkardığı sonuçların toplumsal değerlerle uyumluluğunu sorgulayabilir.

8. Teknik Mimari: İnternet, askeri altyapılar, ulaşım altyapısı gibi başka teknolojilerin kullanılmasına olanak sağlayan büyük ölçekli altyapılar içerdikleri değerlerle veri akışını ve erişimi etkiler. Bu tip mimarilerin oluşturulmasında alınan kararların topluma etkisini göz önünde bulundurmak politika belirleyicilerin ve sektör liderlerinin daha dikkatli hareket etmesini sağlayabilir.

9. Toplumsal Direnç: Schwab ve Davis (2019) çoğu zaman ilk sekiz bükülme noktasından yeterince yararlanılamadığını, toplumsal direncin, özellikle geliştirilen ürünler toplumsal önceliklerle çatıştığında ortaya çıktığını yazıyor. Bu noktada, toplumun değerleri ile geliştirme sürecinde teknolojinin bir parçası olan değerleri incelemek gerekir. Duyarlı ve sorumlu bir yönetim, teknolojilerin yalnız onu geliştiren kişi ve kuruluşların değerlerini değil, toplumun değerlerini de içerecek biçimde geliştirilmesini sağlayabilir. Son yıllardaki mahremiyet ihlallerinden sonra belirli değerleri tasarım aşamasında teknolojiye yerleştirmeye zorlayan GDPR (Genel Veri Koruma Tüzüğü) toplumsal dirence güzel bir örnektir.

Değerler konusunun Schwab ve Davis’in (2019) kitabının en önemli ama aynı zamanda en sorunlu kısmı olduğunu düşünüyorum. Ortak değerler nasıl belirlenecek? Schwab ve Davis (2019) iyimserler; farklı kültürel değerlerin yaratacağı anlaşmazlıklara rağmen olumlu, birleştirici değerler üzerinde görüş birliğine varılabileceğini iddia ediyorlar. Ancak siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduran %1’le bundan yoksun %99’un bazı değerlerde ortaklaşması ne kadar olanaklı?

Bu soruyu, sonraki yazıya bırakarak Dördüncü Sanayi Devrimi’nin başlıca teknolojilerine bakalım.

Dijital Teknolojileri Genişletenler: Yeni Bilişim Teknolojileri, Blokzinciri ve Nesnelerin İnterneti

Üçüncü Sanayi Devrimi’nin temelinde bilişim teknolojileri vardı. 1948’de icat edilen transistörler, daha sonraki yıllarda hem hızla küçüldü hem de ucuzladı. Moore Yasası’na göre inç kare başına düşen transistör sayısı yaklaşık her 18 ayda ya da iki yılda bir iki katına çıkıyordu. Transistörlerdeki ucuzlama ve küçülme, bilgisayarların hem yaygın kullanımlarını hem de hayatın daha çok içinde olmalarını sağladı.

Ancak Moore Yasası, fiziksel sınırlarına gelmiş durumda ve transistördeki küçülmenin devam etmesi zor gibi görünüyor. Ayrıca Dördüncü Sanayi Devrimi yeni ihtiyaçlar doğuruyor: Aygıt ve verilerin yaygınlaşmasından kaynaklı talepleri karşılayabilecek hızlı ve gecikme süresi düşük teknolojilere ihtiyaç var. Bunun için dijital bilgisayarların potansiyellerini zorlayarak, sadece belirli bir işi yapmaya yönelik işlemciler geliştirmek bir seçenek. Bir başka seçenek, kuantum bilgisayarlar ise dijital bilgisayar teknolojisini aşan, daha devrimci bir seçenek. Kuantum bilgisayarlar, klasik bilgisayarların kullandığı bitler (1’ler ve 0’lar) temelinde tasarlanan transistörler yerine kubitleri (kuantum bitleri) kullanıyor ve kuantum mekaniğinin yasalarından yararlanıyor. Kuantum bilgisayarlar, olasılığa dayanan algoritmaları ile bazı matematiksel problemlere dijital bilgisayarlardan daha hızlı yanıt üretebilir. Büyük sayıların asal çarpanlarını bulmak ve çok değişkenli optimizasyon problemlerini çözmek için kullanılabilir.

Kuantum bilgisayarlar kuramsal olarak 30 yıldır var olmalarına karşın uygulamadaki zorluklar nedeniyle kullanım alanları sınırlı. Fakat kuantum bilgisayarlar fiziksel zorlukları aştıklarında internette kullanılan şifreleme algoritmalarını kolayca kırabileceğinden güvenlik önlemlerimizi yeniden düşünmemiz gerekecek. Kuantum bilgisayarlardaki hızlı ilerlemeye karşın Schwab ve Davis(2019), kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarların yerini almayacağını, tüm potansiyeline karşın özelleştirilmiş ve yüksek maliyetli bir bilişim alanı olacağını, zorlukların aşılması durumunda 5. Sanayi Devrimi’ne sıçramamıza yardımcı olacağını belirtiyorlar.

Fakat bilişim teknolojilerindeki küçülmenin şu an geldiği aşama bile eşsiz fırsatlar içeriyor. Bilgisayarlar hayatın her alanına yayılıyor. Giyilebilir teknolojilerden sonra vücudun içine yerleştirilebilecek mikroçipler sayesinde hastalıkların tespiti ve kişiye özel tedavi alanlarında önemli ilerlemeler kaydedilebilir.

Schwab ve Davis’in (2019) bilişim teknolojileri kapsamında tartıştığı diğer konular blokzinciri teknolojisi ve nesnelerin interneti. Blokzinciri teknolojisi, merkezsizleştirici gücü sayesinde dezavantajlı olan gruplara yardımcı olabilir ama şu anda yasal belirsizlikler, standartların olmaması, uyuşmazlıkların çözümü gibi zorluklarla karşı karşıya.

“Veri toplayan ve bu verileri ihtiyaca göre işleyen ve dönüştüren bir dizi akıllı ve bağlantılı algılayıcılardan oluşan” (s. 138) nesnelerin interneti, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin temel altyapı öğesi olarak görülüyor. Nesnelerin interneti,

  • eylemleri algılayan, ileten ve kimi zaman eyleme geçen aygıtlara
  • aygıtları birbirine bağlayan iletişi altyapısına
  • verileri toplayan ve dağıtan bir veri sistemine
  • bu verileri işleyerek hizmet paketleri sunan uygulamalara

gerek duyuyor ve

  • veri analiziyle aygıtları ve insanları daha iyi anlama
  • etkinlik ve verimliliği artırma,
  • akıllı etkileşimli nesneler yaratma

olanağı sağlıyor.

Nesnenlerin interneti, bu olanakların yanında önemli riskler de içeriyor. Nesnelerin interneti, yapay zekâ ve robotbilimle birlikte bedensel işgücünün istihdamını azaltarak istihdam sorununa neden olabilir. Gündelik hayatın içine bu kadar dahil olan nesneler, siber saldırılan hedefi olduğunda ya da başka hedeflere yapılan siber saldırılar için kullanıldıklarında gündelik hayatı felç edebilirler. Bu alanda da henüz standartların olmayışı farklı üreticilerin cihazları arasında bir birlikte çalışabilirlik sorunu yaratacaktır. En önemlisi de verinin üretilmesi, kaydedilmesi, işlenmesi, dağıtılması, paylaşımı ve kullanımı ile ilgili sorunlardır.

Ayrıca dijitalleşmeye bağımlılığın, toplumu enerji kesintilerine karşı daha hassas hale getirdiğini, enerji tüketimi ve çevreye verilen zararın artacağını da unutmayalım.

Fiziksel Dünyayı Yeniden Düzenleyenler:

Yapay Zekâ ve Robotbilim, İleri Malzemeler ve 3B Yazıcılar

Dördüncü Sanayi Devrimi, önceki sanayi devriminde olduğu gibi gerçek dünyadaki ilişkileri dijitalleştirmekle kalmıyor fiziksel dünyayı da yeniden düzenliyor. Schwab ve Davis (2019) bu başlık altında yapay zekâ ve robotbilim, ileri malzemeler, eklemeli imalatı ve 3B yazıcıları ele alıyor.

Henüz yapay genel zekâ olmasa da iyi tanımlanmış belirli uygulamaları yerine getirebilen yapay zekâ uygulamaları var. Şu anda internette en uygun kişiye en uygun reklamı göstermek, siber güvenliği desteklemek, belirli hastalıkları teşhis etmek gibi uygulamaları olan yapay zekâ, tıp, hukuk, gazetecilik, muhasebe gibi bilgiye dayalı mesleklere destek olarak bu meslekleri dönüştürecek. Robotların dünyayı ele geçirmesi henüz gündemde olmayan bir risk. Ama yapay zekâ ve robotların yaratacağı istihdam sorunu kritik bir tartışma konusu. Schwab ve Davis’in (2019) bunun hakkındaki düşünceleri çelişkili.

Bir yandan robotların işçilerin yerini aldığı örneklerden söz ediyorlar. Örneğin çok yakında araçların yalnızca sürücülerini kaybetmekle kalmayacağını robotların en büyük alıcısının otomotiv sektörü olduğu gerçeğinden yola çıkarak araçların kendilerinin de robotlar tarafından yapılacağı tahmininde bulunuyorlar. Elektronik sektörü üreticilerinden Foxconn’un iki yılda 60000 çalışanını robotlarla değiştirdiğini, işgücü maliyeti avantajı ortadan kalktığında gelişmekte olan ülkelerdeki üretimin gelişmiş ülkelere geri döneceğini yazıyorlar.

Ama diğer yandan iyimserce düşünerek, yapay zekâ ve robotlar nedeniyle bazı meslekler ortadan kalkarken yerlerini yeni mesleklere bırakabileceğini öne sürüyorlar. Yapay zekâ ve robotbilimin sevkiyat şoförlüğü ve kasiyerlik gibi mesleklerde insanların yerini alabileceğini ama çoğu alanda görevleri sadece dönüştüreceğini belirtiyorlar. Hatta AlphaBeta’nın bir analizine atıfta bulunarak yapay zekâ ve robotbilimin en büyük etkisinin tekrara dayalı ya da teknik görevlerin otomasyona geçirilmesi olacağını, böylece insanların daha kişiler arası ve yaratıcı çalışmalara zaman ayırabileceğini iddia ediyorlar.

Dördüncü Sanayi Devrimi’nde ortaya çıkan ileri malzemeler ise enerji, üretim, iletim, depolama, su filtreleme ve tüketici elektroniği gibi çeşitli alanlarda kullanılacak ve maddi dünyayı farklılaştıracak. Schwab ve Davis (2019), ideal bir durumda imalatçıların yol açtıkları çevresel etkilerin sorumluluğunu almaları gerektiğini ama tüketici etmenleri ve hükümet düzenlemeleri olmadan bunu başarmanın zor olduğunu ekliyor. Ulusal düzenlemeler de yetmeyebilir; uluslararası rekabette öne geçmek isteyen bazı ülkelerin riskli faaliyetlere göz yumması önemli bir risk olduğundan uluslararası bir işbirliği gerekiyor.

3B ve eklemeli imalat, malzeme eksilterek ya da malzemenin şekli değiştirilerek yapılan geleneksel imalattan farklı olarak fiziksel ürünleri, malzeme katmanlarına yaptığı sürekli eklemelerle elde ediyor. 3B baskı,

  • çok küçük hacimlerde üretim yapmaya
  • hızlı prototip üretimine
  • üretimde merkezsizleşme ve dağıtıma

olanak veriyor.

3B baskının üretim, deniz taşımacılığı, lojistik, nakliyat, altyapı, inşaat, uzay, havacılık gibi alanlarda etkili olması bekleniyor. Schwab ve Davis (2019) şu anda diş hekimliği uygulamalarında, kulak içi işitme cihazlarında ve ortopedik implantlarda kullanılan 3B baskının gelecekte sağlık sektöründe bir devrim yaratabileceğini ve tıbbi ürünlerin evde basıldığını görebileceğimizi, gelecekte organların tamamını basılabileceğini yazıyor. Fakat bu ihtimalin, gelecekte sadece varlıklı bir azınlık için geçerli olması durumunda eşitsizliğin artacağını, etik ve toplumsal sorunlara neden olacağını da vurguluyorlar.

Ancak 3B ve eklemeli imalat konusunda daha yakın bir sorun, yapay zekâ ve robotbilimde olduğu gibi üretimin gelişmiş ülkelere geri dönerek gelişmekte olan ülkeleri istihdam sorunlarıyla baş başa bırakması sonrasında ortaya çıkacak.

İnsanı Değiştirenler:

Biyoteknolojiler, Nöroteknolojiler ve Artırılmış Gerçeklikler

Biyoteknolojilerin Dördüncü Sanayi Devrimi’nin diğer teknolojilerinden üç önemli farkı var. Birincisi, daha fazla duygusal tepkiye neden olmaları. Biyolojik sistemleri değiştiren ve DNA’yla oynayan uygulamalar toplumda rahatsızlık yaratıyor. Genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri ve kök hücre araştırmaları farklı kültürlerde farklı tepkilerle karşılaşıyor, ama çoğu zaman bir endişeye neden oluyor. İkincisi canlı organizmalar üzerine çalışan biyoteknolojilerin öngörülebilirliği, dijital teknolojilerle karşılaştırıldığında çok daha az. Bir organizmanın herhangi bir özelliğinde yapılacak bir değişiklik beklenmedik sonuçlara neden olabilir. Üçüncüsü, biyoteknoloji çalışmaları daha sermaye yoğun. Yatırımın geri dönüşü uzun olabiliyor bazen de tatmin edici bir sonuca ulaşılamıyor.

Dezavantajlarına rağmen biyoteknolojilerin tıp, tarım ve ve biyomalzeme üretiminde köklü değişiklikler yapması bekleniyor. Tıpta en büyük değişiklik, kişiye özel tedavilerde olacak. Büyük veri ve yapay öğrenmenin yardımıyla hastaların olası tedavilere nasıl tepki verebileceklerini öngörmek kolaylaşacak. Tarımda, küresel gıda talebini karşılayabilmek için biyoteknolojiden yararlanabilinecek. Biyomalzemeler alanında yapılan çalışmalarda ise yaşlılıktan kaynaklı sorunlara karşı çözümler aranıyor. Örneğin, yakın bir gelecekte biyoteknolojideki gelişmeler sayesinde deforme olmuş kemikleri laboratuvarda üretilmiş kemiklerle değiştirme olanağına kavuşabiliriz.

Biyoteknolojide, bilimsel özgürlük, insan hakları, kültürel normlara saygı, eşitlik ve adalet gibi konuları dikkate alan etik bir çerçevenin oluşturulması gerekiyor.

Nöroteknolojiler, insan beynini hem daha iyi anlama hem de beynin çalışmasına müdahale etme olanağı sağlıyor. Diğer Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerinde olduğu gibi nöroteknolojilerin hızlı ilerleyişinin arkasında da bilişim teknolojileri var: Bilişim gücündeki hızlı artış, daha ucuz ve gelişmiş algılayıcılar ve yapay öğrenme. Nöroteknolojilerin beynin nasıl çalıştığı hakkında sağladığı bilgi hem onu taklit eden hem de onunla etkileşime giren çalışma alanlarının gelişmesini sağlayacak. Beyin-bilgisayar arayüzü geliştiren bir şirkete yatırım yapan Elon Musk’a göre “biyolojik zeka ile dijital zeka yakında birleşecek.”

Bu değişim sürecinde insanın benlik algısının, diğer insanlarla ve doğayla ilişkisinin değişip dönüşmesi kaçınılmaz gibi. Fakat biyoteknolojiler gibi nöroteknolojilerin potansiyeli de insanları endişelendiriyor. İnsanın beynini etkileme ve takip edebilme becerisindeki artış Facebook – Cambridge Analytica skandalından daha büyük ve tehlikeli sorunlarla karşı karşıya kalabileceğimiz anlamına geliyor.

Sanal gerçeklik (Virtual Reality), artırılmış gerçeklik (Augmented Reality) ve karma gerçeklik (Mixed Reality) de benzer sorunlara neden olabilir. Bu teknolojiler insanların kendilerini sanal ortamlara yerleştirdikleri ya da sanal ögeleri gerçek hayata yerleştirdikleri görsel-işitsel teknolojiler. 50 yıldır bilinmesine rağmen bilişim teknolojilerin geldiği seviye sayesinde ancak günümüzde yaygınlaşmaya başladılar. Ayrıca görsel ve işitsel duyuların yanında başka duyuları harekete geçiren ögeler de eklendi. Schwab ve Davis (2019), beyinlerimizi “kortikal modemlere, implantlara ve nanorobotlara bağlamanın” henüz uzak bir olasılık olduğunu ama beyin-insan arayüzlerinin gerçekleşmesinin daha yakın olduğunu öne sürüyor. Hatta bu sanal gerçeklik ve türevi teknolojilerin harici aygıtlardan gömülü aygıtlara dönüşmesi de bekleniyor.

Artırılmış gerçeklik teknolojileri insanın farklı dünyalar ve ortamlar deneyimlemesine yardımcı olabilir. Ama bir afyona da dönüşebilir. İnsanın gerçeklerle mücadele etmek yerine onlardan kaçmasına yardımcı olması ve onu kuşatılmış bir dünyada yalnızlaştırması olasılığı var. Bunun yanında, insanı değiştiren diğer teknolojilerde olduğu gibi mahremiyet ihlalleri endişe verici. Sanal gerçeklik cihazlarıyla kullanıcıların her hareketinin gözlemlenebilmesi, hangi durumlarda hangi tepkileri verdiklerinin bilinebilmesi ve bu bilginin davranışları etkilemek için kullanılabilmesini sağlayacak.

Çevreyi Bütünleştirenler:

Enerji, Jeomühendislik ve Uzay Teknolojileri

Bilişim teknolojilerini kullanım alanları genişledikçe enerji ihtiyacı da artıyor. Fosil yakıtlar yerine yeni enerji kaynakları aranıyor. Dalga enerjisinden nükleer füzyona kadar çeşitli enerji kaynakları üzerinde duruluyor. Yeni kaynakların yanında enerji depolama olanaklarını artırmak için araştırmalar var. Fosil yakıtların yerini temiz enerji kaynaklarına bırakması dünyamız için iyi olacak. Ama petrole talebin azalmasının petrol üreticisi ülkelerde ekonomik ve toplumsal krizlere neden olabileceğini de hesaba katmak lazım. Ayrıca Schwab ve Davis (2019), kısa vadeli hedefler nedeniyle şirketlerin temiz enerjiye geçmekte isteksiz davranacağını, bu nedenle hükümet desteğinin gerekli olduğuna dikkati çekiyorlar.

Jeomühendislik ise yeryüzünün biyosferini kontrol edilebilme iddiasında. Aşağıdaki öneriler karşı karşıya olduğumuz tehlike hakkında bir ipucu verebilir (s. 271):

  • Güneş ışınlarını başka yöne çevirmek için stratosfere dev aynalar yerleştirmek,
  • Yağış artışı için atmosfere kimyasal tohumlama yapmak,
  • Büyük makineler kullanarak karbondioksidi havadan ayırmak.

Birçok bilimciye göre bu öneriler, öngörülemez ve yönetilemez tehditler içeriyor. Jeomühendislik savunucuları ise bunu dünyaya verdiğimiz zararı düzeltmenin bir yolu olarak görüyor. Schwab ve Davis (2019), küresel bir işbirliği olmadan jeomühendislik girişimlerinin çok riskli olacağını vurguluyor.

Bir zamanlar mikroçip ve yazılım mühendisliği gibi alanlara katkıda bulunan uzay teknolojileri şimdi bilişim, ileri malzemeler ve enerji teknolojilerinin bir bileşimi olarak karşımıza çıkıyor. Önceden uzay teknolojileri derken sadece birkaç devletten söz ederken şimdi özel sektörün de dahil olduğu kalabalık bir teknoloji alanı var. Bu çok sayıdaki aktörün yönetimi ve eş güdümü yeni zorluklar getiriyor. Ama en azından çok sayıda bilimciyi ve yatırımcıyı kendine çeken uzay teknolojilerinin jeomühendislikten daha güvenli bir alan olduğu söylenebilir.

***

Kısacası birbiriyle etkileşim halinde olan, insanlık için çeşitli fırsatlar sunmasının yanında tehditler de içeren teknolojilerle karşı karşıyayız. Schwab ve Davis (2019), bu teknolojileri kontrol edemeyeceğimiz dış güçler olarak ele almanın ne kendimize ne de insanlığa güç kazandıracağını vurguluyorlar ve kitap boyunca iradi müdahale vurgusu göze çarpıyor.

Sonraki yazıda Schwab ve Davis’in (2019) önerilerini tartışacağım. Dördüncü Sanayi Devrimi’ni eleştirel bir bakış açısıyla değerlendiren yazarların görüşlerine yer vereceğim.

Kaynaklar

Kozanoğlu, H., Gür, N. Özden, B. A. (2008). Neoliberalizmin gerçek 100’ü. İletişim.

Schwab, K. (2016). Dördüncü Sanayi Devrimi,(çev. Zülfü Dicleli). Optimist Yayınları, İstanbul.

Schwab, K., Davis, N. (2019). Dördüncü Sanayi Devrimini Şekillendirmek, (çev. Nadir Özata). Optimist Yayınları, İstanbul.

18 Temmuz 2019

Posted In: Bilgisayar Bilimi, blokzinciri, Çevre, Davos, Dördüncü Sanayi Devrimi, e-devlet, Emek, Gözetim, ifade özgürlüğü, kitap, Mahremiyet, nesnelerin endüstriyel interneti, nöroteknolojiler, Özgür yazılım, sansür, Schwab, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, Yapay Zeka

Teknoloji Mitleri

Her 100 metrede bir polis gözetleme binasının önünden geçiyorsunuz. Cadde köşelerine ve elektrik direklerine yerleştirilen kameralar yüzünüzü algılıyor ve hareketlerinizi takip ediyor. Farklı kontrol noktalarında polis memurları kimlik kartlarınızı, irisinizi ve telefonunuzun içeriğini tarıyor. Süper market ve bankalarda yeniden taranıyorsunuz. Çantanız x ışını cihazından geçerken polisler ellerindeki çubuklarla üstünüzü arıyor. Bu uygulama, özellikle belirli bir etnik gruba üyeyseniz geçerli. Biyometrik verileriniz, veritabanlarındaki kimlik bilgileriniz ile eşleştirildikten sonra güvenilir, normal ve tehlikeli olarak sınıflandırılıyorsunuz. Müze ve alışveriş merkezi gibi yerlere girişiniz, otellerde konaklamanız, yakıt almanız, bir apartman dairesini kiralamanız veya iş başvurunuz bu sınıflandırmaya göre değerlendiriliyor (https://www.nytimes.com/2018/02/03/opinion/sunday/china-surveillance-state-uighurs.html ve https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-01-17/china-said-to-test-facial-recognition-fence-in-muslim-heavy-area).

Bir karşı ütopya gibi görünse de Çin’in kuzeybatısındaki Uygurlar, bu şartlar altında yaşamaktadır. Çin’in bir tarafında kurşun hızında trenler, lüks alışveriş merkezleri ve tüketiciler için ileri teknoloji uygulamaları varken Sincan Uygur Özerk Bölgesi adeta bir gözetim teknolojileri laboratuvarı olarak çalışıyor. Tehlikeli olarak sınıflandırılan biri güvenli olarak işaretlenmiş bir bölgeye 300 metreden fazla yaklaşırsa yetkililer hemen harekete geçiyor. Görünmez ama etki alanı geniş ve derin bir iktidar var. Uygurlar’ın DNA bilgileri devlet tarafından yapılan sağlık taramalarında toplanmış. Tüm araçlara GPS takip cihazları kurulmuş. Mobil telefonlara casus yazılım kurma zorunluluğu var. Polisin insanlar arasındaki iletişimi izlemesine imkan veren WeChat uygulaması dışında bir iletişim yazılımı kurmak yasak. Uygurlar bir bıçak aldıklarında kimlik numaraları bıçağın ağzına kare kod olarak işleniyor.

Bir zamanlar, kimlik soran görevliler otoriterliğin sembolüydü. Şimdi daha “ileri” bir aşamadayız. Amerikalılar’ın fotoğraflarından bir veritabanı oluşturmaya çalışan FBI’ın çalışmaları henüz deney aşamasında olmasına karşın Çin yönetimi kurduğu dijital gözetim sistemi ile diğer ülkelerin bir adım önüne geçmiş durumda. Ayrıca Çin, 17,3 milyar dolarlık küresel video gözetim piyasasının %46’sına, verileri analiz eden derin öğrenme destekli sunucuların da dörtte üçüne sahip. 2015’te Çin’in iç güvenlik için 146 milyar dolar ayırdığı duyurulmuştu; bu miktar, o zamanki askeri bütçeden daha fazlaydı. Sincan’daki uyarı sisteminin geliştirilmesine Uygurlar’ın 2013 ve 2014 yıllarındaki ölümcül saldırıları ve bazı Uygurlar’ın şu anda Suriye’de savaşıyor olması nedeniyle, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in emriyle başlanmış. Sistem, terörist faaliyetleri önceden tespit edebilmek amacıyla sıradan vatandaşların işleri, hobileri, tüketim alışkanlıkları gibi davranışları hakkında veri toplayan, devlet destekli Çin Elektronik Teknoloji Grubu tarafından geliştiriliyor. Gözetim ve sansür denilince ilk akla gelen ülke Çin olsa da Arap Baharı’ndan sonra bazı Arap ülkelerinin gözetim amacıyla bu tip sistemlere sahip olduğunun ortaya çıktığını hatırlayalım. Çin’in uyarı sistemine benzer sistemleri yakın zamanda başka ülkelerde de görebiliriz. ABD de nüfusun geneli üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı gözetim faaliyetlerine 11 Eylül terörist saldırıları sonrası hız vermiş ve gözetim faaliyetlerinin meşruluğunu yine terörizme karşı mücadeleye dayandırmıştı. 2013 yılında ortaya çıkan PRISM projesi de ABD’nin kapsamlı bir gözetim sistemi geliştirmek istediğini gösteriyordu (https://www.theguardian.com/world/2013/jun/06/us-tech-giants-nsa-data). Dolayısıyla yalnız Çin’de değil, başka ülkelerde de özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik genel bir eğilimden söz edilebilir.

Hükümetlerin internete yönelik sansür ve gözetim uygulamaları kabul edilemez. Ama teknoloji şirketlerinin gündelik yaşamı ve emek sürecini doğrudan etkileyen yeniliklerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Robotların insanları işsiz bırakıp bırakmayacağı tartışılırken Amazon’un geliştirdiği bileklikler insanların robotlaştırılmasının önünü açıyor. Bu bileklikler çalışanların hareketlerini takip ediyor ve yanlış bir şey yaptıklarında onları uyarıyor. Amazon’un yeni teknolojileri önce kendi içinde test ettiği daha sonra da bunların satışını yaptığı ve şirket içinde uyguladığı iş yönetim modelinin oldukça baskıcı olduğu biliniyor. Şirket kuruluşundan bugüne Google ve Facebook’tan farklı, çalışanların sınırlarını zorlayan bir çalışma kültürüne sahip. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos 1997’de, şirket henüz sadece kitap satarken, hissedarlara yazdığı mektupta şöyle diyordu (http://media.corporate-ir.net/media_files/irol/97/97664/reports/Shareholderletter97.pdf): “Uzun süre, sıkı veya akıllıca çalışabilirsiniz. Ama Amazon’da bu üçünden ikisini seçme şansınız yok.”

Amazon’un yeni teknolojisi ultrasonik ses sinyalleri ve radyo iletimlerinden yararlanarak çalışanın elinin envanter kutusuna göre konumunu takip ediyor ve gerektiğinde dokunsal geribeslemeyle çalışanın elini doğru kutuya doğru yönlendiriyor. Amazon, bu teknolojinin siparişlere yanıt vermek ve bunları paketlemek gibi zaman alıcı işleri kolaylaştıracağını, işçilerin bileklik yardımıyla işlerini daha hızlı yapabileceğini söylüyor. Amazon’un yeni uygulaması mahremiyet sorunları ve çalışanları robotlaştırması nedeniyle eleştiriliyor. Amazon’un hem eski ve hem de şimdiki çalışanları bu teknolojinin şirket içinde uygulanmasının, şirketin önceki uygulamaları düşünüldüğünde şaşırtıcı olmayacağını savunuyor. Uygulamaya maruz kalan çalışanlar robotlaşmaktan şikayetçi. Birçok şirket gibi Amazon da yapay zekadan verimliliği artırmak için yararlanıyor ve teknoloji çoğunlukla çalışanların takibi için kullanılıyor (https://www.nytimes.com/2018/02/01/technology/amazon-wristband-tracking-privacy.html).

Londra merkezli, yeni kurulan bir şirket olan StatusToday de müşterisi olan şirketlere yapay zekadan yararlanarak çalışanlarını gözetleme hizmeti sunuyor. Çalışanlar kaytarmaya başladıklarında veya hileci bir tutum gösterdiklerinde yazılım patrona bilgi veriyor. Yapay zeka yazılımı, çalışanların eriştiği dosyalara, bir dosyada veya web sitesinde ne kadar zaman harcadıklarına, kapılardan giriş çıkışlarına bakarak normal ve anormal davranışların değerlendirmesini yapıyor. Bir anomali tespit edildiğinde yöneticiler uyarılıyor. Örneğin bir kullanıcının daha önce hiç bakmadığı çok sayıda dosyayı kopyalamaya başlaması şüpheli durum olarak değerlendiriliyor. Klasik anti-virüs yazılımları oltalama mesajına karşı mesaj içeriğini incelerken StatusToday’in yöneticilerinden Mircea Dumitrescu bunun yerine kullanıcı davranışlarına odaklandıklarını belirtiyor. Bir diğer deyişle, Çin’in veya ABD’nin bütünü gözetleyerek sağladığı güvenlik stratejisi iş yerlerinde de uygulanıyor: Bütün çalışanların bütün hareketleri hakkında olabildiğince veri toplayarak anomalileri tespit etmek (https://www.newscientist.com/article/2119734-ai-tracks-your-every-move-and-tells-your-boss-if-youre-slacking/).

Yapay zeka, güvenlik ve verimlilik amacıyla, çalışanlarının omzunun üzerinden onları izliyor. Dumitrescu, şirketlerin geliştirdikleri sistemi kullanarak çalışanlarının evden çalışıp çalışamayacağına da karar verebileceğini söylüyor. Normal şartlarda, insanın gözetim hakkında bilgilendirilmesi ve kişiye bir seçme şansı verilmesi gerekiyor. Fakat ne Çin’deki Uygurlar’ın ne de emek gücünü satıp satmamakta “özgür” işçilerin böyle bir şansının olmadığını biliyoruz. Ayrıca bunun (firma bakış açısıyla bile) verimliliği artırıp artırmadığı şüpheli olmakla beraber çalışanların sağlığı üzerinde oldukça yıkıcı etkileri olabilir.

Geçen yıl da çalışanların derilerinin altına yerleştirilecek bir çiple takibinin yapılacağı hakkında haberler yayınlanmıştı (https://www.nytimes.com/2017/07/25/technology/microchips-wisconsin-company-employees.html). Bu da elde edilen veri miktarını artırarak insanların davranışlarının daha derin takibini ve yönlendirilmesini sağlayacak. Ama bir şeyin teknik olarak yapılabilir olması bir şirketin çalışanlarına veya bir hükümetin vatandaşlarına karşı bunu kullanmaya hakkı olduğu anlamına gelmemesi lazım. Robotların insanların yerini alıp alamayacağı ve yapay zekadaki ilerlemelerin insanlık için bir tehlike olup olmadığı hakkında yorumlar yapılıyor. Ama insanların robotlaştırılması veya yapay zekanın Taylor’ın “Bilimsel Yönetim İlkeleri”nden daha baskıcı fiili kullanımları neredeyse hiç tartışılmıyor. Bu yazıda amacım, bunları tartışmak değil; neden tartışılamadığını tartışmak. Çünkü büyülenmişcesine yeni teknolojiler peşinde koşuyor ve onları yüceltiyoruz.

Teknoloji dünyası mitlerle dolu. Mit, “Geleneksel olarak yayılan ya da toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren, Tanrı, Tanrıça, evrenin doğuşu ile ilgili imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküsü” (Dil Derneği Sözlüğü) olarak tanımlanıyor. Mosco’nun (2004) uyardığı gibi mitleri doğruluk ve yanlışlık bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. Mosco’ya (2004) göre doğru veya yanlış olan mitler değil, ölü veya canlı olan mitler var. Levi-Strauss (2013), bilimsel ve mitsel düşüncenin farklılıkları hakkında şunları yazmaktadır:

Bilimsel düşünme vasıtasıyla doğa üzerinde egemenlik kurabildik -yeterince açık olan bu noktayı ayrıntıyla ele almaya gerek yok- oysa mit, insana çevreye tahakküm edebileceği maddi gücü vermekte açıkça başarısızdır. Yine de mit insana, çok önemli bir şeyi, evreni anlayabileceği ve evreni anladığı illüzyonunu verir. Bu elbette sadece bir illüzyondur (s. 57).

Fakat mitleri gerçekliğin çarpıtılmasına indirgememek gerekiyor. Armstrong’un (2005) yazdığı gibi mitolojide “bir varsayım ortaya atar, inanç sistemleri aracılığıyla ona can verir, davranışlarımızı ona göre ayarlar, yaşantımıza etkisi üzerine kafa yorar, derken dünyamızın huzur bozucu bilmecesinde yepyeni bir ipucu yakaladığımızı keşfederiz.” Bu nedenle mit,

gerçeklere dayalı bilgi verdiği için değil, etkili olduğu için gerçektir. Ancak, eğer hayatın derin anlamına yepyeni bir ışık tutmuyorsa, başarısız olmuş demektir. Yok, eğer işe yararsa, açıkçası, zihnimizden ve gönlümüzden geçenleri değiştirmemize zorlar, yeni bir umut verir ve bizi daha dolu yaşamaya iteklerse, demek ki geçerli bir mittir.

Teknoloji tarihine baktığımızda ise mitler insanları harekete geçirmekte ve özellikle söz konusu teknoloji için toplumsal destek sağlanmasında etkili olmaktadır. Kimi zaman teknolojinin bir kurtarıcı olarak mitleştirilmesine paralel şeytanlaştırılma süreci de işliyor. Fakat her iki durumda da teknolojinin içinde geliştiği ekonomi politik koşullar göz ardı ediliyor. Armstrong’a (2005) göre bir mitin kalıplaşmış tek bir uyarlaması yok. Koşullar değiştikçe öyküler gözden geçirilerek yeni koşullara uydurulması gerekiyor. Teknoloji tarihinde de mitler bir süre sonra etkisini kaybediyor ve farklı teknolojilerde tekrar vücut buluyor.

Son 30 yıldır bilişim teknolojileri, özellikle de siberalan, merkezli mitlerle meşgulüz. Siberalanı açıklamak için dijital kütüphane, enformasyon otoyolu, elektronik ticaret, sanal topluluk ve dijital ekoloji gibi farklı metaforlar kullanılıyor ve interneti farklı açılardan düşünebilmemizi sağlıyorlar. Dijital kütüphane, enformasyonla dolu bir bilgisayara herhangi bir bilgisayardan herhangi bir zamanda erişimi; enformasyon otoyolu, ışık hızında iletişim sağlayan bir iletim kuşağını; elektronik ticaret, alıcıların satıcılarla karşı karşıya geldiği devasa bir pazar yerini; sanal topluluk, kişinin elektronik katılımını ve diğer insanlarla bilişsel olduğu kadar duygusal da bağlantılar kurmasını; dijital ekoloji, birbirine bağlı çok sayıda sörfçüden oluşan ve kendi başına büyüyen bir ekosistemin varlığını anlatıyor. Fakat bu metaforlar, siberalan hakkında yararlı imgelemler sunmalarına karşın mitolojinin aşkın ve moral gücünden yoksunlar. Önemliler ama mitlerden farklılar (Mosco, 2004).

Bu bağlamda, Mosco’nun (2004) asıl dikkat çektiği teknoloji tarihinde “…’nın sonu” olarak anlatılan mitler. En yaygınları da tarihin sonu, coğrafyanın sonu ve politikanın sonu mitleri. Bu mitlerde her şeyin değiştiği ve kendinden öncesinin önemsizliği savunulmakta, değişimin benzersizliği ve kaçınılmazlığı vurgulanmaktadır.

Tarihin, Coğrafyanın ve Politikanın Sonu

Tarihin sonu denilince ilk akla gelen isim kuşkusuz Francis Fukuyama’dır. Fukuyama, Tarihin Sonu adlı makalesini ilk kez 1989 yılında yayınlar. 1992’de makale kitaplaştırıldığında konjonktürün de etkisiyle tarihin sonu tezi büyük ilgi görür. Sovyetler Birliği çökmüş ve Çin piyasa ekonomisine yanaşmaktadır. Dolayısıyla liberalizmin zaferini ilan etmek için elverişli bir ortam vardır. Fukuyama’nın liberalizmin zaferi tezi siberalandaki mitlere de ideolojik destek sağlar. Fakat liberal demokrasinin zaferinin konuşulduğu günlerde dünya ekonomisi de büyük şirketlerin kontrolüne girmekte ve bu şirketlerin politik güçleri artmaktadır. Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel kararların küresel bir firma ağı tarafından alındığı bir yapı oluşmaktadır. Bu süreçte, özellikle internet etrafında oluşan bir iyimserlik ve gözü kapalılık vardır. İnsanların gelirleri, zenginlikleri, ırkları, cinsiyetleri arasındaki ayrımlar geçmişte kalmış ve bunun yerini teknoloji bağlamında oluşan kuşaklar arası bölünme almıştır: Yeni teknolojileri coşkuyla kucaklayan gençler ve onu anlayamayan dinozorlar. Örneğin MIT Medya Laboratuvarı’nın kurucu yöneticisi Nicholas Negroponte, 1995’ta yayımlanan Dijital Olmak (Being Digital) adlı kitabında bilgisayarların ürettiği ve dağıttığı sayıların maddi dünyanın atomlarından üstünlüğünü iddia etmektedir. Yeni dijital teknolojiler, temelde yeni bir dünya yaratmaktadır. Dijital olmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Dijital çağ, doğal olaylar gibi inkar edilemez veya durdurulamazdır. Her yeni kuşak kendinden öncekinden daha dijital olacaktır (Mosco, 2004).

Mosco (2004), kuşaklar arası bölünmenin Negroponte’in (1995) anlatısında olduğu gibi birçok bilişim teknolojisi mitinde temel bir yere sahip olduğuna dikkat çekmektedir. Örneğin Tapscott (1998) dijital teknolojiyle doğup büyüyen Ağ Kuşağı’nın (Net Generation) geldiğini ve “tarihte ilk kez” toplumun merkezinde yer alan bir yenilik hakkında çocukların ebeveynlerinden daha bilgili olduğunu yazmaktadır.

Negroponte (1998), eski dünyanın kast sisteminin siberalanda geçerli olmadığını savunur. Bill Gates (1999) de Önümüzdeki Yol adlı kitabında Adam Smith’in ideal piyasasının gerçekleşmesini görmektedir. Her şey farklı olacaktır. Yarına bir an önce ulaşabilmek için elinden geleni yaptığını yazan Gates’e (1999) göre bir şey çok açıktır:

Geleceğe arkamızı dönme seçeneğimiz yok. Kimsenin teknolojinin yaşamımızı değiştirip değiştirmeyeceği konusunda oy hakkı yoktur. Kimse uzun vadede verimli değişimi durduramaz çünkü pazar alanı, değişimi aldırmadan benimser (s. 10).

İlerleme, her koşulda olacağı için, önlemeye çalışmak yerine en iyi biçimde yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum (s. 11).

Aslında sona eren tarih değil bildiğimiz zamanın sonudur. Negroponte, Gates, Tapscott vd. yeni zamanı, bilgisayar çağını müjdelemektedir. Yığınların, sınıfların ve gücün çatışmasının analog anlatısı olan tarih, yerini yeni bir dijital başlangıca bırakır (Mosco, 2004).

Tarihin sonu miti insanın zamanla ilişkisini dönüşümü hakkındadır. Coğrafyanın sonu miti ise insanın mekanla ilişkisindeki dönüşümü ifade eder. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin yakınsaması sonucunda herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde enformasyon alışverişi hızlı ve verimli biçimde yapabilmektedir. Bir değişim vardır; ama The Economist’in baş editörlerinden Frances Cairncross (1997), bu değişime mitsel bir anlam da yüklemektedir. Bu seferki devrim, yine bir şeyin, coğrafyanın, sonudur. Ardından bu son dünya barışı, suçta kitlesel düşüş, sürtünmesiz piyasalar ile ilişkilendirilmektedir. Yine bilgisayarın temel rolü vardır. Kameralı gözetimle suç oranlarının düşeceğine inanılmaktadır. Ülkelerin birbirine bağımlı hale gelmesi, küresel ticaretin ve yabancı yatırımların artması ile insanlar daha özgür haberleşecekler ve dünyanın diğer ucundaki insanların düşüncelerini daha iyi anlayabileceklerdir. Karşılıklı anlayışın artması dünya barışını geliştirecektir. Olaylardan daha çok haberdar olabilen vatandaşlar anlaşmazlıkları kışkırtan politikacıların propagandalarından daha az etkilenecektir.

Ülkeler arasındaki sınırların anlamsızlaşmasına benzer bir dönüşüm kurumlar için de söz konusudur. Katı bürokratik bölünmelerin yerini sanal kuruluşlar, yatay örgütlenmeler ve esnek uzmanlaşma almaktadır. Temel tema yine büyük ve durdurulamaz bir dönüşümün eşiğinde olduğumuzdur. Yine fiziksel olanı göz ardı etmeye veya reddetmeye karşı eğilim vardır.

Politikanın sonu miti ise iletişim teknolojilerinin gelişiminin iktidarı halka daha yakın yapacağını savunmaktadır. Diğer sonlu mitlerde olduğu gibi burada da anlatılmak istenen gerçek anlamda politikanın değil de bildiğimiz anlamda politikanın son bulduğudur. Yatay örgütlenmeler, dikey ve katı örgütlenmelerin yerini almakta, doğrudan demokrasiye ortam sağlamaktadır. Sınıflar ve ekonomik örgütlenmeler geleneksel politikada kalmakta, insanlar ağda kendilerini birey olarak ifade edebilmektedir.

Eğer bilişim teknolojileri hakkındaki bu mitler sadece bilişim teknolojilerine ve internete özgü olsaydı “herkes yanılabilir” diye düşünülebilir ve üzerinde durmaya gerek olmayabilirdi. Ancak teknoloji tarihinde mitler oldukça popüler. Mosco’ya (2004) göre bunun nedeni her seferinde büyük vaatlerle tarih sahnesine çıkan mitleri kolektif olarak unutmamız. Tarihin güncel teknolojiler hakkında bir şey söylemesini ve geleceğin resmini çizmesini bekleyemeyiz. Ama tarih, ne zaman yeni bir teknoloji icat edilse onu takip eden mitlerle dolu. Mitlerin geçerlik kazanması ve yaygınlaşması için dışarıdan güçlü bir baskı var: Elektronik ütopyalardan söz eden vizyonerler (şimdilerde kendilerine futurist, gelecekçi, deniliyor), iyi bir hikaye arayan kitle iletişim araçları, gelecekteki yeni şeyle özdeşleştirilmeyi isteyen politikacılar, yaşamı dönüştürecek teknolojiyi pazarlamak isteyen işletmeler, halkla ilişkiler firmaları ve reklamcılar. Ama bu dış güçlerin yanında insanlar, yaşadıkları çağın biricikliğine de inanmak istiyor. Ve böylece tarih sürekli tekrarlanıyor. Her önemli teknolojik değişimden sonra benzer tezler yineleniyor: Bu teknoloji her şeyi değiştirecek. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Tarihin sonuna geldik.

Mosco’nun (2004) belirttiği gibi insanlar kendilerinden önceki kuşakların da aynı duygular içinde olduğunu çoğu zaman atlıyorlar. Oysa tarih, coğrafya ve politika, 1850’lerde de telgrafla sona ermişti. Bundan birkaç on yıl sonra elektriğin şehirleri aydınlatmasıyla tarih bir kez daha sona ermiş ve elektriğin gündelik hayat içinde sıradanlaşmasıyla bu da unutulmuştu. Telefon bir kez daha tarihin sonunu getirmiş; onu yerini de zamanda, mekanda ve sosyal ilişkilerde kökten değişimler getirme vaadinde bulunan radyo almıştı. 1950’lerde umutlar televizyona, 1960’larda ise kablolu televizyona yönelmişti. Her birinde benzer mitsel örüntüler vardı.

Telgraf, Elektrik, Radyo ve Televizyon Mitleri

Telgrafla beraber mesajların artık habercilerden daha hızlı yol alabilmesi iletişimde önemli bir sıçramaydı. Telgrafın önemini anlamak için onu bugünle değil kendinden önceki durumla karşılaştırmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 1840’larda bir mesajın kodlanması veya kodun çözülmesi 15 ile 30 dakika arasında değişiyordu. Bugünkü anlık mesajlaşma sistemleri ile karşılaştırıldığında oldukça uzun bir süre. Fakat telgraf öncesinde bir mesajın Paris’ten Toulon’a at sırtında gitmesi üç gün, posta arabasıyla gitmesi ise bir hafta almaktaydı (Headrick, 2011).

Bu büyük teknolojiden etkilenenler, telgrafın olayların bilgisini hızla insanlara ileteceğini ve böylece yanlış anlamaların önüne geçileceğini, telgrafın tüm dünyada barışı ve uyumu ilerleteceğini yazıyordu. Telgraf uluslar arasında bir sinir sistemi olacaktı. Savaşlar sona erecek, barışın krallığı kurulacaktı. Telgraf, sanayi devriminin ortaya çıkardığı ırklar ve sınıflar arasındaki ayrımlara son verecek, toplumun uyum içinde birlikteliğini sağlayacaktı. Telgrafçılar zamanın kahramanları olarak görülüyorlardı. Telgraftan sonraki teknolojilerde de sıklıkla rastlayacağımız gibi iletişimdeki gelişmenin insanların yalnızlığına son vereceği, farklı yerlerde yaşayan insanları birbirine bağlayacağı ve evrensel insanın evrensel kardeşliğini hayata geçireceği yazılıyordu. Tüm dünya ulusları yaşamsal bir kordonla bağlandığında eski ön yargılar ve düşmanlıklar son bulacak, telgraf dünyadaki tüm uluslar arasında fikir alışverişinin aracı haline gelecekti.

Elektrik ise yeni yaşamın habercisiydi. Fuarlarda yapılan aydınlatma gösterileri ve elektriğin sokakların aydınlatılmasında kullanılmasından büyülenenler bunu yine mitsel anlatımlarla ifade ediyorlardı. Aydınlanan sokaklar gücünün zirvesindeki Atina şehriyle karşılaştırılıyordu. Elektriğin aşkınlığını anlatmak için kimi zaman da İncil’e başvuruluyordu. Elektrik, gecenin ve kötü büyünün karanlığına karşı bilimin iyi büyüsü olarak görülüyordu. Elektrik, karanlığı yok edecek şehirlere sürekli gün ışığı getirecekti. Elektrik, o kadar devrimciydi ki onu tanrılara bir meydan okuma olarak görenler vardı. Amatör bir şairin dizelerinde, elektriğin sihirli sanatını öğrenen ölümlülerin baş tanrı Jüpiter’e meydan okuması anlatılmaktaydı. Dönemin bilimcileri ve elektrik uzmanları da elektriğin mitsel ve sihirsel doğasına destek oluyorlardı. Edison Şirketi’nin temsilcisinin Boston’da verdiği bir derste yaptığı gösteride önce ziller çalar, davullara vurulur. İzleyiciler doğal ve doğal olmayan sesler duyarlar. Ardından dolap izleyicilere doğru döner. İzleyicilerin karşısında gözlerinden çeşitli renklerde ışıklar saçan kafatasları vardır.

Fakat elektrik de bir süre sonra sıradanlaşır. 1880’de bir dükkanın camekanında yer alan ark ışığı kalabalıkları kendisine çekmektedir. 1885’te ışıklandırılmış bir konak kalabalıkları etkilemektedir. 1890’larda ilk elektrikli tabelalar ortaya çıkar. İnsanlar zamanla her birine ilgilerini kaybederler. Elektrik sıradanlaştıktan sonra yerini yeni teknoloji mitlerine bırakır. Fakat elektrikle yeni tanışan yerlerde mit yine geçerlidir. 1940’larda elektrikle yeni tanışan Amerikalı bir köylü yeryüzündeki en muhteşem şeyin insanın kalbinde tanrı sevgisine sahip olması olduğunu, sonraki muhteşem şeyin ise evindeki elektrik olması olduğunu söylemektedir.

Telefon da yeni bir düzen getirecektir. Uzaktan alışverişe olanak vererek yeni iş olanakları açacak ve telefonla alışveriş, ev işi yükünü azalttığından “kadın köleleri” özgürleştirecektir. Strese bağlı sinirlilik durumuna karşı koruyacak, ailenin güvenliğini sağlayacak, evdeki angaryaları azaltacak ve yazmayı çağdışı yapacaktır. Telefon ulusu kurtaracak bir cihazdır; kullanımı tüketici tercihi değil, iyi bir kocanın veya vatandaşın ahlaki sorumluluğudur. Telefon görüşmeleri, şaşalı ve zenginlik gösterisi haline gelen toplantıları gereksizleştirecek ve telin her iki ucunda insanların eşit olduğu bir iletişim gerçekleşecektir. Bazıları bundan endişe duyarken bazıları da sınıfsal sınırların ortadan kalkacağını düşünür. Ama mit her koşulda geçerliliğini korur: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Telefon miti de bir süre sonra yerini sıradanlığa bırakır. 1890’larda telefonla tanışanlar ondan büyük bir huşuyla söz ederken 1910’larda telefon artık sıradan bir cihazdır. Ardından teknoloji miti radyoda canlanır.

RCA’nın (Radio Corporation of America) Başkanı James G. Harbord’a göre radyoyu matbaayla karşılaştırmak gerekiyordu ve radyonun da matbaaya benzer bir etkisi olacaktı. Kendinden önceki telgraf, elektrik ve telefon gibi çağının mucizesiydi. Kendinden önceki mitler gibi toplumsal dayanışma ve dünya barışına hizmet edecek bir güçtü. Mosco’nun (2004) altını çizdiği gibi General Electric’in radyoyu yeryüzünde genel ve kalıcı barışın bir aracı olarak görmesi anlaşılır bir durumdu. RCA’nın sahibiydi ve yayıncılığın gelişmesinde büyük çıkarı vardı. Kablosuzun babası olarak görülen Guglielmo Marconi’nin radyoyu dünya barışı için bir umut olarak görmesinde de şaşılacak bir şey yoktu. Fakat radyo, sıradan insanlar tarafından da barışın bir aracı olarak görülmekteydi. Radyonun halkın siyasetçileri doğrudan duyup değerlendirme yapabilmesine yardımcı olacağı düşünülüyordu. Bunun sonucunda politika yapma biçimi değişecekti.

Radyonun otonom bir güç olması ve Amerikan kültürünü baştan aşağı değiştirmesi bekleniyordu. Radyonun benzersiz ve kendi tarihini yapan makine olduğu yazılıyordu. Radyo, eğitimi de dönüştürecekti. Artık her ev, Carnegie Hall’ın veya Harvard Üniversitesi’nin bir uzantısı olma potansiyeline sahipti. Bunun yanında radyo hakkındaki beklentiler son 30 yıldır internet hakkında yazılanlara oldukça benziyordu. Çoğu yerde gençlerin internetin getirdiği kültüre daha hızlı ayak uydurduğu ve daha yaşlı olanların bocaladığı dile getiriliyordu. Bilgisayar dünyasının hackerları gibi radyo oğlanları (radio boys) vardı. Yeni teknolojiyi yetimleri kurtarmak, suçluları yakalamak ve denizlerdeki gemileri kurtarmak için kullanan radyo oğlanlarının kahramanlıkları anlatılıyordu. Bu tip söylentilerin yanı sıra reklamlar ve dergilerde anlatılan hikayeler genç erkekleri heyecanlandırıyordu. Amatör radyoculuğu hobi edinen bir genç erkekler kuşağı ortaya çıkmıştı. Alıcılar yapıyor, radyo cihazları geliştiriyor, temel düzeyde ulusal ve hatta uluslararası sinyal ağları inşa etmeye çalışıyorlardı. Ebeveynler çocuklarının radyoyla meşgul olmasından memnundular. Mosco’ya (2004) göre günümüzün bilgisayar heveslileri ile karşılaştırıldığında radyo, evrensel saf iyiyi temsil ediyordu. İnternetten farklı olarak radyoda çocuklar için tehlikeli olabilecek pornografi ve şiddet içerikli görüntüler, siberalan avcıları yoktu.

1920’lerin sonlarına doğru radyonun sihri dağılmaya başlar. Önce ordu, daha sonra da büyük şirketler bu yeni aracın değerini anlamıştır. Genç amatörler ve eğitimciler gibi radyo üzerine kurulu ütopyaları olan kesimleri oyundan çıkarmak için lobi faaliyetlerine girişirler. Radyo, hükümetlerin ve şirketlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde dönüşmeye başlamıştır.

Televizyon ise sahneye iki kez çıkacaktı. İlki 1950’lerdeydi. Radyodaki hayalleri tekrar gündemdeydi: Demokrasi, dünya barışı, sosyal uyum, eğitimle kitlelerin dönüştürülmesi. Eğitimdeki öğretmen yetersizliği ve yoksullara erişim sıkıntısı gibi sorunların televizyonla aşılabileceğine inanılıyordu. Ayrıca televizyonun en büyük üstünlüğü eğitime görsel yöntemleri ve teknikleri katarak eğitimi daha eğlenceli ve ilgi çekici yapacak olmasıydı. Hatta Colgate Üniversitesi rektörüne göre televizyon, tuğla ve harçtan yapılan sınıflarıyla biçimsel üniversitelerin gerekliliğini de sorgulattıracaktı. Devlet adamlarının uluslararası görüşmelerde sergileyecekleri imajları ve dostane jestlerinin televizyondan gösterilmesi dünya barışına katkıda bulunacaktı. Artık bir televizyon öncesi çağ vardı, bir de televizyon sonrası çağ. Daha çok iletişim insanları hem kendi ulusları hem de dünya için daha iyi vatandaşlar yapacaktı. Yabancı olan şeyler kaybolacaktı. Salonunuzdaki televizyondan size seslenen biri ne kadar yabancı olabilirdi ki?

Televizyon, çağın sihirbazıydı. Amerikalı din adamları da televizyonda büyük potansiyel görüyorlardı. Radyo oğlanlarında olduğu gibi televizyon da gençlere yeni fırsatlar sunuyordu. Televizyon, çocukları sihirli bir halının üzerine koyacak ve çocuklar kablosuz olarak dünyanın herhangi bir yerini görebileceklerdi. Televizyon, bilimsel zihne sahip olan veya araştırma ve gösteri yeteneği olan gençlere bir cennet vaadinde bulunuyordu.

Tüm bu iyimserliğe rağmen televizyon daha çok radyonun görüntülü devamı olarak görülmekteydi. Kablolu televizyonun vaatleri ise internetinkilere çok benziyordu. Kablolu televizyoncular da “enformasyon otoyolu”nun gerekliliğine inanıyorlardı. 1960’larda otomobil trafiğini iyileştirmek ve modernleştirmek için önemli sübvansiyonlar sağlanmıştı. 1970’lerde de enformasyonun ve fikirlerin alışverişini iyileştirmek için benzer bir ulusal taahhüt talep ediliyordu. Eğitim vaadi yine ön plandaydı. William Paterson College, kablolu televizyondan doktorlara takviye kursu vermeyi planlıyordu. Ayrıca kablolu televizyonun sunduğu çift yönlü iletişim sayesinde öğretmenler engelli ve evden çıkamayan çocuklara uzaktan eğitim verebilecekti. Yolda harcanan zamanın azalması öğretmenlerin daha çok öğrenciye erişebilmesini sağlayacaktı. Vatandaşlar, hükümet yetkilileriyle doğrudan iletişime geçebileceklerdi. Sokakların ve dükkanların merkezi bir yerden gözetlenmesi suç oranlarını azaltacaktı.

Bilişim Hizmeti

Kısacası, 150 yıldır hep bir şeylerin sona erdiği ve yeni bir çağda olduğumuz söyleniyor. Mosco’nun (2004) belirttiği gibi bu mitlerin iki yönü var. Mitler, topluluk ve demokrasi için gerçek bir arzuyu ifade ediyorlar. Bu hikayelere inanmak istediğimiz için inandık. Fakat diğer yandan mitlerin gizledikleri vardı. Teknoloji farklı sınıfların çıkar çatışmalarını ortadan kaldıramazdı ama mitler teknolojiyi siyaset dışına iterek sermayenin bir avuç şirketin elinde yoğunlaşmasını, bu şirketlerin artan gücünü ve metalaşmayı gizlediler. Örneğin Negroponte’nin, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich’e yazdığı aşağıdaki mektuba bakalım:

Sevgili News,

Dijital çağ için verdiğin desteği derinden takdir ediyoruz. Atom dünyasından bitlerin dünyasına geçerken bu devrimin büyüklüğünü (belki 10,5 ölçeğinde toplumsal değişim) açıklayacak sizin gibi liderlere ihtiyaç var. Alvin ve Heidi Toffler, mükemmel danışmanlar; onları dinlemeniz sizin yararınızadır. Küresel enformasyon altyapısı, diğer ulusların telekomünikasyonlarını serbestleştirme ve özelleştirmelerine yardımcı olmak (zorlamak diye okuyun) için, çok partili işbirliğine ihtiyaç duyuyor. Bilgi çağını yaymak için dünyaya ulaştıkça insanlar sizi dinleyecektir.

Mektup kutsal bir cümleyle (“Atom dünyasından bitlerin dünyasına geçerken”) başlamaktadır. Ardından eserleri mitsel masallarla dolu peygamberlerin (“Alvin ve Heidi Toffler”) adını anmaktadır. En son cümle de Gingrich’in kutsal misyonuna değinmektedir. Fakat Mosco (2004) asıl olarak ondan önceki cümleye dikkati çeker. Negroponte, diğer ulusların telekomünikasyonlarını serbestleştirme ve özelleştirmelerine yardımcı olmaktan hatta zorlamaktan bahseder. Tarihin, coğrafyanın ve politikanın bittiği yerde neoliberalizm başlamaktadır. (Bizdeki Telekom özelleştirmesinde de birçok insan daha hızlı ve kaliteli internet arzusuyla özelleştirmeyi desteklemiş; kamu kurumundan hizmet alan vatandaş olmak yerine müşteri olmayı tercih etmişti. Sonuç ortada…)

Teknoloji mitlerinin vaatlerinin gerçekleşmemesi söz konusu teknolojilerin toplumsal etkilerinin olmadığı anlamı taşımamalıdır. Mosco (2004) teknolojinin toplumsal etkisinin mitsel dönem sona erdikten ve teknoloji sıradanlaştıktan sonra çok daha büyük olduğunu vurgulamaktadır. Elektriğin caddeleri aydınlattığı, suçu ortadan kaldıracağının, dünyaya barış ve uyum getireceğinin konuşulduğu günler sona erdikten sonra elektrik insanların yaşamını değiştirmeye ve toplumu yeniden örgütlemeye başlamıştır. İnsanlar elektriği tek başına bir harikuladelik olarak değil de toplumdaki diğer güçlere yardımcı olarak görmeye başladıklarında elektrik olağanüstü bir güç haline gelmiştir. Evlerdeki ve işyerlerindeki ayrık jeneratörler bırakılıp elektrik bir kamu hizmeti olarak görülmeye başlandığında toplum gerçek anlamda yeni bir güce erişebilmiştir. Ancak burada temel sorun mitlerin gizlediği, daha önce sahne arkasında olan ve gelişen güçlerin bu sıradanlık döneminde teknolojinin gelişiminde ve ne için kullanılacağı hakkında daha belirleyici olabilmeleridir.

Bilişim teknolojileri de benzer bir yol takip edecek gibi görünüyor. Google Brain projesinin kurucularından ve şu anda Baidu’nun yapay zeka bölümünün başında olan Andrew Ng, yapay zekayı yeni elektrik olarak tanımlıyor (https://www.youtube.com/watchv=21EiKfQYZXc&t=33m27s) ve açıkça büyük şirketlerin birçok ürünü, ürünün kendisinden bir gelir elde etmek için değil veri toplamak için piyasaya sürdüğünü, veriyi başka bir üründe paraya dönüştürdüklerini söylüyor. Bir diğer deyişle veri, günümüzdeki yapay zeka araştırmalarının yakıtı. Dolayısıyla en çok kullanıcı verisine sahip olan şirketlerin yapay zeka araştırmalarında da bir adım önde olmaları şaşırtıcı değil. Artık kişisel verilerde mahremiyeti de aşan bir durum var.

Bu nedenle, veri miktarını inanılmaz boyutlarda artıracak olan Dördüncü Sanayi Devrimi ve Nesnelerin İnterneti gibi hikayelerin peşine takılmadan önce verinin önemini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Douglas Hill’in The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında tartıştığı bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesinin yakın zamanda hayata geçirileceğini düşünüyorum. Elektrik ve su hizmeti gibi bilişim ve yapay zeka hizmeti sunulacak. Bu hizmetler, toplumda var olan eşitsizlikleri daha da derinleştirecek biçimde mi olacak yoksa insanların bilişim hizmetlerine eşit olarak erişebildiği eşitlikçi bir toplumun temellerini mi atacak? Geleceğin nasıl olacağında verinin mülkiyeti belirleyici bir parametre olacak. Verinin vatandaşlarca kontrol edildiği ve belirli sorumlulukları yerine getiren girişimcilerin araştırmasına açık, ortak bir zenginlik olarak ele alınması Google, Facebook, Amazon, Apple ve Microsoft gibi tekellerin tasarladığından daha eşitlikçi bir dünyaya götürecektir.

Kaynaklar

Armstrong, K. (2005). Mitlerin Kısa Tarihi.(çev. Dilek Şendil). İstanbul: Merkez Kitaplar.

Cairncross, F. (1997). The Death of Distance. Harvard Business School Press.

Gates, B. (1999). Önümüzdeki yol. Arkadaş Kitabevi.

Headrick, D. (2011). Optik Telgraf. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Levi-Strauss, C. (2013). Mit ve Anlam, Çev. Gökhan Yavuz, İstanbul: İthaki Yayınları.

Mosco, V. (2004). The Digital Sublime: Myth, power, and cyberspace. Mit Press.

Negroponte, N. (1995). Being Digital. Knopf

Negroponte, N. (1998). Beyond digital. Wired, December: 288.

Tapscott, D. (1998). Growing Up Digital: The Rise of the Net Generation. McGraw-Hill.

19 Haziran 2018

Posted In: Bilişim Hizmeti, Bulut Bilişim, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, Gözetim, ifade özgürlüğü, Özgür yazılım, radyo, sansür, Tarihin Sonu, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Yapay Zeka

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com