Teknoloji Mitleri

Her 100 metrede bir polis gözetleme binasının önünden geçiyorsunuz. Cadde köşelerine ve elektrik direklerine yerleştirilen kameralar yüzünüzü algılıyor ve hareketlerinizi takip ediyor. Farklı kontrol noktalarında polis memurları kimlik kartlarınızı, irisinizi ve telefonunuzun içeriğini tarıyor. Süper market ve bankalarda yeniden taranıyorsunuz. Çantanız x ışını cihazından geçerken polisler ellerindeki çubuklarla üstünüzü arıyor. Bu uygulama, özellikle belirli bir etnik gruba üyeyseniz geçerli. Biyometrik verileriniz, veritabanlarındaki kimlik bilgileriniz ile eşleştirildikten sonra güvenilir, normal ve tehlikeli olarak sınıflandırılıyorsunuz. Müze ve alışveriş merkezi gibi yerlere girişiniz, otellerde konaklamanız, yakıt almanız, bir apartman dairesini kiralamanız veya iş başvurunuz bu sınıflandırmaya göre değerlendiriliyor (https://www.nytimes.com/2018/02/03/opinion/sunday/china-surveillance-state-uighurs.html ve https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-01-17/china-said-to-test-facial-recognition-fence-in-muslim-heavy-area).

Bir karşı ütopya gibi görünse de Çin’in kuzeybatısındaki Uygurlar, bu şartlar altında yaşamaktadır. Çin’in bir tarafında kurşun hızında trenler, lüks alışveriş merkezleri ve tüketiciler için ileri teknoloji uygulamaları varken Sincan Uygur Özerk Bölgesi adeta bir gözetim teknolojileri laboratuvarı olarak çalışıyor. Tehlikeli olarak sınıflandırılan biri güvenli olarak işaretlenmiş bir bölgeye 300 metreden fazla yaklaşırsa yetkililer hemen harekete geçiyor. Görünmez ama etki alanı geniş ve derin bir iktidar var. Uygurlar’ın DNA bilgileri devlet tarafından yapılan sağlık taramalarında toplanmış. Tüm araçlara GPS takip cihazları kurulmuş. Mobil telefonlara casus yazılım kurma zorunluluğu var. Polisin insanlar arasındaki iletişimi izlemesine imkan veren WeChat uygulaması dışında bir iletişim yazılımı kurmak yasak. Uygurlar bir bıçak aldıklarında kimlik numaraları bıçağın ağzına kare kod olarak işleniyor.

Bir zamanlar, kimlik soran görevliler otoriterliğin sembolüydü. Şimdi daha “ileri” bir aşamadayız. Amerikalılar’ın fotoğraflarından bir veritabanı oluşturmaya çalışan FBI’ın çalışmaları henüz deney aşamasında olmasına karşın Çin yönetimi kurduğu dijital gözetim sistemi ile diğer ülkelerin bir adım önüne geçmiş durumda. Ayrıca Çin, 17,3 milyar dolarlık küresel video gözetim piyasasının %46’sına, verileri analiz eden derin öğrenme destekli sunucuların da dörtte üçüne sahip. 2015’te Çin’in iç güvenlik için 146 milyar dolar ayırdığı duyurulmuştu; bu miktar, o zamanki askeri bütçeden daha fazlaydı. Sincan’daki uyarı sisteminin geliştirilmesine Uygurlar’ın 2013 ve 2014 yıllarındaki ölümcül saldırıları ve bazı Uygurlar’ın şu anda Suriye’de savaşıyor olması nedeniyle, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in emriyle başlanmış. Sistem, terörist faaliyetleri önceden tespit edebilmek amacıyla sıradan vatandaşların işleri, hobileri, tüketim alışkanlıkları gibi davranışları hakkında veri toplayan, devlet destekli Çin Elektronik Teknoloji Grubu tarafından geliştiriliyor. Gözetim ve sansür denilince ilk akla gelen ülke Çin olsa da Arap Baharı’ndan sonra bazı Arap ülkelerinin gözetim amacıyla bu tip sistemlere sahip olduğunun ortaya çıktığını hatırlayalım. Çin’in uyarı sistemine benzer sistemleri yakın zamanda başka ülkelerde de görebiliriz. ABD de nüfusun geneli üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı gözetim faaliyetlerine 11 Eylül terörist saldırıları sonrası hız vermiş ve gözetim faaliyetlerinin meşruluğunu yine terörizme karşı mücadeleye dayandırmıştı. 2013 yılında ortaya çıkan PRISM projesi de ABD’nin kapsamlı bir gözetim sistemi geliştirmek istediğini gösteriyordu (https://www.theguardian.com/world/2013/jun/06/us-tech-giants-nsa-data). Dolayısıyla yalnız Çin’de değil, başka ülkelerde de özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik genel bir eğilimden söz edilebilir.

Hükümetlerin internete yönelik sansür ve gözetim uygulamaları kabul edilemez. Ama teknoloji şirketlerinin gündelik yaşamı ve emek sürecini doğrudan etkileyen yeniliklerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Robotların insanları işsiz bırakıp bırakmayacağı tartışılırken Amazon’un geliştirdiği bileklikler insanların robotlaştırılmasının önünü açıyor. Bu bileklikler çalışanların hareketlerini takip ediyor ve yanlış bir şey yaptıklarında onları uyarıyor. Amazon’un yeni teknolojileri önce kendi içinde test ettiği daha sonra da bunların satışını yaptığı ve şirket içinde uyguladığı iş yönetim modelinin oldukça baskıcı olduğu biliniyor. Şirket kuruluşundan bugüne Google ve Facebook’tan farklı, çalışanların sınırlarını zorlayan bir çalışma kültürüne sahip. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos 1997’de, şirket henüz sadece kitap satarken, hissedarlara yazdığı mektupta şöyle diyordu (http://media.corporate-ir.net/media_files/irol/97/97664/reports/Shareholderletter97.pdf): “Uzun süre, sıkı veya akıllıca çalışabilirsiniz. Ama Amazon’da bu üçünden ikisini seçme şansınız yok.”

Amazon’un yeni teknolojisi ultrasonik ses sinyalleri ve radyo iletimlerinden yararlanarak çalışanın elinin envanter kutusuna göre konumunu takip ediyor ve gerektiğinde dokunsal geribeslemeyle çalışanın elini doğru kutuya doğru yönlendiriyor. Amazon, bu teknolojinin siparişlere yanıt vermek ve bunları paketlemek gibi zaman alıcı işleri kolaylaştıracağını, işçilerin bileklik yardımıyla işlerini daha hızlı yapabileceğini söylüyor. Amazon’un yeni uygulaması mahremiyet sorunları ve çalışanları robotlaştırması nedeniyle eleştiriliyor. Amazon’un hem eski ve hem de şimdiki çalışanları bu teknolojinin şirket içinde uygulanmasının, şirketin önceki uygulamaları düşünüldüğünde şaşırtıcı olmayacağını savunuyor. Uygulamaya maruz kalan çalışanlar robotlaşmaktan şikayetçi. Birçok şirket gibi Amazon da yapay zekadan verimliliği artırmak için yararlanıyor ve teknoloji çoğunlukla çalışanların takibi için kullanılıyor (https://www.nytimes.com/2018/02/01/technology/amazon-wristband-tracking-privacy.html).

Londra merkezli, yeni kurulan bir şirket olan StatusToday de müşterisi olan şirketlere yapay zekadan yararlanarak çalışanlarını gözetleme hizmeti sunuyor. Çalışanlar kaytarmaya başladıklarında veya hileci bir tutum gösterdiklerinde yazılım patrona bilgi veriyor. Yapay zeka yazılımı, çalışanların eriştiği dosyalara, bir dosyada veya web sitesinde ne kadar zaman harcadıklarına, kapılardan giriş çıkışlarına bakarak normal ve anormal davranışların değerlendirmesini yapıyor. Bir anomali tespit edildiğinde yöneticiler uyarılıyor. Örneğin bir kullanıcının daha önce hiç bakmadığı çok sayıda dosyayı kopyalamaya başlaması şüpheli durum olarak değerlendiriliyor. Klasik anti-virüs yazılımları oltalama mesajına karşı mesaj içeriğini incelerken StatusToday’in yöneticilerinden Mircea Dumitrescu bunun yerine kullanıcı davranışlarına odaklandıklarını belirtiyor. Bir diğer deyişle, Çin’in veya ABD’nin bütünü gözetleyerek sağladığı güvenlik stratejisi iş yerlerinde de uygulanıyor: Bütün çalışanların bütün hareketleri hakkında olabildiğince veri toplayarak anomalileri tespit etmek (https://www.newscientist.com/article/2119734-ai-tracks-your-every-move-and-tells-your-boss-if-youre-slacking/).

Yapay zeka, güvenlik ve verimlilik amacıyla, çalışanlarının omzunun üzerinden onları izliyor. Dumitrescu, şirketlerin geliştirdikleri sistemi kullanarak çalışanlarının evden çalışıp çalışamayacağına da karar verebileceğini söylüyor. Normal şartlarda, insanın gözetim hakkında bilgilendirilmesi ve kişiye bir seçme şansı verilmesi gerekiyor. Fakat ne Çin’deki Uygurlar’ın ne de emek gücünü satıp satmamakta “özgür” işçilerin böyle bir şansının olmadığını biliyoruz. Ayrıca bunun (firma bakış açısıyla bile) verimliliği artırıp artırmadığı şüpheli olmakla beraber çalışanların sağlığı üzerinde oldukça yıkıcı etkileri olabilir.

Geçen yıl da çalışanların derilerinin altına yerleştirilecek bir çiple takibinin yapılacağı hakkında haberler yayınlanmıştı (https://www.nytimes.com/2017/07/25/technology/microchips-wisconsin-company-employees.html). Bu da elde edilen veri miktarını artırarak insanların davranışlarının daha derin takibini ve yönlendirilmesini sağlayacak. Ama bir şeyin teknik olarak yapılabilir olması bir şirketin çalışanlarına veya bir hükümetin vatandaşlarına karşı bunu kullanmaya hakkı olduğu anlamına gelmemesi lazım. Robotların insanların yerini alıp alamayacağı ve yapay zekadaki ilerlemelerin insanlık için bir tehlike olup olmadığı hakkında yorumlar yapılıyor. Ama insanların robotlaştırılması veya yapay zekanın Taylor’ın “Bilimsel Yönetim İlkeleri”nden daha baskıcı fiili kullanımları neredeyse hiç tartışılmıyor. Bu yazıda amacım, bunları tartışmak değil; neden tartışılamadığını tartışmak. Çünkü büyülenmişcesine yeni teknolojiler peşinde koşuyor ve onları yüceltiyoruz.

Teknoloji dünyası mitlerle dolu. Mit, “Geleneksel olarak yayılan ya da toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren, Tanrı, Tanrıça, evrenin doğuşu ile ilgili imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküsü” (Dil Derneği Sözlüğü) olarak tanımlanıyor. Mosco’nun (2004) uyardığı gibi mitleri doğruluk ve yanlışlık bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. Mosco’ya (2004) göre doğru veya yanlış olan mitler değil, ölü veya canlı olan mitler var. Levi-Strauss (2013), bilimsel ve mitsel düşüncenin farklılıkları hakkında şunları yazmaktadır:

Bilimsel düşünme vasıtasıyla doğa üzerinde egemenlik kurabildik -yeterince açık olan bu noktayı ayrıntıyla ele almaya gerek yok- oysa mit, insana çevreye tahakküm edebileceği maddi gücü vermekte açıkça başarısızdır. Yine de mit insana, çok önemli bir şeyi, evreni anlayabileceği ve evreni anladığı illüzyonunu verir. Bu elbette sadece bir illüzyondur (s. 57).

Fakat mitleri gerçekliğin çarpıtılmasına indirgememek gerekiyor. Armstrong’un (2005) yazdığı gibi mitolojide “bir varsayım ortaya atar, inanç sistemleri aracılığıyla ona can verir, davranışlarımızı ona göre ayarlar, yaşantımıza etkisi üzerine kafa yorar, derken dünyamızın huzur bozucu bilmecesinde yepyeni bir ipucu yakaladığımızı keşfederiz.” Bu nedenle mit,

gerçeklere dayalı bilgi verdiği için değil, etkili olduğu için gerçektir. Ancak, eğer hayatın derin anlamına yepyeni bir ışık tutmuyorsa, başarısız olmuş demektir. Yok, eğer işe yararsa, açıkçası, zihnimizden ve gönlümüzden geçenleri değiştirmemize zorlar, yeni bir umut verir ve bizi daha dolu yaşamaya iteklerse, demek ki geçerli bir mittir.

Teknoloji tarihine baktığımızda ise mitler insanları harekete geçirmekte ve özellikle söz konusu teknoloji için toplumsal destek sağlanmasında etkili olmaktadır. Kimi zaman teknolojinin bir kurtarıcı olarak mitleştirilmesine paralel şeytanlaştırılma süreci de işliyor. Fakat her iki durumda da teknolojinin içinde geliştiği ekonomi politik koşullar göz ardı ediliyor. Armstrong’a (2005) göre bir mitin kalıplaşmış tek bir uyarlaması yok. Koşullar değiştikçe öyküler gözden geçirilerek yeni koşullara uydurulması gerekiyor. Teknoloji tarihinde de mitler bir süre sonra etkisini kaybediyor ve farklı teknolojilerde tekrar vücut buluyor.

Son 30 yıldır bilişim teknolojileri, özellikle de siberalan, merkezli mitlerle meşgulüz. Siberalanı açıklamak için dijital kütüphane, enformasyon otoyolu, elektronik ticaret, sanal topluluk ve dijital ekoloji gibi farklı metaforlar kullanılıyor ve interneti farklı açılardan düşünebilmemizi sağlıyorlar. Dijital kütüphane, enformasyonla dolu bir bilgisayara herhangi bir bilgisayardan herhangi bir zamanda erişimi; enformasyon otoyolu, ışık hızında iletişim sağlayan bir iletim kuşağını; elektronik ticaret, alıcıların satıcılarla karşı karşıya geldiği devasa bir pazar yerini; sanal topluluk, kişinin elektronik katılımını ve diğer insanlarla bilişsel olduğu kadar duygusal da bağlantılar kurmasını; dijital ekoloji, birbirine bağlı çok sayıda sörfçüden oluşan ve kendi başına büyüyen bir ekosistemin varlığını anlatıyor. Fakat bu metaforlar, siberalan hakkında yararlı imgelemler sunmalarına karşın mitolojinin aşkın ve moral gücünden yoksunlar. Önemliler ama mitlerden farklılar (Mosco, 2004).

Bu bağlamda, Mosco’nun (2004) asıl dikkat çektiği teknoloji tarihinde “…’nın sonu” olarak anlatılan mitler. En yaygınları da tarihin sonu, coğrafyanın sonu ve politikanın sonu mitleri. Bu mitlerde her şeyin değiştiği ve kendinden öncesinin önemsizliği savunulmakta, değişimin benzersizliği ve kaçınılmazlığı vurgulanmaktadır.

Tarihin, Coğrafyanın ve Politikanın Sonu

Tarihin sonu denilince ilk akla gelen isim kuşkusuz Francis Fukuyama’dır. Fukuyama, Tarihin Sonu adlı makalesini ilk kez 1989 yılında yayınlar. 1992’de makale kitaplaştırıldığında konjonktürün de etkisiyle tarihin sonu tezi büyük ilgi görür. Sovyetler Birliği çökmüş ve Çin piyasa ekonomisine yanaşmaktadır. Dolayısıyla liberalizmin zaferini ilan etmek için elverişli bir ortam vardır. Fukuyama’nın liberalizmin zaferi tezi siberalandaki mitlere de ideolojik destek sağlar. Fakat liberal demokrasinin zaferinin konuşulduğu günlerde dünya ekonomisi de büyük şirketlerin kontrolüne girmekte ve bu şirketlerin politik güçleri artmaktadır. Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel kararların küresel bir firma ağı tarafından alındığı bir yapı oluşmaktadır. Bu süreçte, özellikle internet etrafında oluşan bir iyimserlik ve gözü kapalılık vardır. İnsanların gelirleri, zenginlikleri, ırkları, cinsiyetleri arasındaki ayrımlar geçmişte kalmış ve bunun yerini teknoloji bağlamında oluşan kuşaklar arası bölünme almıştır: Yeni teknolojileri coşkuyla kucaklayan gençler ve onu anlayamayan dinozorlar. Örneğin MIT Medya Laboratuvarı’nın kurucu yöneticisi Nicholas Negroponte, 1995’ta yayımlanan Dijital Olmak (Being Digital) adlı kitabında bilgisayarların ürettiği ve dağıttığı sayıların maddi dünyanın atomlarından üstünlüğünü iddia etmektedir. Yeni dijital teknolojiler, temelde yeni bir dünya yaratmaktadır. Dijital olmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Dijital çağ, doğal olaylar gibi inkar edilemez veya durdurulamazdır. Her yeni kuşak kendinden öncekinden daha dijital olacaktır (Mosco, 2004).

Mosco (2004), kuşaklar arası bölünmenin Negroponte’in (1995) anlatısında olduğu gibi birçok bilişim teknolojisi mitinde temel bir yere sahip olduğuna dikkat çekmektedir. Örneğin Tapscott (1998) dijital teknolojiyle doğup büyüyen Ağ Kuşağı’nın (Net Generation) geldiğini ve “tarihte ilk kez” toplumun merkezinde yer alan bir yenilik hakkında çocukların ebeveynlerinden daha bilgili olduğunu yazmaktadır.

Negroponte (1998), eski dünyanın kast sisteminin siberalanda geçerli olmadığını savunur. Bill Gates (1999) de Önümüzdeki Yol adlı kitabında Adam Smith’in ideal piyasasının gerçekleşmesini görmektedir. Her şey farklı olacaktır. Yarına bir an önce ulaşabilmek için elinden geleni yaptığını yazan Gates’e (1999) göre bir şey çok açıktır:

Geleceğe arkamızı dönme seçeneğimiz yok. Kimsenin teknolojinin yaşamımızı değiştirip değiştirmeyeceği konusunda oy hakkı yoktur. Kimse uzun vadede verimli değişimi durduramaz çünkü pazar alanı, değişimi aldırmadan benimser (s. 10).

İlerleme, her koşulda olacağı için, önlemeye çalışmak yerine en iyi biçimde yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum (s. 11).

Aslında sona eren tarih değil bildiğimiz zamanın sonudur. Negroponte, Gates, Tapscott vd. yeni zamanı, bilgisayar çağını müjdelemektedir. Yığınların, sınıfların ve gücün çatışmasının analog anlatısı olan tarih, yerini yeni bir dijital başlangıca bırakır (Mosco, 2004).

Tarihin sonu miti insanın zamanla ilişkisini dönüşümü hakkındadır. Coğrafyanın sonu miti ise insanın mekanla ilişkisindeki dönüşümü ifade eder. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin yakınsaması sonucunda herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde enformasyon alışverişi hızlı ve verimli biçimde yapabilmektedir. Bir değişim vardır; ama The Economist’in baş editörlerinden Frances Cairncross (1997), bu değişime mitsel bir anlam da yüklemektedir. Bu seferki devrim, yine bir şeyin, coğrafyanın, sonudur. Ardından bu son dünya barışı, suçta kitlesel düşüş, sürtünmesiz piyasalar ile ilişkilendirilmektedir. Yine bilgisayarın temel rolü vardır. Kameralı gözetimle suç oranlarının düşeceğine inanılmaktadır. Ülkelerin birbirine bağımlı hale gelmesi, küresel ticaretin ve yabancı yatırımların artması ile insanlar daha özgür haberleşecekler ve dünyanın diğer ucundaki insanların düşüncelerini daha iyi anlayabileceklerdir. Karşılıklı anlayışın artması dünya barışını geliştirecektir. Olaylardan daha çok haberdar olabilen vatandaşlar anlaşmazlıkları kışkırtan politikacıların propagandalarından daha az etkilenecektir.

Ülkeler arasındaki sınırların anlamsızlaşmasına benzer bir dönüşüm kurumlar için de söz konusudur. Katı bürokratik bölünmelerin yerini sanal kuruluşlar, yatay örgütlenmeler ve esnek uzmanlaşma almaktadır. Temel tema yine büyük ve durdurulamaz bir dönüşümün eşiğinde olduğumuzdur. Yine fiziksel olanı göz ardı etmeye veya reddetmeye karşı eğilim vardır.

Politikanın sonu miti ise iletişim teknolojilerinin gelişiminin iktidarı halka daha yakın yapacağını savunmaktadır. Diğer sonlu mitlerde olduğu gibi burada da anlatılmak istenen gerçek anlamda politikanın değil de bildiğimiz anlamda politikanın son bulduğudur. Yatay örgütlenmeler, dikey ve katı örgütlenmelerin yerini almakta, doğrudan demokrasiye ortam sağlamaktadır. Sınıflar ve ekonomik örgütlenmeler geleneksel politikada kalmakta, insanlar ağda kendilerini birey olarak ifade edebilmektedir.

Eğer bilişim teknolojileri hakkındaki bu mitler sadece bilişim teknolojilerine ve internete özgü olsaydı “herkes yanılabilir” diye düşünülebilir ve üzerinde durmaya gerek olmayabilirdi. Ancak teknoloji tarihinde mitler oldukça popüler. Mosco’ya (2004) göre bunun nedeni her seferinde büyük vaatlerle tarih sahnesine çıkan mitleri kolektif olarak unutmamız. Tarihin güncel teknolojiler hakkında bir şey söylemesini ve geleceğin resmini çizmesini bekleyemeyiz. Ama tarih, ne zaman yeni bir teknoloji icat edilse onu takip eden mitlerle dolu. Mitlerin geçerlik kazanması ve yaygınlaşması için dışarıdan güçlü bir baskı var: Elektronik ütopyalardan söz eden vizyonerler (şimdilerde kendilerine futurist, gelecekçi, deniliyor), iyi bir hikaye arayan kitle iletişim araçları, gelecekteki yeni şeyle özdeşleştirilmeyi isteyen politikacılar, yaşamı dönüştürecek teknolojiyi pazarlamak isteyen işletmeler, halkla ilişkiler firmaları ve reklamcılar. Ama bu dış güçlerin yanında insanlar, yaşadıkları çağın biricikliğine de inanmak istiyor. Ve böylece tarih sürekli tekrarlanıyor. Her önemli teknolojik değişimden sonra benzer tezler yineleniyor: Bu teknoloji her şeyi değiştirecek. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Tarihin sonuna geldik.

Mosco’nun (2004) belirttiği gibi insanlar kendilerinden önceki kuşakların da aynı duygular içinde olduğunu çoğu zaman atlıyorlar. Oysa tarih, coğrafya ve politika, 1850’lerde de telgrafla sona ermişti. Bundan birkaç on yıl sonra elektriğin şehirleri aydınlatmasıyla tarih bir kez daha sona ermiş ve elektriğin gündelik hayat içinde sıradanlaşmasıyla bu da unutulmuştu. Telefon bir kez daha tarihin sonunu getirmiş; onu yerini de zamanda, mekanda ve sosyal ilişkilerde kökten değişimler getirme vaadinde bulunan radyo almıştı. 1950’lerde umutlar televizyona, 1960’larda ise kablolu televizyona yönelmişti. Her birinde benzer mitsel örüntüler vardı.

Telgraf, Elektrik, Radyo ve Televizyon Mitleri

Telgrafla beraber mesajların artık habercilerden daha hızlı yol alabilmesi iletişimde önemli bir sıçramaydı. Telgrafın önemini anlamak için onu bugünle değil kendinden önceki durumla karşılaştırmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 1840’larda bir mesajın kodlanması veya kodun çözülmesi 15 ile 30 dakika arasında değişiyordu. Bugünkü anlık mesajlaşma sistemleri ile karşılaştırıldığında oldukça uzun bir süre. Fakat telgraf öncesinde bir mesajın Paris’ten Toulon’a at sırtında gitmesi üç gün, posta arabasıyla gitmesi ise bir hafta almaktaydı (Headrick, 2011).

Bu büyük teknolojiden etkilenenler, telgrafın olayların bilgisini hızla insanlara ileteceğini ve böylece yanlış anlamaların önüne geçileceğini, telgrafın tüm dünyada barışı ve uyumu ilerleteceğini yazıyordu. Telgraf uluslar arasında bir sinir sistemi olacaktı. Savaşlar sona erecek, barışın krallığı kurulacaktı. Telgraf, sanayi devriminin ortaya çıkardığı ırklar ve sınıflar arasındaki ayrımlara son verecek, toplumun uyum içinde birlikteliğini sağlayacaktı. Telgrafçılar zamanın kahramanları olarak görülüyorlardı. Telgraftan sonraki teknolojilerde de sıklıkla rastlayacağımız gibi iletişimdeki gelişmenin insanların yalnızlığına son vereceği, farklı yerlerde yaşayan insanları birbirine bağlayacağı ve evrensel insanın evrensel kardeşliğini hayata geçireceği yazılıyordu. Tüm dünya ulusları yaşamsal bir kordonla bağlandığında eski ön yargılar ve düşmanlıklar son bulacak, telgraf dünyadaki tüm uluslar arasında fikir alışverişinin aracı haline gelecekti.

Elektrik ise yeni yaşamın habercisiydi. Fuarlarda yapılan aydınlatma gösterileri ve elektriğin sokakların aydınlatılmasında kullanılmasından büyülenenler bunu yine mitsel anlatımlarla ifade ediyorlardı. Aydınlanan sokaklar gücünün zirvesindeki Atina şehriyle karşılaştırılıyordu. Elektriğin aşkınlığını anlatmak için kimi zaman da İncil’e başvuruluyordu. Elektrik, gecenin ve kötü büyünün karanlığına karşı bilimin iyi büyüsü olarak görülüyordu. Elektrik, karanlığı yok edecek şehirlere sürekli gün ışığı getirecekti. Elektrik, o kadar devrimciydi ki onu tanrılara bir meydan okuma olarak görenler vardı. Amatör bir şairin dizelerinde, elektriğin sihirli sanatını öğrenen ölümlülerin baş tanrı Jüpiter’e meydan okuması anlatılmaktaydı. Dönemin bilimcileri ve elektrik uzmanları da elektriğin mitsel ve sihirsel doğasına destek oluyorlardı. Edison Şirketi’nin temsilcisinin Boston’da verdiği bir derste yaptığı gösteride önce ziller çalar, davullara vurulur. İzleyiciler doğal ve doğal olmayan sesler duyarlar. Ardından dolap izleyicilere doğru döner. İzleyicilerin karşısında gözlerinden çeşitli renklerde ışıklar saçan kafatasları vardır.

Fakat elektrik de bir süre sonra sıradanlaşır. 1880’de bir dükkanın camekanında yer alan ark ışığı kalabalıkları kendisine çekmektedir. 1885’te ışıklandırılmış bir konak kalabalıkları etkilemektedir. 1890’larda ilk elektrikli tabelalar ortaya çıkar. İnsanlar zamanla her birine ilgilerini kaybederler. Elektrik sıradanlaştıktan sonra yerini yeni teknoloji mitlerine bırakır. Fakat elektrikle yeni tanışan yerlerde mit yine geçerlidir. 1940’larda elektrikle yeni tanışan Amerikalı bir köylü yeryüzündeki en muhteşem şeyin insanın kalbinde tanrı sevgisine sahip olması olduğunu, sonraki muhteşem şeyin ise evindeki elektrik olması olduğunu söylemektedir.

Telefon da yeni bir düzen getirecektir. Uzaktan alışverişe olanak vererek yeni iş olanakları açacak ve telefonla alışveriş, ev işi yükünü azalttığından “kadın köleleri” özgürleştirecektir. Strese bağlı sinirlilik durumuna karşı koruyacak, ailenin güvenliğini sağlayacak, evdeki angaryaları azaltacak ve yazmayı çağdışı yapacaktır. Telefon ulusu kurtaracak bir cihazdır; kullanımı tüketici tercihi değil, iyi bir kocanın veya vatandaşın ahlaki sorumluluğudur. Telefon görüşmeleri, şaşalı ve zenginlik gösterisi haline gelen toplantıları gereksizleştirecek ve telin her iki ucunda insanların eşit olduğu bir iletişim gerçekleşecektir. Bazıları bundan endişe duyarken bazıları da sınıfsal sınırların ortadan kalkacağını düşünür. Ama mit her koşulda geçerliliğini korur: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Telefon miti de bir süre sonra yerini sıradanlığa bırakır. 1890’larda telefonla tanışanlar ondan büyük bir huşuyla söz ederken 1910’larda telefon artık sıradan bir cihazdır. Ardından teknoloji miti radyoda canlanır.

RCA’nın (Radio Corporation of America) Başkanı James G. Harbord’a göre radyoyu matbaayla karşılaştırmak gerekiyordu ve radyonun da matbaaya benzer bir etkisi olacaktı. Kendinden önceki telgraf, elektrik ve telefon gibi çağının mucizesiydi. Kendinden önceki mitler gibi toplumsal dayanışma ve dünya barışına hizmet edecek bir güçtü. Mosco’nun (2004) altını çizdiği gibi General Electric’in radyoyu yeryüzünde genel ve kalıcı barışın bir aracı olarak görmesi anlaşılır bir durumdu. RCA’nın sahibiydi ve yayıncılığın gelişmesinde büyük çıkarı vardı. Kablosuzun babası olarak görülen Guglielmo Marconi’nin radyoyu dünya barışı için bir umut olarak görmesinde de şaşılacak bir şey yoktu. Fakat radyo, sıradan insanlar tarafından da barışın bir aracı olarak görülmekteydi. Radyonun halkın siyasetçileri doğrudan duyup değerlendirme yapabilmesine yardımcı olacağı düşünülüyordu. Bunun sonucunda politika yapma biçimi değişecekti.

Radyonun otonom bir güç olması ve Amerikan kültürünü baştan aşağı değiştirmesi bekleniyordu. Radyonun benzersiz ve kendi tarihini yapan makine olduğu yazılıyordu. Radyo, eğitimi de dönüştürecekti. Artık her ev, Carnegie Hall’ın veya Harvard Üniversitesi’nin bir uzantısı olma potansiyeline sahipti. Bunun yanında radyo hakkındaki beklentiler son 30 yıldır internet hakkında yazılanlara oldukça benziyordu. Çoğu yerde gençlerin internetin getirdiği kültüre daha hızlı ayak uydurduğu ve daha yaşlı olanların bocaladığı dile getiriliyordu. Bilgisayar dünyasının hackerları gibi radyo oğlanları (radio boys) vardı. Yeni teknolojiyi yetimleri kurtarmak, suçluları yakalamak ve denizlerdeki gemileri kurtarmak için kullanan radyo oğlanlarının kahramanlıkları anlatılıyordu. Bu tip söylentilerin yanı sıra reklamlar ve dergilerde anlatılan hikayeler genç erkekleri heyecanlandırıyordu. Amatör radyoculuğu hobi edinen bir genç erkekler kuşağı ortaya çıkmıştı. Alıcılar yapıyor, radyo cihazları geliştiriyor, temel düzeyde ulusal ve hatta uluslararası sinyal ağları inşa etmeye çalışıyorlardı. Ebeveynler çocuklarının radyoyla meşgul olmasından memnundular. Mosco’ya (2004) göre günümüzün bilgisayar heveslileri ile karşılaştırıldığında radyo, evrensel saf iyiyi temsil ediyordu. İnternetten farklı olarak radyoda çocuklar için tehlikeli olabilecek pornografi ve şiddet içerikli görüntüler, siberalan avcıları yoktu.

1920’lerin sonlarına doğru radyonun sihri dağılmaya başlar. Önce ordu, daha sonra da büyük şirketler bu yeni aracın değerini anlamıştır. Genç amatörler ve eğitimciler gibi radyo üzerine kurulu ütopyaları olan kesimleri oyundan çıkarmak için lobi faaliyetlerine girişirler. Radyo, hükümetlerin ve şirketlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde dönüşmeye başlamıştır.

Televizyon ise sahneye iki kez çıkacaktı. İlki 1950’lerdeydi. Radyodaki hayalleri tekrar gündemdeydi: Demokrasi, dünya barışı, sosyal uyum, eğitimle kitlelerin dönüştürülmesi. Eğitimdeki öğretmen yetersizliği ve yoksullara erişim sıkıntısı gibi sorunların televizyonla aşılabileceğine inanılıyordu. Ayrıca televizyonun en büyük üstünlüğü eğitime görsel yöntemleri ve teknikleri katarak eğitimi daha eğlenceli ve ilgi çekici yapacak olmasıydı. Hatta Colgate Üniversitesi rektörüne göre televizyon, tuğla ve harçtan yapılan sınıflarıyla biçimsel üniversitelerin gerekliliğini de sorgulattıracaktı. Devlet adamlarının uluslararası görüşmelerde sergileyecekleri imajları ve dostane jestlerinin televizyondan gösterilmesi dünya barışına katkıda bulunacaktı. Artık bir televizyon öncesi çağ vardı, bir de televizyon sonrası çağ. Daha çok iletişim insanları hem kendi ulusları hem de dünya için daha iyi vatandaşlar yapacaktı. Yabancı olan şeyler kaybolacaktı. Salonunuzdaki televizyondan size seslenen biri ne kadar yabancı olabilirdi ki?

Televizyon, çağın sihirbazıydı. Amerikalı din adamları da televizyonda büyük potansiyel görüyorlardı. Radyo oğlanlarında olduğu gibi televizyon da gençlere yeni fırsatlar sunuyordu. Televizyon, çocukları sihirli bir halının üzerine koyacak ve çocuklar kablosuz olarak dünyanın herhangi bir yerini görebileceklerdi. Televizyon, bilimsel zihne sahip olan veya araştırma ve gösteri yeteneği olan gençlere bir cennet vaadinde bulunuyordu.

Tüm bu iyimserliğe rağmen televizyon daha çok radyonun görüntülü devamı olarak görülmekteydi. Kablolu televizyonun vaatleri ise internetinkilere çok benziyordu. Kablolu televizyoncular da “enformasyon otoyolu”nun gerekliliğine inanıyorlardı. 1960’larda otomobil trafiğini iyileştirmek ve modernleştirmek için önemli sübvansiyonlar sağlanmıştı. 1970’lerde de enformasyonun ve fikirlerin alışverişini iyileştirmek için benzer bir ulusal taahhüt talep ediliyordu. Eğitim vaadi yine ön plandaydı. William Paterson College, kablolu televizyondan doktorlara takviye kursu vermeyi planlıyordu. Ayrıca kablolu televizyonun sunduğu çift yönlü iletişim sayesinde öğretmenler engelli ve evden çıkamayan çocuklara uzaktan eğitim verebilecekti. Yolda harcanan zamanın azalması öğretmenlerin daha çok öğrenciye erişebilmesini sağlayacaktı. Vatandaşlar, hükümet yetkilileriyle doğrudan iletişime geçebileceklerdi. Sokakların ve dükkanların merkezi bir yerden gözetlenmesi suç oranlarını azaltacaktı.

Bilişim Hizmeti

Kısacası, 150 yıldır hep bir şeylerin sona erdiği ve yeni bir çağda olduğumuz söyleniyor. Mosco’nun (2004) belirttiği gibi bu mitlerin iki yönü var. Mitler, topluluk ve demokrasi için gerçek bir arzuyu ifade ediyorlar. Bu hikayelere inanmak istediğimiz için inandık. Fakat diğer yandan mitlerin gizledikleri vardı. Teknoloji farklı sınıfların çıkar çatışmalarını ortadan kaldıramazdı ama mitler teknolojiyi siyaset dışına iterek sermayenin bir avuç şirketin elinde yoğunlaşmasını, bu şirketlerin artan gücünü ve metalaşmayı gizlediler. Örneğin Negroponte’nin, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich’e yazdığı aşağıdaki mektuba bakalım:

Sevgili News,

Dijital çağ için verdiğin desteği derinden takdir ediyoruz. Atom dünyasından bitlerin dünyasına geçerken bu devrimin büyüklüğünü (belki 10,5 ölçeğinde toplumsal değişim) açıklayacak sizin gibi liderlere ihtiyaç var. Alvin ve Heidi Toffler, mükemmel danışmanlar; onları dinlemeniz sizin yararınızadır. Küresel enformasyon altyapısı, diğer ulusların telekomünikasyonlarını serbestleştirme ve özelleştirmelerine yardımcı olmak (zorlamak diye okuyun) için, çok partili işbirliğine ihtiyaç duyuyor. Bilgi çağını yaymak için dünyaya ulaştıkça insanlar sizi dinleyecektir.

Mektup kutsal bir cümleyle (“Atom dünyasından bitlerin dünyasına geçerken”) başlamaktadır. Ardından eserleri mitsel masallarla dolu peygamberlerin (“Alvin ve Heidi Toffler”) adını anmaktadır. En son cümle de Gingrich’in kutsal misyonuna değinmektedir. Fakat Mosco (2004) asıl olarak ondan önceki cümleye dikkati çeker. Negroponte, diğer ulusların telekomünikasyonlarını serbestleştirme ve özelleştirmelerine yardımcı olmaktan hatta zorlamaktan bahseder. Tarihin, coğrafyanın ve politikanın bittiği yerde neoliberalizm başlamaktadır. (Bizdeki Telekom özelleştirmesinde de birçok insan daha hızlı ve kaliteli internet arzusuyla özelleştirmeyi desteklemiş; kamu kurumundan hizmet alan vatandaş olmak yerine müşteri olmayı tercih etmişti. Sonuç ortada…)

Teknoloji mitlerinin vaatlerinin gerçekleşmemesi söz konusu teknolojilerin toplumsal etkilerinin olmadığı anlamı taşımamalıdır. Mosco (2004) teknolojinin toplumsal etkisinin mitsel dönem sona erdikten ve teknoloji sıradanlaştıktan sonra çok daha büyük olduğunu vurgulamaktadır. Elektriğin caddeleri aydınlattığı, suçu ortadan kaldıracağının, dünyaya barış ve uyum getireceğinin konuşulduğu günler sona erdikten sonra elektrik insanların yaşamını değiştirmeye ve toplumu yeniden örgütlemeye başlamıştır. İnsanlar elektriği tek başına bir harikuladelik olarak değil de toplumdaki diğer güçlere yardımcı olarak görmeye başladıklarında elektrik olağanüstü bir güç haline gelmiştir. Evlerdeki ve işyerlerindeki ayrık jeneratörler bırakılıp elektrik bir kamu hizmeti olarak görülmeye başlandığında toplum gerçek anlamda yeni bir güce erişebilmiştir. Ancak burada temel sorun mitlerin gizlediği, daha önce sahne arkasında olan ve gelişen güçlerin bu sıradanlık döneminde teknolojinin gelişiminde ve ne için kullanılacağı hakkında daha belirleyici olabilmeleridir.

Bilişim teknolojileri de benzer bir yol takip edecek gibi görünüyor. Google Brain projesinin kurucularından ve şu anda Baidu’nun yapay zeka bölümünün başında olan Andrew Ng, yapay zekayı yeni elektrik olarak tanımlıyor (https://www.youtube.com/watchv=21EiKfQYZXc&t=33m27s) ve açıkça büyük şirketlerin birçok ürünü, ürünün kendisinden bir gelir elde etmek için değil veri toplamak için piyasaya sürdüğünü, veriyi başka bir üründe paraya dönüştürdüklerini söylüyor. Bir diğer deyişle veri, günümüzdeki yapay zeka araştırmalarının yakıtı. Dolayısıyla en çok kullanıcı verisine sahip olan şirketlerin yapay zeka araştırmalarında da bir adım önde olmaları şaşırtıcı değil. Artık kişisel verilerde mahremiyeti de aşan bir durum var.

Bu nedenle, veri miktarını inanılmaz boyutlarda artıracak olan Dördüncü Sanayi Devrimi ve Nesnelerin İnterneti gibi hikayelerin peşine takılmadan önce verinin önemini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Douglas Hill’in The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında tartıştığı bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesinin yakın zamanda hayata geçirileceğini düşünüyorum. Elektrik ve su hizmeti gibi bilişim ve yapay zeka hizmeti sunulacak. Bu hizmetler, toplumda var olan eşitsizlikleri daha da derinleştirecek biçimde mi olacak yoksa insanların bilişim hizmetlerine eşit olarak erişebildiği eşitlikçi bir toplumun temellerini mi atacak? Geleceğin nasıl olacağında verinin mülkiyeti belirleyici bir parametre olacak. Verinin vatandaşlarca kontrol edildiği ve belirli sorumlulukları yerine getiren girişimcilerin araştırmasına açık, ortak bir zenginlik olarak ele alınması Google, Facebook, Amazon, Apple ve Microsoft gibi tekellerin tasarladığından daha eşitlikçi bir dünyaya götürecektir.

Kaynaklar

Armstrong, K. (2005). Mitlerin Kısa Tarihi.(çev. Dilek Şendil). İstanbul: Merkez Kitaplar.

Cairncross, F. (1997). The Death of Distance. Harvard Business School Press.

Gates, B. (1999). Önümüzdeki yol. Arkadaş Kitabevi.

Headrick, D. (2011). Optik Telgraf. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Levi-Strauss, C. (2013). Mit ve Anlam, Çev. Gökhan Yavuz, İstanbul: İthaki Yayınları.

Mosco, V. (2004). The Digital Sublime: Myth, power, and cyberspace. Mit Press.

Negroponte, N. (1995). Being Digital. Knopf

Negroponte, N. (1998). Beyond digital. Wired, December: 288.

Tapscott, D. (1998). Growing Up Digital: The Rise of the Net Generation. McGraw-Hill.

19 Haziran 2018

Posted In: Bilişim Hizmeti, Bulut Bilişim, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, Gözetim, ifade özgürlüğü, Özgür yazılım, radyo, sansür, Tarihin Sonu, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Yapay Zeka

Ağ Tarafsızlığı ve Tekelleşme

2016’nın sonunda FCC (Federal Communications Commission – ABD Federal İletişim Komisyonu) üyesi Ajit Pai, ağ tarafsızlığının (net neutrality) ortadan kalkmasına sayılı günler kaldığını duyurmuştu. Donald Trump’ın 2012’den beri FCC üyesi olan Pai’yi 2017’nin Ocak ayında FCC Başkanı olarak atamasıyla beraber ağ tarafsızlığı tartışması yeniden alevlendi. Aralık ayında da üç Cumhuriyetçi ve iki Demokrat üyeden oluşan FCC, Cumhuriyetçi üyelerin desteğiyle Obama döneminin ağ tarafsızlığı ilkelerinin yürürlükten kaldırılması için harekete geçti.

Hatırlanacağı üzere 2015’te FCC önce interneti daha az düzenlenen enformasyon hizmetleri sınıfından çıkararak daha katı düzenlenen telekomünikasyon hizmetleri sınıfı altına almış daha sonra da hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacak Açık İnternet İlkeleri’ni ilan etmişti. Açık İnternet İlkeri’ne göre geniş bant sağlayıcıların,

  • yasal içeriklere, uygulamalara, hizmetlere ve zararsız cihazlara erişimi engellemesi,
  • yasal internet trafiğine içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde müdahale etmesi,
  • ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremesi

yasaklanıyordu.

Pai başkanlığındaki FCC’nin bu kararının tüketicileri olumsuz etkileyeceği savunuluyor. Her şeyden önce Verizon, Comcast ve AT&T gibi geniş bant sağlayıcılar evlere ve işyerlerine ulaşan içerik üzerinde daha fazla kontrole sahip olacaklar. İSS’ler (İnternet Servis Sağlayıcılar) televizyon paketleri gibi internet paketleri satmaya başlayabilirler. Örneğin şimdi televizyonlar için maç, sinema, çizgi film vb paketler satılıyor. Bunu Facebook ve Twitter’a özel sosyal medya paketleri takip edebilir (Bazı ülkelerde ve kısmen de Türkiye’de uygulandığı gibi). İnterneti sosyal medya, mesajlaşma ve video izlemek için kullanacaklara yönelik farklı paketler pazarlanabilir. Bu tip iş modelleri yaygınlaşırsa genel internetin yerini parçalı internet alacak ve bugünkünden çok daha farklı bir internetimiz olacak. Bir diğer endişe ise ödemeye dayalı önceliklendirmenin doğuracağı sonuçlar. İnternetteki hızlı şeritlerin büyük şirketlere ayrılacak olmasından sadece tüketiciler değil sektöre yeni adım atan yenilikçi firmalar da olumsuz etkilenecek. Tabi aynı olumsuzluk küçük e-ticaret siteleri için de geçerli olacak ve büyük şirketlerle rekabet etmeleri zorlaşacak. Tüketiciler doğal olarak daha hızlı işlem yapabildikleri web sitelerine yönelecekler (https://www.technologyreview.com/s/609840/net-neutralitys-dead-the-battle-to-resurrect-it-is-just-beginning/, https://www.nytimes.com/2017/12/14/technology/net-neutrality-rules.html).

Pai ve diğer Cumhuriyetçiler ise ağ tarafsızlığına değil geniş bant hizmetlerinin enformasyon hizmeti olmaktan çıkarılarak bir telekomünikasyon hizmeti olarak sınıflandırılmasına karşı olduklarını öne sürüyorlar. Pai, ağ tarafsızlığı hakkındaki korkuların yersiz olduğunu, 2015 öncesinde Obama yönetiminin getirdiği kısıtlamalar yokken de İSS’lerin tüketiciyi kısıtlayıcı adımlar atmadığını savunuyor. Pai’ye göre sıkı düzenlemeler İSS’lerin ağ altyapılarını genişleterek daha kaliteli hizmet vermelerini engelliyor. İSS’ler de artan bağlantı ihtiyacı nedeniyle büyük yatırımlar yaptıklarını ve bunun karşılığını almak istediklerini belirtiyorlar. Buna karşın içerik firmalarının ağı tüketmesinden şikayet ediyorlar. Ayrıca ağ tarafsızlığı masum gibi görünse de hükümetin şirketler üzerindeki kontrolünü artıran bir araç gibi değerlendiriliyor. George Washington Üniversitesi’nden Hal Singer ise önceliklendirmenin iyi olabileceğini düşünüyor. Singer’a göre korkulanın aksine teletıp hizmeti sunan bir firma için internette hızlı şeritlerin ayrılabilecek olması, aynı hizmeti sunan diğer firmalara adil davranıldığı sürece, tüketiciler için yararlı olacaktır (https://www.technologyreview.com/s/603432/what-happens-if-net-neutrality-goes-away/).

Pai, İSS’lerin denetimini daha çok tüketicilerin korunmasına ve tekel karşıtı yasalara yoğunlaşan FTC’ye (Federal Trade Commission – Federal Ticaret Komisyonu) devretmeyi planlamaktadır. Fakat FTC, ağ tarafsızlığı gibi genel kurallar koyamamakta her bir sorunla ayrı ayrı ilgilenmektedir. Sektöre yeni giren yenilikçi firmaların tekellerle baş edebilmesi çok zordur. Ayrıca Pai, her ne kadar ağ tarafsızlığı konusunda tüketicilerin içini rahatlatmaya çalışsa da AT&T’nin kendisine ait DirectTV’yi kota sınırlaması olmaksızın sunarak haksız rekabete neden olması karşısında sessiz kalarak teşvik edici olmuştur. Ayrıca AT&T’nin DirectTV girişiminden de anlaşılabileceği gibi önümüzdeki yıllarda telekomünikasyon ve enformasyon tekelleri arasında büyük rekabet olacak. AT&T’nin Time Warner’ı, Verizon’un Yahoo ve AOL’u almaya çalışarak içeriğe yatırım yapması tarafların büyük savaşa hazırlandığını gösteriyor. Küçük firmaların bu süreçte ayakta kalmaları zor görünüyor.

Burada en ilginç noktalardan biri de önceki yıllarda ağ tarafsızlığını en ön saflarda savunan Google ve Facebook gibi devlerin seslerini fazla yükseltmemeleri. Önceki tartışmalarda daha aktif olan Google, eski yasanın iyi olduğunu, şimdikinin ise tehlikeler içerdiğini söylemekle yetindi. Ancak daha öncesinde de Verizon’la işbirliği ve ağ tarafsızlığını kablosuz ağların dışında değerlendiren bir öneriyle gelmesi artık ağ tarafsızlığı savunucuları için eskisi gibi sağlam bir müttefik olmadığını gösteriyordu. Apple da tartışmaya dahil oldu ve ağ tarafsızlığını desteklediğini duyurdu. Son zamanlarda daha çok Rusya kaynaklı propaganda suçlamaları ile boğuşan Facebook da FCC’nin bu kararından duyduğu üzüntüyü ifade etti. Microsoft ve Amazon ağ tarafsızlığına karşı atılan adımlardan rahatsızlıklarını ifade ettiler. Netflix ise daha açık sözlüydü. Artık kendini İSS’ler ile daha iyi pazarlık yapabilecek güçte gördüğünü, ağ tarafsızlığına önem verseler de bunun artık birinci öncelikleri olmadığını duyurdu.

Şirketlerin bu utangaç itirazlarının arkasında farklı nedenler olabilir. Trump yönetiminin düşmanca politikalarından çekiniyor olabilirler. Bunun yanında, yatırımcılarını fazla korkutmamak için daha geri planda kalmayı tercih etmiş de olabilirler. Farhad Manjo’ya göre ise internet zaten yavaş yavaş ölmekte. Ağ tarafsızlığının yürürlükten kaldırılması bu ölümü ancak hızlandırıyor . Büyük Beşli, interneti ele geçirmiş durumda ve ağın üst katmanlarındaki tarafsızlığı bizzat kendileri ihlal ediyor (https://www.nytimes.com/2017/11/29/technology/internet-dying-repeal-net-neutrality.html, http://money.cnn.com/2017/12/14/technology/business/amazon-google/index.html). Dolayısıyla İSS’lere yöneltebilecekleri eleştiriler kendileri için de geçerli ve tekel karşıtı yasalar kendilerine de uygulanabilir. Zaten bir süredir Büyük Beşli’nin artan gücünden, etkinliklerini düzenlemenin gerekliliğinden ve şirketlerin parçalanmasından söz ediliyor.

Acaba telgraf, telefon, film, radyo ve televizyon gibi internetteki özgürlüğün de sonuna mı geldik? Söz konusu enformasyon teknolojilerinin tarihi incelendiğinde benzer örüntüler içerdikleri görülüyor. Garajlarda veya çatı katlarında çalışan, yalnız mucitler; bir hobi olarak başlayan ama sonra yeni endüstrinin temellerini atan bir çalışma; eğreti bir üretim mekanizmasından mucizevi bir üretim sistemine doğru gelişme; teknolojiyi icat edenlerin ilk başta icat ettikleri şeyin nasıl kullanılabileceğini ön görememesi; teknolojinin gelişiminde ilk baştaki açıklığın ve çok sesliliğin yerini sınırları belirli bir teknolojiye bırakması ve tekelleşme. Sonra bir başka teknolojik yenilikle yeniden açılma ve yeni bir yenilikler çağının başlangıcı! Wu (2010), enformasyon endüstrisinde açıklık ve kapalılık dönemleri arasındaki bu salınımı çevrim olarak adlandırıyor. Açıklık döneminde yeni buluşlarla yeni tekelin temelleri atılıyor ve yeni temeller üzerinde yükselen tekel bir süre sonra her şeyi kontrol etme ihtiyacıyla yeni oluşan enformasyon endüstrisini kendi kontrolü dışındaki yeniliklere kapatıyor. İnternet için de açıklık döneminin bittiği ve artık kapalılık dönemine girildiği söylenebilir mi? Ağ tarafsızlığı tartışmalarını ve Büyük Beşli’nin son yıllardaki hamlelerini bildiğimiz internetin sonuna gelindiğini gösteren kıyamet alametleri olarak değerlendirebiliriz. Fakat çevrimdeki açıklık ve kapalılık dönemlerini kaçınılmaz olarak görmemek gerekiyor. Yazının devamında Wu’dan (2010) aktaracağım örneklerden de görülebileceği gibi tekeller (kimi zaman paranoyakça hareket ederek) yaratıcı yıkımın önüne geçerek kapalılık dönemlerini uzatabilmiş ya da yeniliklerin kendi iş modellerine zarar vermeden kontrollü bir şekilde gelişmesini sağlayabilmiştir. Yine aynı şekilde, tam tersinin, kapanmanın, önüne geçilebilir mi?

Ağ tarafsızlığı önemli bir mevzidir ve ABD’deki gelişmeler, tüm dünyayı doğrudan etkileyecektir. Birincisi ağ tarafsızlığı, ifade özgürlüğü için olmazsa olmazdır. Günümüzde toplumsal muhalefet radyo ve televizyon yayınlarında zayıf kalmakta kendini çoğunlukla internette ifade edebilmektedir. Gelecekte bu olanağı kaybedebilirler. İkincisi ağ tarafsızlığı, internetin tekellerin çıkarlarından daha bağımsız gelişimi için gereklidir. Aksi taktirde enformasyon tekellerinin çıkarları toplumsal ihtiyaçların önüne geçecektir.

Ağ tarafsızlığının olmadığı bir örnekle başlayalım: Telgraf ve Western Union.

Western Union, Associated Press ve ABD Seçimleri

Google ve Facebook’un ABD seçimlerine etkileri hala tartışılıyor. Fakat enformasyon akışının kontrolünün bir yerde yoğunlaşması internet öncesinde de çok tehlikeliydi. ABD’deki 19. Başkanlık seçiminde Rutherford B. Hayes’i başkanlığa taşıyan da telgraf tekeli Western Union oldu. Hayes, zamanın gazetecilerinin değerlendirilmelerinden de anlaşılacağı üzere ABD Başkanlığı için yetersiz bir isimdi. Fakat Western Union ve onun iş ortağı Associated Press, Hayes’i ABD’nin 19. Başkanı yapmayı başardı.

1876 yılında tekel olan yalnızca Western Union değildir. ABD’li haber ajansı da rakipsizdir ve daha sonra rakibi olacak United Press henüz kurulmamıştır. Ne ortak taşıyıcılık (common carriage) ne de ağ tarafsızlığı telgraf için gündemde değildir. Ortak taşıyıcılığın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır (Guniganti ve Grabowski, 2013). Ortak taşıyıcılık çerçevesinde, bir kasabaya başka bir şehirden un getiren bir gemi ne “ben sadece A fırını için un getiririm, B fırını için getirmem.” diyebilir ne de “unun kilogramı A için 10 TL, B için 20 TL” diyebilir.

Western Union’ın ise böyle bir sorumluluğu yoktur. Western Union tellerinde Associated Press mesajları ayrıcalıklı olarak iletilmektedir ve Associated Press de Cumhuriyetçiler ile yakın ilişki içindedir. Bu nedenle kamuoyuna sürekli Hayes’in ne kadar iyi bir yönetici olduğu hakkında haberler pompalanmaktadır. Buna rağmen, Demokratlar seçimde açık bir üstünlük elde ederler. Ancak Demokratlar seçim sonucundan emin değillerdir. New York Times (o zamanlar Cumhuriyetçi’dir) muhabiri John Reid, Cumhuriyetçiler’i Demokratlar’ın kuşkusu hakkında bilgilendirir. Western Union ve işbirliği yaptığı Associated Press, kamuoyunu taraflı bilgilendirmekle kalmamış Demokratlar’ın kendi aralarındaki mesajlaşmaları da Cumhuriyetçiler’e sızdırmıştır. Böylece gönderilen mesajların gizli kalacağına dair kamuoyuna verdiği söze de sadık kalmamıştır (Wu, 2010).

Parti merkezi, Reed’den aldığı bilgiye dayanarak Güney’deki Cumhuriyetçi valileri bir telgraf mesajıyla uyarır ve onlardan seçim komisyonlarını yönlendirmelerini ister. Bir süre sonra da Demokratlar’ın kararsızlığından yararlanan Cumhuriyetçiler zaferlerini ilan ederler. Taraflar arasında birkaç ay süren sert çatışmalar yaşanır. En sonunda Demokratlar yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.

Burada sorun sadece iletim şirketinin tekel olması değildir. İletim şirketinin içerik üreticisiyle işbirliğine gitmesi ve onu ağında tek ya da öncelikli yapması daha büyük bir sorun oluşturmaktadır. Bu olaydan sonra da farklı enformasyon endüstrilerinde aynı sorun karşımıza çıkacaktır. Film endüstrisinde yapımcı şirketler, dağıtıcı; dağıtıcılar da yapımcı olmaya çalışacak ve en sonunda izleyicinin ne izleyebileceğine karar veren bir avuç şirket kalacaktır. Geçmişte başarısızlığa uğrayan AOL-Time Warner ortaklığı, günümüzde ABD’deki telekomünikasyon tekellerinin içerik şirketlerini satın almak istemesi, Facebook ve Google’ın internet altyapısı sağlama girişimleri aynı tehlikeyi içermektedir: Sahibinin hizmetinde olan tek sesli enformasyon endüstrisi.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasının doğuracağı ikinci tehlike, yeniliklerin (inovasyon) tekellerin çıkarlarına bağımlı hale gelmesi ise öylesine bir iddia değil, enformasyon endüstrisinde birçok kez karşımıza çıkan bir olgudur. Başta en büyük tekel AT&T olmak üzere tekeller birçok yeniliğin ortaya çıkmasında ve yaygınlaşmasında belirleyici olmuştur. Fakat kendi çıkarlarına aykırı yenilikler ya engellenmiş ya da geciktirilmiştir. AT&T’nin tekel politikaları, televizyonun öncüsü, hatta babası olarak bilinen David Sarnoff’un aslında FM radyonun ve televizyonun gelişimini geciktiren kişi olması enformasyon tekellerinin politikaları hakkında önemli dersler içermektedir.

AT&T Tekelinin Oluşumu

Wu’nun (2010) vurguladığı gibi en devrimci yenilikler enformasyon endüstrisine egemen tekelin (ya da tekellerin) dışından, kendi laboratuvarlarında, idealist bir ruhla çalışan amatörlerden geldi: Telefon, radyo, televizyon, PC (kişisel bilgisayar), kablolu yayın. Microsoft, Apple ve Google böyle kurulan şirketlerdi. Tekellerin bir amatörden çok daha geniş araştırma geliştirme olanakları vardır. Ama bu olanaklarını, para kazanmalarını sağlayan teknolojileri iyileştirmek için kullanırlar. Dolayısıyla Christensen’in (2003) belirttiği gibi yenilikleri iki sınıfa ayırabiliriz: besleyici yenilikler ve yıkıcı yenilikler. Besleyici yenilikler, bir ürünü daha iyi yapan ama onu tehdit etmeyen yeniliklerdir. Yıkıcı yenilikler ise ürünü tamamen ortadan kaldırarak yenisiyle değiştirir. Wu (2010), elektrikli daktilo ve kelime işlemci yazılımı (Microsoft Ofice, LibreOffice gibi) örneklerini verir. İlki daktiloları besleyen bir yenilikken ikincisi onu ortadan kaldırmıştır.

Ayrıca yıkıcı ürünlerin temelini atacak kişinin Alexander Graham Bell gibi dışarıdan ama egemen teknolojideki sorunları fark edebilecek kadar yakından biri olması gerekir. Bell’in ilk baştaki amacı zamanın birçok mucidi gibi telgrafı daha iyileştirmektir. 1870’lerde mucitler ve yatırımcılar, telefon diye bir şeyin olabileceğini fark etmelerine rağmen bunun kullanışlı olmadığını düşünmektedirler. Yatırımcıların asıl gündemleri tek bir hat üzerinden aynı anda çoklu telgraf mesajı göndermek veya telgrafların evde basımını sağlamak gibi telgraf teknolojisini ilerleten uğraşlardır. Bell’in de telgrafı iyileştirmek üzerine başladığı çalışma bir süre sonra farklı bir yöne evrilir. Bell’in arkasındaki en önemli yatırımcı, Gardiner Hubbard da telefonu ilk başta bilimsel bir oyuncak olarak görmesine ve Bell’den telefonla uğraşmayı bırakarak telgrafı iyileştirme çalışmalarına yoğunlaşmasını istemesine karşın daha sonra telefondaki potansiyelin farkına varır (age).

Bell Telephone Company 1877’de, Hubbard’ın yönetiminde kurulur. İşadamlarının evleri ve işyerleri arasında basit telefon bağlantıları kurmaktadırlar. Telgraf tekeli Western Union ilk başta telefonu ciddiye almaz. 1877’de Hubbard, şirketin sahip olduğu patentleri 100000 dolara satmak istediğinde Western Union’ın başkanı William Orton bu teklifi reddeder. Bell şirketi hızla büyümektedir. Her abonenin istediği kişiye bağlanmasını sağlayan anahtar panelleri inşa ederler. Hubbard’ın temellerini attığı iş modeliyle, hem telefon hizmeti sağlayıcılarına araç sağlamaya hem de lisans kiralamaya başlarlar. Western Union bir yıl sonra büyük bir hata yaptığını anlar. Thomas Edison ve Elisha Gray’i işe alarak onların tasarladığı telefonlarla Bell’e rakip olmaya çalışır. Kıyasıya bir yarış başlar, her iki taraf da yeni santraller kurarak etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Bu tip rekabetlerde patent davaları çok yaygındır. Bell de Western Union’a patent ihlali davası açar (Fischer, 2011). İki taraf arasındaki mücadelenin kızıştığı bir anda beklenmedik bir gelişme olur ve Western Union, “Soyguncu Baronların Kralı” lakaplı Jay Gould’un şirketi ele geçirme planları yaptığını fark eder. Bunun üzerine daha zayıf bir rakip olarak gördüğü Bell ile vakit kaybetmek istemez ve anlaşma yolunu tercih eder. 1879’un sonunda yapılan anlaşmaya göre, Western Union tüm patent haklarını Bell’e bırakacaktır. Bell de telgraf hizmetleriyle ilişkisini kesecek, Associated Press’le rekabete girişmeyecek ve Edison telefonlarından elde edeceği yıllık hasılatın %20’sini Western Union’a bırakacaktır (Wu, 2010).

AT&T (American Telephone & Telegraph) 1884’te, uzun mesafe hizmetlerle ilgilenmek üzere Bell’in alt kolu olarak kurulur. Bell telefon hizmetlerinde tekeldir ama telefonun kime ve nasıl hizmet edeceği belirsizdir. İlk telefon aboneleri acil durumlarda erişilmek istenen doktorlar olmuştur. Onları yine aynı nedenle eczacılar takip etmektedir. Ama Bell’in asıl hedeflediği kesim olan işadamları yazılı kayda daha çok önem verdiklerinden telefona mesafeli yaklaşmaktadır. Şirketin en büyük hatası sıradan insanlara çok az ilgi göstermesidir (Fischer, 2011). Bu boşluğu da Bağımsızlar doldurmaya çalışmıştır.

Bell ilk tekel döneminde özellikle Doğu’da, büyük şehirlerde yaşayan zenginlere hizmet götürmektedir ve hizmetin uzun mesafe kapasitesi zayıftır. Herkese telefon hizmeti sunmanın henüz çok uzağındadır. 1903 yılında şirket yeniden yapılanmaya gider. Artık yeni yapıda yerel hizmet veren düzinelerce Bell şirketi (Atlantik Bell, Kuzeydoğu Bell gibi) ve holding olarak da AT&T vardır. 1900’lerin başında, Bell’in telefon hizmetinin erişmediği yerlerde insanlar kendi telefon hatlarını kurmaya başlarlar. Bağımsızlar olarak adlandırılan, yerel telefon hizmeti veren firmalar ortaya çıkar. Çiftçiler telefonu kimi zaman sosyalleşme kimi zaman da (daha radyo yayınları ortada yokken) konser verme amacıyla kullanmaktadır. Telefon, halkın yaratıcılığı sayesinde onu geliştirenlerin hiç düşlemediği biçimde farklı kullanım alanları yaratmaktadır. Örneğin telefon belirli bir sayıda çaldıktan sonra açıldığında abonelere yol ve hava durumu bildirme hizmeti verilmektedir. Wu (2010), bir endüstrinin açık mı yoksa kapalı mı olduğunun en önemli göstergelerinden birinin sektöre giriş maliyeti olduğunu belirtmektedir. Giriş maliyeti düşükse açıklıktan söz etmek mümkündür. Bell’in büyük şehirlerdeki tekeline rağmen telefon henüz açık bir teknolojidir. Büyük şehirlerin dışında, az bir maliyetle, telefon hatları kurulmakta, yerel hizmet verilmektedir. Bu durum teknoloji tarihinde sürekli karşımıza çıkmaktadır: Teknoloji dışarıdan katkıya ne kadar açık olursa gelişimi de o kadar çok yönlü olmaktadır.

Bağımsızlar’ın hatlarını artırması ve yayılması AT&T’yi tedirgin eder. AT&T, Bağımsızlar’a karşı terör eylemlerine yönelir. Ardından karşılıklı sabotajlar gerçekleştirilir. AT&T’nin gücü tükenmekte ve Bağımsızlar’ın sunduğu ucuz ve kaliteli telefon hizmeti rağbet görmektedir. 1887’de şirketin başkanıyken Bell’den ayrılan Thedore N. Vail, 1907’de tekrar şirketin başına geçtiği zaman Bağımsızlar’la neredeyse aynı fikirdedir ve onlar gibi telefon hizmetini her vatandaşa ulaşması gereken bir kamu hizmeti olarak görmektedir. Vail sadece Bağımsızlar’ın varlığına tahammül edememektedir (age)!

AT&T, 1909’da Western Union’ı satın alarak uzun mesafe iletişimde tekel haline gelir. Vail, daha önce Bağımsızlar’a karşı uygulanan uzlaşmaz politikayı terk ederek onları havuç ve sopa politikasıyla, kendi ağlarına katılıp zenginliğe ortak olmakla tamamen yok olmak arasında bir seçime zorlar. Uzun mesafe ağlarından yoksun olan Bağımsızlar’ın çoğu teslim olur. Vail’in AT&T’si “Tek Sistem, Tek Politika, Evrensel Hizmet” ilkesiyle hareket etmektedir ve Bağımsızlar’ı birbir yutarken 1910’ların tekel karşıtı fırtınasıyla karşı karşıya kalır. AT&T gibi rakiplerini birer birer yutan John D. Rockefeller’in Standard Oil şirketi 35 parçaya bölünmüştür. Vail ustaca bir manevra yapar. Hükümete iyi niyetini göstermek için kendini kısıtlamayı ve faaliyetlerinin düzenlenmesini kabul ettiğini bildirir. Western Union’ı satmayı kabul eder. Bağımsızlar’ın kendisine ait uzun mesafe hatlarını kullanabileceğini ve artık Bağımsız şirketleri satın almaya çalışmayacağını söyler. Telgraf ölmekte olan bir teknoloji olduğundan Western Union’ın satışı akıllıca bir hamle olmuştur. Bağımsızlar’a verilen, uzun mesafe hatları kullanma tavizinden yararlanıldığı hakkında pek fazla bir örnek yoktur. Ama bu iyi niyet gösterisi ve tavizlerle parçalanma tehlikesinden kurtulduğu gibi doğal tekel iddiasıyla daha güçlü bir konuma gelmiştir (age).

AT&T hükümete kendini doğal tekel olarak kabul ettirir. Ölçek ekonomisinde, işlemlerin ölçeği genişlerken maliyetler azaltılabilir. Çıktı artarken birim maliyetin düşmesi nedeniyle piyasaya ilk giren daha avantajlı konumda olur ve fiyatları düşürerek piyasaya katılmak isteyenleri engelleyebileceğinden doğal tekel durumu oluşur. ABD’de elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapılar doğal tekeldir. Vail, kentler arası iletişimin büyük yatırım gerektirdiğini belirterek telekomünikasyon sektöründe de doğal tekeli savunmuştur. AT&T’nin sunmak istediği hizmet birçok ülkede devlet tarafından yerine getirilmektedir. Vail, AT&T’yi devlete yardımcı olan, şirket çıkarının yanında kamu çıkarını da gözeten aydınlanmacı bir tekel olarak tanımlamıştır. AT&T, 1984’teki neoliberal fırtınaya kadar, telekomünikasyon sektöründeki ortak taşıyıcılık sorumluluğunu yerine getirmiş ve ABD’nin her bölgesine söz verdiği kamu hizmetini götürmüştür. AT&T, tekel yılları boyunca hem uzun mesafe hatlarda hem de müşteri tarafı teçhizatında tek hizmet sağlayıcı olmuştur. AT&T sistemin mükemmelliği, hizmetin ucuz ve kaliteli sunulabilmesi için tekel olmasının gerekli olduğunu savunmaktadır. Sovyetler’deki merkezi planlamanın ABD’deki karşılığı AT&T ve RCA (Radio Corporation of America) gibi tekeller olur. Bilim ve teknoloji alanında bugünün teknolojisinin temellerini atan birçok önemli çalışmaya da imza atarlar. Ama tekel dışından gelen teknolojik yeniliklere kapalı bir sistem oluştururlar (age).

Aşağıdaki örnekler tekellerin yenilikçiliğinin sınırlarını göstermektedir.

Hush-A-Phone

Üretimine 1921 yılında başlanan Hush-A-Phone, telefonun ahizesine takılan, gürültü kirliliğini azaltan ve mahremiyeti artıran bir aparattır. Ürünü piyasaya süren Hush-A-Phone Şirketi’nde sadece iki kişi çalışmaktadır: şirketin sahibi Henry Tuttle ve sekreteri. Hush-A-Phone ev kullanıcıları için hiçbir zaman bir gereklilik olmaz. Tuttle 1950 yılındaki bir konuşmasında şimdiye kadar 125000 ünite sattıklarını iddia etmektedir. Kısacası Hush-A-Phone, kendi yağıyla kavrulan bir şirkettir. Tuttle, 1921’de ürettiği aparatla da kalmamış, Hush-A-Phone’u modern telefon tasarımlarına uyumlu hale getirmek için MIT’de akustik üzerine çalışan Leo Beranek’ten de yardım almıştır. Beranek, daha alt sınırdaki seslerden feragat edip mahremiyeti artırarak ve dış sesleri azaltarak Hush-A-Phone’u geliştirir. Seste sadece hafif patlamalar vardır.

Ama 1940’ların sonunda karşısında ABD’de doğal tekel konumunda olan AT&T’yi bulur. AT&T, telefon cihazları dahil olmak üzere tüm telefon hizmetlerinde söz sahibidir. AT&T tamircileri telefon abonelerini Hush-A-Phone gibi AT&T’nin ürünü olmayan cihazları kullanmamaları, bunun imzaladıkları sözleşmenin ihlali olduğunu ve telefon hizmetlerinin kesilebileceğini söyleyerek uyarırlar. AT&T’nin tehdidinin altı boş değildir. Federal Hükümet ile yapılan sözleşmede hiçbir cihazın, aparatın veya devrenin telefon şirketi tarafından sunulan araçlara bağlanmaması hakkında bir madde vardır. Tuttle bunun üzerine bir avukat tutar ve 1948’de ilgili maddenin değiştirilmesi için FCC’ye başvurur. FCC, bu başvuruyu mahkemeye taşır.

Telefona takılan bir plastik parçası için AT&T gibi bir devin müşterilerini tehdit etmesi komik gelebilir. Ama AT&T son derece ciddidir ve mahkemeye bir avukatlar ordusuyla gelirler. Karşı tarafta ise Tuttle, Beranek, bir avukat ve uzman olarak J.C.R. Licklider (daha sonra internetin öncülerinden olacaktır) vardır. AT&T’nin yaylım ateşi başlar. AT&T’nin ilk gerekçesi, telefon hizmetinin kendi sorumluluklarında olduğu ve Hush-A-Phone’un bu hizmeti olumsuz etkilediğidir. Testlerine göre iletimde 13 desibellik bir kayıp vardır. Alıcıda ise bu kayıp 20 desibeldir. AT&T’nin ikinci tezi ise Hush-A-Phone’un işe yaramaz bir aparat olduğu ve tüketicilerin aldatıldığıdır. Tüketicilerin korunması AT&T’nin sorumlulukları arasındadır. Kendilerinden emin bir şekilde, yararlı bir şey olsaydı AT&T’nin bunu çoktan icat edeceğini eklerler. Daha sonra aparatın telefon tamircilerinin güvenliğini tehlikeye attığı, aparattan kaynaklı kaçaklar nedeniyle elektrik akımına kapılıp ölebilecekleri öne sürülür. Ardından aparatın hijyen sorunu yarattığını, içinde yemek taneciklerini, kokuları ve ufak tefek parçacıkları topladığını söyleyerek yaylım ateşini bitirirler.

AT&T’nin bu saldırıları büyük oranda temelsizdir. AT&T, telefon tamircilerinin iş kazasına uğrayabileceğini söylediğinde Tuttle’ın avukatı bunun daha önce yaşanıp yaşanmadığını sorunca AT&T’nin yanıtı henüz böyle bir şey olmadığı ama olabileceğidir. Hush-A-Phone’un tüketicilere hiçbir yararı olmadığı ve sadece onları aldattığı tezine karşı Tuttle, iki önemli yararı olduğunu belirtir. Birincisi, telefonla konuşurken bürodaki sesin azaltılması çalışanların sağlığı için yararlıdır. İkincisi, mahremiyettir. Telefon konuşmasının dışarıdakiler tarafından izinsiz dinlenmesini önlemektedir. Daha sonra Licklider, AT&T’nin öne sürdüğü belirsiz iletim kaybı tezine karşı, Hush-A-Phone’un neden olduğu kayıp oranını teknik olarak ispatlayarak telefon hizmetine zarar verilmediğini gösterir. Son olarak da mahkeme heyetinin önünde bir gösteri yaparlar. Tuttle, sekreterini arar önce Hush-A-Phone kullanarak, daha sonra da onu çıkararak konuşmasını ister. Licklider’i doğrulayan bir sonuç ortaya çıkar: Hush-A-Phone, akustiği değiştirmekte ve seste patlamalar yapmaktadır. Fakat sesin anlaşılabilirliğinde herhangi bir sorun yoktur.

Ancak FCC’nin 1955’teki kararı, AT&T’nin iddiaları doğrultusunda olur. FCC kararında telefon sistemlerine dışarıdan takılan herhangi bir aparatın telefon hizmetini olumsuz etkileyebileceğini ve iş kazalarına neden olabileceğini yazar. Davayı kendi olanakları ile finanse eden Tuttle iflasın eşiğindedir. Ama pes etmez ve kararı ABD Temyiz Mahkemesi’ne götürür. 1956’da mahkeme, insanın telefonu eli ile kapatması veya bir cihazla kapatması arasında bir fark olmadığını belirterek FCC’nin kararının adil veya mantıklı olmadığına ve en önemlisi de kamuya bir zararı yoksa tüketicilerin telefonlarını yararlı gördükleri herhangi bir biçimde kullanabileceklerine karar verir. Ayrıca ancak beş yıl sonra karar verebilen FCC’yi de bu gecikmeden dolayı uyarır. Tuttle, davayı kazanmıştır. Fakat 1960’larda AT&T yeni ahizelerini satmaya başladığında Hush-A-Phone saf dışı kalır.

Wu’ya (2010) göre ufak bir şirketin geliştirdiği bir plastik parçasına karşı AT&T’nin bu kadar tepki göstermesinin asıl gerekçesi, dışarıdan yeniliğin AT&T tekelinin meşruluğunu sarsmasıdır. AT&T, merkezi yenilik geliştirme sistemini temsil etmektedir. Aynı konuya on şirketin odaklanarak tekerleği yeniden keşfetmeye çalışması kaynak israfıdır ve verimsizdir. AT&T, araştırma geliştirme faaliyetlerini merkezileştirerek kamu kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaktadır. Dışarıdan birinin bir yenilikle gelmesi bu imajı sarsacak ve diğerlerine kötü örnek olacaktır. AT&T, her zamanki gibi sistemin mükemmelliği için sistemin tüm parçalarına egemen olmak istemektedir. AT&T’nin sadece Hush-A-Phone davasına bakarak yargılanmaması gerektiği düşünülebilir. Nitekim AT&T’nin 1925’te, telefon teknolojisini geliştirmek amacıyla kurduğu Bell Laboratuvarları telefon tellerinin yalıtımı gibi doğrudan telefon hizmetini iyileştiren yeniliklerin yanında dünyadaki en iyi bilim insanlarını kendi bünyesine katıp onlara serbest bir çalışma ortamı sağlayarak kuantum fiziği veya enformasyon teorisi gibi tamamen farklı alanlarda birçok önemli buluşa da imza atmıştır. Bell Laboratuvarları’ndan yedi Nobel ödülü çıkmış, bilgisayar tarihinin en önemli buluşlarından transistör burada icat edilmiştir. UNIX İşletim Sistemi ve C Programlam Dili yine Bell Laboratuvarları’nda geliştirilmiştir. Tüm bunlar açık seçik ortadayken Hush-A-Phone yalnızca bir ayrıntı değil midir?

Wu’nun (2010) bir başka örneğine bakalım…

Clarence Hickman’ın Manyetik Kayıt Cihazı

Bell Laboratuvarları, bilimcilere ve mühendislere istedikleri konuları araştırma olanağı sunarken bunun meyvelerinden yalnız şirket değil toplum da yararlanıyordu. Elbette bunun finansmanı ABD halkının vergileri ve hükümet desteği ile sağlanıyordu. Birçok ülkede devlete bağlı üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından yürütülen araştırmalar ve hatta gizli projeler neredeyse hükümetin bir kolu haline gelmiş AT&T tarafından yürütülüyordu. Ama Wu’nun (2010) vurguladığı gibi AT&T’nin üniversitelerden önemli bir farkı vardı: AT&T’nin çıkarları bilginin ilerlemesi ile çeliştiğinde tercih AT&T’nin çıkarları olmaktadır. Clarence Hickman adlı mühendisin hikayesi tekellerin yeniliğe yaklaşımını gösteren örneklerden sadece biridir.

1934’ün başlarında Hickman, Bell Laboratuvarları’nda çalışmaktadır. Hickman’ın geliştirdiği makinenin bağlı olduğu bir telefon arandığında ve kimse telefonu açmadığında makine devreye girmekte ve bip sesinden sonra arayan kişi mesaj bırakmaktadır. Wu (2010) makinenin işlevinden çok Hickman’ın geliştirdiği manyetik kayıt ilkesine dikkati çekmektedir. Manyetik kayıttan önce ses yalnızca kayda basılarak veya piyano rulosu yapılarak saklanabilmektedir. Bu yeni teknoloji, işitsel kasetler ve videoteyplerin yanında silikon yongalarla kullanıldığında bilgisayarda depolamanın önünü açabilecek potansiyele sahiptir ve AT&T’nin elinde bu teknolojiyi ilerletme fırsatı vardır. Fakat Hickman buluşunu gösterdiğinde AT&T yönetimi manyetik depolama araştırmasının durdurulmasını istemiş ve manyetik kayıt teknolojisini kamuoyundan gizlemeyi tercih etmiştir. Manyetik kayıt teknolojisi ABD’ye çok daha sonra, Almanya’dan yabancı teknoloji ithali ile gelecektir.

Yönetim ticari değeri de olabilecek bu buluşu neden yasaklamıştır? Wu’ya (2010) göre AT&T, şaşırtıcı biçimde, telefon konuşmalarının kaydedilebilir olmasının insanların telefondan vazgeçmesine neden olacağı, böylece de iş modellerine zarar vereceğinden endişe etmektedir. Konuşmaların kaydedilme olasılığı iş adamlarının telefondan uzak durmasına neden olabilirdi. İş adamları dışındaki tüketiciler de konuşmaların kaydedilebildiğini öğrendiklerinde telefonda rahat konuşamayacakları için telefon kullanımı azalacaktı. Bu nedenle, manyetik kayıt AT&T yönetimi tarafından bir risk olarak algılanarak Hickman’ın çalışmasının ilerlemesine izin verilmedi.

Benzer teknoloji yıllar sonra kullanılabilir olduğunda ve hatta telefon konuşmalarının kaydı gözetim amacıyla kullanıldığında bile telefon sektörü bundan fazla etkilenmedi. Ama AT&T yöneticilerinin, telefon sektörünün sarsılmasına karşı en ufak olasılığı bile dikkate almaları gerekiyordu. Wu’ya (2010) göre bu örnek yeniliğe merkezi olarak yaklaşmanın başlıca problemidir. Merkezi aklın tüm yenilik sürecini planlayıp kontrol edebileceğini düşünüyorlardı ki bu geleceğin bilimsel olarak planlanabilir ve uygulanabilir olduğu anlamına geliyordu. Bu nedenle, yıkıcı olabilecek yeniliklere karşı paranoyakça davranıyorlardı. Kayıt makinesi tek örnek de değildi. Bu korku nedeniyle AT&T, fiber optik, mobile telefonlar, sayısal abone hattı (DSL), belgegeçer (faks) cihazı, hoparlör gibi teknolojilere karşı ölçülü yaklaşacak ve bu gibi teknolojilerin gelişimini yavaşlatacaktır.

Yıkıcı yeniliklerden korku yalnız AT&T için geçerli değildir. FM (Frekans modülasyonu) radyoların ve televizyonun da benzer hikayeleri vardır.

Edwin Armstrong ve FM Teknolojisi

Radyonun ilk zamanları interneti anımsatmaktadır. Açık ve sınırsız bir ortamdır. Arkasında belirgin bir iş modeli yoktur ve daha çok insancıl hedefler vardır. Radyo, ABD’de ve Avrupa’da farklı yollar izleyecektir. Avrupa’da daha çok insanları eğitmenin ve onlara bazı değerleri kazandırmanın bir aracı olarak görülmüştür. ABD’de ise ilk başta açık ve yerel seslerin ön planda olduğu bir ortam vardır. Fakat zamanla bu idealizmin ve açıklığın yerini merkezileşme ve ticari kaygılar alır. David Sarnoff’un RCA’sı, uzun mesafe iletim ağlarına sahip olmasından dolayı avantajlı olan ve radyo yayıncılığında da tekel olmak isteyen AT&T’yi yine bir patent davasında alt edebilmiştir. Bu sefer sahnede AT&T yerine RCA, Clarence Hickman’ın yerinde Edwin Armstrong vardır.

Sarnoff, Armstrong’u AM (Amplitude modulation) radyoyu iyileştirmek üzere görevlendirmiştir. Ama Armstrong radyo dalgalarının iletimi için başka bir teknolojiyle çıkagelir: FM. Armstrong bu etkileyici teknolojiyi Sarnoff’a gösterir. Sarnoff etkilenir ama bundan sonra ne yapılması gerektiği hakkında Armstrong’u yanıtsız bırakır. Armstrong aylar sonra Sarnoff’la tekrar karşılaştığında yanıtını sorar. Armstrong’a göre FM teknolojisi radyo endüstrisini yeniden canlandıracak bir potansiyele sahiptir. Sarnoff bunun sıradan bir buluş olmadığını, bir devrim olduğunu söyler sonra da konuyu değiştirir. Armstrong, laboratuvarına geri dönerek çalışmalarına devam eder. Fakat bir süre sonra laboratuvarını boşaltması istenir.

Sarnoff, AT&T yönetimi gibi yeniliğin yıkıcılığından korkmuştur. AM radyo üzerine kurulu radyo sisteminin sarsılması iş modellerine zarar verecektir. Şüphelerinde haklıdır. FM teknolojisi doğru yönetildiğinde radyo endüstrisini, kontrolün ve düzenlemenin daha az olduğu 1920’lerin açıklık dönemine götürecek bir potansiyele sahiptir. Armstrong, FM teknolojisinin AT&T’nin uzun mesafe hatlarını da gereksizleştireceğini düşünmektedir. Daha da önemlisi, FM yalnızca müzik ve haber yayını için değil kablosuz belgegeçer yapmak için de kullanılabilecektir. Dolayısıyla FM, yalnız radyoda değil farklı alanlarda da gelişmeye açık bir teknolojidir.

Sarnoff’un temel korkusu ise FM teknolojisinin radyo sayısını da artıracak olmasıdır. Bir diğer deyişle, tüketiciler için farklı seçenekler olacak ve reklam pastası küçülecektir. Armstrong’un bu teknolojiyi başka yollardan hayata geçirme şansı da olmaz. Sarnoff, yoğun kulis faaliyetleri ile FM’in ilginç ama fazla test edilmemiş, marjinal ve zamansız bir teknoloji olduğunu yaymaktadır. FCC’yi de etkileyerek FM yayıncılığını yasaklattırır ve FCC, deneysel FM çalışmaları için tek bir tane yüksek frekans bandı ayırır. FCC daha sonra aldığı kararlarda da FM sistemine geçişi kontrollü, radyo endüstrisinin devlerine zarar vermeyecek şekilde yapacaktır. 1940’ta Armstrong beş yıl içinde FM radyonun AM radyoyu geçeceğini düşünmektedir. 1980’lere kadar FM bunu başaramaz. Birçok teknoloji tarihçisi FM’in yavaş ilerleyişini televizyonun çıkışına bağlamaktadır. Wu’ya (2010) göreyse FCC’nin politikaları FM’in gelişimini yavaşlattığı gibi bu yeni teknolojinin stero AM dışında başka bir yöne evrilmesini de engellemiştir.

Sarnoff’un yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştır. RCA da 1946’da, kendini hazır hissettiğinde, FM teknolojisine yönelmiş ama Armstrong’la anlaşmak yerine onun patentlerini izinsiz kullanmayı seçmiştir. Armstrong dava açtığında ise kullandıkları FM teknolojisinin Armstrong’kinden farklı olduğunu ve FM teknolojisine katkılarının Armstrong dahil ülkedeki herkesten daha çok olduğunu öne sürmüşlerdir. Hush-A-Phone davasında olduğu gibi bu tip patent davaları küçük şirketler veya bireyler için hem maddi hem de manevi olarak zordur. Büyük şirketlerin kimi zaman stratejisi davayı uzatarak zaman kazanmak veya karşı tarafı olabildiğince yıpratmak üzerine kuruludur. Nitekim bu dava da yıllarca sürer. Hem maddi hem de psikolojik olarak çöken Armstrong, 1 Şubat 1954’te intihar eder.

Philo Farnsworth ve Televizyon

Sarnoff, FM’in AM radyo için oluşturduğu tehdidi fark etmekle kalmamış televizyon teknolojisini de doğru değerlendirerek televizyon, radyonun yerini almadan RCA’yı televizyon yayıncılığına hazırlamıştır.

Sarnoff, 1920’lerin sonlarında televizyonda da FM’deki stratejisini uygulamıştır. Önce televizyonu itibarsızlaştırmaya çalışır ve bu yıkıcı yeniliğin henüz hazır olmadığı hakkında bir kampanya yürütür. Asıl hazır olmayan ise Sarnoff’un RCA’sıdır. Sarnoff’un kampanyasının amacı yine FCC’yi ikna ederek televizyonun gelişimini yavaşlatmak ve RCA için vakit kazanmaktır. FCC, Sarnoff’un gerekçelerini haklı bulur. Wu (2010), konuya komplocu bir açıklamak getirmek yerine FCC’nin Sovyet tarzı planlı ekonomi yaklaşımından etkilenmiş olabileceği üzerinde durmaktadır. Muhtemelen FCC, Sovyetler’in Beş Yıllık Planları’nı daha başarısız bir biçimde taklit etmeye çalışmakta ve televizyon için bir geçiş süreci öngörmektedir. FCC izin vermediği için ticari televizyon yayınları beklemek zorundadır.

Bunalım Dönemi ve mekanik televizyonun yetersizliklerine FCC’nin bu kararı da eklenince televizyon teknolojisini geliştirmek isteyenler geleceği belirsiz bir teknolojiye yatırımcı bulmakta zorlanırlar. Para kazanamayan ve para desteği bulamayan birçok yenilikçi mühendis birkaç yıl sonra bu hayalinden vazgeçer. Bu süreçte Sarnoff sessiz görünse de RCA’nın laboratuvarlarında elektronik televizyon geliştirmek için gizli bir çalışma yürütülmektedir. Şimdi karşısında yine bir yalnız mühendis vardır, televizyonun mucidi Philo Farnsworth.

Farnsworth, RCA’nın mühendislerini laboratuvarına davet etmiş ve üç gün boyunca geliştirdiği televizyon teknolojisini onlara anlatmıştır. Farnsworth, RCA’dan destek beklerken şirketin kendisini yok etmeye çalışacağını hiç düşünmemiştir. Sarnoff Farnsworth’un çalışmasını önemsemeyen bir tavır takınarak sahip olduğu her şeyi satın almak için ona sadece 100000 dolar önerir. Sarnoff, Farnsworth’un televizyonuyla ilgilenmiyor görünmesine rağmen durum tam tersidir. Farnsworth’un televizyonu RCA’nın geliştirmekte olduğu televizyondan daha iyidir ve televizyon endüstrisinin temeli olacak niteliktedir. RCA’nın mühendisleri, Farnsworth’un laboratuvarlarına yaptıkları gezide öğrendikleri elektronik televizyon teknolojisinin tersine mühendisliğine başlarlar. Diğer yandan Sarnoff, Farnsworth’un televizyonunun işe yaramazlığı üzerine yaptığı kulis faaliyetlerine devam etmektedir. Amacı özellikle yatırımcıları Farnsworth’dan uzak tutmaktır ve bunda da başarılı olur.

Sarnoff daha da ileri gider. 1934’te, Farnsworth’un dava açmasını beklemeden, onun kendi mühendislerinin patentini ihlal ettiğini iddia ederek dava açar. Dava 1939’ta sonlanır, Farnsworth haklılığını ispat ettiği gibi Sarnoff’u bir milyon doların yanında patent kullanım ücreti ödemeye zorlar. Fakat 1939’da Sarnoff’un RCA’sı televizyon yayını için hazırdır. 1999’da Time dergisi, Sarnoff’u “Yayıncılığın Babası” ilan eder!

Sarnoff, televizyon teknolojisinin yıkıcılığını kontrol altına alarak yayıncılıktaki tekelini devam ettirmiştir. Böylece televizyon ABD’de “görüntü” eklenmiş radyo olarak, aynı iş modeliyle gelişecektir.

Sonuç

İnternetin de sonuna mı geldik? Bir zamanlar telefon ve radyoda olduğu gibi internet de açıklık döneminden sonra hükümetlerin ve tekellerin kontrolüne mi girecek? ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarının sonucu yalnız ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek.

İnternetteki açıklığı sadece ağ yapısı bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. PC devrimi de bunun bir parçasıydı. PC’ler olmasaydı internet bugünkü gibi geniş kesimlere ulaşamayabilirdi. Günümüzde gelişmeye ve geliştirmeye açık PC’lerin yerini akıllı telefon ve tablet gibi daha çok tüketime yönelik teknolojilere bırakması kapanma yönünde bir eğilimi ifade etmesine rağmen kodlamaya verilen önem (ucuz işgücü gibi hedefleri olsa da) açıklığı zorlayacak bir güce sahip.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasıyla, internet altyapısının mülkiyet ilişkilerindeki değişim İSS’lerin gücünü artıracak. İSS’lerle içerik şirketlerinin dikey entegrasyonu, kullanıcıların interneti belirli sınırlar içinde kullanmaya zorlanması ve internet hizmetlerine erişimin denetlenmesi ile sonuçlanacak. Sorun sadece sosyal medya kullanımı, film izleme, müzik dinleme, dosya paylaşımı vb ile ilgili olsaydı en fazla internet öncesi günlere geri dönüyoruz diye üzülebilirdik. Ancak nesnelerin internetiyle beraber gündelik yaşam daha çok internete gömülecek ve internet altyapısındaki mülkiyet ilişkileri daha yaşamsal olacak. Bu nedenle, internetteki tekelleşme, AT&T’nin telefondaki ve RCA’nın radyodaki tekelinden daha kritik ve gündelik yaşamı çok daha derinden etkileyecek. Yazıda tekellerin, teknolojik yenilikleri nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğini aktarmaya çalıştım. İnternetteki tekelleşme toplum için daha yıkıcı sonuçlar doğuracak. Üstelik yaratıcılıktan yoksun bir yıkım…

Kaynaklar

Christensen, C. M. (2003). The innovator’s dilemma: The revolutionary book that will change the way you do business (p. 320). New York, NY: HarperBusiness Essentials.

Fischer, C. S. (2011). Telefon Liderliği Ele Geçiriyor. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Wu, T. (2010). The master switch: The rise and fall of information empires. Vintage.

16 Nisan 2018

Posted In: ABD, Açık Standartlar, ağ tarafsızlığı, Ajit Pai, Alexander Graham Bell, amazon, AOL, AT&T, Clarence Hickman, David Sarnoff, e-devlet, Edwin Armstrong, Emek, Erişim Hakkı, facebook, FCC, Fikri Mülkiyet, FM, Genel, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, J.C.R. Licklider, Leo Beranek, Microsof, Netflix, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, Patent, Philo Farnsworth, radyo, sansür, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Telif, Thedore N. Vail, Verizon

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com