Yeni İnternete Doğru

Jeremy Corbyn liderliğindeki İngiltere İşçi Partisi erken genel seçimde ağır bir yenilgi aldı ve Corbyn istifa edeceğini açıkladı. Seçim sonuçlarının partisi için ağır bir yenilgi olduğunu kabul eden Corbyn, seçimi kaybetmiş olmalarına karşın seçim kampanyasında bir umut bildirisi sunduklarını söyledi. Seçim tartışmaları ağırlıkla Avrupa Birliği’nden çıkış üzerinde yoğunlaşırken gerçekten de İşçi Partisi’nin bu çemberin dışına çıkan, bir umut bildirisine yakışan, “devlet destekli, geniş bant internet hizmeti”gibi vaatleri vardı. Corbyn, 2030 yılına kadar tüm ev ve işyerlerine yüksek hızlı fiber erişim hizmeti sağlamayı vadediyordu.

Bunun için ülkenin en büyük internet sağlayıcısı Openreach’in bazı bölümlerinin devralınması planlanıyordu. Bu plan aynı zamanda yıllardır devam eden özelleştirme sürecinin geri çevrilmesi ve hükümetin çok büyük bir ulusal altyapı projesinin başına geçmesi anlamına geliyordu. Planın maliyeti 20 milyar dolar olacaktı ve yeni hükümetin harcama paketinin içinden ödenecekti. Ağın bakımı da Facebook, Google ve diğer teknoloji devlerinden alınacak vergilerle sağlanacaktı. Bu planın piyasanın işleyişine aykırı olduğunu ve dünyada eşi benzeri olmadığını iddia edenlerin yanında politik risklerine dikkat çekenler var. İnsanların ücretsiz hizmetleri sevdiğini ama böyle bir yola girildiğinde internet problemlerinde politikacıların hedef tahtasında olacağını söylüyorlar. (https://www.nytimes.com/2019/11/21/business/free-internet-britain.html).

Corbyn’nin planını eleştirenler, eğitim ve sağlık haklarında olduğu gibi ücretsiz internet tartışmasına da kendi sınıfsal pencerelerinden bakıyorlar. Rachel Connolly’nin yazdığı gibi internete kolay erişimi olmayan insanların yaşadığı zorluklardan bihaberler (https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/nov/20/free-internet-broadband-low-incomes). Hayatın her alanı dijitalleşirken, eğitimden sağlığa internete eşit erişim hakkı yaşamsal bir ihtiyaç haline geliyor ve erişimdeki eşitsizlik, buralardaki eşitsizliği artırıyor.

İşçi Partisi’nin gündeme getirdiği “herkese yüksek hızlı fiber erişim hakkı”belediyelerin meydanlardaki ücretsiz kablosuz ağlarından ve gençlere seçimlerde vadedilen 10 GB’lık internetten çok daha farklı. Britanya, şu anda zaten oldukça hızlı bir internet altyapısına sahip. Yüksek çözünürlüklü bir film bir dakikanın altında indirilebiliyor. Bir filmi 50 saniyede indirmekle 30 saniyede indirmek arasında yaşamsal bir fark olmayabilir. Ama Miranda Hall’ın yazdığı gibi kamuya ait fiber ağlar sadece ücretsiz kablosuz bağlantı anlamına gelmiyor (https://www.socialeurope.eu/bread-roses-and-broadband-too). Ücretsiz internet altyapısı insanların iş bulmasını ve sosyal yardımlardan yararlanmasını, öğrencilerin ödev yapmasını, yaşlıların yakınlarıyla görüşebilmesini kolaylaştıracak. Ama daha da önemlisi enerji, taşımacılık, e-sağlık vb hizmetlerin de altyapısını oluşturacak. Bu altyapının kimin mülkiyetinde olacağı ve işletileceği söz konusu sektörlerin de geleceğini belirleyecek.

Dijital altyapının tasarımı, ekonominin ve toplumun tasarımını da şekillendirecek politik bir tartışma. İnternet omurgasının kâr odaklı yatırımcılar tarafından kontrol edilmesi son yıllarda veri çıkarıcılık (data extractivism), veri sömürgeciliği (data colonialism) veya gözetim kapitalizmi (surveillance capitalism) olarak adlandırılan mantığın (insani ve çevresel maliyetlere aldırmaksızın herşeyi dijitalleştir ve paraya çevir!) devamını ve güçlenmesini sağlayacak.

Kamusal internet ise her şeyden önce, altyapı hizmetlerinin adil dağıtımı anlamına geliyor. Hall’ın işaret ettiği gibi piyasa koşullarında hizmet sağlayıcılar zengin kentsel alanlara yoğunlaşıyorlar ve bunun sonucunda ırksal ve sınıfsal eşitsizlikleri yeniden üretiyorlar. Devlet yönetimindeki bir planlama, internet erişim hizmetinin adil dağılımını sağlayabilir. Altyapının kamusal sahipliği, ulaşım, elektrik ve su gibi diğer hizmetlerinin planlanmasında toplumcu politikaların önünü açacaktır.

İnternetin son yıllardaki dönüşümünü ve buna karşı geliştirilebilecek politikaları bu bağlamda ele almak gerekiyor. Bu yazıda, bu dönüşümün temellerini, belli başlı aktörleri ve karşı karşıya olduğumuz sorunları tartışacağım. Yeni internetle gelen sorunlara karşı geliştiren toplumcu politikaları ve deneyimleri ise başka yazılarda ele alacağım.

2000’li yıllar: Ticarileşme ve Hükümetlerin Artan Kontrolü

1970’li yılların başında, ABD’nin devlet kurumlarının vesayetinde doğan internet, ilk başta ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir devlet kurumu olan DARPA’nın (Defense Advanced Research Projects Agency) gözetiminde ilerliyordu. 1985’de projeyi sivil bir kuruluş olan Ulusal Bilim Kurumu (National Science Foundation) devraldı.

İnternetin ilk yıllarında şirket ve hükümet fonlarının birleşimiyle gevşekçe organize edilen ortak projeler, üniversite, şirket ve kamu araştırma laboratuvarlarını bir araya getiren karmaşık bir birliktelik oluşturmuştu. En ileri teknolojilere sahip olduğu düşünülen komünist düşmana karşı merkezi planlamayı tercih eden, hiyerarşi ve sıkı denetime eğilimli soğuk savaş zihniyeti aynı zamanda nükleer savaş tehdidine karşı dayanıklı ve dağıtık bir ağ yapısı da istiyordu. Bunun yanında internet, mucitlerinin kültürlerinden kaynaklı ademimerkeziyetçi öğeler de içeriyordu. İnternetin oluşum dönemine damga vuran bir diğer gelişme ise ABD’nin en büyük telekomünikasyon firması olan AT&T’nin devletin müdahalesiyle parçalanması oldu. Müdahale sonrası AT&T tekel konumunu kaybetmişti ve neoliberal rüzgarlar esiyordu. ABD hükümeti, kamu tarafından sahiplenilecek ve işletilecek bir ulusal veri iletişim sistemine pek sıcak bakmıyordu. 1960’larda gündeme gelen kamusal bilgisayar hizmeti vizyonu rafa kaldırılmıştı. Bu serbest ortam teknolojik gelişmeyi hızlandırdı ama kuralsızlığın kurallaşması bugün karşı karşıya olduğumuz birçok sorunun temelini oluşturdu.

Mosco (2017), yeni teknolojik sistemlerin belirsizliklerle dolu ve ticari potansiyellerini ortaya çıkarmanın zor olduğunu belirtiyor. Bu nedenle, zamanın büyük firmaları temkinli yaklaşarak AT&T’nin internet versiyonu olmayı göze alamadılar. İnternetin ticari potansiyeli hakkındaki belirsizliğin yarattığı boşluk bilim insanlarının ve programcıların interneti enformasyonun tüm vatandaşlar tarafından tamamen erişilebilir olduğu temel bir servis vizyonuyla ele alabilmelerini kolaylaştırdı. Bu vizyona göre amaç, en fazla sayıda vatandaş için mümkün olan en iyi erişim ve kontrolü sağlamaktı ve enformasyonun düzenlenmesi ve kontrolü temsilci kuruluşlar tarafından yerine getirilecekti. Yönetim sorunu yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeylerde merkezi ve ademimerkeziyetçi yaklaşımların bir bileşimi olarak aşılmaya çalışıldı.

90’lı yıllarda güçlenen özgür yazılım hareketi, yalnız internetin kullanıcı tabanını genişletmekle ve çeşitlendirmekle kalmadı. Bunun yanında internetin, ilk aktörlerinin öngöremediği biçimlerde geliştirilebilmesinin de önünü açtı. Hacker kültürü, internetin ademimerkeziyetçi yapısını ilerleten, bilişim hizmetlerinin daha geniş kesimlerce kullanılabilmesini sağlayan katkılarda bulunurken bu dönemde şirketlerin de internetin finansal değerini anladığını, bazı hackerların iş insanına dönüştüğünü görüyoruz. Sonrasında internetteki her tıkın izlenip kaydedilmesinin kişiye özel reklamlar için eşsiz fırsatlar sunduğunu fark eden şirketler, interneti bir ticari araca çevirmek için etkili adımlar atmaya başladılar.

2000’li yıllara gelindiğinde karmaşık, çelişik ve bireysel kullanıcıların, şirketlerin, hükümetlerin ve tüm dünyadaki toplumsal hareketlerin müdahaleleriyle sürekli yeniden üretilen bir internetimiz vardı. O zamanki tartışmalarda ticarileşme ve hükümetlerin artan kontrolü internet için iki büyük tehdit olarak görülüyordu. Ama görülen emarelere karşın internetin ademimerkeziyetçi “doğa”sının buna izin vermeyeceğine dair bir iyimserlik vardı.

Fakat o zamanlar ticarileşme derken ilk akla gelen web sitelerinde reklamların içeriğin önüne geçmesi oluyordu. Neyse ki ana sayfasına reklam almayan Google gibi iyi (!) şirketler vardı! Google hala reklamsız ana sayfasıyla övünebilir. Ama 2010’lu yıllarda bulut bilişim, büyük veri analizi ve nesnelerin interneti üzerinde yükselmeye başlayan yeni internette ana sayfaya reklam almanın ya da almamanın artık pek fazla bir önemi kalmadı.

Mosco’nun (2017) altını çizdiği gibi son yıllarda üç teknolojinin iç içe geçtiğine ve giderek daha çok gündelik hayatın bir parçası olduğuna şahit oluyoruz: Bulut bilişim, büyük veri analizi ve nesnelerin interneti. Bu değişim sürecinde, internette ve ona yön veren değerlerde köklü değişimler yaşanıyor. Bulut bilişim, enformasyonu veri merkezlerine depoluyor ve işliyor; büyük veri analizi veri merkezlerinde saklanan veriyi analiz etmenin ve ondan yararlanmanın araçlarını sağlıyor; nesnelerin interneti, algılayıcılara sahip cihazları elektronik iletişim ağlarına bağlayarak veri miktarını artırıyor ve çeşitlendiriyor. Bu üç teknoloji, her geçen gün daha çok iç içe geçerek internetin demokratik, ademimerkeziyetçi ve özgür yazılıma dayalı yapısını hızla ortadan kaldırıyor.

Bulut bilişim merkezleri dev veri ambarları olmalarının ötesinde ham veriye değer katan enformasyon fabrikaları olarak karşımıza çıkıyor. Hava verisi, hava tahminine; nüfus verisi, okul inşa etme ve kapatma planına; suç verisi, polisleri konuşlandırma planına dönüşüyor. Büyük veri analizi ile istatistiksel araçlar, çok geniş veri kümelerine uygulanarak kestirimsel algoritmalar geliştiriliyor. Bu algoritmalar ile insanların ev kredisi veya sosyal yardım için uygunluğu, suç işleme olasılığı veya organ nakli için uygunluğu hakkında kestirimlerde bulunuyor. Nesnelerin interneti ise gündelik hayattaki nesnelere gömdüğü algılayıcı ve işlemcilerle nesneleri izliyor, kayıt altına alıyor ve bu nesnelerin birbirleriyle iletişime geçebilmesini sağlıyor. Nesnelerin interneti, endüstriyel ve enformasyonel uygulamaları kökten değiştirmeyi, küresel tedarik zincirlerini akılcılaştırmayı, akıllı şehirler ve evler yaratmayı, büroları ve fabrikaları yeniden inşa etmeyi ve bedenleri izleme kabiliyetini genişletmeyi hedefliyor.

Mosco’ya (2017) göre bu üç teknolojinin yakınsaması internette yeni bir döneme işaret ediyor. Başkalarını öncelikle teknoloji aracılığıyla deneyimleme eğilimini derinleştirmelerinin yanında insan ve dijital makine ilişkisini değiştiriyorlar. Önceden internet bağlantısı, bilgisayar, tablet ve akıllı telefon gibi dışsal cihazlar aracılığıyla gerçekleştirilirken yeni internetin dijital ağları, insan bedeni de dahil olmak üzere her yere yayılıyor. Dijital teknolojiler her yere yayıldıkça elektriğin gelişiminde olduğu gibi hayatın her alanına sızıyor, sıradanlaşıyor ve görünmez oluyor.

Bulut Bilişim

Su değirmeni feodalizmi, buhar makinesi kapitalizmi, bilgisayar enformasyon çağını yaratmıştır diyerek kestirmeden bu üç teknolojinin toplumsal sonuçlarına odaklanmak mümkün. Diğer uçta ise teknolojilerin toplum tarafından belirlendiği ve şekillendirildiği tezi var. Buna göre, ortaya çıkan feodal, endüstriyel ve enformasyonel toplumlar, zamanın iktidar yapıları ve toplumsal ilişkilerine uygun teknolojiler yarattılar. Mosco (2017), teknoloji ve toplum ilişkisini açıklamaya çalışan her iki görüşün yararlı yanları olabileceğini kabul etmekle beraber arada bir konum alıyor: Teknoloji, toplum ve bireyler karşılıklı olarak birbirlerini oluştururlar. Her aşamada birbirlerinin gelişimine ve oluşumuna katkıda bulunur, temel bir nedensellik belirlenimi olmaksızın önemli sınırlar koyarlar. Bu nedenle, bulut bilişimi tartışırken iktidar yapılarını ve toplumsal ilişkileri; bulut bilişimin şu anki mimarisinde etkili olan politik kararları atlamamak gerekiyor.

Bulut bilişim, veri analitiği ve nesnelerin internetinden önce ortaya çıkan bir teknoloji. Adını, mühendislerin diyagramlardaki ağları göstermek için kullandığı sembolden alıyor. Bu sembol, 1994’e kadar aynı zamanda interneti temsil ediyordu (https://tr.wikipedia.org/wiki/Bulut_bili%C5%9Fim). Mosco’nun (2017) işaret ettiği gibi birçok insan bulut bilişimi bir pazarlama taktiği olarak görüyor. Kısmen haklılar da; bir açıdan eskinin yeniden paketlenerek pazarlandığını söyleyebiliriz. Dünyadaki bilgisayar sayısının daha az olduğu günlerde terminaller verinin ve zekanın depolandığı zaman paylaşımlı sunucu bilgisayarlarına bağlanıyorlardı. Ancak 1975’te ilk kişisel bilgisayarların ortaya çıkması, insanların verilerini ve programlarını kendi bilgisayarlarında saklamaya başlamasıyla bu bilişim modeli ortadan kalktı. Şimdi bulut bilişimle geçmişe dönüyoruz, eski düşünce yeni bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Türk Standartları Enstitüsü bulut bilişimi “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türü”olarak tanımlıyor. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü’ne göre bulut bilişimin beş temel özelliği var:

1. Talep üzerine selfservis (On-demand self-service): Tüketici, sunucu zamanı ve depolama gibi özellikleri gereksinim duydukça otomatik olarak (insan etkileşimine gerek duymaksızın) servis sağlayıcıdan sağlayabilir.

2. Geniş Ağ Erişimi: Çeşitli istemciler (mobil telefonlar, iş istasyonları, dizüstü bilgisayarlar, tabletler) ağ üzerinden, standart mekanizmaları kullanarak sunulan hizmetlerden faydalanabilir.

3. Kaynak Havuzu: Birden çok tüketiciye aynı anda hizmet verilir. Tüketiciler, kullandıkları kaynağın yerini bilmeksizin, karşılarında tek bir kaynak varmışcasına hizmetlerden faydalanırlar.

4. Hızlı esneklik: Bulut sisteminin yetenekleri, hızlı bir biçimde artırılabilir ya da azaltılabilir. Tüketiciler, sistemin kaynaklarını sınırsız olarak algılarlar.

5. Ölçülebilirlik: Sunulan hizmetler, hem servis sağlayıcı hem de tüketici tarafından izlenebilir ve ölçülebilir.

Bunlar bulut bilişimin resmi ve umut vadeden tanımları. Yapılan tanımların dışında bulut bilişim için önerilen eleştirel tanımlar da var. Bu tanımların başında “başkalarının bilgisayarlarını kullanarak hesaplama yapmak” geliyor. Gerçekten de bulut bilişimle bireyler bir zamanlar kişisel bilgisayarlarımızda sakladığımız verileri artık birkaç şirketin elindeki veri merkezlerinde saklıyor, kendi bilgisayarına ayrı bir yazılım kurmak yerine şirketlerin sunduğu yazılım hizmetlerinden yararlanıyorlar. Bireylerin yanında şirketler de aynı eğilimde. BT departmanlarının yaptıkları işleri bulut merkezlerine havale ediyorlar. Bu nedenle bulut, “işleri dışarıya yaptırmanın sonraki adımı” olarak da tanımlanıyor. Şirketler ve kurumlar, kendi içlerinde bir veri merkezi tutmaktansa buluttan yararlanmayı daha kârlı bulabiliyorlar. Artık yazılımları güncellemek ve güncelleme sorunlarıyla uğraşmak için BT personeli istihdam etmelerine gerek yok. BT işlerinin yanında salesforce.com örneğinde olduğu gibi personel, muhasebe, hukuk vb işlevler de buluta taşınabiliyor.

Bulut bilişim, bulut imgesinin ardına saklanarak bulutun maddi temellerini ve sorunlarını gizleyebiliyor. Oysa bulut bilişim, birbirine bağlı binlerce sunucu, veri merkezi ve bunları bağlayan telekomünikasyon altyapısının dikkatli bir şekilde planlanmasını ve çok büyük yatırımları gerektiriyor. Bulut merkezlerinin deprem ya da hava felaketlerinin yaşanabileceği yerlerde inşa edilmemesi gerekiyor. Geniş arazilerin yanında sunucuların 7×24 çalıştırabilmesi için büyük enerji kaynaklarına ve bir arızada hemen devreye girebilecek ek güç kaynaklarına gerek var. Bir başka problem ise aşırı ısınan sunucuların soğutulması. Bu nedenle, bulut bilişim merkezleri için enerjinin ve soğutma için kullanılabilecek suyun bol olduğu bölgeler (Kanada’nın Quebec bölgesi gibi) tercih ediliyor. Ancak bulut bilişim merkezleri uzak bölgelere inşa edildiğinde bu sefer de veri merkezlerini küresel ağa bağlamak için gereken telekomünikasyon maliyeti artıyor.

Bulut bilişime kullanıcılar açısından baktığımızda ise şu soruyu sormamız gerekiyor: Bilgisayarlarında verilerimizi sakladığımız “başkalarına” ne kadar güvenebiliriz? Şirket, iflas ederse veya daha kârlı bir alana yönelmeye karar verirse ne olacak? Kurumların BT birimlerini kapatarak buluta geçmek kolay uygulanabilir bir karar olmasına karşın herhangi bir sorunda tam tersi bir kararı almak kalifiye personel bulma zorluğu nedeniyle zor olacaktır.

Hukuksal tartışmalar da var. Bulut sağlayıcı, çeşitli nedenlerle dünyanın farklı bölgelerinde bulut merkezleri inşa ettiğinde bu ülkenin yasalarına göre hareket etmek zorunda kalabiliyor. Örneğin, AB’deki bir bulut merkezindeki veri mahremiyet ihlaline karşı daha güçlü bir güvenceye sahipken ABD’de mahremiyet ikinci planda olabiliyor.

Son olarak, bulut bilişimin az sayıda şirket ve kurumun ana bilgisayarlara sahip olduğu, kişisel bilgisayar öncesi günlere bir geri dönüş olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Kullanıcıların ellerinde bir zamanların kişisel bilgisayarlarından daha güçlü akıllı telefonlar var. Ama ne yazık ki şirketlerin bulutlarına bağımlı akıllı telefonlu kullanıcılar, kişisel bilgisayarlı kullanıcılar kadar interneti dönüştürme, teknolojiyi yeniden yaratma potansiyeline sahip değiller!

Büyük Veri Analizi

Büyük veri analizi, geniş veri kümelerinin nicel analizini ifade ediyor. Veri kümeleri analiz edilirken genellikle o anki davranış ve eğilimler hakkında sonuçlara ulaşılıyor ve geliştirilen algoritmalar yardımıyla gelecek hakkında kestirimlerde bulunuluyor.

Büyük veri analizi ilk günlerinde sosyal bilimlerde kritik bir tartışma başlatmıştı. Chris Anderson 2008’te Wired’de yayımlanan yazısında teorinin sonunun geldiğini iddia ediyordu (https://www.wired.com/2008/06/pb-theory/). Anderson, yeterli veri ve buna uygulanacak matematikle sayıların sosyal bilimlerdeki teorilerin yerini alacağını öne sürüyordu. Böylece ampirik gözlem ve deneyim verileri üzerinde duran August Comte’un 19. yy’da ortaya attığı pozitivizm, büyük veriyle yeniden doğuyordu. Sonraki yıllarda hükümet kuruluşları, şirketler, sivil toplum örgütleri ve hatta toplumsal hareketler veride korelasyonlar aramaya ve kestirimsel algoritmalar geliştirmeye çalıştılar.

Büyük veri analizi hakkındaki çılgınlık raporlara ve gelecek hakkındaki öngörülere de yansıyordu. Gartner 2012’de, 2020 yılında 200 bin veri bilimcisi eksiği olacağını iddia ediyordu. Bundan beş yıl sonra ise fikrini değiştirerek otomasyonun var olan veri bilimi işlerinin %40’ını ortadan kaldıracağını öne sürdü. Değişen iddialara ve nicel analiz hakkındaki abartılı düşüncelere karşın önde gelen büyük veri toplayıcıları veri analiziyle kendi iş modellerini geliştirdiler. Google ve Facebook, hedefli reklamcılıkta başarılı sonuçlar elde ederken Amazon müşterilerine daha uygun ürünler önerebildi ve perakende satışlarını iyileştirebildi.

Büyük veri analizi yalnız bu internet şirketleriyle sınırlı kalmadı. Kamu hizmeti sağlayıcılar, enerji ihtiyaçlarının öngörülmesini iyileştirmek ve talep değişikliklerine daha etkin yanıt vermek için akıllı ev ve iş sayaçlarından toplanan verilerle müşteri profillerini karşılaştırmaya başladılar. Çiftiçiler, hava fotoğrafçılığı yapan İHA’lardan (İnsansız Hava Aracı) yararlanıyor; mahsul verimini, su ve böcek ilacı kullanımını dikkatlice izliyor ve elde ettikleri verileri analiz ediyorlar. Sağlık endüstrisindeki araştırmacılar, bulaşıcı hastalıkların yayılımını tahmin etmek için büyük veri analizinden yararlanıyorlar. Farklı popülasyonlardaki mutlak refah ve ölüm oranlarını tahmin etmek için algoritmalar geliştiriyorlar. Sigorta şirketleri ve kredi büroları, büyük veri analizi yardımıyla risk değerlendirme süreçlerini iyileştiriyorlar. Büyük veri analizi, kamu hizmetlerinin sunumunda önemli bir araç haline geliyor. Büyük veri araştırmacıları daha yaşanabilir ve sürdürülebilir şehirler yaratmak için ulaşım, enerji kullanımı, çevre kirliliği, atık yönetimi ve vatandaşların sağlığı konularında toplanan verilerden yararlanmaya çalışıyorlar.

Fakat tüm bu uygulamalara rağmen Anderson’un öngörüsü gerçekleşmedi ve büyük veri analizi sosyal bilimlerde teorinin yerini alamadı. Anderson’un meydan okumasından birkaç yıl sonra büyük veri analizinin sınırlılıkları anlaşıldı. Örneğin 2009 yılında, Google araştırmacılarının Google’daki aramalardan yola çıkarak grip salgınının yayılmasını klasik yöntemlerden daha önce tahmin etmeleri etkileyici bir başarı olarak sunulmuştu. Ama 2012-2013 grip sezonunda aynı başarıyı tekrarlayamadılar. Çünkü zaman içinde kullanıcıların arama alışkanlıkları ve medyanın konuya yaklaşımı değişmişti.

Google’ınki etkisi ve sonuçları sınırlı bir başarısızlıktı. Ama IMF, AB ve diğer önemli kurumların yürüttüğü bir başka çalışmada büyük veri analizinin fark edilmesi zor ancak büyük insani sonuçları olabilecek hatalara yol açabileceği görüldü. Söz konusu çalışmada büyük veri analizi yardımıyla ulusal borç ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki araştırılıyordu. Araştırma sonuçları, sosyal programlarda harcama kesintileri yapan sıkı ekonomik önlemleri hayata geçirmek için kullanıldı. Bu önlemlerin kısa vadede sıkıntılar yaratacağı ama uzun vadede sosyal yararları olacağı savunuluyordu. Araştırmanın yazarları akademik yıldızlar olmuştu. Ta ki bir doktora öğrencisi bu parıltılı tabloyu altüst edene kadar. Öğrencinin çalışmada bulduğu bazı çizelge hataları çok açıktı; ama bazıları değişkenlerin nasıl ağırlıklarındırıldığı ile ilgiliydi ve but tip hataları çok geniş enformasyon içeren çalışmalarda fark edebilmek oldukça zordu.

Obama 2012’de başkan seçildiğinde bu başarıda bulut bilişim ve veri analizinin önemli bir rolü olduğu düşünülüyordu. 2016’daki seçimde öncesinde analizler, Hillary Clinton’un seçimi %70-%99 ihtimalle kazanacağını iddia ediyordu. Burada, büyük veri analizini aklamak için Donald Trump’ın büyük veri analizinden yararlandığını savunanlar çıkacaktır. Fakat Clinton’un seçim gezilerini analistlerinin önerileri doğrultusunda gerçekleştirdiğini; kolayca kazanabileceği söylenen yerlere gitmediğini görmezden gelmeyelim. Mosco’nun (2017) belirttiği gibi belki anket sonuçlarından etkilenen bazı seçmenler sandığa gitme gereği duymadılar; ama neden her ne olursa olsun (Brexit oylamasında da olduğu gibi) analizciler, statükoya karşı öfke gibi bazı şeyleri istatistiksel olarak ölçmenin mümkün olamayacağı hakkında iyi bir ders aldılar.

Mosco (2017) büyük veri analizinin yararsız olmadığını; sadece araştırma yöntemlerinden biri olması ve dikkatli olarak yürütülmesi gerektiğini; verilerin kendi kendine konuşmadığını, veriye sesini verenin bağlamı ve tarihselliği dikkate alan teori olduğunu düşünüyor. Büyük veri analizi her soru için yanıt doğru yanıt olmayabilir. Büyük veri ne kadar büyük olursa olsun, insan öznelliğini açığa çıkarmaya çalışan derin gözlem ve görüşmelere dayanan nitel araştırmanın yerini alamayacaktır. Ayrıca korelasyonun nedensellikle aynı şey olmadığını hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekiyor. Apaçık korelasyonlar diğer etkenleri ihmal ettiğinden yanıltıcı olabiliyor. Örneğin, insanların Google aramalarıyla grip salgınının yayılması arasında ilk başta bir korelasyon olmasına rağmen medyanın salgına fazla yer vermesi salgına olan ilgiyi ve dolayısıyla aramaları artırdı; bunun sonucunda ilk algoritmik model yeni koşullarda doğru kestirimlerde bulunamadı.

Nesnelerin İnterneti

Nesnelerin interneti, ağlar üzerindeki nesnelerin ve canlı organizmaların algılayıcılar yardımıyla etkinliklerini ölçen, izleyen ve kontrol eden bir sistemdir. Giyilebilir teknolojiler, akıllı ev cihazları, montaj hatlarındaki robotlar, İHA’lar vb nesnelerin interneti teknolojisinden yararlanırlar.

Bulut bilişim ve büyük veri analizi hakkında ortaya atılan, bunların tamamen yeni olmadığı hakkındaki iddialar nesnelerin internetinde de karşımıza çıkıyor. Algılayıcılar otuz yıldır kimya, ilaç, üretim ve madencilik endüstrilerinde iş süreçlerini iyileştirmek için kullanılıyorlar. Mosco’ya (2017) göre üretim süreçlerinde algılayıcıların kullanımı eski olmasına rağmen son yıllarda maliyetlerinin düşmesi ve cihazlara eklenebilen daha fazla bilgisayar gücü sayesinde daha yaygın ve etkili kullanılabiliyorlar. Ayrıca genişleyen küresel internet ağı, nesnelerin interneti teknolojisinin gelişimine katkı sağlıyor.

Mosco (2017), nesnelerin interneti ifadesinin tam doğru bir ifade olmadığına dikkat çekiyor. Nesnelerin interneti teknolojileri, yalnız nesneleri değil, insanları da elektronik olarak birbirine bağlıyor. İnsanların derilerinin altına yerleştirilen çipler, giriş çıkışları parolayla doğrulamanın yerini alabiliyor ve böylece işyeri gözetimini derinleştirebiliyor. Bunun yanında internet, nesnelerin birbirine bağlandığı tek ağ değil. Şirketler ve hükümetler kendi özel ağlarını oluşturabiliyorlar.

Nesnelerin interneti hakkındaki haberler ve analizler daha çok bu teknolojinin kullanımını özendirmek üzerine kurulu ve nesnelerin internetini ütopik bir söylem çerçevesinde ele alıyorlar. Fakat nesnelerin interneti, beklenmedik teknolojik karmaşıklıklar nedeniyle kusursuz bir işleyişe sahip olmadığı gibi ciddi güvenlik sorunları içeriyor. Bu nedenle, “nesnelerin saldırıya açık interneti” olarak da anılıyorlar. Uzmanlar, nesnelerin internetinin hızla dünyayı altüst edecek bir uygulama olmadığını aksine yavaş gelişen bir teknoloji olduğunu belirtiyorlar.

Nesnelerin interneti, küresel sistemin ekonomik ve politik bir talebi olarak gelişiyor. Şirketler nesnelerin internetini daha verimli örgütlenebilecek bir üretim sürecinin aracı olarak görüyorlar. General Electric ve IBM gibi eski şirketler, robotik üretimi genişleterek, gelişmiş tarama ve izleme yeteneklerinden yararlanarak ve büyük veri analizini kapsamlı bir şekilde kullanarak endüstriyel üretimin yeniden yapılandırılmasında söz sahibi olmaya çalışıyorlar.

Fakat CISCO’nun 2017’de yayımlanan raporuna göre her dört nesnelerin interneti projesinden üçü başarısızlıkla sonuçlanıyor. Beklenmedik teknolojik karmaşıklıklar nedeniyle kusursuz bir işleyiş olmadığı gibi ciddi güvenlik sorunları var. Korsanlar 2,5 milyon nesneyi, alan adlarını yöneten bir şirketin sunucularına yönlendirerek Netflix ve Reddit de dahil olmak üzere bazı sitelere erişimi engellediler. Burada temel sorun, üreticileri ürünlerinin güvenlik açıklarıyla fazla ilgilenmeden satmaya eğilimli olmaları. Normalde düzenleme kelimesiyle arası pek sıcak olmayan bazı sanayiciler bile büyük piyasa başarısızlıklarını önlemek için hükümetin güvenlik sorununa karşı düzenlemeler talep ediyorlar.

Her üç teknolojiyi günümüzde bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Bulut, gerekli depolama ve işleme kapasitesini sağlıyor; büyük veri saklanan bu enformasyona yeni değer katma fırsatları yaratıyor; nesnelerin interneti, sistemin yakıtı olarak değerlendirilen veriyi topluyor. İşyerlerindeki robotlardan otonom araçlara ve silahlandırılmış İHA’lara kadar teknolojik yenilikler bu üç teknolojinin üzerinde yükseliyor. Ancak Mosco (2017), bu teknolojilerin yakınsaması hakkında konuşmanın bunu uygulamaktan çok daha kolay olduğunu da ekliyor. Bu teknolojilerin sürekliliğini sağlamak için karmaşık tasarım ve mimariler gerekebiliyor. Tüm hesaplamaları buluta taşımaksızın yerelde yapmayı öneren sınır bilişim (edge computing) gibi alternatif ve tamamlayıcı mimari seçenekler gündemde. Sınır bilişim, özellikle nesnelerin internetinde yanıt süresini geliştirmek ve bant genişliğinden tasarruf etmek amacıyla hesaplamayı ve veri depolamayı buna ihtiyaç olan yere yakınlaştırmayı hedefleyen dağıtık bir bilişim paradigması. Ancak bu sadece teknik bir tartışma değil; aktörler arasındaki güç ilişkileriyle de ilgili. Örneğin bulut sahipleri kendi konumlarını sarsabilecek sunucusuz ya da sunucunun önemini azaltabilecek mimarilere sıcak bakmayabilirler.

Bu üç teknolojiye sahip olanlar ve onun gelişimine yön verenler yeni internetin arkasındaki en büyük güç.

Büyük Beşli ve Diğerleri

İnternet, sadece Büyük Beşli olarak adlandırılan Apple, Google, Microsoft, Amazon ve Facebook’tan oluşmuyor; başka aktörler de var. Fakat bu beş şirket hem finansal değerleri hem de yeni internetin üç temel teknolojisi üzerindeki etki ve kontrolleriyle öne çıkıyorlar. Zaman zaman karşı karşıya gelseler bile her biri farklı alanlarda etkililer.

Apple, en başta bir donanım firması ve akıllı telefonlarla beraber önemli bir sıçrama yaptı. Amazon, Microsoft ve Google’dan farklı olarak sadece kendi müşterilerine hizmet veren bir buluta sahip. Giyilebilir teknolojilere ve sürücüsüz arabalara yönelik yatırımları var. Ama Apple, daha gizli yürütülen sürücüsüz araba projesi hakkında fazla bilgi vermemeyi tercih ediyor.

Google’ın en önemli gelir kaynağı hedefli reklamcılık. Google, özellikle büyük veri analizi ve nesnelerin interneti teknolojilerinde öne çıkıyor. Bir zamanlar ana sayfasına reklam almamakla övünen şirket geçen yıl internet reklamlarıyla ilgili hizmeti AdSense’de piyasa hakimiyetini kötüye kullandığı için AB tarafından 1,49 milyar avro para cezasına çarptırıldı. Google, Apple’dan farklı olarak çok farklı alanlarda faaliyet gösteriyor: Akıllı telefonlar, sürücüsüz arabalar, akıllı ev aletleri, akıllı şehirler vs. Son beş yıl içinde Amerikan eğitiminde belirleyici bir yere geldi. Geçen ay çıkan haberlerde Google’ın milyonlarca kişinin sağlık verisini topladığı hakkında iddialar vardı.

Microsoft, işletim sistemi ve ofis uygulamalarındaki tekel konumuyla öne çıkıyor. Son yıllarda ürünlerini buluta taşıyarak iş modelinde bir değişikliğe gitti. Buluta büyük yatırım yapan şirketlerden biri ve bulutu BT çalışanı sayısını azaltmanın bir yolu olarak görüyor. Microsoft bulut bilişimde depolama ve temel hizmetlerden fazlasını sağlıyor. Örneğin, Boeing ile yaptığı anlaşma doğrultusunda bulutunda şirketin havacılık yazılımını çalıştırıyor. Bulut, büyük veri ve nesnelerin internetindeki uzmanlığını BMW ve Renault-Nissan’a otonom araçlarını geliştirmelerine yardımcı olmak için kullanıyor.

Daha çok kitap satıcısı olarak bilinen Amazon ise aslında bulut bilişim pazarının en büyük aktörü. Amazon’un bulutu bir milyondan fazla müşteriye hizmet veriyor. Bu müşteriler arasında McDonald’s, Netflix, Airbnb, Adobe, Capital One, GE, Pinterest ve CIA var. Ambardaki ürünlerin yerine getirilmesinden İHA ile müşteriye teslimine kadar nesnelerin internetini iş kapsamında kullanmaya çalışan firmaların başında geliyor. Amazon’un bulut bilişimdeki lider konumu kendisine nesnelerin internetinde önemli bir avantaj sağlıyor. Tabi Amazon’un buradaki amacı akıllı nesneler satarak kar elde etmekten çok tüketicileri daha yakın takip edebilmek. Örneğin, akıllı (!), ihtiyacı olan deterjanı kendi kendine sipariş edebilen çamaşır makinesi gibi eşyalar, tüketimi otomatikleştirmeye ve dolayısıyla tekelleşmeye yardımcı olacak. Bu süreçte şirket müşterilerinin tüketim alışkanlıkları hakkındaki bilgilerini daha çok artıracak. Bu tehdidin farkına varan bir başka büyük perakendeci Walmart, tüm ürünlerine gömülü olacak ve tüketim alışkanlıklarını izleyebilecek bir algılayıcı için patent başvurusunda bulundu.

Facebook gücünü sosyal medyadaki etkin konumundan alıyor. İlk başta Harvard öğrencileri için geliştirilen bir projeyken günümüzde 2 milyardan fazla kullanıcının bir araya geldiği dünyanın en büyük çevrimiçi topluluğu ve önde gelen haber dağıtıcısı oldu. 2017’de, Facebook ve şirketin sahip olduğu diğer uygulamalar (Instagram, WhatsApp ve Messenger) mobil medya trafiğinin %77’sini kontrol ediyordu. Sanal gerçeklik sistemlerine yaptığı yatırımlarla nesnelerin interneti dünyasında da etkili bir oyuncu olmaya çalışıyor.

Büyük Beşli’nin gerisinden gelen, yeni internette onlara yetişmeye çalışan şirketlerin başında GE (General Electrics) geliyor. 1892’de kurulan GE, zaman zaman yayın dünyasına da girdi. Fakat asıl çalışma alanı 1997’ye kadar hep tüketici ve iş elektroniği oldu. Fakat 1997’de sanayi sermayesinden finans kapitale geçiş yaparak bir yatırım şirketine dönüşmeye çalıştı. 2008’deki küresel krizden sonra ise bu alanı terk ederek yazılım ve nesnelerin endüstriyel internetine yöneldi. Kendi fabrikalarını ve müşterilerininkini robotlar, yapay zeka ve üretim, dağıtım, satış ve bakımı da içine alacak biçimde dijital algılayıcılarla yeniden yapılandırmaya başladı. Mosco’nun (2017) vurguladığı gibi bir şirketin temel işini radikal biçimde dönüştürmesi kolay değil; ama GE 20 yılda bunu iki kere yaptı. Büyük Beşli’nin (henüz!) ele geçirmediği bir alan olan nesnelerin endüstriyel interneti pazarında liderliği ele geçirebileceğini hesapladı. GE, finans sektöründen çekildikten sonra şimdi asıl işlerine (jet motoru, petrol sondaj teçhizatı ve tıbbi cihazlar yapma) geri dönüyor. Ama bu sefer farklı olarak üretimi kalifiye işçilerle değil robotlar, üç boyutlu yazıcılar, her yerde olan algılayıcılar, kitlesel bağlantılılık ve 20. yy fabrikalarına göre çok daha az sayıda işçinin çalıştığı yeniden yapılandırılmış fabrikalarla yapmayı planlıyor. GE’nin “zeki fabrika”sı hem kendine bakacak hem de talepleri karşılayacak. Üretim sisteminde yer alan makinenin parçaları düzenli olarak operatörlerle iletişim halinde olarak, bakımı bir arıza yaşanmadan planlayacaklar ve üretim sürecini değişen şartlara ve talebe göre uyarlayacaklar.

Diğer eski şirketler ise radikal değişimler yerine bulundukları pozisyonu koruyarak daha temkinli adımlar atmayı tercih ediyorlar. Örneğin Intel, temel işinde köklü bir değişime gitmeden yeni internete ayak uydurmaya çalışıyor. 2017’de, otonom araçlar için algılayıcı ve kamera teçhizatı üreten en büyük şirketlerden birini 15,3 milyar dolara satın aldı. Intel, sürücüsüz arabalar ve endüstriyel robotlar için çip üreterek; sunucuların büyük veri kümelerini analiz etmesini, akıllı telefonların daha iyi çalışmasını sağlayan donanımlar geliştirerek sektörün içindeki yerini korumaya çalışıyor. Intel; Samsund, Qualcom,Toshiba vb şirketler gibi ön cephede gerçekleşen çatışmaların uzağında yer alıyor.

Telekomünikasyon şirketi Verizon, Yahoo’yu satın alarak Büyük Beşli’ye yetişmeye çalışıyor. IBM ise kişisel bilgisayar birimini 2004 yılında Lenovo’ya sattıktan sonra daha çok iş piyasasına yöneldi. Bu strateji doğrultusunda 2016 yılında sağlık verileri analizinde önde gelen firmalardan biri olan Truven’i satın aldı.

Bulut, BT sektörünün büyük isimlerini olumsuz etkiledi. Cisco, Hewlett-Packard ve Oracle, kurumların BT birimlerine donanım, yazılım ve hizmet sağlayarak para kazanıyorlardı. Kurumların BT birimlerini buluta taşıyarak küçülmeye gitmeleri geleneksel BT hizmetlerine olan ihtiyacı azalttı. Bunun sonucunda, bu şirketler temelinde bulutun olduğu yeni stratejiler üzerinde çalışmaya başladılar. Fakat Büyük Beşli’nin gücü dikkate alındığında işleri kolay değil.

AB, zaman zaman Büyük Beşli’nin faaliyetlerini sınırlayıcı tedbirler alıyor ve şirketlere rekor cezalar veriyor. Fakat kendi içinde bu şirketlerin uygulamalarının alternatiflerini üretemediği sürece uzun vadede başarılı olması zor. Dolayısıyla Büyük Beşli’ye en büyük medyan okuma, Büyük Beşli’ye alternatif olabilecek güçlü şirketlere sahip Çin’den geliyor. Çinli şirketler, hükümet tarafından destekleniyor ve AB’de olduğu gibi sektördeki yoğunlaşmaya ve mahremiyet kaybına dikkat eden düzenleyici kurumlar olmadığı için önemli yasal engellerle karşılaşmadan ilerleyebiliyorlar.

Çin lideri Li Keqiang’ın 2015’te önerdiği Internet+ programı doğrultusunda Çin, yeni internet yolunda önemli adımlar attı. 1990’lardaki enformasyon otoyolu ve günümüzdeki Endüstri 4.0 gibi bir vizyonu ifade eden Internet+’nın temelinde internetin, geleneksel endüstrilere uygulanması var: İnternet+Üretim Endüstrisi, İnternet+Finans, İnternet+Sağlık Sistemi, İnternet+Tarım, İnternet+Yönetim gibi uygulamalar içeriyor. Devlet destekli Çinli şirketler hem ülke içinde ABD’den bağımsız bir internet stratejisinin geliştirilmesini sağlıyor hem de uluslararası pazarda ABD’li şirketlerin karşısına güçlü bir rakip olarak çıkıyorlar.

Başlıca Sorunlar: Ticarileşme, Askerileşme, Çevre Kirliliği ve Gözetim

Ticarileşme, Metalaşma ve Yoğunlaşma

Eski, kaybolmakta olan internetin en umut verici özelliği şirketler ve hükümetler dışındaki farklı aktörlerin de internette var olabilmesi hatta kendi gereksinimleri doğrultusunda yenilikçi uygulamalarla interneti yeniden üretebilmeleriydi. Bunun sonucunda internette gerçek dünyadaki güç ilişkilerinden kısmen muaf olan kurtarılmış bölgeler ortaya çıkabiliyordu. Şirketlerin ve hükümetlerin kontrolünde oluşan yeni internet ise bir yandan ticarileşip metalaşırken diğer yandan askerileşiyor. Çevre ve mahremiyet sorunları artıyor.

Yeni internet, ABD’li şirketlerin hakim olduğu bir piyasada, piyasadaki başarıyı temel alan ticari ilkelerle yönetiliyor ve yeni interneti yönetme gücü Büyük Beşli’nin elinde yoğunlaşıyor. Amerikan şirketlerinin hakimiyeti Çin dışındaki ülkelerin bağımsız enformasyon sistemleri geliştirmelerini zorlaştırıyor. Neoliberalizmin devlet şirketlerini ve pazarın aşırılıklarını törpüleyebilecek düzenlemeleri ortadan kaldırmasıyla beraber kamu hizmeti ilkesi ve iletişim hakkı unutuldu. Artık bir vatandaş olmadan önce bir kullanıcı, tüketici ve izleyiciyiz.

Mosco (2017), ticarileşme ve metalaşmanın yanında yoğunlaşmayı da yeni internetin temel sorunu olarak görüyor. Özellikle üç temel teknoloji üzerindeki yoğunlaşma Büyük Beşli ile rekabeti zorlaştırıyor. Apple ile donanım ve uygulama piyasasında, Google ile aramada, Microsoft ile ofis yazılımı piyasasında, Amazon ile bulut bilişim ve perakendecilikte (özellikle kitap yayımında), Facebook ile sosyal medyada rekabet etmek çok zor. Bu şirketler çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteriyorlar. Kuralsızlıklardan yararlanarak rakiplerini çapraz sübvansiyon, aşırı fiyat kırma, hükümet lobisi ve reklamla safdışı bırakıyorlar. Büyük Beşli’nin kritik noktalarda enformasyon üretimi ve dağıtımını kontrol etmesi yalnız ABD için değil, dünya için de büyük bir tehdit.

ABD hükümetlerinin bilişim teknolojileri endüstrisindeki gücün yoğunlaşmasını engellemek ya da şirketlerin faaliyetlerini düzenlemek için bir çaba gösterdiğini söylemek zor. ABD tarihinde hükümetlerin tekelleşmeye karşısı isteksizce de olsa yasal müdahalelerde bulunduğu örnek davalar (televizyon ağlarına ve AT&T’ye karşı açılan tekel karşıtı davalar gibi) var. Ancak 2001’de Microsoft’a karşı açılan tekel davasından sonra Büyük Beşli’nin yasaların radarından kaçtığı; hatta ABD hükümetleri tarafından çalışmalarının kolaylaştırıldığı görülüyor. Örneğin 1998’de Bill Clinton, herhangi bir federal, eyalet ya da yerel yönetimin internete özgü vergiler getirilmesi yasaklayan bir kanuna imza atmıştı. Bu kanun, Apple ve Amazon’a çevrimdışı dünyadaki rakiplerine karşı bir avantaj sağladı. Ayrıcalıklar Bush ve Obama yönetimlerinde de artarak devam etti. Aslında ABD hükümetleri ile şirketler arasında karşılıklı bir yarar ilişkisi var. Bu şirketlerin güçlenmesi, ABD’nin küresel politik ekonomideki gücünü artırıyor.

Askerileşme

Askerileşme derken daha çok internetin gözetim amacıyla kullanılması akla geliyor. Fakat Mosco (2017) askerileşme hakkında üç önemli uyarıda bulunuyor. Birincisi, yeni bir teknoloji çıktığında, medya daha çok bunun sivil kullanımlarıyla ilgileniyor. Ordunun söz konusu yeni teknolojiyi nasıl kullandığı veya nasıl kullanabileceği üzerinde durulmuyor. Örneğin medya, İHA’ları ele alırken heyecanla Amazon’un İHA’ları teslimatta kullanmasını tartışıyor ama ordunun İHA’ları asilere karşı kullanmasını, İŞİD gibi terörist örgütlerin İHA’larla gerçekleştirdiği saldırıları ve sivil ölümleri ya görmezden geliyor ya da gerçekten göremiyor. İkincisi, medya, dijital teknolojilerin askeri amaçlar için kullanımını tartışırken daha çok Batı karşıtı düşmanların saldırılarına (Çinli ve Rus bilgisayar korsanlarının saldırıları gibi) odaklanıyor. Oysa bu saldırılar çift yönlü gerçekleşiyor. Yalnız Çin değil, ABD de diğer ülkelere karşı benzer saldırılar düzenliyor. Üçüncüsü, ABD ordusu bilgisayar iletişiminin en büyük kullanıcısı olmasına rağmen birçok araştırmacı bunu ihmal ederek sosyal medya üzerine eğilmeyi tercih ediyor.

ABD hükümetinin kendi istatistiklerine göre Başkan Obama 542 saldırıya onay vermiş ve bu saldırılarda 3797 kişi ölmüş. Üstelik bu saldırılar, ABD kuvvetlerinin doğrudan bir savaşa dahil olmadığı Pakistan, Yemen ve Somali’de gerçekleşmiş. Saldırıyı yapan tarafın kendi güçlerini riske atmaması ve esneklik İHA saldırılarının yaygınlığını artırıyor.

İHA’lar resmi olarak ABD Hava Kuvvetleri tarafından kontrol ediliyor. CIA ise, gözetim, istihbarat toplama ve öldürme kararlarının verilmesinde etkili. CIA, insan güdümlü istihbarattan veri güdümlü istihbarata ve algoritmik karar vermeye geçiyor. Bu doğrultuda büyük veri depolama ve işleme yeteneğini geliştirmeye çalışıyor. 2014’te CIA, Amazon’un bulut hizmetlerinden yararlanmak için 600 milyon dolarlık bir anlaşma imzaladı. Mosco (2017) normal şartlarda Amazon ve CIA arasındaki bu ilişkinin soruşturma konusu olacağını vurguluyor.

Çevre Kirliliği

İster ticari ister asker amaçla kullanılsın bulut, büyük veri ve nesnelerin internetinin çevre üzerinde büyük etkisi var ve ciddi önlemler alınması gerekiyor. BT’nin maddiliği çoğu zaman göz ardı ediliyor (adı bulut olan bir şey ne kadar maddi olabilir ki?) ve çevre üzerinde olumsuz etkisinin olabileceğine pek ihtimal verilmiyor. Ancak bu teknolojiler hem enerji tüketimini artırıyorlar hem de kullanım ömürlerini tamamladıklarında kendiliğinden yok olmuyorlar. Öncelikle, sürekli çalışabilmeleri için çok fazla miktarda enerjiye gereksinimleri var. Güç kesintilerine karşı, bazen de sadece daha ucuz olduklarından çevreye zararlı dizel motorlar ve kurşun asit akümülatörleri kullanılıyor. Veri merkezlerinin soğutulması için yine bol enerji ve su gerekiyor. Ayrıca e-atık sorunu giderek büyüyor. Nesnelerin interneti hakkında konuşurken artan algılayıcı ve dolayısıyla veri miktarından övgüyle söz ediyoruz. Ama aynı çarpıcı artış e-atıklar için de geçerli!

Bulutun daha çevreci olduğuna dair iddialar da var. Merkezi veri depolama ve işleme tesislerindeki sunucu bilgisayarlarının, kurum içinde çalıştırılanlara göre daha verimli kullanılacağı ve böylece daha az enerji israfı olacağını savunuluyor. Fakat Mosco’nun (2017) vurguladığı gibi bu iddiaya yer veren raporlar merkezi sistemlere kablolu ya da kablosuz bağlantılarla belirli bir uzaklıktan erişmek zorunda kalan dağıtık sistemlerin inşası ve bakımı için harcanan parayı ve enerjiyi göz önünde bulundurmuyorlar.

Bulut şirketleri, ekonomik güçlerini ve yeni işler yaratacakları vaadini kullanarak bulut merkezlerinin inşa edildiği yerlerde vergi indirimi, indirimli enerji kullanımı ve çevre düzenlemelerinden muafiyet gibi tavizler koparabiliyorlar. Bazıları son yıllarda çevreci gruplardan gelen baskılarla güneş ve sürdürülebilir enerji kaynaklarını sistemlerine dahil edebiliyorlar. Bazı şirketler de veri merkezlerindeki ısınmayı engelleyebilmek için tesislerini daha soğuk iklimlerde inşa ediyorlar. Ama şirketler kullanıcıları olabildiğinde sitelerinde tutmak için, her ne olursa olsun, kullanıcıların bir kesinti yaşamamasını istiyorlar ve bunun için çevre dostu olmayan enerji kaynaklarının kullanımı dahil olmak üzere her türlü önlemi alıyorlar. Apple gibi çevre konusunda somut adımlar atmaya çalışan şirketler var. Amazon gibi bu konuda isteksiz olanlar da. Temel sorun, zorlayıcı bir düzenlemenin olmaması. Bu nedenle Mosco (2017), indirimli enerji kullanımı anlaşmaları, çevreyi kirleten yedek sistemler, sistemleri soğutmak için kullanılan su sistemleri hakkında sistemli bir düzenlemeye gidilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bulutun yanında, nesnelerin interneti de çevre sorunlarına neden olabiliyor. Her şeyden önce kablosuz iletişimin kablolu iletişime göre daha çok enerjiye gerek duyduğunu unutmamak gerekiyor. Sınır bilişim gibi uygulamalar, ağın ve dolayısıyla enerjinin daha verimli kullanımını sağlayabilir. Ama nesnelerin internetinin çevre için en olumsuz etkisi e-atık sorununu büyütmesi olacak.

Batılı şirketler, e-atıkları Asya ve Afrika ülkelerine gönderdikleri için bir çok Batılı böyle bir sorunun farkında bile değil. E-atıklar, içerdikleri toksik metaller ve kimyasallar nedeniyle bu ülkelerde çeşitli sağlık sorunlarına neden oluyor. Bu e-atık bölgelerinden biri Çin’deki Guiyu bölgesi. Araştırmalara göre çevre bölgelerle karşılaştırıldığında Guiyulu çocukların %80’inde daha fazla solunum hastalığı, daha yüksek kurşun ve kadmiyum zehirliliği ve daha zayıf bilişsel performans tespit edilmiş.

Bazı şirketlerin ürünlerinin e-atıklarını Asya ve Afrika’ya gönderimini sonlandırma konusunda resmi taahhütleri var. Geri dönüşüm programları sayesinde gelişmekte olan dünyanın zehirlenmesinin önüne geçeceklerini hakkında yaptıkları açıklamalar var. Fakat süreç tam olarak denetlenmediğinden atıklardan sorumlu taşıyıcılar daha fazla para kazanmak için şirketlerden aldıkları e-atıkları bu sefer yasadışı yollardan Asya ve Afrika ülkelerine götürmeye devam ediyorlar.

Gözetim

Elektronik iletişimde mahremiyet ihlali internetle başlamadı. Özel telgraf mesajlarının çalınması daha telgrafın ilk günlerinde bile sorundu. Bunu telefonların dinlenmesi takip etti. Televizyon tek yönlü bir iletişim teknolojisiydi. Fakat ilk kablolu televizyonlara, izleyicinin istediği programı seçebileceği etkileşim özelliği eklendiğinde yine mahremiyet konusu gündeme geldi. Çünkü bir hizmet sağlayıcı izleyicilerin tercihlerini (yetişkin içerik dahil) kaydediyordu ve bu kayıt, insanların itibarlarına ve kariyerlerine zarar verebilirdi.

İnternetle kullanıcıların her hareketini kolayca takip etme olanağı doğdu. Yeni internette ise gözetimin artan bağlantılılıkla beraber daha fazla yoğunlaştığı görülüyor. Bu bağlamda, Mosco’nun (2017) yaygın gözetim algısı hakkındaki eleştirisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Mahremiyet çoğunlukla bireysel bağlamda, insanların kaybettiği ya da kazandığı bir şey gibi algılanıyor ve çok sayıda insan sorun yaşayana kadar toplumsal bir sorun olarak görülmüyor. Ayrıca mahremiyet tartışmaları daha çok bilgisayar korsanı saldırıları gibi suç olan olaylar çerçevesinde gelişiyor. Bu bağlamda, mahremiyeti yalnız kalma hakkına veya aldığımız hizmetler (sosyal medya ve e-posta kullanımı gibi) karşılığında vazgeçtiğimiz değiş tokuş edilen bir metaya indirgememek gerekiyor. Mahremiyet, bireylerin özgelişimi ve toplumsal grupların bir topluluk oluşturması için gerekli olan psikolojik alanı sağlıyor. İnsanın eşsiz bir kimlik geliştirebilmesi için farklı şeyleri deneyimleyebileceği, risk alabileceği, kendini tanıyabileceği bir psikolojik alana gereksinimi var. Sosyal gruplar, tutarlı ve uyumlu bir grup kimliği geliştirmek için kendi kendilerini yönetebilecekleri bir alana ihtiyaç duyuyorlar.

Buna karşın, mahremiyeti vazgeçilebilir ve değiş tokuş edilebilir bir şey olarak gören iş modelleri giderek yaygınlaşıyor. Şirketlerin ve hükümetlerin faaliyetlerini düzenleyen kurumlar ve yasaların yokluğunda gözetim giderek daha boğucu hale geliyor.

***

Amacım karamsar bir tablo çizerek internetteki tehlikeleri sıralamak değil. Metalaşma ve askerileşmeyi derinleştirmek için kullanılan ve çevreye zarar veren bu yeni internetin bir zorunluluk olmadığını; yeni internetin,

  • demokrasiyi geliştirmenin,
  • tüm dünyadaki insanları güçlendirmenin,
  • insanların yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasına daha fazla katkıda bulunmanın
  • toplumsal eşitliği ilerletmenin

bir aracı da olabileceğini savunan Mosco’ya (2017) katılıyorum. Ancak bunun için vatandaşların temel teknolojiler, haklarındaki veriler ve bunların nasıl kullanılabileceği hakkında söz hakkına sahip olmaları gerekiyor. Sonraki yazılarda dünyadaki mücadelelere, tekellerin yarattığı sorunlara karşı önerilen çözümlere ve deneyimlere yer vereceğim. Eski internet yok, ama yenisi için son söz daha söylenmedi…

Kaynaklar

Mosco, V. (2017). Becoming digital: Toward a post-internet society. Emerald Publishing Limited.

20 Haziran 2020

Posted In: amazon, Askerileşme, Bulut Bilişim, Büyük Veri, Çevre, çevre kirliliği, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, facebook, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, kitap, Mahremiyet, Metalaşma, nesnelerin interneti, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Ticarileşme, Yapay Zeka

Dijitalleşme ve Kullanıcıların Mülksüzleştirilmesi

Eylül ayının üçüncü cumartesi günü yazılım özgürlüğü günü (https://www.softwarefreedomday.org/) olarak kutlanıyor. Etkinliğin amacı özgür yazılım ve yararları hakkındaki farkındalığı artırmak ve özgür yazılım kullanımını yaygınlaştırmak. Yazılımdaki özgürlüğü, hem özgür yazılım hareketinin içinden hem de dışından birçok insanın yaptığı gibi GNU/Linux işletim sistemine indirgememek gerekiyor. Yıllar önce bilgisayar denilince akla ilk gelen sadece ev kullanıcılarının kişisel bilgisayarlarıydı. Kişisel bilgisayarları, dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve tabletler izledi. Bu süreçte, kullanıcıların bilgisayarla yaratıcı etkileşimi, bir diğer deyişle bilgisayarı, üreticinin öngörmediği veya öngöremediği biçimlerde kullanma olanağı zayıfladı. Günümüzde ise gündelik hayatta kullandığımız nesnelerin bilgisayarlaşmasına şahit oluyoruz. Artık “arabanız tekerlekli bir bilgisayardır; uçak kanatları olan bir bilgisayardır; saatiniz, çocuğunuzun oyuncağı, hatta kalp piliniz özünde bir bilgisayardır” (Perzanowski ve Schultz, 2016). Nesnelerin interneti bağlamında gündeme gelen akıllı cihazlar yine birer bilgisayardır. Bu nedenle bilgisayarlardaki yazılımın özgürlüğü, 27 Eylül 1983’te Richard Stallman’ın GNU (GNU is Not Unix) projesini duyurarak özgür yazılımın fitilini ateşlediği dönemden daha vazgeçilmezdir. Kişisel bilgisayarlarda kullandığımız yazılımların özgürlüğünü düşünmek GNU/Linux, LibreOffice, Mozilla gibi yazılımların başarısı dikkate alındığında artık daha anlaşılırdır. Buna karşın, araba, kalp pili, giyilebilir teknoloji ve mobil cihazlar gibi günümüz bilgisayarlarındaki yazılımların kaynak koduna sahip olunabileceğine, nasıl çalıştığının öğrenilebileceğine ve kodda değişiklikler yapılabileceğine ihtimal vermeyiz. Hatta çoğu insan bu cihazların içinde yazılım bulunduğunu bile unutmuştur. Ama aynı teslimiyet 27 Eylül 1983 için de geçerlidir ve o zaman da özgür bir işletim sisteminin olabileceğine pek ihtimal verilmemektedir.

Bilişim teknolojilerini tartışırken çoğu zaman özgür yazılımdan yardım almak zorunda kalıyorum. Bunun temel nedeni, özgür yazılımın sunduğu alternatifler, açılımlar ve çelişkileriyle birlikte bilişim teknolojilerini ekonomi politik bir yaklaşımla tartışmayı daha anlaşılır ve somut kılması. Örneğin, nesnelerin interneti ve dördüncü endüstri devrimi gibi moda ifadelerin ve bulut bilişim gibi masalların peşine takılmadan önce bu teknolojilerin içinde geliştiği toplumsal ilişkileri, kimin kazanıp kimin kaybettiğini, bu sürece nasıl müdahale edilebileceğini tartışmak gerekir ve bu tartışmada, mülkiyet ilişkileri kritik bir rol oynar. Özgür yazılımcılar, son derece basit ama temel sorularla bu tartışmaya katılmaktadır: Kullandığınız bilgisayarların sahibi miyiz? Değilsek bunu nasıl başarabiliriz? Bu sorulardan sonra, o moda teknolojilerin cilası dökülmeye başlar.

Ayrıca Geray’ın (2016) belirttiği gibi ekonomi politik yaklaşım, neo-klasik iktisatta olduğu gibi toplumsal değer yargılarını dışarıda bırakmaz: “Eşitlik, hakkaniyet, adalet, toplumun/kamunun genel çıkarı gibi değer yargıları çözümlemelere katılır” (age). Fikri mülkiyet haklarına, özellikle de patentlere yöneltilen en büyük eleştirilerden biri araştırmaların kamudan alınan vergilerle finanse edilmesi ama araştırmaların meyvelerinin şirketler tarafından toplanmasıdır. Avrupalı özgür yazılım kuruluşları sürekli bunun gibi adaletsizlikleri sorgulamaktadır. Eylül ayında başlattıkları “kamunu parası, kamunun kodu” (https://publiccode.eu/) adlı kampanyada da sorgulanan yine çok basit ama sürekli görmezden gelinen bir konudur: İnsanların vergileriyle geliştirilen yazılımlar neden özgür yazılım olarak kamuyla paylaşılmaz? Aynı yazılıma tekrar tekrar para ödeyen bir hükümet kamunun çıkarı yerine şirketlerin çıkarını düşünmüyor mudur?

Eleştirel olmayan bir bakış açısı gözetimi ve sansürü de teknolojik gelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirir. Özgür yazılım için bunlar yeni teknolojilerin bir özelliği değil kusurudur ve hiç de kaçınılmaz değildir; özel hayatın gizliliği ve ifade özgürlüğü savunulması gereken değerlerdir. Özgür yazılım, yazılım dünyasının dışına taşmış ve Wikipedia gibi projelere ilham vermiş, neoliberalizmin piyasa toplumu dışında başka bir alternatifin olduğunu göstermiştir.

Ancak tam da bu noktada durmak gerekiyor. Özgür yazılım, kapitalizmde sadece (ve son derece ufak) bir çatlaktır. Şimdi sesleri daha az çıksa da ikibinli yılların başında müştereklerden ve ortaklaşa çalışmanın potansiyelinden, bilişim teknolojilerinin toplumsal ilişkilerde yarattığı değişimden etkilenen birçok insan kapitalizmin aşıldığını iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Fakat özgür yazılım, başka alanlardaki benzer girişimler gibi, her zaman tehlike altındadır:

Oluşturulan her müşterek, zamanla iki gücün saldırılarına maruz kalacaktır. Birincisi, müşterekleri hiçe sayarak kendi gelirlerini maksimize etmek için açık arayan bireylerin ve şirketlerin kurnazlığı. İkincisiyse, hükümetlerin ekonomik darboğaz zamanlarında (veya piyasa ideolojisinin güdümünde) müşterekleri besleyen kaynakları kurutma, müştereklerinin etkilerini azaltarak kamuoyu desteğini baltalama eğilimi.

Özgür yazılım hareketi, başta FSF (Free Software Foundation) ve FSFE (Free Software Foundation Europe) olmak üzere, patent, DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi), bulut bilişim vb kampanyalarından da görülebileceği gibi tehlikenin farkındadır. Bin yılın başında müştereklerden, eşitlik ve özgürlükten bahsedip, sözüm ona enformasyon toplumunu selamlarken günümüzde dijitalleşmeyle gelişen mülksüzleştirmeyle karşı karşıyayız. Özgür yazılım hareketinin yıllardır sorduğu soruları şimdi daha yüksek sesle sormanın zamanı: Bilgisayarlarımızın gerçekten sahibi miyiz? Bilgisayarlarımızın gerçek sahibi olabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

Bu yazıda, tüketiciler ve satın aldıkları (ya da satın aldıklarını sandıkları!) ürünler arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini göreceğiz. Yazının devamında, sahip olunan nesneye göre değişen farklı mülkiyet biçimleri yer alıyor. Daha sonraki bölümde dijitalleşmeyle beraber kitap, film ve müzik endüstrisindeki yaşanan değişimleri ve bu değişimleri olanaklı kılan biri hukuksal diğer teknik iki aracı, lisansları ve DRM’yi aktarıyorum. Son olarak, aynı araçlarla günümüz bilgisayarlarında uygulanan mülksüzleştirme örneklerini göreceğiz.

Gayrimenkul Mülkiyeti, Bireysel Mülkiyet ve Fikri Mülkiyet

Dijitalleşmeyle beraber fikri mülkiyet haklarının kapsamında toplumun aleyhine, şirketlerin lehine bir genişleme vardır. Ama bu genişleme aynı zamanda kullanıcıların mülksüzleştirilmesiyle beraber gelişmektedir. Bunun örneklerine geçmeden önce mülkiyetin ne olduğunu ve dijitalleşmeyle beraber nasıl bir değişim yaşandığını tartışmak gerekiyor.

Önce mülkiyetin ne olmadığıyla başlayalım. Mülkiyet insanla nesne/kaynak arasındaki bir ilişki değildir. “A, x’e sahiptir” ifadesi mülkiyet ilişkisini tanımlamak için yetersiz kalacaktır. Mülkiyet toplumsal bir ilişkidir. Çünkü A, B’ye karşı x’e sahiptir ve A x’ten yararlanmakla kalmaz kendisi dışındakilerin x ile olan ilişkisini de kontrol eder. Bir diğer deyişle mülkiyet asıl olarak A ve B arasında bir ilişkidir. Fakat bu ilişkinin gerçekleşebilmesi için A ve B’nin x üzerindeki ilişkisi hukuksal olarak tanınmalıdır. B, A’nın izin vermediği biçimde x’e eriştiğinde bunun bir yaptırımının olması gerekir. Bunun yanında, x’e sahip olan A’nın mutlak güç sahibi olduğu yanılgısına düşülmemelidir. A, keyfi biçimde hareket edemez; B’nin de hakları vardır. Ancak her iki tarafın hakları da mutlak değildir. Haklar ve denge, sosyoekonomik koşullar ve teknolojik yeniliklerle yeniden şekillenir.

A ve B arasındaki mülkiyet ilişkisi x’in ne olduğuyla ilişkili olarak farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Perzanowski ve Schultz (2016), x’in durumuna göre mülkiyeti dörde ayırır: Gayrimenkul mülkiyeti, bireysel mülkiyet, fikri mülkiyet, maddi olmayan şeylerin mülkiyeti [1].

Mülkiyet denilince ilk akla gelen gayrimenkul mülkiyetidir. Gayrimenkul, fiziksel bir alanla tanımlanır. Deprem, toprak kayması veya nehir yatağının değişmesi gibi durumlar olmadığı sürece sabittir, bıraktığınız yerde kalır. x’in gayrimenkul olduğu durumlarda A’nın B’ye göre ilişkisi çeşitli biçimler alabilir. Gayrimenkul sahibi, toprağı kullanma, diğerlerini dışlama, satma, bağışlama veya ondan kâr elde etme hakkına sahiptir. A, x’e sadece ömrü boyunca sahip olabilir (miras bırakamaz) veya devre mülkte olduğu gibi x’i yılın belirli zamanlarında kullanabilir. Bu haklar açık uçludur ve tartışmaya açıktır. Örneğin belediyenin kat sınırlaması olabilir, dairenin işyeri olarak kullanımı yasaklanmış olabilir, arazi sahibi arazisini süpermarket yapmamak kaydıyla kullandırmak isteyebilir veya bir üniversite arazisindeki ağaçların zarar görmemesi şartıyla arazisinden yol geçmesine izin verebilir. Gayrimenkulün hem daha pahalı hem de kullanımı hakkındaki sınırlamaların açık uçlu olması nedeniyle herhangi bir satın almadan önce oldukça ayrıntılı bir araştırma yapılması gerekir. Normal vatandaşlar az sayıda gayrimenkul aldıklarından daha ince eleyip sık dokurlar.

Bireysel mülkiyette ise haklar daha nettir. A, x’e sahipse bununla ne yapacağı ve B’ye karşı hakları daha nettir. B, A’dan Mavi kazak satın aldığında A, B’ye “bunu turuncu pantolonun üstüne giyemezsin” diyemez. Bireysel mülkiyete konu nesneler gayrimenkule göre çok daha ucuzdur ve satın alma sonrası oluşan hakların sınırları daha belirlidir. Bir kitap, buzdolabı, kazak vb satın alan kişi bunu kendisi kullanabilir, satabilir, kiralayabilir, ödünç verebilir veya hediye edebilir. Satış sonrasında A’nın x üzerindeki hakları sona erdiğinden x’i satın alan kişi A’nın yerine geçer. Bireysel mülkiyet, gündelik hayatta o kadar sık deneyimlediğimiz bir ilişkidir ki okuyucu yukarıdaki örnekleri gereksiz olarak değerlendirecektir; başka türlüsünü düşünmek zaten mümkün değildir. Ama sorun da zaten bu açık seçik olan hakların kaybediliyor olmasıdır.

Fikri mülkiyette x, gayrimenkul ve bireysel mülkiyette olduğu gibi maddi bir varlığa sahip olmaması nedeniyle farklıdır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyette x maddi varlığa sahip olduğundan nesnenin ve kaynağın kullanımında kıt kaynak sorunu vardır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyet ilişkileri bu kıt nesne ve kaynakların kullanımını düzenler. Fikir ürünleri için kendiliğinden bir kıtlık söz konusu değildir. Fikri ürünlerinin kullanımı onları azaltmaz, tam tersine artırabilir de. Fikirlerin de bir kullanım değeri vardır; bunların artması ve yayılması arzulanır. Buna karşın, fikir ürünlerini üretenlerin bu çalışmalarının karşılığını alamazlarsa üretmeyecekleri (ya da üretemeyecekleri) savunularak asıl kıtlığın fikir ürünlerinde değil bunun üretimi için gerekli emek gücünde olduğu belirtilir. Fikir ürünlerinin bir diğer farklılığı da bir kere ifşa edildikten sonra kontrol edilmelerinin zorluğudur. Bir araziyi çitleyebilir, özel ve değerli eşyalarınızı kasaya koyabilirsiniz. Ama fikir ürünleri için böyle bir durum söz konusu değildir. Patent, telif, marka yasaları bu korumayı gerçekleştirmek için vardır. Bireysel mülkiyette A, x’i sattığında satın alan kişi A’nın yerine geçer. Fikri mülkiyette ise durum farklıdır. Bir film DVD’si satın aldığınızı varsayalım. Bu sizi filmin sahibi yapmaz; sadece filmin kaydedildiği DVD’nin sahibisinizdir. Normal şartlarda (kopyalama hakkına sahip şirket size bu yetkiyi vermemişse) bu filmi kopyalayıp dağıtamazsınız veya bir oda dolusu izleyiciye gösterim yapamazsınız. Hatta fikri mülkiyetin en saf halinde DVD’yi satın alan kişi bunu başkasına satamaz, kişisel kullanım için yedekleyemez, bir arkadaşına hediye edemez vs. Fakat fikri mülkiyet hakları, A’nın x üzerinde satış öncesinde ve sonrasında tüm haklara sahip olduğu bir ilişki değildir. A’dan x’i satın alan kişi A’nın yerine geçemese de x’i satın alan (B’) ile satın almayan (B) arasında bir fark vardır. A, x’te yayma hakkına sahiptir. Yayma hakkı, “bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, kiralamak, ödünç vermek, satışa çıkarmak veya diğer yollarla dağıtmak hakkı”dır. Yasa, x’in DVD’sini satın alan B’nin yeniden satış hakkı için şunları söylemektedir:”kiralama ve kamuya ödünç verme yetkisi eser sahibinde kalmak kaydıyla, belirli nüshaların hak sahibinin yayma hakkını kullanması sonucu mülkiyeti devredilerek ülke sınırları içinde ilk satışı veya dağıtımı yapıldıktan sonra bunların yeniden satışı eser sahibine tanınan yayma hakkını ihlal etmez” (Aksu, 2016). Bu durum, “tükenme ilkesi” olarak adlandırılır. Yasa, tükenme ilkesini tanıdığı için satın aldığımız DVD veya kitap bireysel mülkiyete göre değerlendirilebilir.

Kısacası, bir fikir ve sanat ürünündeki telif hakkı ile onun kopyasının mülkiyeti hakkında bir ayrım vardır. İnternet öncesi dönemde de radyo ve televizyon yayınları da telif haklarını etkilemiştir ama yine de asıl gelir kaynağı fiziksel kopyalar olmuştur. Reklam ve kablo aboneliği bile kopyaların önemini azaltmamıştır. “Tükenme ilkesi” ikinci el pazarını ortaya çıkarmış, ikinci el ürünler birinci el ürünlere rakip olmuş ve bu da tüketicinin lehine olmuştur. Tükenme ilkesi, kopyalama hakkına sahip şirketler için satacakları kopya sayısını azalttığı için istenmeyen bir durumdur. Dijitalleşme ile beraber eski kopya biçimlerinin yavaş yavaş ortadan kalkması yeni bir döneme kapı aralamıştır. Dijitalleşmeyle mülkiyet ilişkilerinde yaşanan dönüşüme geçmeden önce kopyalama hakkına sahip şirketlerin tükenme ilkesine düşmanlıklarının tarihte ilginç örneklerinin olduğunu belirtmek isterim. Günümüzde bazı okullar ve kurumlar, kütüphane kullanımını teşvik etmek için kütüphaneden en çok yararlananların isimlerini duyururlar. Vaktini kütüphanede geçirenlere saygı duyarız. Fakat kopyalama hakkı sahibi şirketlerin en büyük düşmanlarından biri kütüphaneler ve buralardan yararlananlardır. İnsanların yeni kitap almak yerine kütüphaneden kitap ödünç almalarını kendi işlerinin baltalanması olarak değerlendirirler. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 1931’de bir grup yayıncının “kitap ödünç verme” sorununu çözmesi için halkla ilişkilerin öncülerinden olan Edward Bernay’i tutmasıdır. Bernay, kitap ödünç alanları aşağılayan bir lakap bulma kampanyası düzenler. Yarışmayı booksneak kazanır (Önerilen diğer lakaplar book weevil, greader, libracide, booklooter, bookbum, culture vulture, bookbummer, bookaneer, biblioacquisiac ve book buzzard.)

iTunes Music Store, Bulut Bilişim ve Dijital Abonelik

Son 15 yılda içeriğe erişim biçimimizde önemli değişiklikler yaşanmıştır. İkibinli yıllara kadar kitap, müzik ve filmler elimizde tuttuğumuz, kitaplığımızda sakladığımız ve birbirimize hediye ettiğimiz fiziksel nesnelerdir ve tüketiciler, tükenme ilkesinin tanıdığı hakla hareket etmektedir. Bu bağlamda, 2003 yılında Apple’ın iTunes Music Store’ı ve yeni iş modelini duyurması bu hakka

önemli bir darbedir. İnternetten müzik eserlerini ücretsiz indirmenin oldukça yaygın olduğu bir dönemde Steve Jobs, insanların hala müzik eserleri için ödeme yapmaya gönüllü oldukları, ama birkaç hit parça için tüm albümü satın almak istemedikleri tespitini yapmaktadır. Jobs’a göre sorun insanların korsan müziğe kaymasını engelleyebilecek bir alternatifin olmamasıdır. Jobs, Müzik şirketleri ve internet kullanıcılarını ‘adil’ bir iş modelinde bir araya getirir. Jobs’a göre herkes kazanacaktır (https://tr.0wikipedia.org/wiki/İTunes_Store):

Müzik çalan insanların % 80’inin bunu istemediğine inanıyoruz, sadece yasal bir alternatif yok. Bu yüzden, ‘buna yasal bir alternatif yaratalım’ dedik. Herkes kazanır. Müzik şirketleri kazanır. Sanatçılar kazanır. Apple kazanır. Kullanıcı kazanır, çünkü daha iyi bir hizmet alır ve bir hırsız olmak zorunda değildir.

iTunes Music Store’a yalnızca Apple cihazlarından erişilebilmekte ve şarkılar başlangıçta DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ile korunmaktadır. Kullanıcılar albümün tamamını satın almadan (çoğunlukla 99 sente) tek bir müzik eserini satın alabilmektedir. Apple’ın yeni iş modeli, kendi beklentilerinin de ötesinde büyük ilgi toplar. Jobs’ın öngörüsü doğru çıkmış ve insanlar korsan müziktense dinlediği eser için para ödemeyi tercih etmiştir. Apple’ın öncülüğünü yaptığı bu iş modeli hızla yaygınlaşır. Ancak diğer yandan bireysel mülkiyet için bir dönüm noktasıdır. Artık elinizde arkadaşınıza ödünç verebileceğiniz bir DVD yoktur. Ayrıca tüketiciler DRM’li müziklerini ancak ve ancak bir Apple bilgisayarı kullandıkları sürece çalabileceklerdir. O an için ufak bir ayrıntıdır. Apple kullanıcıları bu ayrıcalıklarının keyfini sürerken DRM ile telif haklarının içerdiği bir hak ortadan kalkmaktadır (Perzanowski ve Schultz, 2016).

Dijital ürünlerde tükenme ilkesi nasıl uygulanacaktır? Fiziksel bir ürünü arkadaşınıza ödünç verdiğinizde sizde bir kopyası bulunmaz. Ama bir müzik dosyasını arkadaşınıza farklı yollarla (taşınabilir bellek, e-posta, Dropbox’a koymak vb yollarla) dosyayı kopyalayarak iletebilirsiniz. Ama her hâlükârda dosyanın telif haklarındaki tükenme ilkesine aykırı hareket etmiş olursunuz. Telif yasaları bu yeni duruma ayak uyduramadan bulut bilişimle [2] ikinci bir dönüşüm yaşanır. 160 GB diske sahip bir iPod alıp tüm müzik koleksiyonunuzu buraya aktarmanız mümkündür. Fakat bir süre sonra iPod yerini akıllı telefon, tablet ve çok amaçlı diğer mobil cihazlara bırakır. Bu cihazlarda üreticiler, yer, ağırlık ve pil ömründen tasarruf edebilmek için yüksek saklama kapasiteli ve ucuz diskler yerine daha düşük saklama kapasiteli ve yüksek fiyatlı disklere yönelmişlerdir. Bulut bilişim, depolama kapasitesi sorununu giderek yaygınlaşan yüksek hızlı mobil veri ağlardan yararlanarak çözecektir. Artık tüm dijital dosyalarımızı bulutta saklayabileceğimiz ve cihazlarımız arasında senkronize edebileceğimiz söylenmektedir (age).

iTunes Music Store’dan satın alınan bir dosya tüketicinin bilgisayarında saklanmaktadır. Elde bir kaset veya DVD yoktur, ama (kimi zaman DRM’li de olsa) bir dosya bilgisayarınızda tutulmaktadır. Bulut iş modelleri ise bunu bir adım daha öteye götürebilmenin yolunu açmıştır. Bilgisayarınızda dosya saklamanın şart olmadığı, bir film izleyeceğiniz veya müzik dinleyeceğiniz zaman buluta erişerek bunu yapabileceğiniz anlatılmaktadır. Bilgisayarınıza indirmeden kullanmayı tercih ettiğinizde dijital dosyaya gerçekten sahip olma şansınız da ortadan kalkmaktadır. Bulut sağlayıcısı şirket, çeşitli gerekçelerle dijital dosyaya erişimizi engelleyebilir veya dosyayı silebilir. Nitekim Apple Medya Hizmetleri Hüküm ve Koşulları’nda bu hak açıkça belirtilmektedir (https://www.apple.com/legal/internet-services/itunes/tr/terms.html):

“Apple size bildirimde bulunarak ya da bulunmaksızın ve dilediği zamanda Hizmetleri (ya da bunların herhangi bir parçasını ya da İçeriğini) değiştirme, geçici olarak durdurma ya da sona erdirme hakkını saklı tutar ve Apple söz konusu haklarını gerçekleştirdiğinde size ya da üçüncü taraflara karşı sorumlu olmayacaktır.” Amazon Kindle kullanıcılarının da deneyimlediği gibi sanal kitap rafınızda duran bir kitap aniden silinebilir. Bunun dışında teknik sorunlar nedeniyle dosyalara erişim olanağınızın geçici veya kalıcı olarak ortadan kalktığı durumlar da olabilmektedir. Eskiden bir kitap yıllarca saklanıp kuşaktan kuşağa aktarılabilirken şimdi kitabın raf ömrü en iyi ihtimalle şirketin ömrü kadardır. Perzanowski ve Schultz (2016), Amazon ve Apple’sız bir dünya hayal edemeyenlere Lehman Brothers, Enron ve Woolworth’ın akıbetini hatırlatmaktadır.

Telif hakları ve tükenme hakkı açısından değerlendirdiğimizde yine belirsiz bir durum vardır. Buluttaki dosyaların tekrar satışı veya ödünç verilmesi belirsizdir. Bazı durumlarda dosya bulut üzerinden kullanılabilmekte bazen de dosyanın bir kopyasının bilgisayara indirilmesi gerekmektedir. Perzanowski ve Schultz’a (2016) göre bulut farklı biçimlerde yorumlanabilir. Birincisi bulutu evinizdeki bir film makarası gibi değerlendirebilirsiniz. Salonunuzda, televizyonun sizin, ama film makarasının film şirketinin olduğu bir düzenek vardır. Filmi izlemek veya bir şarkıyı dinlemek için bir ödeme yaparsınız, ama filme sahip olamazsınız. İkincisi bulut, raflarında kitapların olduğu bir kütüphanedir ve siz kitaplardan birini ödünç alırsınız. Üçüncüsü bulut, bankada kiralık bir kasa gibidir. Şu anda yanınızda olmasa da kasanın içindekiler sizindir ve istediğiniz zaman kasadan evinize getirebilirsiniz. Her üç durum da telif hakları açısından yeni soru(n)lar yaratmaktadır. Fakat ilk iki durum abonelik üzerine kurulu yeni bir iş modeli olarak karşımıza çıkacak ve kullanıcının mülksüzleştirilmesinde üçüncü aşamaya gelinecektir.

Bulutta sakladığınız dosyaların gerçekten sahibi olamazsınız. Bazı durumlarda bu dosyaları bilgisayarınıza da kaydedebilirsiniz. Şirketler indirilen dosyaları, kullanıcı cihazlarını kontrol edebildikleri taktirde DRM ile denetleyebilmektedir. Ama bulutun asıl önemi tüketicilere akıtmalı servisleri (streaming service) tanıtarak, onları abonelik sistemlerine hazırlamak olmuştur.

Klasik abonelikte bir dergiye 2017 yılı için abone olduğunuzda 2018 yılında aboneliğinizi yenilemeseniz de 2017 yılına ait sayılar elinizdedir ve kimse bu hakkınızı elinizden alamaz. Akıtmalı abonelik servislerinde ise aboneliğinizi yenilemediğinizde haklarınızı kaybedersiniz. Buna rağmen, tüketicilere sunduğu avantajlar nedeniyle bu dezavantajlar atlanmaktadır. Abonelik servisleri satın almayla karşılaştırıldığında daha makul bir ücret talep etmekte ve çok sayıda içerik arasından seçim yapabilme olanağı sunmaktadır. Şirketler için oldukça kârlı bir iş modelidir. Farklı müşterilere farklı fiyatlandırma yapabilmektedirler. Yeni iş modelinin önceki dönemlerden en büyük farkı da şirketlerin servisi kullananlar hakkında çok ayrıntılı bilgiye sahip olmalarıdır. Bu da şirketlerin daha hedefli reklamlar yapabilmelerini sağlamaktadır. Akıtmalı servisin kopyalanması ve çoğaltılması olanaksız olmasa da daha zordur. Servis aboneliği kitap ve DVD almayla kıyaslandığında çok daha ucuz görünmektedir. Ama elde satılabilecek bir kopyanın bulunamaması birinci el satışlara rakip olabilecek ikinci el piyasasını da yok etmektedir.

Mülkiyet ilişkilerindeki bu değişim iki önemli araçla gerçekleştirilmiştir: Lisanslar ve DRM.

Okunmayan ve Anlaşılamayan Lisanslar

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların nasıl bir dünya yarattığını göstermek amacıyla almak istediğimiz 100 dolarlık bir şapkanın üzerinde aşağıdaki uyarıyı gördüğümüzde ne yapacağımızı hayal etmemizi ister:

BU ŞAPKA LİSANSLANMIŞ, SATILMAMIŞTIR. ÜZERİNDEKİ ÜCRETİ ÖDEDİĞİNİZDE BU ŞAPKAYI İSTEDİĞİNİZ SIKLIKTA GİYME HAKKINA SAHİPSİNİZ. ŞAPKAYI SÜRESİZ OLARAK ELİNİZDE BULUNDURABİLİRSİNİZ ANCAK ÜRETİCİNİN AÇIK İZNİ OLMAKSIZIN ONU YENİDEN SATMA, ÖDÜNÇ VERME VEYA BAŞKA BİR ŞEKİLDE AKTARMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİNİZ.

Bu mesajı nasıl yorumlayabiliriz? Birincisi, şapka sahibi, şapkaya 100 dolar vermemize rağmen onun sahibi olmadığımızı vurgulamak istemiş olabilir. Onu sadece elimizde bulundurma ve kullanma hakkına sahibiz. İkinci yorum, mülkiyet yasalarının bize tanıdığı hakla onu satabileceğimiz ama bu satışın üreticiye ispatlanabilir bir zararı olduğunda üreticinin zararını karşılamak zorunda olduğumuzdur. Üçüncüsü, uyarının yasal bir belge niteliğine sahip olmadığıdır. Amaç sadece bazı alıcıların gözünü korkutarak şapkayı ödünç vermelerini veya satmalarını engellemektir. Ama yasal olarak hiçbir zorlayıcılığı yoktur.

Bu yorumlardan herhangi biri doğru olabilir. Satış görevlisinden daha ayrıntılı bir açıklama isteyebilir veya böyle alengirli bir alışverişe hiç girmek istemeyebiliriz. Lisans, kişi ve kuruluşlara normal şartlarda sahip olunmayan bir hakkı verir. Örneğin sürücü lisansı, bize trafik araçlarını kullanma hakkı verir. Ama dijital ürünleri kullanırken “Kabul Ediyorum” deyip geçtiğimiz birçok lisans tüketiciye bir hak tanımlamaz, yasalarca verilmiş bir hakkı keyfi olarak sınırlar. Örneğin, özgür yazılım projelerinde kullanılan GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı), yazılım sahibi bazı şartlar öne sürerek telif haklarının kendisine tanıdığı hakları kullanıcıya verdiğini belirtir. Özel mülkiyetli yazılımlarda ise lisans, telif haklarının tanımladığı bazı hakların geri alınması için vardır.

Lisanslar çoğunlukla okunmaz; 99 sentlik bir şarkı için iTunes’un Macbeth’ten uzun kullanım şartlarını okumak pek akıllıca değildir. PayPal’inki ise Hamlet’ten de fazladır. Bu lisansların uzunlukları bir yana anlaşılmaları da zordur. Çünkü şirketin yasal haklarını tanımlayan lisanslar sıradan insanların anlaması için yazılmış basit metinler değildir. Çoğu zaman karşımıza uzunca ve anlaşılmaz bir metin çıkar; ya lisansı kabul edip yolumuza devam ederiz ya da reddedip işlemden vazgeçeriz. Başka seçeneğimiz yoktur. Lisansların uzunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında bunu okuyup anlamanın da bir maliyeti olacağından kabul ettiğimizi belirtip geçeriz. Casus yazılımlara karşı yazılım üreten PC Pitstop adlı şirket EULA’sındaki (End User License Agreement – Son Kullanıcı Lisans Sözleşmesi) bir cümlenin farkına varan ve kendisine e-postayla bunu bildirecek ilk kullanıcıya 1000 dolarlık bir ödül vereceğini yazar. Beklenen e-posta ancak dört ay sonra, yazılım 3000’den fazla indirildikten sonra gelir!

Lisanslamanın öncüsü IBM’dir. Telif hakkı ve patentlerin henüz zayıf olduğu bir dönemde bu yolu tercih etmesi anlaşılır bir durumdur. Fakat lisanslama yazılımı belirsizlik ve ihlallere karşı korumaktan çok yazılımın sonraki kullanımlarını kontrol edebilmek ve rekabeti azaltmak için kullanılmaktadır. Kitap, film ve müzik endüstrisi de yıllardır bunu arzulamış ama başarılı olamamıştır. Şimdi şirketler dijital kitapların ödünç verilme sayısını kısıtlayarak kütüphanelerden adeta intikam almaktadır. Örneğin bu sınır yirmiyse yirminci ödünç verme işleminden sonra kütüphanenin aynı kitaba tekrar ödeme yapması gerekmektedir. Böylece kütüphanelerin, bilgi birikimini gelecek kuşaklara aktarabilme misyonu da yok edilmektedir. Artık herhangi bir kitap sansür veya ekonomik gerekçelerle kütüphanelerden silinebilir, o kitap hiç yayınlanmamış gibi davranılabilir. Daha da kötüsü bu tip lisanslar dijital kitap, film ve müzikle sınırlı değildir; son yıllarda evlerde kullanılan cihazlarda, tüketici elektroniğinde, tarım makinelerinde, kısaca bilgisayar içeren ya da bilgisayarlaşan her alanda karşımıza çıkmaktadır.

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların taraflar arasında yapılan bir sözleşme veya mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebileceğini belirtmektedir. Mahkemeler, hemen onaylayıp geçtiğimiz lisansları sözleşme olarak değerlendirmeye meyillidir. Fakat insanlar neyi imzaladıklarını bilebildiklerinde sözleşmenin bir anlamı vardır. Lisanslar, iki tarafın özgür iradesiyle imzalanan sözleşmeler değildir. Kopyalama hakkı sahibinin dayattığı kısıtlamalardır. Lisansları, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirdiğimizde, lisansların GPL’de olduğu gibi önceden tanımlanmış mülkiyet haklarına dayanması gerektiği ortaya çıkar. Geçerli bir lisansın ortaya konabilmesi için kimin neye sahip olduğuna önceden karar verilmesi gerekir.

Kopyalama hakkı sahibi, ürünü kendine saklayabilir, kiralayabilir veya satabilir. Eğer bir servis, abonelik olarak ilan edilmişse yapacak bir şey yoktur. Fakat reklamlar çoğu zaman aboneliği bir satış gibi göstermekte, kimin neye sahip olduğu belirsiz bırakılmakta, lisanstaki satır aralarında alıcının haklarını kısıtlamaktadır. Yapılan araştırmalar alıcının dijital bir ürünü gerçekten satın almadığını fark ettiğinde başka türlü davranmaya eğilimli olduğunu göstermektedir (age).

DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi)

DRM, dijital içeriğin satış sonrasında da kullanımını kısıtlamayı ya da kontrol etmeyi hedefleyen teknolojilerin genel adıdır. Garip bir güvenlik aracıdır. Evinizdeki kilit, değerli eşyalarınızı dışarıdakilerden korur. DRM ise içeridekilere karşı bir korumadır. Çünkü kullandığınız şeyin gerçekten sizin olmadığı iddiasını taşır.

Dijitalleşme öncesinde ortaya çıkan VCR (videocassette recorder – video kaydedici) teknolojisi tüketiciyi güçlendiren, kopyalama hakkı sahibi şirketlerin tüketici üzerindeki baskısını zayıflatan bir gelişmedir. Bu nedenle Universal, Sony’yi korsan kullanıma yol açmakla suçlamıştır. Sony ise geliştirdiği teknolojinin korsanlık için kullanılabileceği gibi meşru amaçlar için de kullanılabileceğini savunur. Mahkeme, Sony’nin savunmasını haklı bulur ve stüdyoların VCR teknolojisini kontrol altına alma talebini geri çevirir. Bu karar, yalnız Sony için değil, tüketiciler için de önemlidir. Çünkü VCR’de yapılmak istenen tüketicilerin evlerinde gözetlenmesidir.

Hollywood, VCR olayından dersini almıştır. DVD teknolojisinin geliştirilmesine en başından müdahil olur ve CSS koduyla izinsiz kopyalamanın önüne geçmeyi dener. Cihazlarımızın izinsiz film oynatımlara karşı kontrol altına alınması için büyük çaba gösterir. Ama her DRM, er ya da geç, kırılmaya mahkumdur. DRM’li bir sistemi kırmak zordur; bunu ancak en ileri düzeydeki kullanıcılar başarabilecektir. Ama bir hacker DRM’nin açıklarını keşfettiğinde bu bilgi hızla yayılmaktadır ve kırma işlemini kolaylaştıran araçlar teknik bilgisi daha az olan kullanıcılara da ulaşmaktadır. Bu nedenle DRM tek başına yeterli olmayacak, hem hackerların hem de onların açtığı gedikten ilerleyen diğer tüketicilerin durdurulabilmesi için yasalarla kontrol altına alınmaları, tersine mühendisliğin yasadışı ilan edilmesi gerekecektir.

DRM tüketicilerin güvenliğini de tehlikeye atmaktadır. VCR tartışmasında iyi adam olan Sony, bu sefer kötü adamdır. CD’lerinin kopyalanmasını engellemek için kullanıcıların bilgisayarına, onların haberi olmadan bir rootkit yazılımı kurmayı dener. Sony, rootkit yazılımıyla kullanıcıların CD kopyalamasını engelleyebileceğini düşünmektedir. İzinsiz kurduğu rootkit, başında $sys$ ile başlayan her dosya ve süreci bilgisayar kullanıcılarından gizlemektedir. Sony kendi mülkiyet hakkını korumak için açtığı arka kapıyla büyük bir güvenlik açığına neden olur; herhangi bir saldırganın aynı açığı kullanmasının önünde bir engel yoktur. Bu fark edildiğinde ise yaptığını “insanlar rootkit’in ne olduğunu bile bilmiyor, neden buna takılsınlar ki?” diyerek örtbas etmek ister. Fakat tepkiler dinmeyince CD’lerini geri çağırmak zorunda kalmıştır. Sony, DRM’ye başvuran birçok şirketin yaptığı gibi, insanlardan kendi mülkiyet haklarına saygı göstermesini isterken izinsiz olarak onların bilgisayarına girmiş, güvenliklerini tehlikeye atmış ve mahremiyetlerine zarar vermiştir (age).

Lisanslar, DRM ve Gündelik Hayati [3]

Edison’un İki Davası

ABD’de fikri mülkiyet haklarının gelişimi üzerine bir film çekilse filmin baş kötülerinden biri sanırım Thomas Edison olurdu. Edison defalarca yasal boşluklardan yararlanmaya çalışarak her fırsatta rakiplerini saf dışı bırakmak istemiştir. Bazen bunda başarılı olmuş bazen de mahkemeler Edison’un hırslarına geçit vermemiştir. Edison’un en ilginç ve öğretici davalarından ikisi tükenme ilkesi üzerinedir. Doğru akımı destekleyen Edison ile Nikola Tesla’nın alternatif akımına yatırım yapan milyoner George Westinghouse arasında bir mücadele vardır. Edison, alternatif akımın tehlikelerini öne çıkararak doğru akımı teşvik etmek istemektedir. Alternatif akımın elektrikli sandalyede kullanılacağını öğrenmesi ile alternatif akımın tehlikesini anlatmak için eşsiz bir fırsat yakalamıştır: Alternatif akım, öldüren teknoloji!

Westinghouse, patentlerinin elektrikli sandalyede kullanılmasına izin vermez. Fakat Edison’un adamları, alternatif akımın kullanıldığı dinamoların satışından sonra patent sahibinin hakkının tükendiğini, satın alınan bireysel mülkiyetindeki dinamoların kullanımına karışamayacağını savunur ve tarihteki ilk üç elektrikli sandalye Westinghouse’un patentleriyle yapılır. Böylece Edison alternatif akımın insanları öldürdüğünü söylemeye devam eder.

Edison ikinci macerasında ise tükenme ilkesinin karşısında yer almaktadır. Edison’un film projektörü yaygın olarak kullanılmaktadır. Projektör piyasasının doymasından sonra Edison patenti yine kendisine ait olan film makaralarının satışının daha kazançlı olacağını fark eder. Projektöre, kendi film makaraları dışında bir makara kullanamayacağını yazar. Edison’un film makaralarındaki patenti biter bitmez tüketiciler kendi makaralarını yapar. Edison bunun üzerine projektördeki uyarıyı göstererek sadece kendisinin uygun gördüğü (kendi) makaraların kullanılabileceğini iddia eder. Mahkeme, yine tükenme ilkesine göre Edison’un itirazını reddeder ve tarihe de bir not düşer: Patent yasasının amacı bilimin ve yararlı zanaatin ilerlemesini desteklemektedir; patent sahiplerine özel servet sağlamak değil.

Fikri Mülkiyet, Bireysel Mülkiyete Karşı

Şirketler hiçbir zaman pes etmezler. Ama mahkemeler, Edison’dan sonra da uzunca bir süre bireysel mülkiyet lehine benzer kararlar vermeye devam ederler. Özellikle elektronik şirketleri DRM’i her fırsatta kullanmaya çalışmaktadır. Temel stratejileri, Edison’un film makarasındakiyle aynıdır: Bir ürünü sattıktan sonra, tüketicilerin onunla ilgili olabilecek parçalar için de kendilerine gelmelerini sağlamak.

Bu stratejiye başvuran şirketlerden biri de garaj kapısı açacağı üreten Chamberlain’dir. Uzaktan kumandasını kaybeden veya birden fazla arabası olan tüketiciler ek uzaktan kumandayı Chamberlain’den satın almak zorundadır. Skylink ise asıl üretici firmalardan çok daha ucuza yedek uzaktan kumanda satan bir şirkettir. Chamberlain, uzaktan kumandalarının yalnızca kendisinden satın alınmasını sağlamak için, kapı açılmadan önce kumandanın kapıya bir kod göndermesini sağlayan bir DRM tasarlar. Skylink bu kodu çözerek, Chamberlain için uzaktan kumanda üretmeye devam eder. 2002 yılında Chamberlain, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle mahkemeye gider. Mahkeme, tüketicinin Chamberlain’den bir garaj kapısı açacağı satın aldığını ve bunun tüm kullanım haklarına sahip olduğununu belirterek Chamberlain’in başvurusunu reddeder.

Yazıcı kullanıcılarının en büyük sorunlarından biri kartuş bittiğinde doldurulan kartuşların çok pahalı olması ve doldurulduğunda tam verim alınamamasıdır. Kartuş satışı, yazıcı satıcıları için önemli bir gelir kaynağıdır. SCC (Static Control Components, Inc) adlı şirket, Lexmark’a uygun, daha ucuz kartuşlar ürettiğinde Lexmark, DRM’e başvurarak yazıcılarının Lexmark dışındaki kartuşlarla çalışmasını engeller. Lexmark, Edison’un bir zamanlar projektör üzerindeki bir uyarıyla yapmak istediğini teknik olarak gerçekleştirmiştir. Buna karşı SCC, ters mühendislikle DRM’i atlatmayı başarır ve Lexmark yazıcılarla uyumlu kartuşlar satmaya devam eder. DRM’sinin kırılması üzerine Lexmark mahkemeye gider. Mahkeme 2004 yılındaki kararında davayı fikri mülkiyet değil bireysel mülkiyet kapsamında değerlendirir ve “bir Lexmark yazıcı alan tüketici içindeki yazılımla beraber yazıcının kullanım hakkına sahiptir” der.

Bizim Olmayan Nesnelerin İnterneti

Mahkemelerin bireysel mülkiyetten yana olan bu kararlarına rağmen tüketicinin satış sonrasında kısıtlanmasında büyük artış vardır. Dijital kitap, müzik ve filmdeki lisans ve DRM stratejisi, günümüzün bilgisayarlaşan nesnelerine uyarlandığında daha büyük bir tehlike ortaya çıkmaktadır. Etrafımızı bizim olmayan nesnelerin interneti ile sarılmaktadır. Son birkaç yıldaki örnekler önemli dersler içermektedir.

Revolv adlı dağıtım kutusu (hub) çeşitli uygulama ve ev otomasyon sistemlerini kontrol etmek amacıyla geliştirilmiş bir cihazdır. Bir internet bağlantısıyla, evin güvenlik sistemleri, garaj kapıları ve eğlence sistemlerini kontrol edilebilmektedir. Cihazlar 300 dolara, güncellemeler ve yeni özellikler için ömür boyu abonelik vaadiyle satılmaktadır. Revolv Hub’ı üreten şirket 2014 yılında Google’ın nesnelerin interneti şirketi, Nest tarafından satın alınır. Nest, 2016 yılının nisan ayında Revolv’u artık desteklemeyeceğini ve yazılımla çalışan uzaktan kumandalarını çalışamaz hale getireceklerini duyurur. 15 Mayıs’taki yazılım güncellemesiyle Revolv uygulaması artık açılmamakta ve dağıtım kutusu çalışmamaktadır (http://www.businessinsider.com/revolv-smart-home-hubs-lifetime-subscription-bricked-nest-google-alphabet-internet-of-things-2016-4). Şirketler iflas edebilir veya belirli bir sektörden çekilebilir. Bunun satın aldığınız ürünü etkilememesi gerekir. Ama dijital nesnelerde yazılıma sahip olunmadığında satın aldıklarınız da şirketle beraber batıp gider. Lisanslar iki taraflı sözleşmeler olsaydı Google böyle bir karar veremeyecekti. Perzanowski ve Schultz (2016) ileride Google’dan araba satın alırken tekrar düşünmemizi öneriyor!

Ama Google’a da haksızlık etmemek gerekir, bu stratejisinde yalnız değildir. Meşhur traktör üreticisi John Deere’ın yeni traktörleri, motorun çalışmasından kol dayama yerine kadar traktörün çeşitli fonksiyonlarını kontrol edebilen en az sekiz yazılım ve donanım bileşeni içermektedir. Geçmişte, traktörlerin tamamen mekanik olduğu zamanlarda çiftçiler ihtiyaç halinde bakım, parça değiştirme ve tamir işlerini kısmen veya tamamen kendileri de yapabilmekteydi. Şimdi ise traktörleriyle aralarında bir yazılım katmanı vardır ve daha önce kendilerinin veya yakınlarındaki tamircilerin yaptığı işlemler için John Deere’nin yetkilendirildiği servislere gitmeleri gerekmektedir. Yüksek soğutma suyu sıcaklığından düzgün çalışmayan frene veya basit bir koltuk arızasına kadar Deere’e başvurmak ve yüksek paralar ödemek zorunda bırakılırlar. Çiftçiler bunun üzerine Telif Hakları Bürosu’na başvurarak kendi traktörlerini onarma, iyileştirme ve değiştirme hakkı talep ederler. John Deere, sorun ne kadar basit olursa olsun çiftçilerin dijital kaputu açmaya haklarının olmadığını, lisans sözleşmesi gereği sadece traktöre fiziksel olarak sahibi olduklarını ama yazılıma herhangi bir biçimde müdahale etme haklarının olmadığı yanıtını verir. John Deere böylece hem traktörlerinin fiyatını efektif olarak yükseltmiş olmakta hem de tamir sektörüne yaşama alanı vermemektedir (https://modernfarmer.com/2016/07/right-to-repair/). Perzanowski ve Schultz (2016), benzer sorunun nesnelerin internetine de içsel olduğunu belirtmektedir. Birçok durumda nesneleri dijitalleştiren yazılım ve nesneyi satın aldığımızda bu yazılıma da sahip olup olmadığımız sıklıkla ihmal edilen bir konudur.

Ferrari, Ford, General Motors ve Mercedes-Benz gibi ünlü otomobil üreticileri de John Deere’le aynı çizgidedir. Aracın sahipliğiyle yazılımın sahipliğinin karıştırılmaması gerektiği, şirketin yazılımın tek sahibi olduğu öne sürmektedirler. Ayrıca lisanslarında otomobildeki yazılımlara (uzaktan erişim de dahil) her türlü müdahale hakkına sahip oldukları da belirtilmektedir. Aracınızdaki yazılımlar güncellenebilir veya araçtaki dijital veri rızanıza gerek kalmadan silinebilir. Daha da kötüsü aracınız hiçbir mekanik arızası olmadığı halde çalışmayabilir. Kızını doktora yetiştirmeye çalışan Mary Bolender’in başına geldiği gibi araba taksitini üç gün geciktirdiğinizde aracınızın çalışması, ona en ihtiyaç duyduğunuz anda içindeki yazılımla engellenecektir (https://dealbook.nytimes.com/2014/09/24/miss-a-payment-good-luck-moving-that-car).

Bu örneklerden de görülebileceği gibi nesnelerin internetinde çalışan yazılıma sahip olmadığımızda çoğu insanın korktuğu yapay zekalı robotların saldırısından daha tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalırız. Etrafımız bizim olmayan nesnelerle sarıldığında şirketler ilişkilerimizin kontrolünü de ele geçirmektedir. Nesnelerin internetini anlatmak için sık sık başvurulan akıllı buzdolabımız geleceğimize sahip çıkamazsak ne yiyeceğimiz konusunda da belirleyici olacak. Bu gücün, bizi daha sağlıklı beslenmeye yöneltmek amacıyla kullanılmayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek…

Alternatif?

Dana Lewis ve kocasının yaptıkları, kullanıcılar ellerindeki nesnelerin gerçekten sahibi olduğunda neler yapılabileceğini göstermektedir. Lewis, Seattle’da glikoz monitörüne bağlı yaşayan bir şeker hastasıdır. Elinde taşıdığı kablosuz cihaz Lewis’in kan şekeri çok düştüğünde ya da yükseldiğinde uyarmaktadır. Lewis, uyarı sesini duyamadığından eşiyle beraber programı değiştirerek daha yüksek sesle uyarı vermesini ve sonrasında da bu bilginin diğer mobil cihazlara ulaştırılmasını sağlarlar. Bundan sonra Lewis’in insulin rejimine yoğunlaşırlar. Normal şartlarda hastalar insulin düzeylerini elle düzenlemektedir. Ellerindeki verileri analiz ederek geliştirdikleri algoritmayla insulin düzeyinin ayarlanmasını otomatize etmeyi başarırlar. Ayrıca Lewis’in 30, 60 ve hatta 90 dakika sonraki insulin ihtiyacı tahmin edilebilmektedir. Hatta şimdilerde bu süreci tamamen otomatize etmek için yapay bir pankreas geliştirmeyi de düşünmekteler. Kullanıcılar nesnelerin gerçekten sahibi olduklarında yapabileceklerinin sınırı yoktur: nesneleri istedikleri gibi değiştirebilir, ihtiyaçlarına uyarlayabilir ve yenilikçi çözümler geliştirebilirler.

Sonuç

Son yıllarda ücretlerdeki düşüş ve işsizlik insanları farklı seçeneklere yöneltiyor. Perzanowski ve Schultz’un (2016) belirttiği gibi insanlar alım güçleri düştüğü için Uber gibi alternatifler cazip geliyor. Netflix ve Spotify için de durumun pek farklı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla, “müzik eserlerine sahip olmak her zaman iyidir, abonelik her zaman kötüdür” diyerek kestirip atamayız. Ama tüketicilerin, yaptıkları işlemler hakkında bilgilendirilmesi, kabul ettiği sözleşmenin (reklamlarda Buy! yazmasına rağmen) bir abonelik sözleşmesi olduğunu bilmesi lazım. Ayrıca, insanların birbirleriyle paylaşabileceği bireysel mülkiyetinin olmaması kültürel yapıda önemli değişimlere neden olabilir.

En önemlisi de “dijital bir nesne satın aldığınızda, neyi satın olmuş oluyoruz?” sorusunun net olarak yanıtlanması gerekiyor. Lambalarımız, termostatımız, fırınımız, kahve makinemiz, buzdolabımız elimizden uçup gidiyor. Bizim olmayan nesnelerin internetinde ve dijitalleşen nesnelerde şirketlerin temel tezi nesneyi sattıkları, ama yazılımı satmadıkları.

O zaman yazılımı ve onun ürettiği veriyi de talep etmek gerekiyor…

Notlar:

[1] İlk üçü arasındaki ayrım dijitalleşmeyle yaşanan değişimin anlaşılabilmesi için önemlidir. Dördüncüsü, güvenlik, taksi plakası ve hükümet tarafından tanınan bir işi yapabilme lisanslarında olduğu gibi fiziksel bir varlığı olmayan, ama fikri mülkiyet kapsamına alınamayacak alanları kapsamaktadır.

[2] Bulut bilişim, TSE’nin tanımına göre “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türüdür.”

[3] Buradaki örnekler, Perzanowski ve Schultz’dan (2016) alınmıştır.

Kaynaklar

Aksu, M. (2016). İnternet Üzeri̇nden Yayılan Eserlerde Tükenme İlkesi̇? (Di̇ji̇tal Tükenme İlkesi̇?). Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi, 2(1).

Geray, H. İletişim, İktisat ve Kamusal Düzenleme Üzerine, İletişim Ağlarının Ekonomisi, Der: Başaran F. ve Geray H., Ankara: Ütopya, 2016.

Morris, D. (2014). Sağlık Hizmetlerinde Topyekun Reform Nasıl Kazanılır?, J. Walljasper, Müştereklerimiz: Paylaştığımız Herşey, Metis Yayınları

Perzanowski, A. ve Schultz, J. (2016). The end of ownership: Personal property in the digital economy. MIT Press.

 

 

23 Kasım 2017

Posted In: Açık Standartlar, Apple, Bulut Bilişim, dijital abonelik, dijitalleşme, DRM, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, güvenlik, iTunes, lisanslar, mülkiyet, mülksüzleştirme, nesnelerin interneti, Netflix, özel mülkiyetli yazılım, Özgür yazılım, Patent, sahipli yazılım, Spotify, Teknoloji Tarihi, Telif, tükenme ilkesi

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com