Ağ Tarafsızlığı ve Tekelleşme

2016’nın sonunda FCC (Federal Communications Commission – ABD Federal İletişim Komisyonu) üyesi Ajit Pai, ağ tarafsızlığının (net neutrality) ortadan kalkmasına sayılı günler kaldığını duyurmuştu. Donald Trump’ın 2012’den beri FCC üyesi olan Pai’yi 2017’nin Ocak ayında FCC Başkanı olarak atamasıyla beraber ağ tarafsızlığı tartışması yeniden alevlendi. Aralık ayında da üç Cumhuriyetçi ve iki Demokrat üyeden oluşan FCC, Cumhuriyetçi üyelerin desteğiyle Obama döneminin ağ tarafsızlığı ilkelerinin yürürlükten kaldırılması için harekete geçti.

Hatırlanacağı üzere 2015’te FCC önce interneti daha az düzenlenen enformasyon hizmetleri sınıfından çıkararak daha katı düzenlenen telekomünikasyon hizmetleri sınıfı altına almış daha sonra da hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacak Açık İnternet İlkeleri’ni ilan etmişti. Açık İnternet İlkeri’ne göre geniş bant sağlayıcıların,

  • yasal içeriklere, uygulamalara, hizmetlere ve zararsız cihazlara erişimi engellemesi,
  • yasal internet trafiğine içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde müdahale etmesi,
  • ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremesi

yasaklanıyordu.

Pai başkanlığındaki FCC’nin bu kararının tüketicileri olumsuz etkileyeceği savunuluyor. Her şeyden önce Verizon, Comcast ve AT&T gibi geniş bant sağlayıcılar evlere ve işyerlerine ulaşan içerik üzerinde daha fazla kontrole sahip olacaklar. İSS’ler (İnternet Servis Sağlayıcılar) televizyon paketleri gibi internet paketleri satmaya başlayabilirler. Örneğin şimdi televizyonlar için maç, sinema, çizgi film vb paketler satılıyor. Bunu Facebook ve Twitter’a özel sosyal medya paketleri takip edebilir (Bazı ülkelerde ve kısmen de Türkiye’de uygulandığı gibi). İnterneti sosyal medya, mesajlaşma ve video izlemek için kullanacaklara yönelik farklı paketler pazarlanabilir. Bu tip iş modelleri yaygınlaşırsa genel internetin yerini parçalı internet alacak ve bugünkünden çok daha farklı bir internetimiz olacak. Bir diğer endişe ise ödemeye dayalı önceliklendirmenin doğuracağı sonuçlar. İnternetteki hızlı şeritlerin büyük şirketlere ayrılacak olmasından sadece tüketiciler değil sektöre yeni adım atan yenilikçi firmalar da olumsuz etkilenecek. Tabi aynı olumsuzluk küçük e-ticaret siteleri için de geçerli olacak ve büyük şirketlerle rekabet etmeleri zorlaşacak. Tüketiciler doğal olarak daha hızlı işlem yapabildikleri web sitelerine yönelecekler (https://www.technologyreview.com/s/609840/net-neutralitys-dead-the-battle-to-resurrect-it-is-just-beginning/, https://www.nytimes.com/2017/12/14/technology/net-neutrality-rules.html).

Pai ve diğer Cumhuriyetçiler ise ağ tarafsızlığına değil geniş bant hizmetlerinin enformasyon hizmeti olmaktan çıkarılarak bir telekomünikasyon hizmeti olarak sınıflandırılmasına karşı olduklarını öne sürüyorlar. Pai, ağ tarafsızlığı hakkındaki korkuların yersiz olduğunu, 2015 öncesinde Obama yönetiminin getirdiği kısıtlamalar yokken de İSS’lerin tüketiciyi kısıtlayıcı adımlar atmadığını savunuyor. Pai’ye göre sıkı düzenlemeler İSS’lerin ağ altyapılarını genişleterek daha kaliteli hizmet vermelerini engelliyor. İSS’ler de artan bağlantı ihtiyacı nedeniyle büyük yatırımlar yaptıklarını ve bunun karşılığını almak istediklerini belirtiyorlar. Buna karşın içerik firmalarının ağı tüketmesinden şikayet ediyorlar. Ayrıca ağ tarafsızlığı masum gibi görünse de hükümetin şirketler üzerindeki kontrolünü artıran bir araç gibi değerlendiriliyor. George Washington Üniversitesi’nden Hal Singer ise önceliklendirmenin iyi olabileceğini düşünüyor. Singer’a göre korkulanın aksine teletıp hizmeti sunan bir firma için internette hızlı şeritlerin ayrılabilecek olması, aynı hizmeti sunan diğer firmalara adil davranıldığı sürece, tüketiciler için yararlı olacaktır (https://www.technologyreview.com/s/603432/what-happens-if-net-neutrality-goes-away/).

Pai, İSS’lerin denetimini daha çok tüketicilerin korunmasına ve tekel karşıtı yasalara yoğunlaşan FTC’ye (Federal Trade Commission – Federal Ticaret Komisyonu) devretmeyi planlamaktadır. Fakat FTC, ağ tarafsızlığı gibi genel kurallar koyamamakta her bir sorunla ayrı ayrı ilgilenmektedir. Sektöre yeni giren yenilikçi firmaların tekellerle baş edebilmesi çok zordur. Ayrıca Pai, her ne kadar ağ tarafsızlığı konusunda tüketicilerin içini rahatlatmaya çalışsa da AT&T’nin kendisine ait DirectTV’yi kota sınırlaması olmaksızın sunarak haksız rekabete neden olması karşısında sessiz kalarak teşvik edici olmuştur. Ayrıca AT&T’nin DirectTV girişiminden de anlaşılabileceği gibi önümüzdeki yıllarda telekomünikasyon ve enformasyon tekelleri arasında büyük rekabet olacak. AT&T’nin Time Warner’ı, Verizon’un Yahoo ve AOL’u almaya çalışarak içeriğe yatırım yapması tarafların büyük savaşa hazırlandığını gösteriyor. Küçük firmaların bu süreçte ayakta kalmaları zor görünüyor.

Burada en ilginç noktalardan biri de önceki yıllarda ağ tarafsızlığını en ön saflarda savunan Google ve Facebook gibi devlerin seslerini fazla yükseltmemeleri. Önceki tartışmalarda daha aktif olan Google, eski yasanın iyi olduğunu, şimdikinin ise tehlikeler içerdiğini söylemekle yetindi. Ancak daha öncesinde de Verizon’la işbirliği ve ağ tarafsızlığını kablosuz ağların dışında değerlendiren bir öneriyle gelmesi artık ağ tarafsızlığı savunucuları için eskisi gibi sağlam bir müttefik olmadığını gösteriyordu. Apple da tartışmaya dahil oldu ve ağ tarafsızlığını desteklediğini duyurdu. Son zamanlarda daha çok Rusya kaynaklı propaganda suçlamaları ile boğuşan Facebook da FCC’nin bu kararından duyduğu üzüntüyü ifade etti. Microsoft ve Amazon ağ tarafsızlığına karşı atılan adımlardan rahatsızlıklarını ifade ettiler. Netflix ise daha açık sözlüydü. Artık kendini İSS’ler ile daha iyi pazarlık yapabilecek güçte gördüğünü, ağ tarafsızlığına önem verseler de bunun artık birinci öncelikleri olmadığını duyurdu.

Şirketlerin bu utangaç itirazlarının arkasında farklı nedenler olabilir. Trump yönetiminin düşmanca politikalarından çekiniyor olabilirler. Bunun yanında, yatırımcılarını fazla korkutmamak için daha geri planda kalmayı tercih etmiş de olabilirler. Farhad Manjo’ya göre ise internet zaten yavaş yavaş ölmekte. Ağ tarafsızlığının yürürlükten kaldırılması bu ölümü ancak hızlandırıyor . Büyük Beşli, interneti ele geçirmiş durumda ve ağın üst katmanlarındaki tarafsızlığı bizzat kendileri ihlal ediyor (https://www.nytimes.com/2017/11/29/technology/internet-dying-repeal-net-neutrality.html, http://money.cnn.com/2017/12/14/technology/business/amazon-google/index.html). Dolayısıyla İSS’lere yöneltebilecekleri eleştiriler kendileri için de geçerli ve tekel karşıtı yasalar kendilerine de uygulanabilir. Zaten bir süredir Büyük Beşli’nin artan gücünden, etkinliklerini düzenlemenin gerekliliğinden ve şirketlerin parçalanmasından söz ediliyor.

Acaba telgraf, telefon, film, radyo ve televizyon gibi internetteki özgürlüğün de sonuna mı geldik? Söz konusu enformasyon teknolojilerinin tarihi incelendiğinde benzer örüntüler içerdikleri görülüyor. Garajlarda veya çatı katlarında çalışan, yalnız mucitler; bir hobi olarak başlayan ama sonra yeni endüstrinin temellerini atan bir çalışma; eğreti bir üretim mekanizmasından mucizevi bir üretim sistemine doğru gelişme; teknolojiyi icat edenlerin ilk başta icat ettikleri şeyin nasıl kullanılabileceğini ön görememesi; teknolojinin gelişiminde ilk baştaki açıklığın ve çok sesliliğin yerini sınırları belirli bir teknolojiye bırakması ve tekelleşme. Sonra bir başka teknolojik yenilikle yeniden açılma ve yeni bir yenilikler çağının başlangıcı! Wu (2010), enformasyon endüstrisinde açıklık ve kapalılık dönemleri arasındaki bu salınımı çevrim olarak adlandırıyor. Açıklık döneminde yeni buluşlarla yeni tekelin temelleri atılıyor ve yeni temeller üzerinde yükselen tekel bir süre sonra her şeyi kontrol etme ihtiyacıyla yeni oluşan enformasyon endüstrisini kendi kontrolü dışındaki yeniliklere kapatıyor. İnternet için de açıklık döneminin bittiği ve artık kapalılık dönemine girildiği söylenebilir mi? Ağ tarafsızlığı tartışmalarını ve Büyük Beşli’nin son yıllardaki hamlelerini bildiğimiz internetin sonuna gelindiğini gösteren kıyamet alametleri olarak değerlendirebiliriz. Fakat çevrimdeki açıklık ve kapalılık dönemlerini kaçınılmaz olarak görmemek gerekiyor. Yazının devamında Wu’dan (2010) aktaracağım örneklerden de görülebileceği gibi tekeller (kimi zaman paranoyakça hareket ederek) yaratıcı yıkımın önüne geçerek kapalılık dönemlerini uzatabilmiş ya da yeniliklerin kendi iş modellerine zarar vermeden kontrollü bir şekilde gelişmesini sağlayabilmiştir. Yine aynı şekilde, tam tersinin, kapanmanın, önüne geçilebilir mi?

Ağ tarafsızlığı önemli bir mevzidir ve ABD’deki gelişmeler, tüm dünyayı doğrudan etkileyecektir. Birincisi ağ tarafsızlığı, ifade özgürlüğü için olmazsa olmazdır. Günümüzde toplumsal muhalefet radyo ve televizyon yayınlarında zayıf kalmakta kendini çoğunlukla internette ifade edebilmektedir. Gelecekte bu olanağı kaybedebilirler. İkincisi ağ tarafsızlığı, internetin tekellerin çıkarlarından daha bağımsız gelişimi için gereklidir. Aksi taktirde enformasyon tekellerinin çıkarları toplumsal ihtiyaçların önüne geçecektir.

Ağ tarafsızlığının olmadığı bir örnekle başlayalım: Telgraf ve Western Union.

Western Union, Associated Press ve ABD Seçimleri

Google ve Facebook’un ABD seçimlerine etkileri hala tartışılıyor. Fakat enformasyon akışının kontrolünün bir yerde yoğunlaşması internet öncesinde de çok tehlikeliydi. ABD’deki 19. Başkanlık seçiminde Rutherford B. Hayes’i başkanlığa taşıyan da telgraf tekeli Western Union oldu. Hayes, zamanın gazetecilerinin değerlendirilmelerinden de anlaşılacağı üzere ABD Başkanlığı için yetersiz bir isimdi. Fakat Western Union ve onun iş ortağı Associated Press, Hayes’i ABD’nin 19. Başkanı yapmayı başardı.

1876 yılında tekel olan yalnızca Western Union değildir. ABD’li haber ajansı da rakipsizdir ve daha sonra rakibi olacak United Press henüz kurulmamıştır. Ne ortak taşıyıcılık (common carriage) ne de ağ tarafsızlığı telgraf için gündemde değildir. Ortak taşıyıcılığın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır (Guniganti ve Grabowski, 2013). Ortak taşıyıcılık çerçevesinde, bir kasabaya başka bir şehirden un getiren bir gemi ne “ben sadece A fırını için un getiririm, B fırını için getirmem.” diyebilir ne de “unun kilogramı A için 10 TL, B için 20 TL” diyebilir.

Western Union’ın ise böyle bir sorumluluğu yoktur. Western Union tellerinde Associated Press mesajları ayrıcalıklı olarak iletilmektedir ve Associated Press de Cumhuriyetçiler ile yakın ilişki içindedir. Bu nedenle kamuoyuna sürekli Hayes’in ne kadar iyi bir yönetici olduğu hakkında haberler pompalanmaktadır. Buna rağmen, Demokratlar seçimde açık bir üstünlük elde ederler. Ancak Demokratlar seçim sonucundan emin değillerdir. New York Times (o zamanlar Cumhuriyetçi’dir) muhabiri John Reid, Cumhuriyetçiler’i Demokratlar’ın kuşkusu hakkında bilgilendirir. Western Union ve işbirliği yaptığı Associated Press, kamuoyunu taraflı bilgilendirmekle kalmamış Demokratlar’ın kendi aralarındaki mesajlaşmaları da Cumhuriyetçiler’e sızdırmıştır. Böylece gönderilen mesajların gizli kalacağına dair kamuoyuna verdiği söze de sadık kalmamıştır (Wu, 2010).

Parti merkezi, Reed’den aldığı bilgiye dayanarak Güney’deki Cumhuriyetçi valileri bir telgraf mesajıyla uyarır ve onlardan seçim komisyonlarını yönlendirmelerini ister. Bir süre sonra da Demokratlar’ın kararsızlığından yararlanan Cumhuriyetçiler zaferlerini ilan ederler. Taraflar arasında birkaç ay süren sert çatışmalar yaşanır. En sonunda Demokratlar yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.

Burada sorun sadece iletim şirketinin tekel olması değildir. İletim şirketinin içerik üreticisiyle işbirliğine gitmesi ve onu ağında tek ya da öncelikli yapması daha büyük bir sorun oluşturmaktadır. Bu olaydan sonra da farklı enformasyon endüstrilerinde aynı sorun karşımıza çıkacaktır. Film endüstrisinde yapımcı şirketler, dağıtıcı; dağıtıcılar da yapımcı olmaya çalışacak ve en sonunda izleyicinin ne izleyebileceğine karar veren bir avuç şirket kalacaktır. Geçmişte başarısızlığa uğrayan AOL-Time Warner ortaklığı, günümüzde ABD’deki telekomünikasyon tekellerinin içerik şirketlerini satın almak istemesi, Facebook ve Google’ın internet altyapısı sağlama girişimleri aynı tehlikeyi içermektedir: Sahibinin hizmetinde olan tek sesli enformasyon endüstrisi.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasının doğuracağı ikinci tehlike, yeniliklerin (inovasyon) tekellerin çıkarlarına bağımlı hale gelmesi ise öylesine bir iddia değil, enformasyon endüstrisinde birçok kez karşımıza çıkan bir olgudur. Başta en büyük tekel AT&T olmak üzere tekeller birçok yeniliğin ortaya çıkmasında ve yaygınlaşmasında belirleyici olmuştur. Fakat kendi çıkarlarına aykırı yenilikler ya engellenmiş ya da geciktirilmiştir. AT&T’nin tekel politikaları, televizyonun öncüsü, hatta babası olarak bilinen David Sarnoff’un aslında FM radyonun ve televizyonun gelişimini geciktiren kişi olması enformasyon tekellerinin politikaları hakkında önemli dersler içermektedir.

AT&T Tekelinin Oluşumu

Wu’nun (2010) vurguladığı gibi en devrimci yenilikler enformasyon endüstrisine egemen tekelin (ya da tekellerin) dışından, kendi laboratuvarlarında, idealist bir ruhla çalışan amatörlerden geldi: Telefon, radyo, televizyon, PC (kişisel bilgisayar), kablolu yayın. Microsoft, Apple ve Google böyle kurulan şirketlerdi. Tekellerin bir amatörden çok daha geniş araştırma geliştirme olanakları vardır. Ama bu olanaklarını, para kazanmalarını sağlayan teknolojileri iyileştirmek için kullanırlar. Dolayısıyla Christensen’in (2003) belirttiği gibi yenilikleri iki sınıfa ayırabiliriz: besleyici yenilikler ve yıkıcı yenilikler. Besleyici yenilikler, bir ürünü daha iyi yapan ama onu tehdit etmeyen yeniliklerdir. Yıkıcı yenilikler ise ürünü tamamen ortadan kaldırarak yenisiyle değiştirir. Wu (2010), elektrikli daktilo ve kelime işlemci yazılımı (Microsoft Ofice, LibreOffice gibi) örneklerini verir. İlki daktiloları besleyen bir yenilikken ikincisi onu ortadan kaldırmıştır.

Ayrıca yıkıcı ürünlerin temelini atacak kişinin Alexander Graham Bell gibi dışarıdan ama egemen teknolojideki sorunları fark edebilecek kadar yakından biri olması gerekir. Bell’in ilk baştaki amacı zamanın birçok mucidi gibi telgrafı daha iyileştirmektir. 1870’lerde mucitler ve yatırımcılar, telefon diye bir şeyin olabileceğini fark etmelerine rağmen bunun kullanışlı olmadığını düşünmektedirler. Yatırımcıların asıl gündemleri tek bir hat üzerinden aynı anda çoklu telgraf mesajı göndermek veya telgrafların evde basımını sağlamak gibi telgraf teknolojisini ilerleten uğraşlardır. Bell’in de telgrafı iyileştirmek üzerine başladığı çalışma bir süre sonra farklı bir yöne evrilir. Bell’in arkasındaki en önemli yatırımcı, Gardiner Hubbard da telefonu ilk başta bilimsel bir oyuncak olarak görmesine ve Bell’den telefonla uğraşmayı bırakarak telgrafı iyileştirme çalışmalarına yoğunlaşmasını istemesine karşın daha sonra telefondaki potansiyelin farkına varır (age).

Bell Telephone Company 1877’de, Hubbard’ın yönetiminde kurulur. İşadamlarının evleri ve işyerleri arasında basit telefon bağlantıları kurmaktadırlar. Telgraf tekeli Western Union ilk başta telefonu ciddiye almaz. 1877’de Hubbard, şirketin sahip olduğu patentleri 100000 dolara satmak istediğinde Western Union’ın başkanı William Orton bu teklifi reddeder. Bell şirketi hızla büyümektedir. Her abonenin istediği kişiye bağlanmasını sağlayan anahtar panelleri inşa ederler. Hubbard’ın temellerini attığı iş modeliyle, hem telefon hizmeti sağlayıcılarına araç sağlamaya hem de lisans kiralamaya başlarlar. Western Union bir yıl sonra büyük bir hata yaptığını anlar. Thomas Edison ve Elisha Gray’i işe alarak onların tasarladığı telefonlarla Bell’e rakip olmaya çalışır. Kıyasıya bir yarış başlar, her iki taraf da yeni santraller kurarak etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Bu tip rekabetlerde patent davaları çok yaygındır. Bell de Western Union’a patent ihlali davası açar (Fischer, 2011). İki taraf arasındaki mücadelenin kızıştığı bir anda beklenmedik bir gelişme olur ve Western Union, “Soyguncu Baronların Kralı” lakaplı Jay Gould’un şirketi ele geçirme planları yaptığını fark eder. Bunun üzerine daha zayıf bir rakip olarak gördüğü Bell ile vakit kaybetmek istemez ve anlaşma yolunu tercih eder. 1879’un sonunda yapılan anlaşmaya göre, Western Union tüm patent haklarını Bell’e bırakacaktır. Bell de telgraf hizmetleriyle ilişkisini kesecek, Associated Press’le rekabete girişmeyecek ve Edison telefonlarından elde edeceği yıllık hasılatın %20’sini Western Union’a bırakacaktır (Wu, 2010).

AT&T (American Telephone & Telegraph) 1884’te, uzun mesafe hizmetlerle ilgilenmek üzere Bell’in alt kolu olarak kurulur. Bell telefon hizmetlerinde tekeldir ama telefonun kime ve nasıl hizmet edeceği belirsizdir. İlk telefon aboneleri acil durumlarda erişilmek istenen doktorlar olmuştur. Onları yine aynı nedenle eczacılar takip etmektedir. Ama Bell’in asıl hedeflediği kesim olan işadamları yazılı kayda daha çok önem verdiklerinden telefona mesafeli yaklaşmaktadır. Şirketin en büyük hatası sıradan insanlara çok az ilgi göstermesidir (Fischer, 2011). Bu boşluğu da Bağımsızlar doldurmaya çalışmıştır.

Bell ilk tekel döneminde özellikle Doğu’da, büyük şehirlerde yaşayan zenginlere hizmet götürmektedir ve hizmetin uzun mesafe kapasitesi zayıftır. Herkese telefon hizmeti sunmanın henüz çok uzağındadır. 1903 yılında şirket yeniden yapılanmaya gider. Artık yeni yapıda yerel hizmet veren düzinelerce Bell şirketi (Atlantik Bell, Kuzeydoğu Bell gibi) ve holding olarak da AT&T vardır. 1900’lerin başında, Bell’in telefon hizmetinin erişmediği yerlerde insanlar kendi telefon hatlarını kurmaya başlarlar. Bağımsızlar olarak adlandırılan, yerel telefon hizmeti veren firmalar ortaya çıkar. Çiftçiler telefonu kimi zaman sosyalleşme kimi zaman da (daha radyo yayınları ortada yokken) konser verme amacıyla kullanmaktadır. Telefon, halkın yaratıcılığı sayesinde onu geliştirenlerin hiç düşlemediği biçimde farklı kullanım alanları yaratmaktadır. Örneğin telefon belirli bir sayıda çaldıktan sonra açıldığında abonelere yol ve hava durumu bildirme hizmeti verilmektedir. Wu (2010), bir endüstrinin açık mı yoksa kapalı mı olduğunun en önemli göstergelerinden birinin sektöre giriş maliyeti olduğunu belirtmektedir. Giriş maliyeti düşükse açıklıktan söz etmek mümkündür. Bell’in büyük şehirlerdeki tekeline rağmen telefon henüz açık bir teknolojidir. Büyük şehirlerin dışında, az bir maliyetle, telefon hatları kurulmakta, yerel hizmet verilmektedir. Bu durum teknoloji tarihinde sürekli karşımıza çıkmaktadır: Teknoloji dışarıdan katkıya ne kadar açık olursa gelişimi de o kadar çok yönlü olmaktadır.

Bağımsızlar’ın hatlarını artırması ve yayılması AT&T’yi tedirgin eder. AT&T, Bağımsızlar’a karşı terör eylemlerine yönelir. Ardından karşılıklı sabotajlar gerçekleştirilir. AT&T’nin gücü tükenmekte ve Bağımsızlar’ın sunduğu ucuz ve kaliteli telefon hizmeti rağbet görmektedir. 1887’de şirketin başkanıyken Bell’den ayrılan Thedore N. Vail, 1907’de tekrar şirketin başına geçtiği zaman Bağımsızlar’la neredeyse aynı fikirdedir ve onlar gibi telefon hizmetini her vatandaşa ulaşması gereken bir kamu hizmeti olarak görmektedir. Vail sadece Bağımsızlar’ın varlığına tahammül edememektedir (age)!

AT&T, 1909’da Western Union’ı satın alarak uzun mesafe iletişimde tekel haline gelir. Vail, daha önce Bağımsızlar’a karşı uygulanan uzlaşmaz politikayı terk ederek onları havuç ve sopa politikasıyla, kendi ağlarına katılıp zenginliğe ortak olmakla tamamen yok olmak arasında bir seçime zorlar. Uzun mesafe ağlarından yoksun olan Bağımsızlar’ın çoğu teslim olur. Vail’in AT&T’si “Tek Sistem, Tek Politika, Evrensel Hizmet” ilkesiyle hareket etmektedir ve Bağımsızlar’ı birbir yutarken 1910’ların tekel karşıtı fırtınasıyla karşı karşıya kalır. AT&T gibi rakiplerini birer birer yutan John D. Rockefeller’in Standard Oil şirketi 35 parçaya bölünmüştür. Vail ustaca bir manevra yapar. Hükümete iyi niyetini göstermek için kendini kısıtlamayı ve faaliyetlerinin düzenlenmesini kabul ettiğini bildirir. Western Union’ı satmayı kabul eder. Bağımsızlar’ın kendisine ait uzun mesafe hatlarını kullanabileceğini ve artık Bağımsız şirketleri satın almaya çalışmayacağını söyler. Telgraf ölmekte olan bir teknoloji olduğundan Western Union’ın satışı akıllıca bir hamle olmuştur. Bağımsızlar’a verilen, uzun mesafe hatları kullanma tavizinden yararlanıldığı hakkında pek fazla bir örnek yoktur. Ama bu iyi niyet gösterisi ve tavizlerle parçalanma tehlikesinden kurtulduğu gibi doğal tekel iddiasıyla daha güçlü bir konuma gelmiştir (age).

AT&T hükümete kendini doğal tekel olarak kabul ettirir. Ölçek ekonomisinde, işlemlerin ölçeği genişlerken maliyetler azaltılabilir. Çıktı artarken birim maliyetin düşmesi nedeniyle piyasaya ilk giren daha avantajlı konumda olur ve fiyatları düşürerek piyasaya katılmak isteyenleri engelleyebileceğinden doğal tekel durumu oluşur. ABD’de elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapılar doğal tekeldir. Vail, kentler arası iletişimin büyük yatırım gerektirdiğini belirterek telekomünikasyon sektöründe de doğal tekeli savunmuştur. AT&T’nin sunmak istediği hizmet birçok ülkede devlet tarafından yerine getirilmektedir. Vail, AT&T’yi devlete yardımcı olan, şirket çıkarının yanında kamu çıkarını da gözeten aydınlanmacı bir tekel olarak tanımlamıştır. AT&T, 1984’teki neoliberal fırtınaya kadar, telekomünikasyon sektöründeki ortak taşıyıcılık sorumluluğunu yerine getirmiş ve ABD’nin her bölgesine söz verdiği kamu hizmetini götürmüştür. AT&T, tekel yılları boyunca hem uzun mesafe hatlarda hem de müşteri tarafı teçhizatında tek hizmet sağlayıcı olmuştur. AT&T sistemin mükemmelliği, hizmetin ucuz ve kaliteli sunulabilmesi için tekel olmasının gerekli olduğunu savunmaktadır. Sovyetler’deki merkezi planlamanın ABD’deki karşılığı AT&T ve RCA (Radio Corporation of America) gibi tekeller olur. Bilim ve teknoloji alanında bugünün teknolojisinin temellerini atan birçok önemli çalışmaya da imza atarlar. Ama tekel dışından gelen teknolojik yeniliklere kapalı bir sistem oluştururlar (age).

Aşağıdaki örnekler tekellerin yenilikçiliğinin sınırlarını göstermektedir.

Hush-A-Phone

Üretimine 1921 yılında başlanan Hush-A-Phone, telefonun ahizesine takılan, gürültü kirliliğini azaltan ve mahremiyeti artıran bir aparattır. Ürünü piyasaya süren Hush-A-Phone Şirketi’nde sadece iki kişi çalışmaktadır: şirketin sahibi Henry Tuttle ve sekreteri. Hush-A-Phone ev kullanıcıları için hiçbir zaman bir gereklilik olmaz. Tuttle 1950 yılındaki bir konuşmasında şimdiye kadar 125000 ünite sattıklarını iddia etmektedir. Kısacası Hush-A-Phone, kendi yağıyla kavrulan bir şirkettir. Tuttle, 1921’de ürettiği aparatla da kalmamış, Hush-A-Phone’u modern telefon tasarımlarına uyumlu hale getirmek için MIT’de akustik üzerine çalışan Leo Beranek’ten de yardım almıştır. Beranek, daha alt sınırdaki seslerden feragat edip mahremiyeti artırarak ve dış sesleri azaltarak Hush-A-Phone’u geliştirir. Seste sadece hafif patlamalar vardır.

Ama 1940’ların sonunda karşısında ABD’de doğal tekel konumunda olan AT&T’yi bulur. AT&T, telefon cihazları dahil olmak üzere tüm telefon hizmetlerinde söz sahibidir. AT&T tamircileri telefon abonelerini Hush-A-Phone gibi AT&T’nin ürünü olmayan cihazları kullanmamaları, bunun imzaladıkları sözleşmenin ihlali olduğunu ve telefon hizmetlerinin kesilebileceğini söyleyerek uyarırlar. AT&T’nin tehdidinin altı boş değildir. Federal Hükümet ile yapılan sözleşmede hiçbir cihazın, aparatın veya devrenin telefon şirketi tarafından sunulan araçlara bağlanmaması hakkında bir madde vardır. Tuttle bunun üzerine bir avukat tutar ve 1948’de ilgili maddenin değiştirilmesi için FCC’ye başvurur. FCC, bu başvuruyu mahkemeye taşır.

Telefona takılan bir plastik parçası için AT&T gibi bir devin müşterilerini tehdit etmesi komik gelebilir. Ama AT&T son derece ciddidir ve mahkemeye bir avukatlar ordusuyla gelirler. Karşı tarafta ise Tuttle, Beranek, bir avukat ve uzman olarak J.C.R. Licklider (daha sonra internetin öncülerinden olacaktır) vardır. AT&T’nin yaylım ateşi başlar. AT&T’nin ilk gerekçesi, telefon hizmetinin kendi sorumluluklarında olduğu ve Hush-A-Phone’un bu hizmeti olumsuz etkilediğidir. Testlerine göre iletimde 13 desibellik bir kayıp vardır. Alıcıda ise bu kayıp 20 desibeldir. AT&T’nin ikinci tezi ise Hush-A-Phone’un işe yaramaz bir aparat olduğu ve tüketicilerin aldatıldığıdır. Tüketicilerin korunması AT&T’nin sorumlulukları arasındadır. Kendilerinden emin bir şekilde, yararlı bir şey olsaydı AT&T’nin bunu çoktan icat edeceğini eklerler. Daha sonra aparatın telefon tamircilerinin güvenliğini tehlikeye attığı, aparattan kaynaklı kaçaklar nedeniyle elektrik akımına kapılıp ölebilecekleri öne sürülür. Ardından aparatın hijyen sorunu yarattığını, içinde yemek taneciklerini, kokuları ve ufak tefek parçacıkları topladığını söyleyerek yaylım ateşini bitirirler.

AT&T’nin bu saldırıları büyük oranda temelsizdir. AT&T, telefon tamircilerinin iş kazasına uğrayabileceğini söylediğinde Tuttle’ın avukatı bunun daha önce yaşanıp yaşanmadığını sorunca AT&T’nin yanıtı henüz böyle bir şey olmadığı ama olabileceğidir. Hush-A-Phone’un tüketicilere hiçbir yararı olmadığı ve sadece onları aldattığı tezine karşı Tuttle, iki önemli yararı olduğunu belirtir. Birincisi, telefonla konuşurken bürodaki sesin azaltılması çalışanların sağlığı için yararlıdır. İkincisi, mahremiyettir. Telefon konuşmasının dışarıdakiler tarafından izinsiz dinlenmesini önlemektedir. Daha sonra Licklider, AT&T’nin öne sürdüğü belirsiz iletim kaybı tezine karşı, Hush-A-Phone’un neden olduğu kayıp oranını teknik olarak ispatlayarak telefon hizmetine zarar verilmediğini gösterir. Son olarak da mahkeme heyetinin önünde bir gösteri yaparlar. Tuttle, sekreterini arar önce Hush-A-Phone kullanarak, daha sonra da onu çıkararak konuşmasını ister. Licklider’i doğrulayan bir sonuç ortaya çıkar: Hush-A-Phone, akustiği değiştirmekte ve seste patlamalar yapmaktadır. Fakat sesin anlaşılabilirliğinde herhangi bir sorun yoktur.

Ancak FCC’nin 1955’teki kararı, AT&T’nin iddiaları doğrultusunda olur. FCC kararında telefon sistemlerine dışarıdan takılan herhangi bir aparatın telefon hizmetini olumsuz etkileyebileceğini ve iş kazalarına neden olabileceğini yazar. Davayı kendi olanakları ile finanse eden Tuttle iflasın eşiğindedir. Ama pes etmez ve kararı ABD Temyiz Mahkemesi’ne götürür. 1956’da mahkeme, insanın telefonu eli ile kapatması veya bir cihazla kapatması arasında bir fark olmadığını belirterek FCC’nin kararının adil veya mantıklı olmadığına ve en önemlisi de kamuya bir zararı yoksa tüketicilerin telefonlarını yararlı gördükleri herhangi bir biçimde kullanabileceklerine karar verir. Ayrıca ancak beş yıl sonra karar verebilen FCC’yi de bu gecikmeden dolayı uyarır. Tuttle, davayı kazanmıştır. Fakat 1960’larda AT&T yeni ahizelerini satmaya başladığında Hush-A-Phone saf dışı kalır.

Wu’ya (2010) göre ufak bir şirketin geliştirdiği bir plastik parçasına karşı AT&T’nin bu kadar tepki göstermesinin asıl gerekçesi, dışarıdan yeniliğin AT&T tekelinin meşruluğunu sarsmasıdır. AT&T, merkezi yenilik geliştirme sistemini temsil etmektedir. Aynı konuya on şirketin odaklanarak tekerleği yeniden keşfetmeye çalışması kaynak israfıdır ve verimsizdir. AT&T, araştırma geliştirme faaliyetlerini merkezileştirerek kamu kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaktadır. Dışarıdan birinin bir yenilikle gelmesi bu imajı sarsacak ve diğerlerine kötü örnek olacaktır. AT&T, her zamanki gibi sistemin mükemmelliği için sistemin tüm parçalarına egemen olmak istemektedir. AT&T’nin sadece Hush-A-Phone davasına bakarak yargılanmaması gerektiği düşünülebilir. Nitekim AT&T’nin 1925’te, telefon teknolojisini geliştirmek amacıyla kurduğu Bell Laboratuvarları telefon tellerinin yalıtımı gibi doğrudan telefon hizmetini iyileştiren yeniliklerin yanında dünyadaki en iyi bilim insanlarını kendi bünyesine katıp onlara serbest bir çalışma ortamı sağlayarak kuantum fiziği veya enformasyon teorisi gibi tamamen farklı alanlarda birçok önemli buluşa da imza atmıştır. Bell Laboratuvarları’ndan yedi Nobel ödülü çıkmış, bilgisayar tarihinin en önemli buluşlarından transistör burada icat edilmiştir. UNIX İşletim Sistemi ve C Programlam Dili yine Bell Laboratuvarları’nda geliştirilmiştir. Tüm bunlar açık seçik ortadayken Hush-A-Phone yalnızca bir ayrıntı değil midir?

Wu’nun (2010) bir başka örneğine bakalım…

Clarence Hickman’ın Manyetik Kayıt Cihazı

Bell Laboratuvarları, bilimcilere ve mühendislere istedikleri konuları araştırma olanağı sunarken bunun meyvelerinden yalnız şirket değil toplum da yararlanıyordu. Elbette bunun finansmanı ABD halkının vergileri ve hükümet desteği ile sağlanıyordu. Birçok ülkede devlete bağlı üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından yürütülen araştırmalar ve hatta gizli projeler neredeyse hükümetin bir kolu haline gelmiş AT&T tarafından yürütülüyordu. Ama Wu’nun (2010) vurguladığı gibi AT&T’nin üniversitelerden önemli bir farkı vardı: AT&T’nin çıkarları bilginin ilerlemesi ile çeliştiğinde tercih AT&T’nin çıkarları olmaktadır. Clarence Hickman adlı mühendisin hikayesi tekellerin yeniliğe yaklaşımını gösteren örneklerden sadece biridir.

1934’ün başlarında Hickman, Bell Laboratuvarları’nda çalışmaktadır. Hickman’ın geliştirdiği makinenin bağlı olduğu bir telefon arandığında ve kimse telefonu açmadığında makine devreye girmekte ve bip sesinden sonra arayan kişi mesaj bırakmaktadır. Wu (2010) makinenin işlevinden çok Hickman’ın geliştirdiği manyetik kayıt ilkesine dikkati çekmektedir. Manyetik kayıttan önce ses yalnızca kayda basılarak veya piyano rulosu yapılarak saklanabilmektedir. Bu yeni teknoloji, işitsel kasetler ve videoteyplerin yanında silikon yongalarla kullanıldığında bilgisayarda depolamanın önünü açabilecek potansiyele sahiptir ve AT&T’nin elinde bu teknolojiyi ilerletme fırsatı vardır. Fakat Hickman buluşunu gösterdiğinde AT&T yönetimi manyetik depolama araştırmasının durdurulmasını istemiş ve manyetik kayıt teknolojisini kamuoyundan gizlemeyi tercih etmiştir. Manyetik kayıt teknolojisi ABD’ye çok daha sonra, Almanya’dan yabancı teknoloji ithali ile gelecektir.

Yönetim ticari değeri de olabilecek bu buluşu neden yasaklamıştır? Wu’ya (2010) göre AT&T, şaşırtıcı biçimde, telefon konuşmalarının kaydedilebilir olmasının insanların telefondan vazgeçmesine neden olacağı, böylece de iş modellerine zarar vereceğinden endişe etmektedir. Konuşmaların kaydedilme olasılığı iş adamlarının telefondan uzak durmasına neden olabilirdi. İş adamları dışındaki tüketiciler de konuşmaların kaydedilebildiğini öğrendiklerinde telefonda rahat konuşamayacakları için telefon kullanımı azalacaktı. Bu nedenle, manyetik kayıt AT&T yönetimi tarafından bir risk olarak algılanarak Hickman’ın çalışmasının ilerlemesine izin verilmedi.

Benzer teknoloji yıllar sonra kullanılabilir olduğunda ve hatta telefon konuşmalarının kaydı gözetim amacıyla kullanıldığında bile telefon sektörü bundan fazla etkilenmedi. Ama AT&T yöneticilerinin, telefon sektörünün sarsılmasına karşı en ufak olasılığı bile dikkate almaları gerekiyordu. Wu’ya (2010) göre bu örnek yeniliğe merkezi olarak yaklaşmanın başlıca problemidir. Merkezi aklın tüm yenilik sürecini planlayıp kontrol edebileceğini düşünüyorlardı ki bu geleceğin bilimsel olarak planlanabilir ve uygulanabilir olduğu anlamına geliyordu. Bu nedenle, yıkıcı olabilecek yeniliklere karşı paranoyakça davranıyorlardı. Kayıt makinesi tek örnek de değildi. Bu korku nedeniyle AT&T, fiber optik, mobile telefonlar, sayısal abone hattı (DSL), belgegeçer (faks) cihazı, hoparlör gibi teknolojilere karşı ölçülü yaklaşacak ve bu gibi teknolojilerin gelişimini yavaşlatacaktır.

Yıkıcı yeniliklerden korku yalnız AT&T için geçerli değildir. FM (Frekans modülasyonu) radyoların ve televizyonun da benzer hikayeleri vardır.

Edwin Armstrong ve FM Teknolojisi

Radyonun ilk zamanları interneti anımsatmaktadır. Açık ve sınırsız bir ortamdır. Arkasında belirgin bir iş modeli yoktur ve daha çok insancıl hedefler vardır. Radyo, ABD’de ve Avrupa’da farklı yollar izleyecektir. Avrupa’da daha çok insanları eğitmenin ve onlara bazı değerleri kazandırmanın bir aracı olarak görülmüştür. ABD’de ise ilk başta açık ve yerel seslerin ön planda olduğu bir ortam vardır. Fakat zamanla bu idealizmin ve açıklığın yerini merkezileşme ve ticari kaygılar alır. David Sarnoff’un RCA’sı, uzun mesafe iletim ağlarına sahip olmasından dolayı avantajlı olan ve radyo yayıncılığında da tekel olmak isteyen AT&T’yi yine bir patent davasında alt edebilmiştir. Bu sefer sahnede AT&T yerine RCA, Clarence Hickman’ın yerinde Edwin Armstrong vardır.

Sarnoff, Armstrong’u AM (Amplitude modulation) radyoyu iyileştirmek üzere görevlendirmiştir. Ama Armstrong radyo dalgalarının iletimi için başka bir teknolojiyle çıkagelir: FM. Armstrong bu etkileyici teknolojiyi Sarnoff’a gösterir. Sarnoff etkilenir ama bundan sonra ne yapılması gerektiği hakkında Armstrong’u yanıtsız bırakır. Armstrong aylar sonra Sarnoff’la tekrar karşılaştığında yanıtını sorar. Armstrong’a göre FM teknolojisi radyo endüstrisini yeniden canlandıracak bir potansiyele sahiptir. Sarnoff bunun sıradan bir buluş olmadığını, bir devrim olduğunu söyler sonra da konuyu değiştirir. Armstrong, laboratuvarına geri dönerek çalışmalarına devam eder. Fakat bir süre sonra laboratuvarını boşaltması istenir.

Sarnoff, AT&T yönetimi gibi yeniliğin yıkıcılığından korkmuştur. AM radyo üzerine kurulu radyo sisteminin sarsılması iş modellerine zarar verecektir. Şüphelerinde haklıdır. FM teknolojisi doğru yönetildiğinde radyo endüstrisini, kontrolün ve düzenlemenin daha az olduğu 1920’lerin açıklık dönemine götürecek bir potansiyele sahiptir. Armstrong, FM teknolojisinin AT&T’nin uzun mesafe hatlarını da gereksizleştireceğini düşünmektedir. Daha da önemlisi, FM yalnızca müzik ve haber yayını için değil kablosuz belgegeçer yapmak için de kullanılabilecektir. Dolayısıyla FM, yalnız radyoda değil farklı alanlarda da gelişmeye açık bir teknolojidir.

Sarnoff’un temel korkusu ise FM teknolojisinin radyo sayısını da artıracak olmasıdır. Bir diğer deyişle, tüketiciler için farklı seçenekler olacak ve reklam pastası küçülecektir. Armstrong’un bu teknolojiyi başka yollardan hayata geçirme şansı da olmaz. Sarnoff, yoğun kulis faaliyetleri ile FM’in ilginç ama fazla test edilmemiş, marjinal ve zamansız bir teknoloji olduğunu yaymaktadır. FCC’yi de etkileyerek FM yayıncılığını yasaklattırır ve FCC, deneysel FM çalışmaları için tek bir tane yüksek frekans bandı ayırır. FCC daha sonra aldığı kararlarda da FM sistemine geçişi kontrollü, radyo endüstrisinin devlerine zarar vermeyecek şekilde yapacaktır. 1940’ta Armstrong beş yıl içinde FM radyonun AM radyoyu geçeceğini düşünmektedir. 1980’lere kadar FM bunu başaramaz. Birçok teknoloji tarihçisi FM’in yavaş ilerleyişini televizyonun çıkışına bağlamaktadır. Wu’ya (2010) göreyse FCC’nin politikaları FM’in gelişimini yavaşlattığı gibi bu yeni teknolojinin stero AM dışında başka bir yöne evrilmesini de engellemiştir.

Sarnoff’un yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştır. RCA da 1946’da, kendini hazır hissettiğinde, FM teknolojisine yönelmiş ama Armstrong’la anlaşmak yerine onun patentlerini izinsiz kullanmayı seçmiştir. Armstrong dava açtığında ise kullandıkları FM teknolojisinin Armstrong’kinden farklı olduğunu ve FM teknolojisine katkılarının Armstrong dahil ülkedeki herkesten daha çok olduğunu öne sürmüşlerdir. Hush-A-Phone davasında olduğu gibi bu tip patent davaları küçük şirketler veya bireyler için hem maddi hem de manevi olarak zordur. Büyük şirketlerin kimi zaman stratejisi davayı uzatarak zaman kazanmak veya karşı tarafı olabildiğince yıpratmak üzerine kuruludur. Nitekim bu dava da yıllarca sürer. Hem maddi hem de psikolojik olarak çöken Armstrong, 1 Şubat 1954’te intihar eder.

Philo Farnsworth ve Televizyon

Sarnoff, FM’in AM radyo için oluşturduğu tehdidi fark etmekle kalmamış televizyon teknolojisini de doğru değerlendirerek televizyon, radyonun yerini almadan RCA’yı televizyon yayıncılığına hazırlamıştır.

Sarnoff, 1920’lerin sonlarında televizyonda da FM’deki stratejisini uygulamıştır. Önce televizyonu itibarsızlaştırmaya çalışır ve bu yıkıcı yeniliğin henüz hazır olmadığı hakkında bir kampanya yürütür. Asıl hazır olmayan ise Sarnoff’un RCA’sıdır. Sarnoff’un kampanyasının amacı yine FCC’yi ikna ederek televizyonun gelişimini yavaşlatmak ve RCA için vakit kazanmaktır. FCC, Sarnoff’un gerekçelerini haklı bulur. Wu (2010), konuya komplocu bir açıklamak getirmek yerine FCC’nin Sovyet tarzı planlı ekonomi yaklaşımından etkilenmiş olabileceği üzerinde durmaktadır. Muhtemelen FCC, Sovyetler’in Beş Yıllık Planları’nı daha başarısız bir biçimde taklit etmeye çalışmakta ve televizyon için bir geçiş süreci öngörmektedir. FCC izin vermediği için ticari televizyon yayınları beklemek zorundadır.

Bunalım Dönemi ve mekanik televizyonun yetersizliklerine FCC’nin bu kararı da eklenince televizyon teknolojisini geliştirmek isteyenler geleceği belirsiz bir teknolojiye yatırımcı bulmakta zorlanırlar. Para kazanamayan ve para desteği bulamayan birçok yenilikçi mühendis birkaç yıl sonra bu hayalinden vazgeçer. Bu süreçte Sarnoff sessiz görünse de RCA’nın laboratuvarlarında elektronik televizyon geliştirmek için gizli bir çalışma yürütülmektedir. Şimdi karşısında yine bir yalnız mühendis vardır, televizyonun mucidi Philo Farnsworth.

Farnsworth, RCA’nın mühendislerini laboratuvarına davet etmiş ve üç gün boyunca geliştirdiği televizyon teknolojisini onlara anlatmıştır. Farnsworth, RCA’dan destek beklerken şirketin kendisini yok etmeye çalışacağını hiç düşünmemiştir. Sarnoff Farnsworth’un çalışmasını önemsemeyen bir tavır takınarak sahip olduğu her şeyi satın almak için ona sadece 100000 dolar önerir. Sarnoff, Farnsworth’un televizyonuyla ilgilenmiyor görünmesine rağmen durum tam tersidir. Farnsworth’un televizyonu RCA’nın geliştirmekte olduğu televizyondan daha iyidir ve televizyon endüstrisinin temeli olacak niteliktedir. RCA’nın mühendisleri, Farnsworth’un laboratuvarlarına yaptıkları gezide öğrendikleri elektronik televizyon teknolojisinin tersine mühendisliğine başlarlar. Diğer yandan Sarnoff, Farnsworth’un televizyonunun işe yaramazlığı üzerine yaptığı kulis faaliyetlerine devam etmektedir. Amacı özellikle yatırımcıları Farnsworth’dan uzak tutmaktır ve bunda da başarılı olur.

Sarnoff daha da ileri gider. 1934’te, Farnsworth’un dava açmasını beklemeden, onun kendi mühendislerinin patentini ihlal ettiğini iddia ederek dava açar. Dava 1939’ta sonlanır, Farnsworth haklılığını ispat ettiği gibi Sarnoff’u bir milyon doların yanında patent kullanım ücreti ödemeye zorlar. Fakat 1939’da Sarnoff’un RCA’sı televizyon yayını için hazırdır. 1999’da Time dergisi, Sarnoff’u “Yayıncılığın Babası” ilan eder!

Sarnoff, televizyon teknolojisinin yıkıcılığını kontrol altına alarak yayıncılıktaki tekelini devam ettirmiştir. Böylece televizyon ABD’de “görüntü” eklenmiş radyo olarak, aynı iş modeliyle gelişecektir.

Sonuç

İnternetin de sonuna mı geldik? Bir zamanlar telefon ve radyoda olduğu gibi internet de açıklık döneminden sonra hükümetlerin ve tekellerin kontrolüne mi girecek? ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarının sonucu yalnız ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek.

İnternetteki açıklığı sadece ağ yapısı bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. PC devrimi de bunun bir parçasıydı. PC’ler olmasaydı internet bugünkü gibi geniş kesimlere ulaşamayabilirdi. Günümüzde gelişmeye ve geliştirmeye açık PC’lerin yerini akıllı telefon ve tablet gibi daha çok tüketime yönelik teknolojilere bırakması kapanma yönünde bir eğilimi ifade etmesine rağmen kodlamaya verilen önem (ucuz işgücü gibi hedefleri olsa da) açıklığı zorlayacak bir güce sahip.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasıyla, internet altyapısının mülkiyet ilişkilerindeki değişim İSS’lerin gücünü artıracak. İSS’lerle içerik şirketlerinin dikey entegrasyonu, kullanıcıların interneti belirli sınırlar içinde kullanmaya zorlanması ve internet hizmetlerine erişimin denetlenmesi ile sonuçlanacak. Sorun sadece sosyal medya kullanımı, film izleme, müzik dinleme, dosya paylaşımı vb ile ilgili olsaydı en fazla internet öncesi günlere geri dönüyoruz diye üzülebilirdik. Ancak nesnelerin internetiyle beraber gündelik yaşam daha çok internete gömülecek ve internet altyapısındaki mülkiyet ilişkileri daha yaşamsal olacak. Bu nedenle, internetteki tekelleşme, AT&T’nin telefondaki ve RCA’nın radyodaki tekelinden daha kritik ve gündelik yaşamı çok daha derinden etkileyecek. Yazıda tekellerin, teknolojik yenilikleri nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğini aktarmaya çalıştım. İnternetteki tekelleşme toplum için daha yıkıcı sonuçlar doğuracak. Üstelik yaratıcılıktan yoksun bir yıkım…

Kaynaklar

Christensen, C. M. (2003). The innovator’s dilemma: The revolutionary book that will change the way you do business (p. 320). New York, NY: HarperBusiness Essentials.

Fischer, C. S. (2011). Telefon Liderliği Ele Geçiriyor. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Wu, T. (2010). The master switch: The rise and fall of information empires. Vintage.

16 Nisan 2018

Posted In: ABD, Açık Standartlar, ağ tarafsızlığı, Ajit Pai, Alexander Graham Bell, amazon, AOL, AT&T, Clarence Hickman, David Sarnoff, e-devlet, Edwin Armstrong, Emek, Erişim Hakkı, facebook, FCC, Fikri Mülkiyet, FM, Genel, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, J.C.R. Licklider, Leo Beranek, Microsof, Netflix, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, Patent, Philo Farnsworth, radyo, sansür, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Telif, Thedore N. Vail, Verizon

İnternet Yaşamdır

ABD hükümetinin maddi olarak desteklediği bir sivil toplum kuruluşu olan Freedom House’un Freedom On The Net (Ağda Özgürlük) 2016 adlı raporu kasım ayında yayımlandı (https://freedomhouse.org/sites/default/files/FOTN_2016_BOOKLET_FINAL.pdf). Rapor 65 ülkeyi (dünyadaki tüm internet kullanıcılarının %88’ini) kapsıyor ve Haziran 2015’ten Mayıs 2016’ya kadar olan gelişmeleri değerlendiriyor. Raporda internet özgürlüğünün son altı yılda gerilediği, hükümetlerin şimdiye dek hiç olmadığı kadar sosyal medyayı ve iletişim uygulamalarını sansürlediği belirtiliyor. Hükümetler, özellikle hükümet karşıtı gösteriler sırasında enformasyonun hızlı yayılmasını önlemek amacıyla çeşitli yollara başvuruyorlar. Bir yandan sosyal medyaya erişim kısıtlamaları artarken diğer yandan da internet kullanıcıları yaptıkları paylaşımlar nedeniyle cezalandırılıyorlar. İçerik paylaşımının yanında Facebook’ta bir içeriği beğenmek veya başkalarının kendilerine gönderdiği mesajları ihbar etmemek bile soruşturma konusu olabiliyor. Örneğin, geçtiğimiz yıl Tayland’da bir işçi Facebook’ta kralın köpeğine hakaret ettiği gerekçesiyle askeri mahkemede yargılanırken Suudi Arabistan’da bir internet kullanıcısına ateizmi yaydığı gerekçesiyle 10 yıl hapis ve 2000 kırbaç cezası verilmiş. Ayrıca 2013’ten bu yana bu tarz tutuklamalar yapan ülkelerin sayısında %50 artış olduğu görülmekte. Rapora göre son zamanlarda sansürün teknik çapı genişledi. WhatsApp ve Telegram gibi uygulamalar da artık hükümetlerin hedefinde.

Değerlendirilen 65 ülkeden 34’ünde internet özgürlükleri gerileme eğiliminde. Araştırmada aşağıdaki kriterler göz önünde bulunduruluyor:

  • Bir sosyal medya sitesinin veya bir uygulamanın, enformasyon paylaşımının önüne geçmek amacıyla, geçici ya da kalıcı, kısmen ya da tamamen engellenmesi
  • Politik, toplumsal veya dini içeriğin engellenmesi
  • Toplumsal veya politik gelişmeler nedeniyle internetin yerel ya da ülke çapında kesilmesi
  • Herhangi (bir sponsorluk bilgisi açıklanmadan) ücretli sosyal medya kullanıcılarının çevrimiçi tartışmaları hükümet lehine yönlendirmesi
  • Sansürü ve cezalandırmayı artıran yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Gözetimi artıran ya da anonimliği sınırlayan yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının politik veya sosyal bir içerikten dolayı tutuklanması, hapse atılması ya da uzun süreli gözaltına alınması (soruşturma amaçlı kısa süreli gözaltılar kapsam dışı)
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının fiziksel saldırıya uğraması ya da öldürülmesi
  • Hükümet karşıtlarına veya insan hakları örgütlerine siber saldırıların düzenlenmesi

Bu kriterlere göre internet özgürlüklerinde gerileme eğilimi tespit edilen ülkelerin başında Uganda, Bangladeş, Kamboçya, Ekvador ve Libya geliyor. İnternet özgürlüklerinin en çok ihlal edildiği ülke ise Çin. Raporda ülkeler üçe ayrılmış: İnternetin özgür olduğu, kısmen özgür olduğu ve özgür olmadığı ülkeler. Fransa, İtalya, Gürcüstan, Almanya, Ermenistan ve Avustralya internetin özgür olduğu ülkeler arasında yer almasına karşın bu ülkelerde de özgürlüklerde bir gerileme var. Uganda, Libya, Hindistan, Brezilya, Güney Kore ve Ukrayna’da ise internet kısmen özgür. Türkiye, Rusya, Tayland, Mısır, Kazakistan ve Özbekistan internetin özgür olmadığı ve özgürlüğün gerilediği ülkeler. Rapor, sosyal medyanın Türkiye’deki darbe girişimi karşısında önemli bir rol oynamasına rağmen temmuz ayından itibaren internet özgürlüğünde önemli bir gerileme olduğunu yazıyor.

Rapor şaşırtıcı mı? Bence değil. Çünkü internet yaşamdır. Fakat internet yaşamdır derken ülkemizde bu sloganı kullananların büyük kısmı gibi internetin yaşamda olumlu anlamda köklü değişiklikler yapabileceğini anlatmak istemiyorum. Teknolojinin toplumsal ilişkileri etkilediğini kabul etmekle beraber belirli toplumsal ilişkiler içinde geliştiğini ve ondan etkilendiğini vurgulamak istiyorum. Dünyada hak ve özgürlüklerdeki gerilemenin internette sansür ve gözetimin artmasıyla paralel bir seyir izlemesi olağan bir durum. Ancak raporun doğru saptamalar içermesine karşın gerçekliği kısmen yansıttığını düşünüyorum. Raporun özellikle sosyal medya uygulamaları ve hükümetlerin bunları sınırlayıcı müdahaleleri üzerinde durduğuna dikkat edelim. Yukarıdaki kriterler doğrultusunda değerlendirildiğinde dünyadaki birçok hükümetin özgürlüklere düşman ve ABD’nin de internetin özgür olduğu az sayıdaki ülkelerden biri olduğu görülüyor. Sosyal medyanın şirket, dolayısıyla yönetiminde sadece sınırlı sayıda kişiye hak tanıyan, yapısını şimdilik bir tarafa bırakalım. Söz konusu sosyal medya uygulamalarını yaratan koşulların başında internetin adem-i merkeziyet üzerine kurulu yapısı geliyor. Diğer medyalarla karşılaştırıldığında mülkiyet ilişkilerinin belirleyiciliğinin daha sınırlı olduğu bu yapıda (en azından teoride) büyük bir medya tekeli de bütçesi sınırlı bir demokratik kitle örgütü de internet üzerinden kitlelere ulaşabilir. Dolayısıyla internet özgürlüğü için daha büyük bir tehlike hükümetlerin ve şirketlerin internetin altyapısını değiştirmeye yönelik adımları. Şirketlerin bu yönde yaptığı müdahaleler, sivil toplum örgütlerinin buna karşı mücadeleleri, taraflar arasında kurulan ittifaklar ve hükümetlerin sergilediği duruş özgürlüğün hükümetlerin sosyal medyaya müdahalelerine karşı mücadeleye indirgenemeyeceğini gösteriyor. Bunun en iyi örneklerinden biri de ağ tarafsızlığı tartışmaları.

İSS’lerin (İnternet Servis Sağlayıcı) ve hükümetlerin internetteki bütün içeriğe eşit davranması anlamına gelen ağ tarafsızlığı hakkındaki tartışmalar, internette kendiliğinden bir özgürlüğün olmadığının en büyük kanıtıdır. Ağ tarafsızlığına göre beklenti, ağları işletenlerin uygulamalar, içerik, web siteleri ve platformlar arasında ayrım yapmamasıdır. Buna göre İSS’ler belirli bir uygulama ya da siteye erişim hızını artıramaz, belirli bir enformasyona erişimi önceliklendiremez. Bu, internete atfedilen özgürlüğün temellerinin başında gelir. Fakat bir zorunluluk değil tasarımsal bir tercihtir. 2000’li yılların başından itibaren ağ altyapısını sağlayan şirketlerin bu tasarımı değiştirmek için hem teknik hem de hukuksal açıdan son derece ciddi müdahaleleri var. Örneğin 2005 yılında FCC’nin (U.S. Federal Communications Commission – Federal İletişim Komisyonu), ABD’li ağ işletmecilerinin yoğun lobi faaliyetleri sonucunda, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini düzenlenen bir iletişim hizmeti olmaktan çıkararak düzenlenmeyen enformasyon hizmeti sınıfına dahil etmesi çok kritik bir karardır. Elbette tartışma burada sonlanmaz. Ama tartışmanın devamına bakmadan önce teknoloji tarihinde kısa bir gezinti yapmak ağ tarafsızlığının bir zorunluluk değil, tasarımsal bir tercih olduğunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Felczak’ın (2013) ifade ettiği gibi telefon taşıyıcılarının (carrier) veri ağlarına ilgisi yeni değildir. Veri ağlarının ortaya çıkışıyla beraber telefon iletişimi ve altyapısını kontrolle yetinmeyip ağ iletişiminin doğasını tanımlamaya çalışmışlardır. Böylece bu iletişimin alt yapısını sağlayanlar olarak mümkün olan en ayrıcalıklı pozisyonu elde edebileceklerdir. Taşıyıcılar fırsatını yakalayıp daha bağımsız hareket edebildiklerinde kamusal, ticari olmayan ve farklı iletişim biçimleri aleyhine kar oranlarını artıracak yollara sapmaktadır. X.25’in öyküsü buna güzel bir örnektir. Felczak’ın (2013) X.25 ve ARPANET karşılaştırması tasarımsal tercihlerin bir teknolojinin gelişimi ve benimsenmesinde ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

1970’lerde bilgisayar fiyatlarının düşmesi ve kullanım alanlarının artmasıyla, telefon taşıyıcılarında veri ağlarına yönelik bir ilgi oluşur. Kuzey Amerika ve Avrupa’da videoteks üzerine kurulu, devlet destekli veri ağı ve modernleştirme projelerinin yürütülmesi için girişimler başlar. Bu girişimlerde telefon taşıyıcılarına veri ağlarının doğasını ve kullanılacak teknolojiyi belirleme konusunda geniş (ve denetimsiz) bir özgürlük verildiğinde taşıyıcılar temel ağ protokollerini ve kullanılacak teknolojileri,

  • telefon altyapısı üzerindeki güçlerini yoğunlaştıracak ve genişletecek,
  • özel ağ operatörlerinin sayısını ve kapasitesini sınırlayacak,
  • kullanıcıların iletişim biçimlerinin doğasını büyük ölçüde tanımlayabilecek

biçimde tasarlamaya yönelirler.

Taşıyıcıların yukarıda belirtilen amaçlarına ulaşabilmeleri ve yeni oluşmakta olan piyasayı kontrol altına alabilmeleri için öncelikle üreticilerden ve onların özel mülkiyetli ağ ürünlerinden ve protokollerinden bağımsız olmaları gerekmektedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, taşıyıcıların geliştireceği özel mülkiyetli olmayan bir protokol farklı üreticiler tarafından uygulanabileceği için taşıyıcılar tek bir üreticiye bağımlı kalmayacaktır. İkinci neden ise stratejik olarak çok daha önemlidir. Böylece taşıyıcılar ağ protokollerini kendi vizyonları, öncelikleri ve değerleri doğrultusunda şekillendirebilecek ve üreticileri kendi öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirebileceklerdir (age).

Taşıyıcılar bu doğrultuda geliştirdikleri X.25 protokolünün ulusal ağlarda işlevsel kullanımını da sağlarlar. X.25’li ağlar 1977’de Kanada’da, 1978’de Fransa’da, 1979’da Japonya’da ve 1980’de Britanya’da kullanılmaya başlanır. X.25, geleneksel telefon bağlantılarında kullanılan devre anahtarlamadan farklı olarak paket anahtarlama teknolojisine dayanmaktadır. Devre anahtarlamada, iki taraf arasında bir bağlantı kurulur ve bağlantı konuşma süresince sabit kalır. Aynı kaynak, konuşma süresince başka yerde kullanılamadığından bir kaynak israfı vardır. Paket anahtarlama teknolojisinde ise taraflar arasında fiziksel bir bağlantı kurulmadan veri paketlere bölünerek karşı tarafa iletilir. Gönderenin görevi mesajı paketlere bölmek, alıcınınki ise bu paketleri tekrar bir araya getirmektir. Bu ağ modelinde ağ, paketlerin kaynak ve hedefi doğrultusunda basit bir veri taşıma servisi sunar. Modele göre paketlerin yanlış sırada gelmesi durumunda alıcı paketleri yeniden doğru şekilde sıralayabilir ya da alıcı hatalı paketin yeniden gönderilmesini talep edebilir.

Ulusal taşıyıcılar veri ağını yürüttükleri telefon işlemlerinin bir uzantısı olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla kullanılmakta olan telefon ağı altyapısına veri ağı bileşenleri eklemek yeterli olacaktır. Taşıyıcılar ağ altyapısına sahip olduklarından kullanıcılar için veri akışını düzenleyecekleri, trafik ve hata kontrolü sağlayacakları varsayılmaktadır. Basit bir arayüzle ağa bağlanan kullanıcılar akış ve hata kontrolünün ağa bırakacaklardır. Ayrıca X.25’te, kullanıcıların ağa doğrudan bağlanacağı varsayılarak özel ağlar içinde kullanılan protokollerle iletişime ve ticari ağ operatörlerinin taşıyıcı ile rekabetine fazla açık kapı bırakılmaz. Taşıyıcıların yönlendirdiği tasarımsal tercihler, kendilerini oluşmakta olan telekomünikasyon piyasalarında belirleyici bir konuma getirmektedir.

X.25, Almanya, Britanya ve Fransa’da videoteks hizmetlerinde kullanılır. Taşıyıcılar bu hizmeti iki uçta da kontrol edebilmektedir. Birincisi, kullanıcılar videoteks terminalleri ile telefon ağı üzerinden sisteme bağlanmaktadır. İkincisi, içerik sağlayıcıların enformasyon hizmeti verebilmesi için veritabanlarının taşıyıcıların ağına bağlaması gerekmektedir. Hatta Almanya ve Britanya’da içerik sağlayıcılar doğrudan taşıyıcıların kendi veritabanlarını kullanabilmektedir. Böylece taşıyıcılar bulundukları stratejik nokta sayesinde hem kullanıcılardan hem de içerik sağlayan şirketlerden gelir elde edebilmektedir.

X.25’in başarılı olabilmesi ve yaygınlaşabilmesi için hem kullanıcıların hem de içerik sağlayıcıların videoteksi benimsemesi gerekmektedir. Ancak Fransa’daki Teletel (bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Minitel) dışındaki ağlar başarılı olamaz. Belki daha sonra İnternet adını alacak olan ARPANET olmasaydı X.25’in bir başarı şansı olacak, diğer ülkeler de Teletel deneyiminden faydalanabilecektir. Ancak 1976’dan 1980’lerin sonlarına kadar telefon taşıyıcıların X.25’i ile ARPA’nın (ABD Gelişmiş Savunma Araştırmaları Projeleri Birimi) paket anahtarlama teknolojileri TCP (Transmission Control Protocol – Aktarım Kontrol Protokolü) ve IP (Internet Protocol – İnternet Protokolü) yarışacak ve yarışın kazananı TCP/IP olacaktır.

Telefon taşıyıcılar, hedefleriyle paralel bir şekilde X.25’i sıkı bir şekilde kontrol etmektedir. ARPA ise ağı tasarlarken içinde bulunduğu koşullar nedeniyle daha gevşek davranmak zorunda kalır. Ağ, hem ordunun genel ihtiyaçlarını hem de araştırma kuruluşlarının özel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Fakat bu yerlerin yöneticileri ağın geleceği konusunda kuşkulu olduklarından ellerindeki bilişim kaynaklarından vazgeçme konusunda isteksizlerdir. Bu nedenle ARPANET, farklı bilgisayarları, ağları ve altlarındaki medyayı desteklemelidir. Bir başka öncelik ise ağın ölçeklenebilirliğidir. Güvenilirlik ve performanstan vazgeçmeden ağ büyüyebilir olmalıdır. Farklı ağlarda kullanılan farklı protokollerin birbirine çevrimi ölçeklenebilirliği azaltacağından ortak ve olabildiğince basit bir protokole gerek vardır. Bunun için de ağın paketleri yalnızca taşımasına ama akış ve hata kontrolü gibi karmaşık işlemlerin uçlardaki bilgisayarlar tarafından gerçekleştirilmesine karar verilir.

Kısacası telefon taşıyıcıları, homojen, sınırlı büyüyen ve belirli uygulamalara izin veren bir ağ ve buna uygun bir protokol tasarlarken ARPA bilgisayar, ağ ve medya farklılıklarına öncelik veren, gelecekteki büyümeyi ve uygulama esnekliğini dikkate alan bir ağ ve protokol hedeflemektedir. TCP/IP tasarımcılarının amaçları X.25’ten farklı olduğu için ortaya çıkan üründeki güç ilişkileri de farklı olacaktır.

Çalışma birçok tasarımsal tercihi içermektedir. Ama TCP/IP’nin zaferini sadece tekniğe bağlamak yanlış olur. Bilgisayar üreticilerine TCP/IP’yi bilgisayarlarına ve ağ ürünlerine uygulamaları için fon sağlandığı ve ARPA’nın TCP/IP’nin fiili bir standart haline gelmesi için uğraştığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuçta telefon taşıyıcıların bağlantıyı, iletimi ve içeriği metalaştırma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Ayrıca ArpaNet’in ilk günlerinde ABD’nin en büyük telefon taşıyıcı AT&T’nin ağa daha etkin katılımı kabul etmeyip X.25’e yatırım yapmayı tercih ettiğini de eklemek gerekir. Nedeni ise açıktır, karşısında metalaştırmaya yeterince açık olmayan bir ağ vardır. Fakat taşıyıcılar ağdan daha fazla kar elde etme arayışına devam ederler. İstedikleri fırsatı 1990’larda “IP kıtlığı” tartışması sonrası ortaya çıkan IPv6’da yakalarlar. IPv6’nın tasarım sürecine dahil olan ABD Donanması ve içlerinde kablolu televizyon endüstrisinin de yer aldığı ABD’li bazı şirketler IPv6’da kaynak ayırmanın ve trafik önceliklendirmenin olmasını talep ederler. Böylece çoklu ortam içeriğini ve zamana duyarlı veri ayrıcalıklandırılabilirken bu sınıfa girmeyen içerik ağda daha yavaş iletilecektir. ABD Donanması bunu stratejik amaçları için istemektedir. Kablo endüstrisi ise evlere çoklu ortam uygulamalarını götürmekle ilgilenmektedir. Taşıyıcılar ise bunu içerik sağlayıcılardan gelir elde etmek için kullanabilecekler.

AT&T’nin eski CEO’larından Edward Whitacre 2003 yılında tam da bunu talep etmektedir. Google, Yahoo veya başka biri AT&T’nin altyapısını kullanıyorsa bunun karşılığını ödemeli, bunun için bir mekanizma olmalıdır. Fakat sorun yalnızca Google, Yahoo, Facebook vb tekellerle AT&T, Verizon ve Comcast gibi taşıyıcılar arasında değildir. Taşıyıcıların arzuladığı X.25’te yapmaya çalıştıkları gibi ağın tarafsız olmaması ve bütün içeriğe eşit davranılmamasıdır. Nitekim şu anda bu amaçlarına daha kolay ulaşmalarına yarayacak olan IPv6 henüz IPv4’ün yerini almamış olsa da taşıyıcılar 2000’li yıllardan itibaren içerik filtreleri ve derin paket inceleme gibi teknolojilerle içeriğe göre ağdaki trafiğe müdahale edebilmekteler (age).

Taşıyıcıların ağa müdahalelerini genelleştirebilmeleri için teknik çözümlerin yanında sektörle ilgili düzenlemelerin kaldırılmasına veya gevşetilmesine de ihtiyacı vardır. Örneğin Google’dan, sunduğu hizmetlerin kullanıcılara daha hızlı erişmesini sağlamak istiyorsa taşıyıcılara ek ödeme yapması istenmektedir. Elbette ki aynı ilişki son derece sınırlı bir bütçeyle faaliyetlerine devam eden alternatif medya içerik üreticileri, demokratik kitle örgütleri ve özgür/açık kaynaklı yazılım kullanıcıları için de zorunlu olacaktır. Mağdurlar ve bilişim tekelleri, taşıyıcılara karşı hukuksal mücadelede bir araya gelirler. Bu birlikteliğin sorunlarını yazının sonunda yer vereceğim. Ama teknik kararları belirleyecek veya onları sınırlandırabilecek bir hak mücadelesinin önemli olduğunu özellikle belirtmem gerekiyor.

Ortak taşıyıcılık (common carriage), bu hak mücadelesinin önemli bileşenlerinden ve ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarını anlamada önemli bir yere sahip tarihsel bir kavramdır. Kavramın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır. Ortak taşıyıcılığın iki temel ilkesi vardır. Zararlardan sorumlu olmak ve kamuya hizmet zorunluluğu. Birincisi taşıyıcının taşınan malın güvenliğinden sorumlu olmasıdır. İkincisi ise kamuya hizmettir. Eski İngiltere’de ortak (common) sözcüğü işi yapan kişinin bir kişi ya da gruba değil kamuya hizmet ettiğini belirtmektedir. Örneğin bir terzi, belirli kişi ya da kişilerin özel terziliğini değil, herkesin terziliğini yapıyorsa “ortak terzilik”ten söz edilmektedir (Guniganti ve Grabowski, 2013).

Ortak taşıyıcılık kavramı, teknolojinin evrimiyle genişler. Buharlı gemiler ve demir yollarından sonra telgraf ve telefon da bugün internet düzenlemelerine örnek olabilecek biçimde ortak taşıyıcılık ilkesine göre düzenlenir. Telgraf kamuya açık bir hizmet olarak kabul edilir, göndericiler arasında bir ayrım yapılmaması konusunda düzenleme yapılır. Önce gelen, önce hizmet alacaktır. 1881’deki bir mahkeme kararı telgraf ile taşımacılığı aynı düzlemde ele almaktadır. Tabi burada taşıyıcılığın birinci ilkesi gereksizleşir, ikinci ilkesi öne çıkar. Telefon da aynı çizgide ilerleyecektir. ABD Kongresi’nin 1910’daki kararına göre telgraf, telefon ve kablo şirketlerinin ortak taşıyıcı olarak nitelendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. AT&T’nin yerel rakiplerini satın alması ve bölgeler arası bağlantıları yapmaması nedeniyle Adalet Bakanlığı devreye girecek ve 1913’te AT&T düzenlemeyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Kingsbury Taahhüdüne göre AT&T, Western Union ile ilişkisini kesecek; rekabetçi nitelikte olmayan bağımsız telefon şirketlerinin AT&T’nin uzun mesafe ağıyla bir birine bağlanabilmesine izin verecek ve rekabet ettiği bağımsız telefon şirketlerini satın almaktan vazgeçecektir. Karşılığında da telekomünikasyon sektörünün özel sektörün elinde kalmasına izin verilecek ve şirket demiryollarında ve Standard Oil’de olduğu gibi parçalanmayacaktır (age).

Tüm bu düzenlemelerin sorumluluğu 1887’de kurulan ICC’nin (Interstate Commerce Commission – Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu) üzerindedir. Fakat bu süreçte ICC’nin asıl işi olan demir yollarının düzenlenmesine odaklanması, telgraf ve telefon şirketleriyle yeterince ilgilenememesi nedeniyle 1934 yılında ABD’de yürürlüğe giren İletişim Yasası’yla FCC kurulur. İletişim Yasası’nda Eyaletler Arası Ticaret yasasındaki ortak taşıyıcı tanımı alınarak ortak taşıyıcı “kamuya bir kira karşılığında iletişim hizmeti sunmakla görevli herhangi bir kişi” olarak tanımlanır. FCC, telefon ve telgraftan sonra kablonun ortak taşıyıcı olmadığını savunarak kablolu yayınların düzenlenmesine dahil olmak istemez. Ancak 1962’de kablo sistemlerinin sayısı neredeyse 800, abonelerinki ise 850000 olmuştur. 1965’te önce mikrodalga antenleriyle sinyal alan kablolu sistemler, 1966’da tüm kablolu sistemler için düzenlemeler yapılır. Sonraki yıllarda, konjonktüre bağlı olarak, mahkemeler FCC’nin kablolu sistemlerdeki düzenleyici rolünü onaylayan, sorgulayan veya sınırlayan kararlar verirler (age).

1970’lerin başında FCC, düzenlemenin bilgisayar endüstrisinde inovasyona zarar vereceğini öne sürerek bilgisayar hizmetlerine yönelik bir düzenlemeden kaçınır. Ancak internetin ilk günlerinde kullanıcıların bir telefon hattı üzerinden İSS’ye (İnternet Servis Sağlayıcı) bağlanıyor olması nedeniyle yerel telefon ağları herhangi bir İSS için taşıyıcı görevi üstlenmektedir. Krugman (2007) federal düzenleyicilerin zorlamasıyla yerel telefon şirketlerinin altyapılarını İSS’lere açmasının ABD’de internetin gelişmesinde etkili olduğunu düşünmektedir. Ancak 1990’larda internet yaşamdır sözü bir kez daha doğrulanır. Neoliberal rüzgarların başta ABD olmak üzere dünyayı altüst ettiği bir süreçte internet de bundan uzak duramaz. Demir yolları ve havayollarında düzenlemelerin azaltılması (deregulation), diğer bir deyişle şirketler için kuralsız bir ortamın yaratılması girişimi internete de sıçrar. Telekomünikasyon ve kablo şirketlerinin geniş bant ağlar üzerinden internete erişim hizmeti vermeye başlamasından sonra şirketler kuralsızlaştırma konusunda ABD’li yasa koyucuları ikna ederler. Böylece 1996’da Clinton yönetimi internetin kuralsızlaştırılması yönünde önemli ama çelişkili bir adım atar. 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre farklı medyalar farklı biçimlerde düzenlenecektir. Birinci başlık altında enformasyon servisleri yer almaktadır ve yasal bir düzenlemeye bağlı olmadığı gibi FCC’nin enformasyon servisleri üzerinde sınırlı bir yetkisi olacaktır. İkinci başlık altında ise telekomünikasyon servisleri yer almaktadır ve yasal düzenlemeye bağlıdır. FCC, internetin bir enformasyon hizmeti olduğuna karar verir (Guniganti ve Grabowski, 2013). 2005 yılında FCC, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini de enformasyon hizmeti sınıfına alır.

2008 yılına gelindiğinde FCC yöneticileri kuralsızlaştırma konusunda çok ileri gittiklerini itiraf ederler. Düzenleme olmamasının rekabeti ve dolayısıyla inovasyonu artıracağı öngörülmüştür. Ama öyle olmamış, ucuz ve hızlı internet yerine telekomünikasyon şirketleri kuralsızlıktan, bazı web sitelerini ve uygulamaları hızlandırmak bazılarını da yavaşlatmak için yararlanmıştır. Örneğin Comcast kendi talebe bağlı görüntü (video-on-demand) hizmetiyle rekabet ettiğini düşündüğü için müşterilerinin Bittorrent kullanımını yavaşlatmıştır (age).

FCC’nin, Kasım 2011’de yürürlüğe giren 2010 Açık İnternet Talimatı ABD’de bağlayıcılığı olan ilk ağ tarafsızlığı politikası olur. Bu politikaya göre, geniş bant ağ taşıyıcılarından beklentiler şunlardır: trafik işletmelerinde şeffaflık, herhangi bir yasal içeriğin, servisin, uygulamanın veya cihazın engellenmemesi, iletimde bir ayrıcalık yapılacaksa bunun haklı bir gerekçesinin olması. Fakat talimatın, kablolu “kamusal internet” ile kablosuz ağları ve özelleşmiş hizmetleri ayrı tutması önemli bir eleştiri konusudur. Açık İnternet, İSS’lerin ücret karşılığında bazı içerikleri önceliklendirmesine imkan vermektedir. 2014’te FCC bir adım daha atar ve internette yavaş ve hızlı şeritlerin olabileceği bir teklif sunar (https://www.publicknowledge.org/news-blog/blogs/how-the-fccs-proposed-fast-lanes-would-actually-work). FCC, 15 Temmuz 2014’te web’den kamuoyunun düşüncesini öğrenmek istediğinde birinci gün 1,1 milyon görüş alır ve bu görüşlerden sadece %1’i açıkça ağ tarafsızlığına karşıdır. 15 Eylül 2014’te ağ tarafsızlığını savunan insanların, sivil toplum örgütlerinin ve şirketlerin yoğun katılımıyla FCC’ye iletilen görüş sayısı 3,7 milyon olur. 26 Şubat 2015’te FCC, 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre birinci başlık altında (düzenlenmeyen hizmet olarak) yer alan interneti ikinci başlık (düzenlenen hizmetler) altında sınıflandırır. 12 Temmuz 2015’te, ağ tarafsızlığı yerine kullanmayı tercih ettiği Açık İnternet İlkeleri’ni ilan eder. Bu ilkeler hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacaktır:

  • Geniş bant sağlayıcılar hiçbir yasal içerik, uygulama, hizmet ve zararsız cihaza erişimi engelleyemez.
  • Geniş bant sağlayıcılar yasal internet trafiğini içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde zayıflatamaz veya düşüremez.
  • Geniş bant sağlayıcılar, ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremez.

Kısacası, ağ tarafsızlığı savunucuları, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırmak isteyen taşıyıcılara karşı önemli bir zafer kazanmıştır. Ama interneti daha derin metalaştırmak ve kârın yeniden paylaşımını isteyen taşıyıcılar ve İSS’ler kolayca pes etmeyecekler gibi görünüyor. Obama’nın net olarak ağ tarafsızlığının yanında durduğu düşünülürse Trump iktidarında farklı gelişmelerin yaşanabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. IPv6’nın tamamen IPv4’ün yerini alması da dengeleri değiştirebilir. Ancak ağ tarafsızlığı için yapılan bu mücadelenin en kritik olaylarından biri 2010 yılında ağ tarafsızlığını savunan Google’ın karşı cephede yer alan (aynı zamanda Android projesindeki iş ortağı olan) ABD’nin en büyük erişim sağlayıcılarından Verizon ile FCC bünyesinde kapalı kapılar ardında yaptığı anlaşmadır. Google ve Verizon şu anki internet yapısının korunması ancak taşıyıcılara ve onların iş ortağı olan içerik sağlayıcılara açık özel internetlerin olabileceği konusunda anlaşırlar. Google aynı cephede yer aldıklarını düşünen insanları hayal kırıklığına uğratmıştır.

Yaşanan hayal kırıklığı ağ tarafsızlığı, özgür internet, özgür/açık kaynaklı yazılım vb konularda mücadele eden insanların en zayıf noktasına işaret ediyor. Dolber (2013) bu zayıflığı enformasyonculuk (informationism) ideolojisi başlığı altında tartışmaktadır. Dolber (2013) ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi enformasyonculuk ideolojisinin sivil toplum kuruluşları ile şirketleri aynı cephelerde bir araya getirmekle kalmadığını aynı zamanda potansiyel müttefikleri karşı cephelere sürdüğünü ifade etmektedir. Enformasyonculuk ideolojisi, bilişim teknolojilerinin kuralsızlaştırılmış küresel kapitalizmdeki rolünü görmezden gelirken insanların teknolojiyle donatıldığı küresel bir vatandaşlığı savunmaktadır. Bilgi ve enformasyonun rolü yüceltilirken kapitalist üretim ilişkileri, şirket sahipliği ve kontrolü, şirket ve devlet iktidarının hegemonik yapılanması görmezden gelinir. İnternet ve dijital teknolojilerin gelişimi süresince eşitsizliğin arttığı gerçeği dikkate alınmaz (age).

Dolber (2013) enformasyonculuğun birbiriyle ilişkili üç mite dayandığını ifade eder. Birinci mit, emek ve sermaye arasında asli bir çelişki olmadığıdır. İkincisi, ileri iletişim teknolojilerine erişimin politik katılımı ve tam vatandaşlığı geliştireceğidir. Üçüncüsü ise yeni medya sektörü içinde yer alan seçkinlerin neoliberalizm altında demokrasinin savunucusu olduğudur. Bu üç mit başarılı bir şekilde sivil toplumu bölebilmekte ve kitleleri şirketlerin arkasına yedekleyebilmektedir.

Örneğin ağ tarafsızlığı tartışmalarında, kurucuları kapitalizme ve medyanın sistem içindeki rolüne karşı mesafeli olan Free Press gibi örgütlerin enformasyon ideolojisi etkisinde dile getirdikleri tezler, şirketlerle ittifaklarını güçlendirmekte ama diğer yandan neoliberalizmin geliştirdiği medya ilişkilerine karşı mücadelelerini zayıflatmaktadır. Örneğin birinci mitte ifade edildiği gibi emek ve sermaye arasındaki çelişki görmezden gelinmektedir. Ağ tarafsızlığının rekabeti artıracağını ve bunun da tüketicilere olumlu yansıyacağını savunulmaktadır. Hükümet kuruluşları nezdinde bu tez daha kabul edilebilir olabilir. Aynı tezler karşı cephede, ağ tarafsızlığına karşı çıkmak için de kullanılabilmektedir. Ancak her iki durumda da rekabeti kutsayan bu söylem, piyasaları temel alan neoliberal sistemi besler ve gün gelir piyasaların “sağlıklı” işleyişi insan hak ve özgürlüklerinin karşısına dikilir. İkinci mit ise daha çok internet teknolojilerine yüklenen demokratikliktir. Ancak bu demokrasinin sınırlarının Facebook, Google veya herhangi bir şirket tarafından çizildiği umursanmaz. Free Press, internette hızlı ve yavaş şeritler yaratmanın, yeni şirketlerin kendinden önce var olanlarla eşit şartlarda olmamasının yeni Google, eBay ve Napster’ların oluşumunu engelleyeceğini savunur. Yine üstü kapalı olarak bilişim şirketlerinin iyiliği ve farklılığı tescillenir. Google iyidir, AT&T kötüdür! Google’ın kapitalizm için kendi çıkarları olan bir şirket olduğu unutturulur (age).

Ağ tarafsızlığı tartışmasının karşı cephesinde de durum pek farklı değildir. 300 bini kablo ve telefon hizmetlerinde olmak üzere 700 bin üyesi olan CWA (Communications Workers of America – ABD İletişim Çalışanları) da kendilerinin ve kamunun çıkarlarını şirketlerden ayrı görmemektedir. CWA Başkanı Larry Cohen, geniş bant sağlayıcıların ağ tarafsızlığını bozan adımlarını haklı bulmakta, taşıyıcıların yaptıkları yatırımın karşılığını alma isteğini kapitalizmin gereği olarak nitelendirmektedir. Geniş bant sağlayıcılar, ABD’nin küresel piyasalardaki rekabetçi konumunu koruyacak ve diğer ülkelerin gerisine düşmesini engelleyecektir. Geniş bant sağlayıcıların “herkese erişim hakkı” söylemi ve bunun CWA tarafından da sorgulanmaksızın desteklenmesi Dolber’in (2013) belirttiği ikinci mite örnektir. Geniş bant sağlayıcılar, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırarak kârlarını artırmak istediklerini değil taşraya ve toplumun düşük gelirli kesimlerine ucuz ve hızlı internet götürmek için masrafları paylaşmak istediklerini söylemektedir. İnternetin erişilebilirliğinin artmasının toplumun dezavantajlı kesimlerini kültürel ve ekonomik olarak güçlendireceği öne sürülmektedir. Böylece internetteki sınıfsal çelişkiler ve desteklenen politikanın hangi sınıfın konumunu güçlendiren bir potansiyel taşıdığı atlanmaktadır. Free Press ile Google arasındaki ilişkinin bir benzerini CWA ile geniş bant sağlayıcılar arasında görmek mümkündür. Ağın hükümet müdahalesi olmaksızın kendi kendini düzenlemesini savunmakta, sözlerini ifade özgürlüğü ve sansür karşıtlığı ile süslemekte ama özellikle de tüm Amerikanların erişebileceği yüksek kapasiteli ağların inşasına vurgu yapmaktadır. Dolber (2013), bu söylemin sayısal bölünmede (bilişim teknolojilerine erişimde eşitsizlik) telekomünikasyon devlerini demokrasinin savunucusu olarak gösterdiğini ve CWA’nın işverenlerinin kârlı olmayan yerlere yüksek hızlı ağ inşa etmemesinin üzerini örttüğünü belirtir. Böylece sayısal bölünmeyi devam ettiren kâr arayışını da meşrulaştırmış olurlar. Dolber (2013) enformasyonculuk ideolojisinin benzer etkilerinin ağ tarafsızlığı tartışmalarında diğer grupları da etkilediğini, örneğin siyahların sayısal bölünmeyi çözeceğini düşündükleri telekomünikasyon firmalarının yanında yer aldığını ifade eder.

***

Dolber’ın (2013) belirttiği gibi ortak çıkarlara sahip olan sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve demokratik bir medya sistemini önemseyen herkesin sermayenin çıkarlarınca kontrol edilen değil, halkın çıkarlarını gözeten birliktelikler kurabilmesi gerekir. Aslında temel sorun da buradadır. Harvey (2015), Neoliberalizmin Kısa Tarihi adlı kitabında özgürlüğün Amerikalılar için sihirli bir kelime olduğunu, herhangi bir şeyi haklı göstermenin aracı haline geldiğini yazar. Neoliberalizmin serbestlik ve özgürlük üzerine kurulu retoriği sermaye sınıfının iktidarının sürdürülmesine ve yeniden inşasına hizmet eder; çoğu zaman da bu süreci maskeler. Örneğin yukarıdaki enformasyonculuk ideolojisi örneklerine baktığımızda her iki tarafta da özgürlük vurgusu belirgindir: İfade özgürlüğü, erişim özgürlüğü, rekabet özgürlüğü… Her iki taraf da aynı özgürlüklerle kendini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi kabul eden bir sınıf siyaseti yaşamı ve interneti gerçekten özgürleştirebilir. Tek başına sosyal medyaya erişim özgürlüğünün bir değeri yoktur.

Kaynaklar

Dolber, B. (2013). Informationism as Ideology: Technological Myths in the Network Neutrality Debate. Regulating the Web: Network Neutrality and the Fate of the Open Internet, 143.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin Kısa Tarihi, Çev. Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, İstanbul.

Krugman, P. (2007). The French Connections. The New York Times.

Stiegler, Z. (2013). Visions of Modernity: Communication, Technology, and Network Neutrality in Historical Perspective. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 11.

 

 

 

21 Şubat 2017

Posted In: Açık kaynak, ağ tarafsızlığı, Emek, enformasyonculuk, Erişim Hakkı, Gözetim, ifade özgürlüğü, informationism, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, TCP/IP, Teknoloji Tarihi, telekomünikasyon, X.25

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com