Web 2.0 Demokrasisinden Geriye Kalan

Web 2.0, on yıl önceki bir tartışma konusu. Web 2.0 terimi ilk kez bir web tasarımcısı ve yazar olan Darcy DiNucci tarafından kullanıldı. DiNucci, 1999 yılında yayımlanan bir yazısında webin kişisel bilgisayarın dışına çıkacağını; webe, televizyondan, arabadan ve cep telefonundan erişilebileceğini savunuyordu. DiNucci, çok ilerisini öngörmüştü (http://darcyd.com/fragmented_future.pdf).

Bundan beş yıl sonra, O’Reilly Media ve MediaLive tarafından düzenlenen konferansta ise Web 2.0, daha yakın bir değişime işaret etmek için kullanılıyordu. Web 2.0 ile beraber web, tek yönlü bir yayın ortamı olmaktan çıkıyor, eski webin sadece okunabilir ortamı artık hem okunabilir hem de yazılabilir hale geliyordu. Web 2.0’ın ayırt edici özellikleri şunlardı (Murugesan, 2009):

• Esnek web tasarımı ve kolay güncellenebilirlik,

• Zengin kullanıcı arayüzleri,

• Birlikte çalışmaya ve ortak akla verilen değer,

• Aynı ilgi alanına sahip insanlardan oluşan sosyal ağların kurulması,

• Var olan uygulamaların diğer uygulamalarla birleştirilerek ya da iyileştirilerek daha işlevsel hale getirilmesi,

• Ademi merkeziyetçilik ya da merkezin daha az görünür ve müdahale eder olması

Başta Wikipedia olmak üzere çeşitli wikiler, bloglar, sosyal ağlar, Youtube, Flickr vb siteler Web 2.0’ın yıldızları oldular. 1982’de kişisel bilgisayarı yılın kişisi seçen Time dergisi, 2006’da yılın kişisi olarak wikileri, sosyal ağları ve diğer Web 2.0 sitelerini var eden kullanıcıları yılın kişisi ilan eder (https://en.wikipedia.org/wiki/You_(Time_Person_of_the_Year) ). Sonraki yıllarda Web 2.0 geleneksel medyanın yerini almaya başlar. İnsanlar gazete ve televizyondan çok kendilerinin hem tüketicisi hem de üreticisi olduğu Web 2.0 sitelerine daha çok güvenmektedir. Artık geleneksel medyada kendine yer bulamayanlar Web 2.0 sayesinde sesini duyurabilmektedir. Mahremiyet ihlalleri hakkındaki eleştirileri saymazsak Web 2.0 siteleri kamuoyunda olumlu bir imaja sahiptir. Günümüzde Web 2.0 terimi artık unutulmuş olsa da sosyal medya platformlarını onun mirasçısıdır. Wallstreet’ten Arap Baharı’na birçok toplumsal hareket sosyal medya yardımıyla örgütlenir ve sesini dünyaya duyurur. Bu süreçte, sosyal medya platformlarının yönetimleri daha az görünürdür ve müdahaleleri sınırlıdır. Gerçek öyle olmasa da (bkz. Assange (2014)), en azından kamuoyundaki imajları böyledir. Ancak 2016’daki ABD seçimlerinde büyü bozulur. Web 2.0’la başlayan sürecin bir yandan ifade özgürlüğünün olanaklarını artırırken diğer yandan onun altını oyduğu fark edilir. Facebook, Google ve Twitter kıyasıya eleştirilmektedir. Demokrasinin geleceği açısından şirketlerin düzenlenmesi talep edilmektedir. Artık düzenlemenin gerekliliği değil kimin tarafından yapılacağı tartışılmaktadır. Bu düzenleme taleplerine karşı şirketler, kendi kendilerini düzenleyebileceklerini; yalan haberler, nefret söylemi gibi sorunları kendi içlerinde çözebileceklerini iddia ederler.

Sosyal medya platformları bir süredir bu yılki ABD seçimlerine hazırlanıyorlar. Dış mihrakların (!) seçime müdahale etmesini engellemek için çeşitli önlemler alıyorlar. Geçen ay Twitter yönetimi ve ABD Başkanı Donald Trump arasındaki gerilimi, Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’in tarafsız kalma ısrarını ve Facebook çalışanlarının bu tarafsızlığa tepkisini bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

İfade Özgürlüğünü Kim Koruyor? Twitter? Facebook?

Facebook, Twitter, Youtube gibi platformlar kullanıcıların üretketici (üretici + tüketici) katkılarıyla var olurlar. Fakat söz konusu platformlar kullanıcıların yazdığı veya paylaştığı içerikten sorumlu mudur? Platformlar yıllarca ifade özgürlüğü adına kullanıcıların ürettikleri (ya da paylaştıkları) içeriğe olabildiğince az müdahale etmeyi tercih ettiler. 2016 seçimleri sonrasındaki tartışmalar ve kamuoyu baskısı şirketleri çeşitli önlemler almaya zorladı. ABD’deki ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı protestolar sonrasında platformların görev ve sorumlulukları tekrar gündeme geldi.

Twitter’a sık sık provoke edici mesajlar yazan Trump’ın “çapulculuk başlarsa, ateş de başlar” mesajıyla yeni bir tartışma başladı. Avukatlardan ve politika yapıcılardan oluşan on Twitter yetkilisi hızla sanal ortamda bir araya gelerek Trump’ın bu mesajının insanları daha çok şiddete yönlendirip yönlendirmeyeceğini irdeledi. En sonunda Trump’ın mesajını engellememeye ama mesajı aşağıdaki gibi etiketleyerek kullanıcıları mesajın şiddeti teşvik eden sözler içerdiği hakkında uyarmaya karar verdiler. Böylece Twitter ilk kez tanınmış birinin mesajını engellemiş oldu. Twitter’ın içerik politikalarının kamuoyunda tanınan isimler için de geçerli olup olamayacağı bir süredir şirket içinde tartışılan bir konuydu. Şimdiye kadar Twitter, Trump gibi tanınmış kişilerin paylaşımlarına müdahale etmiyordu.

Sonraki günlerde Twitter ve Trump arasındaki gerilim arttı. Twitter, Trump’ın birkaç mesajına daha aynı etiketi basarak Trump’ı daha da öfkelendirdi. Daha sonra Trump, “çapulculuk başlarsa, ateş de başlar” mesajının bir kışkırtma değil, bir olgu olduğunu ekleyerek aynı mesajı tekrar gönderdi. Twitter yönetimi bu sefer mesajı etiketlemedi (https://www.nytimes.com/2020/05/30/technology/twitter-trump-dorsey.html).

Bu tartışmalar yaşanırken bazı Facebook çalışanları da bir içeriği doğrulamanın sansür olmadığını, bir şiddet çağrısını etiketlemenin otoriterliği savunmak anlamına gelmeyeceğini belirterek Zuckerberg’den de benzer bir müdahale talep ettiler. Facebook’tan istifa ettiğini duyuran Timothy J. Aveni, politikacıların Facebook yardımıyla bireyleri radikalleştirdiğini yazdı ve Zuckerberg’in eylemsizliğini eleştirdi (https://www.facebook.com/timothy.j.aveni/posts/3006224359465567). Snapchat gibi bazı sosyal medya platformları da Twitter’ın müdahaleci yaklaşımını benimsediler (https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/snapchat-trumpi-onermeyecek-5854373/). Ancak Twitter’ın yaklaşımının ifade özgürlüğünün geleceği açısından tehlikeli bir adım olduğunu savunanlar da var. Bugün Trump’ın engellenmesinin gelecekte daha geniş kapsamlı sınırlamaların önünü açabileceğinden endişe ediyorlar.

Platformlar ve Özdüzenleme

Bugün gündem, ABD’deki ırkçılık karşıtı eylemler olsa da sosyal medya platformlarının uzunca bir süredir bu yıl yapılacak olan ABD seçimlerine hazırlandıklarını ve 2016’daki sorunları yaşamak istemediklerini atlamamak gerekiyor. Yeni bir skandal sonrası hükümet düzenlemesi artık kaçınılmaz olacaktır.

Aslında çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. Birkaç ay önceki tartışmaları takip edenler için Twitter ve Facebook’un son tartışmadaki konumlanışları çok da şaşırtıcı olmadı. Twitter, 2019 Ekim’inde platformunda politik reklamlara izin vermeyeceğini duyurmuştu. Facebook ise şeffaflık ve platformun kötüye kullanılmasına karşı gerekli önlemleri alacağını duyurmakla beraber politik reklamlar hakkında bir sınırlamaya gitmeyeceğini ve adaylara müdahale etmeyeceğini açıklamıştı. Google’ın ise Twitter ve Facebook arasında bir politika izlemeye çalıştığı biliniyor.

Tartışmalar, ifade özgürlüğü ve demokrasi ekseninde gelişiyor. Twitter’ın Trump’ın mesajlarını etiketlemesi ve Facebook’un buna yanaşmaması iki şirketin bir süredir uygulamaya çalıştıkları politikalarla uyumlu. Ama demokrasiden ve seçimlerden söz ederken ilgili politikaların bir kamu kuruluşundan değil de şirketler tarafından oluşturulduğuna dikkat etmek gerekiyor. Sosyal medya şirketleri, 2016 seçimlerinden sonra bir sorun olduğunu kabul etmiş ancak kendi kendilerini düzenleyebileceklerini iddia etmişlerdi. Son olaylarda da gördüğümüz gibi kamu çıkarı adına tartışmayı yönlendiren yine sosyal medya şirketleri oldu. Ayrıca şirketlerin, ifade özgürlüğünün sınırları hakkında karar verici konuma geldiğini de göz ardı etmeyelim. Hangi içeriğin okuyucuya ulaşabileceği hakkında kuralları ve sınırları belirleme yetkisi şirket yönetimlerinde (Yablon, 2020).

Şirketler, 2016 ABD seçimleri sonrasında benzer sorunların tekrar yaşanmaması için gerekli önlemleri almaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda Twitter politik reklamları küresel olarak yasakladığını duyurdu. Twitter’ın politik reklamdan kastı bir aday, politik parti, seçimle ya da atamayla göreve gelen bir hükümet yetkilisi, referandum, halk oylaması, yasama, düzenleme, yönerge vb hakkındaki içerikler. Oy veya maddi yardım desteği çağrıları da bu kapsamda değerlendiriliyor. Ancak toplumda farkındalık yaratmayı ve insanları harekete geçirmeyi hedefleyen; sivil katılım, ekonomik büyüme, çevreyi koruma, toplumsal eşitlik konulu reklamlar yasak kapsamı dışında olacak. Ancak ikisini birbirinden ayırmak pek kolay değil (age).

En çok gündemde olan Twitter olsa da ondan önce Twitch, TikTok, LinkedIn ve Pinterest’in politik reklamları sınırlama kararı aldığı biliniyor. Twitter’dan sonra Spotify da en azında 2020 seçimlerine kadar politik reklamları askıya aldığını duyurdu. Reklamcılığın en büyük iki ismi Google ve Facebook ise politik reklamlara devam etme kararı aldılar. Zuckerberg, politik reklamların özellikle medya olanakları kısıtlı yerel politikacılar için büyük önem taşıdığını düşünüyor. Zuckerberg, sağlık hizmetleri, kadın hakları, göçmenlik vb’nin doğrudan seçimlerle ilgili konular olduğunu ve Twitter’ın yaptığı gibi bir sınır çizmeye çalışmanın ifade özgürlüğü açısından riskli olduğunu savunuyor. Zuckerberg, özellikle politikacıların sözlerinin engellenmesine karşı olduklarını, insanların politikacıların kendileri hakkında ne söylediğini bilmeye hakları olduğunu ve bir şirketin buna müdahalesinin yanlış olduğunu savunuyor (age).

Google, Facebook gibi ayrıntılı açıklamalar yapmasa da politik reklamların devamından yana. Üst düzey bir Google yöneticisi, diğer reklamlarla politik reklamlar arasında bir fark görmediklerini ve tüm reklamlara aynı kriterleri uyguladıklarını belirtiyor. Nefret söylemi, bir kişi veya grubu rencide eden hareketler her koşulda şirket politikalarına aykırı. Aynı yetkili, yalan ve yanıltıcı haberler konusuna da benzer biçimde yaklaştıklarını söylüyor. Bir sandalyenin fiyatı hakkında ortaya atılan bir yalan da politik yalanlar da (“mektupla oy kullanabilirsiniz”, “seçim günü ertelendi”, “aday öldü”) şirket politikalarına aykırı. Ancak her politik mesajın doğruluğunu kontrol etmeleri olanaklı (ve demokrasi açısından uygun) olmayacağından sadece sınırlı müdahalelerde bulunacaklarını belirtiyor.

Google ve Facebook özellikle ABD seçimlerine yoğunlaşmış durumda ve 2016’da olduğu gibi kimliği belirsiz kişilerin reklam vermesinin önüne geçmek istiyorlar. Bu nedenle, reklam verenlerin kimliklerini ehliyet, kimlik kartı ve pasaport yardımıyla doğrulaması isteniyor. Facebook, bu bilgiyi kullanıcılarla paylaşmaya ve reklam veren bilgilerinin şeffaf olmasına önem veriyor. Ayrıca Cambridge Analytica/Facebook skandalının bir daha yaşanmaması için Google, Facebook ve Twitter, hedefli reklamcılığa çeşitli sınırlamalar getirmişler. Örneğin Google, yaş, cinsiyet ve posta koduna göre hedefli reklamcılığa izin verirken insanların siyasi eğilimlerine göre reklam gösterilmesine veya reklam vermek isteyenin elindeki kullanıcı listesini sisteme yüklemesine izin vermiyor (Fakat belirli bir konuda okuma yapanları hedeflemek hala olanaklı).

Şirketlerin önlemleri dış mihrakların (!) 2016’daki taktiklerle seçime müdahale etmelerini zorlaştırıyor. Ancak Yablon’un (2020) vurguladığı gibi koydukları kurallar ve geliştirdikleri politikalar yerindeymiş gibi görünmesine karşın şirketlerin kendi koydukları kuralları uygulayacaklarının ve tarafları uymaya zorlayacaklarının bir garantisi yok. Politik mesajları engellemenin etkili bir çözüm olup olmadığı, bunun ifade özgürlüğüne zarar verip vermeyeceği, mesajları değerlendirecek algoritmaların veya insanların güvenilirliği gibi birçok soru(n) var.

Ama şirketler, Trump’ın Twitter mesajlarının etiketlenmesi hakkında yürütülen tartışmalarda olduğu gibi kendi politikalarını meşrulaştırmak için sık sık ifade özgürlüğünü gündeme getiriyorlar. Twitter politik reklamları engelleyerek, Facebook ve Google bunlara izin vererek demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü koruyorlar.

Ancak demokratik süreçleri korumayı hedefleyen bu politikalar açık ve katılımcı süreçlerle oluşturulmuyor. Web 2.0’da üretketicilerden, yeni interneti var eden, Time’in You dediği insanlardan söz ediyorduk. Buna karşın demokrasinin geleceği hakkında alınan kararlarda temsili veya doğrudan demokrasiye dair bir iz yok. Zuckerberg, yerel, olanakları kısıtlı adayların sesi olmak için politik reklamların engellenmesine karşı olduğunu iddia etmesine rağmen kullanıcıların kendilerini doğrudan ilgilendiren bir konuda söz ve karar hakkı bulunmuyor, kararlar Zuckerberg tarafından ve iş modelinin gerekleri gözetilerek veriliyor. Kendileri demokratik bir işleyişe sahip olmayan platformların demokrasiye hizmet etmeleri bekleniyor.

Bir sosyal medya platformunda bir şey yazmanın veya paylaşmanın ifade özgürlüğü için yeterli olduğunu düşünmemizi istiyorlar. Fakat ifade özgürlüğü, içeriği oluşturanı, onu dağıtanı ve okuyanı içeren bir toplumsal ilişki. Web 2.0 tartışmalarında en büyük hatamız ifade özgürlüğünü yazmaya indirgemek oldu.

Denetleme, Sıralama ve Önerme

Geçmişte içerik profesyonel yazarlar, gazeteciler ve editörler tarafından üretilir, biçimlendirilir ve dergi, gazete, radyo ve televizyon aracılığıyla insanlara ulaştırılırdı. İçeriğin okuyucuya ulaşmasına karar veren bir dizi aktör ve dolayısıyla engel vardı. Neyin haber değeri olduğuna ve içeriğin kalitesine karar veren aktörler bazen isteyerek bazen de istemeden ifade özgürlüğünü kısıtlayabiliyorlardı.

Bu açıdan bakarsak Twitter, Facebook ve Youtube hem ifade özgürlüğünün önündeki bu engelleri kaldırarak hem de hem iletişim maliyetini azaltarak insanların düşüncelerini paylaşabilmesini kolaylaştırdı. Artık bir ABD Başkanı da bir işçi de aynı platformda yazabiliyor! Ancak daha önce belirttiğim gibi ifade özgürlüğü sadece düşünce paylaşımına indirgenemez. Okuyucuyu, yazar ile okuyucu arasında iletişimi sağlayan aktörleri de dikkate almak gerekir. Bu aradaki aktörlerin eskisine göre daha az görünür olması ifade özgürlüğüne etkileri hakkında yanıltıcı olabiliyor.

Okuyucuya ulaşmadan önce içeriğin nasıl denetlendiğine; bilgi yığını içinde ihtiyacımız olanın (ya da olduğunu düşündüğümüzün) nasıl bulunduğuna ve sıralandığına; izleyeceğimiz, okuyacağımız, göreceğimiz vb içeriğin nasıl önerildiğine bakmakta fayda var.

Denetim

Sosyal medya platformları, bazı içerikleri daha görünür yaparken bazılarını engelliyor. Platformlar içerik denetimini üç yolla yapıyor. Birincisi, içeriğin insanlar tarafından denetlenmesi. Bu denetim doğrudan şirket çalışanları tarafından yapılabildiği gibi taşeron çalıştırma da içerik denetiminde oldukça yaygın. Denetim kimi zaman da gönüllü kullanıcılar tarafından yapılabiliyor. İkincisinde içerik algoritmalar yardımıyla otomatik olarak denetleniyor. Algoritmalar, uygun görülmeyen içeriği tespit edip ayıklayabiliyorlar. Çocuk pornosu (child sexual abuse material – CSAM), terör görüntüleri, telif hakkı ihlallerinde içeriğin uygunluğu çok hızlı bir biçimde değerlendirilebiliyor. Tüm dünyanın hem fikir olduğu bir sorun olması ve algoritmaların doğru kestirimlerde bulunabilmesi için yeterli eğitim verisinin bulunması CSAM’nin saptanmasında başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor. Ayrıca platformlarının yararlanabileceği ortak veritabanları var. Fakat nefret söyleminin veya şiddeti öven ifadelerin denetlenmesinde yeterince başarılı değiller. Bu nedenle bir çok sosyal medya platformu, ikisinin bileşiminden oluşan üçüncü bir yola başvuruyor: Önce içerik algoritmalar tarafından denetleniyor, tartışmalı durumlarda son karar insanlara bırakılıyor (Singh, 2019a).

İçerik denetim politikası, merkezi ya da ademi merkezi olabiliyor. Facebook ve Youtube gibi platformlar merkezi bir denetim uyguluyorlar. Oluşturdukları içerik politikaları (bazı ülkelerin hukukundan kaynaklı ufak farklılıklar dışında) küresel olarak, merkezi biçimde eğitilen, yönetilen ve yönlendirilen denetleyiciler tarafından uygulanıyor. Böylece daha tutarlı bir denetim süreci işliyor. Ademi merkezi denetimde ise (Reddit’de olduğu gibi) platform genel politikaları belirliyor ve kullanıcılardan bu politikaya göre bir denetim yapmasını bekliyor. Genel işleyişi kontrol eden az sayıda ücretli çalışan oluyor. Merkezi denetime göre en büyük avantajı, denetim sırasında kültürel ve yerel farklılıkların gözetilebilmesi.

İçeriklerin denetleme zamanları da farklılaşabiliyor. Bazı durumlarda içerik yüklenirken denetleniyor. Özellikle CSAM, IŞİD/El Kaide videolarında ve telif ihlallerinin kontrolünde kullanılıyor ve böylece anında uygunsuz içeriğin yayılmasının önüne geçilebiliyor. İkinci yaklaşımda çoğunlukla terör propagandası içeren paylaşımların ve hesapların önünü almak için otomatik araçlarla taramalar yapılıyor ve uygunsuz görülen içerikler siliniyor. Üçüncü yaklaşım ise şikayetlerle tetikleniyor. Çoğu platform, bu durumda şikayeti önce otomatik araçlarla analiz ediyor ve sonra tartışmalı içerikleri insan denetleyicilere yönlendiriyor.

Kısacası, içeriğin denetlenmesinde algoritmalar ve insanlar beraber çalışıyor. Herkes eşit olmadığı için ne Trump’ın etiketlenen mesajında olduğu gibi Twitter yönetim kurulunun toplanarak mesajların uygunluğunu tartışması ne de platformca görevlendirilmiş denetçilerin her bir mesajı tek tek incelemesi uygulanabilir bir durum değil. Bu nedenle içerik denetiminde çoğunlukla algoritmaların denetimine veya ön denetimine başvuruluyor. Dolayısıyla Jack Dorsey’in veya Mark Zuckerberg’in medyaya yansıyan kararları buz dağının sadece görünen kısmı. Çünkü makinelerce yapılan denetim sanıldığı gibi nesnel değil ve karanlık noktalar içeriyor.

Birincisi, algoritmaların verdiği kararlar eğitildikleri veri kümeleriyle ilişkili. Kültürel veya yerel farklılıklar algoritmaların çalışmasını etkiliyor. Büyük platformların kullandığı yazılımlar olanakları sınırlı platformlara göre daha doğru değerlendirmeler yapabilmelerine rağmen dili anlamada hala büyük zorluklar var. Algoritmaların ifadelerdeki nüansları ve bağlamdaki farklılıkları ayırt etmedeki yetersizlikleri sorunlara neden olabiliyor. Kimi zaman sorunsuz bir içerik algoritmalara takılıyor kimi zaman da kötü niyetli kişiler nefret söylemini algoritmalara atlatacak biçimde yeniden üretebiliyorlar. Ayrıca İngilizce dışındaki dillerde içeriğin analizindeki başarı oranı daha düşük (age).

İkincisi, platformların kullandığı algoritmaların kara kutulara benzemesi. Bu algoritmaların nasıl kodlandığı, hangi veri kümelerinden yararlanarak eğitildikleri, korelasyonları nasıl belirledikleri ve çıkarımlarda bulundukları hakkında şirketler şeffaf değiller. Şirketler, algoritmalarının ticari sır olduğunu iddia ederek sınırlı bilgilendirmeler yapıyorlar (age).

Sıralama

İçeriğin denetlenmesinin yanında bir diğer sorun da içeriğin sıralanması. İnternetteki içerik artıkça istediğimiz bilgiye erişebilme şansımız azalıyor. Bu nedenle arama motorlarının istediğimiz bilgiyi daha üst sıralarda göstermesine veya sosyal medya platformlarının ilgilendiğimiz haberleri karşımıza çıkarmasına ihtiyaç duyuyoruz. Platformlar, önce aradığımız veya görmek istediğimiz içeriğin ne olduğu hakkında bir tahminde bulunuyor; daha sonra da bu içeriği sıralıyor. İçerik denetiminde olduğu gibi yine birçok kullanıcı gösterilen arama sonuçlarını gerçekliğin bir temsili olarak görüyor.

Örneğin, arama denilince ilk aklama gelen, arama pazarının %92,19’unu elinde bulunduran Google’a bakalım. Google, kullanıcı alışkanlıklarından elde ettiği verilerle kullanıcılara daha uygun sonuçlar gösterebiliyor. Bu nedenle, her kullanıcı aynı arama sonucunu göremeyebiliyor (Google son zamanlarda bu algoritmadan vazgeçtiğini söylemesine rağmen DuckDuckGo bunun devam ettiğini iddia ediyor). Şirket, arama sonuçlarının sıralanmasında insan müdahalesi olmadığını belirtiyor. Google, arama işlemini yaparken ilk başta kullanıcının niyetinin ne olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Güncel bir olay hakkında arama yapıyorsa çıkan sonuçların da güncel olmasına dikkat ediyor. Eğer bir siteye, diğer sitelerden aranan konuyla ilgili referans verilmişse bu site arama sonuçlarında daha üst sıralara çıkarılabiliyor. Sitenin kullanımının kolay olması da üst sıralarda yer almasına katkıda bulunuyor (Singh, 2019b).

Arama sıralamasını etkilemek isteyenler arama algoritmasının nasıl çalıştığını ve hangi kriterleri göz önünde bulundurduğu çözmeye çalışıyorlar. Böylece kendi sitelerini arama sonuçlarında üst sıralara taşıyabiliyor. Google da bu tip müdahalelere karşı algoritmalarında değişiklikler yapabiliyor. Google, arama motorunun bir sayfanın yerinin belirlenmesinde yararlılık ve ilgililiğin belirleyici olduğunu, ideolojik ve politik bakış açılarının etkili olmadığını söylüyor. Fakat algoritmalar tarafsız değiller. Algoritmaların yararlandığı sinyaller belirli içerikleri üst sıralara taşımak üzere tasarlanmış. Arama motoru algoritmaları bazı toplumsal stereotipleri pekiştirebiliyor ve toplumun marjinal kesimlerini olumsuz etkileyebiliyor. Noble’nin (2018) Algorithms of oppression: How search engines reinforce racism adlı kitabında ayrıntılı olarak tartıştığı gibi Google’ın arama sonuçları ırkçı ön yargıları yeniden üretebiliyor.

Sosyal medya platformlarının kullanıcının takip ettiği kişilerden gelen içeriği seçmesinde ve sıralamasında da benzer problemlerle karşılaşıyoruz. Facebook ve Twitter gibi platformlar, kullanıcıları çevresindeki olaylardan haberdar ederken bazı seslerin diğerlerinden daha fazla duyulmasına neden oluyor. Kişiye özel içerik seçme ve sıralama insanların ağındaki ve dünyadaki gelişmelere dair algısını etkiliyor. Bu nedenle, sosyal medyada yazmak kadar “neden bunu okuyorum (ya da görüyorum)?” sorusunun da ifade özgürlüğünün bir parçası olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Bu sorunun diğer yüzünde yazdıklarımı kimler görecek ve okuyabilecek sorusu bulunuyor. Geleneksel basın organlarının denetimine ve sansürüne itiraz ederken görünmez denetim, sıralama ve iletim ifade özgürlüğü için daha büyük bir tehlike olarak karşımıza çıkıyor.

Önerme

Şirketlerin reklamcılığa dayalı iş modelleri, yapabileceklerinin sınırlarını da belirliyor. 2016 seçimindeki skandallar Jack Dorsey, Mark Zuckerberg, Sergey Brin ve Larry Page kötü insanlar olduklarından değil, iş modellerinden kaynaklandı. Platformlarda çalışan algoritmalar kullanıcılara sürekli bir şeyler önerirler: Arkadaş, makale, gündemdeki konular, iş, ürün (kitap, ayakkabı veya bir politikacı!). Fakat reklamcılığa dayalı iş modelleri, sadece ihtiyaç sahipleri ile bunları sunan şirketleri eşleştirmez. İnsanların belirli bir ürüne ihtiyaç duymasını sağlamak da işin bir parçasıdır. Dolayısıyla algoritmik sistemler kullanıcıların ne göreceğine karar vermekle kalmaz, isteklerini de şekillendirmeye çalışır.

Öneri sistemlerinde başlıca üç algoritmaya başvurulur. Birincisi, kullanıcıya daha önce ilgi gösterdiği içeriklerle ilişkili şeylerin önerilmesidir. Burada diğer kullanıcıların deneyimleri dikkate alınmadan, sadece kullanıcının geçmiş davranışları dikkate alınarak öneriler sunulur. İkincisinde ise diğer kullanıcıların deneyimleri de dikkate alınarak benzer kullanıcılara benzer öneriler getirilir. Burada ürünün kendi başına özelliği öneride etkili olmaz. Üçüncüsünde hem kullanıcının hem de ürünün nitelikleri dikkate alınır. Örneğin, kişinin öz geçmişiyle iş ilanı eşleştirilirken. Öneri sistemleri kimi zaman da bu üçünün sentezine dayanan algoritmalar kullanırlar (Singh, 2020).

Platformlar kullanıcıyı olabildiğince sitede tutmak için onun ilgisini çekebilecek şeyler önerirler. Kullanıcının platformda geçirdiği zamanın artması platformun reklam pazarındaki değerini artırır. Dolayısıyla Youtube’da kullanıcılara içerik önerilirken hedef haber sitelerinde olduğu gibi çok sayıda videoya tıklatmak değil onun sitede kalmasını (izlemesini) sağlamaktır. Bugün Youtube’un öneri sistemi, kullanıcıların platformda geçirdiği sürenin %70’inden sorumludur. Bir şeye bakacağım diye siteye girersiniz ve çıkmakta zorlanırsınız. İnsanların %81’i arada sırada Youtube’daki önerileri dikkate aldığını, %15’i de önerilen videoları düzenli olarak izlediğini söylüyor (age).

Denetleme ve sıralamada olduğu gibi bu sistemlerin şeffaf olmaması yine büyük bir problemdir. Youtube, 2016 seçimlerinden aldığı dersle yalan haber ve komplo teorilerinin yayılmasını engellemek için algoritmasında değişiklikler yapıyor. Ancak platform hâlâ şeffaf olmadığı gibi öneri sistemi hakkında yapılan uyarıları ve tavsiyeleri görmezden gelmeye devam ediyor.

Kararlarda Şeffaflık, Adalet ve Depolitizasyon

Son zamanlardaki tartışmaların temelinde sosyal medya platformlarındaki politik mesajların nasıl ele alınacağı sorunsalı var. Ne kadar iyi yürekli ve ifade özgürlüğüne (!) bağlı CEO’lar olsalar da iş modelleri Jack Dorsey ve Mark Zuckerberg’in radikal adımlar atmalarına izin vermeyecektir. Sürekli artan enformasyon ve güvenlik ihtiyacı platformlara önemli sorumlulukla yüklüyor. Algoritmik sistemlerden yararlanmak zorundalar. Fakat bu sistemlerin şeffaf olmaması, sorgulanamaması ve tam olarak anlaşılamaması çeşitli sorunlara neden oluyor. Gorwa vd (2020) bu sorunları üç başlık altında inceliyor: Kararlarda şeffaflık, adalet ve depolitizasyon.

İçeriğin denetlenme ve buna bağlı olarak kaldırılma süreci şeffaf değil. Gorwa vd (2020), şeffaflığın algoritmik sistemlerdeki tüm sorunların panzehri olmadığını ama insanların içinde yer aldıkları yönetişim örüntülerini anlayabilmeleri için gerekli olduğunu, bu olmadan ifade özgürlüğü hakkındaki önemli kararların alınmasının ve uygulanmasının zor olacağını savunuyorlar. Ancak Gran vd’nin (2020) gösterdiği gibi Norveç gibi dijitalleşmenin yüksek olduğu bir ülkede bile platformların öneri ve sıralamaları hakkındaki farkındalık düzeyi düşük. Popülasyonun %61’i algoritmalar hakkında ya hiç bir şey bilmiyor ya da çok az bilgiye sahip. Algoritmik kararlar hakkındaki farkındalık artmadan şirketleri şeffaf olmaya zorlamak zor görünüyor.

Algoritmalar, belirli içerikleri tespit etmede başarılılar. Örneğin, açık ırkçı ifadeler içeren mesajları fark edebiliyorlar. Fakat belirli bir içeriği otomatik olarak engellemek bazı grupları daha dezavantajlı yapabiliyor. Bir platformun politikası doğrultusunda nefret söylemini tespit amacıyla oluşturulmuş bir algoritma belirli bir sosyal grup tarafından kullanılan dili uygunsuz olarak etiketleyerek grubun kendini ifade edebilme olanaklarını sınırlayabilir. Bu nedenle, algoritmaların eğitildikleri veri kümeleri ve aldıkları kararlar hakkında kullanıcıların bilgi sahibi olması, itiraz etme kanallarının iyi işlemesi adaletsizlikliğin giderilmesinde önemlidir.

İfade özgürlüğü güzellemeleri ABD’li teknoloji şirketlerinin açıklamalarında önemli bir yere sahip olmasına rağmen Web 2.0 demokrasilerinden geriye kalan depolitizasyon, ifade özgürlüğünün politik niteliğini yitirmesi, oldu. Bir gazetenin veya televizyonun belirli kişilere ve konulara yer vermesi veya vermemesi politik bir karardır. Karar, bu çerçevede tartışılır. Fakat algoritmaların telif hakkı veya terörizm gibi karmaşık, gri bölgelerle dolu alanlarda aldığı kararlar politik bir tartışmaya açık olmadığından demokrasinin gelişimini engelliyor. Gorwa vd’nin (2020) belirttiği gibi Facebook, platformunda yer alan terörist içeriğin %99.6’sını kaldırdığını duyururken hem teknik becerisiyle hem de topluluğu teröristlerden koruyan bir kahraman olmasıyla övünüyor. Facebook, açıklamalarında El Kaide ve IŞİD hakkındaki içerik raporlarına yer veriyor. Ya diğer teröristlere ait içerikler? Terörist olanı ve olmayanı ayırmak için sistem hangi kriterleri dikkate alıyor, hangi eğitim verilerinden yararlanıyor? Bunlar ifade özgürlüğü kapsamı dışında tutulan sorulardır.

Trump’ın mesajlarını etiketleyerek kullanıcıları uyarmak ya da uyarmamak…

Sosyal medya platformlarında politik reklamlara izin vermeke ya da vermemek…

Ama asıl mesele şirketlerin kimin konuşup, kimin susacağına karar veren kurumlar haline gelmiş olması. İfade özgürlüğüne yasalar değil de artık platformlar karar veriyorsa büyük bir sorunumuz var demektir.

Kaynaklar:

Assange, J. (2014). When Google Met Wikileaks, OR Books

Gorwa, R., Binns, R., & Katzenbach, C. (2020). Algorithmic content moderation: Technical and political challenges in the automation of platform governance. Big Data & Society, 7(1), 2053951719897945.

Gran, A. B., Booth, P., & Bucher, T. (2020). To be or not to be algorithm aware: a question of a new digital divide?. Information, Communication & Society, 1-18.

Murugesan, S. (Ed.). (2009). Handbook of research on Web 2.0, 3.0, and X. 0: technologies, business, and social applications: Technologies, business, and social applications. IGI Global.

Noble, S. U. (2018). Algorithms of oppression: How search engines reinforce racism. nyu Press

Singh, S. (2019a), How Internet Platforms Are Using Artificial Intelligence to Moderate User-Generated Content, Open Technology Institute, https://www.newamerica.org/oti/reports/everything-moderation-analysis-how-internet-platforms-are-using-artificial-intelligence-moderate-user-generated-content/, son erişim 19.06.2020

Singh S(2019b), How Video and E-Commerce Platforms Use Recommendation Systems to Shape User Experiences, Open Technology Institute, https://www.newamerica.org/oti/reports/rising-through-ranks/, son erişim 19.06.2020

Singh S(2020), How Video and E-Commerce Platforms Use Recommendation Systems to Shape User Experiences, Open Technology Institute, https://www.newamerica.org/oti/reports/why-am-i-seeing-this/, son erişim 19.06.2020

Yablon, R. (2020). Political Advertising, Digital Platforms, and the Democratic Deficiencies of Self-Regulation.

30 Ağustos 2020

Posted In: Algoritmalar, Düzenleme, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Haktivizm, ifade özgürlüğü, Nefret Söylemi, Öneri Sistemleri, Özgür yazılım, Platformlar, sosyal ağlar, Trump, Twitter, Web 2.0, Yapay Zeka, YZ

Yeni İnternetimiz Nasıl Olacak?

6 Nisan günü Twitter’a ve Youtube’a erişimin mahkeme kararı doğrultusunda engellendiği duyuruldu. İlgili karar sadece Twitter’a veYoutube’a yönelik olmayıp Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınması görüntülerini yayınlayan tüm web sitelerini kapsıyordu (http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/28662617.asp, http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49579):

Milli Güvenliği ve Kamu Düzenin Korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu görevlileriyle vatandaşların internet ortamında yer alan yasa dışı içerikler nedeniyle mağdur olmaması, zarara uğramaması, hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi amacıyla talebin kabulüne karar verilmiştir.

Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınması görüntülerini halen yayınlamakta olan Google adlı arama motoru ile aynı yer sağlayıcı üzerinden yayın yapan YouTube adlı internet sitesinden görsel ve videoların, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun’un 8/2. maddesi uyarınca içerikten çıkarılmasına, mümkün olmadığı takdirde erişimin engellenmesine hükmedilmiştir.

İlerleyen saatlerde, şikayet edilen içeriklerin kaldırılmasıyla beraber sözkonusu sitelere yönelik engellemeler de kaldırıldı. Şimdilik…

Nitekim 27 Mart 2015 tarihinde kabul edilen ve 15 Nisan 2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6639 sayılı kanunun 29. maddesiyle, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un 8. maddesi genişletildi. 8. maddede erişimin hangi durumlarda engellenebileceği yer almaktadır:

a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1) İntihara yönlendirme (madde 84),

2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),

3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),

4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),

5) Müstehcenlik (madde 226),

6) Fuhuş (madde 227),

7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),

suçları.

b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar

“Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” başlığıyla eklenen 8/A maddesi ise son derece belirsiz ve keyfi uygulamalara açıktır:

MADDE 8/A – (1) Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Başbakanlık veya millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması ile ilgili bakanlıkların talebi üzerine Başkanlık tarafından internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Karar, Başkanlık tarafından derhâl erişim sağlayıcılara ve ilgili içerik ve yer sağlayıcılara bildirilir. İçerik çıkartılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği, derhâl ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilir.

(2) Başbakanlık veya ilgili Bakanlıkların talebi üzerine Başkanlık tarafından verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi hâlde, karar kendiliğinden kalkar.

(3) Bu madde kapsamında verilen erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilir. Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir.

(4) Bu madde kapsamındaki suça konu internet içeriklerini oluşturan ve yayanlar hakkında Başkanlık tarafından, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur. Bu suçların faillerine ulaşmak için gerekli olan bilgiler içerik, yer ve erişim sağlayıcılar tarafından hâkim kararı üzerine adli mercilere verilir. Bu bilgileri vermeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, üç bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.

(5) Bu madde uyarınca verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen erişim sağlayıcılar ile ilgili içerik ve yer sağlayıcılara elli bin Türk lirasından beş yüz bin Türk lirasına kadar idari para cezası verilir.

Yeni düzenleme, idareyi yargının görev ve yetkileriyle donatarak erkler ayrılığına zarar vermektedir. Daha da önemlisi, bu düzenlemeyle hukuki belirlilik ilkesinden uzaklaşılmıştır. Hukuki belirlilik ilkesi, “yasama organı tarafından meydana getirilmiş tüm düzenlemelerin, gerek idare, gerekse bireyler bakımından hiçbir tereddüte mahal bırakılmaksızın anlaşılabilir olması, yaptırımların neden ve sonuçlarının açık ve anlaşılır olması, kamu otoritelerinin, kanun tarafından yetkilendirilmiş dahi olsa, keyfi şekilde takdir hakkı kullanması ihtimalini barındırmaması olarak anlaşılmalıdır” (Ünsal, 2015). Önümüzdeki günlerde, “can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması” gibi belirsiz gerekçelerle engellenen sitelere rastlanacaktır. Bir sitenin ya da sitede yer alan herhangi bir içeriğin can ve mal güvenliğini, milli güvenliği, kamu düzenini ya da genel sağlığı nasıl tehdit edeceği; içeriğin kaldırılmasının ya da siteye erişimin tamamen engellenmesinin bu tehdidi nasıl ortadan kaldıracağı yakın zamanda görülecektir. Buna göre, yetkililerin yalanlamalarına rağmen salgın olduğunu iddia eden web sitelerinin içeriği genel sağlığı korumak amacıyla engellenebilecek. Seçim tartışmalarının en kızıştığı anda bir sosyal medya sitesine erişim hukuka aykırı da olsa üç gün engellenebilecek (“Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar”).

Böylece “Yeni Türkiye”nin yeni interneti için önemli bir adım atılmış oldu. Önümüzdeki günlerde bu yeni düzenleme, Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşınacak (ayrıntılı bilgi için bkz Ünsal (2015)). Ama nasıl bir internetimizin olacağı, toplumsal muhalefetin tepkilerine ve sansüre karşı uygulayacağı stratejiye bağlı olacak.

Yakında “Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi” adlı bir kitap yayımlanacak. Henüz hazırlanmakta olan kitabın yayımlanacağı zamanı ve hangi yayınevinden çıkacağını bilmiyorum. Ama Füsun S. Nebil’in turk-internet.com sitesindeki yazısında kitabın içeriği ve yaklaşımı hakkında bilgi veriliyor. Kitap, 1999-2015 arasındaki dönemi beş fazda inceliyor (2015a):

  1. 2005 Öncesi
  2. 2005-2007 Arası (5651 Öncesi Yoğun Engelleme Dönemi ve 5651′ Giden Yol)
  3. 2008-2014 Arası (Osman Nihat Şen Dönemi TİB Uygulamaları)
  4. 2011 Güvenli İnternet Dönemi
  5. Torba Kanunlar – Kanunlar Dönemi / 2014 Sonrası

Kitabın ilk iki bölümü turk-internet.com sitesinde özetlenmiş. Nebil, “değişmiyor ki” denilse de sivil toplum tepkilerinin zaman zaman etkili olduğunu ve bu nedenle her bölümün sonuna bir sivil toplum karnesi konulduğunu belirtmekte. 2005-2007 dönemi, sivil toplumdaki farkındalığın ve birlikte iş yapma kültürünün zayıf olduğu, 5651 sayılı kanun öncesinde ise sivil toplumun daha duyarlı davrandığı görülmekte. Nebil bu dönemi şöyle değerlendirmekte (2015b):

Ancak yine de sorunların yeterince takip edilmediği ve “çözüm” yani “yapıcı eleştiri” yerine “çözümsüzlük” üzerine gidildiği durumlar da oldu.

TBMM’deki kanun takibi konusu ise, bugün bile yapılmıyor. O gün de yapılmadı. Bununla kastettiğimiz, komisyonlardaki çalışmalara katılmak ve kanun tasarıları ile ilgili konulara müdahil olmaktır. Meslek kuruluşu olan sivil toplum örgütleri bunu ciddiye alıyor ama tüketicileri ya da kullanıcıları temsil eden sivil toplum örgütlerinin bu konuya (mesela kadınla ilgili sivil toplum örgütlerinin yaptığı kadar) katılmadıkları görülüyor. Bu önemli bir eleştiri konusudur.

Muhtemelen kitabın daha sonraki bölümlerinde sivil toplum için daha olumlu değerlendirmeler yer alacaktır. Sansüre ve filtreye karşı eylemlerde apolitik denilen bir kuşağın sokaklara döküldüğü görüldü. Gezi’nin habercilerinden biriydi.

Ancak yine de Türkiye’deki site engelleme/kapatmalara karşı oluşan tepkiler değerlendirildiğinde toplumsal muhalefetin İnternet’te somut bir stratejisinin olmadığı görülmektedir. İnternetteki özgürlük alanlarını genişletmeyi hedefleyen değil, devletin hamlelerine karşı harekete geçen tepkisel bir muhalefet vardır. İnternette özgürlüğün devletle sivil toplum arasında olduğuna dair bir yanılsama yaygındır; böylece şirketler uzaklarda, tarafsızlıklarını ve saygınlıklarını korumaya devam edebilmektedir. Bu nedenle mücadele de sadece devletin etki alanının sınırlandırılmasına, devletin müdahalelerinden özgürlük sorununa indirgenmektedir. Ancak eşitlik, kullanıcıların internetin gelişiminde söz ve karar hakkı olmadan, özgürlük ve özgürlük mücadelesi de eksik kalmaktadır.

Günümüzde İnternet denilince ilk akla gelen sosyal medya olmaktadır. Kullanıcılar internete değil, Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal medya sitelerine girmektedir. Dolayısıyla, kullanıcıları çoğu zaman ilgilendiren belli başlı sosyal medya sitelerine erişip erişemedikleridir. Bu çerçevede, Nisan ayında yaşanan site engelleme sürecine tekrar döndüğümüzde sürecin ilgili web sitelerinin şikayet konusu olan içeriği sitelerinden kaldırmaları ile sonuçlandığı görülmektedir. Asıl sorun da sorunun sorunun çözülmüş gibi göründüğü noktada başlamaktadır. Prof. Dr. Yaman Akdeniz Twitter’ın talep edilen içerikleri kaldırmasını şöyle yorumlamaktadır (bkz. http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49578):

Twitter’ın Anayasa Mahkemesinin kararından bu yana Türkiye ile ilgili politikası başından sonuna kadar yanlış. İçerik temizlemenin ya da gelen talepleri uygulamanın yöntemi bu olmamalı. Göreceksiniz talepler seçimlere kadar daha da artacak.

Twitter tabi ki engelli kalmasını istemiyoruz ama bunu bu şekilde yapması, Türkiye’nin ifade özgürlüğü sorunu açısından da uygun olmayan bir yaklaşım. Hiçbir tartışma yapılmadan, çarşaf listeler halinde talep edilen içerikler ve sadece tweet değil, hesaplar da dahil kaldırılıyor.

Twitter kullanıcılarının kendilerini ifade edecekleri bir ortam sunmakla övünüyor. Ama bu ne kadar güvenilir? Ya da bu ne kadar özgür?. Bu soruları sormak lazım. Bunu çok sorunlu buluyorum. Facebook da yapıyor, muhtemelen Youtube’de yapacak.

Bu sosyal medya firmalarının amacı kullanıcılarını mutlu etmek olmalıdır. Ama bu mutluluk “hükümetin müsade ettiği kadar” gibi değil ya da “erişime engelli olmayayım da ne olursa olsun” olmamalıdır.

Dolayısıyla Twitter ve diğerleri açık kalmak adına hükümetin talebini yerine getirdiler; bundan sonra da yerine getirmeye devam edecekler. Arap Baharı’ndan sonra Facebook ve Twitter gibi sosyal medya sitelerine farklı değerler yüklenmiş olmasına ve Türkiye’de egemenlerce baş belası olarak görülmesine karşın her ikisi de kar amaçlı sosyal medya siteleridir. Politik amaçlar için kullanımları istisnadır. 2009, 2010, 20111 ve 2012 yıllarındaki moda konulara (TT – Trendind Topic) bakıldığında ağırlığın eğlence dünyası ile ilgili olduğu görülmektedir. En çok takipçisi olan hesaplar da bununla ilişkilidir (Fuchs, 2013):
popular_twitter

Sosyal medya şirketlerinin iş modelleri kullanıcı verilerinin metalaşması üzerine kuruludur. Televizyonlar izleyicilerini, radyolar dinleyicilerini ve gazeteler okuyucularını reklam şirketlerine satmaktadır. İnternetin diğer medyalardan farkı ise hedefli reklamcılığı kolaylaştırması ve reklam şirketlerine daha cazip fırsatlar sunmasıdır. Örneğin bir televizyon program içinde yayınlanacak reklamda, programın içeriği veya yayın saati gibi kriterler dikkate alınsa bile reklam herhangi bir izleyiciye yöneliktir. İnternet reklamları ise kullanıcının eğilimlerini dikkate alır. Arama motorlarındaki aramalar, sosyal medyadaki hareketler, gezilen siteler, eposta içerikleri vs analiz edilerek doğrudan belirli bir kullanıcıyı hedefleyen reklamlar gösterilir.

İnternetin diğer medyalardan ikinci farklılığı ise sosyal medya uygulamalarıyla gündeme gelmiştir. Bir televizyon veya radyo, kamu hizmeti yayıncılığı yapmıyorsa ve kendi faaliyeti dışında bir geliri yoksa reklamdan elde edeceği gelire ihtiyacı olacaktır. Fakat izleyiciler reklamlardan pek hoşlanmazlar; eğlencelerinin kesilmesini istemezler. Bir televizyon kanalı izleyicilerini kaybetmek istemiyorsa izleyicinin dikkatini metalaştırırken dikkatli olmalı ve izleyiciyi televizyona bağlayacak programlar üretmelidir. Sosyal medyada ise içerik kullanıcılar tarafından üretilir. Örneğin, Facebook ile aynı teknik işlevlere sahip bir sosyal medya sitesini teknik olarak tasarlamak zor değildir. Facebook gibi bir web sitesi geliştirirseniz bu sizi Mark Zuckerberg kadar zengin yapmaz. Facebook’u Facebook yapan içeriğidir, bir diğer deyişle kullanıcıların Facebook üzerindeki etkinlikleridir. Facebook, bu etkinlikleri artırmak ve kullanıcıların sitede daha fazla zaman geçirmesini sağlamak için çeşitli oyunlar ya da uygulamalar geliştirebilir; yazılım şirketlerine bu yönde ödeme yapabilir. Ama yeni kullanıcıları Facebook’a çeken, onların sitede daha fazla zaman geçirmesini sağlayan ve reklam şirketlerine satılan kullanıcıların etkinlikleri olacaktır. Kısacası, televizyon ya da radyo programlarında içerik medya sahibi tarafından oluşturulurken sosyal medyada kullanıcıların metalaşmasının yanında karşılığı ödenmeyen, el konulan bir emek vardır.

Sosyal medya kullanıcıları sömürülmektedir; şirket sahiplerinin karına kar katmaktadır. Sosyal medyadaki etkinliklerin eğlenceli olması sömürü gerçeğini değiştirmemektedir. Ücretli emekte olduğu gibi bir ücret ilişkisi yoktur. Köle emeğinde olduğu gibi insanlara çalışmazlarsa ölecekleri tehdidi yapılmamaktadır. Ama Facebook etrafında kurulan sosyal ağ, özellikle genç insanları ağa dahil olmaya zorlamaktadır; ağda olmamak bir eksiklik haline gelmektedir. Ağa dahil olmadıklarında yalnız kalacaklardır ve çevrelerindeki organizasyonlardan haberdar olamayacaklardır (Fuchs, 2014 s. 254-255).

Ülkemizde de toplumsal hareketlerden uzak kalacağı savunmasıyla Facebook’un gönüllü emekçisi olan sosyalistler yok mu?

Facebook, Twitter, Google vb şirketlerin iş modellerinin temelinin karşılığı ödenmeyen kullanıcı emeği olduğu dikkate alındığında bu şirketlerin hükümetlerin sansür taleplerine karşı tavırları daha anlaşılır olacaktır. Doğaldır ki şirketlerin devrim yapmak, toplumu demokratikleştirmek gibi hedefleri yoktur. İçerik kaldırma talebine Twitter’ın olumlu yanıt vermesi tutarlı bir harekettir. Twitter, Türkiye’deki kullanıcı emeğinden tamamen mahrum kalmak istememektedir. Hükümetle yaptığı işbirliğinin kullanıcıların tepkisine ve Twitter’dan kopmalarına (dolayısıyla emek gücü kaybına) neden olabileceğini düşünselerdi daha temkinli davranacaklardı.

Aslında temel sorun mülkiyet ilişkilerinin ve bunun kararlara yansımasının göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Facebook’un en tepesinde bulunan 12 kişi, hisselerin %61,1’ine sahiptir. Facebook’ta hisse sahibi şirketler ise şunlardır: Accel Partners, DST Global Ltd., Elevation Partners, Goldman Sachs, Greylock Partners, Mail.ru Group Ltd, Meritech Capital Partners, Microsoft, Reid Hoffman, T. Rowe Price Associations Inc., Tiger Global Management and Valiant Capital Opportunities LLC. Facebook’ta söz sahibi olanlar Facebook’un üst düzey yöneticileri ve bu şirketlerdir; şirketi var eden kullanıcılar değil. Facebook’un gizlilik politikası, hangi kullanıcı verilerinin toplanıp satılacağı, sitede varsayılan ayarın hedefli reklamların kabulü mü reddi mi olacağı, siteye kayıt için gerekli veriler hakkında kullanıcıların söz ve karar hakkı yoktur (age, s.256). Sık sık sosyal medyanın katılımcılığından söz edilir; ama katılımcılık popüler sosyal medya sitelerinin yönetiminde geçerli değildir. Önümüzdeki günlerde daha sık göreceğimiz gibi siteden silinecek içerik ya da kullanıcı hesabı hakkında kullanıcıların söz hakkı olmayacaktır.

Aynı eşitsizlik, diğer özel mülk sosyal medya siteleri için de geçerlidir. Twitter’ın iş modelinde, müşterilerinin talepleri doğrultusunda belirli bir tweetin, hesabın veya konunun (trend) öne çıkarılması vardır (http://www.bbc.com/news/business-24397472). Bunun dışında, normal kullanımda hangi konunun öne geçeceğini, TT olacağını belirleyen algoritmalar açık değildir (https://support.twitter.com/articles/101125-faqs-about-trends-on-twitter). Şirket, enformasyon akışını, ağ bağlantı hızınızdan bağımsız olarak, yavaşlatabilir. Pentland’ın (2014) belirttiği gibi enformasyon akış hızındaki bir değişim ağda beklenmedik sonuçlar doğurabilir.

Kısacası, özel mülk sosyal medyada,

  • Kullanıcılar, mülkiyeti elinde bulunduranların çizdiği çerçevede hareket etmektedir
  • Kullanıcılar sömürülmekte, verileri metalaşmakta ve tek zenginleşen şirket hissedarları olmaktadır
  • Kullanıcılar, üyesi oldukları sosyal medyaya katkıda bulundukça o medyayı daha da zenginleştirmekte ve güçlendirmektedir.Daha sonra ayrılmak isteseler bile “ayrılırsam, zengin bir sosyal ağdan kopacağım, yalnız kalacağım” endişesi başka alternatiflere yönelmeme konusunda bir baskı oluşmaktadır.

Bu nedenle, yalnızca sansüre karşı özgürinternet talep etmek yeterli değildir. İnternetin kullanıcıların karar mekanizmalarında söz sahibi olduğu, eşitlikçi ve işbirliğine dayalı ağlarla örülmesi gerekmektedir. Bu da internetin ticarileşmesine karşı çıkabilmek demektir!

İşehttps://prism-break.org/en/all/#social-networks adresinde yer alan özgür sosyal ağlardan biri denenerek başlanabilir. Önerim, Diaspora* sosyal ağıdır (https://diasporafoundation.org). Ağa http://podupti.me/ adresinde belirtilen sunuculardan biri kullanılarak dahil olunabilir.

Burada yine, “ama tüm arkadaşlarım ve hedef kitlem Facebook’ta ya da Twitter’da. Bu ağları terk edemem.” diyenler olacaktır. İnsanlar haklı olarak sadece kendi kitlesine yayın yapan televizyonların, radyoların ve gazetelerin durumuna düşmek ve en geniş kitleyle bağlantıyı koparmak istemeyecektir. Sadece X örgütünün/partisinin üyelerinden oluşan bir ağ pek cazip değildir.

Ancak Diaspora* klasik bir alternatif medya değildir. Diaspora*’da ikili bir sosyal ağ kurabilir. Diaspora üzerinden diğer ağlara da mesaj göndermek mümkündür. Bir yandan Diaspora*’da şirketlerden bağımsız, özgür bir ağ kurarken diğer yandan Diaspora* üzerinden Facebook ve Twitter hesaplarınıza mesaj gönderebilirsiniz. Diaspora*’daki sosyal ağ büyüdüğünde ne Facebook’a ne de Twitter’a ihtiyacımız kalacaktır.

Zor ve imkansız mı? İnsanları eşit ve özgür sosyal medya için ikna edebilir miyiz?

Denemeden bilemeyiz.

Bunun için (en başta kendimizi!) ikna edemiyorsak, başka bir dünya için ikna edebilir miyiz?

Üstelik aynı senaryoyu izlemekten sıkılmadık mı? Hükümet “içerik kaldırılsın” der, popüler sosyal medya şirketleri de, siteleri tamamen engellenmesin, diğer kullanıcılar mağdur olmasın bahanesinin arkasına sığınarak gerekeni yapar.

Dolayısıyla yeni internetimizin nasıl olacağı bize bağlı…

 

 

Kaynaklar

Fuchs, C. (2013). Social media: A critical introduction. Sage.

Fuchs, C. (2014). Digital Labour and Karl Marx. Routledge.

Nebil, F. S. (2015a), Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi – Bölüm 1 (2006 Öncesi), http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49419, son erişim 19/04/2015

Nebil, F. S. (2015b), Türkiye’de Site Engelleme/Kapatma ve Sivil Toplum Yaklaşımı Tarihi – Bölüm 2 (2007- 5651’e Giderken), http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=49420, son erişim 19/04/2015

Pentland, A. (2014). Social Physics: How Good Ideas Spread-The Lessons from a New Science. Penguin.

Ünsal, B. (2015), AYM 5651 Yeni Hükümler, http://www.unsalgunduz.av.tr/wp-content/uploads/2015/04/AYM-5651-Yeni-Hukumler-White-Paper.pdf, son erişim 19/04/2015

 

 

 

4 Haziran 2015

Posted In: Diaspora, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Gözetim, ifade özgürlüğü, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Sosyal medya, Twitter

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com