Teknoloji Mitleri

Her 100 metrede bir polis gözetleme binasının önünden geçiyorsunuz. Cadde köşelerine ve elektrik direklerine yerleştirilen kameralar yüzünüzü algılıyor ve hareketlerinizi takip ediyor. Farklı kontrol noktalarında polis memurları kimlik kartlarınızı, irisinizi ve telefonunuzun içeriğini tarıyor. Süper market ve bankalarda yeniden taranıyorsunuz. Çantanız x ışını cihazından geçerken polisler ellerindeki çubuklarla üstünüzü arıyor. Bu uygulama, özellikle belirli bir etnik gruba üyeyseniz geçerli. Biyometrik verileriniz, veritabanlarındaki kimlik bilgileriniz ile eşleştirildikten sonra güvenilir, normal ve tehlikeli olarak sınıflandırılıyorsunuz. Müze ve alışveriş merkezi gibi yerlere girişiniz, otellerde konaklamanız, yakıt almanız, bir apartman dairesini kiralamanız veya iş başvurunuz bu sınıflandırmaya göre değerlendiriliyor (https://www.nytimes.com/2018/02/03/opinion/sunday/china-surveillance-state-uighurs.html ve https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-01-17/china-said-to-test-facial-recognition-fence-in-muslim-heavy-area).

Bir karşı ütopya gibi görünse de Çin’in kuzeybatısındaki Uygurlar, bu şartlar altında yaşamaktadır. Çin’in bir tarafında kurşun hızında trenler, lüks alışveriş merkezleri ve tüketiciler için ileri teknoloji uygulamaları varken Sincan Uygur Özerk Bölgesi adeta bir gözetim teknolojileri laboratuvarı olarak çalışıyor. Tehlikeli olarak sınıflandırılan biri güvenli olarak işaretlenmiş bir bölgeye 300 metreden fazla yaklaşırsa yetkililer hemen harekete geçiyor. Görünmez ama etki alanı geniş ve derin bir iktidar var. Uygurlar’ın DNA bilgileri devlet tarafından yapılan sağlık taramalarında toplanmış. Tüm araçlara GPS takip cihazları kurulmuş. Mobil telefonlara casus yazılım kurma zorunluluğu var. Polisin insanlar arasındaki iletişimi izlemesine imkan veren WeChat uygulaması dışında bir iletişim yazılımı kurmak yasak. Uygurlar bir bıçak aldıklarında kimlik numaraları bıçağın ağzına kare kod olarak işleniyor.

Bir zamanlar, kimlik soran görevliler otoriterliğin sembolüydü. Şimdi daha “ileri” bir aşamadayız. Amerikalılar’ın fotoğraflarından bir veritabanı oluşturmaya çalışan FBI’ın çalışmaları henüz deney aşamasında olmasına karşın Çin yönetimi kurduğu dijital gözetim sistemi ile diğer ülkelerin bir adım önüne geçmiş durumda. Ayrıca Çin, 17,3 milyar dolarlık küresel video gözetim piyasasının %46’sına, verileri analiz eden derin öğrenme destekli sunucuların da dörtte üçüne sahip. 2015’te Çin’in iç güvenlik için 146 milyar dolar ayırdığı duyurulmuştu; bu miktar, o zamanki askeri bütçeden daha fazlaydı. Sincan’daki uyarı sisteminin geliştirilmesine Uygurlar’ın 2013 ve 2014 yıllarındaki ölümcül saldırıları ve bazı Uygurlar’ın şu anda Suriye’de savaşıyor olması nedeniyle, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in emriyle başlanmış. Sistem, terörist faaliyetleri önceden tespit edebilmek amacıyla sıradan vatandaşların işleri, hobileri, tüketim alışkanlıkları gibi davranışları hakkında veri toplayan, devlet destekli Çin Elektronik Teknoloji Grubu tarafından geliştiriliyor. Gözetim ve sansür denilince ilk akla gelen ülke Çin olsa da Arap Baharı’ndan sonra bazı Arap ülkelerinin gözetim amacıyla bu tip sistemlere sahip olduğunun ortaya çıktığını hatırlayalım. Çin’in uyarı sistemine benzer sistemleri yakın zamanda başka ülkelerde de görebiliriz. ABD de nüfusun geneli üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı gözetim faaliyetlerine 11 Eylül terörist saldırıları sonrası hız vermiş ve gözetim faaliyetlerinin meşruluğunu yine terörizme karşı mücadeleye dayandırmıştı. 2013 yılında ortaya çıkan PRISM projesi de ABD’nin kapsamlı bir gözetim sistemi geliştirmek istediğini gösteriyordu (https://www.theguardian.com/world/2013/jun/06/us-tech-giants-nsa-data). Dolayısıyla yalnız Çin’de değil, başka ülkelerde de özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik genel bir eğilimden söz edilebilir.

Hükümetlerin internete yönelik sansür ve gözetim uygulamaları kabul edilemez. Ama teknoloji şirketlerinin gündelik yaşamı ve emek sürecini doğrudan etkileyen yeniliklerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Robotların insanları işsiz bırakıp bırakmayacağı tartışılırken Amazon’un geliştirdiği bileklikler insanların robotlaştırılmasının önünü açıyor. Bu bileklikler çalışanların hareketlerini takip ediyor ve yanlış bir şey yaptıklarında onları uyarıyor. Amazon’un yeni teknolojileri önce kendi içinde test ettiği daha sonra da bunların satışını yaptığı ve şirket içinde uyguladığı iş yönetim modelinin oldukça baskıcı olduğu biliniyor. Şirket kuruluşundan bugüne Google ve Facebook’tan farklı, çalışanların sınırlarını zorlayan bir çalışma kültürüne sahip. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos 1997’de, şirket henüz sadece kitap satarken, hissedarlara yazdığı mektupta şöyle diyordu (http://media.corporate-ir.net/media_files/irol/97/97664/reports/Shareholderletter97.pdf): “Uzun süre, sıkı veya akıllıca çalışabilirsiniz. Ama Amazon’da bu üçünden ikisini seçme şansınız yok.”

Amazon’un yeni teknolojisi ultrasonik ses sinyalleri ve radyo iletimlerinden yararlanarak çalışanın elinin envanter kutusuna göre konumunu takip ediyor ve gerektiğinde dokunsal geribeslemeyle çalışanın elini doğru kutuya doğru yönlendiriyor. Amazon, bu teknolojinin siparişlere yanıt vermek ve bunları paketlemek gibi zaman alıcı işleri kolaylaştıracağını, işçilerin bileklik yardımıyla işlerini daha hızlı yapabileceğini söylüyor. Amazon’un yeni uygulaması mahremiyet sorunları ve çalışanları robotlaştırması nedeniyle eleştiriliyor. Amazon’un hem eski ve hem de şimdiki çalışanları bu teknolojinin şirket içinde uygulanmasının, şirketin önceki uygulamaları düşünüldüğünde şaşırtıcı olmayacağını savunuyor. Uygulamaya maruz kalan çalışanlar robotlaşmaktan şikayetçi. Birçok şirket gibi Amazon da yapay zekadan verimliliği artırmak için yararlanıyor ve teknoloji çoğunlukla çalışanların takibi için kullanılıyor (https://www.nytimes.com/2018/02/01/technology/amazon-wristband-tracking-privacy.html).

Londra merkezli, yeni kurulan bir şirket olan StatusToday de müşterisi olan şirketlere yapay zekadan yararlanarak çalışanlarını gözetleme hizmeti sunuyor. Çalışanlar kaytarmaya başladıklarında veya hileci bir tutum gösterdiklerinde yazılım patrona bilgi veriyor. Yapay zeka yazılımı, çalışanların eriştiği dosyalara, bir dosyada veya web sitesinde ne kadar zaman harcadıklarına, kapılardan giriş çıkışlarına bakarak normal ve anormal davranışların değerlendirmesini yapıyor. Bir anomali tespit edildiğinde yöneticiler uyarılıyor. Örneğin bir kullanıcının daha önce hiç bakmadığı çok sayıda dosyayı kopyalamaya başlaması şüpheli durum olarak değerlendiriliyor. Klasik anti-virüs yazılımları oltalama mesajına karşı mesaj içeriğini incelerken StatusToday’in yöneticilerinden Mircea Dumitrescu bunun yerine kullanıcı davranışlarına odaklandıklarını belirtiyor. Bir diğer deyişle, Çin’in veya ABD’nin bütünü gözetleyerek sağladığı güvenlik stratejisi iş yerlerinde de uygulanıyor: Bütün çalışanların bütün hareketleri hakkında olabildiğince veri toplayarak anomalileri tespit etmek (https://www.newscientist.com/article/2119734-ai-tracks-your-every-move-and-tells-your-boss-if-youre-slacking/).

Yapay zeka, güvenlik ve verimlilik amacıyla, çalışanlarının omzunun üzerinden onları izliyor. Dumitrescu, şirketlerin geliştirdikleri sistemi kullanarak çalışanlarının evden çalışıp çalışamayacağına da karar verebileceğini söylüyor. Normal şartlarda, insanın gözetim hakkında bilgilendirilmesi ve kişiye bir seçme şansı verilmesi gerekiyor. Fakat ne Çin’deki Uygurlar’ın ne de emek gücünü satıp satmamakta “özgür” işçilerin böyle bir şansının olmadığını biliyoruz. Ayrıca bunun (firma bakış açısıyla bile) verimliliği artırıp artırmadığı şüpheli olmakla beraber çalışanların sağlığı üzerinde oldukça yıkıcı etkileri olabilir.

Geçen yıl da çalışanların derilerinin altına yerleştirilecek bir çiple takibinin yapılacağı hakkında haberler yayınlanmıştı (https://www.nytimes.com/2017/07/25/technology/microchips-wisconsin-company-employees.html). Bu da elde edilen veri miktarını artırarak insanların davranışlarının daha derin takibini ve yönlendirilmesini sağlayacak. Ama bir şeyin teknik olarak yapılabilir olması bir şirketin çalışanlarına veya bir hükümetin vatandaşlarına karşı bunu kullanmaya hakkı olduğu anlamına gelmemesi lazım. Robotların insanların yerini alıp alamayacağı ve yapay zekadaki ilerlemelerin insanlık için bir tehlike olup olmadığı hakkında yorumlar yapılıyor. Ama insanların robotlaştırılması veya yapay zekanın Taylor’ın “Bilimsel Yönetim İlkeleri”nden daha baskıcı fiili kullanımları neredeyse hiç tartışılmıyor. Bu yazıda amacım, bunları tartışmak değil; neden tartışılamadığını tartışmak. Çünkü büyülenmişcesine yeni teknolojiler peşinde koşuyor ve onları yüceltiyoruz.

Teknoloji dünyası mitlerle dolu. Mit, “Geleneksel olarak yayılan ya da toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren, Tanrı, Tanrıça, evrenin doğuşu ile ilgili imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküsü” (Dil Derneği Sözlüğü) olarak tanımlanıyor. Mosco’nun (2004) uyardığı gibi mitleri doğruluk ve yanlışlık bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. Mosco’ya (2004) göre doğru veya yanlış olan mitler değil, ölü veya canlı olan mitler var. Levi-Strauss (2013), bilimsel ve mitsel düşüncenin farklılıkları hakkında şunları yazmaktadır:

Bilimsel düşünme vasıtasıyla doğa üzerinde egemenlik kurabildik -yeterince açık olan bu noktayı ayrıntıyla ele almaya gerek yok- oysa mit, insana çevreye tahakküm edebileceği maddi gücü vermekte açıkça başarısızdır. Yine de mit insana, çok önemli bir şeyi, evreni anlayabileceği ve evreni anladığı illüzyonunu verir. Bu elbette sadece bir illüzyondur (s. 57).

Fakat mitleri gerçekliğin çarpıtılmasına indirgememek gerekiyor. Armstrong’un (2005) yazdığı gibi mitolojide “bir varsayım ortaya atar, inanç sistemleri aracılığıyla ona can verir, davranışlarımızı ona göre ayarlar, yaşantımıza etkisi üzerine kafa yorar, derken dünyamızın huzur bozucu bilmecesinde yepyeni bir ipucu yakaladığımızı keşfederiz.” Bu nedenle mit,

gerçeklere dayalı bilgi verdiği için değil, etkili olduğu için gerçektir. Ancak, eğer hayatın derin anlamına yepyeni bir ışık tutmuyorsa, başarısız olmuş demektir. Yok, eğer işe yararsa, açıkçası, zihnimizden ve gönlümüzden geçenleri değiştirmemize zorlar, yeni bir umut verir ve bizi daha dolu yaşamaya iteklerse, demek ki geçerli bir mittir.

Teknoloji tarihine baktığımızda ise mitler insanları harekete geçirmekte ve özellikle söz konusu teknoloji için toplumsal destek sağlanmasında etkili olmaktadır. Kimi zaman teknolojinin bir kurtarıcı olarak mitleştirilmesine paralel şeytanlaştırılma süreci de işliyor. Fakat her iki durumda da teknolojinin içinde geliştiği ekonomi politik koşullar göz ardı ediliyor. Armstrong’a (2005) göre bir mitin kalıplaşmış tek bir uyarlaması yok. Koşullar değiştikçe öyküler gözden geçirilerek yeni koşullara uydurulması gerekiyor. Teknoloji tarihinde de mitler bir süre sonra etkisini kaybediyor ve farklı teknolojilerde tekrar vücut buluyor.

Son 30 yıldır bilişim teknolojileri, özellikle de siberalan, merkezli mitlerle meşgulüz. Siberalanı açıklamak için dijital kütüphane, enformasyon otoyolu, elektronik ticaret, sanal topluluk ve dijital ekoloji gibi farklı metaforlar kullanılıyor ve interneti farklı açılardan düşünebilmemizi sağlıyorlar. Dijital kütüphane, enformasyonla dolu bir bilgisayara herhangi bir bilgisayardan herhangi bir zamanda erişimi; enformasyon otoyolu, ışık hızında iletişim sağlayan bir iletim kuşağını; elektronik ticaret, alıcıların satıcılarla karşı karşıya geldiği devasa bir pazar yerini; sanal topluluk, kişinin elektronik katılımını ve diğer insanlarla bilişsel olduğu kadar duygusal da bağlantılar kurmasını; dijital ekoloji, birbirine bağlı çok sayıda sörfçüden oluşan ve kendi başına büyüyen bir ekosistemin varlığını anlatıyor. Fakat bu metaforlar, siberalan hakkında yararlı imgelemler sunmalarına karşın mitolojinin aşkın ve moral gücünden yoksunlar. Önemliler ama mitlerden farklılar (Mosco, 2004).

Bu bağlamda, Mosco’nun (2004) asıl dikkat çektiği teknoloji tarihinde “…’nın sonu” olarak anlatılan mitler. En yaygınları da tarihin sonu, coğrafyanın sonu ve politikanın sonu mitleri. Bu mitlerde her şeyin değiştiği ve kendinden öncesinin önemsizliği savunulmakta, değişimin benzersizliği ve kaçınılmazlığı vurgulanmaktadır.

Tarihin, Coğrafyanın ve Politikanın Sonu

Tarihin sonu denilince ilk akla gelen isim kuşkusuz Francis Fukuyama’dır. Fukuyama, Tarihin Sonu adlı makalesini ilk kez 1989 yılında yayınlar. 1992’de makale kitaplaştırıldığında konjonktürün de etkisiyle tarihin sonu tezi büyük ilgi görür. Sovyetler Birliği çökmüş ve Çin piyasa ekonomisine yanaşmaktadır. Dolayısıyla liberalizmin zaferini ilan etmek için elverişli bir ortam vardır. Fukuyama’nın liberalizmin zaferi tezi siberalandaki mitlere de ideolojik destek sağlar. Fakat liberal demokrasinin zaferinin konuşulduğu günlerde dünya ekonomisi de büyük şirketlerin kontrolüne girmekte ve bu şirketlerin politik güçleri artmaktadır. Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel kararların küresel bir firma ağı tarafından alındığı bir yapı oluşmaktadır. Bu süreçte, özellikle internet etrafında oluşan bir iyimserlik ve gözü kapalılık vardır. İnsanların gelirleri, zenginlikleri, ırkları, cinsiyetleri arasındaki ayrımlar geçmişte kalmış ve bunun yerini teknoloji bağlamında oluşan kuşaklar arası bölünme almıştır: Yeni teknolojileri coşkuyla kucaklayan gençler ve onu anlayamayan dinozorlar. Örneğin MIT Medya Laboratuvarı’nın kurucu yöneticisi Nicholas Negroponte, 1995’ta yayımlanan Dijital Olmak (Being Digital) adlı kitabında bilgisayarların ürettiği ve dağıttığı sayıların maddi dünyanın atomlarından üstünlüğünü iddia etmektedir. Yeni dijital teknolojiler, temelde yeni bir dünya yaratmaktadır. Dijital olmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Dijital çağ, doğal olaylar gibi inkar edilemez veya durdurulamazdır. Her yeni kuşak kendinden öncekinden daha dijital olacaktır (Mosco, 2004).

Mosco (2004), kuşaklar arası bölünmenin Negroponte’in (1995) anlatısında olduğu gibi birçok bilişim teknolojisi mitinde temel bir yere sahip olduğuna dikkat çekmektedir. Örneğin Tapscott (1998) dijital teknolojiyle doğup büyüyen Ağ Kuşağı’nın (Net Generation) geldiğini ve “tarihte ilk kez” toplumun merkezinde yer alan bir yenilik hakkında çocukların ebeveynlerinden daha bilgili olduğunu yazmaktadır.

Negroponte (1998), eski dünyanın kast sisteminin siberalanda geçerli olmadığını savunur. Bill Gates (1999) de Önümüzdeki Yol adlı kitabında Adam Smith’in ideal piyasasının gerçekleşmesini görmektedir. Her şey farklı olacaktır. Yarına bir an önce ulaşabilmek için elinden geleni yaptığını yazan Gates’e (1999) göre bir şey çok açıktır:

Geleceğe arkamızı dönme seçeneğimiz yok. Kimsenin teknolojinin yaşamımızı değiştirip değiştirmeyeceği konusunda oy hakkı yoktur. Kimse uzun vadede verimli değişimi durduramaz çünkü pazar alanı, değişimi aldırmadan benimser (s. 10).

İlerleme, her koşulda olacağı için, önlemeye çalışmak yerine en iyi biçimde yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum (s. 11).

Aslında sona eren tarih değil bildiğimiz zamanın sonudur. Negroponte, Gates, Tapscott vd. yeni zamanı, bilgisayar çağını müjdelemektedir. Yığınların, sınıfların ve gücün çatışmasının analog anlatısı olan tarih, yerini yeni bir dijital başlangıca bırakır (Mosco, 2004).

Tarihin sonu miti insanın zamanla ilişkisini dönüşümü hakkındadır. Coğrafyanın sonu miti ise insanın mekanla ilişkisindeki dönüşümü ifade eder. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin yakınsaması sonucunda herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde enformasyon alışverişi hızlı ve verimli biçimde yapabilmektedir. Bir değişim vardır; ama The Economist’in baş editörlerinden Frances Cairncross (1997), bu değişime mitsel bir anlam da yüklemektedir. Bu seferki devrim, yine bir şeyin, coğrafyanın, sonudur. Ardından bu son dünya barışı, suçta kitlesel düşüş, sürtünmesiz piyasalar ile ilişkilendirilmektedir. Yine bilgisayarın temel rolü vardır. Kameralı gözetimle suç oranlarının düşeceğine inanılmaktadır. Ülkelerin birbirine bağımlı hale gelmesi, küresel ticaretin ve yabancı yatırımların artması ile insanlar daha özgür haberleşecekler ve dünyanın diğer ucundaki insanların düşüncelerini daha iyi anlayabileceklerdir. Karşılıklı anlayışın artması dünya barışını geliştirecektir. Olaylardan daha çok haberdar olabilen vatandaşlar anlaşmazlıkları kışkırtan politikacıların propagandalarından daha az etkilenecektir.

Ülkeler arasındaki sınırların anlamsızlaşmasına benzer bir dönüşüm kurumlar için de söz konusudur. Katı bürokratik bölünmelerin yerini sanal kuruluşlar, yatay örgütlenmeler ve esnek uzmanlaşma almaktadır. Temel tema yine büyük ve durdurulamaz bir dönüşümün eşiğinde olduğumuzdur. Yine fiziksel olanı göz ardı etmeye veya reddetmeye karşı eğilim vardır.

Politikanın sonu miti ise iletişim teknolojilerinin gelişiminin iktidarı halka daha yakın yapacağını savunmaktadır. Diğer sonlu mitlerde olduğu gibi burada da anlatılmak istenen gerçek anlamda politikanın değil de bildiğimiz anlamda politikanın son bulduğudur. Yatay örgütlenmeler, dikey ve katı örgütlenmelerin yerini almakta, doğrudan demokrasiye ortam sağlamaktadır. Sınıflar ve ekonomik örgütlenmeler geleneksel politikada kalmakta, insanlar ağda kendilerini birey olarak ifade edebilmektedir.

Eğer bilişim teknolojileri hakkındaki bu mitler sadece bilişim teknolojilerine ve internete özgü olsaydı “herkes yanılabilir” diye düşünülebilir ve üzerinde durmaya gerek olmayabilirdi. Ancak teknoloji tarihinde mitler oldukça popüler. Mosco’ya (2004) göre bunun nedeni her seferinde büyük vaatlerle tarih sahnesine çıkan mitleri kolektif olarak unutmamız. Tarihin güncel teknolojiler hakkında bir şey söylemesini ve geleceğin resmini çizmesini bekleyemeyiz. Ama tarih, ne zaman yeni bir teknoloji icat edilse onu takip eden mitlerle dolu. Mitlerin geçerlik kazanması ve yaygınlaşması için dışarıdan güçlü bir baskı var: Elektronik ütopyalardan söz eden vizyonerler (şimdilerde kendilerine futurist, gelecekçi, deniliyor), iyi bir hikaye arayan kitle iletişim araçları, gelecekteki yeni şeyle özdeşleştirilmeyi isteyen politikacılar, yaşamı dönüştürecek teknolojiyi pazarlamak isteyen işletmeler, halkla ilişkiler firmaları ve reklamcılar. Ama bu dış güçlerin yanında insanlar, yaşadıkları çağın biricikliğine de inanmak istiyor. Ve böylece tarih sürekli tekrarlanıyor. Her önemli teknolojik değişimden sonra benzer tezler yineleniyor: Bu teknoloji her şeyi değiştirecek. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Tarihin sonuna geldik.

Mosco’nun (2004) belirttiği gibi insanlar kendilerinden önceki kuşakların da aynı duygular içinde olduğunu çoğu zaman atlıyorlar. Oysa tarih, coğrafya ve politika, 1850’lerde de telgrafla sona ermişti. Bundan birkaç on yıl sonra elektriğin şehirleri aydınlatmasıyla tarih bir kez daha sona ermiş ve elektriğin gündelik hayat içinde sıradanlaşmasıyla bu da unutulmuştu. Telefon bir kez daha tarihin sonunu getirmiş; onu yerini de zamanda, mekanda ve sosyal ilişkilerde kökten değişimler getirme vaadinde bulunan radyo almıştı. 1950’lerde umutlar televizyona, 1960’larda ise kablolu televizyona yönelmişti. Her birinde benzer mitsel örüntüler vardı.

Telgraf, Elektrik, Radyo ve Televizyon Mitleri

Telgrafla beraber mesajların artık habercilerden daha hızlı yol alabilmesi iletişimde önemli bir sıçramaydı. Telgrafın önemini anlamak için onu bugünle değil kendinden önceki durumla karşılaştırmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 1840’larda bir mesajın kodlanması veya kodun çözülmesi 15 ile 30 dakika arasında değişiyordu. Bugünkü anlık mesajlaşma sistemleri ile karşılaştırıldığında oldukça uzun bir süre. Fakat telgraf öncesinde bir mesajın Paris’ten Toulon’a at sırtında gitmesi üç gün, posta arabasıyla gitmesi ise bir hafta almaktaydı (Headrick, 2011).

Bu büyük teknolojiden etkilenenler, telgrafın olayların bilgisini hızla insanlara ileteceğini ve böylece yanlış anlamaların önüne geçileceğini, telgrafın tüm dünyada barışı ve uyumu ilerleteceğini yazıyordu. Telgraf uluslar arasında bir sinir sistemi olacaktı. Savaşlar sona erecek, barışın krallığı kurulacaktı. Telgraf, sanayi devriminin ortaya çıkardığı ırklar ve sınıflar arasındaki ayrımlara son verecek, toplumun uyum içinde birlikteliğini sağlayacaktı. Telgrafçılar zamanın kahramanları olarak görülüyorlardı. Telgraftan sonraki teknolojilerde de sıklıkla rastlayacağımız gibi iletişimdeki gelişmenin insanların yalnızlığına son vereceği, farklı yerlerde yaşayan insanları birbirine bağlayacağı ve evrensel insanın evrensel kardeşliğini hayata geçireceği yazılıyordu. Tüm dünya ulusları yaşamsal bir kordonla bağlandığında eski ön yargılar ve düşmanlıklar son bulacak, telgraf dünyadaki tüm uluslar arasında fikir alışverişinin aracı haline gelecekti.

Elektrik ise yeni yaşamın habercisiydi. Fuarlarda yapılan aydınlatma gösterileri ve elektriğin sokakların aydınlatılmasında kullanılmasından büyülenenler bunu yine mitsel anlatımlarla ifade ediyorlardı. Aydınlanan sokaklar gücünün zirvesindeki Atina şehriyle karşılaştırılıyordu. Elektriğin aşkınlığını anlatmak için kimi zaman da İncil’e başvuruluyordu. Elektrik, gecenin ve kötü büyünün karanlığına karşı bilimin iyi büyüsü olarak görülüyordu. Elektrik, karanlığı yok edecek şehirlere sürekli gün ışığı getirecekti. Elektrik, o kadar devrimciydi ki onu tanrılara bir meydan okuma olarak görenler vardı. Amatör bir şairin dizelerinde, elektriğin sihirli sanatını öğrenen ölümlülerin baş tanrı Jüpiter’e meydan okuması anlatılmaktaydı. Dönemin bilimcileri ve elektrik uzmanları da elektriğin mitsel ve sihirsel doğasına destek oluyorlardı. Edison Şirketi’nin temsilcisinin Boston’da verdiği bir derste yaptığı gösteride önce ziller çalar, davullara vurulur. İzleyiciler doğal ve doğal olmayan sesler duyarlar. Ardından dolap izleyicilere doğru döner. İzleyicilerin karşısında gözlerinden çeşitli renklerde ışıklar saçan kafatasları vardır.

Fakat elektrik de bir süre sonra sıradanlaşır. 1880’de bir dükkanın camekanında yer alan ark ışığı kalabalıkları kendisine çekmektedir. 1885’te ışıklandırılmış bir konak kalabalıkları etkilemektedir. 1890’larda ilk elektrikli tabelalar ortaya çıkar. İnsanlar zamanla her birine ilgilerini kaybederler. Elektrik sıradanlaştıktan sonra yerini yeni teknoloji mitlerine bırakır. Fakat elektrikle yeni tanışan yerlerde mit yine geçerlidir. 1940’larda elektrikle yeni tanışan Amerikalı bir köylü yeryüzündeki en muhteşem şeyin insanın kalbinde tanrı sevgisine sahip olması olduğunu, sonraki muhteşem şeyin ise evindeki elektrik olması olduğunu söylemektedir.

Telefon da yeni bir düzen getirecektir. Uzaktan alışverişe olanak vererek yeni iş olanakları açacak ve telefonla alışveriş, ev işi yükünü azalttığından “kadın köleleri” özgürleştirecektir. Strese bağlı sinirlilik durumuna karşı koruyacak, ailenin güvenliğini sağlayacak, evdeki angaryaları azaltacak ve yazmayı çağdışı yapacaktır. Telefon ulusu kurtaracak bir cihazdır; kullanımı tüketici tercihi değil, iyi bir kocanın veya vatandaşın ahlaki sorumluluğudur. Telefon görüşmeleri, şaşalı ve zenginlik gösterisi haline gelen toplantıları gereksizleştirecek ve telin her iki ucunda insanların eşit olduğu bir iletişim gerçekleşecektir. Bazıları bundan endişe duyarken bazıları da sınıfsal sınırların ortadan kalkacağını düşünür. Ama mit her koşulda geçerliliğini korur: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Telefon miti de bir süre sonra yerini sıradanlığa bırakır. 1890’larda telefonla tanışanlar ondan büyük bir huşuyla söz ederken 1910’larda telefon artık sıradan bir cihazdır. Ardından teknoloji miti radyoda canlanır.

RCA’nın (Radio Corporation of America) Başkanı James G. Harbord’a göre radyoyu matbaayla karşılaştırmak gerekiyordu ve radyonun da matbaaya benzer bir etkisi olacaktı. Kendinden önceki telgraf, elektrik ve telefon gibi çağının mucizesiydi. Kendinden önceki mitler gibi toplumsal dayanışma ve dünya barışına hizmet edecek bir güçtü. Mosco’nun (2004) altını çizdiği gibi General Electric’in radyoyu yeryüzünde genel ve kalıcı barışın bir aracı olarak görmesi anlaşılır bir durumdu. RCA’nın sahibiydi ve yayıncılığın gelişmesinde büyük çıkarı vardı. Kablosuzun babası olarak görülen Guglielmo Marconi’nin radyoyu dünya barışı için bir umut olarak görmesinde de şaşılacak bir şey yoktu. Fakat radyo, sıradan insanlar tarafından da barışın bir aracı olarak görülmekteydi. Radyonun halkın siyasetçileri doğrudan duyup değerlendirme yapabilmesine yardımcı olacağı düşünülüyordu. Bunun sonucunda politika yapma biçimi değişecekti.

Radyonun otonom bir güç olması ve Amerikan kültürünü baştan aşağı değiştirmesi bekleniyordu. Radyonun benzersiz ve kendi tarihini yapan makine olduğu yazılıyordu. Radyo, eğitimi de dönüştürecekti. Artık her ev, Carnegie Hall’ın veya Harvard Üniversitesi’nin bir uzantısı olma potansiyeline sahipti. Bunun yanında radyo hakkındaki beklentiler son 30 yıldır internet hakkında yazılanlara oldukça benziyordu. Çoğu yerde gençlerin internetin getirdiği kültüre daha hızlı ayak uydurduğu ve daha yaşlı olanların bocaladığı dile getiriliyordu. Bilgisayar dünyasının hackerları gibi radyo oğlanları (radio boys) vardı. Yeni teknolojiyi yetimleri kurtarmak, suçluları yakalamak ve denizlerdeki gemileri kurtarmak için kullanan radyo oğlanlarının kahramanlıkları anlatılıyordu. Bu tip söylentilerin yanı sıra reklamlar ve dergilerde anlatılan hikayeler genç erkekleri heyecanlandırıyordu. Amatör radyoculuğu hobi edinen bir genç erkekler kuşağı ortaya çıkmıştı. Alıcılar yapıyor, radyo cihazları geliştiriyor, temel düzeyde ulusal ve hatta uluslararası sinyal ağları inşa etmeye çalışıyorlardı. Ebeveynler çocuklarının radyoyla meşgul olmasından memnundular. Mosco’ya (2004) göre günümüzün bilgisayar heveslileri ile karşılaştırıldığında radyo, evrensel saf iyiyi temsil ediyordu. İnternetten farklı olarak radyoda çocuklar için tehlikeli olabilecek pornografi ve şiddet içerikli görüntüler, siberalan avcıları yoktu.

1920’lerin sonlarına doğru radyonun sihri dağılmaya başlar. Önce ordu, daha sonra da büyük şirketler bu yeni aracın değerini anlamıştır. Genç amatörler ve eğitimciler gibi radyo üzerine kurulu ütopyaları olan kesimleri oyundan çıkarmak için lobi faaliyetlerine girişirler. Radyo, hükümetlerin ve şirketlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde dönüşmeye başlamıştır.

Televizyon ise sahneye iki kez çıkacaktı. İlki 1950’lerdeydi. Radyodaki hayalleri tekrar gündemdeydi: Demokrasi, dünya barışı, sosyal uyum, eğitimle kitlelerin dönüştürülmesi. Eğitimdeki öğretmen yetersizliği ve yoksullara erişim sıkıntısı gibi sorunların televizyonla aşılabileceğine inanılıyordu. Ayrıca televizyonun en büyük üstünlüğü eğitime görsel yöntemleri ve teknikleri katarak eğitimi daha eğlenceli ve ilgi çekici yapacak olmasıydı. Hatta Colgate Üniversitesi rektörüne göre televizyon, tuğla ve harçtan yapılan sınıflarıyla biçimsel üniversitelerin gerekliliğini de sorgulattıracaktı. Devlet adamlarının uluslararası görüşmelerde sergileyecekleri imajları ve dostane jestlerinin televizyondan gösterilmesi dünya barışına katkıda bulunacaktı. Artık bir televizyon öncesi çağ vardı, bir de televizyon sonrası çağ. Daha çok iletişim insanları hem kendi ulusları hem de dünya için daha iyi vatandaşlar yapacaktı. Yabancı olan şeyler kaybolacaktı. Salonunuzdaki televizyondan size seslenen biri ne kadar yabancı olabilirdi ki?

Televizyon, çağın sihirbazıydı. Amerikalı din adamları da televizyonda büyük potansiyel görüyorlardı. Radyo oğlanlarında olduğu gibi televizyon da gençlere yeni fırsatlar sunuyordu. Televizyon, çocukları sihirli bir halının üzerine koyacak ve çocuklar kablosuz olarak dünyanın herhangi bir yerini görebileceklerdi. Televizyon, bilimsel zihne sahip olan veya araştırma ve gösteri yeteneği olan gençlere bir cennet vaadinde bulunuyordu.

Tüm bu iyimserliğe rağmen televizyon daha çok radyonun görüntülü devamı olarak görülmekteydi. Kablolu televizyonun vaatleri ise internetinkilere çok benziyordu. Kablolu televizyoncular da “enformasyon otoyolu”nun gerekliliğine inanıyorlardı. 1960’larda otomobil trafiğini iyileştirmek ve modernleştirmek için önemli sübvansiyonlar sağlanmıştı. 1970’lerde de enformasyonun ve fikirlerin alışverişini iyileştirmek için benzer bir ulusal taahhüt talep ediliyordu. Eğitim vaadi yine ön plandaydı. William Paterson College, kablolu televizyondan doktorlara takviye kursu vermeyi planlıyordu. Ayrıca kablolu televizyonun sunduğu çift yönlü iletişim sayesinde öğretmenler engelli ve evden çıkamayan çocuklara uzaktan eğitim verebilecekti. Yolda harcanan zamanın azalması öğretmenlerin daha çok öğrenciye erişebilmesini sağlayacaktı. Vatandaşlar, hükümet yetkilileriyle doğrudan iletişime geçebileceklerdi. Sokakların ve dükkanların merkezi bir yerden gözetlenmesi suç oranlarını azaltacaktı.

Bilişim Hizmeti

Kısacası, 150 yıldır hep bir şeylerin sona erdiği ve yeni bir çağda olduğumuz söyleniyor. Mosco’nun (2004) belirttiği gibi bu mitlerin iki yönü var. Mitler, topluluk ve demokrasi için gerçek bir arzuyu ifade ediyorlar. Bu hikayelere inanmak istediğimiz için inandık. Fakat diğer yandan mitlerin gizledikleri vardı. Teknoloji farklı sınıfların çıkar çatışmalarını ortadan kaldıramazdı ama mitler teknolojiyi siyaset dışına iterek sermayenin bir avuç şirketin elinde yoğunlaşmasını, bu şirketlerin artan gücünü ve metalaşmayı gizlediler. Örneğin Negroponte’nin, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich’e yazdığı aşağıdaki mektuba bakalım:

Sevgili News,

Dijital çağ için verdiğin desteği derinden takdir ediyoruz. Atom dünyasından bitlerin dünyasına geçerken bu devrimin büyüklüğünü (belki 10,5 ölçeğinde toplumsal değişim) açıklayacak sizin gibi liderlere ihtiyaç var. Alvin ve Heidi Toffler, mükemmel danışmanlar; onları dinlemeniz sizin yararınızadır. Küresel enformasyon altyapısı, diğer ulusların telekomünikasyonlarını serbestleştirme ve özelleştirmelerine yardımcı olmak (zorlamak diye okuyun) için, çok partili işbirliğine ihtiyaç duyuyor. Bilgi çağını yaymak için dünyaya ulaştıkça insanlar sizi dinleyecektir.

Mektup kutsal bir cümleyle (“Atom dünyasından bitlerin dünyasına geçerken”) başlamaktadır. Ardından eserleri mitsel masallarla dolu peygamberlerin (“Alvin ve Heidi Toffler”) adını anmaktadır. En son cümle de Gingrich’in kutsal misyonuna değinmektedir. Fakat Mosco (2004) asıl olarak ondan önceki cümleye dikkati çeker. Negroponte, diğer ulusların telekomünikasyonlarını serbestleştirme ve özelleştirmelerine yardımcı olmaktan hatta zorlamaktan bahseder. Tarihin, coğrafyanın ve politikanın bittiği yerde neoliberalizm başlamaktadır. (Bizdeki Telekom özelleştirmesinde de birçok insan daha hızlı ve kaliteli internet arzusuyla özelleştirmeyi desteklemiş; kamu kurumundan hizmet alan vatandaş olmak yerine müşteri olmayı tercih etmişti. Sonuç ortada…)

Teknoloji mitlerinin vaatlerinin gerçekleşmemesi söz konusu teknolojilerin toplumsal etkilerinin olmadığı anlamı taşımamalıdır. Mosco (2004) teknolojinin toplumsal etkisinin mitsel dönem sona erdikten ve teknoloji sıradanlaştıktan sonra çok daha büyük olduğunu vurgulamaktadır. Elektriğin caddeleri aydınlattığı, suçu ortadan kaldıracağının, dünyaya barış ve uyum getireceğinin konuşulduğu günler sona erdikten sonra elektrik insanların yaşamını değiştirmeye ve toplumu yeniden örgütlemeye başlamıştır. İnsanlar elektriği tek başına bir harikuladelik olarak değil de toplumdaki diğer güçlere yardımcı olarak görmeye başladıklarında elektrik olağanüstü bir güç haline gelmiştir. Evlerdeki ve işyerlerindeki ayrık jeneratörler bırakılıp elektrik bir kamu hizmeti olarak görülmeye başlandığında toplum gerçek anlamda yeni bir güce erişebilmiştir. Ancak burada temel sorun mitlerin gizlediği, daha önce sahne arkasında olan ve gelişen güçlerin bu sıradanlık döneminde teknolojinin gelişiminde ve ne için kullanılacağı hakkında daha belirleyici olabilmeleridir.

Bilişim teknolojileri de benzer bir yol takip edecek gibi görünüyor. Google Brain projesinin kurucularından ve şu anda Baidu’nun yapay zeka bölümünün başında olan Andrew Ng, yapay zekayı yeni elektrik olarak tanımlıyor (https://www.youtube.com/watchv=21EiKfQYZXc&t=33m27s) ve açıkça büyük şirketlerin birçok ürünü, ürünün kendisinden bir gelir elde etmek için değil veri toplamak için piyasaya sürdüğünü, veriyi başka bir üründe paraya dönüştürdüklerini söylüyor. Bir diğer deyişle veri, günümüzdeki yapay zeka araştırmalarının yakıtı. Dolayısıyla en çok kullanıcı verisine sahip olan şirketlerin yapay zeka araştırmalarında da bir adım önde olmaları şaşırtıcı değil. Artık kişisel verilerde mahremiyeti de aşan bir durum var.

Bu nedenle, veri miktarını inanılmaz boyutlarda artıracak olan Dördüncü Sanayi Devrimi ve Nesnelerin İnterneti gibi hikayelerin peşine takılmadan önce verinin önemini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Douglas Hill’in The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında tartıştığı bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesinin yakın zamanda hayata geçirileceğini düşünüyorum. Elektrik ve su hizmeti gibi bilişim ve yapay zeka hizmeti sunulacak. Bu hizmetler, toplumda var olan eşitsizlikleri daha da derinleştirecek biçimde mi olacak yoksa insanların bilişim hizmetlerine eşit olarak erişebildiği eşitlikçi bir toplumun temellerini mi atacak? Geleceğin nasıl olacağında verinin mülkiyeti belirleyici bir parametre olacak. Verinin vatandaşlarca kontrol edildiği ve belirli sorumlulukları yerine getiren girişimcilerin araştırmasına açık, ortak bir zenginlik olarak ele alınması Google, Facebook, Amazon, Apple ve Microsoft gibi tekellerin tasarladığından daha eşitlikçi bir dünyaya götürecektir.

Kaynaklar

Armstrong, K. (2005). Mitlerin Kısa Tarihi.(çev. Dilek Şendil). İstanbul: Merkez Kitaplar.

Cairncross, F. (1997). The Death of Distance. Harvard Business School Press.

Gates, B. (1999). Önümüzdeki yol. Arkadaş Kitabevi.

Headrick, D. (2011). Optik Telgraf. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Levi-Strauss, C. (2013). Mit ve Anlam, Çev. Gökhan Yavuz, İstanbul: İthaki Yayınları.

Mosco, V. (2004). The Digital Sublime: Myth, power, and cyberspace. Mit Press.

Negroponte, N. (1995). Being Digital. Knopf

Negroponte, N. (1998). Beyond digital. Wired, December: 288.

Tapscott, D. (1998). Growing Up Digital: The Rise of the Net Generation. McGraw-Hill.

19 Haziran 2018

Posted In: Bilişim Hizmeti, Bulut Bilişim, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, Gözetim, ifade özgürlüğü, Özgür yazılım, radyo, sansür, Tarihin Sonu, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Yapay Zeka

Ağ Tarafsızlığı ve Tekelleşme

2016’nın sonunda FCC (Federal Communications Commission – ABD Federal İletişim Komisyonu) üyesi Ajit Pai, ağ tarafsızlığının (net neutrality) ortadan kalkmasına sayılı günler kaldığını duyurmuştu. Donald Trump’ın 2012’den beri FCC üyesi olan Pai’yi 2017’nin Ocak ayında FCC Başkanı olarak atamasıyla beraber ağ tarafsızlığı tartışması yeniden alevlendi. Aralık ayında da üç Cumhuriyetçi ve iki Demokrat üyeden oluşan FCC, Cumhuriyetçi üyelerin desteğiyle Obama döneminin ağ tarafsızlığı ilkelerinin yürürlükten kaldırılması için harekete geçti.

Hatırlanacağı üzere 2015’te FCC önce interneti daha az düzenlenen enformasyon hizmetleri sınıfından çıkararak daha katı düzenlenen telekomünikasyon hizmetleri sınıfı altına almış daha sonra da hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacak Açık İnternet İlkeleri’ni ilan etmişti. Açık İnternet İlkeri’ne göre geniş bant sağlayıcıların,

  • yasal içeriklere, uygulamalara, hizmetlere ve zararsız cihazlara erişimi engellemesi,
  • yasal internet trafiğine içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde müdahale etmesi,
  • ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremesi

yasaklanıyordu.

Pai başkanlığındaki FCC’nin bu kararının tüketicileri olumsuz etkileyeceği savunuluyor. Her şeyden önce Verizon, Comcast ve AT&T gibi geniş bant sağlayıcılar evlere ve işyerlerine ulaşan içerik üzerinde daha fazla kontrole sahip olacaklar. İSS’ler (İnternet Servis Sağlayıcılar) televizyon paketleri gibi internet paketleri satmaya başlayabilirler. Örneğin şimdi televizyonlar için maç, sinema, çizgi film vb paketler satılıyor. Bunu Facebook ve Twitter’a özel sosyal medya paketleri takip edebilir (Bazı ülkelerde ve kısmen de Türkiye’de uygulandığı gibi). İnterneti sosyal medya, mesajlaşma ve video izlemek için kullanacaklara yönelik farklı paketler pazarlanabilir. Bu tip iş modelleri yaygınlaşırsa genel internetin yerini parçalı internet alacak ve bugünkünden çok daha farklı bir internetimiz olacak. Bir diğer endişe ise ödemeye dayalı önceliklendirmenin doğuracağı sonuçlar. İnternetteki hızlı şeritlerin büyük şirketlere ayrılacak olmasından sadece tüketiciler değil sektöre yeni adım atan yenilikçi firmalar da olumsuz etkilenecek. Tabi aynı olumsuzluk küçük e-ticaret siteleri için de geçerli olacak ve büyük şirketlerle rekabet etmeleri zorlaşacak. Tüketiciler doğal olarak daha hızlı işlem yapabildikleri web sitelerine yönelecekler (https://www.technologyreview.com/s/609840/net-neutralitys-dead-the-battle-to-resurrect-it-is-just-beginning/, https://www.nytimes.com/2017/12/14/technology/net-neutrality-rules.html).

Pai ve diğer Cumhuriyetçiler ise ağ tarafsızlığına değil geniş bant hizmetlerinin enformasyon hizmeti olmaktan çıkarılarak bir telekomünikasyon hizmeti olarak sınıflandırılmasına karşı olduklarını öne sürüyorlar. Pai, ağ tarafsızlığı hakkındaki korkuların yersiz olduğunu, 2015 öncesinde Obama yönetiminin getirdiği kısıtlamalar yokken de İSS’lerin tüketiciyi kısıtlayıcı adımlar atmadığını savunuyor. Pai’ye göre sıkı düzenlemeler İSS’lerin ağ altyapılarını genişleterek daha kaliteli hizmet vermelerini engelliyor. İSS’ler de artan bağlantı ihtiyacı nedeniyle büyük yatırımlar yaptıklarını ve bunun karşılığını almak istediklerini belirtiyorlar. Buna karşın içerik firmalarının ağı tüketmesinden şikayet ediyorlar. Ayrıca ağ tarafsızlığı masum gibi görünse de hükümetin şirketler üzerindeki kontrolünü artıran bir araç gibi değerlendiriliyor. George Washington Üniversitesi’nden Hal Singer ise önceliklendirmenin iyi olabileceğini düşünüyor. Singer’a göre korkulanın aksine teletıp hizmeti sunan bir firma için internette hızlı şeritlerin ayrılabilecek olması, aynı hizmeti sunan diğer firmalara adil davranıldığı sürece, tüketiciler için yararlı olacaktır (https://www.technologyreview.com/s/603432/what-happens-if-net-neutrality-goes-away/).

Pai, İSS’lerin denetimini daha çok tüketicilerin korunmasına ve tekel karşıtı yasalara yoğunlaşan FTC’ye (Federal Trade Commission – Federal Ticaret Komisyonu) devretmeyi planlamaktadır. Fakat FTC, ağ tarafsızlığı gibi genel kurallar koyamamakta her bir sorunla ayrı ayrı ilgilenmektedir. Sektöre yeni giren yenilikçi firmaların tekellerle baş edebilmesi çok zordur. Ayrıca Pai, her ne kadar ağ tarafsızlığı konusunda tüketicilerin içini rahatlatmaya çalışsa da AT&T’nin kendisine ait DirectTV’yi kota sınırlaması olmaksızın sunarak haksız rekabete neden olması karşısında sessiz kalarak teşvik edici olmuştur. Ayrıca AT&T’nin DirectTV girişiminden de anlaşılabileceği gibi önümüzdeki yıllarda telekomünikasyon ve enformasyon tekelleri arasında büyük rekabet olacak. AT&T’nin Time Warner’ı, Verizon’un Yahoo ve AOL’u almaya çalışarak içeriğe yatırım yapması tarafların büyük savaşa hazırlandığını gösteriyor. Küçük firmaların bu süreçte ayakta kalmaları zor görünüyor.

Burada en ilginç noktalardan biri de önceki yıllarda ağ tarafsızlığını en ön saflarda savunan Google ve Facebook gibi devlerin seslerini fazla yükseltmemeleri. Önceki tartışmalarda daha aktif olan Google, eski yasanın iyi olduğunu, şimdikinin ise tehlikeler içerdiğini söylemekle yetindi. Ancak daha öncesinde de Verizon’la işbirliği ve ağ tarafsızlığını kablosuz ağların dışında değerlendiren bir öneriyle gelmesi artık ağ tarafsızlığı savunucuları için eskisi gibi sağlam bir müttefik olmadığını gösteriyordu. Apple da tartışmaya dahil oldu ve ağ tarafsızlığını desteklediğini duyurdu. Son zamanlarda daha çok Rusya kaynaklı propaganda suçlamaları ile boğuşan Facebook da FCC’nin bu kararından duyduğu üzüntüyü ifade etti. Microsoft ve Amazon ağ tarafsızlığına karşı atılan adımlardan rahatsızlıklarını ifade ettiler. Netflix ise daha açık sözlüydü. Artık kendini İSS’ler ile daha iyi pazarlık yapabilecek güçte gördüğünü, ağ tarafsızlığına önem verseler de bunun artık birinci öncelikleri olmadığını duyurdu.

Şirketlerin bu utangaç itirazlarının arkasında farklı nedenler olabilir. Trump yönetiminin düşmanca politikalarından çekiniyor olabilirler. Bunun yanında, yatırımcılarını fazla korkutmamak için daha geri planda kalmayı tercih etmiş de olabilirler. Farhad Manjo’ya göre ise internet zaten yavaş yavaş ölmekte. Ağ tarafsızlığının yürürlükten kaldırılması bu ölümü ancak hızlandırıyor . Büyük Beşli, interneti ele geçirmiş durumda ve ağın üst katmanlarındaki tarafsızlığı bizzat kendileri ihlal ediyor (https://www.nytimes.com/2017/11/29/technology/internet-dying-repeal-net-neutrality.html, http://money.cnn.com/2017/12/14/technology/business/amazon-google/index.html). Dolayısıyla İSS’lere yöneltebilecekleri eleştiriler kendileri için de geçerli ve tekel karşıtı yasalar kendilerine de uygulanabilir. Zaten bir süredir Büyük Beşli’nin artan gücünden, etkinliklerini düzenlemenin gerekliliğinden ve şirketlerin parçalanmasından söz ediliyor.

Acaba telgraf, telefon, film, radyo ve televizyon gibi internetteki özgürlüğün de sonuna mı geldik? Söz konusu enformasyon teknolojilerinin tarihi incelendiğinde benzer örüntüler içerdikleri görülüyor. Garajlarda veya çatı katlarında çalışan, yalnız mucitler; bir hobi olarak başlayan ama sonra yeni endüstrinin temellerini atan bir çalışma; eğreti bir üretim mekanizmasından mucizevi bir üretim sistemine doğru gelişme; teknolojiyi icat edenlerin ilk başta icat ettikleri şeyin nasıl kullanılabileceğini ön görememesi; teknolojinin gelişiminde ilk baştaki açıklığın ve çok sesliliğin yerini sınırları belirli bir teknolojiye bırakması ve tekelleşme. Sonra bir başka teknolojik yenilikle yeniden açılma ve yeni bir yenilikler çağının başlangıcı! Wu (2010), enformasyon endüstrisinde açıklık ve kapalılık dönemleri arasındaki bu salınımı çevrim olarak adlandırıyor. Açıklık döneminde yeni buluşlarla yeni tekelin temelleri atılıyor ve yeni temeller üzerinde yükselen tekel bir süre sonra her şeyi kontrol etme ihtiyacıyla yeni oluşan enformasyon endüstrisini kendi kontrolü dışındaki yeniliklere kapatıyor. İnternet için de açıklık döneminin bittiği ve artık kapalılık dönemine girildiği söylenebilir mi? Ağ tarafsızlığı tartışmalarını ve Büyük Beşli’nin son yıllardaki hamlelerini bildiğimiz internetin sonuna gelindiğini gösteren kıyamet alametleri olarak değerlendirebiliriz. Fakat çevrimdeki açıklık ve kapalılık dönemlerini kaçınılmaz olarak görmemek gerekiyor. Yazının devamında Wu’dan (2010) aktaracağım örneklerden de görülebileceği gibi tekeller (kimi zaman paranoyakça hareket ederek) yaratıcı yıkımın önüne geçerek kapalılık dönemlerini uzatabilmiş ya da yeniliklerin kendi iş modellerine zarar vermeden kontrollü bir şekilde gelişmesini sağlayabilmiştir. Yine aynı şekilde, tam tersinin, kapanmanın, önüne geçilebilir mi?

Ağ tarafsızlığı önemli bir mevzidir ve ABD’deki gelişmeler, tüm dünyayı doğrudan etkileyecektir. Birincisi ağ tarafsızlığı, ifade özgürlüğü için olmazsa olmazdır. Günümüzde toplumsal muhalefet radyo ve televizyon yayınlarında zayıf kalmakta kendini çoğunlukla internette ifade edebilmektedir. Gelecekte bu olanağı kaybedebilirler. İkincisi ağ tarafsızlığı, internetin tekellerin çıkarlarından daha bağımsız gelişimi için gereklidir. Aksi taktirde enformasyon tekellerinin çıkarları toplumsal ihtiyaçların önüne geçecektir.

Ağ tarafsızlığının olmadığı bir örnekle başlayalım: Telgraf ve Western Union.

Western Union, Associated Press ve ABD Seçimleri

Google ve Facebook’un ABD seçimlerine etkileri hala tartışılıyor. Fakat enformasyon akışının kontrolünün bir yerde yoğunlaşması internet öncesinde de çok tehlikeliydi. ABD’deki 19. Başkanlık seçiminde Rutherford B. Hayes’i başkanlığa taşıyan da telgraf tekeli Western Union oldu. Hayes, zamanın gazetecilerinin değerlendirilmelerinden de anlaşılacağı üzere ABD Başkanlığı için yetersiz bir isimdi. Fakat Western Union ve onun iş ortağı Associated Press, Hayes’i ABD’nin 19. Başkanı yapmayı başardı.

1876 yılında tekel olan yalnızca Western Union değildir. ABD’li haber ajansı da rakipsizdir ve daha sonra rakibi olacak United Press henüz kurulmamıştır. Ne ortak taşıyıcılık (common carriage) ne de ağ tarafsızlığı telgraf için gündemde değildir. Ortak taşıyıcılığın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır (Guniganti ve Grabowski, 2013). Ortak taşıyıcılık çerçevesinde, bir kasabaya başka bir şehirden un getiren bir gemi ne “ben sadece A fırını için un getiririm, B fırını için getirmem.” diyebilir ne de “unun kilogramı A için 10 TL, B için 20 TL” diyebilir.

Western Union’ın ise böyle bir sorumluluğu yoktur. Western Union tellerinde Associated Press mesajları ayrıcalıklı olarak iletilmektedir ve Associated Press de Cumhuriyetçiler ile yakın ilişki içindedir. Bu nedenle kamuoyuna sürekli Hayes’in ne kadar iyi bir yönetici olduğu hakkında haberler pompalanmaktadır. Buna rağmen, Demokratlar seçimde açık bir üstünlük elde ederler. Ancak Demokratlar seçim sonucundan emin değillerdir. New York Times (o zamanlar Cumhuriyetçi’dir) muhabiri John Reid, Cumhuriyetçiler’i Demokratlar’ın kuşkusu hakkında bilgilendirir. Western Union ve işbirliği yaptığı Associated Press, kamuoyunu taraflı bilgilendirmekle kalmamış Demokratlar’ın kendi aralarındaki mesajlaşmaları da Cumhuriyetçiler’e sızdırmıştır. Böylece gönderilen mesajların gizli kalacağına dair kamuoyuna verdiği söze de sadık kalmamıştır (Wu, 2010).

Parti merkezi, Reed’den aldığı bilgiye dayanarak Güney’deki Cumhuriyetçi valileri bir telgraf mesajıyla uyarır ve onlardan seçim komisyonlarını yönlendirmelerini ister. Bir süre sonra da Demokratlar’ın kararsızlığından yararlanan Cumhuriyetçiler zaferlerini ilan ederler. Taraflar arasında birkaç ay süren sert çatışmalar yaşanır. En sonunda Demokratlar yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.

Burada sorun sadece iletim şirketinin tekel olması değildir. İletim şirketinin içerik üreticisiyle işbirliğine gitmesi ve onu ağında tek ya da öncelikli yapması daha büyük bir sorun oluşturmaktadır. Bu olaydan sonra da farklı enformasyon endüstrilerinde aynı sorun karşımıza çıkacaktır. Film endüstrisinde yapımcı şirketler, dağıtıcı; dağıtıcılar da yapımcı olmaya çalışacak ve en sonunda izleyicinin ne izleyebileceğine karar veren bir avuç şirket kalacaktır. Geçmişte başarısızlığa uğrayan AOL-Time Warner ortaklığı, günümüzde ABD’deki telekomünikasyon tekellerinin içerik şirketlerini satın almak istemesi, Facebook ve Google’ın internet altyapısı sağlama girişimleri aynı tehlikeyi içermektedir: Sahibinin hizmetinde olan tek sesli enformasyon endüstrisi.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasının doğuracağı ikinci tehlike, yeniliklerin (inovasyon) tekellerin çıkarlarına bağımlı hale gelmesi ise öylesine bir iddia değil, enformasyon endüstrisinde birçok kez karşımıza çıkan bir olgudur. Başta en büyük tekel AT&T olmak üzere tekeller birçok yeniliğin ortaya çıkmasında ve yaygınlaşmasında belirleyici olmuştur. Fakat kendi çıkarlarına aykırı yenilikler ya engellenmiş ya da geciktirilmiştir. AT&T’nin tekel politikaları, televizyonun öncüsü, hatta babası olarak bilinen David Sarnoff’un aslında FM radyonun ve televizyonun gelişimini geciktiren kişi olması enformasyon tekellerinin politikaları hakkında önemli dersler içermektedir.

AT&T Tekelinin Oluşumu

Wu’nun (2010) vurguladığı gibi en devrimci yenilikler enformasyon endüstrisine egemen tekelin (ya da tekellerin) dışından, kendi laboratuvarlarında, idealist bir ruhla çalışan amatörlerden geldi: Telefon, radyo, televizyon, PC (kişisel bilgisayar), kablolu yayın. Microsoft, Apple ve Google böyle kurulan şirketlerdi. Tekellerin bir amatörden çok daha geniş araştırma geliştirme olanakları vardır. Ama bu olanaklarını, para kazanmalarını sağlayan teknolojileri iyileştirmek için kullanırlar. Dolayısıyla Christensen’in (2003) belirttiği gibi yenilikleri iki sınıfa ayırabiliriz: besleyici yenilikler ve yıkıcı yenilikler. Besleyici yenilikler, bir ürünü daha iyi yapan ama onu tehdit etmeyen yeniliklerdir. Yıkıcı yenilikler ise ürünü tamamen ortadan kaldırarak yenisiyle değiştirir. Wu (2010), elektrikli daktilo ve kelime işlemci yazılımı (Microsoft Ofice, LibreOffice gibi) örneklerini verir. İlki daktiloları besleyen bir yenilikken ikincisi onu ortadan kaldırmıştır.

Ayrıca yıkıcı ürünlerin temelini atacak kişinin Alexander Graham Bell gibi dışarıdan ama egemen teknolojideki sorunları fark edebilecek kadar yakından biri olması gerekir. Bell’in ilk baştaki amacı zamanın birçok mucidi gibi telgrafı daha iyileştirmektir. 1870’lerde mucitler ve yatırımcılar, telefon diye bir şeyin olabileceğini fark etmelerine rağmen bunun kullanışlı olmadığını düşünmektedirler. Yatırımcıların asıl gündemleri tek bir hat üzerinden aynı anda çoklu telgraf mesajı göndermek veya telgrafların evde basımını sağlamak gibi telgraf teknolojisini ilerleten uğraşlardır. Bell’in de telgrafı iyileştirmek üzerine başladığı çalışma bir süre sonra farklı bir yöne evrilir. Bell’in arkasındaki en önemli yatırımcı, Gardiner Hubbard da telefonu ilk başta bilimsel bir oyuncak olarak görmesine ve Bell’den telefonla uğraşmayı bırakarak telgrafı iyileştirme çalışmalarına yoğunlaşmasını istemesine karşın daha sonra telefondaki potansiyelin farkına varır (age).

Bell Telephone Company 1877’de, Hubbard’ın yönetiminde kurulur. İşadamlarının evleri ve işyerleri arasında basit telefon bağlantıları kurmaktadırlar. Telgraf tekeli Western Union ilk başta telefonu ciddiye almaz. 1877’de Hubbard, şirketin sahip olduğu patentleri 100000 dolara satmak istediğinde Western Union’ın başkanı William Orton bu teklifi reddeder. Bell şirketi hızla büyümektedir. Her abonenin istediği kişiye bağlanmasını sağlayan anahtar panelleri inşa ederler. Hubbard’ın temellerini attığı iş modeliyle, hem telefon hizmeti sağlayıcılarına araç sağlamaya hem de lisans kiralamaya başlarlar. Western Union bir yıl sonra büyük bir hata yaptığını anlar. Thomas Edison ve Elisha Gray’i işe alarak onların tasarladığı telefonlarla Bell’e rakip olmaya çalışır. Kıyasıya bir yarış başlar, her iki taraf da yeni santraller kurarak etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Bu tip rekabetlerde patent davaları çok yaygındır. Bell de Western Union’a patent ihlali davası açar (Fischer, 2011). İki taraf arasındaki mücadelenin kızıştığı bir anda beklenmedik bir gelişme olur ve Western Union, “Soyguncu Baronların Kralı” lakaplı Jay Gould’un şirketi ele geçirme planları yaptığını fark eder. Bunun üzerine daha zayıf bir rakip olarak gördüğü Bell ile vakit kaybetmek istemez ve anlaşma yolunu tercih eder. 1879’un sonunda yapılan anlaşmaya göre, Western Union tüm patent haklarını Bell’e bırakacaktır. Bell de telgraf hizmetleriyle ilişkisini kesecek, Associated Press’le rekabete girişmeyecek ve Edison telefonlarından elde edeceği yıllık hasılatın %20’sini Western Union’a bırakacaktır (Wu, 2010).

AT&T (American Telephone & Telegraph) 1884’te, uzun mesafe hizmetlerle ilgilenmek üzere Bell’in alt kolu olarak kurulur. Bell telefon hizmetlerinde tekeldir ama telefonun kime ve nasıl hizmet edeceği belirsizdir. İlk telefon aboneleri acil durumlarda erişilmek istenen doktorlar olmuştur. Onları yine aynı nedenle eczacılar takip etmektedir. Ama Bell’in asıl hedeflediği kesim olan işadamları yazılı kayda daha çok önem verdiklerinden telefona mesafeli yaklaşmaktadır. Şirketin en büyük hatası sıradan insanlara çok az ilgi göstermesidir (Fischer, 2011). Bu boşluğu da Bağımsızlar doldurmaya çalışmıştır.

Bell ilk tekel döneminde özellikle Doğu’da, büyük şehirlerde yaşayan zenginlere hizmet götürmektedir ve hizmetin uzun mesafe kapasitesi zayıftır. Herkese telefon hizmeti sunmanın henüz çok uzağındadır. 1903 yılında şirket yeniden yapılanmaya gider. Artık yeni yapıda yerel hizmet veren düzinelerce Bell şirketi (Atlantik Bell, Kuzeydoğu Bell gibi) ve holding olarak da AT&T vardır. 1900’lerin başında, Bell’in telefon hizmetinin erişmediği yerlerde insanlar kendi telefon hatlarını kurmaya başlarlar. Bağımsızlar olarak adlandırılan, yerel telefon hizmeti veren firmalar ortaya çıkar. Çiftçiler telefonu kimi zaman sosyalleşme kimi zaman da (daha radyo yayınları ortada yokken) konser verme amacıyla kullanmaktadır. Telefon, halkın yaratıcılığı sayesinde onu geliştirenlerin hiç düşlemediği biçimde farklı kullanım alanları yaratmaktadır. Örneğin telefon belirli bir sayıda çaldıktan sonra açıldığında abonelere yol ve hava durumu bildirme hizmeti verilmektedir. Wu (2010), bir endüstrinin açık mı yoksa kapalı mı olduğunun en önemli göstergelerinden birinin sektöre giriş maliyeti olduğunu belirtmektedir. Giriş maliyeti düşükse açıklıktan söz etmek mümkündür. Bell’in büyük şehirlerdeki tekeline rağmen telefon henüz açık bir teknolojidir. Büyük şehirlerin dışında, az bir maliyetle, telefon hatları kurulmakta, yerel hizmet verilmektedir. Bu durum teknoloji tarihinde sürekli karşımıza çıkmaktadır: Teknoloji dışarıdan katkıya ne kadar açık olursa gelişimi de o kadar çok yönlü olmaktadır.

Bağımsızlar’ın hatlarını artırması ve yayılması AT&T’yi tedirgin eder. AT&T, Bağımsızlar’a karşı terör eylemlerine yönelir. Ardından karşılıklı sabotajlar gerçekleştirilir. AT&T’nin gücü tükenmekte ve Bağımsızlar’ın sunduğu ucuz ve kaliteli telefon hizmeti rağbet görmektedir. 1887’de şirketin başkanıyken Bell’den ayrılan Thedore N. Vail, 1907’de tekrar şirketin başına geçtiği zaman Bağımsızlar’la neredeyse aynı fikirdedir ve onlar gibi telefon hizmetini her vatandaşa ulaşması gereken bir kamu hizmeti olarak görmektedir. Vail sadece Bağımsızlar’ın varlığına tahammül edememektedir (age)!

AT&T, 1909’da Western Union’ı satın alarak uzun mesafe iletişimde tekel haline gelir. Vail, daha önce Bağımsızlar’a karşı uygulanan uzlaşmaz politikayı terk ederek onları havuç ve sopa politikasıyla, kendi ağlarına katılıp zenginliğe ortak olmakla tamamen yok olmak arasında bir seçime zorlar. Uzun mesafe ağlarından yoksun olan Bağımsızlar’ın çoğu teslim olur. Vail’in AT&T’si “Tek Sistem, Tek Politika, Evrensel Hizmet” ilkesiyle hareket etmektedir ve Bağımsızlar’ı birbir yutarken 1910’ların tekel karşıtı fırtınasıyla karşı karşıya kalır. AT&T gibi rakiplerini birer birer yutan John D. Rockefeller’in Standard Oil şirketi 35 parçaya bölünmüştür. Vail ustaca bir manevra yapar. Hükümete iyi niyetini göstermek için kendini kısıtlamayı ve faaliyetlerinin düzenlenmesini kabul ettiğini bildirir. Western Union’ı satmayı kabul eder. Bağımsızlar’ın kendisine ait uzun mesafe hatlarını kullanabileceğini ve artık Bağımsız şirketleri satın almaya çalışmayacağını söyler. Telgraf ölmekte olan bir teknoloji olduğundan Western Union’ın satışı akıllıca bir hamle olmuştur. Bağımsızlar’a verilen, uzun mesafe hatları kullanma tavizinden yararlanıldığı hakkında pek fazla bir örnek yoktur. Ama bu iyi niyet gösterisi ve tavizlerle parçalanma tehlikesinden kurtulduğu gibi doğal tekel iddiasıyla daha güçlü bir konuma gelmiştir (age).

AT&T hükümete kendini doğal tekel olarak kabul ettirir. Ölçek ekonomisinde, işlemlerin ölçeği genişlerken maliyetler azaltılabilir. Çıktı artarken birim maliyetin düşmesi nedeniyle piyasaya ilk giren daha avantajlı konumda olur ve fiyatları düşürerek piyasaya katılmak isteyenleri engelleyebileceğinden doğal tekel durumu oluşur. ABD’de elektrik, su, kanalizasyon gibi altyapılar doğal tekeldir. Vail, kentler arası iletişimin büyük yatırım gerektirdiğini belirterek telekomünikasyon sektöründe de doğal tekeli savunmuştur. AT&T’nin sunmak istediği hizmet birçok ülkede devlet tarafından yerine getirilmektedir. Vail, AT&T’yi devlete yardımcı olan, şirket çıkarının yanında kamu çıkarını da gözeten aydınlanmacı bir tekel olarak tanımlamıştır. AT&T, 1984’teki neoliberal fırtınaya kadar, telekomünikasyon sektöründeki ortak taşıyıcılık sorumluluğunu yerine getirmiş ve ABD’nin her bölgesine söz verdiği kamu hizmetini götürmüştür. AT&T, tekel yılları boyunca hem uzun mesafe hatlarda hem de müşteri tarafı teçhizatında tek hizmet sağlayıcı olmuştur. AT&T sistemin mükemmelliği, hizmetin ucuz ve kaliteli sunulabilmesi için tekel olmasının gerekli olduğunu savunmaktadır. Sovyetler’deki merkezi planlamanın ABD’deki karşılığı AT&T ve RCA (Radio Corporation of America) gibi tekeller olur. Bilim ve teknoloji alanında bugünün teknolojisinin temellerini atan birçok önemli çalışmaya da imza atarlar. Ama tekel dışından gelen teknolojik yeniliklere kapalı bir sistem oluştururlar (age).

Aşağıdaki örnekler tekellerin yenilikçiliğinin sınırlarını göstermektedir.

Hush-A-Phone

Üretimine 1921 yılında başlanan Hush-A-Phone, telefonun ahizesine takılan, gürültü kirliliğini azaltan ve mahremiyeti artıran bir aparattır. Ürünü piyasaya süren Hush-A-Phone Şirketi’nde sadece iki kişi çalışmaktadır: şirketin sahibi Henry Tuttle ve sekreteri. Hush-A-Phone ev kullanıcıları için hiçbir zaman bir gereklilik olmaz. Tuttle 1950 yılındaki bir konuşmasında şimdiye kadar 125000 ünite sattıklarını iddia etmektedir. Kısacası Hush-A-Phone, kendi yağıyla kavrulan bir şirkettir. Tuttle, 1921’de ürettiği aparatla da kalmamış, Hush-A-Phone’u modern telefon tasarımlarına uyumlu hale getirmek için MIT’de akustik üzerine çalışan Leo Beranek’ten de yardım almıştır. Beranek, daha alt sınırdaki seslerden feragat edip mahremiyeti artırarak ve dış sesleri azaltarak Hush-A-Phone’u geliştirir. Seste sadece hafif patlamalar vardır.

Ama 1940’ların sonunda karşısında ABD’de doğal tekel konumunda olan AT&T’yi bulur. AT&T, telefon cihazları dahil olmak üzere tüm telefon hizmetlerinde söz sahibidir. AT&T tamircileri telefon abonelerini Hush-A-Phone gibi AT&T’nin ürünü olmayan cihazları kullanmamaları, bunun imzaladıkları sözleşmenin ihlali olduğunu ve telefon hizmetlerinin kesilebileceğini söyleyerek uyarırlar. AT&T’nin tehdidinin altı boş değildir. Federal Hükümet ile yapılan sözleşmede hiçbir cihazın, aparatın veya devrenin telefon şirketi tarafından sunulan araçlara bağlanmaması hakkında bir madde vardır. Tuttle bunun üzerine bir avukat tutar ve 1948’de ilgili maddenin değiştirilmesi için FCC’ye başvurur. FCC, bu başvuruyu mahkemeye taşır.

Telefona takılan bir plastik parçası için AT&T gibi bir devin müşterilerini tehdit etmesi komik gelebilir. Ama AT&T son derece ciddidir ve mahkemeye bir avukatlar ordusuyla gelirler. Karşı tarafta ise Tuttle, Beranek, bir avukat ve uzman olarak J.C.R. Licklider (daha sonra internetin öncülerinden olacaktır) vardır. AT&T’nin yaylım ateşi başlar. AT&T’nin ilk gerekçesi, telefon hizmetinin kendi sorumluluklarında olduğu ve Hush-A-Phone’un bu hizmeti olumsuz etkilediğidir. Testlerine göre iletimde 13 desibellik bir kayıp vardır. Alıcıda ise bu kayıp 20 desibeldir. AT&T’nin ikinci tezi ise Hush-A-Phone’un işe yaramaz bir aparat olduğu ve tüketicilerin aldatıldığıdır. Tüketicilerin korunması AT&T’nin sorumlulukları arasındadır. Kendilerinden emin bir şekilde, yararlı bir şey olsaydı AT&T’nin bunu çoktan icat edeceğini eklerler. Daha sonra aparatın telefon tamircilerinin güvenliğini tehlikeye attığı, aparattan kaynaklı kaçaklar nedeniyle elektrik akımına kapılıp ölebilecekleri öne sürülür. Ardından aparatın hijyen sorunu yarattığını, içinde yemek taneciklerini, kokuları ve ufak tefek parçacıkları topladığını söyleyerek yaylım ateşini bitirirler.

AT&T’nin bu saldırıları büyük oranda temelsizdir. AT&T, telefon tamircilerinin iş kazasına uğrayabileceğini söylediğinde Tuttle’ın avukatı bunun daha önce yaşanıp yaşanmadığını sorunca AT&T’nin yanıtı henüz böyle bir şey olmadığı ama olabileceğidir. Hush-A-Phone’un tüketicilere hiçbir yararı olmadığı ve sadece onları aldattığı tezine karşı Tuttle, iki önemli yararı olduğunu belirtir. Birincisi, telefonla konuşurken bürodaki sesin azaltılması çalışanların sağlığı için yararlıdır. İkincisi, mahremiyettir. Telefon konuşmasının dışarıdakiler tarafından izinsiz dinlenmesini önlemektedir. Daha sonra Licklider, AT&T’nin öne sürdüğü belirsiz iletim kaybı tezine karşı, Hush-A-Phone’un neden olduğu kayıp oranını teknik olarak ispatlayarak telefon hizmetine zarar verilmediğini gösterir. Son olarak da mahkeme heyetinin önünde bir gösteri yaparlar. Tuttle, sekreterini arar önce Hush-A-Phone kullanarak, daha sonra da onu çıkararak konuşmasını ister. Licklider’i doğrulayan bir sonuç ortaya çıkar: Hush-A-Phone, akustiği değiştirmekte ve seste patlamalar yapmaktadır. Fakat sesin anlaşılabilirliğinde herhangi bir sorun yoktur.

Ancak FCC’nin 1955’teki kararı, AT&T’nin iddiaları doğrultusunda olur. FCC kararında telefon sistemlerine dışarıdan takılan herhangi bir aparatın telefon hizmetini olumsuz etkileyebileceğini ve iş kazalarına neden olabileceğini yazar. Davayı kendi olanakları ile finanse eden Tuttle iflasın eşiğindedir. Ama pes etmez ve kararı ABD Temyiz Mahkemesi’ne götürür. 1956’da mahkeme, insanın telefonu eli ile kapatması veya bir cihazla kapatması arasında bir fark olmadığını belirterek FCC’nin kararının adil veya mantıklı olmadığına ve en önemlisi de kamuya bir zararı yoksa tüketicilerin telefonlarını yararlı gördükleri herhangi bir biçimde kullanabileceklerine karar verir. Ayrıca ancak beş yıl sonra karar verebilen FCC’yi de bu gecikmeden dolayı uyarır. Tuttle, davayı kazanmıştır. Fakat 1960’larda AT&T yeni ahizelerini satmaya başladığında Hush-A-Phone saf dışı kalır.

Wu’ya (2010) göre ufak bir şirketin geliştirdiği bir plastik parçasına karşı AT&T’nin bu kadar tepki göstermesinin asıl gerekçesi, dışarıdan yeniliğin AT&T tekelinin meşruluğunu sarsmasıdır. AT&T, merkezi yenilik geliştirme sistemini temsil etmektedir. Aynı konuya on şirketin odaklanarak tekerleği yeniden keşfetmeye çalışması kaynak israfıdır ve verimsizdir. AT&T, araştırma geliştirme faaliyetlerini merkezileştirerek kamu kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaktadır. Dışarıdan birinin bir yenilikle gelmesi bu imajı sarsacak ve diğerlerine kötü örnek olacaktır. AT&T, her zamanki gibi sistemin mükemmelliği için sistemin tüm parçalarına egemen olmak istemektedir. AT&T’nin sadece Hush-A-Phone davasına bakarak yargılanmaması gerektiği düşünülebilir. Nitekim AT&T’nin 1925’te, telefon teknolojisini geliştirmek amacıyla kurduğu Bell Laboratuvarları telefon tellerinin yalıtımı gibi doğrudan telefon hizmetini iyileştiren yeniliklerin yanında dünyadaki en iyi bilim insanlarını kendi bünyesine katıp onlara serbest bir çalışma ortamı sağlayarak kuantum fiziği veya enformasyon teorisi gibi tamamen farklı alanlarda birçok önemli buluşa da imza atmıştır. Bell Laboratuvarları’ndan yedi Nobel ödülü çıkmış, bilgisayar tarihinin en önemli buluşlarından transistör burada icat edilmiştir. UNIX İşletim Sistemi ve C Programlam Dili yine Bell Laboratuvarları’nda geliştirilmiştir. Tüm bunlar açık seçik ortadayken Hush-A-Phone yalnızca bir ayrıntı değil midir?

Wu’nun (2010) bir başka örneğine bakalım…

Clarence Hickman’ın Manyetik Kayıt Cihazı

Bell Laboratuvarları, bilimcilere ve mühendislere istedikleri konuları araştırma olanağı sunarken bunun meyvelerinden yalnız şirket değil toplum da yararlanıyordu. Elbette bunun finansmanı ABD halkının vergileri ve hükümet desteği ile sağlanıyordu. Birçok ülkede devlete bağlı üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından yürütülen araştırmalar ve hatta gizli projeler neredeyse hükümetin bir kolu haline gelmiş AT&T tarafından yürütülüyordu. Ama Wu’nun (2010) vurguladığı gibi AT&T’nin üniversitelerden önemli bir farkı vardı: AT&T’nin çıkarları bilginin ilerlemesi ile çeliştiğinde tercih AT&T’nin çıkarları olmaktadır. Clarence Hickman adlı mühendisin hikayesi tekellerin yeniliğe yaklaşımını gösteren örneklerden sadece biridir.

1934’ün başlarında Hickman, Bell Laboratuvarları’nda çalışmaktadır. Hickman’ın geliştirdiği makinenin bağlı olduğu bir telefon arandığında ve kimse telefonu açmadığında makine devreye girmekte ve bip sesinden sonra arayan kişi mesaj bırakmaktadır. Wu (2010) makinenin işlevinden çok Hickman’ın geliştirdiği manyetik kayıt ilkesine dikkati çekmektedir. Manyetik kayıttan önce ses yalnızca kayda basılarak veya piyano rulosu yapılarak saklanabilmektedir. Bu yeni teknoloji, işitsel kasetler ve videoteyplerin yanında silikon yongalarla kullanıldığında bilgisayarda depolamanın önünü açabilecek potansiyele sahiptir ve AT&T’nin elinde bu teknolojiyi ilerletme fırsatı vardır. Fakat Hickman buluşunu gösterdiğinde AT&T yönetimi manyetik depolama araştırmasının durdurulmasını istemiş ve manyetik kayıt teknolojisini kamuoyundan gizlemeyi tercih etmiştir. Manyetik kayıt teknolojisi ABD’ye çok daha sonra, Almanya’dan yabancı teknoloji ithali ile gelecektir.

Yönetim ticari değeri de olabilecek bu buluşu neden yasaklamıştır? Wu’ya (2010) göre AT&T, şaşırtıcı biçimde, telefon konuşmalarının kaydedilebilir olmasının insanların telefondan vazgeçmesine neden olacağı, böylece de iş modellerine zarar vereceğinden endişe etmektedir. Konuşmaların kaydedilme olasılığı iş adamlarının telefondan uzak durmasına neden olabilirdi. İş adamları dışındaki tüketiciler de konuşmaların kaydedilebildiğini öğrendiklerinde telefonda rahat konuşamayacakları için telefon kullanımı azalacaktı. Bu nedenle, manyetik kayıt AT&T yönetimi tarafından bir risk olarak algılanarak Hickman’ın çalışmasının ilerlemesine izin verilmedi.

Benzer teknoloji yıllar sonra kullanılabilir olduğunda ve hatta telefon konuşmalarının kaydı gözetim amacıyla kullanıldığında bile telefon sektörü bundan fazla etkilenmedi. Ama AT&T yöneticilerinin, telefon sektörünün sarsılmasına karşı en ufak olasılığı bile dikkate almaları gerekiyordu. Wu’ya (2010) göre bu örnek yeniliğe merkezi olarak yaklaşmanın başlıca problemidir. Merkezi aklın tüm yenilik sürecini planlayıp kontrol edebileceğini düşünüyorlardı ki bu geleceğin bilimsel olarak planlanabilir ve uygulanabilir olduğu anlamına geliyordu. Bu nedenle, yıkıcı olabilecek yeniliklere karşı paranoyakça davranıyorlardı. Kayıt makinesi tek örnek de değildi. Bu korku nedeniyle AT&T, fiber optik, mobile telefonlar, sayısal abone hattı (DSL), belgegeçer (faks) cihazı, hoparlör gibi teknolojilere karşı ölçülü yaklaşacak ve bu gibi teknolojilerin gelişimini yavaşlatacaktır.

Yıkıcı yeniliklerden korku yalnız AT&T için geçerli değildir. FM (Frekans modülasyonu) radyoların ve televizyonun da benzer hikayeleri vardır.

Edwin Armstrong ve FM Teknolojisi

Radyonun ilk zamanları interneti anımsatmaktadır. Açık ve sınırsız bir ortamdır. Arkasında belirgin bir iş modeli yoktur ve daha çok insancıl hedefler vardır. Radyo, ABD’de ve Avrupa’da farklı yollar izleyecektir. Avrupa’da daha çok insanları eğitmenin ve onlara bazı değerleri kazandırmanın bir aracı olarak görülmüştür. ABD’de ise ilk başta açık ve yerel seslerin ön planda olduğu bir ortam vardır. Fakat zamanla bu idealizmin ve açıklığın yerini merkezileşme ve ticari kaygılar alır. David Sarnoff’un RCA’sı, uzun mesafe iletim ağlarına sahip olmasından dolayı avantajlı olan ve radyo yayıncılığında da tekel olmak isteyen AT&T’yi yine bir patent davasında alt edebilmiştir. Bu sefer sahnede AT&T yerine RCA, Clarence Hickman’ın yerinde Edwin Armstrong vardır.

Sarnoff, Armstrong’u AM (Amplitude modulation) radyoyu iyileştirmek üzere görevlendirmiştir. Ama Armstrong radyo dalgalarının iletimi için başka bir teknolojiyle çıkagelir: FM. Armstrong bu etkileyici teknolojiyi Sarnoff’a gösterir. Sarnoff etkilenir ama bundan sonra ne yapılması gerektiği hakkında Armstrong’u yanıtsız bırakır. Armstrong aylar sonra Sarnoff’la tekrar karşılaştığında yanıtını sorar. Armstrong’a göre FM teknolojisi radyo endüstrisini yeniden canlandıracak bir potansiyele sahiptir. Sarnoff bunun sıradan bir buluş olmadığını, bir devrim olduğunu söyler sonra da konuyu değiştirir. Armstrong, laboratuvarına geri dönerek çalışmalarına devam eder. Fakat bir süre sonra laboratuvarını boşaltması istenir.

Sarnoff, AT&T yönetimi gibi yeniliğin yıkıcılığından korkmuştur. AM radyo üzerine kurulu radyo sisteminin sarsılması iş modellerine zarar verecektir. Şüphelerinde haklıdır. FM teknolojisi doğru yönetildiğinde radyo endüstrisini, kontrolün ve düzenlemenin daha az olduğu 1920’lerin açıklık dönemine götürecek bir potansiyele sahiptir. Armstrong, FM teknolojisinin AT&T’nin uzun mesafe hatlarını da gereksizleştireceğini düşünmektedir. Daha da önemlisi, FM yalnızca müzik ve haber yayını için değil kablosuz belgegeçer yapmak için de kullanılabilecektir. Dolayısıyla FM, yalnız radyoda değil farklı alanlarda da gelişmeye açık bir teknolojidir.

Sarnoff’un temel korkusu ise FM teknolojisinin radyo sayısını da artıracak olmasıdır. Bir diğer deyişle, tüketiciler için farklı seçenekler olacak ve reklam pastası küçülecektir. Armstrong’un bu teknolojiyi başka yollardan hayata geçirme şansı da olmaz. Sarnoff, yoğun kulis faaliyetleri ile FM’in ilginç ama fazla test edilmemiş, marjinal ve zamansız bir teknoloji olduğunu yaymaktadır. FCC’yi de etkileyerek FM yayıncılığını yasaklattırır ve FCC, deneysel FM çalışmaları için tek bir tane yüksek frekans bandı ayırır. FCC daha sonra aldığı kararlarda da FM sistemine geçişi kontrollü, radyo endüstrisinin devlerine zarar vermeyecek şekilde yapacaktır. 1940’ta Armstrong beş yıl içinde FM radyonun AM radyoyu geçeceğini düşünmektedir. 1980’lere kadar FM bunu başaramaz. Birçok teknoloji tarihçisi FM’in yavaş ilerleyişini televizyonun çıkışına bağlamaktadır. Wu’ya (2010) göreyse FCC’nin politikaları FM’in gelişimini yavaşlattığı gibi bu yeni teknolojinin stero AM dışında başka bir yöne evrilmesini de engellemiştir.

Sarnoff’un yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştır. RCA da 1946’da, kendini hazır hissettiğinde, FM teknolojisine yönelmiş ama Armstrong’la anlaşmak yerine onun patentlerini izinsiz kullanmayı seçmiştir. Armstrong dava açtığında ise kullandıkları FM teknolojisinin Armstrong’kinden farklı olduğunu ve FM teknolojisine katkılarının Armstrong dahil ülkedeki herkesten daha çok olduğunu öne sürmüşlerdir. Hush-A-Phone davasında olduğu gibi bu tip patent davaları küçük şirketler veya bireyler için hem maddi hem de manevi olarak zordur. Büyük şirketlerin kimi zaman stratejisi davayı uzatarak zaman kazanmak veya karşı tarafı olabildiğince yıpratmak üzerine kuruludur. Nitekim bu dava da yıllarca sürer. Hem maddi hem de psikolojik olarak çöken Armstrong, 1 Şubat 1954’te intihar eder.

Philo Farnsworth ve Televizyon

Sarnoff, FM’in AM radyo için oluşturduğu tehdidi fark etmekle kalmamış televizyon teknolojisini de doğru değerlendirerek televizyon, radyonun yerini almadan RCA’yı televizyon yayıncılığına hazırlamıştır.

Sarnoff, 1920’lerin sonlarında televizyonda da FM’deki stratejisini uygulamıştır. Önce televizyonu itibarsızlaştırmaya çalışır ve bu yıkıcı yeniliğin henüz hazır olmadığı hakkında bir kampanya yürütür. Asıl hazır olmayan ise Sarnoff’un RCA’sıdır. Sarnoff’un kampanyasının amacı yine FCC’yi ikna ederek televizyonun gelişimini yavaşlatmak ve RCA için vakit kazanmaktır. FCC, Sarnoff’un gerekçelerini haklı bulur. Wu (2010), konuya komplocu bir açıklamak getirmek yerine FCC’nin Sovyet tarzı planlı ekonomi yaklaşımından etkilenmiş olabileceği üzerinde durmaktadır. Muhtemelen FCC, Sovyetler’in Beş Yıllık Planları’nı daha başarısız bir biçimde taklit etmeye çalışmakta ve televizyon için bir geçiş süreci öngörmektedir. FCC izin vermediği için ticari televizyon yayınları beklemek zorundadır.

Bunalım Dönemi ve mekanik televizyonun yetersizliklerine FCC’nin bu kararı da eklenince televizyon teknolojisini geliştirmek isteyenler geleceği belirsiz bir teknolojiye yatırımcı bulmakta zorlanırlar. Para kazanamayan ve para desteği bulamayan birçok yenilikçi mühendis birkaç yıl sonra bu hayalinden vazgeçer. Bu süreçte Sarnoff sessiz görünse de RCA’nın laboratuvarlarında elektronik televizyon geliştirmek için gizli bir çalışma yürütülmektedir. Şimdi karşısında yine bir yalnız mühendis vardır, televizyonun mucidi Philo Farnsworth.

Farnsworth, RCA’nın mühendislerini laboratuvarına davet etmiş ve üç gün boyunca geliştirdiği televizyon teknolojisini onlara anlatmıştır. Farnsworth, RCA’dan destek beklerken şirketin kendisini yok etmeye çalışacağını hiç düşünmemiştir. Sarnoff Farnsworth’un çalışmasını önemsemeyen bir tavır takınarak sahip olduğu her şeyi satın almak için ona sadece 100000 dolar önerir. Sarnoff, Farnsworth’un televizyonuyla ilgilenmiyor görünmesine rağmen durum tam tersidir. Farnsworth’un televizyonu RCA’nın geliştirmekte olduğu televizyondan daha iyidir ve televizyon endüstrisinin temeli olacak niteliktedir. RCA’nın mühendisleri, Farnsworth’un laboratuvarlarına yaptıkları gezide öğrendikleri elektronik televizyon teknolojisinin tersine mühendisliğine başlarlar. Diğer yandan Sarnoff, Farnsworth’un televizyonunun işe yaramazlığı üzerine yaptığı kulis faaliyetlerine devam etmektedir. Amacı özellikle yatırımcıları Farnsworth’dan uzak tutmaktır ve bunda da başarılı olur.

Sarnoff daha da ileri gider. 1934’te, Farnsworth’un dava açmasını beklemeden, onun kendi mühendislerinin patentini ihlal ettiğini iddia ederek dava açar. Dava 1939’ta sonlanır, Farnsworth haklılığını ispat ettiği gibi Sarnoff’u bir milyon doların yanında patent kullanım ücreti ödemeye zorlar. Fakat 1939’da Sarnoff’un RCA’sı televizyon yayını için hazırdır. 1999’da Time dergisi, Sarnoff’u “Yayıncılığın Babası” ilan eder!

Sarnoff, televizyon teknolojisinin yıkıcılığını kontrol altına alarak yayıncılıktaki tekelini devam ettirmiştir. Böylece televizyon ABD’de “görüntü” eklenmiş radyo olarak, aynı iş modeliyle gelişecektir.

Sonuç

İnternetin de sonuna mı geldik? Bir zamanlar telefon ve radyoda olduğu gibi internet de açıklık döneminden sonra hükümetlerin ve tekellerin kontrolüne mi girecek? ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarının sonucu yalnız ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek.

İnternetteki açıklığı sadece ağ yapısı bağlamında değerlendirmemek gerekiyor. PC devrimi de bunun bir parçasıydı. PC’ler olmasaydı internet bugünkü gibi geniş kesimlere ulaşamayabilirdi. Günümüzde gelişmeye ve geliştirmeye açık PC’lerin yerini akıllı telefon ve tablet gibi daha çok tüketime yönelik teknolojilere bırakması kapanma yönünde bir eğilimi ifade etmesine rağmen kodlamaya verilen önem (ucuz işgücü gibi hedefleri olsa da) açıklığı zorlayacak bir güce sahip.

Ağ tarafsızlığının ortadan kalkmasıyla, internet altyapısının mülkiyet ilişkilerindeki değişim İSS’lerin gücünü artıracak. İSS’lerle içerik şirketlerinin dikey entegrasyonu, kullanıcıların interneti belirli sınırlar içinde kullanmaya zorlanması ve internet hizmetlerine erişimin denetlenmesi ile sonuçlanacak. Sorun sadece sosyal medya kullanımı, film izleme, müzik dinleme, dosya paylaşımı vb ile ilgili olsaydı en fazla internet öncesi günlere geri dönüyoruz diye üzülebilirdik. Ancak nesnelerin internetiyle beraber gündelik yaşam daha çok internete gömülecek ve internet altyapısındaki mülkiyet ilişkileri daha yaşamsal olacak. Bu nedenle, internetteki tekelleşme, AT&T’nin telefondaki ve RCA’nın radyodaki tekelinden daha kritik ve gündelik yaşamı çok daha derinden etkileyecek. Yazıda tekellerin, teknolojik yenilikleri nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğini aktarmaya çalıştım. İnternetteki tekelleşme toplum için daha yıkıcı sonuçlar doğuracak. Üstelik yaratıcılıktan yoksun bir yıkım…

Kaynaklar

Christensen, C. M. (2003). The innovator’s dilemma: The revolutionary book that will change the way you do business (p. 320). New York, NY: HarperBusiness Essentials.

Fischer, C. S. (2011). Telefon Liderliği Ele Geçiriyor. Crowley, D. ve Heyer, P.(ed.), İletişim Tarihi,(Çev. Berkay Ersöz), Ankara: Siyasal Kitabevi.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Wu, T. (2010). The master switch: The rise and fall of information empires. Vintage.

16 Nisan 2018

Posted In: ABD, Açık Standartlar, ağ tarafsızlığı, Ajit Pai, Alexander Graham Bell, amazon, AOL, AT&T, Clarence Hickman, David Sarnoff, e-devlet, Edwin Armstrong, Emek, Erişim Hakkı, facebook, FCC, Fikri Mülkiyet, FM, Genel, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, J.C.R. Licklider, Leo Beranek, Microsof, Netflix, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, Patent, Philo Farnsworth, radyo, sansür, Teknoloji Tarihi, telefon, Televizyon, telgraf, Telif, Thedore N. Vail, Verizon

Dijitalleşme ve Kullanıcıların Mülksüzleştirilmesi

Eylül ayının üçüncü cumartesi günü yazılım özgürlüğü günü (https://www.softwarefreedomday.org/) olarak kutlanıyor. Etkinliğin amacı özgür yazılım ve yararları hakkındaki farkındalığı artırmak ve özgür yazılım kullanımını yaygınlaştırmak. Yazılımdaki özgürlüğü, hem özgür yazılım hareketinin içinden hem de dışından birçok insanın yaptığı gibi GNU/Linux işletim sistemine indirgememek gerekiyor. Yıllar önce bilgisayar denilince akla ilk gelen sadece ev kullanıcılarının kişisel bilgisayarlarıydı. Kişisel bilgisayarları, dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve tabletler izledi. Bu süreçte, kullanıcıların bilgisayarla yaratıcı etkileşimi, bir diğer deyişle bilgisayarı, üreticinin öngörmediği veya öngöremediği biçimlerde kullanma olanağı zayıfladı. Günümüzde ise gündelik hayatta kullandığımız nesnelerin bilgisayarlaşmasına şahit oluyoruz. Artık “arabanız tekerlekli bir bilgisayardır; uçak kanatları olan bir bilgisayardır; saatiniz, çocuğunuzun oyuncağı, hatta kalp piliniz özünde bir bilgisayardır” (Perzanowski ve Schultz, 2016). Nesnelerin interneti bağlamında gündeme gelen akıllı cihazlar yine birer bilgisayardır. Bu nedenle bilgisayarlardaki yazılımın özgürlüğü, 27 Eylül 1983’te Richard Stallman’ın GNU (GNU is Not Unix) projesini duyurarak özgür yazılımın fitilini ateşlediği dönemden daha vazgeçilmezdir. Kişisel bilgisayarlarda kullandığımız yazılımların özgürlüğünü düşünmek GNU/Linux, LibreOffice, Mozilla gibi yazılımların başarısı dikkate alındığında artık daha anlaşılırdır. Buna karşın, araba, kalp pili, giyilebilir teknoloji ve mobil cihazlar gibi günümüz bilgisayarlarındaki yazılımların kaynak koduna sahip olunabileceğine, nasıl çalıştığının öğrenilebileceğine ve kodda değişiklikler yapılabileceğine ihtimal vermeyiz. Hatta çoğu insan bu cihazların içinde yazılım bulunduğunu bile unutmuştur. Ama aynı teslimiyet 27 Eylül 1983 için de geçerlidir ve o zaman da özgür bir işletim sisteminin olabileceğine pek ihtimal verilmemektedir.

Bilişim teknolojilerini tartışırken çoğu zaman özgür yazılımdan yardım almak zorunda kalıyorum. Bunun temel nedeni, özgür yazılımın sunduğu alternatifler, açılımlar ve çelişkileriyle birlikte bilişim teknolojilerini ekonomi politik bir yaklaşımla tartışmayı daha anlaşılır ve somut kılması. Örneğin, nesnelerin interneti ve dördüncü endüstri devrimi gibi moda ifadelerin ve bulut bilişim gibi masalların peşine takılmadan önce bu teknolojilerin içinde geliştiği toplumsal ilişkileri, kimin kazanıp kimin kaybettiğini, bu sürece nasıl müdahale edilebileceğini tartışmak gerekir ve bu tartışmada, mülkiyet ilişkileri kritik bir rol oynar. Özgür yazılımcılar, son derece basit ama temel sorularla bu tartışmaya katılmaktadır: Kullandığınız bilgisayarların sahibi miyiz? Değilsek bunu nasıl başarabiliriz? Bu sorulardan sonra, o moda teknolojilerin cilası dökülmeye başlar.

Ayrıca Geray’ın (2016) belirttiği gibi ekonomi politik yaklaşım, neo-klasik iktisatta olduğu gibi toplumsal değer yargılarını dışarıda bırakmaz: “Eşitlik, hakkaniyet, adalet, toplumun/kamunun genel çıkarı gibi değer yargıları çözümlemelere katılır” (age). Fikri mülkiyet haklarına, özellikle de patentlere yöneltilen en büyük eleştirilerden biri araştırmaların kamudan alınan vergilerle finanse edilmesi ama araştırmaların meyvelerinin şirketler tarafından toplanmasıdır. Avrupalı özgür yazılım kuruluşları sürekli bunun gibi adaletsizlikleri sorgulamaktadır. Eylül ayında başlattıkları “kamunu parası, kamunun kodu” (https://publiccode.eu/) adlı kampanyada da sorgulanan yine çok basit ama sürekli görmezden gelinen bir konudur: İnsanların vergileriyle geliştirilen yazılımlar neden özgür yazılım olarak kamuyla paylaşılmaz? Aynı yazılıma tekrar tekrar para ödeyen bir hükümet kamunun çıkarı yerine şirketlerin çıkarını düşünmüyor mudur?

Eleştirel olmayan bir bakış açısı gözetimi ve sansürü de teknolojik gelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirir. Özgür yazılım için bunlar yeni teknolojilerin bir özelliği değil kusurudur ve hiç de kaçınılmaz değildir; özel hayatın gizliliği ve ifade özgürlüğü savunulması gereken değerlerdir. Özgür yazılım, yazılım dünyasının dışına taşmış ve Wikipedia gibi projelere ilham vermiş, neoliberalizmin piyasa toplumu dışında başka bir alternatifin olduğunu göstermiştir.

Ancak tam da bu noktada durmak gerekiyor. Özgür yazılım, kapitalizmde sadece (ve son derece ufak) bir çatlaktır. Şimdi sesleri daha az çıksa da ikibinli yılların başında müştereklerden ve ortaklaşa çalışmanın potansiyelinden, bilişim teknolojilerinin toplumsal ilişkilerde yarattığı değişimden etkilenen birçok insan kapitalizmin aşıldığını iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Fakat özgür yazılım, başka alanlardaki benzer girişimler gibi, her zaman tehlike altındadır:

Oluşturulan her müşterek, zamanla iki gücün saldırılarına maruz kalacaktır. Birincisi, müşterekleri hiçe sayarak kendi gelirlerini maksimize etmek için açık arayan bireylerin ve şirketlerin kurnazlığı. İkincisiyse, hükümetlerin ekonomik darboğaz zamanlarında (veya piyasa ideolojisinin güdümünde) müşterekleri besleyen kaynakları kurutma, müştereklerinin etkilerini azaltarak kamuoyu desteğini baltalama eğilimi.

Özgür yazılım hareketi, başta FSF (Free Software Foundation) ve FSFE (Free Software Foundation Europe) olmak üzere, patent, DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi), bulut bilişim vb kampanyalarından da görülebileceği gibi tehlikenin farkındadır. Bin yılın başında müştereklerden, eşitlik ve özgürlükten bahsedip, sözüm ona enformasyon toplumunu selamlarken günümüzde dijitalleşmeyle gelişen mülksüzleştirmeyle karşı karşıyayız. Özgür yazılım hareketinin yıllardır sorduğu soruları şimdi daha yüksek sesle sormanın zamanı: Bilgisayarlarımızın gerçekten sahibi miyiz? Bilgisayarlarımızın gerçek sahibi olabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

Bu yazıda, tüketiciler ve satın aldıkları (ya da satın aldıklarını sandıkları!) ürünler arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini göreceğiz. Yazının devamında, sahip olunan nesneye göre değişen farklı mülkiyet biçimleri yer alıyor. Daha sonraki bölümde dijitalleşmeyle beraber kitap, film ve müzik endüstrisindeki yaşanan değişimleri ve bu değişimleri olanaklı kılan biri hukuksal diğer teknik iki aracı, lisansları ve DRM’yi aktarıyorum. Son olarak, aynı araçlarla günümüz bilgisayarlarında uygulanan mülksüzleştirme örneklerini göreceğiz.

Gayrimenkul Mülkiyeti, Bireysel Mülkiyet ve Fikri Mülkiyet

Dijitalleşmeyle beraber fikri mülkiyet haklarının kapsamında toplumun aleyhine, şirketlerin lehine bir genişleme vardır. Ama bu genişleme aynı zamanda kullanıcıların mülksüzleştirilmesiyle beraber gelişmektedir. Bunun örneklerine geçmeden önce mülkiyetin ne olduğunu ve dijitalleşmeyle beraber nasıl bir değişim yaşandığını tartışmak gerekiyor.

Önce mülkiyetin ne olmadığıyla başlayalım. Mülkiyet insanla nesne/kaynak arasındaki bir ilişki değildir. “A, x’e sahiptir” ifadesi mülkiyet ilişkisini tanımlamak için yetersiz kalacaktır. Mülkiyet toplumsal bir ilişkidir. Çünkü A, B’ye karşı x’e sahiptir ve A x’ten yararlanmakla kalmaz kendisi dışındakilerin x ile olan ilişkisini de kontrol eder. Bir diğer deyişle mülkiyet asıl olarak A ve B arasında bir ilişkidir. Fakat bu ilişkinin gerçekleşebilmesi için A ve B’nin x üzerindeki ilişkisi hukuksal olarak tanınmalıdır. B, A’nın izin vermediği biçimde x’e eriştiğinde bunun bir yaptırımının olması gerekir. Bunun yanında, x’e sahip olan A’nın mutlak güç sahibi olduğu yanılgısına düşülmemelidir. A, keyfi biçimde hareket edemez; B’nin de hakları vardır. Ancak her iki tarafın hakları da mutlak değildir. Haklar ve denge, sosyoekonomik koşullar ve teknolojik yeniliklerle yeniden şekillenir.

A ve B arasındaki mülkiyet ilişkisi x’in ne olduğuyla ilişkili olarak farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Perzanowski ve Schultz (2016), x’in durumuna göre mülkiyeti dörde ayırır: Gayrimenkul mülkiyeti, bireysel mülkiyet, fikri mülkiyet, maddi olmayan şeylerin mülkiyeti [1].

Mülkiyet denilince ilk akla gelen gayrimenkul mülkiyetidir. Gayrimenkul, fiziksel bir alanla tanımlanır. Deprem, toprak kayması veya nehir yatağının değişmesi gibi durumlar olmadığı sürece sabittir, bıraktığınız yerde kalır. x’in gayrimenkul olduğu durumlarda A’nın B’ye göre ilişkisi çeşitli biçimler alabilir. Gayrimenkul sahibi, toprağı kullanma, diğerlerini dışlama, satma, bağışlama veya ondan kâr elde etme hakkına sahiptir. A, x’e sadece ömrü boyunca sahip olabilir (miras bırakamaz) veya devre mülkte olduğu gibi x’i yılın belirli zamanlarında kullanabilir. Bu haklar açık uçludur ve tartışmaya açıktır. Örneğin belediyenin kat sınırlaması olabilir, dairenin işyeri olarak kullanımı yasaklanmış olabilir, arazi sahibi arazisini süpermarket yapmamak kaydıyla kullandırmak isteyebilir veya bir üniversite arazisindeki ağaçların zarar görmemesi şartıyla arazisinden yol geçmesine izin verebilir. Gayrimenkulün hem daha pahalı hem de kullanımı hakkındaki sınırlamaların açık uçlu olması nedeniyle herhangi bir satın almadan önce oldukça ayrıntılı bir araştırma yapılması gerekir. Normal vatandaşlar az sayıda gayrimenkul aldıklarından daha ince eleyip sık dokurlar.

Bireysel mülkiyette ise haklar daha nettir. A, x’e sahipse bununla ne yapacağı ve B’ye karşı hakları daha nettir. B, A’dan Mavi kazak satın aldığında A, B’ye “bunu turuncu pantolonun üstüne giyemezsin” diyemez. Bireysel mülkiyete konu nesneler gayrimenkule göre çok daha ucuzdur ve satın alma sonrası oluşan hakların sınırları daha belirlidir. Bir kitap, buzdolabı, kazak vb satın alan kişi bunu kendisi kullanabilir, satabilir, kiralayabilir, ödünç verebilir veya hediye edebilir. Satış sonrasında A’nın x üzerindeki hakları sona erdiğinden x’i satın alan kişi A’nın yerine geçer. Bireysel mülkiyet, gündelik hayatta o kadar sık deneyimlediğimiz bir ilişkidir ki okuyucu yukarıdaki örnekleri gereksiz olarak değerlendirecektir; başka türlüsünü düşünmek zaten mümkün değildir. Ama sorun da zaten bu açık seçik olan hakların kaybediliyor olmasıdır.

Fikri mülkiyette x, gayrimenkul ve bireysel mülkiyette olduğu gibi maddi bir varlığa sahip olmaması nedeniyle farklıdır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyette x maddi varlığa sahip olduğundan nesnenin ve kaynağın kullanımında kıt kaynak sorunu vardır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyet ilişkileri bu kıt nesne ve kaynakların kullanımını düzenler. Fikir ürünleri için kendiliğinden bir kıtlık söz konusu değildir. Fikri ürünlerinin kullanımı onları azaltmaz, tam tersine artırabilir de. Fikirlerin de bir kullanım değeri vardır; bunların artması ve yayılması arzulanır. Buna karşın, fikir ürünlerini üretenlerin bu çalışmalarının karşılığını alamazlarsa üretmeyecekleri (ya da üretemeyecekleri) savunularak asıl kıtlığın fikir ürünlerinde değil bunun üretimi için gerekli emek gücünde olduğu belirtilir. Fikir ürünlerinin bir diğer farklılığı da bir kere ifşa edildikten sonra kontrol edilmelerinin zorluğudur. Bir araziyi çitleyebilir, özel ve değerli eşyalarınızı kasaya koyabilirsiniz. Ama fikir ürünleri için böyle bir durum söz konusu değildir. Patent, telif, marka yasaları bu korumayı gerçekleştirmek için vardır. Bireysel mülkiyette A, x’i sattığında satın alan kişi A’nın yerine geçer. Fikri mülkiyette ise durum farklıdır. Bir film DVD’si satın aldığınızı varsayalım. Bu sizi filmin sahibi yapmaz; sadece filmin kaydedildiği DVD’nin sahibisinizdir. Normal şartlarda (kopyalama hakkına sahip şirket size bu yetkiyi vermemişse) bu filmi kopyalayıp dağıtamazsınız veya bir oda dolusu izleyiciye gösterim yapamazsınız. Hatta fikri mülkiyetin en saf halinde DVD’yi satın alan kişi bunu başkasına satamaz, kişisel kullanım için yedekleyemez, bir arkadaşına hediye edemez vs. Fakat fikri mülkiyet hakları, A’nın x üzerinde satış öncesinde ve sonrasında tüm haklara sahip olduğu bir ilişki değildir. A’dan x’i satın alan kişi A’nın yerine geçemese de x’i satın alan (B’) ile satın almayan (B) arasında bir fark vardır. A, x’te yayma hakkına sahiptir. Yayma hakkı, “bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, kiralamak, ödünç vermek, satışa çıkarmak veya diğer yollarla dağıtmak hakkı”dır. Yasa, x’in DVD’sini satın alan B’nin yeniden satış hakkı için şunları söylemektedir:”kiralama ve kamuya ödünç verme yetkisi eser sahibinde kalmak kaydıyla, belirli nüshaların hak sahibinin yayma hakkını kullanması sonucu mülkiyeti devredilerek ülke sınırları içinde ilk satışı veya dağıtımı yapıldıktan sonra bunların yeniden satışı eser sahibine tanınan yayma hakkını ihlal etmez” (Aksu, 2016). Bu durum, “tükenme ilkesi” olarak adlandırılır. Yasa, tükenme ilkesini tanıdığı için satın aldığımız DVD veya kitap bireysel mülkiyete göre değerlendirilebilir.

Kısacası, bir fikir ve sanat ürünündeki telif hakkı ile onun kopyasının mülkiyeti hakkında bir ayrım vardır. İnternet öncesi dönemde de radyo ve televizyon yayınları da telif haklarını etkilemiştir ama yine de asıl gelir kaynağı fiziksel kopyalar olmuştur. Reklam ve kablo aboneliği bile kopyaların önemini azaltmamıştır. “Tükenme ilkesi” ikinci el pazarını ortaya çıkarmış, ikinci el ürünler birinci el ürünlere rakip olmuş ve bu da tüketicinin lehine olmuştur. Tükenme ilkesi, kopyalama hakkına sahip şirketler için satacakları kopya sayısını azalttığı için istenmeyen bir durumdur. Dijitalleşme ile beraber eski kopya biçimlerinin yavaş yavaş ortadan kalkması yeni bir döneme kapı aralamıştır. Dijitalleşmeyle mülkiyet ilişkilerinde yaşanan dönüşüme geçmeden önce kopyalama hakkına sahip şirketlerin tükenme ilkesine düşmanlıklarının tarihte ilginç örneklerinin olduğunu belirtmek isterim. Günümüzde bazı okullar ve kurumlar, kütüphane kullanımını teşvik etmek için kütüphaneden en çok yararlananların isimlerini duyururlar. Vaktini kütüphanede geçirenlere saygı duyarız. Fakat kopyalama hakkı sahibi şirketlerin en büyük düşmanlarından biri kütüphaneler ve buralardan yararlananlardır. İnsanların yeni kitap almak yerine kütüphaneden kitap ödünç almalarını kendi işlerinin baltalanması olarak değerlendirirler. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 1931’de bir grup yayıncının “kitap ödünç verme” sorununu çözmesi için halkla ilişkilerin öncülerinden olan Edward Bernay’i tutmasıdır. Bernay, kitap ödünç alanları aşağılayan bir lakap bulma kampanyası düzenler. Yarışmayı booksneak kazanır (Önerilen diğer lakaplar book weevil, greader, libracide, booklooter, bookbum, culture vulture, bookbummer, bookaneer, biblioacquisiac ve book buzzard.)

iTunes Music Store, Bulut Bilişim ve Dijital Abonelik

Son 15 yılda içeriğe erişim biçimimizde önemli değişiklikler yaşanmıştır. İkibinli yıllara kadar kitap, müzik ve filmler elimizde tuttuğumuz, kitaplığımızda sakladığımız ve birbirimize hediye ettiğimiz fiziksel nesnelerdir ve tüketiciler, tükenme ilkesinin tanıdığı hakla hareket etmektedir. Bu bağlamda, 2003 yılında Apple’ın iTunes Music Store’ı ve yeni iş modelini duyurması bu hakka

önemli bir darbedir. İnternetten müzik eserlerini ücretsiz indirmenin oldukça yaygın olduğu bir dönemde Steve Jobs, insanların hala müzik eserleri için ödeme yapmaya gönüllü oldukları, ama birkaç hit parça için tüm albümü satın almak istemedikleri tespitini yapmaktadır. Jobs’a göre sorun insanların korsan müziğe kaymasını engelleyebilecek bir alternatifin olmamasıdır. Jobs, Müzik şirketleri ve internet kullanıcılarını ‘adil’ bir iş modelinde bir araya getirir. Jobs’a göre herkes kazanacaktır (https://tr.0wikipedia.org/wiki/İTunes_Store):

Müzik çalan insanların % 80’inin bunu istemediğine inanıyoruz, sadece yasal bir alternatif yok. Bu yüzden, ‘buna yasal bir alternatif yaratalım’ dedik. Herkes kazanır. Müzik şirketleri kazanır. Sanatçılar kazanır. Apple kazanır. Kullanıcı kazanır, çünkü daha iyi bir hizmet alır ve bir hırsız olmak zorunda değildir.

iTunes Music Store’a yalnızca Apple cihazlarından erişilebilmekte ve şarkılar başlangıçta DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ile korunmaktadır. Kullanıcılar albümün tamamını satın almadan (çoğunlukla 99 sente) tek bir müzik eserini satın alabilmektedir. Apple’ın yeni iş modeli, kendi beklentilerinin de ötesinde büyük ilgi toplar. Jobs’ın öngörüsü doğru çıkmış ve insanlar korsan müziktense dinlediği eser için para ödemeyi tercih etmiştir. Apple’ın öncülüğünü yaptığı bu iş modeli hızla yaygınlaşır. Ancak diğer yandan bireysel mülkiyet için bir dönüm noktasıdır. Artık elinizde arkadaşınıza ödünç verebileceğiniz bir DVD yoktur. Ayrıca tüketiciler DRM’li müziklerini ancak ve ancak bir Apple bilgisayarı kullandıkları sürece çalabileceklerdir. O an için ufak bir ayrıntıdır. Apple kullanıcıları bu ayrıcalıklarının keyfini sürerken DRM ile telif haklarının içerdiği bir hak ortadan kalkmaktadır (Perzanowski ve Schultz, 2016).

Dijital ürünlerde tükenme ilkesi nasıl uygulanacaktır? Fiziksel bir ürünü arkadaşınıza ödünç verdiğinizde sizde bir kopyası bulunmaz. Ama bir müzik dosyasını arkadaşınıza farklı yollarla (taşınabilir bellek, e-posta, Dropbox’a koymak vb yollarla) dosyayı kopyalayarak iletebilirsiniz. Ama her hâlükârda dosyanın telif haklarındaki tükenme ilkesine aykırı hareket etmiş olursunuz. Telif yasaları bu yeni duruma ayak uyduramadan bulut bilişimle [2] ikinci bir dönüşüm yaşanır. 160 GB diske sahip bir iPod alıp tüm müzik koleksiyonunuzu buraya aktarmanız mümkündür. Fakat bir süre sonra iPod yerini akıllı telefon, tablet ve çok amaçlı diğer mobil cihazlara bırakır. Bu cihazlarda üreticiler, yer, ağırlık ve pil ömründen tasarruf edebilmek için yüksek saklama kapasiteli ve ucuz diskler yerine daha düşük saklama kapasiteli ve yüksek fiyatlı disklere yönelmişlerdir. Bulut bilişim, depolama kapasitesi sorununu giderek yaygınlaşan yüksek hızlı mobil veri ağlardan yararlanarak çözecektir. Artık tüm dijital dosyalarımızı bulutta saklayabileceğimiz ve cihazlarımız arasında senkronize edebileceğimiz söylenmektedir (age).

iTunes Music Store’dan satın alınan bir dosya tüketicinin bilgisayarında saklanmaktadır. Elde bir kaset veya DVD yoktur, ama (kimi zaman DRM’li de olsa) bir dosya bilgisayarınızda tutulmaktadır. Bulut iş modelleri ise bunu bir adım daha öteye götürebilmenin yolunu açmıştır. Bilgisayarınızda dosya saklamanın şart olmadığı, bir film izleyeceğiniz veya müzik dinleyeceğiniz zaman buluta erişerek bunu yapabileceğiniz anlatılmaktadır. Bilgisayarınıza indirmeden kullanmayı tercih ettiğinizde dijital dosyaya gerçekten sahip olma şansınız da ortadan kalkmaktadır. Bulut sağlayıcısı şirket, çeşitli gerekçelerle dijital dosyaya erişimizi engelleyebilir veya dosyayı silebilir. Nitekim Apple Medya Hizmetleri Hüküm ve Koşulları’nda bu hak açıkça belirtilmektedir (https://www.apple.com/legal/internet-services/itunes/tr/terms.html):

“Apple size bildirimde bulunarak ya da bulunmaksızın ve dilediği zamanda Hizmetleri (ya da bunların herhangi bir parçasını ya da İçeriğini) değiştirme, geçici olarak durdurma ya da sona erdirme hakkını saklı tutar ve Apple söz konusu haklarını gerçekleştirdiğinde size ya da üçüncü taraflara karşı sorumlu olmayacaktır.” Amazon Kindle kullanıcılarının da deneyimlediği gibi sanal kitap rafınızda duran bir kitap aniden silinebilir. Bunun dışında teknik sorunlar nedeniyle dosyalara erişim olanağınızın geçici veya kalıcı olarak ortadan kalktığı durumlar da olabilmektedir. Eskiden bir kitap yıllarca saklanıp kuşaktan kuşağa aktarılabilirken şimdi kitabın raf ömrü en iyi ihtimalle şirketin ömrü kadardır. Perzanowski ve Schultz (2016), Amazon ve Apple’sız bir dünya hayal edemeyenlere Lehman Brothers, Enron ve Woolworth’ın akıbetini hatırlatmaktadır.

Telif hakları ve tükenme hakkı açısından değerlendirdiğimizde yine belirsiz bir durum vardır. Buluttaki dosyaların tekrar satışı veya ödünç verilmesi belirsizdir. Bazı durumlarda dosya bulut üzerinden kullanılabilmekte bazen de dosyanın bir kopyasının bilgisayara indirilmesi gerekmektedir. Perzanowski ve Schultz’a (2016) göre bulut farklı biçimlerde yorumlanabilir. Birincisi bulutu evinizdeki bir film makarası gibi değerlendirebilirsiniz. Salonunuzda, televizyonun sizin, ama film makarasının film şirketinin olduğu bir düzenek vardır. Filmi izlemek veya bir şarkıyı dinlemek için bir ödeme yaparsınız, ama filme sahip olamazsınız. İkincisi bulut, raflarında kitapların olduğu bir kütüphanedir ve siz kitaplardan birini ödünç alırsınız. Üçüncüsü bulut, bankada kiralık bir kasa gibidir. Şu anda yanınızda olmasa da kasanın içindekiler sizindir ve istediğiniz zaman kasadan evinize getirebilirsiniz. Her üç durum da telif hakları açısından yeni soru(n)lar yaratmaktadır. Fakat ilk iki durum abonelik üzerine kurulu yeni bir iş modeli olarak karşımıza çıkacak ve kullanıcının mülksüzleştirilmesinde üçüncü aşamaya gelinecektir.

Bulutta sakladığınız dosyaların gerçekten sahibi olamazsınız. Bazı durumlarda bu dosyaları bilgisayarınıza da kaydedebilirsiniz. Şirketler indirilen dosyaları, kullanıcı cihazlarını kontrol edebildikleri taktirde DRM ile denetleyebilmektedir. Ama bulutun asıl önemi tüketicilere akıtmalı servisleri (streaming service) tanıtarak, onları abonelik sistemlerine hazırlamak olmuştur.

Klasik abonelikte bir dergiye 2017 yılı için abone olduğunuzda 2018 yılında aboneliğinizi yenilemeseniz de 2017 yılına ait sayılar elinizdedir ve kimse bu hakkınızı elinizden alamaz. Akıtmalı abonelik servislerinde ise aboneliğinizi yenilemediğinizde haklarınızı kaybedersiniz. Buna rağmen, tüketicilere sunduğu avantajlar nedeniyle bu dezavantajlar atlanmaktadır. Abonelik servisleri satın almayla karşılaştırıldığında daha makul bir ücret talep etmekte ve çok sayıda içerik arasından seçim yapabilme olanağı sunmaktadır. Şirketler için oldukça kârlı bir iş modelidir. Farklı müşterilere farklı fiyatlandırma yapabilmektedirler. Yeni iş modelinin önceki dönemlerden en büyük farkı da şirketlerin servisi kullananlar hakkında çok ayrıntılı bilgiye sahip olmalarıdır. Bu da şirketlerin daha hedefli reklamlar yapabilmelerini sağlamaktadır. Akıtmalı servisin kopyalanması ve çoğaltılması olanaksız olmasa da daha zordur. Servis aboneliği kitap ve DVD almayla kıyaslandığında çok daha ucuz görünmektedir. Ama elde satılabilecek bir kopyanın bulunamaması birinci el satışlara rakip olabilecek ikinci el piyasasını da yok etmektedir.

Mülkiyet ilişkilerindeki bu değişim iki önemli araçla gerçekleştirilmiştir: Lisanslar ve DRM.

Okunmayan ve Anlaşılamayan Lisanslar

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların nasıl bir dünya yarattığını göstermek amacıyla almak istediğimiz 100 dolarlık bir şapkanın üzerinde aşağıdaki uyarıyı gördüğümüzde ne yapacağımızı hayal etmemizi ister:

BU ŞAPKA LİSANSLANMIŞ, SATILMAMIŞTIR. ÜZERİNDEKİ ÜCRETİ ÖDEDİĞİNİZDE BU ŞAPKAYI İSTEDİĞİNİZ SIKLIKTA GİYME HAKKINA SAHİPSİNİZ. ŞAPKAYI SÜRESİZ OLARAK ELİNİZDE BULUNDURABİLİRSİNİZ ANCAK ÜRETİCİNİN AÇIK İZNİ OLMAKSIZIN ONU YENİDEN SATMA, ÖDÜNÇ VERME VEYA BAŞKA BİR ŞEKİLDE AKTARMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİNİZ.

Bu mesajı nasıl yorumlayabiliriz? Birincisi, şapka sahibi, şapkaya 100 dolar vermemize rağmen onun sahibi olmadığımızı vurgulamak istemiş olabilir. Onu sadece elimizde bulundurma ve kullanma hakkına sahibiz. İkinci yorum, mülkiyet yasalarının bize tanıdığı hakla onu satabileceğimiz ama bu satışın üreticiye ispatlanabilir bir zararı olduğunda üreticinin zararını karşılamak zorunda olduğumuzdur. Üçüncüsü, uyarının yasal bir belge niteliğine sahip olmadığıdır. Amaç sadece bazı alıcıların gözünü korkutarak şapkayı ödünç vermelerini veya satmalarını engellemektir. Ama yasal olarak hiçbir zorlayıcılığı yoktur.

Bu yorumlardan herhangi biri doğru olabilir. Satış görevlisinden daha ayrıntılı bir açıklama isteyebilir veya böyle alengirli bir alışverişe hiç girmek istemeyebiliriz. Lisans, kişi ve kuruluşlara normal şartlarda sahip olunmayan bir hakkı verir. Örneğin sürücü lisansı, bize trafik araçlarını kullanma hakkı verir. Ama dijital ürünleri kullanırken “Kabul Ediyorum” deyip geçtiğimiz birçok lisans tüketiciye bir hak tanımlamaz, yasalarca verilmiş bir hakkı keyfi olarak sınırlar. Örneğin, özgür yazılım projelerinde kullanılan GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı), yazılım sahibi bazı şartlar öne sürerek telif haklarının kendisine tanıdığı hakları kullanıcıya verdiğini belirtir. Özel mülkiyetli yazılımlarda ise lisans, telif haklarının tanımladığı bazı hakların geri alınması için vardır.

Lisanslar çoğunlukla okunmaz; 99 sentlik bir şarkı için iTunes’un Macbeth’ten uzun kullanım şartlarını okumak pek akıllıca değildir. PayPal’inki ise Hamlet’ten de fazladır. Bu lisansların uzunlukları bir yana anlaşılmaları da zordur. Çünkü şirketin yasal haklarını tanımlayan lisanslar sıradan insanların anlaması için yazılmış basit metinler değildir. Çoğu zaman karşımıza uzunca ve anlaşılmaz bir metin çıkar; ya lisansı kabul edip yolumuza devam ederiz ya da reddedip işlemden vazgeçeriz. Başka seçeneğimiz yoktur. Lisansların uzunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında bunu okuyup anlamanın da bir maliyeti olacağından kabul ettiğimizi belirtip geçeriz. Casus yazılımlara karşı yazılım üreten PC Pitstop adlı şirket EULA’sındaki (End User License Agreement – Son Kullanıcı Lisans Sözleşmesi) bir cümlenin farkına varan ve kendisine e-postayla bunu bildirecek ilk kullanıcıya 1000 dolarlık bir ödül vereceğini yazar. Beklenen e-posta ancak dört ay sonra, yazılım 3000’den fazla indirildikten sonra gelir!

Lisanslamanın öncüsü IBM’dir. Telif hakkı ve patentlerin henüz zayıf olduğu bir dönemde bu yolu tercih etmesi anlaşılır bir durumdur. Fakat lisanslama yazılımı belirsizlik ve ihlallere karşı korumaktan çok yazılımın sonraki kullanımlarını kontrol edebilmek ve rekabeti azaltmak için kullanılmaktadır. Kitap, film ve müzik endüstrisi de yıllardır bunu arzulamış ama başarılı olamamıştır. Şimdi şirketler dijital kitapların ödünç verilme sayısını kısıtlayarak kütüphanelerden adeta intikam almaktadır. Örneğin bu sınır yirmiyse yirminci ödünç verme işleminden sonra kütüphanenin aynı kitaba tekrar ödeme yapması gerekmektedir. Böylece kütüphanelerin, bilgi birikimini gelecek kuşaklara aktarabilme misyonu da yok edilmektedir. Artık herhangi bir kitap sansür veya ekonomik gerekçelerle kütüphanelerden silinebilir, o kitap hiç yayınlanmamış gibi davranılabilir. Daha da kötüsü bu tip lisanslar dijital kitap, film ve müzikle sınırlı değildir; son yıllarda evlerde kullanılan cihazlarda, tüketici elektroniğinde, tarım makinelerinde, kısaca bilgisayar içeren ya da bilgisayarlaşan her alanda karşımıza çıkmaktadır.

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların taraflar arasında yapılan bir sözleşme veya mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebileceğini belirtmektedir. Mahkemeler, hemen onaylayıp geçtiğimiz lisansları sözleşme olarak değerlendirmeye meyillidir. Fakat insanlar neyi imzaladıklarını bilebildiklerinde sözleşmenin bir anlamı vardır. Lisanslar, iki tarafın özgür iradesiyle imzalanan sözleşmeler değildir. Kopyalama hakkı sahibinin dayattığı kısıtlamalardır. Lisansları, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirdiğimizde, lisansların GPL’de olduğu gibi önceden tanımlanmış mülkiyet haklarına dayanması gerektiği ortaya çıkar. Geçerli bir lisansın ortaya konabilmesi için kimin neye sahip olduğuna önceden karar verilmesi gerekir.

Kopyalama hakkı sahibi, ürünü kendine saklayabilir, kiralayabilir veya satabilir. Eğer bir servis, abonelik olarak ilan edilmişse yapacak bir şey yoktur. Fakat reklamlar çoğu zaman aboneliği bir satış gibi göstermekte, kimin neye sahip olduğu belirsiz bırakılmakta, lisanstaki satır aralarında alıcının haklarını kısıtlamaktadır. Yapılan araştırmalar alıcının dijital bir ürünü gerçekten satın almadığını fark ettiğinde başka türlü davranmaya eğilimli olduğunu göstermektedir (age).

DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi)

DRM, dijital içeriğin satış sonrasında da kullanımını kısıtlamayı ya da kontrol etmeyi hedefleyen teknolojilerin genel adıdır. Garip bir güvenlik aracıdır. Evinizdeki kilit, değerli eşyalarınızı dışarıdakilerden korur. DRM ise içeridekilere karşı bir korumadır. Çünkü kullandığınız şeyin gerçekten sizin olmadığı iddiasını taşır.

Dijitalleşme öncesinde ortaya çıkan VCR (videocassette recorder – video kaydedici) teknolojisi tüketiciyi güçlendiren, kopyalama hakkı sahibi şirketlerin tüketici üzerindeki baskısını zayıflatan bir gelişmedir. Bu nedenle Universal, Sony’yi korsan kullanıma yol açmakla suçlamıştır. Sony ise geliştirdiği teknolojinin korsanlık için kullanılabileceği gibi meşru amaçlar için de kullanılabileceğini savunur. Mahkeme, Sony’nin savunmasını haklı bulur ve stüdyoların VCR teknolojisini kontrol altına alma talebini geri çevirir. Bu karar, yalnız Sony için değil, tüketiciler için de önemlidir. Çünkü VCR’de yapılmak istenen tüketicilerin evlerinde gözetlenmesidir.

Hollywood, VCR olayından dersini almıştır. DVD teknolojisinin geliştirilmesine en başından müdahil olur ve CSS koduyla izinsiz kopyalamanın önüne geçmeyi dener. Cihazlarımızın izinsiz film oynatımlara karşı kontrol altına alınması için büyük çaba gösterir. Ama her DRM, er ya da geç, kırılmaya mahkumdur. DRM’li bir sistemi kırmak zordur; bunu ancak en ileri düzeydeki kullanıcılar başarabilecektir. Ama bir hacker DRM’nin açıklarını keşfettiğinde bu bilgi hızla yayılmaktadır ve kırma işlemini kolaylaştıran araçlar teknik bilgisi daha az olan kullanıcılara da ulaşmaktadır. Bu nedenle DRM tek başına yeterli olmayacak, hem hackerların hem de onların açtığı gedikten ilerleyen diğer tüketicilerin durdurulabilmesi için yasalarla kontrol altına alınmaları, tersine mühendisliğin yasadışı ilan edilmesi gerekecektir.

DRM tüketicilerin güvenliğini de tehlikeye atmaktadır. VCR tartışmasında iyi adam olan Sony, bu sefer kötü adamdır. CD’lerinin kopyalanmasını engellemek için kullanıcıların bilgisayarına, onların haberi olmadan bir rootkit yazılımı kurmayı dener. Sony, rootkit yazılımıyla kullanıcıların CD kopyalamasını engelleyebileceğini düşünmektedir. İzinsiz kurduğu rootkit, başında $sys$ ile başlayan her dosya ve süreci bilgisayar kullanıcılarından gizlemektedir. Sony kendi mülkiyet hakkını korumak için açtığı arka kapıyla büyük bir güvenlik açığına neden olur; herhangi bir saldırganın aynı açığı kullanmasının önünde bir engel yoktur. Bu fark edildiğinde ise yaptığını “insanlar rootkit’in ne olduğunu bile bilmiyor, neden buna takılsınlar ki?” diyerek örtbas etmek ister. Fakat tepkiler dinmeyince CD’lerini geri çağırmak zorunda kalmıştır. Sony, DRM’ye başvuran birçok şirketin yaptığı gibi, insanlardan kendi mülkiyet haklarına saygı göstermesini isterken izinsiz olarak onların bilgisayarına girmiş, güvenliklerini tehlikeye atmış ve mahremiyetlerine zarar vermiştir (age).

Lisanslar, DRM ve Gündelik Hayati [3]

Edison’un İki Davası

ABD’de fikri mülkiyet haklarının gelişimi üzerine bir film çekilse filmin baş kötülerinden biri sanırım Thomas Edison olurdu. Edison defalarca yasal boşluklardan yararlanmaya çalışarak her fırsatta rakiplerini saf dışı bırakmak istemiştir. Bazen bunda başarılı olmuş bazen de mahkemeler Edison’un hırslarına geçit vermemiştir. Edison’un en ilginç ve öğretici davalarından ikisi tükenme ilkesi üzerinedir. Doğru akımı destekleyen Edison ile Nikola Tesla’nın alternatif akımına yatırım yapan milyoner George Westinghouse arasında bir mücadele vardır. Edison, alternatif akımın tehlikelerini öne çıkararak doğru akımı teşvik etmek istemektedir. Alternatif akımın elektrikli sandalyede kullanılacağını öğrenmesi ile alternatif akımın tehlikesini anlatmak için eşsiz bir fırsat yakalamıştır: Alternatif akım, öldüren teknoloji!

Westinghouse, patentlerinin elektrikli sandalyede kullanılmasına izin vermez. Fakat Edison’un adamları, alternatif akımın kullanıldığı dinamoların satışından sonra patent sahibinin hakkının tükendiğini, satın alınan bireysel mülkiyetindeki dinamoların kullanımına karışamayacağını savunur ve tarihteki ilk üç elektrikli sandalye Westinghouse’un patentleriyle yapılır. Böylece Edison alternatif akımın insanları öldürdüğünü söylemeye devam eder.

Edison ikinci macerasında ise tükenme ilkesinin karşısında yer almaktadır. Edison’un film projektörü yaygın olarak kullanılmaktadır. Projektör piyasasının doymasından sonra Edison patenti yine kendisine ait olan film makaralarının satışının daha kazançlı olacağını fark eder. Projektöre, kendi film makaraları dışında bir makara kullanamayacağını yazar. Edison’un film makaralarındaki patenti biter bitmez tüketiciler kendi makaralarını yapar. Edison bunun üzerine projektördeki uyarıyı göstererek sadece kendisinin uygun gördüğü (kendi) makaraların kullanılabileceğini iddia eder. Mahkeme, yine tükenme ilkesine göre Edison’un itirazını reddeder ve tarihe de bir not düşer: Patent yasasının amacı bilimin ve yararlı zanaatin ilerlemesini desteklemektedir; patent sahiplerine özel servet sağlamak değil.

Fikri Mülkiyet, Bireysel Mülkiyete Karşı

Şirketler hiçbir zaman pes etmezler. Ama mahkemeler, Edison’dan sonra da uzunca bir süre bireysel mülkiyet lehine benzer kararlar vermeye devam ederler. Özellikle elektronik şirketleri DRM’i her fırsatta kullanmaya çalışmaktadır. Temel stratejileri, Edison’un film makarasındakiyle aynıdır: Bir ürünü sattıktan sonra, tüketicilerin onunla ilgili olabilecek parçalar için de kendilerine gelmelerini sağlamak.

Bu stratejiye başvuran şirketlerden biri de garaj kapısı açacağı üreten Chamberlain’dir. Uzaktan kumandasını kaybeden veya birden fazla arabası olan tüketiciler ek uzaktan kumandayı Chamberlain’den satın almak zorundadır. Skylink ise asıl üretici firmalardan çok daha ucuza yedek uzaktan kumanda satan bir şirkettir. Chamberlain, uzaktan kumandalarının yalnızca kendisinden satın alınmasını sağlamak için, kapı açılmadan önce kumandanın kapıya bir kod göndermesini sağlayan bir DRM tasarlar. Skylink bu kodu çözerek, Chamberlain için uzaktan kumanda üretmeye devam eder. 2002 yılında Chamberlain, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle mahkemeye gider. Mahkeme, tüketicinin Chamberlain’den bir garaj kapısı açacağı satın aldığını ve bunun tüm kullanım haklarına sahip olduğununu belirterek Chamberlain’in başvurusunu reddeder.

Yazıcı kullanıcılarının en büyük sorunlarından biri kartuş bittiğinde doldurulan kartuşların çok pahalı olması ve doldurulduğunda tam verim alınamamasıdır. Kartuş satışı, yazıcı satıcıları için önemli bir gelir kaynağıdır. SCC (Static Control Components, Inc) adlı şirket, Lexmark’a uygun, daha ucuz kartuşlar ürettiğinde Lexmark, DRM’e başvurarak yazıcılarının Lexmark dışındaki kartuşlarla çalışmasını engeller. Lexmark, Edison’un bir zamanlar projektör üzerindeki bir uyarıyla yapmak istediğini teknik olarak gerçekleştirmiştir. Buna karşı SCC, ters mühendislikle DRM’i atlatmayı başarır ve Lexmark yazıcılarla uyumlu kartuşlar satmaya devam eder. DRM’sinin kırılması üzerine Lexmark mahkemeye gider. Mahkeme 2004 yılındaki kararında davayı fikri mülkiyet değil bireysel mülkiyet kapsamında değerlendirir ve “bir Lexmark yazıcı alan tüketici içindeki yazılımla beraber yazıcının kullanım hakkına sahiptir” der.

Bizim Olmayan Nesnelerin İnterneti

Mahkemelerin bireysel mülkiyetten yana olan bu kararlarına rağmen tüketicinin satış sonrasında kısıtlanmasında büyük artış vardır. Dijital kitap, müzik ve filmdeki lisans ve DRM stratejisi, günümüzün bilgisayarlaşan nesnelerine uyarlandığında daha büyük bir tehlike ortaya çıkmaktadır. Etrafımızı bizim olmayan nesnelerin interneti ile sarılmaktadır. Son birkaç yıldaki örnekler önemli dersler içermektedir.

Revolv adlı dağıtım kutusu (hub) çeşitli uygulama ve ev otomasyon sistemlerini kontrol etmek amacıyla geliştirilmiş bir cihazdır. Bir internet bağlantısıyla, evin güvenlik sistemleri, garaj kapıları ve eğlence sistemlerini kontrol edilebilmektedir. Cihazlar 300 dolara, güncellemeler ve yeni özellikler için ömür boyu abonelik vaadiyle satılmaktadır. Revolv Hub’ı üreten şirket 2014 yılında Google’ın nesnelerin interneti şirketi, Nest tarafından satın alınır. Nest, 2016 yılının nisan ayında Revolv’u artık desteklemeyeceğini ve yazılımla çalışan uzaktan kumandalarını çalışamaz hale getireceklerini duyurur. 15 Mayıs’taki yazılım güncellemesiyle Revolv uygulaması artık açılmamakta ve dağıtım kutusu çalışmamaktadır (http://www.businessinsider.com/revolv-smart-home-hubs-lifetime-subscription-bricked-nest-google-alphabet-internet-of-things-2016-4). Şirketler iflas edebilir veya belirli bir sektörden çekilebilir. Bunun satın aldığınız ürünü etkilememesi gerekir. Ama dijital nesnelerde yazılıma sahip olunmadığında satın aldıklarınız da şirketle beraber batıp gider. Lisanslar iki taraflı sözleşmeler olsaydı Google böyle bir karar veremeyecekti. Perzanowski ve Schultz (2016) ileride Google’dan araba satın alırken tekrar düşünmemizi öneriyor!

Ama Google’a da haksızlık etmemek gerekir, bu stratejisinde yalnız değildir. Meşhur traktör üreticisi John Deere’ın yeni traktörleri, motorun çalışmasından kol dayama yerine kadar traktörün çeşitli fonksiyonlarını kontrol edebilen en az sekiz yazılım ve donanım bileşeni içermektedir. Geçmişte, traktörlerin tamamen mekanik olduğu zamanlarda çiftçiler ihtiyaç halinde bakım, parça değiştirme ve tamir işlerini kısmen veya tamamen kendileri de yapabilmekteydi. Şimdi ise traktörleriyle aralarında bir yazılım katmanı vardır ve daha önce kendilerinin veya yakınlarındaki tamircilerin yaptığı işlemler için John Deere’nin yetkilendirildiği servislere gitmeleri gerekmektedir. Yüksek soğutma suyu sıcaklığından düzgün çalışmayan frene veya basit bir koltuk arızasına kadar Deere’e başvurmak ve yüksek paralar ödemek zorunda bırakılırlar. Çiftçiler bunun üzerine Telif Hakları Bürosu’na başvurarak kendi traktörlerini onarma, iyileştirme ve değiştirme hakkı talep ederler. John Deere, sorun ne kadar basit olursa olsun çiftçilerin dijital kaputu açmaya haklarının olmadığını, lisans sözleşmesi gereği sadece traktöre fiziksel olarak sahibi olduklarını ama yazılıma herhangi bir biçimde müdahale etme haklarının olmadığı yanıtını verir. John Deere böylece hem traktörlerinin fiyatını efektif olarak yükseltmiş olmakta hem de tamir sektörüne yaşama alanı vermemektedir (https://modernfarmer.com/2016/07/right-to-repair/). Perzanowski ve Schultz (2016), benzer sorunun nesnelerin internetine de içsel olduğunu belirtmektedir. Birçok durumda nesneleri dijitalleştiren yazılım ve nesneyi satın aldığımızda bu yazılıma da sahip olup olmadığımız sıklıkla ihmal edilen bir konudur.

Ferrari, Ford, General Motors ve Mercedes-Benz gibi ünlü otomobil üreticileri de John Deere’le aynı çizgidedir. Aracın sahipliğiyle yazılımın sahipliğinin karıştırılmaması gerektiği, şirketin yazılımın tek sahibi olduğu öne sürmektedirler. Ayrıca lisanslarında otomobildeki yazılımlara (uzaktan erişim de dahil) her türlü müdahale hakkına sahip oldukları da belirtilmektedir. Aracınızdaki yazılımlar güncellenebilir veya araçtaki dijital veri rızanıza gerek kalmadan silinebilir. Daha da kötüsü aracınız hiçbir mekanik arızası olmadığı halde çalışmayabilir. Kızını doktora yetiştirmeye çalışan Mary Bolender’in başına geldiği gibi araba taksitini üç gün geciktirdiğinizde aracınızın çalışması, ona en ihtiyaç duyduğunuz anda içindeki yazılımla engellenecektir (https://dealbook.nytimes.com/2014/09/24/miss-a-payment-good-luck-moving-that-car).

Bu örneklerden de görülebileceği gibi nesnelerin internetinde çalışan yazılıma sahip olmadığımızda çoğu insanın korktuğu yapay zekalı robotların saldırısından daha tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalırız. Etrafımız bizim olmayan nesnelerle sarıldığında şirketler ilişkilerimizin kontrolünü de ele geçirmektedir. Nesnelerin internetini anlatmak için sık sık başvurulan akıllı buzdolabımız geleceğimize sahip çıkamazsak ne yiyeceğimiz konusunda da belirleyici olacak. Bu gücün, bizi daha sağlıklı beslenmeye yöneltmek amacıyla kullanılmayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek…

Alternatif?

Dana Lewis ve kocasının yaptıkları, kullanıcılar ellerindeki nesnelerin gerçekten sahibi olduğunda neler yapılabileceğini göstermektedir. Lewis, Seattle’da glikoz monitörüne bağlı yaşayan bir şeker hastasıdır. Elinde taşıdığı kablosuz cihaz Lewis’in kan şekeri çok düştüğünde ya da yükseldiğinde uyarmaktadır. Lewis, uyarı sesini duyamadığından eşiyle beraber programı değiştirerek daha yüksek sesle uyarı vermesini ve sonrasında da bu bilginin diğer mobil cihazlara ulaştırılmasını sağlarlar. Bundan sonra Lewis’in insulin rejimine yoğunlaşırlar. Normal şartlarda hastalar insulin düzeylerini elle düzenlemektedir. Ellerindeki verileri analiz ederek geliştirdikleri algoritmayla insulin düzeyinin ayarlanmasını otomatize etmeyi başarırlar. Ayrıca Lewis’in 30, 60 ve hatta 90 dakika sonraki insulin ihtiyacı tahmin edilebilmektedir. Hatta şimdilerde bu süreci tamamen otomatize etmek için yapay bir pankreas geliştirmeyi de düşünmekteler. Kullanıcılar nesnelerin gerçekten sahibi olduklarında yapabileceklerinin sınırı yoktur: nesneleri istedikleri gibi değiştirebilir, ihtiyaçlarına uyarlayabilir ve yenilikçi çözümler geliştirebilirler.

Sonuç

Son yıllarda ücretlerdeki düşüş ve işsizlik insanları farklı seçeneklere yöneltiyor. Perzanowski ve Schultz’un (2016) belirttiği gibi insanlar alım güçleri düştüğü için Uber gibi alternatifler cazip geliyor. Netflix ve Spotify için de durumun pek farklı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla, “müzik eserlerine sahip olmak her zaman iyidir, abonelik her zaman kötüdür” diyerek kestirip atamayız. Ama tüketicilerin, yaptıkları işlemler hakkında bilgilendirilmesi, kabul ettiği sözleşmenin (reklamlarda Buy! yazmasına rağmen) bir abonelik sözleşmesi olduğunu bilmesi lazım. Ayrıca, insanların birbirleriyle paylaşabileceği bireysel mülkiyetinin olmaması kültürel yapıda önemli değişimlere neden olabilir.

En önemlisi de “dijital bir nesne satın aldığınızda, neyi satın olmuş oluyoruz?” sorusunun net olarak yanıtlanması gerekiyor. Lambalarımız, termostatımız, fırınımız, kahve makinemiz, buzdolabımız elimizden uçup gidiyor. Bizim olmayan nesnelerin internetinde ve dijitalleşen nesnelerde şirketlerin temel tezi nesneyi sattıkları, ama yazılımı satmadıkları.

O zaman yazılımı ve onun ürettiği veriyi de talep etmek gerekiyor…

Notlar:

[1] İlk üçü arasındaki ayrım dijitalleşmeyle yaşanan değişimin anlaşılabilmesi için önemlidir. Dördüncüsü, güvenlik, taksi plakası ve hükümet tarafından tanınan bir işi yapabilme lisanslarında olduğu gibi fiziksel bir varlığı olmayan, ama fikri mülkiyet kapsamına alınamayacak alanları kapsamaktadır.

[2] Bulut bilişim, TSE’nin tanımına göre “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türüdür.”

[3] Buradaki örnekler, Perzanowski ve Schultz’dan (2016) alınmıştır.

Kaynaklar

Aksu, M. (2016). İnternet Üzeri̇nden Yayılan Eserlerde Tükenme İlkesi̇? (Di̇ji̇tal Tükenme İlkesi̇?). Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi, 2(1).

Geray, H. İletişim, İktisat ve Kamusal Düzenleme Üzerine, İletişim Ağlarının Ekonomisi, Der: Başaran F. ve Geray H., Ankara: Ütopya, 2016.

Morris, D. (2014). Sağlık Hizmetlerinde Topyekun Reform Nasıl Kazanılır?, J. Walljasper, Müştereklerimiz: Paylaştığımız Herşey, Metis Yayınları

Perzanowski, A. ve Schultz, J. (2016). The end of ownership: Personal property in the digital economy. MIT Press.

 

 

23 Kasım 2017

Posted In: Açık Standartlar, Apple, Bulut Bilişim, dijital abonelik, dijitalleşme, DRM, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, güvenlik, iTunes, lisanslar, mülkiyet, mülksüzleştirme, nesnelerin interneti, Netflix, özel mülkiyetli yazılım, Özgür yazılım, Patent, sahipli yazılım, Spotify, Teknoloji Tarihi, Telif, tükenme ilkesi

Büyük Beşli: Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon

Teknoloji firmalarını heyecanla takip ediyoruz. Bill Gates’in söylediği gibi iki yılda neler yapılabileceği hakkında abartılı tahminler yapılsa da gelecek on yıl için hep düşük tahminlerde bulunuluyor. Dünya için birkaç bilgisayarın yeterli olacağını veya insanların evlerinde bir bilgisayar istemeleri için herhangi bir neden olmadığını düşünenler yanıldılar. On yıl sonra büyük veri, yapay zeka ve diğer alanlardaki araştırmaların sonuçlarının gündelik yaşamı nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt vermek güç. Büyülenmiş gibi izliyoruz ve biz izlerken dünya değişiyor. Bir zamanlar internetin “Büyük Beşli”si olarak bilinen Apple, Microsoft, Alphabet (Google’ın ana şirketi), Facebook ve Amazon artık kapitalizmin Büyük Beşli’si olarak anılıyor. Büyük Beşli’yi takip eden IBM, Intel, Cisco gibi eski devlerin yanı sıra Airbnb, Tesla ve Uber gibi hızla büyüyen yeni şirketler de yenilikçi teknolojiler geliştirmede iddialı.

Evet, kapitalizm tüm görkemiyle ayakta. Büyük Beşli’den önce de tekel gücüne sahip büyük şirketler vardı. Fakat Rotman (2017) bu sefer durumun biraz daha farklı olduğuna dikkati çekiyor. Bazı iktisatçıların süperstar şirketler olarak adlandırdığı bu şirketler çok geniş iş alanlarında faaliyet gösteriyorlar ve birkaç kazananın her şeyi aldığı koşulları teşvik eden dijital teknolojiler kullanıyorlar. The New York Times’da yayımlanan bir anket bu şirketlerin ne kadar vazgeçilemez görüldüğünü gösteriyor. Ankette, kötü bir hükümdar sizi teknolojinin kaçınılmaz devlerinden vazgeçmeye zorlasaydı aşağıdaki listeyi nasıl sıralayacağınız soruluyor (https://www.nytimes.com/interactive/2017/05/10/technology/Ranking-Apple-Amazon-Facebook-Microsoft-Google.html, son erişim 01/07/2017):

Büyük Beşli

Benim için ilk dört sıralama önemli değil ama Google’dan (dolayısıyla Alphabet’ten) en son vazgeçerdim. Ankete Türkiye’den katılanların çoğu için ilk vazgeçilecek büyük ihtimalle Amazon olacaktır. Fakat son dört sıra için yorum yapmak zor. Telefonuna tapan Apple hayranları, işyerinde Windows’a mecbur olup başka bir işletim sistemi düşünemeyenler, Facebook bağımlıları, YouTube (Alphabet’in) izleyicileri Türkiye için bir sıralama tahmini yapmayı zorlaştırıyor.

Fakat anket sonuçları, muhtemelen katılımcıların çoğunun ABD’den olması nedeniyle çok farklı. İlk olarak Amazon’dan vazgeçebileceğini söyleyenlerin oranı sadece %6! Amazon, tüketici alışkanlıkları bağlamında önemli bir yere sahip ve bu da onu vazgeçilmez yapıyor. Ankete göre ilk vazgeçilebileceklerin sırası şöyle:

  • %56 Facebook
  • %22 Microsoft
  • %10 Apple
  • %6 Alphabet
  • %6 Amazon

En son vazgeçilebileceklerin sırası ise:

  • %38 Alphabet
  • %34 Apple
  • %13 Amazon
  • %11 Microsoft
  • %1 Facebook

Geçmişin tekelleri pek sempatik değildi. Ama Büyük Beşli’den en az birine sempati duyan çok sayıda insan var. En başta hayatı kolaylaştırıyorlar ve onlarsız bir hayat düşünmek zorlaşıyor. Kimi zaman ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi ifade özgürlüğünü savunucularının yanında yer almaları veya Trump’un göçmen politikasına karşı çıkmaları onları daha sempatik kılıyor (https://www.theverge.com/google/2017/1/30/14446466/google-immigration-protest-walkout-trump-googlers-unite, https://www.theguardian.com/technology/2017/jan/31/amazon-expedia-microsoft-support-washington-action-against-donald-trump-travel-ban). Bu sempati kendiliğinden oluşmuyor da olabilir; Google’ın siyaset ve iş dünyası üzerinde etkili olmak için akademisyenleri kullandığı hakkında haberler de var (http://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/googlea-buyuk-suclama).

Büyük Beşli’nin oldukça sıradan gelir kaynakları var (http://www.businessinsider.com/how-google-apple-facebook-amazon-microsoft-make-money-chart-2017-5). Alphabet’in gelirinin %88’i reklamlardan oluşuyor. Bu oran Facebook’ta çok daha fazla, %97. Apple, daha çok donanımdan gelir sağlıyor: %63 iPhone, %11 iMac, %10 iPad ve %11 hizmetler. Microsoft’un gelir kaynakları ise daha çeşitli. Microsoft’un en önemli gelir kaynağı %28 ile Ofis yazılımı. Ofis’i %22 ile Windows Sunucu ve Azure adlı bulut bilişim platformu takip ediyor. Bunlar dışında Xbox oyun konsolu %11, Windows %9, reklamlar %7 ve Surface %5 paya sahip. Amazon’un gelir kaynakları diğer dört şirketten daha farklı. 1994 yılında kurulan şirket, 1995 yılında amazon.com sitesinden kitap satışına başladı. Daha sonra elektronik cihazlardan gıdaya her türlü ürünün satıldığı bir perakende satış devine dönüştü. Böylece ABD’lilerin yaşamının vazgeçilmez bir parçası oldu. Gelirinin %72’sini ürün ve %18’ini medya satışından elde ediyor. Amazon denilince akla ilk gelen hızla büyüyen bir perakende satış devi olsa da Amazon aynı zamanda bulut bilişim platform sağlayıcılarının başında geliyor. Müşterileri arasında Netflix, Adobe, Airbnb, Expedia, Comcast, Vodafone gibi dünyanın önde gelen şirketleri ve CIA var. Bulut bilişim, Amazon’un gelirinin %9’unu oluşturuyor ama Amazon’un bulut pazarındaki yeri stratejik olarak da önemli.

Ancak son zamanlarda şirketlerin, özellikle de Büyük Beşli’nin, giderek artan gücü hakkındaki kaygıları ifade eden haber ve yazılara daha sık rastlıyoruz. Sorun yalnızca bir zamanlar Microsoft’un deneyip başarısız olduğu ama şimdi Google, Facebook ve Apple tarafından daha cüretkarca denenen internete hakim olma ya da onu balkanlaştırma ile de sınırlı değil. Büyük şirketler her yerde: sürücüsüz arabalar, roketler, insansız hava araçları, sesli yardımcılar, artırılmış sanal gerçeklik cihazları… Bir zamanlar bilim kurgu öykülerinde yer alan çeşitli teknolojiler birer birer gerçek oluyor. Sorun, geleceğin seçilmiş, toplumun gereksinimleri doğrultusunda teknolojik gelişmeye müdahale edebilen hükümetler tarafından değil de şirketler tarafından inşa ediliyor olması (Manjoo, 2017). Bill Gates, Mark Zuckerberg vb kişilerin hayırseverlikleri ve yaptıkları bağışlar hakkındaki haberlere çok sık rastlıyoruz. Ama şirketler, doğaları gereği kârı en çoklaştırma güdüsüyle hareket ediyorlar ve eğer toplumsal bir müdahale olmazsa “nesnelerin interneti”, “dördüncü endüstri devrimi” vb adlarla pazarlanan geleceğe de bu yön verecek.

Sosyal devlet, 20. yüzyılın özgün koşullarında, emekçi sınıfların güç kazanmasıyla ortaya çıktı ve emekçi sınıfların güç kaybetmesiyle de geriledi. Bu süreçte sosyal hizmetler kâr amacı güden hizmetlere dönüştü ve piyasaya yapılan müdahalelerde toplum yararı değil sermayenin çıkarları gözetildi. Büyük Beşli de bu koşullarda büyüyüp gelişti; hükümetler, Büyük Beşli’nin topluma zarar veren hamlelerini görmezden geldiler ve çoğu zaman müdahaleden kaçındılar. Fakat son zamanlarda, teknoloji şirketlerinin tekelleşmesi, satın almalar, sansür ve gözetim kaygıları ve ABD seçimlerinde yoğun olarak tartışılan ‘sahte haberler’de Facebook ve Google’ın rolü düzenleme ve hatta şirketlerin parçalanmasından söz edenlerin sayısını artırdı.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin (AB) Google’a “rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 2.42 milyar avro ceza” (https://www.washingtonpost.com/news/the-switch/wp/2017/06/27/heres-what-you-need-to-know-about-the-google-e-u-fine/?utm_term=.f22a1a700334) vermesi önemli bir gelişmeydi. Google, arama sonuçlarını gösterirken aramada hakim konumundan yararlanıp kendi sunduğu alışveriş hizmetini üst sıralara taşıyarak rakiplerinin görünürlüğünü azaltmakla suçlanıyordu. Bu, Avrupa’da bir şirkete verilmiş en büyük cezaydı ve sonrasında Google’ın Android işletim sistemindeki konumundan yararlanarak rekabeti engellediği gerekçesiyle de cezalandırılabileceği yazıldı (http://www.hurriyet.com.tr/googlea-ikinci-buyuk-ceza-gelebilir-40511684).

AB’nin bu hamleleri ne kadar etkili olacak? Diğer şirketlerin tekelci girişimlerine karşı da harekete geçilecek mi? ABD’den de benzer bir hamle gelebilir mi? Son zamanlarda Facebook, Google ve Amazon hakkında yazılanlara göz atmak yararlı olabilir.

Facebook ve Sahte Haberler

Televizyon ABD’de 1950’lerden sonra yaygınlaşmış ve televizyon endüstrisi büyük kârlar elde etmeye başlamıştır. Her şey yolunda gibidir ama 1961’de FCC (Federal Communications Commission – Federal İletişim Kurulu) Başkanı Newton Minow, yayıncıların katıldığı bir toplantıda ilginç bir konuşma yapar. Televizyon endüstrisinden iyi para kazanılmaktadır. Fakat Minow, bu kârların kamu hizmetiyle ilgisinin olmadığını, yayınların aptalca programlar ve aldatıcı reklamlarla dolu olduğunu söyler. Minow televizyon yayınlarını ‘büyük çorak toprak’ olarak tanımlamaktadır. Televizyon, Amerika’nın en güçlü sesidir ve Amerikan toplumu üzerinde çok etkilidir. Minow, yayıncıların bu durumu önemseyerek insanları kendi dünyalarından haberdar etmelerini ister (Bergstein, 2017).

Bergstein (2017), Facebook’un son yıllardaki yaygınlığı ve toplumu biçimlendirme hırsı üzerine bu tarihsel konuşmayı hatırlatır. 16 Şubat 2017 yılında yayınladığı manifestoda (https://www.facebook.com/notes/mark-zuckerberg/building-global-community/10154544292806634/), “insanlara dünyanın daha eksiksiz bir resmini görmelerine yardımcı olmak için var olmalıyız” diyen Mark Zuckerberg bir zamanlar Minow’un televizyonculardan istediği şeyi mi yapmaktadır? Zuckerberg ağı sadece eğlence amaçlı görmemekte ve kamu hizmeti yaptığını, bunu geliştirmek istediğini savunmaktadır. Bergstein (2017), Zuckerberg’in “küresel topluluk” olarak adlandırdığı Facebook’un gerçekte tam tersini, kutuplaşmayı ve grupçuluğu artırdığını belirtmektedir. Zuckerberg de bu sorunların farkındadır, fakat bunların birkaç ince ayarla aşılabileceğini savunmaktadır. Şubat ayında yayımladığı manifestoda Facebook’taki sansasyonalizmi azaltmaya çalışacaklarını ve insanların daha iyi bilgilenmesi ve demokratik katılım sağlaması için gerekli diğer adımları atacaklarını duyurmaktadır.

Bergstein (2017), sorunun Facebook’un daha iyileştirilmesi olmadığının altını çizer. Sorun 400 milyar dolarlık bir şirketin hayatımızın her bir alanını yutarak her geçen gün daha güçlü hale gelmesidir. Minow, televizyon yayıncılığındaki sorunu rekabet yokluğuna ve gücün yoğunlaşmasına bağlamaktadır. Şimdi de iki milyar civarında aktif kullanıcısıyla Facebook tek bir sosyal ağda yoğunlaşan gücün olası sonuçlarını gösteren güzel bir örnektir. Uzun zamandır, özellikle de PRISM skandalından sonra Facebook’un gözetim uygulamaları ve mahremiyet ihlalleri eleştirilmektedir. Ancak toplumun daha geniş kesimleri, tek bir şirketin elinde yoğunlaşan sosyal ağın oluşturduğu tehdidi asıl ABD seçimlerindeki sahte haberlerden sonra fark eder. Seçim döneminde kullanıcılar Facebook hesaplarını açtıklarında aşağıdaki gibi sahte, sansasyonel haberlerle karşılaşırlar:

“Papa, Trump’u destekliyor.”

“Hillary, IŞİD’e silah sattı.”

“Hillary’nin e-postalarını sızdırdığından şüphelenilen FBI ajanı ölü bulundu.”

“Obama, Twitter’da Clinton’ı takip etmeyi bıraktı.”

Sosyal medyada yayılan sahte ve daha çok Donald Trump’u desteleyici haberlerin ABD seçiminde etkili olduğu savunulmaktadır. Özellikle Google ve Facebook’un sahte haberlerdeki rolüne dikkat çekilmektedir. Her iki şirket de sahte haber sorununu kabul etmekle beraber seçimlerde belirleyici bir etkilerinin olduğunu reddetmektedir. Ama hem Google hem de Facebook sahte haber sorununu kabul ederek algoritmik çözümler üzerinde çalışıyorlar. Bergstein (2017) Facebook’un bu çalışmasını olumlu karşılamakla beraber Zuckerberg’in “bilgilendirilmiş topluluk” hedefinin Facebook’un yapısına aykırı olduğunu savunmaktadır. Facebook’un iki milyar civarında aktif kullanıcısı vardır ama insanlar çoğunlukla gerçek hayatta tanıdıkları ve ortak yanları olan kişilerle bağlantı kurarlar. Facebook’un haber akışı (News Feed), daha sık tıklayabileceğiniz, Facebook’ta bulunmaktan mutluluk duyup gün içinde ağı tekrar ziyaret etme isteği duyacağınız ve dolayısıyla duygusal ve sansasyonel haberler göstermeye meyilli. Doğrusu, Facebook’ta kendini daha çok arkadaşların aralarında eğlenceli paylaşımlar yaptığı, farklı şehirlerdeki aileleri birbirine bağlayan bir ağ olarak görüyor. Fakat Bergstein’in (2017) da belirttiği gibi Facebook’un kendini politik katılımı destekleyen, modern zamanın agorası olarak da göstermeye çalışması kullanıcıları olabildiğinde sitede tutma hedefleriyle çelişiyor. Ayrıca, “aynı düşünce etrafında birleşen insanlara sunulan bilginin o düşüncenin etrafında bulunan sınırlı alanda kalması, aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi ve gerçeğin kendisinin inanılmaz bir haline dönüşmesi” (http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56631) olarak tanımlanan yankı odası etkisi nedeniyle Facebook’un işi hiç de kolay görünmüyor.

Facebook kullanıcıları hakkında çok şey bilmektedir (https://www.washingtonpost.com/news/the-intersect/wp/2016/08/19/98-personal-data-points-that-facebook-uses-to-target-ads-to-you). Kullanıcının yaşadığı yer, yaşı, soyu, cinsiyeti, dili, eğitim düzeyi, çalışma alanı, etnik yakınlığı, geliri, ev sahipliği ve evinin özellikleri (tipi, değeri, metrekaresi, inşa tarihi), ev halkının kompozisyonu bilinmekte veya tahmin edilebilmektedir.

Yakın zamanda yıl dönümü olan, evinden veya ailesinden uzakta yaşayan, yeni evlenen, nişanlanan veya doğum günü yaklaşan arkadaşları olan, uzun mesafeli ilişkisi olan, yeni bir ilişkiye başlayan, yeni nişanlanan, evlenen veya taşınan, çocuk sahibi olan ve/veya bebek bekleyen, okul çağında çocuğu olan, politikayla ilgilenme olasılığı yüksek olan, muhafazakar veya liberal olan kullanıcılar listelenebilir.

Facebook, kullanıcının iş hayatı hakkında temel bilgilere sahiptir. Kullanıcının işvereni, çalıştığı endüstri, iş unvanı, ilgi alanları, çalıştığı şirketin kaç çalışanı olduğu, yönetim kademesinde yer alıp almadığı bilinebilir. Ayrıca Facebook, motosikleti olan, araba almayı düşünen (istediği marka ve modelle beraber), son zamanlarda araba parçası ya da aksamı alan, araba parçası ya da servisine ihtiyaç duyan kişileri listeleyebileceği gibi yalnızca bu kişilerin kullanmakta olduğu arabanın bilgisine (marka, model, yaş) sahip olmakla kalmaz, yeni bir araba için ne kadar harcama yapabileceklerini ve nasıl bir araba almak istediklerini de tahmin edebilir. Daha kişisel bilgileri de elde edebilmektedir. Hayır kuruluşlarına bağış yapanlar ve hayır kuruluşu tipi, kanvas oyunları oynayanlar, oyun konsolu olanlar, Facebook etkinliği yaratanlar, Facebook ödemelerini kullananlar, bir Facebook sayfası yönetenler, son zamanlarda Facebook’a fotoğraf yükleyenler, yabancı bir ülkede yaşayanlar (anavatanına göre sınıflandırarak), yeni teknolojileri benimsemekte erkenci olanlar, yatırım tipine göre yatırımcılar, kredi limitleri, bankamatik kartı kullananlar, radyo dinleyenler, yakın zamanda akıllı telefon veya tablet satın alanlar, bira, şarap veya sert içkiler satın alanlar, kıyafet alanlar, market alışverişi yapanlar, güzellik ürünü alanlar, ev ürünleri üzerine harcama yapanlar, çevrimiçi veya çevrimdışı alışverişi tercih edenler, iş veya zevk için sık sık seyahat edenler, yakın zamanda seyahat etmeyi veya taşınmayı planlayanlar listelenip reklamcılara satılır.

ABD’lilerin %64’ü Facebook kullanmaktadır. Bu oran yine Facebook’un olan Instagram için %28, Pinterest için %26, Linkedin için %28 ve Twitter için %21’dir. Bergstein (2017) hiçbirinin halkın her şeyi olmaya çalışmadığını belirtmektedir ve Minov televizyon yayıncılığı için düşündüğü gibi sosyal medyada rekabeti ve çeşitliliği savunmaktadır. Bergstein’e (2017) göre ticari olmayan alternatiflere gereksinim vardır. Ticari olmayan sosyal ağlar, kullanıcılar hakkında olabildiğince bilgi toplamak için çabalamayacaktır ve kullanıcılar arasında yeni etkileşim biçimlerini deneyimlemeye daha açık olacaklardır.

Kısacası, ABD seçimleri ve sahte haberler hakkındaki tartışmalar merkeziyetçi bir ağın içerdiği tehlikeleri gözler önüne sermektedir. ABD seçimlerinde sahte haberlerin seçimi etkilemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını düşünmüyorum. Daha çok bir algoritma kazası söz konusu gibi. Ama biz kullanıcılar bu algoritmayı bilmiyoruz ve değiştiremiyoruz. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde bilinçli müdahaleler de söz konusu olabilir. Bergstein’in (2017) önerisini, alternatif sosyal ağların neden kurulmadığını veya kurulamadığını da ayrıca tartışmak gerekiyor.

Google ve Kamu Hizmeti Olarak Bilişim

Tekelleşme hakkındaki görüşleri tarihin tozlu sayfalarından çıkaran yalnız Bergstein (2017) değildir. Taplin (2017) de New York Times’daki yazısında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un danışmanı olan Louis Brandeis’in büyük şirketlerin demokratik toplum için yarattığı tehlike ve sektörlerin düzenlemesi hakkındaki görüşlerini aktarır. Brandeis, düzenlemenin, eninde sonunda düzenleyicinin çürümesiyle sonuçlanacağını düşündüğünden düzenleme fikrine genel anlamda karşı durmaktadır. Bunun yerine büyük şirketlerin parçalanmasını daha akla yatkın bulmaktadır. Fakat doğal tekelleri bir istisna olarak görür. Telefon, su, elektrik ve demiryolu taşımacılığında olduğu gibi bir ya da birkaç şirketin endüstriyi kontrol etmesi daha anlamlı olabilmektedir.

Taplin (2017), bugün tartışığımız büyük şirketlerin, en başta da Google’ın, pazarın talebini iki firmanın rekabeti sonucu oluşan fiyata kıyasla daha düşük bir fiyata karşılayarak doğal tekel haline gelip gelmediğini sorgular. Eğer doğal tekel durumu söz konusuysa bunu kamu hizmeti olarak düzenlenme zamanı gelmiş midir? Taplin (2017), günümüzdeki gelişmeleri telekom sektörünün ilk günleriyle karşılaştırır. Ağı kullanan kişi sayısı arttıkça ağın kullanım değerinin artması olarak tanımlanan ağ etkisi olmadan ağ tam anlamıyla kullanışlı olmamaktadır. Nitekim binalardan farklı telefon şirketlerine ait telefon hatlarının sarktığı 1895’in ABD’sinde de bu durum yaşanmaktadır. Çünkü ortada farklı telefon şirketlerine ait ve birbiriyle uyumsuz telefon hatları vardır.

AT&T’nin (American Telephone and Telegraph) küçük operatörleri birer birer satın almasıyla, tek bir ağ kalır ve doğal tekel oluşur. Hükümet önce bu sürece göz yumar ama sonrasında FCC ile tekeli düzenler. Düzenleme, AT&T’nin kârının belirli bir oranını araştırma geliştirme faaliyetlerine ayırmasını da içermektedir. Daha sonra AT&T’nin bir alt kuruluşu olarak kurulan Bell laboratuvarları, dijital çağın temellerini oluşturan transistör, mikro çip, lazer gibi teknolojileri gelişiminde önemli bir rol oynayacaktır. Hükümet, AT&T’nin telefon tekeline izin verir ama karşılığında da şirketin elindeki tüm patentlerin Amerikan firmaları tarafından ücretsiz kullanılabilmesini sağlar ve gelecekteki patentler de cüzi bir ücretle kullanılabilecektir. Texas Instruments, Motorola ve Fairchild Semiconductor bu haktan yararlanarak ortaya çıkarlar.

Taplin (2017), AT&T ile günümüzdeki büyük BT şirketlerinin durumunun birebir aynı olmadığını kabul etmekle beraber, ortak yönlerinin kamu hizmeti sağlamak olduğunu ifade etmektedir. Telefon örneğinde olduğu gibi çok sayıda firmanın kendi altyapısını düzenlemek için yatırım yapması kaynak israfı olmaktadır. Bu nedenle, telefon gibi su, elektrik ve yol hizmetleri de kamu hizmeti olarak sunulur. Mosco’nun (2014) da belirttiği gibi bu hizmet, kamu kuruluşu veya bir şirket tarafından sunulabilir. Ancak ikinci durumda bile hizmet, kamu kuruluşları tarafından düzenlenir. 1950’lerden itibaren bilişimin bir kamu hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği hakkında görüşler öne sürülmektedir. Douglas Hill The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesini daha da somutlaştırmıştır. Hill’e göre bilgisayarın veya enformasyon hizmetinin beş temel bileşeni vardır (aktaran Mosco (2014)):

  1. Sistemin temel olarak çok sayıda uzak kullanıcı tarafından aynı anda kullanılması
  2. Birçok programın eş zamanlı çalışması
  3. Kullanıcın özel bir bilgisayardan bekleyeceği gibi uzak istasyonlarda en azından aynı yelpazede yer alan olanak ve kapasitelerin kullanılabilmesi
  4. Sabit ücretli bir hizmet ve kullanıma bağlı değişken fiyatlandırma üzerine kurulu bir sistemin olması
  5. Sonsuz büyüme kapasitesi, böylece müşteri yükü arttıkça sistem çeşitli araçlarla sınırsız olarak genişleyebilmesi

Aslında dünyada birkaç bilgisayarın yeterli olacağı öngörüsü o kadar da yanlış değildir. Bulut bilişim ve tekelleşme ile çok sayıda bilgisayarın bir araya gelerek sunduğu hizmetleri tek bir bilgisayardan sunuluyormuş gibi de ele alabiliriz. Dünya sadece bir avuç şirketin elinde olan sistemlere erişen akılsız bilgisayarlarla bağlı bir ağa doğru evrilmektedir. Bu şirketler bir yandan büyük kârlar elde ederken diğer yandan 2001’den itibaren rekabeti azaltmakta ve yeni firmaların sektöre girişini zorlaştırmaktadır. Bu tekelleşme sürecine karşı Taplin’in üç temel önerisi vardır. Birinci önerisi büyük şirketlerin küçük şirketleri yutmasının önüne geçilmesidir. Google, AdMob ve DoubleClick’i, Facebook Instagram ve WhatsApp’ı, Amazon Audible, Twitch, Zappos ve Alexa gibi şirketleri satın alarak gücüne güç katmıştır. Bunun engellenmesi gerekmektedir. İkinci önerisi, Google’ın bir kamu hizmeti olarak düzenlenmesi, arama algoritması ve diğer yeniliklere ait patentlerin uygun bir fiyatla kullanıma açılmasıdır. Üçüncü önerisi ise Facebook ve Youtube gibi sitelerin kullanıcı emeğinin ürünlerini ücretsiz olarak kullanmalarına olanak veren 1998 Dijital Binyıl Telif Hakkı Yasası’ndaki ‘güvenli liman’ maddesinin kaldırılmasıdır.

Ancak Taplin (2017), Trump’ın yakın çevresinde Peter Thiel gibi teknoloji patronlarının olduğunu, ve tröst karşıtı düzenleme için dört yıl daha beklemek gerekeceğini; dört yıl sonra ise tek çözümün muhtemelen bu şirketlerin parçalanması (Google’ın DoubleClick’i ve Facebook’un WhatsApp’ı satmaya zorlanması) olacağını yazmaktadır.

Her Şeyin Dükkânı Amazon

Haziran’da Amazon, üst segment süper market zinciri Whole Foods’u almayı planladığını duyurdu. ABD’li yetkililer anlaşmayı onaylarsa Amazon 400 mağaza, kapsamlı bir tedarik zinciri ve yeni bir tüketici verisi kaynağına sahip olacak. Bileşik varlığın Amerikan pazarındaki payı yüzde 5’in altında olacak ama Khan (2017) bu satın almayla Amazon’un online pazarlarda ve dağıtımda sahip olduğu olağanüstü gücün etkisini arttıracağını belirtiyor.

Amazon hızla büyüyor ve yaşamı kaplıyor. Amazon, Walmart gibi bir mega mağaza, Apple gibi bir donanım üreticisi, Con Edison gibi bir hizmet sağlayıcı, Netflix gibi bir video dağıtıcısı, Random House gibi bir yayıncı, Paramount gibi bir prodüksiyon stüdyosu, The Paris Review gibi bir edebiyat dergisi, FreshDirect gibi bir market dağıtıcısıdır. Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos aynı zamanda Washington Post’un da sahibidir. Elbette ki Amazon bu faaliyetlerinin hiçbirinde sıradan bir oyuncu değildir. Walmart’ın kurucusu Sam Walton’un hedefinde sadece dünyanın en büyük perakendecisi olmak vardır. iPod’u piyasaya sürdükten sonra Steve Jobs şarkıcılarla kayıt sözleşmesi yapmamıştır ve AT&T, iletişim kuleleri inşa edip bunları küçük telefon şirketlerine kiralamamıştır. Ama Amazon bunların hepsini yapmaktadır. Örneğin, AWS (Amazon Web Services) ile yeni kurulan firmalar için altyapı desteği sağlamaktadır (Packer, 2017). Amazon, internetteki perakende satışların %43’ünü elinde tutuyor. 2016’da ABD’deki çevrimiçi satışlarından 63 milyar dolar gelir elde etti. Bu miktar, çevrimiçi satış yapan, Amazon’dan sonraki ilk on şirketin gelirinden daha fazla. E-kitap satış piyasasının %74’ünü kontrol ediyor. ABD’de çevrimiçi giysi satışı yapan şirketlerin en büyüğü ve ülkenin en büyük konfeksiyon perakendecisi olma yolunda. Dünyanın en büyük lojistik ağına ve piyasa platformuna sahip ve bulut bilişim piyasasın en önemli şirketlerinden biri. Amazon Echo (https://www.youtube.com/watch?v=WQqxCeHhmeU) gibi yenilikçi teknolojiler üretiyor, film ve diziler yapıyor ve 20 şehirde restoranlardan yiyecek servisi yapıyor. Çizgi filmlerdeki dev ahtapotlar gibi kollarıyla her an herhangi bir yere saldıracakmış gibi duruyor. Packer’in (2016) vurguladığı gibi Amazon her şeyin dükkanı olmanın ötesine geçerek her şey olabilmek yolunda ilerliyor.

Khan (2017) şirketin bugünkü güçlü konumunu mevcut tröst karşıtı yasalarının etkisizliğine bağlıyor. Amazon rakiplerine göre daha hızlı ve ucuz ürün dağıtabilmektedir. Bu da yazının başındaki ankette görüldüğü gibi Amazon’un neden kolay vazgeçilemez ve yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat Amazon’un rakipleri ve üreticiler için durum o kadar parlak değildir. Amazon’un genel stratejisin ilk adımı temel mal ve hizmetleri maliyetinin aşağısına satarak rakiplerinin rekabet etmesini zorlaştırmak ve oyundan çekilmeye zorlamaktır. Sonrasında fiyatları tekrar yukarı çekmektedir. Üreticiler için de durumun parlak olduğu söylenemez. Khan (2017), Amazon’u, 19. yüzyıldaki tren yollarına benzetmektedir. 19. yıllarda tren yollarını ellerinde bulunduranlar, üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi denetliyor, bazı üreticilere kayırarak daha avantajlı olmasını sağlayabiliyordu. Bu gücü elinde bulunduran aracılar, kendi demiryollarına bağımlı olan çiftçileri ve petrol üreticilerini vergilendiriyor; onları ulaşım araçlarından mahrum bırakarak batmalarını neden olabiliyorlardı. Amazon da farklı işkollarını birbirine bağlayarak demiryollarının bir zamanlar yaptığını yapmakla kalmıyor aynı zamanda platformuna bağımlı şirketlerle rekabet de ediyor. Hachette’le yaşadığı e-kitap fiyatlandırması tartışmasında olduğu gibi bir gecede binlerce kitabın satışını engelleyebiliyor. Ayrıca sitede kullanılan algoritmalar belirli ürünleri önceliklendirebiliyor. Günümüzde veri deyince ilk akla gelen Google ve Facebook olmaktadır. Oysa Amazon da en başından itibaren verinin öneminin farkındadır. Tüketiciler hakkındaki veriler Amazon’un en büyük gücüdür. Bu güç ve Büyük Beşli’de yer alan diğer şirketlere göre ‘gerçek dünya’yla daha doğrudan bağlantılara sahip olması Amazon’u nesnelerin internetinde öne çıkarabilir.

Khan (2017), Amazon’un Whole Foods’u satın alarak pazardaki hakimiyetini ve çıkar çatışmalarını artıracağını belirtiyor. Böylece Amazon hem fiziksel perakende pazarına doğru genişlemiş hem de çevrimiçi dünyadaki hakimiyetini artırmış olacak. Üretim ve dağıtım sürecini bir bütün olarak içinde barındıran Amazon’a karşı koymak zorlaşacak, özellikle yeni firmalar için. Khan (2017), Amazon’un tröst karşıtı yasalardaki boşluklardan yararlandığını yazıyor. Özellikle fiyatların tüketici yararına, düşük olması tröst suçlamasına karşı Amazon’un savunması oluyor. Fakat düşük fiyat geçici bir durum; Amazon’un bulut bilişim stratejisinde olduğu gibi sadece rakibi saf dışı bırakana kadar geçerli (Mosco, 2014).

Temmuz ayında internette, kısmen Amazon’un Türkiye’deki muadili diyebileceğimiz hepsiburada.com sitesinin satılabileceği hakkında haberler vardı (https://www.trendcadde.net/blog/hepsiburada-com-sirketi-satiliyor-mu/). Birkaç yıl sonra, Amazon veya benzer bir şirket Türkiye pazarına girebilir. Nesnelerin interneti rüzgarını da arkasına alarak ABD’deki gibi tüketicilerin vazgeçilmezi olabilir.

Çemberin Dışına Çıkabilmek

Bergstein (2017), alternatif sosyal ağların inşa edilmesiyle Facebook’un hakimiyetinin zayıflatılabileceğini iddia etmektedir. Taplin (2017) ise Google’un bir hizmet olarak düzenlenmesini, bu yapılmadığı taktirde birkaç yıl sonra parçalanmasının kaçınılmaz olacağını savunmaktadır. Amazon’un Whole Foods’u satın alma girişiminden sonra yazılanlarda ise tröst karşıtı yasalara vurgu vardır. Her biri sistem içi ve geçici çözümlerdir. Ama teknoloji şirketlerinin durumu biraz daha çetrefillidir.

Morozov’a (2017) göre teknoloji şirketlerinin düzenlenmesi zordur. Teknoloji şirketleri, henüz düzenlenmemiş teknolojilere başvurarak düzenlemeyi başka yollardan atlatabilmektedirler. Düzenleyicilerin taleplerine uyarak yenilgiyi kabullenmek yerine yeni iş modellerine yönelmeyi tercih etmektedirler. Google, yedi yıllık uzun bir soruşturma sonrasında, hakim konumundan yararlanarak kendi çevrimiçi alışveriş servisini aramalarda üst sıralara taşıdığı için 2.42 milyar avro ceza ödemeye mahkum edilmiştir. Bundan zarar gören küçük perakendecilerin durumu düşünüldüğünde Avrupa Komisyonu’nun kararı yerinde görünmektedir. Fakat Morozov (2017) Komisyon’un bu kararının, sorunun temeline inmekten çok uzak olduğunu belirtmektedir. Çünkü Komisyon sorunu veri platformlarının gücünün sınırlandırılması olarak algılamamaktadır. Facebook ve Google vb şirketlerin temel stratejisi elde ettikleri, işledikleri ve yapay zekaya aktardıkları veri hazinesini daha kazançlı kullanım yollarını bulmaktır. Google da geleceğini arama motoruyla elde edeceği reklamlarda değil enformasyon yoğun hizmetlerde görmektedir. Google’ın stratejisi iki yönlüdür. Birincisi, her bir kullanıcı hakkında olabildiğince bilgi toplamaya çalışmaktadır. Bunun için de doğrudan kârı ikinci plana atarak, kullanıcılardan daha çok veri sağabileceği uygulamalar sunmaktadır. Böylece yakın zamanda arama yapmadan, nerede olursak (akıllı telefonda, akıllı televizyonda veya akıllı evde) olalım Google ne arayacağımızı tahmin ederek bizim elimiz ayağımız olacaktır. Ayrıca Google, elde ettiği verilerden yararlanarak, çoğu yapay zeka üzerine kurulu ileri hizmetler geliştirmek ve bunları hükümet ve şirketlere satmak istemektedir. Böylelikle, siber saldırıları belirleme, kansere çare bulma veya yaşlanmayı yavaşlatma yarışında bir adım önde olacaktır.

Bunun yanında Morozov (2017), şirketin kullanıcılara reklam göstermeye devam edeceği ama artık bunun için e-postaları taramayacağı hakkında yaptığı duyuruya (https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-23/google-will-stop-reading-your-emails-for-gmail-ads) işaret ederek Google’ın strateji değişikliğine gittiğini ifade etmektedir. Morozov’a (2017) göre bunun en önemli nedeni, artık e-postalardan elde edilen verimin azalmasıdır. Şu anda zaten çok fazla bilgiye sahiptir. Bunun yerine artık muhteşem yapay zekasından yararlanacak. Dolayısıyla arama sonuçlarındaki çevrimiçi alışveriş sitelerinin üst sıralarda çıkıp çıkmaması artık sorun olmayacak. Google arama eyleminin kendisini ortadan kaldıracak. Bu nedenle, arama ve reklamcılık işinden gelir sağlama Google’ın evriminin ilk adımıdır. Şu anki iş modeli gelecekte de kısmen devam edebilir ama yapay zeka destekli uygulamalardan elde edeceği gelir Google için daha önemli olacak (age).

Morozov (2017) bu nedenle Google’a verilen cezanın sadece 2010’ların Google’nı kontrol etmek için uygun olabileceğini, ama ne 2017’deki Alphabet ne de 2020 için yeterli olacağını savunuyor. Bu karar, Google’ın dönüşümünü hızlandırıcı bir etkiye de sahip olabilir. Avrupa Komisyonu, Google’ın asıl gücünün ve tehlikenin kaynağının veri olduğunu fark edememiştir. Veri, yapay zeka çalışmalarının yakıtı haline geliyor ve Simonite’in (2017) de vurguladığı gibi daha fazla veriye sahip şirketler, rekabette çok daha avantajlı ve alt edilmeleri oldukça zor.

Pazarın %80’ininin bir şirketin elinde olmasındansa pazar payı %20 olan beş şirketin bulunması daha iyi sonuç doğurabilir. Ama veri piyasasında durum farklıdır. Verinin %100’üne sahip bir şirket, %20’sine sahip şirketlerin yapamayacaklarını da yapabilir. Bu noktada, Morozov (2017), Taplin (2017) gibi Google’ın faaliyetlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi gerektiğini savunuyor gibi görünmektedir. Ama Taplin (2017) kendini AT&T örneğiyle sınırlamaktadır. Morozov (2017), bir adım daha atarak çemberin dışına çıkar ve bunun rekabet kurallarını yok saymanın ve tüm veriyi Google’a vermenin bir gerekçesi olamayacağını ekler. Morozov’a (2017) göre bir ülkenin verisi, tüm vatandaşların ortak mülkiyeti olmalıdır. Bunu kullanmak isteyenler, izlenmeli ve vergisini ödemelidir. Firmaları asıl korkutan bu olacaktır. Diğer çözüm, ceza son derece zararsız ve dönüşümü hızlandırıcı olacaktır.

Kaynaklar

Bergstein, B. (2017). We Need More Alternatives to Facebook, https://www.technologyreview.com/s/604082/we-need-more-alternatives-to-facebook/, son erişim 01/07/2017

Khan, L. M. (2017). Amazon Bites Off Even More Monopoly Power, https://www.nytimes.com/2017/06/21/opinion/amazon-whole-foods-jeff-bezos.html, son erişim 18/07/2017

Manjoo, F. (2017). Google, Not the Government, Is Building the Future, https://www.nytimes.com/2017/05/17/technology/personaltech/google-not-the-government-is-building-the-future.html , son erişim 01/07/2017

Morozov, E. (2017). To tackle Google’s power, regulators have to go after its ownership of data, https://www.theguardian.com/technology/2017/jul/01/google-european-commission-fine-search-engines, son erişim 18/07/2017

Mosco, V. (2014). To the cloud: Big data in a turbulent world. Routledge.

Packer, G. (2017). Cheap Words,Amazon is good for customers. But is it good for books?, http://www.newyorker.com/magazine/2014/02/17/cheap-words, son erişim 18/07/2017

Rotman, D. (2017). It Pays to Be Smart, https://www.technologyreview.com/s/608095/it-pays-to-be-smart/, son erişim 01/07/2017

Simonite, T. (2017). AI and ‘Enormous Data’ Could Make Tech Giants Harder To Topple, https://www.wired.com/story/ai-and-enormous-data-could-make-tech-giants-harder-to-topple, son erişim 18/07/2017

Taplin, J. (2017). Is It Time to Break Up Google?, https://www.nytimes.com/2017/04/22/opinion/sunday/is-it-time-to-break-up-google.html, son erişim 18/07/2017

 

19 Ekim 2017

Posted In: amazon, Apple, Büyük Beşli, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, microsoft, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Tekel, Teknoloji Tarihi

İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.

24 Temmuz 2017

Posted In: copyright, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, fikri mülkiyet hakları, Gözetim, ifade özgürlüğü, mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, penguen, sansür, teknoloji politikası, Teknoloji Tarihi, Telif

Özgür Yazılım: Bir Son Mu Yoksa Başlangıç Mı?

Geçen yıl kasım ayında Alternatif Medya Derneği, Dmytri Kleiner’in Telekomünist Manifesto adlı çalışmasının Türkçe çevirisini yayımladı. Telekomünist Manifesto’nun özgün sürümünü http://networkcultures.org/publications/#netnotebook, Türkçe çevirisini ise http://sendika29.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf (*) adreslerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Kleiner (2016), çalışmasını manifesto olarak adlandırmasına karşın bunun “bütün bir kuramsal sistem, dogmatik bir inanç kümesi veya siyasal bir hareketin platformu anlamında bir bildirge” olmadığının altını çiziyor; başlangıç ve tanıtım amaçlı bir bildirge olduğunu belirtiyor. Manifesto, 2004-2008 yılları arasında Kleiner’ın kendisinin ürettiği ve üretimine katkıda bulunduğu, yeniden düzenlenen metinlerden oluşuyor.

Bu yazıda Kleiner’ın (2016) manifestoda yer alan tespit ve önerilerini aktaracağım. Kleiner, bir yazılım geliştirici ve tezlerinin arkasında dijital ortamdaki pratiklerin başarılarının ve içerdiği zaafların eleştirisinin önemli bir yeri var. Manifesto, üç sorun alanı ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor: altyapı, fikri mülkiyet ve bilişsel emek. Kleiner’ın (2016) bu üç sorun alanı hakkındaki tespitlerine katılsam da iki önerisi (Girişimci Komünizm ve Copyfarleft) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunun nedeni Kleiner’ın (2016) önerilerini yanlış, uygulanamaz veya anlamsız bulmam değil. Kleiner’ın (2016) yazdıkları akla yatkın ama biraz fazla sıradışı. Kitaptaki “Girişimci Komünizm” alt başlığını okuyunca insanın kafası allak bullak oluyor. Bu konular hakkında ayrıntılı bir araştırma yapmadan olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmek istemiyorum. Kleiner (2016) her iki önerisinde de, Richard Stallman’ın GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı) yaptığı gibi kapitalizmin kendi kurumlarını, kendisine karşı kullanma amacı güdüyor.
Kleiner (2016) Telekomünizm’le alışıldık bir komünizmden söz etmiyor. Telekomünizm, merkezi olmayan, dağıtık ve uzaktan bir komünizm. Fiziksel bir mekana bağlı değil ve P2P (peer-to-peer) ağlardan esinleniyor. Kleiner (2016), eşitlikçi P2P ağları komünizmle, hiyerarşik ilişkiler içeren istemci-sunucu ağlarını ise kapitalist devletle özdeşleştirmekte ve WWW’nin (World Wide Web – Dünyayı Saran Ağ) gelişimiyle birlikte İnternet’in P2P bir yapıdan saparak istemci-sunucu ağlarıyla örülmeye başladığını belirtiyor. Manifestonun P2P Komüni̇zme Karşı İstemci̇-Sunucu Kapi̇tali̇st Devlet başlıklı bölümünde ağın ekonomi politiğini ve yeniden üretim sorununu tartışıyor. Bu tartışmaya girmeden önce P2P ağlara kısaca bakalım.

P2P Ağlar Neden Önemlidir?

İki ya da daha fazla kullanıcı arasındaki en basit iletişim aşağıdaki gibi bir ağ oluşturmaktır. A ve B bilgisayarları Resim-1’de olduğu gibi birbirlerine doğrudan ses, görüntü ve metin dosyaları gönderebilirler:

Basit ağ
Resim 1

Diğer bir seçenek de istemci olarak adlandırılan A ve B bilgisayarlarının aralarındaki iletişimi bir sunucu üzerinden gerçekleştirmesidir.

Sunucu-İstemci ağı
Resim 2

A enformasyonu C sunucusuna yükler ve B de bunu C’den indirir. “C’ye neden gerek var?” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzde iki ya da daha fazla kişi arasındaki dosya paylaşımının çoğu zaman bir sunucu aracılığıyla yapıldığına dikkat edelim; örneğin bir kullanıcı diğerine WhatsApp’tan fotoğraf gönderdiğinde arada bir sunucu vardır. Çoğunlukla sunucular istemcilere göre daha üstün teknik özelliklere sahiptir. Fakat bu bir zorunluluk değildir. Tam tersi de olabilir. İstemcilerden ve sunuculardan oluşan bir ağ hiyerarşik bir ilişkidir. Herhangi bir istemcinin yokluğu diğer istemcileri ya da sunucuyu olumsuz etkilemez. Sunucuda yaşanan herhangi bir olumsuzluk ise istemcilerin çalışmasını doğrudan etkileyecektir.

İstemci ve sunucu kavramları ağdaki bilgisayarlar arası ilişkide bilgisayarın rolünü gösterir. Pekala aynı bilgisayar ağda hem istemci hem de sunucu olabilir. Aslında Resim 1’deki A bilgisayarı, içerdiği dosyaları B ile paylaşırken sunucu, B’nin dosyalarından faydalanırken istemcidir. Bilgisayarların ağda nasıl ve hangi rollerle ilişkilendirileceği ve bu ilişkinin hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşeceği ağın oluşumunda belirleyicidir. Aşağıda gösterilen istemci-sunucu ağı modelinde tüm iletişim merkezdeki sunucu bilgisayarı üzerinden gerçekleşmektedir. Sunucuya sahip olan veya onu ele geçiren ağdaki tüm iletişimi kontrol etme gücünü de elde eder.

Resim 3

Aşağıdaki P2P modelde ise herhangi bir hiyerarşi yoktur ve tüm bilgisayarlar eşittir. Bu modelde, herhangi bir bilgisayarın ele geçirilmesi veya ağdan çıkması, ağı felç etmez; ağ değişen koşullara göre yenilenir. İnternet kullanıcıları P2P ağları daha çok dosya paylaşım yazılımları/protokolleri ile ilişkilendirmektedir. Napster, Gnutella ve Bittorrent’in ağ yapıları ve kullandıkları protokoller farklılaşsa da özleri aynıdır; hiyerarşinin olmadığı, eşitler arasında bir iletişim:

Resim 4

Günümüzde P2P denilince ilk akla gelen dosya paylaşım uygulamaları/protokolleri (özellikle de BitTorrent) olsa da P2P’yi dosya paylaşımına indirgememek gerekir. İnternet’in kendisi de “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün mimariye gömüldüğü” P2P bir platform olarak gelişmiştir. İnternet’le ilişkilendirilen devrimci olasılıkların temelinde bu mimari vardır. Bu nedenle, kullanıcıların gözetlenmesini ve denetlenmesini arzulayan hükümet ve şirketlerin hedefinde de bu mimarinin olması doğaldır ve arzuladıkları İnternet, kullanıcıların doğrudan bağlandığı veya hizmet aldığı merkezi sistemlerden oluşan bir ağdır. Bu bağlamda, eski İnternet teknolojileri e-posta, IRC ve Usenet’in aksine İnternet’in P2P mimarisiyle çelişen bir istemci-sunucu teknolojisi olan Web’i desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

Kleiner (2016), çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan Web’in, yayıncıların içeriği denetleyebildiği bir yapıya evrildiğini belirtmektedir. Şirketlerin işlettiği Web siteleri başlıca sosyal platformlar haline gelmekte ve Web, içinden çıktığı İnternet’i yutmaktadır. Bu bağlamda Kleiner (2016), İnternet’teki özgürlüğü Web’de özgürlüğe indirgeyen veya Web’i kurtarmaktan söz eden yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Örneğin Web’in mucidi Tim Berners-Lee, kullanıcıları Web’deki üç temel sorun (kişisel verilerin kontrolünün kaybedilmesi, yanlış bilgilerin çok kolay yayılması ve çevrimiçi siyasal reklamcılığın şeffaf olmaması) hakkında uyarmakta ve istenilen Web’i inşa etmeye çağırmaktadır (http://dergi.bmo.org.tr/tekno-politika/webi-icat-ettim-iste-onu-kurtarmak-icin-degistirmemiz-gereken-uc-sey). Kleiner’e (2016) göre ise sorun Web’in kendisidir. Tim Berners-Lee, “tüm bloglar, yazılar, tweetler, fotoğraflar, videolar, uygulamalar, Web sayfaları ve daha fazlası çevrimiçi topluluğumuzu oluşturan dünyanın her yerinden milyonlarcanızın katkılarını temsil etmektedir” diyerek Web’in oluşumundaki kullanıcı emeğini övmektedir. Tim Berners-Lee övgüsünde haklıdır; ancak Web’in istemci-sunucu mimarisinin bu emeğin ürünlerine el konulmasını kolaylaştırdığını yazan Kleiner (2016) da en az onun kadar haklıdır.

(Bu satırları yazarken DefectiveByDesign.org sitesinden bir e-posta aldım. DRM taraftarı şirketlere hürmetlerinden ötürü Tim Berners-Lee’nin itaat ödülüne layık görüldüğü yazıyordu. Berners-Lee şirketlerin baskısı sonucunda web standartlarına DRM özelliğinin eklenmesini kabul etti. Bu standart, kullanıcıyı kontrol etmek ve sınırlamak için kullanılabilecek. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://defectivebydesign.org/tim-berners-lee-receives-obedience-award)

Özellikle, Web 2.0 olarak adlandırılan dönemde kullanıcı emeği Web’in oluşumunda daha belirleyici olmuştur. Web 2.0’ın doğru bir tanım olup olmadığını bir kenara bırakırsak Kleiner (2016) bu dönemin en önemli farkının daha öncesinde sadece merkezi kuruluşların pahalı yazılım paketleri satın alarak ve ücretli personel çalıştırarak üretilmesini sağladığı içeriğin artık katkıları karşılığında hiçbir ücret almayan kullanıcılar tarafından üretilmesi olduğunu ifade etmektedir. Web 2.0’da sunulan arayüzlerle teknik bilgisi çok az olan kullanıcılar bile bir Web yayıncısına dönüşmüştür. Teknik bilgisi daha ileri kullanıcılar için alternatif çözümler bulunmasına karşın Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb siteler teknik bilgisi sınırlı kullanıcıların işini hatırı sayılır ölçüde kolaylaştırmıştır; tüketiciler üretmeye başlamıştır. Kullanıcıların katılımına açıklık Web 2.0 platformlarının ortak özelliğidir. Bu gelişmeyi, demokrasiyle ve İnternet’in toplumsal hareketlerde kullanımıyla ilişkilendiren çok sayıda çalışma vardır. Ama her şey bu kadar toz pembe değildir. Popüler Web sitelerinin değeri, sitede kullanılan yazılımların ve altyapı masrafının çok üzerindedir. Tim Berners-Lee, kullanıcıların Web’i yarattığını söylerken haklıdır ama eksiktir. Üretketicinin (üretici ve tüketici kelimelerinin birleşimi) tüketirken ürettiği Web aynı zamanda topluluk tarafından üretilmiş değerin özel mülkiyet olarak ele geçirildiği bir iş modelinin de temelidir ve “topluluk tarafından üretilmiş değere özel mülkiyet olarak el konulması, teknoloji paylaşımı ve özgür işbirliği vaadine bir ihanettir” (age). Ayrıca Kleiner (2016), “Web 2.0 başlangıç şirketlerine yatırım yapan kapitalistler”in “erken sermayeleşmeyi finanse etmedikleri”ni ve platformdaki değer yaratımı bir ivme kazandığında ortaya çıkıp mülkiyeti ele geçirmeye çalıştıklarını da eklemektedir.

Kleiner (2016), P2P teknolojilerin ağda merkezi sistemlerin yarattığı darboğazlardan kurtulabilmeleri nedeniyle Web 2.0 ve benzeri merkezi sistemlerden üstün olduğunu yazmaktadır. Aslında Tim Berners-Lee’nin dile getirdiği sorunlar Web’in kendisine içseldir. Web paradigması içinde kalarak, Web’in ve onu takip eden Web 2.0’ın enformasyon müştereklerinin çitlenmesiyle ortak zenginliği özel kâra dönüştürdüğünü dikkate almadan gözetime, sansüre ve sahte haberlere karşı çözümlerin geliştirilebilmesi zordur. Kleiner’ın (2016) önerdiği gibi Web’in ötesine geçmek ve popüler internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirmek teknik olarak mümkündür:

Neredeyse en çok kullanılan tüm internet kaynakları, P2P alternatifleriyle değiştirilebilir. Google, her tarayıcının ve her Web sunucusunun arama sürecinde etkin bir düğüm olduğu bir P2P arama sistemiyle değiştirilebilir; Flickr ve YouTube da, kullanıcılara kendi bilgisayarları ve internet bağlantıları yardımıyla işbirliği içerisinde resimler ve videolar paylaşmalarına olanak sağlayan PeerCast, BitTorrent ve eDonkey türü uygulamalarla değiştirilebilir.

Ancak Kleiner (2016) iddiasının hemen ardından da şu uyarıyı yapmaktadır:

İnternet kaynaklarını geliştirmek bir zenginliğin uygulanmasına ihtiyaç duyar ve bu zenginliğin kaynağı girişimci sermaye olduğu sürece, internetin muhteşem P2P potansiyeli gerçekleşmemiş kalacaktır. Kapitalist finansmana alternatifler bulamazsak eğer, sadece bildiğimiz haliyle interneti kaybetmekle kalmayacak ayrıca toplumu internetin P2P görüntüsüyle yeniden yaratma şansını da yitireceğiz.

Girişimci Komünizm

Kleiner (2016) savunduğu nitelikte bir İnternet’in mevcut kapitalist sistemde var olamayacağının ve İnternet’in ilk günlerine dönülemeyeceğinin farkındadır. Kullanıcıların üretimlerini, kâra dönüştüren karar vericiler için P2P yapısının teknik üstünlüğünün herhangi bir önemi yoktur. Kleiner’ın (2016) asıl ilgilendiği nokta kapitalist sisteme karşı, çalışmaya ve paylaşmaya yönelik yeni modellerin geliştirilmesidir. Kleiner (2016), Web’in merkeziyetçiliğine yönelik eleştirisiyle, liberallerin özgürlükçülüğünden ayrıldığı gibi mülkiyet ilişkilerine vurgusuyla da özgür yazılım hareketinden ayrılmaktadır. Ortak mülkiyeti, maddi olmayan malların üretimiyle sınırlamamakta ve özel mülkiyetin maddi dünyadaki varlığının oluşturduğu tehdide vurgu yapmaktadır. Maddi olmayanın sadece enformasyon mallarının dağıtımı olduğunu savunmakta ve bilgisayarların, ağların ve geliştiricilerin son derece maddi varlıklar olduğuna dikkati çekmektedir.

Başta Stallman olmak üzere özgür yazılım hareketinin birçok üyesi, üretim araçlarının müşterek mülkiyetini (fikir ürünlerinde mülkiyeti reddedip doğrudan telif hakları ve patentler üzerine konuşmak isteseler de) fikri mülkiyete sınırlama eğilimindedir. İşin ilginci, sorunu kaynak koduna indirgemek, özgür yazılım hareketinin açık kaynak taraftarlarına yönelttiği bir eleştiridir. DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ve bulut bilişim tartışmalarında bu teknolojilerin yarattığı tehditlerin gayet farkında oldukları gözlenir ama yine de mülkiyet sorunsalının etrafından dolanılır ve mülkiyet ilişkileri tartışılmaz. Tartışmanın maddi olmayan ürünlerle sınırlandırılmasını eleştiren Kleiner (2016) ise üretken varlıkların dağıtımının “sömürü sistemlerini sürdüren zenginlik ve iktidar eşitsizliğinin kökeninde olduğu”nu belirtir ve buna karşı ağ üretimi adını verdiği “üretici varlıkların müşterek olduğu bir üretim tarzı”nı savunur.

Ağ üretiminin temelinde işçilerin “üretici varlıkların müşterek yığınını” bağımsız olarak kullanması vardır. Dolayısıyla kapitalist üretimde olduğu gibi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve bunun sayesinde elde ettiği artı-değerle daha da zenginleşen bir sınıf olmayacaktır. Fakat ağ üretimi, bilinen kolektif üretim biçimlerinden de farklıdır. Kleiner (2016) kolektif üretimin hem kooperatifçilikteki hem de sosyalist devletlerdeki sorunlarına değinmekte, bunların kapitalizmdeki eşitsizliği yeniden ürettiğine dikkati çekmektedir. Örneğin sosyalist devletlerde kapitalist sınıfın yerini “tekno-idareci seçkinler” almıştır. Kleiner’ın (2016) girişimci komünizm olarak adlandırdığı ağ üretim modeli ise üretici varlıkların müşterek kullanımına olanak veren ama eş güdüm yükünün en alt düzeyde olduğu bir sistemdir.

Girişimci komünizm, bir zamanlar Stallman’ın GPL (General Public License – GPL) ile yaptığı hack’in bir benzeridir. Hackerlar arasında bir sistemi ilk tasarım amacı dışında farklı amaçlarla kullanılabilecek biçimde yeniden tasarlamaya ve programlamaya çalışmak oldukça yaygındır. Yazılımın kaynak koduyla dağıtılmasını istemelerinin temel gerekçelerinden biri de budur. Stallman, GPL ile hack’i teknik alanın dışına taşımış ve telif hakkı (copyright) sistemini kendine karşı kullanabilmiştir. Kleiner (2016) da benzer bir yaklaşım içindedir. Kapitalizmin girişim sermayesi, girişimci komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Girişimci komün, kolektif ve bağımsız eş üreticilerden oluşur ve üyelerinin kullanabileceği üretici varlıkların mülkiyetine sahiptir. Girişimci komün, müşterek yığının idaresinden sorumludur ama bunun dışına çıkarak üretimin eşgüdümüne katılmaz. P2P ağlar örnek alınır; eşleri kontrol eden ve kısıtlayan merkezi bir birim bulunmaz.

Girişimci komün, kapitalist sınıfın girişim sermayesi fonu gibi anonim bir şirkettir. Ama dört özelliğiyle ondan ayrılmaktadır (https://wiki.p2pfoundation.net/Venture_Communism):

  1. Girişimci komünde, parayla ya da mülkiyetle pay sahibi olunmaz; yalnızca emek katkısıyla pay sahibi olunabilir.
  2. Girişimci komünün yaptığı yatırımın geri dönüşü kiradan sağlanır. Kapitalizmde girişim sermayesi bir yatırım yaptığında girişimin kârından bir yüzde talep eder. Bir diğer deyişle doğal sermaye, sermaye malları ve insan sermayesi arasında bir ayrım yapmaz. Girişimci komünde ise kira, yalnızca komünün müşterek mülkiyetinde olan doğal sermaye ve sermaye malları ile ilgilidir. İnsan sermayesinden elde edilen gelirin tamamı girişimin kendisine aittir.
  3. Girişimci komün tüm üyeleri tarafından eşit olarak paylaşılır. Böylece mülkiyetin birkaç kişide yoğunlaşmasına izin verilmez.
  4. Emeklerini komün mülküne uygulayan herkes, komüne üyelik için uygun olmalıdır. Komün, kontrol ettiği arazi ve sermayeyle çalışan tüm işletmelerin istihdam ettiği herhangi bir işçinin üyeliğini reddedemez. Böylece, komün üyelerinin dışarıdaki ücretli çalışanları sömürmesinin önüne geçilecek ve komünün yeni üyelerle büyümesi sağlanacaktır.

Kleiner (2016) girişimci komününün yeni bir toplum önerisi olmadığını ve “toplumsal mücadeleye kalkışmak için örgütsel bir biçim” olduğunu vurgulamaktadır. Bunu parti, STK ve diğer aygıtların yerine koymaz. Ama “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı” durdurmadan ve “üretici varlıkların müşterek yığınını oluşturma”dan yenilgi kaçınılmaz olacaktır.

Kısacası, girişimci komünizm, kapitalizme rağmen geliştirilecek ve ona direnecek P2P ağların geliştirilmesini ve dağıtımını finanse etmeyi hedefleyen bir öneridir. Fakat Zimmer’ın (2013) da belirttiği gibi dört başı mamur bir öneri değildir. Örneğin, kendini örgütleyen kolektifler çevre kirliliği gibi daha geniş ölçekli problemlerle nasıl ilgilenecektir? Bir komün üyesi, üye olduğu olduğu bir komünden nasıl ayrılacak ve diğerine katılabilecektir? Bunun yanında Zimmer (2013), Kleiner’ın ortak havuzda yer alan kaynakların kontrol ve işletilmesi ile ilgili deneysel çalışmaları olan Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’u görmez gelmesini eleştirir ve Kleiner’ın girişimci komününün aslında ileri teknoloji kaynak havuzunun işletilmesinden başka bir şey olmadığını belirtir.

Kleiner (2016), girişimci komünizmi anlattığı ikinci bölümün ardından Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’ndan uyarladığı Telekomünist ağ manifestosuna yer verir. Manifestodaki bazı kelimeleri değiştirir: ülke, topluluk; toprak, bütün üretim araçları; kamulaştırma, müşterekleştirme; devrim öz örgütlenme olur.

Copyfarleft

Copyright kelimesini Türkçe’ye çoğunlukla telif hakkı olarak çevirsek de asıl söz konusu olan hak tüketicinin çoğaltma hakkıdır. Ortaya çıkışı ve gelişimi incelendiğinde asıl başlangıç noktasının çoğaltma hakkı olduğu yazarın hakkının sonradan ortaya çıktığı görülmektedir. 16. ve 17. yy’da belirleyici olan yazarın hakkı değil, kraliyetin bilginin akışını denetleme ihtiyacıdır. Çoğaltma hakkı, ancak 18. yy’da mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınacak ve ondan sonra yazarın hakkı ön plana çıkacaktır. Aynı dönem, genel olarak özel mülkiyetin de önem kazandığı ve ideolojik temellerinin atıldığı bir dönemdir. Maddi olmayan zenginliklerin, maddi zenginlikler gibi sahiplenilmesi, denetlenmesi ve ticaretinin yapılması çok daha sonra gündeme gelecek ve değişen koşullara göre farklı biçimlerde yorumlanacaktır. ABD federal mahkemelerindeki raporlar incelendiğinde fikri mülkiyetin özellikle 1990 sonrasında önem kazandığı görülmektedir (May ve Sell, 2006).

Günümüzde telif hakları, patentler ve markalar fikri mülkiyet haklarının farklı biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak önceki bölümde belirtildiği gibi telif hakkını hackleyerek kendi karşıtına dönüştüren Stallman, fikri mülkiyet terimini kullanmaktan özenle kaçınmakta ve farklı uygulama alanları olan telif hakkı, patent ve marka terimlerini kullanmanın daha doğru olduğunu savunmaktadır (https://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html). Enformasyon (örneğin yazılım) rekabetçi bir mal değildir. Dolayısıyla maddi malların aksine aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılabilir. Ayrıca enformasyon kullanıldığı zaman eksilmez; tam tersine arttığı bile söylenebilir. Bu nedenle Stallman, enformasyonun mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışılmaması gerektiğini düşünmektedir. Fakat Stallman’ın temel yanılgısı, fikri mülkiyet haklarının kendinden önce var olan bir mülkiyeti koruduğunu düşünmesidir. Oysa fikri mülkiyetin öncelikli işlevi bir eseri korumak değil, mülkiyet ilişkisinin kendisini yaratmaktır. Bunun için de çoğaltımı çoğu zaman neredeyse maliyetsiz olan ve kopyaları eş zamanlı kullanılabilen enformasyonun “kıt”laştırılması gerekecektir. Kıtlaştırma, bilgi ve enformasyon bir mülk olmazsa onu yaratmak için bir itki olmayacağı; bu nedenle biliminsanının veya sanatçının bireysel olarak ödüllendirilerek bu itkinin sağlanması gerektiği iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu durumda kıt olan biliminsanı veya sanatçının yaratıcı emeği olmakta, fikri mülkiyet hakları ile ona

  • emeğinin ürünlerinin kullanımından kira talep edebilme,
  • kaybının telafisini talep etme hakkı,
  • hakkını piyasada başka birine transfer edebilme hakkı

verilmektedir. Bu düşünceyi savunabilir veya reddedilirsiniz; Stallman’ın özgür yazılımda yaptığı ise ikisinin arasındadır. GPL’in copyleft özelliği ile telif haklarını reddetmemiş ama onu geçersiz kılmıştır. Nitekim bir yazılım ilk andan itibaren telif hakkı yasalarıyla korunur; hak sahibi hakkının ihlal edildiğini düşündüğünde mahkemeye başvurabilir. Dolayısıyla patentte olduğu gibi hakkın geçerliliği için bir kurumun onayına gerek yoktur. Yazılımını GPL ile lisanslayan bir yazılım geliştirici telif hakkı yasalarıyla koruma altındadır. Ama copyright’la korunan bir yazılımın aksine GPL copyleft ile korunur. Yazılım sahibi, “yazılımımı istediğiniz gibi kullanın, değiştirin, paylaşın” der. “Ama paylaşırken benim size verdiğim özgürlüğü devam ettirin. Diğer kullanıcıların özgürlüğünü kısıtlamayın. Aksi taktirde, benim şartlarıma uymadığınızda, telif hakkı kanunları geçerlidir” diye ekler.

Yukarıda belirttiğim gibi enformasyon kullanıldıkça eksilmez, tam tersine özgür yazılım örneğinde olduğu gibi hızla çoğalabilir; bu durumda kıtlık tezinin de tekrar düşünülmesi gerekir. GPL önemli bir başarıdır. Fakat özgür yazılımcılar kendi geçimlerini sağlamak için yine emeklerini satmak zorundadırlar (Kleiner, 2016):

Copyleft, bu nedenle, herhangi bir maddi anlamda ‘toplumu daha iyi kılma’yı başaramaz. Çünkü, özgür yazılımın üreticileri tarafından yaratılan mübadele değeri, onların geçimlerini sağlayabilen maddi mülkiyetin sahipleri tarafından ele geçirilir. Copyleft, işçilerin kendi alışılmış geçimleri dışında zenginlik biriktirmelerine olanak vermediği için, üretken varlıkların ve çıktılarının dağıtımını kendi başına değiştiremez. Bu yüzden, copyleft, zenginlik ve iktidarın dağıtımı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.

Copyleft’in eleştirilerini, maddi olmayan mülkiyetin dar alanına sıkıştırması DRM ve bulut bilişim gibi konularda sürekli savunmada kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Buralarda sorun olduğu, kullanıcının özgürlüğünün tehdit edildiği anlaşılsa da telif haklarının sınırları dışına çıkılamamaktadır.

Kleiner (2016) yine de özgür yazılıma hakkını verir:

ideolojik ve politik geri adımına rağmen, yazılım geliştirme alanında, bütün üretimi ona dayalı olanlara oldukça yarar sağlayan enformasyon müşterekleri yaratmada son derece etkili bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de, özgür yazılım hareketinin yükselişi, daha eşitlikçi üretim biçimleri için çaba harcayan herkes için hakkıyla bir esin kaynağı olmuştur.

Copyleft kültürel çalışmalara uygulanabilir mi?

Bu soruya yanıt verebilmek için Kleiner’ın (2016) vurguladığı gibi üretim malları ile tüketim malları arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim malları, gereksinimlerimizi doğrudan gideren mallardır. Üretim malları ise gereksinimlerimizi dolaylı olarak giderirler. Yazılım hem tüketim hem de üretim malı olabilir. Yazılım fiyatlarındaki bir düşüş yazılım satışından gelir sağlayan firmaların kârını olumsuz etkileyecektir. Ama yazılım firmalarının yanında yazılımı üretim amacıyla, üretim malı olarak kullanan çok daha fazla sayıda firma vardır. Dolayısıyla yazılım maliyetinin düşmesi, özel mülkiyetli yazılımın satışından gelir elde eden şirketler olsa da genel olarak kapitalizmin yararına bir durumdur. IBM ve Google gibi şirketlerin özgür yazılıma desteğini bu bağlamda düşünmek gerekir. Eğer söz konusu olan bir tüketim malı olarak yazılım (örneğin oyunlar) olsaydı kapitalizmin mantığı içinde desteklenmesi söz konusu olmayacaktı.

Bazı istisnalar dışında kültürel çalışmalar çoğunlukla tüketim malıdır. Kapitalizmin, bir tüketim malının ücretsiz dağıtımını desteklemesi için hiçbir neden yoktur. Buna karşın, kültürel çalışmalarda, GPL’den esinlenen farklı lisanslar da ortaya çıkmıştır. Bu lisanslardan en ünlülerinden biri Creative Commons’tır.

Creative Commons (https://creativecommons.org/licenses/?lang=tr),

telif hakkı lisansları ve araçları, kanunun oluşturduğu geleneksel “tüm hakları saklıdır” yapısı içinde bir denge oluşturur. Araçlarımız bireysel yaratıcılardan büyük şirket ve kurumlara kadar herkesin yaratıcı eserlerine basit, standartlaştırılmış bir yol ile telif izinleri vermesini sağlar. Araçlarımızın ve kullanıcılarımızın kombinasyonu geniş ve büyüyen dijital bir ortaklıktır ve telif hakları çerçevesinde kopyalanabilir, dağıtılabilir, düzenlenebilir, karıştırılabilir ve üzerine inşa edilebilir bir içerik havuzu olabilir.

Kleiner (2016), Creative Commons’ın yeni bir dönem başlattığını ve bu dönemde fikri mülkiyete karşı mücadelenin “avukatlar, profesörler ve hükümet üyeleri ” tarafından yürütüldüğüne dikkati çekmektedir. Bu durum, mücadelenin vizyonunu da fikri mülkiyet karşıtlığından, sanatçıların küresel medya şirketlerine karşı haklarının korunmasına kaydırmıştır. Kleiner (2016), Creative Commons lisanslarının müştereklere yönelik bir lisanslama olmadığını, “her hakkı saklıdır” ile “hiçbir hakkı saklı değildir” arasında geniş bir aralıkta seçenekler sunduğunu belirtir. Savunucularının iddialarının aksine Creative Commons, oku-yaz kültürünü geliştirmemekte, üreticinin kontrol hakkını artırırken tüketicinin haklarını göz ardı etmektedir

Bu bağlamda, 2004’te Özgür Yazılım Vakfı’nın yönetim kuruluna seçilen ve Creative Commons’ın mimarlarından olan hukuk profesörü Lawrence Lessig’in GPL’i örnek aldığını değil, fikri mülkiyet haklarını, muhalif bir hareket görünümü altında yeniden ürettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Creative Commons, GPL’in copyleft’inde olduğu gibi herkesin kullanımına açık, müşterek bir alan yaratmaz; telif karşıtı hareketi ayrıştırıp ehlileştirir. Bu nedenle Kleiner (2016), müştereklikten uzak olduğunu vurguladığı Creative Commons’u, Creative Anti Commons olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Kleiner’ın bunun yerine önerisi, Creative Commons’ı temel alan, ama onu tüketici haklarını da içerecek şekilde genişleten Copyfarleft lisansıdır.

Copyleft’i olduğu gibi uygulamak üreticinin tercih edebileceği bir durum olmayacaktır. Copyleft, kullanıcıların temel haklarına saygı gösterildiği sürece özgür yazılımın ticari amaçlı kullanımını engellemez. Bir yazarın romanını copyleft lisansıyla yayınlar ve bir yayınevi de bu romanı basıp satarsa copyleft’i ihlal etmiş olmayacak ama yazarın emeği sömürülmüş olacaktır. Bu durumda, sanatsal çalışmalardaki copyleft’in kullanım özgürlüğünü ticari amaçlar için kullanılmamak kaydıyla paylaşması daha yerinde olacaktır.

Kleiner’ın (2016) copyfarleft önerisi ise bunu bir adım öteye taşımaktadır. Copyfarleft ticari bir kullanımı değil, müştereklere dayanmayan bir kullanımı kısıtlayacaktır:

Copyfarleft özellikle işçilerin komünal mülkiyeti bağlamında çalışanlar için bir kural kümesi ve üretimlerinde ücretli emekle özel mülkiyeti kullananlar için ayrı bir kural kümesine sahip olmalıdır. Copyfarleft lisansı, hem üreticilerin özgürce paylaşmasını mümkün kılmalı hem de emek ürünlerinin değerini elde tutmalarını sağlamalıdır. Başka bir ifadeyle işçilerin emeklerini müşterek mülkiyete uygulayarak ödeme almalarını mümkün, ancak özel mülkiyet sahiplerinin ücretli emek kullanarak kâr elde etmelerini imkânsız kılmalıdır. Böylece, copyfarleft lisansıyla, sahibi işçiler olan bir basım kooperatifi müşterek yığını dilediği gibi yeniden üretme, dağıtma ve değiştirme özgürlüğüne sahip olacak, ancak özel mülkiyet olan bir yayınevinin özgür erişime sahip olması engellenecektir. Bu şekilde, copyfarleft, özel mülk dağıtımdaki kısıtlamalara rağmen copyleft anlamında özgür kalır. Copyfarleft yalnızca müşterekten eksiltmeleri yasaklar, ona yapılan katkıları değil

Kitabın sonunda, ‘Alıntı-Gayriticari-LisansDevam 3.0 Yerelleştirilmemiş’ lisansından (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/3.0/) türetilen copyfarleft lisansı için bir model olan Ağ Üretimi Lisansı’nın tam metnine yer verilmektedir.

***

Kleiner’ın hem girişimci komün hem de copyfarleft’teki yaklaşımı açıktır: Eskinin bağrında yeni toplumu inşa etme girişimi. Paylaşmanın ve ortak çalışmanın yeni yollarını yaratarak müşterekleri inşa etmeyi ve genişletmeyi hedeflemektedir. İşe yarar mı? Daha çok tartışmak, Zimmer’ın (2013) belirttiği gibi Elinor Ostrom’ın çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde incelemek ve belki deneyip görmek lazım…

Google ve Facebook gibi devleri biz yarattık; kendi emek ürünlerine yabancılaşan insan bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti karmaşası içinde şirketler ve hükümetler karşısında daha da güçsüzleşecek. Bu nedenle tek yolun “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı durdurmak” olduğunu yazan Kleiner’a tamamen katılıyorum.

Telekomünist Manifesto Türkçe’ye geç çevrildi ama güncelliğini hala koruyor.

(*) http://sendika48.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf adresine erişemezseniz sendika49’u sendika50, sendika51, vs yaparak tekrar deneyiniz.

Kaynaklar
May, C. ve Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Kleiner (2016), D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Zimmer, Z. (2013). Manifesting the Internet: A Review of Dmytri Kleiner’s The Telekommunist Manifesto. Ann Arbor, MI: Michigan Publishing, University of Michigan Library.

 

21 Haziran 2017

Posted In: Copyfarleft, Dmytri Kleiner, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, girişimci komünizm, Haktivizm, ifade özgürlüğü, kitap, Özgür yazılım, P2P, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, telekomünist manifesto, Telif, Tim Berners-Lee, web

Bilgisayarlar işimizi elimizden mi alıyor?

George Orwell’in 1984’ü en çok satılan kitaplar listesinden düşmüyor. İnternet’in yaygınlaşmadığı ve kişisel bilgisayarların henüz belirmediği yıllarda 1984, toplumdaki bazı eğilimleri abartan bir roman olarak algılanabiliyordu. Örneğin sosyolog James B. Rule, 1973 yılında artan gözetim sistemleri üzerine oluşturulan korku hikayelerinin abartılı bir yaklaşım sergilediğini söylüyor ve bu hikayelerin gerçek olabilmesi için önünde dört büyük engelin olduğunu vurguluyordu. Birinci olarak, kişisel bilgilerin saklanması ve daha sonra bunlardan anlamlı bilgi kümeleri oluşturulabilmesi için teknik yetersizlikler vardı. İkincisi, farklı yerlerdeki bilgiyi birleştirecek merkezi bir sistem yoktu. Üçüncüsü, Orwell’in 1984’ünde bilgisayar sistemleri anlık durumları analiz edip anında yanıtlar verebiliyordu. Zamanın bilgisayarlarının gelişmişlik seviyesi düşünüldüğünde bu tamamen olanaksızdı. Dördüncüsü, 1984’de bilgisayarlar insanların her anlarını gözetleyebiliyordu ama bu 1970lerin teknolojisi için hayal bile edilemez bir durumdu.

Günümüzdeki teknolojinin bu dört engeli ortadan kaldırdığını biliyoruz. Sosyal ağlar, büyük veri, yapay zeka, giyilebilir teknolojiler, şeylerin interneti… Tam da bu nedenle 1984 bugün daha çok okunuyor. Ama bu okumayı bir adım öteye götürmemiz gerekiyor. 1984’ü andıran bir gelecek hangi toplumsal koşullarda oluşuyor? Bu soruyu sormadan, gözetim “totaliter” yönetimlerin faaliyetlerine indirgenip mülkiyet ilişkileri sorgulanmadığında sonuç kısa vadeli çıkarlar için bir boş vermişlik oluyor. Bu bağlamda, soğuk savaşın izlerini taşıyan 1984 ile karşılaştırıldığında Tahsin Yücel’in Gökdelen adlı romanı, bugünkü toplumsal ilişkilerin gelecekteki olası izdüşümlerini çok daha başarılı bir şekilde sunuyor.

Roman, 2073 yılı Türkiye’sinde geçmekte. Kitabın kahramanı Can Tezcan ülkenin önde gelen hukuk bürolarından birinin sahibi, yetenekli bir avukat ve eski bir devrimcidir. Bu yetenekli avukatın başarılı olamadığı iki dava vardır. Birincisinde müvekkili eski bir arkadaşıdır. Hukuk dışı etkenler devreye girmekte, Can Tezcan arkadaşının masumluğu konusunda hakimi bir türlü ikna edememektedir. Lehindeki tüm delillere rağmen mahkeme, başbakanın bu özel davasında ipe sapa gelmez gerekçelerle beraat talebini reddetmektedir. Can Tezcan bir zamanlar espri olarak ifade ettiği fikri artık ciddi ciddi düşünmektedir: Yargıyı özelleştirmek!

…geçen yüzyılın sonlarından beri her şey özelleştirildi bu ülkede, öncelikle yabancılara, yabancı alıcı çıkmayınca da yerli kodamanlara, yani onların taşeronlarına satıldı, dağlar, taşlar, ırmaklar, denizler, limanlar, havaalanları, gemiler, uçaklar, trenler, yollar, köprüler, fabrikalar, çöpler, okullar, üniversiteler, stadyumlar. Her şey özel kurumların elinde. Başbakan başbakanlıkta oturması karşılığında İsrailli bir kodamana kira ödüyor. Öyleyse, her şey özel kurumların elindeyse, yargı neden özelleştirilmesin ki? Evet, neden özelleştirilmesin? Yargının nesi eksik?

Böylece düzen daha tutarlı olacaktır. Çünkü “bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu, kimi zaman özel gibi görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin, yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel.” diyerek bu düşüncesini pekiştirmektedir. Ayrıca “bir ülkede her şey özelleştirilmişse, hukukçusundan polisine herkes özel öğretim kurumlarında yetiştiriliyorsa, yargının hâlâ bir devlet kurumu olarak kalması açık bir tutarsızlık”tır. Böylece adalet de bir meta olacaktır. Can Tezcan’ın (biraz da isteyerek) başarısız olduğu ikinci dava ise İstanbul’u ikinci bir New York yapmak isteyen ama yaşlı bir öğretmenin yüz beş metrekarelik evini elinden alamadığı için bu hayalini bütünüyle gerçekleştiremeyen Niyorklu Temel’in davasıdır. Can Tezcan’ın asıl amacı ilk davayı çözmektir. Bunun tek yolunun yargıyı özelleştirmek olduğuna inandığından kendi davasının bir an önce sonuçlandırılmasını isteyen (yargıyı satın alacak maddi gücü olan) Niyorklu Temel’i de kendi sorunun ancak yargının özelleştirilmesiyle çözülebileceği konusunda ikna eder; yargının sahibi olduktan sonra istedikleri her kararı alabileceklerdir…

Eski devrimci Can Tezcan için eski günler geride kalmıştır. O da çevresindeki bir çok insan gibi bir gökdelende oturmakta, her işini bilgisayarlarla halletmekte, canı sıkılınca da soluğu bir Avrupa şehrinde almaktadır. Zaman zaman hala devrimci olan ve sakıncalı kitaplar yazmaya devam eden arkadaşı Rıza Koç’la görüşmekte ve ona kitaplarını bastırması için maddi destekte bulunmaktadır. Önce Rıza Koç’tan, sonra başbakan Mevlüt Doğan’dan ve ardından sağ kolu Sabri Serin’den yılkı adamlarını dinler. İlk başta inanmak istemez. Yılkı atlar, başıboş atlardır. “Bir zamanlar atlar, eşekler, katırlar insanların yaşamının ayrılmaz bir parçasıyken, gün gelip iyice yaşlanıp da işe yaramaz olunca, kentlerden, köylerden uzaklara, dağlara, tepelere, ıssız bozkırlara sürülürmüş, onlar da birbirlerini bulup sürülerle dolaşırlarmış oradan oraya.” ve şimdi de bu yılkı atlarının yerini yılkı insanları almıştır. İşe yaramayan, daha doğrusu iş bulamayan insanlar doğaya terk edilmektedir. İnsanlar ya kendi istekleriyle ya da zenginlerin huzurunu kaçırmasınlar diye kentlerin dışına çıkarılmaktadır. Rıza Koç bu insanları şöyle anlatmaktadır:

insanlar gözlerden uzak yerlere, dağlara, tepelere çekilmek zorunda kalıyor nicedir, yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk, sürülerle, evet, sürülerle, yalınayak, yarı çıplak, pislik içinde, tarihöncesinden kalma hayaletler gibi dolaşıp duruyorlar öyle, solucan, kurbağa, sıçan, çekirge, ot, kabuk, yosun, daha ne bileyim, ne bulurlarsa yiyor, bir karga ölüsü için birbirlerine saldırıyorlar. Çiftliklere yaklaşmaları bile yasak, buraları insan azmanları ellerinde makineli tüfeklerle bekliyor; öldürdükleri de ölüden sayılmıyor, tıpkı dirilerinin diriden sayılmadığı gibi…

Ancak Sabri patronuna “bundan yalnızca kentlerin, kasabaların dışında, yarı aç, yarı tok, yarı çıplak insanları, bir zamanların yılkı atları gibi yaşayanları” anlamaması gerektiğini söyler. Tüm ücretli çalışanlar birer potansiyel yılkı insanıdır; yılkı adamlarının arasında mimarlar, mühendisler, öğretmenler de vardır. Bir yandan eğitim masrafları nedeniyle okur yazarlık oranı yirminci yüzyılın çok gerisindedir. Diğer yandan en ufak işler için diploma istenmektedir; en sıradan temizlik aygıtını kullanmak belli bir bilgi birikimi gerektirmekte ve en sıradan emekçilerin bile yüksek okul diploması vardır. Sabri bu durumu “her işe uygun makineler aramadığınız kadar, bu yüzden adam gereksinimi her geçen gün biraz daha azalıyor. Makineler geliştikçe, tepelerinde fazla adam istemez oldular; öte yandan, bu çok gelişmiş makinelere göre adam bulmak her geçen gün zorlaşıyor” diye açıklamaktadır. Bir beyaz yakalının işsiz kalıp yılkı insanlarına katılması sık gözlenen bir durumdur.

Tahsin Yücel’in Gökdelen’i gidişatımızı anlatan çarpıcı bir kitap. 1984 ya da Cesur Yeni Dünya büyük bir ihtimalle bu koşullarda oluşacak. Ama özellikle Sabri’nin sözlerine dikkat çekmek isterim: makinelerin insan gereksinimini her geçen gün azaltması ve bu makinelerin geliştikçe tepelerinde insan istemez olması… Kitabın ilk baskı yılı 2006 ama son yıllarda, özellikle de 2008 krizinden sonra benzer sözlerin çok sayıda iktisatçı ve teknoloji uzmanı tarafından dile getirildiğine şahit oluyoruz.

İnsan gibi düşünen ve dünyayı ele geçirmesinden korkulan robotları şimdilik bir kenara bırakalım. Bunun nedeni konuyu sadece bilim kurgunun ilgi alanı olarak görmem değil. “Büyük insanlık” için Gökdelen’dekine benzer bir geleceğin daha yakın ve gerçek bir tehdit olması. “Büyük insanlık” bu olasılığı ortadan kaldırırsa robotların dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini tartışabiliriz. Dolayısıyla konu şimdilik “büyük insanlık”ın dışındakileri, gelecekte robotlarla baş başa kalabilecekleri ilgilendiriyor.

Sabri’nin sözleri bugünkü iki eğilime işaret ediyor. Robotların insanların yerini alması ve karmaşıklaşan sistemin daha kalifiye bir iş gücüne ihtiyaç duyması. Robotların insanların yerini alıp almayacağı konusu bir süredir tartışılan ve iktisatçıları geçmişteki düşüncelerini tekrar gözden geçirmeye zorlayan bir konu. Çünkü yaygın düşünce, teknolojin bazı işleri ortadan kaldırırken yeni işler yarattığıydı. Ünlü iktisatçı Joseph Schumpeter’in ifade ettiği gibi kapitalist sistem, kendi iç kaynakları sayesinde sürekli bir devrim ve yenilenme içindeydi ve bu devingen süreklilik eskiyi yok ederken yeniyi yaratıyordu. Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” olarak adlandırdığı bu durum kapitalist gelişmenin temeliydi. Tarım aletleri çağdaş tarım makinelerine, su değirmeni modern su tribünlerine, posta arabaları uçaklara dönüşürken eski meslekler tarih sahnesinden silinmiş ve yeni meslekler doğmuştu. 1990 sonrasında bilişim teknolojileri üzerine de çok sayıda örnek vardı.

Bilgisayarlar imalattan karar almaya kadar hızlı bir şekilde üretim süreçlerine dahil oluyor. Bu “yaratım” sürecinde yeni işler ortaya çıkıyor. Fakat istatistikler yıkım sürecinin çok daha hızlı işlediğini gösteriyor ve geçmişte olduğu gibi teknoloji bir kez daha sanık sandalyesine oturtuluyor. Teknolojinin bugünkü işsizliğe etkisi ve robotların gelecekte işsizliğe neden olup olmayacağı tartışılıyor. “Korkulanın aksine insanların işsiz kalmayacağını, robotların rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlayacağını” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) savunanların çok geç olmadan aksi yöndeki eleştirilere de kulak vermeleri gerekiyor. İşin ironik yanı bilişim teknolojilerinin farklılığını, yeni bir devrimin içinde olduğumuzu, eski kavramların ve açıklamaların yeterli olmadığını savunan teknoloji havarilerinin kalıpsal bir yaklaşımla geçmişte teknolojinin işsizliğe yol açtığı hakkındaki eleştirilere karşı yapılan savunmaları bugün de tekrarlıyor olmaları ve insanlara işsiz kalmamaları için çağa ayak uydurmalarını öğütlemeleri. Acaba bugün geçmişteki teknolojik gelişmelerden farklı bir durum olabilir mi?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra verimlilik ve ücretlerdeki artış arasında bir paralellik ilişkisi gözlenirken 1970’lerin ortalarından sonra aynı ilişkinin gözlenememesi başlıca tartışma konularından biri (bkz. Grafik 1 ve Grafik 2). 2010 yılının başında Washington Post’ta yayınlanan bir yazıda (http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/01/01/AR2010010101196.html) ise son 10 yılda yeterli yeni iş yaratılmadığı ve önceki on yıllarla karşılaştırıldığında bunun endişelendirici bir durum olduğu belirtiliyor (bkz. Grafik 3).

 

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

 

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

 

Grafik 3: ABD'de yaratılan net iş

Grafik 3: ABD’de yaratılan net iş

Ford’a (2015) göre 1947’den 1973’e kadar altın bir çağ yaşandı. Özellikle kimya, makine ve havacılık mühendisliğindeki yenilikler ve hızla yükselen verimlilik işçileri daha değerli yaptı ve pazarlık masasına daha güçlü oturabildiler. 1980’lerdeki inovasyon ise daha çok bilişim teknolojileri sektöründe yoğunlaştı. Diğer teknolojilerden farklı olarak bilişim teknolojileri, uygun vasıflardaki işçilerin önünü açarken bazı mesleklerin vasıfsızlaşmasına neden oldu. Bu eğilim, 1990’larda da devam etti. 1990’ların ikinci yarısında, İnternet’in etkisiyle ücretlerde bir iyileşme görüldü. Ama bu iyileşme verimlilik artışının yine gerisindeydi. 2000’li yıllarda ise 1990’lardaki iyi işlerin çoğu otomasyon sistemleri ya da işlerin sınır ötesine taşınmasıyla ortadan kalktı. Şimdi de kurumlar kendi BT departmanlarını küçülterek bulut bilişim merkezlerinden hizmet satın almaya başladılar. ABD’de dört yıllık üniversite mezunlarının ücretleri lise mezunlarınınki ile karşılaştırıldığında hala çok daha yüksek. Fakat Ford (2015) sadece lisans derecesine sahip çalışanların ücretlerinin 2000 ve 2010 yılları arasında %15 düştüğünü belirtiyor. Lisans mezunlarının ücretlerdeki bu gerilemede 2008 krizinin de etkisi var. Ancak öncesinde de bir gerileme eğilimi söz konusu.

Tüm bu olumsuzlukların nedeni bilişim teknolojileri olabilir mi?

Küreselleşme, finansal sektördeki büyüme ve politikanın (serbestleşme ve örgütlü emekteki gerileme) da bu olumsuz süreçte katkısı olabilir. Teknoloji uzmanları bilfiil akıllı makinelerin geleceği hakkında düşünüp yazmış, bu makinelerin insan iş gücünün yerini alacağı, kalıcı ve yapısal işsizliğe neden olacağı endişesi duyduklarını belirtmişlerdir. Örneğin sibernetiğin babası sayılan Norbert Wiener daha 1949’da otomasyonun istihdama olumsuz etkileri konusunda uyarmaktadır. Fakat bu ve benzer uyarılar iktisatçılar tarafından fazla ciddiye alınmaz. Aynı şikayetler 1960’ta, 1990’ların başında da dillendirilir. Ama bir süre sonra yanlış alarm olduğu anlaşılır. Ancak son yıllarda durum değişmiş, en azından bir acaba ortaya çıkmıştır.

MIT’den Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee (2014), son 10-15 yıldaki istihdam sorunun arkasında endüstriyel robotlardan otomatik çeviri servislerine kadar bilgisayar teknolojisindeki ilerlemelerin olabileceğini, üstelik yalnız imalat, büro ve perakende işlerinde değil hukuk, sağlık, eğitim ve finansal hizmetlerdeki meslekler üzerinde de kara bulutlar dolaştığını belirtiyorlar. Brynjolfsson ve McAfee (2014), son yıllardaki büyümenin arkasında BT’nin olduğundan emin oldukları kadar iş sayısındaki zayıf artışta da teknolojik gelişmelerin etkili olduğunu ve teknolojideki hızlı değişimin ABD gibi teknolojide ileri ülkelerde eşitsizliği büyüttüğünü düşünüyorlar. İşleri kolaylaştıran, daha güvenli ve üretken yapan bilişim teknolojileri aynı zamanda çok farklı türdeki “insan” işçilere olan talebi azaltıyor. Otomasyonun ve robotların kullanımı yalnız mavi yakalı işçileri tehdit etmiyor. Web, yapay zeka, büyük veri ve ileri mantıksal analizle birçok beyaz yakalı mesleğini ortadan kaldırma potansiyeline sahip olan “insan zekasının dijitalleşmiş versiyonları” gelişiyor.

Harvard’dan Richard Freeman (2015) ise daha temkinli yaklaşıyor. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlığın küresel ticaretteki gelişmeler veya 2000’li yıllardaki finansal krizler gibi farklı biçimlerde de açıklanabileceğini çünkü teknolojinin etkilerini diğer makro ekonomik etkilerden ayrıştırmanın zor olduğunu söylüyor. “Kıyaslamalı rekabet” teorisine dayanarak insanların işsiz kalmayacağı söylenebilir. Bu teoriye göre Ali hem çok iyi bir cerrah hem de çok iyi bir marangoz olabilir. Ahmet ise Ali kadar olmasa da yine de iyi bir marangozdur. Ama Ali hastanedeki işlerinin yoğunluğu nedeniyle evinin dolaplarını Ahmet’e yaptıracaktır. Bu teoriye dayanarak, robotlar insanları işinden etse de insanların yine yapacak işi olacağını söyleyen iktisatçılar vardır. Ancak insanların yeni işleri için alacakları ücret daha az olacaktır. Bu nedenle, işsizlik konusunda kuşkulu olan Freeman (2015), ücretler konusunda iyimser değildir.

MIT’den David Autor (2010) da Freeman gibi 2000 yılından beri istihdamda bir azalma olduğunu kabul eden ama bunu doğrudan teknolojiyle ilişkilendirmeyen iktisatçılardan. Autor’a göre tüm sorun ekonomik durgunluktan kaynaklı olabilir. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlık hala gizemini korumakta ve bunu bilgisayarlara bağlamak için iktisatçıların elinde yeterli delil yok. Ancak Autor da ücretlere dikkat çekiyor. Bilgisayarlar var olan işleri değiştiriyorlar ve bu değişim her zaman iyi yönde olmuyor. 1980’lerden sonra bilgisayarlar özellikle muhasebe, büro işleri ve imalattaki tekrarlı işler gibi orta sınıf ücreti sunan görevleri devralmaya başladılar. Bu dönemde bir yandan yaratıcılık ve çoğu zaman bilgisayar destekli problem çözme yeteneği gerektiren yüksek ücretli işler hızla çoğalırken diğer yandan restoran çalışanı, apartman görevlisi, evde hasta bakıcı gibi otomatikleştirilmesi zor olan düşük vasıflı işçilere talep arttı. Dolayısıyla ekonomik durgunluk döneminde eski işlerin yok olup toparlanma dönemlerinde yerini yeni işlere bırakıyor olması kısmen doğru. Bu toparlanma döneminde orta gelirlilerin ufak bir kısmı (nitekim çoğu orta gelirli üst gelirli işler için yeterli eğitime sahip değil) üst gruba taşınırken daha büyük bir kısmı alta itiliyor ve bir kutuplaşma oluşuyor. 2007-2009 yılları arasındaki ekonomik durumun, bu yıkım sürecini artırdığı söylenebilir ama bu, öncesinde de var olan ve hala devam eden bir eğilim.

Yalnız iktisatçılar değil, teknoloji havarileri de sürekli yaratıcı yıkımdan, yıkıcı inovasyondan ve teknolojinin getirilerinden söz ediyorlar. 1700’lerde başlayan sanayi devriminin işlerin doğasını değiştirdiği, bazı işleri ortadan kaldırdığı, 1900’de ABD nüfusununda %41’i tarım sektöründe çalışırken bu oranın 2000’de sadece %2. 2 olduğu doğru. Fakat bu geçiş dönemlerinde yetenekleri işverenlerin gereksinimleriyle uyuşmayan işçiler için oldukça sancılı bir süreç yaşandığını ve yüksek vasıflı zanaatkarların yerini fabrikalardaki işçilere bıraktığını da atlamamak gerekiyor (Rotman, 2013). Bilişim teknolojileri, tarihteki örüntüyü devam ettirip eski işleri yıkarken yeni işler yaratıyor olabilir. Bu geçiş sürecinin öncelleri gibi işçi sınıfı için pek iç açıcı olmayacağı açık seçik ortada. Ama ya BT ekonomi tarihindeki örüntü devam ettirmiyorsa? Teknolojinin “rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlamak” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) için kullanılmadığını gösteren çok sayıda örnek var.

Rethink Robotics’in küçük ölçekli imalat tesislerinde kullanılmak üzere geliştirdiği Baxter adlı robot malzemeleri yükleme, indirme, sıralama ve taşıma için geliştirilmiş. Üretim hattındaki sıkıcı görevleri yerine getirmesi beklenen Baxter, küçük ve orta ölçekli şirketleri hedefliyor. Baxter’in benzerlerinden en büyük farkının çoklu ve daha karmaşık işleri yerine getirebilmesi için programcıların yeniden kodlamasına gerek kalmaksızın öğretilebilir olması. Ford (2015) Baxter gibi robotların rutin işleri yapan bazı işçilerin işlerini yok etmesinin yanında ABD’nin ücretlerin düşük olduğu ülkelerle rekabet edebilmesine yardımcı olabileceğini savunuyor. Nitekim hem teknolojik gelişmeler hem de 2005-2010 yılları arasında Çin’deki fabrikalarda çalışan işçilerin ücretlerinin neredeyse %20 artması sonucu bazı şirketler fabrikaları ABD’ye geri getirmeyi düşünmeye başladılar. İmalatın ABD’ye geri getirilmesi, taşımadan müşteri taleplerine anında cevap vermeye kadar çeşitli avantajlar sağlayacak. Dolayısıyla bu girişim şu an istihdamın %10’unu oluşturan imalattaki işlerin sayısını artırabilir, ABD iş piyasasına olumlu bir katkıda bulunabilir. Ama diğer yandan, ABD’nin bu hamlesi, 1995-2002 tarihleri arasında imalatta yer alan iş gücünün %15’ini kaybetmesine karşın istihdamın hala imalatta yoğunlaştığı Çin’de daha büyük sorunlar yaratabilir. Ayrıca aynı seçenek, Çin’de ucuz iş gücü üzerine kurulu şirketler için de geçerli. Örneğin elektronik imalat hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren Foxconn 2012’de fabrikalarına bir milyon robot getirmeyi planladığını duyurdu. Ford (2015), Foxconn’un robotlarla esnek üretim süreçlerine daha kolay uyum sağlayabileceğini ve gelişen teknolojinin şirketin yeni gereksinimlerine yanıt verebileceğini söylüyor. Giyim ve ayakkabı imalatında daha ucuz iş gücü sunduğu için sermayenin Çin’den kendi ülkelerine göç etmesini sağlayan Vietnam ve Endonezya’da da benzer bir durum var. 2013’te Nike, ücretlerdeki yükselmenin finansal değerlerini olumsuz etkilediğini, “teknoloji ve inovasyon” ile emek maliyetlerini düşürme planları yaptıklarını duyurdu.

Hizmet sektöründe ise daha büyük bir yıkım gerçekleşiyor. Son yıllarda, bankaların ATM’ler ve diğer teknolojilerle şubesizleşmeye yöneldiğini gözlemleyebiliyoruz. Ancak aynı eğilim diğer alanlarda da söz konusu. Momentum Machines (http://momentummachines.com/) adlı şirket saatte 360 hamburger hazırlayıp müşterilerine sunuyor. Momentum Machines’in kurucularından Alexandros Vardakostas, dürüst (!) bir şekilde cihazlarının çalışanları daha verimli yapmayı hedeflemediğini, onları devreden çıkarmak istediğini söylüyor ve çalışan ücretlerinden tasarruf ederek restoranların daha kaliteli malzemeden yapılmış hamburgerleri aynı fiyata satabileceğini ekliyor. Sadece McDonald’s bile dünyaya yayılmış 34000 restoranında 1,8 milyon işçi çalıştırıyor. Geçmiş yıllarda, McDonald’s benzeri iş yerleri geçici bir süre çalışmak için tercih edilirken artık tam zamanlı iş arayıp bulamayanların da zorunlu olarak başvurduğu yerler. Örneğin 2011’de McDonald’s tarafından verilen bir iş ilanında 50000 açık pozisyon olmasına rağmen sadece bir günde bir milyonun üzerinde başvuru gelmiş. Momentum Machines’in geliştirdiği sistem fast food sektöründe yaygın olarak kullanılmaya başlanırsa ne olacak?

Japonya’da, 262 sushi restoranından oluşan Kura adlı bir restoran zincirinde çalışanların yerini bir otomasyon sistemi almış. Siparişler dokunmatik panellerden alınıyor, bir taşıma bandıyla müşterilere ulaşıyor, son kullanma süresi geçen ürünler otomatik olarak devreden çıkarılıyor, ücretin ödenmesi ve masanın temizlenmesi yine insansız bir sistemle gerçekleştiriliyor (https://www.youtube.com/watch?v=Ka8PDhbXj_c). Elbette tasarruf konusunda restoran müdürlerinin tasfiyesi de atlanmamış. Her restoranda bir müdür görevlendirmek yerine restoranlardaki işleyiş merkezi bir sistemden takip edilebiliyor. Bunun sonucunda Kura, rakiplerinden çok daha ucuza sushi satarak diğer restoranların (en azından şimdilik) önüne geçiyor.

Ford’un (2015) perakende sektöründeki istihdam hakkında ise üç önemli tespiti var. Birincisi, Amazon, eBay ve Netflix gibi büyük mağazalara aktarılan işler ortadan kalkmadığı, sadece değişen koşullara göre yeniden düzenlendiği görüşü yaygın. Ancak Ford (2015) bunun sadece teoride kaldığını düşünüyor. Pratikte bu işler otomasyona (dolayısıyla ortadan kaldırılmaya) daha uygun hale geliyorlar. Örneğin Amazon, büyük ambarlar için robot üreten Kiva Systems’i satın aldıktan sonra geliştirilen robotları kendi ambarlarında kullanmaya başladı (https://www.youtube.com/watch?v=_J0QZxNjBu4). Amazon’dakine benzer bir süreç ABD’nin en büyük perakendecilerinden Kroger’da da yaşanıyor. İkincisi, tamamen otomatikleştirilmiş self servis akıllı kiosklar ve otomatik satış makinelerinin yaygınlaşması. Bu akıllı makineler geleneksel perakende satış işlerini önemli ölçüde azaltacak ve sanıldığı gibi cihazların bakımı ve tamiri için yıkımı karşılayabilecek sayıda yeni iş ortaya çıkmayacak. Bu makineler çoğunlukla İnternet’e bağlı, uzaktan izleniyorlar ve herhangi bir sorunda merkezden müdahale ediliyor. Daha önemlisi işletmede gerekli olabilecek emek maliyetini olabildiğince kısmak amacıyla tasarlanmışlar. Üçüncüsü geleneksel (İnternet’te faaliyet göstermeyen) iş yerlerinin rekabet edebilmek için otomasyon ve robotlara başvuruyor, yeni çözümler geliştiriyor olması. Örneğin Walmart’ta müşterilerin kasa kuyruğuna girmediği ve barkodları telefonlarına okutup ödeme yaptığı sistemler deneniyor (http://www.reuters.com/article/us-walmart-iphones-checkout-idUSBRE8851DP20120906). Perakende sektöründeki bu gelişmelerin sonucunda yalnız robotların ve otomasyon sistemlerinin sayısı artmayacak, iş sayısı da önemli ölçüde azalacak.

Tüm bu gelişmelerin kendisinden çok uzak olduğunu, çünkü rutin bir iş yapmadığını düşünen çok sayıda beyaz yakalı olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca günümüzde bilişim teknolojileriyle yaratılan mucizeleri içeren çeşitli hikayelerde başarısız olmanın (daha doğrusu işsiz kalmanın ya da teknolojiyi paraya çevirememenin) kişinin kendi kusuru olduğu gibi bir hava yaratılmakta. Örneğin, Kerala’daki balıkçıların mobil telefonlarını kullanarak balıklarını nasıl en iyi fiyata sattıklarının öyküsü anlatılıyor (http://www.economist.com/node/9149142). Fakat kazananın her şeyi aldığı bilişim teknolojileri sektöründe (bir uygulama geliştirip köşeyi dönenler hakkında anlatılan tüm hikayelere karşın) yetenekli programcıların büyük bir kısmı için bile kayda değer bir gelir elde edebilmek zor. Ford (2015), robotlar ve self servis teknolojilerin düşük ücretli işleri ortadan kaldırması gibi giderek daha akıllı hale gelen algoritmaların da yüksek ücretli işleri tehdit ettiğini vurguluyor.
Örneğin haber siteleri günlük gazetelerin yerini almaya başladığında bunu sadece bir ortam değişikliği olarak değerlendirdik. Fakat bunun bir adım ötesinde, eldeki verilerden otomatik olarak makale üreten yazılımlar var. Narrative Science şirketinin geliştirdiği Quill adlı yazılım (https://www.narrativescience.com/quill), spordan politikaya kadar eldeki verileri derleyip dil bilgisi ve anlam yönünden hatasız, okunaklı makaleler üretebiliyor. Quill’in ürettiği makaleler, şu anda Forbes dergisi dahil dünyanın önde gelen dergilerinde kullanılıyor. Benzer yazılımlar, otomatik olarak, kişiselleştirilmiş e-postalar atabiliyor, sosyal medya mesajları yayımlayabiliyor. Kişiselleştirilmiş e-posta derken, alıcının ad ve soyadına uygun e-postalar yazmaktan söz etmiyorum. e-Postayı yazan kişinin önceki yazışmaları analiz edilerek benzer üslupta mesajlar üretilebiliyor.

Yapay zekanın büyük veri ile birleşmesiyle sistemler önceki verilerden öğrenebiliyorlar. Örneğin Google’ın sürücüsüz otomobilinde uygulanan strateji beyaz yakalı birçok iş için de uygulanabilir. Otomobili kullanan yazılım insanı taklit etmiyor, farklı bir strateji uyguluyor. Sürekli gerçek zamanlı veriyle besleniyor ve bununla arabanın hareketleri belirleniyor. Fakat otomobil devasa bir tarihsel veri yığınından öğreniyor. Ford (2015) aynı stratejinin bir çok beyaz yakalı işi içinde uygulanabileceğini savunuyor: Önce tarihsel veri yığınından rutin adımları belirlemek, sonra da beklenmedik durumlara karşı kendi kendine öğrenen bir sistem yaratmak. 1997 yılında saniyede 200 milyon pozisyon deneyebilen Deeper Blue, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u tartışmalı bir maç sonunda yendiğinde çok heyecanlanmıştık. Bu bize IBM’in çok güçlü bilgisayarları olduğunu gösteriyordu ama bunun ne işe yarayacağı belirsizdi. Fakat 2011 yılında Jeopardy! adlı bilgi yarışmasında IBM’in Watson adlı bilgisayar sisteminin eski şampiyonları devirip yarışmayı kazandıktan sonra yapay zeka ve büyük veri birlikteliğinin neler yapabileceği daha net görülebiliyor (https://www.youtube.com/watch?v=WFR3lOm_xhE). Örneğin Watson benzeri bilgisayar sistemleri tıpta hastalıkların teşhisinde kullanılabilir. Tüm uzmanlıkları kendinde toplayan bir sistem tıpta uzmanlaşmanın yarattığı zorlukları aşabilir, tek bir alanda uzman doktorun görmesinin olanaksız olduğu ilişkileri fark edebilir, bir doktordan daha hızlı ve doğru teşhis koyabilir, ama birçok doktoru da daha düşük ücretle çalışmaya zorlayabilir. Finans konusunda kullanıcıya tavsiyelerde bulunabilir. IBM’in Ross adlı robotu ise şimdilik sadece avukatlara yardımcı oluyor ve birçok hukuk şirketi bu robottan satın almak için sıraya girmiş durumda (http://www.ntv.com.tr/teknoloji/ilk-robot-avukat-goreve-basliyor,0cvqy_XBnUesBjsVu1izQQ). Doktoru da, hukukçuyu da kendi ücretli emekçisi haline getiren sistem, şimdi onların yerine robotları koymaya çalışıyor.

***

Kısacası, ekonomi tarihindeki örüntülerden yola çıkarak aynı senaryonun tekrarlanacağı, ortadan kaldırılan işlerin yerini yenilerinin alacağı öngörüsünü sağlıklı bulmuyorum. Ford’un (2015) yaptığı gibi var olan teknolojilerin uygulama alanları, sektörlerde yarattığı değişim, bilimsel araştırmaların yönelimleri incelense ve tarihteki örneklerle karşılaştırılsa çok daha faydalı olacak. Eğer ortaya şu anki uygulamaların ve teknoloji politikalarının işsizliği artırdığı yönünde güçlü delillere ulaşılabilirse buna karşı politikalar üretilebilir.

Ancak sorunun kaynağının da aynı yerde saklı olduğunu düşünüyorum. Otomasyon sistemleri ve robotlar işimizi elimizden almıyor çünkü teknoloji tarafsız değil ve gökten zembille inmiyor. Şirketlerin çıkarları, hükümetlerin yönlendirmeleri ve tüketicilerin tercihleri ile şekilleniyor, teknolojinin oluşumunda içinde geliştiği koşullar etkili oluyor. Momentum Machines örneğinde olduğu gibi en başından işçi maliyetlerinden kısmak gibi bir hedef varsa teknolojinin gelişimi de bu yönde olacaktır. Watson gibi doğal dil işleyen ve büyük veriden yararlanan sistemlerin sonraki gelişimi daha kaliteli sağlık hizmeti verebilme yönünde olabilir. Ama aynı teknoloji çağrı merkezlerindeki işçi maliyetlerini azaltmak için de ilerletilebilir. Dolayısıyla sorun teknolojinin kendisinde değil içinde geliştiği koşullarlar ve gelişimine etkide bulunan aktörlerle ilgilidir. Belki de bilişim teknolojilerinin aşırı yıkıcılığı üretim ilişkilerinde de bir yıkım gerektiriyordur. Freeman’ın belirttiği gibi asıl sorun robotlara, daha genel anlamda teknolojiye kimin sahip olacağıdır. Eğer teknolojinin tek sahibi şu anda olduğu gibi yine dünyanın en zenginleri olursa Tahsin Yücel’in Gökdelen romanındaki gibi bir dünyaya hazırlıklı olmamız gerekiyor…
Kaynaklar

Autor, D. (2010). The polarization of job opportunities in the US labor market: Implications for employment and earnings. Center for American Progress and The Hamilton Project.

Brynjolfsson, E., & McAfee, A. (2014). The second machine age: Work, progress, and prosperity in a time of brilliant technologies. WW Norton & Company.

Ford, M. (2015). Rise of the Robots: Technology and the Threat of a Jobless Future. Basic Books.

Freeman, R. B. (2015). Who owns the robots rules the world. IZA World of Labor.

Rotman, D. (2013). How technology is destroying jobs. Technology Review, 16(4), 28-35.

 

 

20 Aralık 2016

Posted In: 1984, Emek, Fikri Mülkiyet, gökdelen, işsizlik, istihdam, mülkiyet, neoliberalizm, otomasyon, Özgür yazılım, robotlar

Bilgisayarlar ve Hackerlar

Bilim ve Gelecek’in 127. sayısında yer alan Sol ve Bilişim başlıklı yazısında Can Başkent önemli fakat yeterince tartışmadığımız konulara dikkat çekiyordu. Başkent, Wikileaks hakkındaki kuşkularını dile getiriyor ve RedHack’in kullandığı yöntemlerin tam tersi amaçlar için de kullanılabileceğinin altını çiziyordu. Tüm bunlara itirazım yok. Ama ben yazının ilk alt başlığına takılmıştım [1]: “Bizi hackerlar mı kurtaracak?”

 

Kurtarmak iddialı bir söz. Ama bilişim teknolojileri, şirketlerin ve hükümetlerin niyetleri dışında kullanılabilecekse, bunu geçmişte olduğu gibi gelecekte de ancak hackerların sağlayabileceğini düşünüyorum. Burada hacki ve hackerları, medyanınkinden farklı, gerçek ve tarihsel anlamıyla ele alıyorum. Dolayısıyla, “Şimdi Hacker Kiralamak Mümkün!! Kız/Erkek Arkadaşınız ya da Eşinizin Facebook Hesabını Kırmak mı İstiyorsunuz?” (bkz.  http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=50174) gibi haberlerde yer alan, yasallık derecelerini göre farklı renkte (siyah, gri, beyaz) şapkalar giydirilen kişi ve eylemleri tartışmıyorum. Bir diğer deyişle, başkalarının bilgisayarına izinsiz girmeyi ya da gizli bilgilere erişimi basitçe hack olarak nitelendirmiyorum. Hack, etkinliğin sonucundan çok kendisiyle ilgili. İnternet’ten indirilen bir programla şifre kırmak değil ama bu şifre kıran yazılımı geliştirmek hacktir. Wikileaks örneğinde ise hack belgelerin ele geçirilmesinin (bu belgelerin bir kısmı olağan yöntemlerle sızdırılıyor ya da iletiliyor) yanında belgelerin güvenli bir biçimde dağıtılması için de gereklidir. Medyadaki haberlerin aksine hacki tanımlayıcı fiil kırmak değil, en ince ayrıntısına kadar anlamak ve değiştirmektir.

Hackerları bu bakış açısıyla anlatan başlıca iki kitap var. Birincisi, daha yeni olmasına rağmen Türkçe baskısı daha eski bir kitap. Pekka Himanen’in Hacker Etiği adlı kitabı. Himanen, Weber’in meşhur protestan etiği ile hackerların işe yaklaşımını karşılaştırıyor ve hacker etiğinin iş hayatına yıkıcı bir yaklaşım getirdiğini öne sürüyor. İkinci kitap ise çok daha eski (ilk baskısı 1984 tarihinde yayımlanmış) olmasına rağmen ancak 2014 yılının sonunda Türkçe’ye çevrilen Steven Levy’nin Hackerlar: Bilgisayar Devriminin Kahramanları (Hackers: Heroes of the Computer Revolution) kitabı. Levy’nin Hackerlar’ı, teknoloji tarihi meraklılarının mutlaka okuması gereken bir kitap. Çünkü bu tarihin kahramanları IBM, HP ya da Intel gibi şirketler değil, günümüzde birkaçı dışında çoğunun adı kamuoyunda pek bilinmeyen hackerlar.

Levy’nin Hackerlar kitabı teknolojiyi sadece kullanmaktan öte anlamaya çalışan, ilk tasarımcılarının amaçlarından farklı biçimde araçları değiştiren, bunu yaparken de zevk alan insanların öyküsünü anlatıyor. Birkaç istisna dışında çoğu büyük devrimci ideallere sahip olmayan, eğlendiği ve kendini bilgisayar üzerinde gerçekleştirebildiği için hackleyen programcılar. Hacker olarak adlandırılan kişiler, hacker etiğini benimsedikleri için hacklemiyorlar. Tersi daha doğru, hackledikleri için hacker etiğini içselleştirebilen insanlar. Himanen’in Hacker Etiği ile karşılaştırıldığında Levy’nin Hackerlar‘ı bu ilişkiyi çok daha başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Bu yazıda, Levy’nin kitabında yer alan dönemleştirmeye bağlı kalarak hackerları, hackerların araçlarıyla olan ilişkilerini, kendilerindeki ve bilgisayar dünyasında yarattıkları değişimi özetlemeye çalışacağım. Levy, hackerları üç dönem altında inceliyor. Birinci dönemde (1950’ler ve 1960’lar), hack teriminin nasıl çıktığı anlatılıyor. Bu dönemde ilk hackerlarla karşılaşıyoruz. İlk bilgisayarları anlamaya ve onu yeniden programlamaya çalışan genç adamlar hacker kültürünün de temellerini atmaktadır. İkinci dönemde (1970’ler) ise kişisel bilgisayarların çıkışını görüyoruz. Kişisel bilgisayarlar IBM’in ya da HP’nin laboratuvarından çıkmayacaktır. Levy’nin donanım hackerları diye adlandırdığı, teknolojiyi sunulandan farklı biçimde yeniden tasarlayan insanların ürünü olacaktır. Donanım hackerlarının bir kısmı politik motivasyonlarla hareket etmesine karşın büyük bir kısmı sadece eğlenmektedir. Ama hackleri ortak bir amaca yöneliktir: Bilgisayarları büyük laboratuvarların dışına çıkarıp evlere getirmek. Bu dönemde Bill Gates Microsoft’un, Stephen Wozniak da Apple’ın temellerini atacaktır.

Üçüncü dönem ise 1980’lerdeki oyun hackerlarına ayrılmış. Bu dönemde, hackerların piyasayla tanışmasındaki yaşanan sorunlar dikkat çekici. Piyasalaşmayla beraber hacker kültürünün dağılmaya başladığı, şirket sahiplerinin hackerların garipliklerine eskisi kadar hoşgörüyle yaklaşmadıkları görülecektir.

Kitabın 1984’teki ilk baskısı Stallman’ın öyküsünün anlatıldığı Gerçek Hackerların Sonuncusu başlıklı bölümle sona eriyordu. Ama bugün biz bunun bir son değil, yeni hacker kuşağının başlangıcı olduğunu biliyoruz.

İlk Hackerlar

Hackerların öyküsü 1950’lerin sonunda MIT’de başlamaktadır. Levy hack teriminin MIT öğrencilerinin detaylıca tasarladığı eşek şakalarından gelmiş olabileceğini düşünmekte. Fakat terim daha sonra, “yenilik, üslup ve teknik ustalık” içeren etkinlikleri takdir etmek için kullanılacaktır.

Himanen gibi hackerlığın bilgisayar dışı alanlarda da gerçekleştirilebileceğini iddia edenler olsa da hackerlığın gelişimi bilgisayarların gelişimiyle paralellik göstermektedir. Bir şeyin nasıl çalıştığını iyice öğrenmeden rahat edemeyen meraklılar her zaman olmuştur. Ancak bilgisayarın değişime açık olması bu meraklılara, kendilerini bilgisayar üzerinde gerçekleştirme imkanı vermiştir. Bu anlama ve bilgisayarın potansiyellerini keşfetme süreci bir yandan bilgisayarlarını zenginleştirirken diğer yandan da hacker etiğinin temellerini atmaktadır.

Bilgisayarların henüz küçülmediği ve yaygınlaşmadığı bu dönemde bilgisayarlara yaklaşabilmek dahi sıkıntılıdır. IBM 704’ün tuşlarına basmak ve sonucu verirken çalışmasını seyretmek izne tabidir. Milyon dolarlık bu bilgisayarlara ancak rahip denilen kişilerin erişim hakkı vardır. Rahiplere veri aktaran ve rahip yardımcısı olarak adlandırılan kişiler bile bilgisayara doğrudan, izinsiz erişememektedir. Levy (2014) rahip ve yardımcısı arasında aşağıdaki gibi bir ritüelden bahsetmektedir:

Rahip Yardımcısı: Ah makine, acaba benim programımı çalıştırmak ve belki bana hesaplama sonucu vermek için sana sunduğum bilgileri kabul eder misin?

Rahip (makine adına): Deneyeceğiz. Söz vermiyoruz. (s. 6)

Hackerların gözünde rahipler ve yardımcıları, bilgisayara erişim hakkını sınırlayan bürokratlardır ve bundan dolayı hackerların şakalarının ilk (ama son değil!) kurbanları olacaklardır. Burada hacker etiğinin en temel ilkelerinden biri doğmaktadır: Bilgisayarlara erişim sınırsız olmalıdır. Daha sonra da bilgisayarlara erişimi sınırlayan kişilere ve yasalara öfke duyacaklardır. Keyfi kurallarla bilgisayarlara erişimlerini kontrol eden bürokratları (şimdi rahipler, daha sonra şirketler ve hükümetler) kendilerinin yaratıcı gücünü engellemek isteyen kişiler olarak algılayacak ve otoriteye mesafeli yaklaşacaklardır. Bu bakış açısı İnternet’in gelişiminde ve tasarımında da belirleyici olacaktır.

Aslında IBM 704 teknik olarak da hack etkinliği için yeterince uygun değildir. Veriler bilgisayara yüklendikten sonra herhangi bir etkileşim olmaksızın topluca işlenmektedir (batch processing). Rahipler olmasa, hackerlar belki IBM 704’ü istedikleri gibi yeniden tasarlayabilecektir. Daha sonra transistörle çalışan ilk bilgisayarlardan biri olan TX-0’ın gelişiyle hackerlar hem IBM 704’ün bürokrasisinden daha rahat bir ortama kavuşurlar hem de etkileşime açık bir bilgisayara sahip olurlar. Şimdi hackerların bilgisayarı kullanmalarına ve programlar üzerinde değişiklik yapmalarına izin verilmektedir. Ama yine de bilgisayarı diğer kullanıcılarla paylaşmak, belirli saatlerde kullanmak için randevu almak zorundadırlar. Kendilerine TX-0 hackerları diyen bu gençler, hack için yaşam tarzlarını değiştirirler. Bilgisayar 24 saat çalışmaktadır ve hackerlar rahatsız edilmeden çalışabilmek için gece yarısından sonra bilgisayarın başına üşüşmektedirler. Gün içinde de bilgisayara yakın bir yerde pusuya yatıp randevusu olan birinin gelmemesini beklemektedirler.

Hackerlar, dışarıdan dayatılan bir amaç için program yazmamaktadır. Bir şirket için çalışmamaktadırlar. Geceli gündüzlü yaptıkları işin üniversite eğitimleri ile de ilgisi yoktur. Hatta bir kısmı, bilgisayar tutkuları nedeniyle hiç mezun olamayacaktır. Ellerinde TX-0 adlı bir oyuncak vardır ve herkes onu zenginleştirmek için sistem programı yazmaya koyulmuştur. Programları daha az kodla yazabilmek için tutkulu bir yarış vardır. Daha az satırla, zekice yazılmış bir kod hackerların takdirini toplamaktadır. Eğer bir hacker belirli bir işi yapan bir kod yazmışsa, diğerleri tekerleği yeniden icat etmek yerine o kodu iyileştirmeye ve zenginleştirmeye çalışmaktadır. Bunun için de yazılım kodları her zaman herkesin erişebileceği ortamlarda saklanmaktadır. Hackerların “tüm enformasyon özgür olmalıdır” ilkesi hackerların pratiğinin ta kendisidir. Bu maddi olmayan dünyada özel mülkiyete bir meydan okumadır. Hackerlar, bilgisayarlara erişebilmek ve onu değiştirebilmek için gerekli durumlarda maddi dünyada da özel mülkiyeti çiğnemekten çekinmeyecektir. Örneğin bir bilgisayar parçasına ya da bilgisayarı takıp sökmek için alete gereksinim varsa odaların ve dolapların kilitleri açılmakta ve gerekli olan neyse alınmaktadır. Onlara göre bu hırsızlık değildir (age):

Bir hacker için kapalı bir kapı onur kırıcıdır; kilitli bir kapı ise düpedüz bir hakarettir. Aynen bilginin bilgisayardan açıkça ve şık biçimde nakledilmesi ve aynen yazılımın serbest şekilde yayılması gibi, hackerlar insanların dünyanın işleyiş biçimini çözmesi ve geliştirebilmesi için arayışlarını destekleyecek dosya ve araçlara erişim izni olması gerektiğine inanıyorlardı. Hackerın üretmek, araştırmak ve düzeltmek için bir şeye ihtiyacı varsa mülkiyet hakkı gibi saçma kavramları umursamazdı (s. 106).

Hackerların potansiyelinin farkına varan ve kendini hackerlara yakın hisseden MIT çalışanı Jack Dennis, TX-0 hackerlarından oluşan bir sistem programlama ekibi kurar. Ekipte, Alan Kotok, Bob Sanders, Peter Samson ve Bob Wagner gibi isimler vardır. Hackerlar saatte 1,60 dolar alacaktır. Ama tam olarak bir ücretli emek ilişkisinden bahsedilemez. Hackerların para kazanmak gibi bir amaçları yoktur. Bilgisayarı kullanmak için para verecek kadar tutkuludurlar; bu yeni işleri derslere devam etmemelerinin bahanesi olacaktır sadece.

Hackerların TX-0 macerasından sonraki yeni oyuncağı DEC (Digital Equipment Corporation) şirketinin MIT’ye ücretsiz verdiği PDP-1’dir. PDP-1 de TX-0 gibi etkileşime açık ama daha ileri bir bilgisayardır. Hackerlar bu sefer PDP-1’e yönelirler, TX-0 için geliştirdikleri yazılımları PDP-1’e uyarlarlar ve yeni yazılımlar geliştirirler. DEC diğer PDP-1 kullanıcılarına vermek üzere bu yazılımları istediğinde telif ücreti istemek hackerların aklının ucundan bile geçmeyecektir. Yazılımın paylaşılmasından doğal ne olabilir ki?

DEC, PDP-1’i ücretsiz verirken bunun karşılığını yazılım olarak alabileceğini hesaplayıp hesaplamadığını bilemem. Ama sonraki yıllarda şirketlerin stratejilerinden biri hackerlara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri çalışma ortamı sunmak ve meraklarını tetikleyerek onların yaratıcılıklarından faydalanmak olmuştur. Meydan okuyucu bir problem ya da iş yoksa hackerların ilgisini çekmek de zordur. Örneğin PDP’lerden sonra kullanmaya başlayacakları ITS (Incompatible Timesharing System) çok kullanıcılı ve parolasız bir sistemdir. Herkes birbirinin verisine erişebilmektedir. Çünkü sistemde kullanılacak bir parolanın, kilit açma uzmanı olan hackerları daha çok tahrik edeceğinden hiç kimsenin kuşkusu yoktur. ITS’yi çökertmek de son derece kolaydır: Sistemi Yok Et (Kill System) yazılması yeterlidir. Sistemi çökertmek bu kadar kolayken hiçbir hacker buna tenezzül etmeyecektir.

Hackerlar, hacker etiğini daha sonra gittikleri üniversitelere ve laboratuvarlara taşırlar. Bilgisayarlara erişimin sınırsız olmasını, enformasyonun özgür akışını ve otorite karşıtlığını savunan hacker etiği, hackerların kendilerini gerçekleştirebilmesi için gerekli koşulları sağladığı için bu yeni yerlerde de kendilerine taraftar bulacaktır. Kullanılabilecek yazılımların miktarının ve bilgisayarların işlevlerinin artması bilgisayarların değerini de artırdığından bilgisayar şirketleri de bu süreçten memnundur.

Donanım Hackerları

İlk hackerlar, dünyaya kapalı laboratuvarlarında yeni bir dünyanın temellerini atmaktadır. Bilgisayar başında hoşça vakit geçirmelerinin yanı sıra bilgisayarların insanların yaşamını iyileştireceğine inanmaktadırlar. Buna karşın politikaya karşı ilgisizlerdir. Aslında bu duruma fazla şaşırmamak gerekir. Söz konusu insanlar uykusuzluktan yıkılana dek bilgisayar başında program yazmakta, uyuyup uyandıktan sonra tekrar bilgisayar başına oturmaktadır. Bazıları akademik hayattan tamamen kopmuştur, bilgisayar dışında bir sosyal hayatları yoktur.

1970’lerde ortaya çıkan donanım hackerları ise bilgisayarların insan yaşamını iyileştireceğine inanmakla kalmayıp bunun yollarını aramaktadır. Donanım hackerları, bilgisayarların sadece üniversitelerdeki ayrıcalıklı bir kesimin erişimine açık olmasını doğru bulmamaktadır. Bilgisayarlar, muhasebe hesapları dışında, daha yararlı alanlarda da kullanılabilmelidir. Bu hackerlardan bir kısmı son derece politiktir. Örneğin, MIT hackerları çalışmalarının Savunma Bakanlığı’nca finanse edilmesinden rahatsızlık duymamaktadır. Gerekçeleri de Savunma Bakanlığı’nın finansmanına rağmen savunma sanayine yönelik herhangi çalışma içinde olmamalarıdır. MIT laboratuvarını ziyaret eden, hackerların ustalığına hayran kalan Efrem Lipkin adlı donanım hackerı ise “finans kaynağı ve bu kontrolsüz sihirbazlığın” (s. 183) nihai sonucunu görebilmektedir. Vietnam Savaşı’nda en sevdiği oyuncakların yok edici silahlar haline geldiğini gören Lipkin, bilgisayarları çok sevmesine rağmen onların yapabileceklerinden nefret ettiğini söylemektedir.

Lipkin’in kötümserliğinin aksine radikal solcu Lee Felsenstein gibi bazı donanım hackerları ise bilgisayarların yeni ve özgürlükçü bir yaşam tarzının habercisi olduğunu savunmaktadır. İkinci nesil hackerlardan politik olanları, başka bir dünya için, insanlara bilgisayar kullanmayı ve programlamayı öğreterek, insanların bilgisayarla oynayıp eğleneceği mekanlar oluşturarak bilgisayarları yaygınlaştırmaya çalışırlar. Bu doğrultuda, Bob Albrecht ve George Firedrake tarafından çıkarılan Halkın Bilgisayar Ortaklığı (People’s Computer Company) adlı tabloidin ilk sayısının kapağında bilgisayarları farklı amaçlar için kullanma çağrısı yapılmaktadır: (http://www.digibarn.com/collections/newsletters/peoples-computer/):

Bilgisayarlar genellikle

İnsanlar için değil insanlara karşı kullanılır

İnsanları özgürleştirmek için değil

Kontrol etmek için kullanılır

Tüm bunları değiştirme vakti

İhtiyacımız olan şey…

Halkın Bilgisayar Ortaklığı

Etliye sütlüye karışmayan MIT hackerları ile karşılaştırıldığında donanım hackerları çok daha politiktir. Gerek Lipkin gerekse de Felsenstein gibi isimler istisna değildir. Donanım hackerları üzerinde 1968’in ve Vietnam savaşının etkileri hissedilmektedir. Fakat teknoloji donanım hackerları için de bir eğlence ve kendini gerçekleştirme aracıdır. Gordon French ve Fred Moore tarafından kurulan Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü çok sayıda bilgisayar meraklısının buluşma yeri haline gelir. İnsanlar toplantıda çeşitli bilgisayar parçalarını, elektronik devreleri ve parçaları birleştirerek kendi yaptıkları bilgisayarlar hakkında fikir alışverişinde bulunurlar. Bu dönemin gözde bilgisayarı MITS’in (Micro Instrumentation and Telemetry Systems) Altair’idir. Moore Altair’in önemini şu sözlerle anlatır ( s. 237):

  1. Diğer şirketleri evde kullanılacak düşük maliyetli bilgisayarlara yönelik talep konusunda uyaracak
  2. Teknik bilgi boşluğunu doldurmak üzere yerel bilgisayar kulüpleri ve hobi grupları oluşturulmasını sağlayacak
  3. Bilgisayarların gizemi ortadan kalkacak

Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü’ndeki hack etkinliğinin zemininde de gerekli araçların ortak mülkiyeti vardır ve MIT’dekine benzer, aynı ilkeleri içeren bir hacker etiği oluşmaktadır. Otoriter kurallara karşıtlık daha güçlü ve politiktir, kişisel bilgisayarlar buna karşı bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü’nün önemli isimlerinden Felsenstein gibi politik hackerlar, kamu yararı için yeteneklerini kullandıklarını ve hacker ideallerini topluma yaymaya az kaldığını düşünmektedir.

Ancak aynı dönemde hackerlara yabancı ve karşıt bir kültür ortaya çıkmaktadır. O zamanlar genç ve yetenekli bir programcı olan Bill Gates, MITS Altair 8800 için geliştirdiği BASIC dili yorumlayıcısını kopyalayarak paylaşan bilgisayar meraklılarını yerden yere vurmaktadır (age):

Peki bunu neden yapıyorsunuz? Meraklıların çoğunun bildiği gibi, çoğunuz yazılımları çalıyorsunuz. Donanım para ödenmesi gereken bir şey, ama yazılımın paylaşılması gerekiyor. Bunun üzerinde çalışan kişiye ödeme yapılmış, yapılmamış kimin umurunda? (s. 257)

Kapitalist mülkiyet ilişkileri açısından Gates haklıdır. Ama şimdiye kadar hack için gerekli tüm araçları paylaşmış olanlar için anlaması, daha doğrusu kabullenmesi güç bir durum vardır. Örneğin Ev Yapımı toplantılarının müdavimlerinden olan Dan Sokol BASIC programını toplantıda ücretsiz dağıtmış ve tek bir şart koymuştur: Programı alanlar sonraki toplantıya programın iki kopyasını getirip dağıtacaktır. Gündelik pratikleri nedeniyle yazılımın paylaşılabilir (ve paylaşılması gereken) bir şey olduğunu o kadar içselleştirmişlerdir ki Gates’in serzenişini anlamakta zorluk çekerler.

Apple’ın mucidi Steve Wozniak’ın durumu ise biraz daha farklıdır. Wozniak, Bill Gates gibi dışarıdan değildir. Ev Yapımı toplantılarının düzenli bir katılımcısıdır. Kulübün politik tartışmalarıyla pek ilgilenmemekte, teknik ilerlemeleri takip etmek için toplantılara katılmaktadır. Para kazanma amacı taşımaksızın bir bilgisayar yapmaya çalışmaktadır. Sadece diğer hackerlar gibi eğlenmek ve yaptığını arkadaşlarına göstermek istemektedir. İlk yaptığı bilgisayar panelinde, herkesin iki çiple yaptığını tek çiple yapar. Bunu da şöyle açıklar: “Ben bu işe estetik amaçlarla giriştim ve kendimi zeki hissetmek hoşuma gidiyordu.” (s. 284)

Wozniak’ın geliştirdiği bilgisayar panelini görünce çok heyecanlanan Steve Jobs ile ortak olurlar. Apple adını verdikleri bilgisayarın reklamında şunlar yazmaktadır: “felsefemiz, cihazlarımız için yazılımı ücretsiz veya minimum maliyetle temin edebilmektir.” Bir hacker olarak Wozniak, hacker etiğine bağlılığını devam ettirmekte, geliştirdiği cihazın yapısının açık olmasına ve yeni yaratımları engellememesine dikkat etmektedir.

Wozniak Apple’ı, HP (Hewlett-Packard) şirketinde çalışırken ve yalnızca hoşça vakit geçirmek için tasarlamıştır. HP’den ayrılıp kendi şirketinde çalışmaya başladığında durum değişir; artık amacı para kazanmaktır. Şimdi Wozniak gibi birçok hackerın kendi şirketi ve kendi sırları vardır. Artık Ev Yapımı Kulübü, bilginin özgür aktığı bir paylaşım yeri değildir.

Felsenstein ve yoldaşları, hacker etiğini MIT laboratuvarlarından dünyaya taşımış ve kişisel bilgisayarın temellerini atmışlardır. İdeallerini kısmen gerçekleştirmişlerdir. Ama hareket kendi içerisinden karşıtını doğurmaktadır.

Oyun Hackerları

1980’lerin başında hackerların şirket sahiplerine ya da ücretli çalışanlara dönüşmeleri sadece oyun yazılımı sektörü ile sınırlı değildir. Ancak o yıllarda, Levy’nin üçüncü nesil hackerlar diye adlandırdığı hackerlar yazılım dünyasının yıldızlarıdır. Bu yıldızlar, öncelleri gibi yazılım geliştirmekten zevk alan ve zekice kodlar yazan hackerlardır. Ancak MIT laboratuvarlarında ya da Ev Yapımı Kulübü’nde olduğu gibi bir topluluk bilincinden yoksundurlar.

Oyun hackerlarını acı sona doğru sürükleyen de topluluk bilincinin yokluğu olmuştur. Önceki hackerların arasındaki dayanışma ve ortaklaşa mülkiyet yerini bireyciliğe ve yüklü telif haklarına bırakmıştır. Bazı hackerlar kendi şirketlerini kurmuşlar, kendileri gibi hackerları istihdam etmişler ve kısa sürede başarı elde etmişlerdir. Fakat şirketin büyümesi ve çalışan sayısının artması sonrasında bununla baş etmekte zorlanırlar. Kimisi piyasadan çekilirken daha kararlı olanları şirketlerinin başına profesyonel yöneticileri getirir. Bunun sonucunda artan bürokrasi ve kar güdüsü hackerları var eden çalışma koşullarını da ortadan kaldıracaktır. Aldıkları yüksek telif ücretlerine rağmen para üçüncü nesil hackerlar için birincil önemde değildir. Fakat artık laboratuvarlarda, gündelik hayatın karmaşasından uzakta çalışan hackerlar yerine oyun yayıncılarıyla pazarlık etmek zorunda kalan ve bunda hiçbir zaman başarılı olamayan hackerlar vardır.

Ayrıca Sierra On-Line adlı şirketi kuran ve kendisi de eski bir programcı olan Ken Williams gibi patronlar hackerların şirketlerdeki konumunu sınırlandırmak isteyeceklerdir. Usta, yaratıcı ama disiplin yönünden zayıf hackerlar yerine yaratıcılık yönü zayıf olmasına karşın daha disiplinli programcıları tercih edeceklerdir. Yeni dönemdeki çalışma biçimi şöyle olacaktır:

Yapılan numaralar ne kadar zekice, kırpma işlemleri ne kadar seçkin olursa olsun, [yazılım] hackerlara zevkle okumaları için sunulmayacaktı. Sadece ürün piyasaya sürülecekti. Görünmezlik. İnsanlar programları ürün olarak alacaklar, program derinlemesine gizlenmiş olacak ve aynen müzik çalan plaklardaki yivleri yapan makine kadar önem verilmeyecekti.

Programcıların isimleri bilinmeyecekti. Hackerların egoları ile uğraşmayacaklardı. [Programcılara] Sadece istedikleri oyunların listesini verecekler ve seri üretime alacaklardı (s. 473).

Önce oyun hackerlarının telif hakkı oranları gittikçe düşürülür; oyun paketlerinde artık isimleri geçmemeye başlar. Sonra hackerlar yerlerini emek gücünü satan programcılara bırakmaya başlarlar.

Eski Hackerların Sonuncusu: Richard Stallman

Dünyada bunlar yaşanırken MIT laboratuvarında da işler iyi gitmemektedir. Hackerlar dağılmış, bazıları şirketler adına çalışırken bazıları da kendi şirketlerini kurmuştur. İş, tüm yaşamlarını kapladığından, teknik konulara (hack etkinliğine) zaman ayıramamaktan yakınmaktadırlar; 20’li yaşlarındaki sorumsuz gençler değillerdir.

Daha kötüsü bir zamanların sıkı dostları şimdi rakip şirketlerdedir. Geçmişte enformasyonun özgür akışını savunan hackerlar, şimdi ticari sırlar nedeniyle bilgisayarlar üzerine sohbet edemez, fikir alışverişinde bulunamaz hale gelmiştir.

1971’den beri MIT’deki birinci nesil hackerlarla beraber çalışmış, hacker etiğini yaşamış Richard Stallman üzgündür; eski güzel günlerini aramaktadır. Levy, 1984’te Stallman’la görüştüğünde kendisini gerçek hackerların sonuncusu olarak ifade etmektedir. Dış dünyanın baskısı MIT’de her geçen gün daha çok hissedilmektedir. MIT’ye yeni gelen programcılar, programcılıkla farklı ortamlarda ve koşullarda tanıştıklarından paylaşımı değil, telif haklarını olağan karşılamaktadır.

Levy, kitabının 2010 yılı baskısında itiraf ettiği gibi “dünyanın yakında “gerçek hackerların sonuncusu”nu böcek gibi ezeceğini” sanmaktadır. Kitabı, 1984 yılında okumuş olsaydım “Tüh, yazık olmuş hackerlara” derdim. Ama hackerların sonuncusu, o yıllarda hayatının hackini, GNU’yu, başlatıyordu.

***

John Holloway, Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak adlı kitabında varılan yerden çok, yolda kurulan toplumsal ilişkilerin önemine vurgu yapar:

Acil hedeflerin ve bunlara ulaşılmasının (ya da ulaşılamamasının) ötesinde, yaratılan ya da tazelenen farklı toplumsal ilişkiler arkalarında çok önemli izler bırakır (s. 57)

İlk hackerları değerlendirirken bunu unutmamak gerekir. Stallman’a direnme ve GNU projesini başlatma gücü veren hackerların MIT’de yarattığı hacker etiğidir. İlk hackerlar, bilgisayarların henüz tasarım ve hedefler konusunda sınırlanmadığı bir dönemde teknolojinin farklı bir yönde gelişiminin önünü açmış, bilgisayarların IBM 704’te olduğu gibi yığın işlemlerle sınırlanmaması gerektiğini göstermişlerdir. Hackerların daha sonra piyasa ilişkileri içinde dağılıp gitmelerine karşın hacker etiği başka üniversitelerde bilgisayarların ve en büyük bilgisayar İnternet’in gelişiminde etkili olmuştur. Bugün bir slogan haline gelen, “Enformasyon (bilgi) özgür olmalıdır”, bir slogandan öte onların pratiklerini ifade etmektedir.

İlk hackerlar, muhtemelen bunu fazla hesaplamadan, hack tutkuları nedeniyle yapmıştır. İkinci nesil hackerlardan, kişisel bilgisayarın öncülerinden Lee Felsenstein gibiler ise neyi, niçin yaptığının oldukça farkındadır. Felsenstein’in en çok etkilendiği kitaplardan biri Ivan Illich’in Şenlikli Toplum‘udur:

Araçlar, toplumsal ilişkilerin özünü oluşturur. Birey, eylem içinde, aktif biçimde hükmettiği veya pasif biçimde boyun eğdiği araçları kullanarak, yaşadığı toplumla ilişki kurar. Araçlarına hükmettiği ölçüde dünyayı kendi anlamlarıyla donatabilir; araçlara boyun eğdiği ölçüde de aracın biçimi onun kendine ilişkin düşünce ve inançlarını belirler. Şenlikli araçlar onları kullanan herkese, kendi düş gücünün ürünleriyle çevresini zenginleştirme fırsatını en geniş ölçüde veren araçlardır. Endüstriyel araçlar ise, onları kullananlardan bu olanağı esirger ve başkalarının anlamı ve beklentilerini bu araçların tasarımını yapanların belirlemesine izin verir (s. 33).

İlk hackerların bilgisayarları şenlikli, düş gücüne ve dolayısıyla gelişime açık araçlardır. İkinci nesil hackerlar ise şenlikli araçları kullanarak kişisel bilgisayarlarını kendileri tasarlamışlardır. Felsenstein’in düşü kişisel bilgisayarın şenliği devam ettirecek bir araç olmasıydı. Üçüncü nesil hackerlar döneminde ise yazılım sektöründeki metalaşma ve telif hakları, şenliği sonlandırmaya, “başkalarının anlamı ve beklentilerini bu araçların tasarımını yapanların belirlemesine” çalışmıştır.

Neyse ki özgür yazılım hareketi buna izin vermedi.

Şenlik, GNU/Linux’ta, Diaspora*’da (http://diasp.eu), mesh ağlarda, Raspberry Pi’de (https://www.raspberrypi.org/) devam ediyor…

 

Notlar

[1] Alt başlık yazar tarafından değil, Bilim ve Gelecek dergisi tarafından atılmış. Yazının aslında (http://www.canbaskent.net/politika/105.html) bu alt başlık bulunmamaktadır.

Kaynaklar

Holloway, J (2010). Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak, çev. B. Özçorlu, B. Doğan, E. Canaslan ve S. Özer. Otonom Yayıncılık

Illich, I. (2011). Şenlikli Toplum, çev. A. Kot, Ayrıntı Yayınları,

Levy, S. (2014). Hackerlar: Bilgisayar Devriminin Kahramanları, çev. E. Aslan ODTÜ Yayıncılık

3 Ağustos 2015

Posted In: Emek, Fikri Mülkiyet, Hackers, ifade özgürlüğü, Özgür yazılım, sansür, Teknoloji Tarihi, Telif

İnternet: Son Söz Söylenmedi

Günlerdir iPhone’un yeni modeli konuşuluyor. Gazeteler ve haber portalları reklam kokan haberlerden geçilmiyor. İnsanlar iPhone’un yeni modelini bir an önce satın alabilmek için türlü çılgınlıklar yapıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu durumu eleştiriyor [1]:

İnsanlar o marka telefonu alabilmek için gece dahi saatlerce kuyrukta bekliyorlar. Bu marka her yıl model çıkardığı halde, modeller arasında çok büyük farklılıklar da yok ha, bunu da söyleyeyim. Tanınmışlık sayesinde bu uzun kuyrukları oluşturabiliyorlar. Burada bir çok arkadaşımız da bunu biliyor. Aslında satılan telefon değil, satılan o telefonun markası. ‘Bak yenisini aldım, bu.’

iPhone’un modelleri arasında fark olup olmadığını bilmiyorum. Fakat Erdoğan, satılanın telefon değil marka olduğunu söylerken haksız sayılmaz. Ne yazık ki Erdoğan’ın bu sözleri, bazılarınca alaya alındı. Hatta Erdoğan’ın iPhone eleştirisinden sonra iPhone’a yakınlık duymaya başlamış, ilk fırsatta iPhone almayı düşünen muhalifler de olabilir.

Viyana merkezli Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ile New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) ortaklaşa oluşturduğu basın özgürlüğü heyeti ile yapılan toplantıda ise Erdoğan “Medyaya hakaret özgürlüğü asla verilmemeli. İnternete olan karşıtlığım her geçen gün daha da artıyor” dedi [2]. Erdoğan’ın bu sözlerinden sonra sosyal medya, doğal olarak, çalkalandı. Bunda çok da kızacak bir şey yoktu. Erdoğan, iktidar sahibi olarak kaygılarını son derece açık bir dille ifade etmişti. Geçtiğimiz günlerde Facebook, Twitter, Google ve Microsoft’un da katılımıyla gerçekleşen AB (Avrupa Birliği) toplantısının gündemi de internetteki fanatiklere karşı mücadeleydi. Son zamanlarda, sosyal medyanın kökten dinci örgütler için taraftar bulma mekanı haline gelmesi AB’yi kökten örgütlenmelere karşı harekete geçirmişti [3]. ABD’nin sosyal ağlardan bilgi talep ettiği ve kullanıcıların bu konuda haberdar edilmediği artık gizlenmiyor bile [4]. Dolayısıyla, internetten rahatsızlık sadece Erdoğan’a özgü bir durum değil. Tüm iktidarlar interneti bir şekilde (sansürle ve/veya gözetimle) kontrol etmeye çabalıyor. Bunu da teknolojik ve politik kapasiteleri doğrultusunda gerçekleştirebiliyorlar.

Ancak ben Erdoğan’ın yerinde olsaydım, internetten rahatsızlığımı düşünerek, iPhone’u pek eleştirmezdim. Çünkü iPhone ve benzerleri tam da Erdoğan’ın (ve diğer iktidar sahiplerinin) hayalindeki interneti oluşturacak potansiyele sahipler. Bu onların meselesi…

Bizim meselemize gelince…

Eğer interneti soldan tartışacaksak iki bakış açısından, teknolojik belirlenimcilikten ve teknolojinin tarafsızlığından, özenle uzak durmamız gerekiyor. Çünkü her iki bakış açısı da teknolojiyi durağan bir şey (thing) olarak değerlendirmekte.

Teknolojik belirlenimcilik, teknolojinin tek yönlü olarak (olumlu ya da olumsuz şekilde) toplumu dönüştürdüğünü savunur. Telefon bire bir (one to one), radyo ve televizyon birden çoğa (one to many), internet de çoktan çoğa (many to many) iletişime olanak verir. Açıkça ya da üstü kapalı olarak bilgisayar ağlarının teknik alt yapısının toplumsal ilişkileri belirleyeceği varsayılır. Fakat yeni toplumsal hareketlerin örgütlenip başkaldırmasını, şirketlerin yeni iş modelleriyle sömürüyü yoğunlaştırmasını ve hükümetlerin vatandaşlarını gözetlemesini sağlayan aynı teknik altyapıdır. Bu durumu dikkate almadan, bütünün belirli bir parçasına odaklanıp iyimser ya da kötümser yorumlar yapılabilir. İşgal Et! (Occupy!) hareketlerine bakarak sosyal medya yüceltilebilir; artan gözetim uygulamaları (dinlenen telefonlar, sokakları gözetleyen kapalı devre kameralar, büyük veri, derin paket inceleme vb) nedeniyle kara senaryolar yazılabilir.

Bazılarına göre ise teknoloji ne iyidir ne kötüdür; tarafsızdır. Herhangi bir teknoloji farklı amaçlar için kullanılabilir. Kısmen doğrudur; en azından kullanıcının iradesini dikkate almasıyla teknolojik belirlenimcilikten daha ileri bir noktadadır. Kullanıcıların kültürü ve teknolojiyi nasıl sahiplendikleri önemlidir. Çocukluğundan beri bilişim teknolojileri ile haşır neşir olan bir kuşak ile kırkından sonra internetle tanışan bir kuşağın bilişim teknolojilerini kullanımı farklı olacaktır. Ayrıca kullanıcıların birbirini tanıdığı veya benzer kültürlerden geldiği homojen bir topluluğun bilgisayar ağını sahiplenmesi heterojen toplulukların bilgisayar ağını sahiplenmesinden farklıdır. Yine kullanıcıdan yola çıkarak, gözetimi ve internetin ticarileşmesini hükümetlerin ve şirketlerin kötü kullanımıyla, ağdaki demokratik örgütlenmeleri yeni toplumsal hareketlerin iyi kullanımıyla açıklamak da mümkündür. Teknolojinin tarafsızlığından yola çıkarak, “zaten bugün kötü işlerde kullanılan büyük veri de devrimden sonra toplum yararına kullanılacaktır” da denilebilir.

Ama insan iradesi, yalnızca teknolojinin kullanımında değil tasarımında da yer alır. Teknoloji bir şey (thing) değil, farklı tarafların iradesiyle şekillenen süreçtir. Varsayılanın aksine herhangi bir teknolojinin toplumsal kabulünü sağlayan yalnızca verimlilik değildir. Feenberg (2012) bisiklet örneğini verir. Bugün bisikletlerdeki tekerleklerin eşit boyutlarda olmasını olağan karşılıyoruz. Oysa ilk başta ön tekerleği daha büyük olan bisikletler de bir seçenekti. Ön tekerleği büyük olan bisikletler hızlarıyla, iki tekerliği eşit olanlar ise daha dengeli olmaları ile öne çıkıyorlardı. İnsanlar tercihlerini hızdan yana değil dengeden yana kullandılar ve büyük tekerlekli bisikletler tarihin bir döneminde donup kalırken sonraki bisikletler kazanan modeli takip etti.

Yapılandırmacı (constructivist) yaklaşım bu durumu teknolojilerin yorumsal esnekliği ile açıklar. Yapılandırmacılara göre herhangi bir teknolojinin ne için kullanılacağı açık seçik belli olana dek tasarımı standartlaştırılamaz. İlk aşamalarda farklı tasarımlar yarışır; ama bu yarışın sonucunu belirleyen her zaman verimlilik olmaz. Yukarıdaki bisiklet örneğinde belirtildiği tasarımın ardında birbiriyle çekişen kaygılar olabilir. Bu tasarımlardan biri galip geldiğinde, teknolojinin tasarımı da o çizgide gelişir ve geliştirilen teknoloji farklı koşullar oluşana kadar kararlılığını sürdürür. Örneğin bugün küçük yaşlardan itibaren bir parçamız haline gelen telefonun ilk çıkış amacı devlet işlerinde kullanımdı. Kadınlar telefonu ailelerinin sosyal yaşamlarını düzenlemek için kullanmaya başladığında bu durum mühendislerin pek hoşuna gitmemişti. İlginç olarak telefon 1920 yılına kadar, şirketlerin abonelerine canlı yayın ulaştırdığı bir yayın (broadcast) teknolojisi olarak kullanıldı (age). Fakat bildiğimiz gibi telefon kişiler arası iletişimin aracı olarak kararlı hale geldi ve tasarımlar bu yönde gelişti. Ta ki bilişim teknolojileriyle akıllı hale gelip yeni bir kararsızlığa sürüklenene dek.

Radyo ve televizyonun ilk mucitlerinin kafasında da bugünkünden farklı amaçlar vardı. Radyonun ilk günlerinde eğitim ve kamu programcılığı hakimdi. Televizyon ise daha çok bir eğitim ya da gözetim aracı olarak düşünülüyordu. Ancak daha sonra her ikisi de hızla eğlence sektörünün hakimiyetine girdi ve sonraki gelişimleri de bu doğrultuda oldu. Diğer kullanım alanları da varlığını ikincil olarak sürdürdü. Ama asıl belirleyici olan eğlence sektörünün gereksinimleriydi (age).

Dolayısıyla, teknolojik belirlenimciliğin ya da teknolojinin tarafsızlığı görüşünün etkisinde olanlar teknolojinin olumsallığını, çıkışından kararlı hale gelene kadarki mücadeleyi gözardı ederek interneti olmuş bitmiş bir şey olarak tartışmaktadır. Bunun sonucunda, tarihin belirli bir dönemine ait olgular genelleştirilerek internetin toplum üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkilerinden bahsedilebilmektedir. Bunun doğal sonucu olarak bazıları internette artan metalaşmayı ve gözetimi hissettikçe kötümserleşirken, bazıları da Gezi’deki sosyal medya kullanımından yola çıkarak interneti fetişleştirmektedir. Son yıllarda, şirketlerin artan hakimiyeti ile internetin de radyo ve televizyonla aynı kaderi paylaştığını düşünenler de vardır. Şirketlerin interneti kendi çıkarları doğrultusunda yeniden (!) tasarlamaya çabaladığı doğrudur. Fakat internetin kararlı hale gelip tasarımında sona gelindiğini söylemek için henüz erkendir (Feenberg ve Bakardjieva, 2004).

Teknolojinin gelişim sürecinde bilim insanlarının, mühendislerin, tasarımcıların, yöneticilerin, sermaye sahiplerinin ve kullanıcıların çıkar ve görüşleri çarpışır. Şirketler internetin mimarisine en baştan, ilk geliştirilme aşamasında müdahil olsalardı, kuşkusuz bugün başka bir internetimiz olacaktı. Bugünkü internet yerine kapitalizmin azami kar, rekabet, dışlayıcılık vb normlarını içeren bir internetimiz de olabilirdi. Neyse ki internetin ilk tasarımının arkasındaki aktörlerin temel kaygısı kalımlılıktı (survivability). Amerikan ordusu, merkeze yapılacak herhangi bir saldırının tüm iletişim ağını kesmesini istemiyordu. Bu yüzden, hiyerarşik olmayan ve ağın düğümleri arasında gereksiz (redundant) bağlantılar da içeren bir yapı hedeflendi. Bu tasarımsal tercih internetin sonraki gelişimine de yön verecek, onu sağlam ve değişen ihtiyaçlara yanıt verebilen esnek bir teknoloji yapacaktı. Şirketlerin internete ilgisi ise çok daha sonra oldu. Öyle olmasaydı, tasarımda, kalımlılık yerine kontrol daha ön planda olacak ve ağın düğümleri arasındaki gereksiz bağlantılardan tasarruf edebilmek için A ve B gibi iki düğüm arasında tek bir yol yeterli olacaktı.

Mühendislik perspektifinden ele alındığında ağın kullanım protokollerinin zarif ve verimli tasarımlara olanak verebilmesi için protokollerin oldukça basit tutulması gerekiyordu. Ayrıca ağın gelişimi ve büyümesi için mimarisi açık uçlu kurulmalıydı. Ağın merkezi yönetimi toplumsal bir karardı ve ne mutlu ki mühendislerin ağı ve kullanıcıları kontrol etmek gibi bir kaygısı yoktu (Feenberg, 2012).

İnternetin öncüleri kendilerini bugünkünden farklı, hiçbir kuralın olmadığı bir alanda bulmuşlardı. İnterneti beraberce inşa ettiler. Gönüllülük, işbirliği ve paylaşım bu inşa sürecinin temelini oluşturdu. Ağın açık uçlu mimarisi e-posta ve www (world wide web) gibi inovasyonların da önünü açtı. İnternetin önceli ARPANET’in henüz birkaç üniversiteyi bağladığı bir dönemde ortaya çıkan e-posta programı ilk başta (kadınların telefon kullanımı örneğinde olduğu gibi) gereksiz bir sosyallik olarak görüldü; ama kısa bir süre sonra e-postanın topluluk inşasındaki rolü fark edildi ve e-posta deneylerine izin verildi. Daha sonra Tim Berners-Lee, www’yi icat etti. Kapitalizmin internete henüz bulaşmadığı günlerde icat edilen her iki teknoloji de enformasyonun paylaşımını kolaylaştırdı ve internet topluluklarının oluşumunun önünü açtı. Her iki teknoloji, internet teknolojisinin açık mimarisinin üzerinde yükselerek kendi yapılarında da bu açıklığı devam ettirdiler. İnternetin bu evresinde teknolojiyi belirleyen hükümetler ve şirketler değil, ağdaki bilim insanlarının ve mühendislerin buluşları oldu.

Sonraki evrede, üniversitelerin ve araştırma laboratuvarlarının dışından sıradan insanların da internete müdahalesini gördük. Kullanıcılar, askeri araştırmacıların bilgi paylaşımı için geliştirilmiş bir teknolojiye yeni işlevler kazandırarak onun iletişim potansiyelini artırdılar. Kullanıcılar teknolojiyi tasarımcılarından farklı bir açıdan ele alıp internet teknolojisinin açık uçluluğundan faydalanarak onu yeniden yorumladılar. Ancak teknolojinin yeniden yorumlanması, teknoloji açık uçluluğunu koruduğu sürece gerçekleşebilirdi. Şirketlerin internete en olumsuz etkisi de metalaşmayı interneti ve internet teknolojilerini sınırlayarak gerçekleştirmeye girişmeleri oldu.

Şu an şirketlerin yoğun baskılarına rağmen şirketlerin bir zaferinden söz edemeyiz. Mücadele devam ediyor, şirketlerin interneti ticarileştirmeye yönelik hamlelerine internetin (ve tarihin) öznesi insanın yaratıcı hamlelerine şahit oluyoruz. İnternetin geleceğini üç farklı modelin mücadelesi belirleyecek (Feenberg, 2012).

Birinci model, enformasyon modelidir ve internette enformasyonun dağıtımını hedefler. İnternetin ilk günlerinden beri varlığını sürdüren bir modeldir. Kuşkusuz daha sonra da varlığını devam ettirecektir. Ama kişiler arası iletişim, enformasyon değişiminden daha çekici gelmektedir.

İkinci model, tüketim modeli olarak adlandırılır. İnterneti küresel bir alışveriş merkezine çevirmeyi hedefler. Kullanıcılar arası iletişime asgari düzeyde gereksinim duyulur. Ayrıca eğlence endüstrisi ve servis sağlayıcılar, interneti de televizyonlaştırmak için hem yasal hem de teknik alanda yoğun bir faaliyet göstermektedir.

Üçüncü model ise topluluk modelidir. İnternetin en başından beri amacı iletişimdir. E-postalar, tartışma listeleri, forumlar, bilgisayar konferansları kişiler arası iletişimin ilk örnekleridir. Ancak bu uygulamalar internetin ilk günlerinde, internetin ilk kullanıcıları (aynı zaman geliştiricileri) arasında bir topluluk bilinci oluşturabilmesine karşın internet heterojenleştikçe (bilim insanları ve bilgisayar meraklılarının dışında insanlar internete katıldıkça) yetersiz kaldı. Ama 2000li yıllarda çıkan, önceki iletişim uygulamalarındaki eğilimleri ileriye taşıyan sosyal medya ve web 2.0 uygulamaları, hem toplumun daha geniş kesimlerini topluluklara kattı hem de topluluk üyeleri arasındaki etkileşimi artırdı. Bu yeni toplulukların temelinde karşılıklılık yatıyordu; insanlar önceki topluluk deneyimlerinde tartışma listelerini ya da forumları sadece izlemekle yetinebiliyorlar ve kendilerini gizleyebiliyorlardı. Sosyal medya ise insanları okumanın yanında, yazmaya ve ağa kendinden bir şey katmaya yöneltti. Ağda ortaklaşa üretimlerde bulunmak ya da belirli bir amaç doğrultusunda harekete geçmek için bir araya gelen kullanıcılar kendilerine özerk iletişim alanları yarattılar. Böylece internetin iletişimi güçlendirecek ve çeşitlendirecek biçimde gelişmesini de sağladılar.

Ancak internetin bu yönde gelişimini devam ettirebilmesi için bazı koşulların devamı gereklidir. İnternet protokolleri tarafsızlığını devam ettirmelidir. Bir diğer deyişle, internet servis sağlayıcıları ve hükümetler internet üzerindeki iletişimin eşitliğine zarar vermemeli; ağ, kar getirmeyen ya da çoğunluğun görüşüne aykırı görüşlerin iletimine karşı tarafsız olmalıdır. Ayrıca teknik olarak da yenilikçi tasarımlara açık olmalıdır.

Aslında bizim sevdiğimiz internet de bu internettir. Dünyanın dört bir yanındaki İşgal Et! eylemlerinde, Wikipedia’da (ve VikiSosyalizm’de – http://www.wikisosyalizm.org), bağımsız haber sitelerinde gerçekleşen topluluk modelinin internetteki etkinliğinin bir sonucudur.

İnternette gelişen topluluk modeli, kapitalizmin rekabete, kar hırsına, dışlayıcılığa ve eşitsizliğe dayanan normları ile çelişmekte ve internetin geleceği için kapitalizmin dokusuna çok daha uygun olan tüketim modeli ile çatışmaktadır.

Kamusal ve özel çıkarların çatıştığı bu mücadele internet gibi çok katmanlıdır. Birinci katmanda www, yani içerik, yer almaktadır. Özgür yazılım ile özel mülk yazılım internetin geleceğine dair iki vizyonu temsil etmektedir. Özgür yazılım, kullanıcının teknolojiyi yaratıcı sahiplenmesine olanak vermekte, onun yaratıcı potansiyelini geliştirmektedir. Son zamanlarda birçok şirket, ürünlerini özellikle kapalı, sadece belirli bir amaç doğrultusunda kullanılmak üzere geliştirmekte, kullanıcının teknolojiyi yeniden yorumlamasının önüne geçmektedir. Dolayısıyla, özel mülk yazılıma karşı özgür yazılımı savunmak (ve kullanmak!) internetin gelecekte ne olacağına dair politik bir müdahaledir.

İkinci çatışma alanı ise daha alt katmanlarda, ağ tarafsızlığı alanındadır. Şirketler, filmlerin ve televizyon programlarının ağda önceliklendirilmesi için ABD’de yoğun bir kulis faaliyeti yürütmektedir. Eğer eğlence şirketlerinin ve internet servis sağlayıcılarının girişimleri başarılı olur ve ağ trafiği ticari faaliyetleri önceliklendirmeye başlarsa, internet tüketim modeline yönelecektir.

Kısacası, internette çetin bir mücadele söz konusudur. Ancak hangi model başarılı olursa olsun, diğer modeller de ortadan kalkmayacak ama internetin sonraki gelişiminde ikincil olacaktır. Tabi bu mücadeleyi sadece izlemek gibi bir lüksümüz yok. Solun internetle (ya da daha genel olarak bilişim teknolojileri ile) olan ilişkisini de 11. Tez’den başlayarak tartışmak gerek:

Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.

Sorun internetin dün ve bugün ne olduğu değil, onun yarın ne olabileceğidir. Belki herkes yazılım geliştiremez ama örgütlenerek teknolojinin tasarımına etkide bulunabilir. Gündem yaratarak, halkı teknolojinin gelişimine dair tartışmalara katarak, bu tartışmaları davalara ve boykotlara taşıyarak, yeni hukuksal düzenlemelere zorlayarak hükümetler ve şirketler, kamu yararını gözeten tasarımlar yapmaya zorlanabilir.

İnterneti özel mülk yazılımın kollarına atan, internetin açıklık ilkesini çiğneyen ve gözetimi artıran her girişim sorgulanmalıdır. Örneğin, torba torba yasalar çıkarken kişisel verilerin korunması hakkındaki yasal düzenlemenin akıbeti sorgulanabilir, toplumun daha geniş kesimlerine sorgulatılabilir. Pardus projesine ne olmuştur? Ankara Üniversitesi’nin Microsoft’la yaptığı anlaşmanın sonuçları ne olacaktır? [5]

Tüm bu konular ve sorunlar internetin geleceği konusunda ilgisiz sorularmış gibi görünebilir…

İnternet kısmen ya da tamamen sansürlenebilir ve toplulukların iletişimleri kısıtlanabilir. Fakat bu girişimlerin etkili olup olmayacağı internet kullanıcılarının yaratıcı etkinliklerine ve dolayısıyla bilişim teknolojilerinin buna ne kadar imkan verdiğine bağlıdır. Geçtiğimiz ay Hong Kong’daki gösterilerde kullanılan mesh ağlar bu duruma güzel bir örnektir [6].

İnternet, tasarımına içsel kalımlılık kaygısına rağmen doğal afetlere ya da hükümetlerin sansürüne karşı yeterince dayanıklı değildir. Çünkü kullanıcılar internete girmek için merkezi düğümlere gereksinim duyarlar. X adlı internet servis sağlayıcıya bağlanmadan internete çıkamazsınız; komşunuzla bile internet üzerinden haberleşemezsiniz. Mesh ağlarda ise iletişim merkezsiz bir ağ ile kurulur. Cihazlar kendilerini bant genişliğinin uygunluğuna ve yakınlığına göre ayarlayarak birbirleriyle haberleşebilir. Ağdaki cihazlar arasındaki iletişim dinamik bir rota üzerinde gerçekleşir. Dolayısıyla, ağdaki tüm cihazları ortadan kaldırmadıkça bir mesh ağı kapatmak mümkün değildir. Bu nedenle mesh ağlardan oluşan internet doğal ya da politik felaketlere karşı normal internetten daha sağlamdır.

Mesh ağlar, felaket senaryoları dışında özellikle fakir ve yetersiz hizmet alan bölgeler için de uygulanabilir. Maddi gücü yetersiz olanlar için ücretsiz bir iletişim ağı sağlayabilir. Mesh ağlar, aynı zamanda internetin ilk günlerindeki saf haline dönüştür. Mesh ağı, internetten görülemeyeceği için iletişimi gözetlemek için doğrudan ağa dahil olunması gerekir. Ayrıca merkezi bir otorite olmadığından kişilerin kimliklerini tespit son derece zordur (De Filippi, 2014).

Mısır’da, İran’da ve son olarak Hong Kong’da sansüre karşı topluluk içi iletişimi devam ettirebilmek için mesh ağlar kullanıldı. Fakat De Filippi mesh ağların öneminin yalnızca doğal felaketlerle ve sansürle sınırlı olmadığını düşünmektedir. Grup içi iletişim için merkezi noktalara ihtiyaç duymamasının yanında merkezi bir otorite de yoktur. Topluluk tarafından örgütlenip topluluğun ihtiyaçları doğrultusunda çalışır. Mesh ağlarla, birbirinden bağımsız, çok sayıda internetimiz olabilir [7].

Tabi teknik olarak henüz internet kadar güçlü ve yeterli değildir. Ama mesh ağların yaygınlaşmasının önünde tahmin edebileceğiniz gibi iki büyük engel vardır: hükümetler ve şirketler. Hükümetler kontrol edemeyecekleri, şirketler (internet servis sağlayıcılar ve telefon operatörleri) de abonelik üzerine kurulu iş modelleri geçersizleşeceği için mesh ağlara sıcak bakmamaktadır.

Ama en son Hong Kong’daki gösterilerde olduğu gibi kullanıcılar zor durumda kaldıklarına mesh ağlarına yöneliyorlar. Hong Kong’daki göstericiler, kendi aralarındaki iletişimi hem iPhone’da hem de Android’de çalışan FireChat uygulaması ile sağladılar. Fakat mesh ağlar deyince ilk akla gelen proje olan Serval Projesi [8] (http://www.servalproject.org/), iPhone yerine neden Android telefonları öncelikli olarak gördüğünü açıklarken iPhone’lar için yazılım geliştirirken yaşanan kısıtlılıklara dikkat çekmektedir [9]:

  • iOS’daki uygulama geliştirme lisansları kısıtlayıcıdır.
  • Uygulama dağıtma seçenekleri kısıtlıdır.
  • Apple kendi iş modelini ya da iş ortakların rahatsız eden girişimlere karşı düşmanca davranmaktadır.

Bu nedenle, hem iPhone’u hem de İnternet’i aynı anda eleştiremezsiniz. Nitekim iPhone’da FireChat kullanmak da diğer internet uygulamaları gibi merkezi bir otoritenin (Apple’ın) onayına bağlıdır. Acaba Amerikan çıkarlarına aykırı bir gösteride de iPhone kullanılabilecek midir? Mesh ağlarının sunduğu iletişim özgürlüğü Apple’ın inisiyatifindedir.

Tam tersini de, özgür yazılım ile özel mülk yazılım arasındaki çatışmada sessiz kalıp, internette sansüre ve ticarileşmeye hayır diyemezsiniz. Çünkü internetin geleceğini özgür yazılım ve özel mülk yazılım arasındaki bu irili ufaklı çatışmalar belirleyecek: Biz interneti bir iletişim alanı olarak görüp geliştirmek isteyeceğiz, firmalarda bizim bu girişimlerimizi engelleyip onu büyük bir alışveriş merkezine çevirmeye çalışacaklar.

İnternet için henüz son söz söylenmedi… Mücadeleye devam!

 

Kaynaklar

De Filippi, P. (2014). It’s Time to Take Mesh Networks Seriously (And Not Just for the Reasons You Think). Wired, February.

Feenberg, A., Bakardjieva, M. (2004). Consumers or citizens? The online community debate. na.

Feenberg, A. (2012). Introduction. In (Re) Inventing The Internet (s. 3-17). SensePublishers.

Notlar:

[1] http://www.yenisafak.com.tr/teknoloji/erdogandan-iphone-6-elestirisi-688641, son erişim 18/10/2014

[2] http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27323343.asp, son erişim 18/10/2014

[3] http://www.bbc.com/news/technology-29505103, son erişim 18/10/2014

[4] http://www.ntvmsnbc.com/id/25542836/, son erişim 18/10/2014

[5] http://btdunyasi.net/70-bin-ogrenci-microsoft-office-365i-bedava-kullanacak/, son erişim 18/10/2014

[6]http://www.npr.org/blogs/alltechconsidered/2014/09/29/352476454/how-hong-kong-protesters-are-connecting-without-cell-or-wi-fi-networks, son erişim 18/10/2014

[7]http://www.wired.com/2014/01/its-time-to-take-mesh-networks-seriously-and-not-just-for-the-reasons-you-think/, son erişim 18/10/2014

[8]http://en.wikipedia.org/wiki/Serval_project, son erişim 18/10/2014

[9]http://developer.servalproject.org/dokuwiki/doku.php?id=content:tech:serval_mesh_for_iphone, son erişim 18/10/2014

27 Kasım 2014

Posted In: Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, Genel, Gözetim, internet, mesh, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar

Özgür Yazılım ve Mülkiyet : Bir Düzeltme

Bilim ve Gelecek’teki ilk yazım özgür yazılım üzerineydi. Sonraki yazılarda da doğrudan ya da dolaylı olarak özgür yazılımı tartıştım. Kimi zaman başlangıçta ilgisiz gibi görünen konular özgür yazılımla sonlandı. Bunun birinci nedeni, yazılımın akıllı ev aletlerinden otomobillere, sağlıktan seçim sistemlerine kadar hayatımızın önemli bir parçası haline gelmesi. İkincisi ise toplum ve bilişim teknolojileri arasındaki ilişkiye özgür yazılımın prizmasından baktığımızda bu ilişkinin içerdiği çelişkileri ve eğilimleri daha net görebilmemiz. Bu yazı da geçmiş sayılardaki bir hatamı düzeltmek istediğim bir özgür yazılım yazısı.Bilim ve Gelecek’in 95. sayısında, “Fikri mülkiyet hakları” başlıklı yazıda Richard Stallman’ın (http://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html) fikri mülkiyet hakları hakkındaki görüşünü paylaşmış, Stallman’ı takip ederek mülkiyet kavramının maddi olmayan kaynaklar (yazılım, müzik, görüntü vb) için kullanılamayacağını savunmuştum:

Fikri mülkiyet, dolaylı olarak fikirlerin de fiziksel nesneler gibi mülkiyet ilişkileri kapsamında değerlendirilebileceğini söyler. Oysa enformasyon, maddi nesnelerin aksine kopyalanabilir ve sonsuz kere paylaşılabilir.

Ardından da Hardin’in “Ortaklaşanın Trajedisi” adlı makalesine yer vermiştim. Hardin, bireylerin kamusal malların kullanımı sırasında eylemlerinin sonuçlarını bütünsel olarak değerlendir(e)memesi nedeniyle kamusal malların bir trajediye mahkum olduğunu belirtir. Özel mülkiyet buna benzer söylemlerle meşrulaştırılır. Hatayı da tam burada, “maddi bir nesnenin kullanımı ile enformasyonun kullanımı tamamen farklıdır.” diyerek yaptım. Çünkü böylece, ortaklaşa mülkiyetin sadece sanal dünyaya ait bir olgu olabileceğini üstü kapalı olarak kabul etmiş oluyordum. Oysa birçok yazıda tam tersini söylemek için özgür yazılımı kullanıyordum.

Bilişimsel, fiziksel varlığa sahip olmayan ürünlerin mülkiyet ilişkileri kapsamında değerlendirilemeyeceği görüşü özgür yazılım ve özgür kültür hareketinin sözcülerinin fikri mülkiyet hakkındaki düşüncelerinin temelini oluşturur ve bilişimin ayrıksılığı (information exceptionalism) olarak adlandırılır. Bilişimin ayrıksılığı, maddi olan ile olmayan arasındaki ayrıma dayanır.

EFF’nin (Electronic Frontier Foundation) kurucularından John Barlow’un sanal dünyanın bağımsızlığı bildirgesi ABD’nin 1996’daki Telekom Kanunu’na karşı yazılmıştır ve sanal dünyanın ayrıksılığı iddiasındadır (bkz. https://projects.eff.org/~barlow/Declaration-Final.html). Barlow’a (1994) göre sanal dünya akışlarla tanımlanır. Maddi/fiziksel dünya isimlerden oluşurken, sanal dünya eylem üzerine kuruludur. Dansçı değil, dansın kendisidir.

Barlow’un bu düşüncesi özgür ve açık kaynak kodlu yazılımcılar ve özgür kültür aktivistleri arasında da son derece popülerdir. Ademi merkeziyetçi, kaynakların paylaşımına ve işbirliğine dayalı pratikler, bilginin özel mülkiyet kapsamında değerlendirilemeyeceğine dair bir bilinç de oluşturur.

Bilginin ağlarda özgür akışını savunanların temel tezi sanal dünyada, maddi dünyada olduğu gibi bir kıtlık olmadığı, herhangi bir ürünün sıfıra yakın bir maliyetle çoğaltılabildiğidir. Bunun karşıtını, fikri mülkiyeti, savunanlara göre ise kopyalamanın marjinal maliyeti sıfıra yakın olsa da ilk yaratım sürecinin maliyeti yüksektir. Dolayısıyla yaratıcı yetenekler konusunda bir kıtlık vardır ve bir teşvik olmadan bir fikir ürünü yaratılamaz. Telif hakları (copyright) ve patentler bu kıtlığı aşmak için gereklidir.

Özgür yazılım ve özgür kültür hareketleri, telif haklarını ve patentleri mülkiyet bağlamında tartışmaktan kaçınır. Onlara göre telif hakları (ya da patentler) bir mülkiyet sorunu olmayıp devlet, hak sahipleri ve vatandaşlar arasında bir politika sorunudur. Buna karşı akla gelen ilk eleştiri, mülkiyetin de bir politika olduğudur. Mülkiyet sorunsalı ısrarla reddedilir ya da görmezden gelinir. Fikri mülkiyet kapsamında tartışılması gereken konular özgürlük, insan hakları, düzenleme, politika çerçevesinde değerledirilir. Bu hareketlerin sözcülerinin yazılarında politikanın ne anlama geldiği sorusuna yanıt aramak boşunadır. Çünkü mülkiyet yerine politika kavramının tercih edilmesi detaylı bir analize dayanmaz; tamamen stratejik bir karardır. Doğal bir hak olarak kabul edilen özel mülkiyetin Amerikan toplumundaki yeri düşünüldüğünde bu strateji daha rahat anlaşılabilir. Stallman, patentleri mülkiyet çerçevesinde tartışmaya kalktığımızda patentlere gerçekte karşı olanların bile özel mülkiyet hakkının etkisi altında kalabileceğini belirtir.

Stallman bu açıdan haklıdır. Ancak sanal dünya olarak adlandırılan olgunun son derece maddi temelleri vardır. PC’ler ortaya çıkmasaydı ve bilgisayar fiyatları ucuzlamasaydı, ağ sadece üniversite ve araştırma laboratuvarlarıyla sınırlı kalsaydı, bugünkü gibi bir sanal dünya oluşamayacaktı. Ya da bugün internet altyapısını kontrol eden güçler oldukça bilginin özgür akışı da tehlike altındadır. Ağın fiziksel alt yapısını sağlayanlar bilginin özgür akışını engelleyecek güce de sahiptirler. Fiziksel ve sanal diye iki bağımsız dünya yoktur. Sadece özel mülkiyet çitlerinin henüz belirmediği bir zamanların sanal dünyası vardır.

Mülkiyeti tartışmaya Hardin’in trajedisinden başlayalım.

Ortaklaşa malların bir trajediyle sonuçlanacağı söyleyen Hardin ne kadar haklıdır?

Benkler (2006) ortaklaşa kaynakları iki parametre ile karşılaştırır. Birincisi, bu kaynaklara kimin erişim hakkına sahip olduğudur. İkincisi ise erişimin nasıl düzenlendiğidir. Bu analiz sonucunda aşağıdaki gibi dört bölgeden oluşan bir matris oluşur:

Düzenlenmiş Düzenlenmemiş
Herkese Açık Düzenlenmiş ortak kaynaklar Açık erişimli ortak kaynaklar
Belirli Bir Gruba Açık Sınırlı ortak mülkiyet rejimleri ?

Hardin’in otlak örneğini bu matrise yerleştirecek olsak kuşkusuz açık erişimli ortak kaynaklar hanesine yerleştirmemiz gerekir. Ama gerçek hayatta ortak kullanılan kaynakların kullanımı, kaynakları kullanan toplulukların normlarına ve belirledikleri protokollere, mülkiyet ilişkilerine, göre gerçekleşir. Bu nedenle, özgür yazılım projelerinde gözlemlenebileceği gibi, otlağın ortak kullanımı da bir trajediyle sonlanmayıp toprağın daha verimli kullanımını da sağlayabilir.
Günümüzde birçok insan mülkiyeti özel mülkiyetin sınırlı bakış açısıyla algılamaktadır. Mülkiyeti tartışırken, hangi kaynaklara kimlerin erişim hakkına sahip olduğu, erişim hakkına sahip olanların bu haklarının kapsamı, bu kaynaklardan elde edilen zenginliğin kime ait olduğu, kaynakların alımı, satımı, hakların başkalarına devri, kaynakların geleceği üzerine kimlerin karar verdiği, kararın hangi süreçlerin sonunda oluştuğu ve hangi değerlere referansla alındığı vb soruları sormamız gerekiyor.
Pedersen’e (2010) göre mülkiyetten söz ederken “A, B’ye sahiptir” formülü yeterli değildir. Bu formüle C’yi de katarak, formülü “A, C’ye karşı B’ye sahiptir.” haline getirmemiz gerekir. Buna göre mülkiyet ilişkisinin üç temel ögesi vardır: ilişki kuran özne, ilişki kurulan kaynak ya da nesne, ilişkisel şekil.
İlişki kuran özne yalnızca mülk sahibi kişi ya da grup olan A değil, A+C’dir. A+C, ulus devlet bünyesindeki bir insan topluluğu, kabile topluluğu, bir toplumsal hareket ya da tüm insanlık olabilir. A+C sabit değildir, birbirleriyle ve B ile etkileşimleri sürecinde kendilerini yeniden üretirler.
B, ilişki kurulan nesne, kaynak ya da kaynaklar kümesidir. B, fiziksel bir varlığa sahip olabilir ya da olmayabilir. Ama her zaman insanlar için bir anlam ve değer taşır.
İlişkisel şekil ise A+C’nin B’ye göre olan içsel ilişkilerini ifade eder. İlişkisel şekil, bu ilişkileri belirleyen protokoller ve normlardır. Mülkiyet ilişkilerinin analizinde

  • Bireylerin ya da grupların birbirleriyle ve mülk konusu kaynakla (ya da nesneyle) ilişkisi
  • Sahip olmanın biçimi ve sahip olunan kaynaktan nasıl fayda sağlandığı
  • Bireylerin ve grupların davranışlarını belirleyen hak, görev ve ayrıcalık örüntüleri

dikkate alınmalıdır. Mülkiyet ilişkilerini tartışırken aşağıdaki üç sorunun sorulması gerekmektedir:

  1. Nasıl : Mülkiyet ilişkileri nasıl, hangi değerlere göre gerçekleşmektedir?
  2. Kim : Mülk konusu kaynak/nesne üzerinde karar verici kimdir?
  3. Ne : Mülk konusu nesne/kaynak ile ne yapılabilir?

Nasıl sorusunda öncelikle tartışılan mülkiyetin hangi değer ve normlar (özel çıkarlar, toplumsal çıkarlar, sınıfsal çıkarlar, grupsal çıkarlar vb.) ile meşrulaştırıldığıdır. Bu değer ve normlar, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmadığı gibi sabit değildir, tarihsel süreç içinde değişir.

Bir nesnenin/kaynağın kullanım hakkı ile onu kontrol hakkı aynı öznede olmak zorunda değildir. Bir park herkesin ziyaretine açık olabilir. Ama park içinde hangi düzenlemelerin yapılacağına karar verenler başkaları olabilir. Bu bağlamda, karar verenin kim olduğu önem kazanır. Karar verenin kararlarının meşru olabilmesi için kararları önceki paragrafta belirtilen değerlerle uyumlu olmalıdır.

Karar vericiler, mülkiyet nesnesi üzerindeki eylemin gerçekleşmesine yardımcı olur ya da onu kısıtlar, diğer insanların ne yapabileceğine karar verirler. Örneğin karar verici boş bir araziyi park haline getirebileceği gibi buraya AVM yapmak da isteyebilir.

genel_mulkiyet

Bir mülkiyet ilişkisini analiz ederken, “A, C’ye karşı B’ye sahiptir” formülünden yola çıkarak nasıl, kim, ne soruları ile mülkiyet ilişkisinin hangi norm ve değerlerle meşrulaştırıldığına, bu değerlere göre karar verenlerin kimliğine ve mülkiyet kapsamında yer alan eylemlerin neler olduğuna yanıt vermemiz gerekir.

Şimdi bu soyut ilişkiyi sırasıyla özel mülkiyette, kapitalist özel mülkiyette ve özgür yazılımda geçerli olan mülkiyette somutlayalım.

Özel Mülkiyet

ozel_mulkiyet

Kullanım ve erişim hakları mülkiyet ilişkisinin temelidir. Mülk sahibi, bahçesindeki elma ağacındaki elmaların hepsini kendine ayırabilir, komşularıyla paylaşabilir ya da ağaçta kurumaya terk edebilir. Yukarıdaki şekildeki eşkenar dörtgen, mülk sahibinin sahip olduğu kaynak üzerinde karar verme hakkına da sahip olduğunu göstermek için kullanılmıştır. Karar ve kullanım hakkına aynı anda sahip olan mülk sahibi bazı komşularına istedikleri zaman bahçesindeki elmaları yiyebileceklerini söylerken de bahçesindeki ağacı keserken de mülk nesnesi üzerindeki karar verme hakkını kullanır. Nesneyi/kaynağı kullanırken ya da onun hakkında karar verirken, bunu kişisel çıkarlarına göre yapar. Kaynak üzerindeki karar hakkı, kişisel çıkarlar toplumca meşru görüldüğü için meşrudur.

İzinsiz girme kuralları, mülk sahibinin alanına izinsiz girişleri sınırlayan normlar ve yasal sınırlamalardır.

Kapitalist Özel Mülkiyet

Kapitalist özel mülkiyet, özel mülkiyetin hafifçe değiştirilmiş halidir. Burada mülk sahibi mülkü üzerinde karar verme hakkının yanında mülk nesnesi ve ondan elde ettikleri üzerinde değişim hakkına da sahiptir. Mülkün pazardaki değişim değeri mülk sahibine kaynaklarını bu yönde kullanma yönünde bir motivasyonda sağlar. Servet etkileri, yani mülk konusu nesne ya da kaynakların değişim sürecine girmesi, metalaşmanın, pazar için üretimin de temelini oluşturur.

Dolayısıyla, “Kullanım ve erişim hakkı”, “Karar hakkı” ve “Servet etkileri” bir bütün olarak, kişisel çıkarlarla hareket eden ve yine bu çıkarlar doğrultusunda meşru görülen kapitalist özel mülkiyeti oluşturur. Pedersen’in (2010) vurguladığı gibi bu ilişkisel yapıda herhangi bir değişiklik yaptığımızda büyük altüst oluşlar yaşanacaktır. Örneğin sadece gayrimenkulde, özel mülkiyeti ortadan kaldırmaksızın, servet etkilerini (değişim hakkı) yasakladığımızı düşünelim. Herkes kendi evinin sahibi olacak ama onu satamayacaktır. Ya da değişim hakkını kaldırmayalım, farklı kısıtlamalar getirelim: Her ailenin bir evi olacak, satın alınan bir beş yıl boyunca tekrar satılamayacak diye bir yasa çıksın.

Bir sonraki bölüme geçmeden önce isterseniz birkaç saniye yukarıda ufak değişikliklerin toplumsal ilişkilerde yaratacağı değişimi (altüst oluşu demek belki daha doğru) hayal edelim!

Özgür Yazılımda Mülkiyet

Özgür olmayan yazılımları tanımlarken, açık kaynak koda karşı özgür yazılımı savunanlar arasında bile, “kapalı kodlu yazılım” kavramını tercih edenler vardır. Ancak kaynak koduna erişim hakkı sınırlı bir haktır. Kaynak koduna erişim ve onu inceleme hakkımız olabilir. Ama bu yazılımı özgür yapmaz. Dolayısıyla her özgür yazılımın kaynak kodları açıktır ama kaynak kodu açık olan her yazılım özgür yazılım değildir. Bu nedenle, örneğin bir Microsoft yazılımını tanımlarken “kapalı kodlu yazılım” yerine “özel mülk yazılım” kavramının tercih edilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Yazılımın değişim sürecindeki tüm özgünlüğüne rağmen yazılım, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebilir. Herhangi bir özel mülk yazılım, yukarıda belirtilen kapitalist özel mülkiyet ilişkisi ile örtüşmektedir. Yazılımın kullanım, erişim ve değişim hakları belirli bir şirkettedir. Şirket doğası gereği kendi çıkarını en fazlalaştırmak isteyecektir. Karar hakkı tamamen şirkete aittir. Şirket, bu yazılımın kullanım hakkını belirli şartlar altında başkalarına satıp bundan gelir elde edecektir. Kullanıcılara sattığı kullanım lisanslarında yazılımın kullanım alanını kısıtlayabilir. Ticari amaçlar için kullanıma izin vermeyip bunun için farklı bir lisansı şart koşabilir.

Ayrıca şirket, kullanım hakkı satışından vazgeçip başka şeylerden (örneğin kişisel bilgiler ve reklamlar) gelir elde etmek için yazılımını ücretsiz olarak dağıtabilir. Hatta maddi çıkarları doğrultusunda yazılımın kaynak kodlarını belirli bir kesimin incelemesi için açabilir. Ancak her iki durumda da yazılımdaki karar hakkı sadece şirkete aittir.

Yazılımda şirketin özel mülkiyetini ihlal girişimlerine karşı ise telif hakkı (copyright) kanunları devreye girer. Şirketin özel mülkiyeti ulusal ve uluslararası anlaşmalarla koruma altına alınır. Bu anlaşmalar, telif hakkının geçerlilik süresi, hangi durumlardaki şirketin özel mülküne erişimin suç kabul edilmeyeceği gibi kuralları içerir.

Özgür yazılım ise kaynakları açık, herkes görebildiği için değil, mülkiyet ilişkilerinin farklılığı nedeniyle özgürdür.

ozgur_mulkiyet

Özgür yazılımda temel değer özel mülk yazılımda olduğu gibi kişisel çıkarlar değil, dayanışmadır. Stallman anılarında 1971’de MIT Yapay Zeka Laboratuvarı’nda çalışmaya başladığı günleri anlatırken programcılar arasındaki dayanışmadan, o zamanlar henüz yazılım için özgür sıfatını kullanmasalar da yazılımı nasıl paylaştıklarından, arkadaşlarında görüp beğendikleri bir kodu nasıl keyiflerince incelediklerinden söz eder. Özel mülk yazılım lisanslarının ortaya çıkışı en başta bu değerlere bir saldırıdır. Stallman yeni yazılım lisanslarının insanlara paylaşım konusunda iki seçenek sunduğundan söz eder: ya yazılımı paylaşarak yasalar karşısında suçlu duruma düşeceksiniz ya da paylaşmayı reddederek arkadaşlık ilişkilerinize zarar vereceksiniz. Stallman, yazılımın paylaşıldığı eski günlere dönmek istemektedir.

Özgür yazılımda, yazılımın kullanım haklarını belirli bir grubun çıkarları doğrultusunda sınırlayabilecek herhangi bir kişi ya da kuruluş yoktur. Bu, telif haklarını (copyright) kullanıp onu copyleft ile olanaksız hale getirerek elde edilir. Geliştirilen herhangi bir yazılım yasalar gereği telif hakları ile korunur. Ama özgür yazılım, copyleft ile bu hakkı tersine çevirir. Yazılımı geliştiren şöyle der: “Telif hakları gereğince yazılımda karar hakkı benimdir. Yazılımın kendisini de kaynak kodunu da dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ama yazılımı kendi ihtiyaçlarınızın ötesinde satmak, pazarda değişime sokmak isterseniz benim kurallarıma uyacaksınız.”

Yazılımın kaynak kodunun sonraki yazılımlar için potansiyel bir üretim aracı olmasından yola çıkılarak değişime sınırlama getirilir:“Yazılımın kaynak kodlarını değiştirebilir, ona eklemeler yapıp geliştirebilirsin. Bu geliştirdiğin yazılımı başkalarıyla ücret karşılığı ya da ücretsiz paylaşabilirsin. Ama bir şartım var: Sana verdiğim hakları geliştirdiğin yazılımda başkalarına da vereceksin. ”

Özgür yazılım projelerindeki teknik kararlar ile mülkiyet hakkındaki kararlar tamamen farklı konulardır. Teknik kararlarda farklı mekanizmalar söz konusu olabilir, ama özgür yazılımda mülkiyet kararları copyleft doğrultusunda gerçekleşir. Teknik kararları beğenmeyen birinin aynı kaynak kodunu alıp farklı bir teknik kararla yeni proje başlatma hakkı vardır.

Böylece özgür yazılımlar kartopu gibi büyürken insanlar özgür yazılımı ihtiyaçları doğrultusunda kullanırlar, yetenekleri kadar katkıda bulunurlar. Özgür yazılım, özgür yazılımın dayanışma ve paylaşım değerlerine göre gelişir, bu değerlere paralel toplumsal ilişkiler yaratır. Bu ilişkilerin içinde yer alan topluluğun üyeleri bilinçlidir ve üretim aracına sahip olmanın (kendileri bu şekilde ifade etmese de…) öneminin farkındadır. Özgür yazılım topluluğunun bu sorumluluk ve bilinci Hardin’in trajedisinin yaşanmayacağının garantisidir.

Özgür yazılımların kuralları, telif hakları (copyright) üzerine kurulu olan GPL (Genel Kamu Lisansı) ile sağlanır. Telif hakları geçerli olduğu sürece GPL de geçerlidir, mahkemelerce tanınmıştır.

Bu bağlamda, İsveç Korsan Partisi ile Özgür Yazılım Vakfı arasındaki telif hakları tartışması ilginç ve de öğreticidir. İsveç Korsan Partisi, seçimlerde %7.1 oy olarak İsveç’i Avrupa Parlamentosu’nda 18 kişiyle temsil etme hakkı kazandıktan sonra telif haklarında bir reform önerir. Korsan partisinin önerisine göre telif haklı bir çalışma beş yıl sonra kamu malı haline gelecektir. Özgür yazılım hareketi bu öneriye karşı çıkar. Çünkü beş yıl sonra bir özgür yazılım kaynak kodlarıyla beraber telif hakkından muaf olduğunda özel mülk yazılım geliştiren firmalarca özgür yazılımcıların birikmiş emeğine el konulup, özel mülk haline getirilebilecektir. Fakat özgür yazılım hareketi, özel mülk yazılımlar kaynak koduyla beraber dağıtılmadığı için aynı fırsattan hiçbir zaman yararlanamayacaktır. Özel mülkiyetin kanunları, yazılımdaki kamusal mülkiyetin güvencesi haline gelmiştir. Özel mülk yazılım tamamen ortadan kalkmadığı sürece telif haklarındaki herhangi bir gevşeme özgür yazılıma zarar verebilir.

***

Özgür yazılımı, bir politika olarak değil de mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışmanın özgür yazılıma nasıl bir etkisi olabilir? Özgür yazılım hareketi kendini nasıl ifade ederse etsin, özgür yazılımı ister politika isterse mülkiyet olarak görsün, son derece başarılı bir şekilde yazılımda üretim araçlarının kamusal mülkiyetini sağlamıştır. Özel mülkiyeti tartışmak, özellikle Amerikan kamuoyunda yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Çünkü özgür yazılım ve özgür kültür yazınına baktığımızda bir yanda özel mülkiyetle ilişkili Amerikan özgürlük ideallerini diğer yanda hiç güzel şeyler çağrıştırmayan, mülkiyetin ve özgürlüklerin devletin kontrolünde olduğu komünizmi görürüz. Bunun aşılması özellikle Amerikalılar için pek kolay değildir. Fakat telif hakları ve patentler, sanal dünya için her zaman bir tehdit olacaktır. Bu tehdidin gücünü maddi dünyadaki kapitalist özel mülkiyet ilişkilerinden aldığını göz önünde bulunursak kapitalist özel mülkiyeti tartışmanın, kapitalist özel mülkiyetin hegemonyasını zayıflatacağı, özgür yazılıma daha rahat bir yaşam alanı sağlayacağı da söylenebilir.

Ama Pedersen’in (2010) belirttiği gibi asıl diğer toplumsal hareketlerin özgür yazılımdan öğreneceği çok şey var. Özgür yazılımın ötesinde, mülkiyet kavramının özgür yazılım bağlamında tartışılması kapitalist özel mülkiyetin tek mülkiyet biçimi olmadığını anlatabilmek, farklı girişimlere cesaret edebilmek açısından yararlı olabilir.

Kaynaklar

Barlow, J. P. (1994). The economy of ideas. Wired, 2(3), 84-88.

Benkler, Y. (2006). The wealth of networks: How social production transforms markets and freedom. Yale University Press.

Pedersen, J. (2010). Introduction: Property, Commoning and the Politics of Free Software. The Commoner, (14), 8-48.

8 Haziran 2014

Posted In: Fikri Mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, Telif

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com