Dijitalleşme ve Kullanıcıların Mülksüzleştirilmesi

Eylül ayının üçüncü cumartesi günü yazılım özgürlüğü günü (https://www.softwarefreedomday.org/) olarak kutlanıyor. Etkinliğin amacı özgür yazılım ve yararları hakkındaki farkındalığı artırmak ve özgür yazılım kullanımını yaygınlaştırmak. Yazılımdaki özgürlüğü, hem özgür yazılım hareketinin içinden hem de dışından birçok insanın yaptığı gibi GNU/Linux işletim sistemine indirgememek gerekiyor. Yıllar önce bilgisayar denilince akla ilk gelen sadece ev kullanıcılarının kişisel bilgisayarlarıydı. Kişisel bilgisayarları, dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve tabletler izledi. Bu süreçte, kullanıcıların bilgisayarla yaratıcı etkileşimi, bir diğer deyişle bilgisayarı, üreticinin öngörmediği veya öngöremediği biçimlerde kullanma olanağı zayıfladı. Günümüzde ise gündelik hayatta kullandığımız nesnelerin bilgisayarlaşmasına şahit oluyoruz. Artık “arabanız tekerlekli bir bilgisayardır; uçak kanatları olan bir bilgisayardır; saatiniz, çocuğunuzun oyuncağı, hatta kalp piliniz özünde bir bilgisayardır” (Perzanowski ve Schultz, 2016). Nesnelerin interneti bağlamında gündeme gelen akıllı cihazlar yine birer bilgisayardır. Bu nedenle bilgisayarlardaki yazılımın özgürlüğü, 27 Eylül 1983’te Richard Stallman’ın GNU (GNU is Not Unix) projesini duyurarak özgür yazılımın fitilini ateşlediği dönemden daha vazgeçilmezdir. Kişisel bilgisayarlarda kullandığımız yazılımların özgürlüğünü düşünmek GNU/Linux, LibreOffice, Mozilla gibi yazılımların başarısı dikkate alındığında artık daha anlaşılırdır. Buna karşın, araba, kalp pili, giyilebilir teknoloji ve mobil cihazlar gibi günümüz bilgisayarlarındaki yazılımların kaynak koduna sahip olunabileceğine, nasıl çalıştığının öğrenilebileceğine ve kodda değişiklikler yapılabileceğine ihtimal vermeyiz. Hatta çoğu insan bu cihazların içinde yazılım bulunduğunu bile unutmuştur. Ama aynı teslimiyet 27 Eylül 1983 için de geçerlidir ve o zaman da özgür bir işletim sisteminin olabileceğine pek ihtimal verilmemektedir.

Bilişim teknolojilerini tartışırken çoğu zaman özgür yazılımdan yardım almak zorunda kalıyorum. Bunun temel nedeni, özgür yazılımın sunduğu alternatifler, açılımlar ve çelişkileriyle birlikte bilişim teknolojilerini ekonomi politik bir yaklaşımla tartışmayı daha anlaşılır ve somut kılması. Örneğin, nesnelerin interneti ve dördüncü endüstri devrimi gibi moda ifadelerin ve bulut bilişim gibi masalların peşine takılmadan önce bu teknolojilerin içinde geliştiği toplumsal ilişkileri, kimin kazanıp kimin kaybettiğini, bu sürece nasıl müdahale edilebileceğini tartışmak gerekir ve bu tartışmada, mülkiyet ilişkileri kritik bir rol oynar. Özgür yazılımcılar, son derece basit ama temel sorularla bu tartışmaya katılmaktadır: Kullandığınız bilgisayarların sahibi miyiz? Değilsek bunu nasıl başarabiliriz? Bu sorulardan sonra, o moda teknolojilerin cilası dökülmeye başlar.

Ayrıca Geray’ın (2016) belirttiği gibi ekonomi politik yaklaşım, neo-klasik iktisatta olduğu gibi toplumsal değer yargılarını dışarıda bırakmaz: “Eşitlik, hakkaniyet, adalet, toplumun/kamunun genel çıkarı gibi değer yargıları çözümlemelere katılır” (age). Fikri mülkiyet haklarına, özellikle de patentlere yöneltilen en büyük eleştirilerden biri araştırmaların kamudan alınan vergilerle finanse edilmesi ama araştırmaların meyvelerinin şirketler tarafından toplanmasıdır. Avrupalı özgür yazılım kuruluşları sürekli bunun gibi adaletsizlikleri sorgulamaktadır. Eylül ayında başlattıkları “kamunu parası, kamunun kodu” (https://publiccode.eu/) adlı kampanyada da sorgulanan yine çok basit ama sürekli görmezden gelinen bir konudur: İnsanların vergileriyle geliştirilen yazılımlar neden özgür yazılım olarak kamuyla paylaşılmaz? Aynı yazılıma tekrar tekrar para ödeyen bir hükümet kamunun çıkarı yerine şirketlerin çıkarını düşünmüyor mudur?

Eleştirel olmayan bir bakış açısı gözetimi ve sansürü de teknolojik gelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirir. Özgür yazılım için bunlar yeni teknolojilerin bir özelliği değil kusurudur ve hiç de kaçınılmaz değildir; özel hayatın gizliliği ve ifade özgürlüğü savunulması gereken değerlerdir. Özgür yazılım, yazılım dünyasının dışına taşmış ve Wikipedia gibi projelere ilham vermiş, neoliberalizmin piyasa toplumu dışında başka bir alternatifin olduğunu göstermiştir.

Ancak tam da bu noktada durmak gerekiyor. Özgür yazılım, kapitalizmde sadece (ve son derece ufak) bir çatlaktır. Şimdi sesleri daha az çıksa da ikibinli yılların başında müştereklerden ve ortaklaşa çalışmanın potansiyelinden, bilişim teknolojilerinin toplumsal ilişkilerde yarattığı değişimden etkilenen birçok insan kapitalizmin aşıldığını iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Fakat özgür yazılım, başka alanlardaki benzer girişimler gibi, her zaman tehlike altındadır:

Oluşturulan her müşterek, zamanla iki gücün saldırılarına maruz kalacaktır. Birincisi, müşterekleri hiçe sayarak kendi gelirlerini maksimize etmek için açık arayan bireylerin ve şirketlerin kurnazlığı. İkincisiyse, hükümetlerin ekonomik darboğaz zamanlarında (veya piyasa ideolojisinin güdümünde) müşterekleri besleyen kaynakları kurutma, müştereklerinin etkilerini azaltarak kamuoyu desteğini baltalama eğilimi.

Özgür yazılım hareketi, başta FSF (Free Software Foundation) ve FSFE (Free Software Foundation Europe) olmak üzere, patent, DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi), bulut bilişim vb kampanyalarından da görülebileceği gibi tehlikenin farkındadır. Bin yılın başında müştereklerden, eşitlik ve özgürlükten bahsedip, sözüm ona enformasyon toplumunu selamlarken günümüzde dijitalleşmeyle gelişen mülksüzleştirmeyle karşı karşıyayız. Özgür yazılım hareketinin yıllardır sorduğu soruları şimdi daha yüksek sesle sormanın zamanı: Bilgisayarlarımızın gerçekten sahibi miyiz? Bilgisayarlarımızın gerçek sahibi olabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

Bu yazıda, tüketiciler ve satın aldıkları (ya da satın aldıklarını sandıkları!) ürünler arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini göreceğiz. Yazının devamında, sahip olunan nesneye göre değişen farklı mülkiyet biçimleri yer alıyor. Daha sonraki bölümde dijitalleşmeyle beraber kitap, film ve müzik endüstrisindeki yaşanan değişimleri ve bu değişimleri olanaklı kılan biri hukuksal diğer teknik iki aracı, lisansları ve DRM’yi aktarıyorum. Son olarak, aynı araçlarla günümüz bilgisayarlarında uygulanan mülksüzleştirme örneklerini göreceğiz.

Gayrimenkul Mülkiyeti, Bireysel Mülkiyet ve Fikri Mülkiyet

Dijitalleşmeyle beraber fikri mülkiyet haklarının kapsamında toplumun aleyhine, şirketlerin lehine bir genişleme vardır. Ama bu genişleme aynı zamanda kullanıcıların mülksüzleştirilmesiyle beraber gelişmektedir. Bunun örneklerine geçmeden önce mülkiyetin ne olduğunu ve dijitalleşmeyle beraber nasıl bir değişim yaşandığını tartışmak gerekiyor.

Önce mülkiyetin ne olmadığıyla başlayalım. Mülkiyet insanla nesne/kaynak arasındaki bir ilişki değildir. “A, x’e sahiptir” ifadesi mülkiyet ilişkisini tanımlamak için yetersiz kalacaktır. Mülkiyet toplumsal bir ilişkidir. Çünkü A, B’ye karşı x’e sahiptir ve A x’ten yararlanmakla kalmaz kendisi dışındakilerin x ile olan ilişkisini de kontrol eder. Bir diğer deyişle mülkiyet asıl olarak A ve B arasında bir ilişkidir. Fakat bu ilişkinin gerçekleşebilmesi için A ve B’nin x üzerindeki ilişkisi hukuksal olarak tanınmalıdır. B, A’nın izin vermediği biçimde x’e eriştiğinde bunun bir yaptırımının olması gerekir. Bunun yanında, x’e sahip olan A’nın mutlak güç sahibi olduğu yanılgısına düşülmemelidir. A, keyfi biçimde hareket edemez; B’nin de hakları vardır. Ancak her iki tarafın hakları da mutlak değildir. Haklar ve denge, sosyoekonomik koşullar ve teknolojik yeniliklerle yeniden şekillenir.

A ve B arasındaki mülkiyet ilişkisi x’in ne olduğuyla ilişkili olarak farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Perzanowski ve Schultz (2016), x’in durumuna göre mülkiyeti dörde ayırır: Gayrimenkul mülkiyeti, bireysel mülkiyet, fikri mülkiyet, maddi olmayan şeylerin mülkiyeti [1].

Mülkiyet denilince ilk akla gelen gayrimenkul mülkiyetidir. Gayrimenkul, fiziksel bir alanla tanımlanır. Deprem, toprak kayması veya nehir yatağının değişmesi gibi durumlar olmadığı sürece sabittir, bıraktığınız yerde kalır. x’in gayrimenkul olduğu durumlarda A’nın B’ye göre ilişkisi çeşitli biçimler alabilir. Gayrimenkul sahibi, toprağı kullanma, diğerlerini dışlama, satma, bağışlama veya ondan kâr elde etme hakkına sahiptir. A, x’e sadece ömrü boyunca sahip olabilir (miras bırakamaz) veya devre mülkte olduğu gibi x’i yılın belirli zamanlarında kullanabilir. Bu haklar açık uçludur ve tartışmaya açıktır. Örneğin belediyenin kat sınırlaması olabilir, dairenin işyeri olarak kullanımı yasaklanmış olabilir, arazi sahibi arazisini süpermarket yapmamak kaydıyla kullandırmak isteyebilir veya bir üniversite arazisindeki ağaçların zarar görmemesi şartıyla arazisinden yol geçmesine izin verebilir. Gayrimenkulün hem daha pahalı hem de kullanımı hakkındaki sınırlamaların açık uçlu olması nedeniyle herhangi bir satın almadan önce oldukça ayrıntılı bir araştırma yapılması gerekir. Normal vatandaşlar az sayıda gayrimenkul aldıklarından daha ince eleyip sık dokurlar.

Bireysel mülkiyette ise haklar daha nettir. A, x’e sahipse bununla ne yapacağı ve B’ye karşı hakları daha nettir. B, A’dan Mavi kazak satın aldığında A, B’ye “bunu turuncu pantolonun üstüne giyemezsin” diyemez. Bireysel mülkiyete konu nesneler gayrimenkule göre çok daha ucuzdur ve satın alma sonrası oluşan hakların sınırları daha belirlidir. Bir kitap, buzdolabı, kazak vb satın alan kişi bunu kendisi kullanabilir, satabilir, kiralayabilir, ödünç verebilir veya hediye edebilir. Satış sonrasında A’nın x üzerindeki hakları sona erdiğinden x’i satın alan kişi A’nın yerine geçer. Bireysel mülkiyet, gündelik hayatta o kadar sık deneyimlediğimiz bir ilişkidir ki okuyucu yukarıdaki örnekleri gereksiz olarak değerlendirecektir; başka türlüsünü düşünmek zaten mümkün değildir. Ama sorun da zaten bu açık seçik olan hakların kaybediliyor olmasıdır.

Fikri mülkiyette x, gayrimenkul ve bireysel mülkiyette olduğu gibi maddi bir varlığa sahip olmaması nedeniyle farklıdır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyette x maddi varlığa sahip olduğundan nesnenin ve kaynağın kullanımında kıt kaynak sorunu vardır. Gayrimenkul ve bireysel mülkiyet ilişkileri bu kıt nesne ve kaynakların kullanımını düzenler. Fikir ürünleri için kendiliğinden bir kıtlık söz konusu değildir. Fikri ürünlerinin kullanımı onları azaltmaz, tam tersine artırabilir de. Fikirlerin de bir kullanım değeri vardır; bunların artması ve yayılması arzulanır. Buna karşın, fikir ürünlerini üretenlerin bu çalışmalarının karşılığını alamazlarsa üretmeyecekleri (ya da üretemeyecekleri) savunularak asıl kıtlığın fikir ürünlerinde değil bunun üretimi için gerekli emek gücünde olduğu belirtilir. Fikir ürünlerinin bir diğer farklılığı da bir kere ifşa edildikten sonra kontrol edilmelerinin zorluğudur. Bir araziyi çitleyebilir, özel ve değerli eşyalarınızı kasaya koyabilirsiniz. Ama fikir ürünleri için böyle bir durum söz konusu değildir. Patent, telif, marka yasaları bu korumayı gerçekleştirmek için vardır. Bireysel mülkiyette A, x’i sattığında satın alan kişi A’nın yerine geçer. Fikri mülkiyette ise durum farklıdır. Bir film DVD’si satın aldığınızı varsayalım. Bu sizi filmin sahibi yapmaz; sadece filmin kaydedildiği DVD’nin sahibisinizdir. Normal şartlarda (kopyalama hakkına sahip şirket size bu yetkiyi vermemişse) bu filmi kopyalayıp dağıtamazsınız veya bir oda dolusu izleyiciye gösterim yapamazsınız. Hatta fikri mülkiyetin en saf halinde DVD’yi satın alan kişi bunu başkasına satamaz, kişisel kullanım için yedekleyemez, bir arkadaşına hediye edemez vs. Fakat fikri mülkiyet hakları, A’nın x üzerinde satış öncesinde ve sonrasında tüm haklara sahip olduğu bir ilişki değildir. A’dan x’i satın alan kişi A’nın yerine geçemese de x’i satın alan (B’) ile satın almayan (B) arasında bir fark vardır. A, x’te yayma hakkına sahiptir. Yayma hakkı, “bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, kiralamak, ödünç vermek, satışa çıkarmak veya diğer yollarla dağıtmak hakkı”dır. Yasa, x’in DVD’sini satın alan B’nin yeniden satış hakkı için şunları söylemektedir:”kiralama ve kamuya ödünç verme yetkisi eser sahibinde kalmak kaydıyla, belirli nüshaların hak sahibinin yayma hakkını kullanması sonucu mülkiyeti devredilerek ülke sınırları içinde ilk satışı veya dağıtımı yapıldıktan sonra bunların yeniden satışı eser sahibine tanınan yayma hakkını ihlal etmez” (Aksu, 2016). Bu durum, “tükenme ilkesi” olarak adlandırılır. Yasa, tükenme ilkesini tanıdığı için satın aldığımız DVD veya kitap bireysel mülkiyete göre değerlendirilebilir.

Kısacası, bir fikir ve sanat ürünündeki telif hakkı ile onun kopyasının mülkiyeti hakkında bir ayrım vardır. İnternet öncesi dönemde de radyo ve televizyon yayınları da telif haklarını etkilemiştir ama yine de asıl gelir kaynağı fiziksel kopyalar olmuştur. Reklam ve kablo aboneliği bile kopyaların önemini azaltmamıştır. “Tükenme ilkesi” ikinci el pazarını ortaya çıkarmış, ikinci el ürünler birinci el ürünlere rakip olmuş ve bu da tüketicinin lehine olmuştur. Tükenme ilkesi, kopyalama hakkına sahip şirketler için satacakları kopya sayısını azalttığı için istenmeyen bir durumdur. Dijitalleşme ile beraber eski kopya biçimlerinin yavaş yavaş ortadan kalkması yeni bir döneme kapı aralamıştır. Dijitalleşmeyle mülkiyet ilişkilerinde yaşanan dönüşüme geçmeden önce kopyalama hakkına sahip şirketlerin tükenme ilkesine düşmanlıklarının tarihte ilginç örneklerinin olduğunu belirtmek isterim. Günümüzde bazı okullar ve kurumlar, kütüphane kullanımını teşvik etmek için kütüphaneden en çok yararlananların isimlerini duyururlar. Vaktini kütüphanede geçirenlere saygı duyarız. Fakat kopyalama hakkı sahibi şirketlerin en büyük düşmanlarından biri kütüphaneler ve buralardan yararlananlardır. İnsanların yeni kitap almak yerine kütüphaneden kitap ödünç almalarını kendi işlerinin baltalanması olarak değerlendirirler. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 1931’de bir grup yayıncının “kitap ödünç verme” sorununu çözmesi için halkla ilişkilerin öncülerinden olan Edward Bernay’i tutmasıdır. Bernay, kitap ödünç alanları aşağılayan bir lakap bulma kampanyası düzenler. Yarışmayı booksneak kazanır (Önerilen diğer lakaplar book weevil, greader, libracide, booklooter, bookbum, culture vulture, bookbummer, bookaneer, biblioacquisiac ve book buzzard.)

iTunes Music Store, Bulut Bilişim ve Dijital Abonelik

Son 15 yılda içeriğe erişim biçimimizde önemli değişiklikler yaşanmıştır. İkibinli yıllara kadar kitap, müzik ve filmler elimizde tuttuğumuz, kitaplığımızda sakladığımız ve birbirimize hediye ettiğimiz fiziksel nesnelerdir ve tüketiciler, tükenme ilkesinin tanıdığı hakla hareket etmektedir. Bu bağlamda, 2003 yılında Apple’ın iTunes Music Store’ı ve yeni iş modelini duyurması bu hakka

önemli bir darbedir. İnternetten müzik eserlerini ücretsiz indirmenin oldukça yaygın olduğu bir dönemde Steve Jobs, insanların hala müzik eserleri için ödeme yapmaya gönüllü oldukları, ama birkaç hit parça için tüm albümü satın almak istemedikleri tespitini yapmaktadır. Jobs’a göre sorun insanların korsan müziğe kaymasını engelleyebilecek bir alternatifin olmamasıdır. Jobs, Müzik şirketleri ve internet kullanıcılarını ‘adil’ bir iş modelinde bir araya getirir. Jobs’a göre herkes kazanacaktır (https://tr.0wikipedia.org/wiki/İTunes_Store):

Müzik çalan insanların % 80’inin bunu istemediğine inanıyoruz, sadece yasal bir alternatif yok. Bu yüzden, ‘buna yasal bir alternatif yaratalım’ dedik. Herkes kazanır. Müzik şirketleri kazanır. Sanatçılar kazanır. Apple kazanır. Kullanıcı kazanır, çünkü daha iyi bir hizmet alır ve bir hırsız olmak zorunda değildir.

iTunes Music Store’a yalnızca Apple cihazlarından erişilebilmekte ve şarkılar başlangıçta DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ile korunmaktadır. Kullanıcılar albümün tamamını satın almadan (çoğunlukla 99 sente) tek bir müzik eserini satın alabilmektedir. Apple’ın yeni iş modeli, kendi beklentilerinin de ötesinde büyük ilgi toplar. Jobs’ın öngörüsü doğru çıkmış ve insanlar korsan müziktense dinlediği eser için para ödemeyi tercih etmiştir. Apple’ın öncülüğünü yaptığı bu iş modeli hızla yaygınlaşır. Ancak diğer yandan bireysel mülkiyet için bir dönüm noktasıdır. Artık elinizde arkadaşınıza ödünç verebileceğiniz bir DVD yoktur. Ayrıca tüketiciler DRM’li müziklerini ancak ve ancak bir Apple bilgisayarı kullandıkları sürece çalabileceklerdir. O an için ufak bir ayrıntıdır. Apple kullanıcıları bu ayrıcalıklarının keyfini sürerken DRM ile telif haklarının içerdiği bir hak ortadan kalkmaktadır (Perzanowski ve Schultz, 2016).

Dijital ürünlerde tükenme ilkesi nasıl uygulanacaktır? Fiziksel bir ürünü arkadaşınıza ödünç verdiğinizde sizde bir kopyası bulunmaz. Ama bir müzik dosyasını arkadaşınıza farklı yollarla (taşınabilir bellek, e-posta, Dropbox’a koymak vb yollarla) dosyayı kopyalayarak iletebilirsiniz. Ama her hâlükârda dosyanın telif haklarındaki tükenme ilkesine aykırı hareket etmiş olursunuz. Telif yasaları bu yeni duruma ayak uyduramadan bulut bilişimle [2] ikinci bir dönüşüm yaşanır. 160 GB diske sahip bir iPod alıp tüm müzik koleksiyonunuzu buraya aktarmanız mümkündür. Fakat bir süre sonra iPod yerini akıllı telefon, tablet ve çok amaçlı diğer mobil cihazlara bırakır. Bu cihazlarda üreticiler, yer, ağırlık ve pil ömründen tasarruf edebilmek için yüksek saklama kapasiteli ve ucuz diskler yerine daha düşük saklama kapasiteli ve yüksek fiyatlı disklere yönelmişlerdir. Bulut bilişim, depolama kapasitesi sorununu giderek yaygınlaşan yüksek hızlı mobil veri ağlardan yararlanarak çözecektir. Artık tüm dijital dosyalarımızı bulutta saklayabileceğimiz ve cihazlarımız arasında senkronize edebileceğimiz söylenmektedir (age).

iTunes Music Store’dan satın alınan bir dosya tüketicinin bilgisayarında saklanmaktadır. Elde bir kaset veya DVD yoktur, ama (kimi zaman DRM’li de olsa) bir dosya bilgisayarınızda tutulmaktadır. Bulut iş modelleri ise bunu bir adım daha öteye götürebilmenin yolunu açmıştır. Bilgisayarınızda dosya saklamanın şart olmadığı, bir film izleyeceğiniz veya müzik dinleyeceğiniz zaman buluta erişerek bunu yapabileceğiniz anlatılmaktadır. Bilgisayarınıza indirmeden kullanmayı tercih ettiğinizde dijital dosyaya gerçekten sahip olma şansınız da ortadan kalkmaktadır. Bulut sağlayıcısı şirket, çeşitli gerekçelerle dijital dosyaya erişimizi engelleyebilir veya dosyayı silebilir. Nitekim Apple Medya Hizmetleri Hüküm ve Koşulları’nda bu hak açıkça belirtilmektedir (https://www.apple.com/legal/internet-services/itunes/tr/terms.html):

“Apple size bildirimde bulunarak ya da bulunmaksızın ve dilediği zamanda Hizmetleri (ya da bunların herhangi bir parçasını ya da İçeriğini) değiştirme, geçici olarak durdurma ya da sona erdirme hakkını saklı tutar ve Apple söz konusu haklarını gerçekleştirdiğinde size ya da üçüncü taraflara karşı sorumlu olmayacaktır.” Amazon Kindle kullanıcılarının da deneyimlediği gibi sanal kitap rafınızda duran bir kitap aniden silinebilir. Bunun dışında teknik sorunlar nedeniyle dosyalara erişim olanağınızın geçici veya kalıcı olarak ortadan kalktığı durumlar da olabilmektedir. Eskiden bir kitap yıllarca saklanıp kuşaktan kuşağa aktarılabilirken şimdi kitabın raf ömrü en iyi ihtimalle şirketin ömrü kadardır. Perzanowski ve Schultz (2016), Amazon ve Apple’sız bir dünya hayal edemeyenlere Lehman Brothers, Enron ve Woolworth’ın akıbetini hatırlatmaktadır.

Telif hakları ve tükenme hakkı açısından değerlendirdiğimizde yine belirsiz bir durum vardır. Buluttaki dosyaların tekrar satışı veya ödünç verilmesi belirsizdir. Bazı durumlarda dosya bulut üzerinden kullanılabilmekte bazen de dosyanın bir kopyasının bilgisayara indirilmesi gerekmektedir. Perzanowski ve Schultz’a (2016) göre bulut farklı biçimlerde yorumlanabilir. Birincisi bulutu evinizdeki bir film makarası gibi değerlendirebilirsiniz. Salonunuzda, televizyonun sizin, ama film makarasının film şirketinin olduğu bir düzenek vardır. Filmi izlemek veya bir şarkıyı dinlemek için bir ödeme yaparsınız, ama filme sahip olamazsınız. İkincisi bulut, raflarında kitapların olduğu bir kütüphanedir ve siz kitaplardan birini ödünç alırsınız. Üçüncüsü bulut, bankada kiralık bir kasa gibidir. Şu anda yanınızda olmasa da kasanın içindekiler sizindir ve istediğiniz zaman kasadan evinize getirebilirsiniz. Her üç durum da telif hakları açısından yeni soru(n)lar yaratmaktadır. Fakat ilk iki durum abonelik üzerine kurulu yeni bir iş modeli olarak karşımıza çıkacak ve kullanıcının mülksüzleştirilmesinde üçüncü aşamaya gelinecektir.

Bulutta sakladığınız dosyaların gerçekten sahibi olamazsınız. Bazı durumlarda bu dosyaları bilgisayarınıza da kaydedebilirsiniz. Şirketler indirilen dosyaları, kullanıcı cihazlarını kontrol edebildikleri taktirde DRM ile denetleyebilmektedir. Ama bulutun asıl önemi tüketicilere akıtmalı servisleri (streaming service) tanıtarak, onları abonelik sistemlerine hazırlamak olmuştur.

Klasik abonelikte bir dergiye 2017 yılı için abone olduğunuzda 2018 yılında aboneliğinizi yenilemeseniz de 2017 yılına ait sayılar elinizdedir ve kimse bu hakkınızı elinizden alamaz. Akıtmalı abonelik servislerinde ise aboneliğinizi yenilemediğinizde haklarınızı kaybedersiniz. Buna rağmen, tüketicilere sunduğu avantajlar nedeniyle bu dezavantajlar atlanmaktadır. Abonelik servisleri satın almayla karşılaştırıldığında daha makul bir ücret talep etmekte ve çok sayıda içerik arasından seçim yapabilme olanağı sunmaktadır. Şirketler için oldukça kârlı bir iş modelidir. Farklı müşterilere farklı fiyatlandırma yapabilmektedirler. Yeni iş modelinin önceki dönemlerden en büyük farkı da şirketlerin servisi kullananlar hakkında çok ayrıntılı bilgiye sahip olmalarıdır. Bu da şirketlerin daha hedefli reklamlar yapabilmelerini sağlamaktadır. Akıtmalı servisin kopyalanması ve çoğaltılması olanaksız olmasa da daha zordur. Servis aboneliği kitap ve DVD almayla kıyaslandığında çok daha ucuz görünmektedir. Ama elde satılabilecek bir kopyanın bulunamaması birinci el satışlara rakip olabilecek ikinci el piyasasını da yok etmektedir.

Mülkiyet ilişkilerindeki bu değişim iki önemli araçla gerçekleştirilmiştir: Lisanslar ve DRM.

Okunmayan ve Anlaşılamayan Lisanslar

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların nasıl bir dünya yarattığını göstermek amacıyla almak istediğimiz 100 dolarlık bir şapkanın üzerinde aşağıdaki uyarıyı gördüğümüzde ne yapacağımızı hayal etmemizi ister:

BU ŞAPKA LİSANSLANMIŞ, SATILMAMIŞTIR. ÜZERİNDEKİ ÜCRETİ ÖDEDİĞİNİZDE BU ŞAPKAYI İSTEDİĞİNİZ SIKLIKTA GİYME HAKKINA SAHİPSİNİZ. ŞAPKAYI SÜRESİZ OLARAK ELİNİZDE BULUNDURABİLİRSİNİZ ANCAK ÜRETİCİNİN AÇIK İZNİ OLMAKSIZIN ONU YENİDEN SATMA, ÖDÜNÇ VERME VEYA BAŞKA BİR ŞEKİLDE AKTARMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİNİZ.

Bu mesajı nasıl yorumlayabiliriz? Birincisi, şapka sahibi, şapkaya 100 dolar vermemize rağmen onun sahibi olmadığımızı vurgulamak istemiş olabilir. Onu sadece elimizde bulundurma ve kullanma hakkına sahibiz. İkinci yorum, mülkiyet yasalarının bize tanıdığı hakla onu satabileceğimiz ama bu satışın üreticiye ispatlanabilir bir zararı olduğunda üreticinin zararını karşılamak zorunda olduğumuzdur. Üçüncüsü, uyarının yasal bir belge niteliğine sahip olmadığıdır. Amaç sadece bazı alıcıların gözünü korkutarak şapkayı ödünç vermelerini veya satmalarını engellemektir. Ama yasal olarak hiçbir zorlayıcılığı yoktur.

Bu yorumlardan herhangi biri doğru olabilir. Satış görevlisinden daha ayrıntılı bir açıklama isteyebilir veya böyle alengirli bir alışverişe hiç girmek istemeyebiliriz. Lisans, kişi ve kuruluşlara normal şartlarda sahip olunmayan bir hakkı verir. Örneğin sürücü lisansı, bize trafik araçlarını kullanma hakkı verir. Ama dijital ürünleri kullanırken “Kabul Ediyorum” deyip geçtiğimiz birçok lisans tüketiciye bir hak tanımlamaz, yasalarca verilmiş bir hakkı keyfi olarak sınırlar. Örneğin, özgür yazılım projelerinde kullanılan GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı), yazılım sahibi bazı şartlar öne sürerek telif haklarının kendisine tanıdığı hakları kullanıcıya verdiğini belirtir. Özel mülkiyetli yazılımlarda ise lisans, telif haklarının tanımladığı bazı hakların geri alınması için vardır.

Lisanslar çoğunlukla okunmaz; 99 sentlik bir şarkı için iTunes’un Macbeth’ten uzun kullanım şartlarını okumak pek akıllıca değildir. PayPal’inki ise Hamlet’ten de fazladır. Bu lisansların uzunlukları bir yana anlaşılmaları da zordur. Çünkü şirketin yasal haklarını tanımlayan lisanslar sıradan insanların anlaması için yazılmış basit metinler değildir. Çoğu zaman karşımıza uzunca ve anlaşılmaz bir metin çıkar; ya lisansı kabul edip yolumuza devam ederiz ya da reddedip işlemden vazgeçeriz. Başka seçeneğimiz yoktur. Lisansların uzunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında bunu okuyup anlamanın da bir maliyeti olacağından kabul ettiğimizi belirtip geçeriz. Casus yazılımlara karşı yazılım üreten PC Pitstop adlı şirket EULA’sındaki (End User License Agreement – Son Kullanıcı Lisans Sözleşmesi) bir cümlenin farkına varan ve kendisine e-postayla bunu bildirecek ilk kullanıcıya 1000 dolarlık bir ödül vereceğini yazar. Beklenen e-posta ancak dört ay sonra, yazılım 3000’den fazla indirildikten sonra gelir!

Lisanslamanın öncüsü IBM’dir. Telif hakkı ve patentlerin henüz zayıf olduğu bir dönemde bu yolu tercih etmesi anlaşılır bir durumdur. Fakat lisanslama yazılımı belirsizlik ve ihlallere karşı korumaktan çok yazılımın sonraki kullanımlarını kontrol edebilmek ve rekabeti azaltmak için kullanılmaktadır. Kitap, film ve müzik endüstrisi de yıllardır bunu arzulamış ama başarılı olamamıştır. Şimdi şirketler dijital kitapların ödünç verilme sayısını kısıtlayarak kütüphanelerden adeta intikam almaktadır. Örneğin bu sınır yirmiyse yirminci ödünç verme işleminden sonra kütüphanenin aynı kitaba tekrar ödeme yapması gerekmektedir. Böylece kütüphanelerin, bilgi birikimini gelecek kuşaklara aktarabilme misyonu da yok edilmektedir. Artık herhangi bir kitap sansür veya ekonomik gerekçelerle kütüphanelerden silinebilir, o kitap hiç yayınlanmamış gibi davranılabilir. Daha da kötüsü bu tip lisanslar dijital kitap, film ve müzikle sınırlı değildir; son yıllarda evlerde kullanılan cihazlarda, tüketici elektroniğinde, tarım makinelerinde, kısaca bilgisayar içeren ya da bilgisayarlaşan her alanda karşımıza çıkmaktadır.

Perzanowski ve Schultz (2016) lisansların taraflar arasında yapılan bir sözleşme veya mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebileceğini belirtmektedir. Mahkemeler, hemen onaylayıp geçtiğimiz lisansları sözleşme olarak değerlendirmeye meyillidir. Fakat insanlar neyi imzaladıklarını bilebildiklerinde sözleşmenin bir anlamı vardır. Lisanslar, iki tarafın özgür iradesiyle imzalanan sözleşmeler değildir. Kopyalama hakkı sahibinin dayattığı kısıtlamalardır. Lisansları, mülkiyet ilişkileri çerçevesinde değerlendirdiğimizde, lisansların GPL’de olduğu gibi önceden tanımlanmış mülkiyet haklarına dayanması gerektiği ortaya çıkar. Geçerli bir lisansın ortaya konabilmesi için kimin neye sahip olduğuna önceden karar verilmesi gerekir.

Kopyalama hakkı sahibi, ürünü kendine saklayabilir, kiralayabilir veya satabilir. Eğer bir servis, abonelik olarak ilan edilmişse yapacak bir şey yoktur. Fakat reklamlar çoğu zaman aboneliği bir satış gibi göstermekte, kimin neye sahip olduğu belirsiz bırakılmakta, lisanstaki satır aralarında alıcının haklarını kısıtlamaktadır. Yapılan araştırmalar alıcının dijital bir ürünü gerçekten satın almadığını fark ettiğinde başka türlü davranmaya eğilimli olduğunu göstermektedir (age).

DRM (Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi)

DRM, dijital içeriğin satış sonrasında da kullanımını kısıtlamayı ya da kontrol etmeyi hedefleyen teknolojilerin genel adıdır. Garip bir güvenlik aracıdır. Evinizdeki kilit, değerli eşyalarınızı dışarıdakilerden korur. DRM ise içeridekilere karşı bir korumadır. Çünkü kullandığınız şeyin gerçekten sizin olmadığı iddiasını taşır.

Dijitalleşme öncesinde ortaya çıkan VCR (videocassette recorder – video kaydedici) teknolojisi tüketiciyi güçlendiren, kopyalama hakkı sahibi şirketlerin tüketici üzerindeki baskısını zayıflatan bir gelişmedir. Bu nedenle Universal, Sony’yi korsan kullanıma yol açmakla suçlamıştır. Sony ise geliştirdiği teknolojinin korsanlık için kullanılabileceği gibi meşru amaçlar için de kullanılabileceğini savunur. Mahkeme, Sony’nin savunmasını haklı bulur ve stüdyoların VCR teknolojisini kontrol altına alma talebini geri çevirir. Bu karar, yalnız Sony için değil, tüketiciler için de önemlidir. Çünkü VCR’de yapılmak istenen tüketicilerin evlerinde gözetlenmesidir.

Hollywood, VCR olayından dersini almıştır. DVD teknolojisinin geliştirilmesine en başından müdahil olur ve CSS koduyla izinsiz kopyalamanın önüne geçmeyi dener. Cihazlarımızın izinsiz film oynatımlara karşı kontrol altına alınması için büyük çaba gösterir. Ama her DRM, er ya da geç, kırılmaya mahkumdur. DRM’li bir sistemi kırmak zordur; bunu ancak en ileri düzeydeki kullanıcılar başarabilecektir. Ama bir hacker DRM’nin açıklarını keşfettiğinde bu bilgi hızla yayılmaktadır ve kırma işlemini kolaylaştıran araçlar teknik bilgisi daha az olan kullanıcılara da ulaşmaktadır. Bu nedenle DRM tek başına yeterli olmayacak, hem hackerların hem de onların açtığı gedikten ilerleyen diğer tüketicilerin durdurulabilmesi için yasalarla kontrol altına alınmaları, tersine mühendisliğin yasadışı ilan edilmesi gerekecektir.

DRM tüketicilerin güvenliğini de tehlikeye atmaktadır. VCR tartışmasında iyi adam olan Sony, bu sefer kötü adamdır. CD’lerinin kopyalanmasını engellemek için kullanıcıların bilgisayarına, onların haberi olmadan bir rootkit yazılımı kurmayı dener. Sony, rootkit yazılımıyla kullanıcıların CD kopyalamasını engelleyebileceğini düşünmektedir. İzinsiz kurduğu rootkit, başında $sys$ ile başlayan her dosya ve süreci bilgisayar kullanıcılarından gizlemektedir. Sony kendi mülkiyet hakkını korumak için açtığı arka kapıyla büyük bir güvenlik açığına neden olur; herhangi bir saldırganın aynı açığı kullanmasının önünde bir engel yoktur. Bu fark edildiğinde ise yaptığını “insanlar rootkit’in ne olduğunu bile bilmiyor, neden buna takılsınlar ki?” diyerek örtbas etmek ister. Fakat tepkiler dinmeyince CD’lerini geri çağırmak zorunda kalmıştır. Sony, DRM’ye başvuran birçok şirketin yaptığı gibi, insanlardan kendi mülkiyet haklarına saygı göstermesini isterken izinsiz olarak onların bilgisayarına girmiş, güvenliklerini tehlikeye atmış ve mahremiyetlerine zarar vermiştir (age).

Lisanslar, DRM ve Gündelik Hayati [3]

Edison’un İki Davası

ABD’de fikri mülkiyet haklarının gelişimi üzerine bir film çekilse filmin baş kötülerinden biri sanırım Thomas Edison olurdu. Edison defalarca yasal boşluklardan yararlanmaya çalışarak her fırsatta rakiplerini saf dışı bırakmak istemiştir. Bazen bunda başarılı olmuş bazen de mahkemeler Edison’un hırslarına geçit vermemiştir. Edison’un en ilginç ve öğretici davalarından ikisi tükenme ilkesi üzerinedir. Doğru akımı destekleyen Edison ile Nikola Tesla’nın alternatif akımına yatırım yapan milyoner George Westinghouse arasında bir mücadele vardır. Edison, alternatif akımın tehlikelerini öne çıkararak doğru akımı teşvik etmek istemektedir. Alternatif akımın elektrikli sandalyede kullanılacağını öğrenmesi ile alternatif akımın tehlikesini anlatmak için eşsiz bir fırsat yakalamıştır: Alternatif akım, öldüren teknoloji!

Westinghouse, patentlerinin elektrikli sandalyede kullanılmasına izin vermez. Fakat Edison’un adamları, alternatif akımın kullanıldığı dinamoların satışından sonra patent sahibinin hakkının tükendiğini, satın alınan bireysel mülkiyetindeki dinamoların kullanımına karışamayacağını savunur ve tarihteki ilk üç elektrikli sandalye Westinghouse’un patentleriyle yapılır. Böylece Edison alternatif akımın insanları öldürdüğünü söylemeye devam eder.

Edison ikinci macerasında ise tükenme ilkesinin karşısında yer almaktadır. Edison’un film projektörü yaygın olarak kullanılmaktadır. Projektör piyasasının doymasından sonra Edison patenti yine kendisine ait olan film makaralarının satışının daha kazançlı olacağını fark eder. Projektöre, kendi film makaraları dışında bir makara kullanamayacağını yazar. Edison’un film makaralarındaki patenti biter bitmez tüketiciler kendi makaralarını yapar. Edison bunun üzerine projektördeki uyarıyı göstererek sadece kendisinin uygun gördüğü (kendi) makaraların kullanılabileceğini iddia eder. Mahkeme, yine tükenme ilkesine göre Edison’un itirazını reddeder ve tarihe de bir not düşer: Patent yasasının amacı bilimin ve yararlı zanaatin ilerlemesini desteklemektedir; patent sahiplerine özel servet sağlamak değil.

Fikri Mülkiyet, Bireysel Mülkiyete Karşı

Şirketler hiçbir zaman pes etmezler. Ama mahkemeler, Edison’dan sonra da uzunca bir süre bireysel mülkiyet lehine benzer kararlar vermeye devam ederler. Özellikle elektronik şirketleri DRM’i her fırsatta kullanmaya çalışmaktadır. Temel stratejileri, Edison’un film makarasındakiyle aynıdır: Bir ürünü sattıktan sonra, tüketicilerin onunla ilgili olabilecek parçalar için de kendilerine gelmelerini sağlamak.

Bu stratejiye başvuran şirketlerden biri de garaj kapısı açacağı üreten Chamberlain’dir. Uzaktan kumandasını kaybeden veya birden fazla arabası olan tüketiciler ek uzaktan kumandayı Chamberlain’den satın almak zorundadır. Skylink ise asıl üretici firmalardan çok daha ucuza yedek uzaktan kumanda satan bir şirkettir. Chamberlain, uzaktan kumandalarının yalnızca kendisinden satın alınmasını sağlamak için, kapı açılmadan önce kumandanın kapıya bir kod göndermesini sağlayan bir DRM tasarlar. Skylink bu kodu çözerek, Chamberlain için uzaktan kumanda üretmeye devam eder. 2002 yılında Chamberlain, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle mahkemeye gider. Mahkeme, tüketicinin Chamberlain’den bir garaj kapısı açacağı satın aldığını ve bunun tüm kullanım haklarına sahip olduğununu belirterek Chamberlain’in başvurusunu reddeder.

Yazıcı kullanıcılarının en büyük sorunlarından biri kartuş bittiğinde doldurulan kartuşların çok pahalı olması ve doldurulduğunda tam verim alınamamasıdır. Kartuş satışı, yazıcı satıcıları için önemli bir gelir kaynağıdır. SCC (Static Control Components, Inc) adlı şirket, Lexmark’a uygun, daha ucuz kartuşlar ürettiğinde Lexmark, DRM’e başvurarak yazıcılarının Lexmark dışındaki kartuşlarla çalışmasını engeller. Lexmark, Edison’un bir zamanlar projektör üzerindeki bir uyarıyla yapmak istediğini teknik olarak gerçekleştirmiştir. Buna karşı SCC, ters mühendislikle DRM’i atlatmayı başarır ve Lexmark yazıcılarla uyumlu kartuşlar satmaya devam eder. DRM’sinin kırılması üzerine Lexmark mahkemeye gider. Mahkeme 2004 yılındaki kararında davayı fikri mülkiyet değil bireysel mülkiyet kapsamında değerlendirir ve “bir Lexmark yazıcı alan tüketici içindeki yazılımla beraber yazıcının kullanım hakkına sahiptir” der.

Bizim Olmayan Nesnelerin İnterneti

Mahkemelerin bireysel mülkiyetten yana olan bu kararlarına rağmen tüketicinin satış sonrasında kısıtlanmasında büyük artış vardır. Dijital kitap, müzik ve filmdeki lisans ve DRM stratejisi, günümüzün bilgisayarlaşan nesnelerine uyarlandığında daha büyük bir tehlike ortaya çıkmaktadır. Etrafımızı bizim olmayan nesnelerin interneti ile sarılmaktadır. Son birkaç yıldaki örnekler önemli dersler içermektedir.

Revolv adlı dağıtım kutusu (hub) çeşitli uygulama ve ev otomasyon sistemlerini kontrol etmek amacıyla geliştirilmiş bir cihazdır. Bir internet bağlantısıyla, evin güvenlik sistemleri, garaj kapıları ve eğlence sistemlerini kontrol edilebilmektedir. Cihazlar 300 dolara, güncellemeler ve yeni özellikler için ömür boyu abonelik vaadiyle satılmaktadır. Revolv Hub’ı üreten şirket 2014 yılında Google’ın nesnelerin interneti şirketi, Nest tarafından satın alınır. Nest, 2016 yılının nisan ayında Revolv’u artık desteklemeyeceğini ve yazılımla çalışan uzaktan kumandalarını çalışamaz hale getireceklerini duyurur. 15 Mayıs’taki yazılım güncellemesiyle Revolv uygulaması artık açılmamakta ve dağıtım kutusu çalışmamaktadır (http://www.businessinsider.com/revolv-smart-home-hubs-lifetime-subscription-bricked-nest-google-alphabet-internet-of-things-2016-4). Şirketler iflas edebilir veya belirli bir sektörden çekilebilir. Bunun satın aldığınız ürünü etkilememesi gerekir. Ama dijital nesnelerde yazılıma sahip olunmadığında satın aldıklarınız da şirketle beraber batıp gider. Lisanslar iki taraflı sözleşmeler olsaydı Google böyle bir karar veremeyecekti. Perzanowski ve Schultz (2016) ileride Google’dan araba satın alırken tekrar düşünmemizi öneriyor!

Ama Google’a da haksızlık etmemek gerekir, bu stratejisinde yalnız değildir. Meşhur traktör üreticisi John Deere’ın yeni traktörleri, motorun çalışmasından kol dayama yerine kadar traktörün çeşitli fonksiyonlarını kontrol edebilen en az sekiz yazılım ve donanım bileşeni içermektedir. Geçmişte, traktörlerin tamamen mekanik olduğu zamanlarda çiftçiler ihtiyaç halinde bakım, parça değiştirme ve tamir işlerini kısmen veya tamamen kendileri de yapabilmekteydi. Şimdi ise traktörleriyle aralarında bir yazılım katmanı vardır ve daha önce kendilerinin veya yakınlarındaki tamircilerin yaptığı işlemler için John Deere’nin yetkilendirildiği servislere gitmeleri gerekmektedir. Yüksek soğutma suyu sıcaklığından düzgün çalışmayan frene veya basit bir koltuk arızasına kadar Deere’e başvurmak ve yüksek paralar ödemek zorunda bırakılırlar. Çiftçiler bunun üzerine Telif Hakları Bürosu’na başvurarak kendi traktörlerini onarma, iyileştirme ve değiştirme hakkı talep ederler. John Deere, sorun ne kadar basit olursa olsun çiftçilerin dijital kaputu açmaya haklarının olmadığını, lisans sözleşmesi gereği sadece traktöre fiziksel olarak sahibi olduklarını ama yazılıma herhangi bir biçimde müdahale etme haklarının olmadığı yanıtını verir. John Deere böylece hem traktörlerinin fiyatını efektif olarak yükseltmiş olmakta hem de tamir sektörüne yaşama alanı vermemektedir (https://modernfarmer.com/2016/07/right-to-repair/). Perzanowski ve Schultz (2016), benzer sorunun nesnelerin internetine de içsel olduğunu belirtmektedir. Birçok durumda nesneleri dijitalleştiren yazılım ve nesneyi satın aldığımızda bu yazılıma da sahip olup olmadığımız sıklıkla ihmal edilen bir konudur.

Ferrari, Ford, General Motors ve Mercedes-Benz gibi ünlü otomobil üreticileri de John Deere’le aynı çizgidedir. Aracın sahipliğiyle yazılımın sahipliğinin karıştırılmaması gerektiği, şirketin yazılımın tek sahibi olduğu öne sürmektedirler. Ayrıca lisanslarında otomobildeki yazılımlara (uzaktan erişim de dahil) her türlü müdahale hakkına sahip oldukları da belirtilmektedir. Aracınızdaki yazılımlar güncellenebilir veya araçtaki dijital veri rızanıza gerek kalmadan silinebilir. Daha da kötüsü aracınız hiçbir mekanik arızası olmadığı halde çalışmayabilir. Kızını doktora yetiştirmeye çalışan Mary Bolender’in başına geldiği gibi araba taksitini üç gün geciktirdiğinizde aracınızın çalışması, ona en ihtiyaç duyduğunuz anda içindeki yazılımla engellenecektir (https://dealbook.nytimes.com/2014/09/24/miss-a-payment-good-luck-moving-that-car).

Bu örneklerden de görülebileceği gibi nesnelerin internetinde çalışan yazılıma sahip olmadığımızda çoğu insanın korktuğu yapay zekalı robotların saldırısından daha tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalırız. Etrafımız bizim olmayan nesnelerle sarıldığında şirketler ilişkilerimizin kontrolünü de ele geçirmektedir. Nesnelerin internetini anlatmak için sık sık başvurulan akıllı buzdolabımız geleceğimize sahip çıkamazsak ne yiyeceğimiz konusunda da belirleyici olacak. Bu gücün, bizi daha sağlıklı beslenmeye yöneltmek amacıyla kullanılmayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek…

Alternatif?

Dana Lewis ve kocasının yaptıkları, kullanıcılar ellerindeki nesnelerin gerçekten sahibi olduğunda neler yapılabileceğini göstermektedir. Lewis, Seattle’da glikoz monitörüne bağlı yaşayan bir şeker hastasıdır. Elinde taşıdığı kablosuz cihaz Lewis’in kan şekeri çok düştüğünde ya da yükseldiğinde uyarmaktadır. Lewis, uyarı sesini duyamadığından eşiyle beraber programı değiştirerek daha yüksek sesle uyarı vermesini ve sonrasında da bu bilginin diğer mobil cihazlara ulaştırılmasını sağlarlar. Bundan sonra Lewis’in insulin rejimine yoğunlaşırlar. Normal şartlarda hastalar insulin düzeylerini elle düzenlemektedir. Ellerindeki verileri analiz ederek geliştirdikleri algoritmayla insulin düzeyinin ayarlanmasını otomatize etmeyi başarırlar. Ayrıca Lewis’in 30, 60 ve hatta 90 dakika sonraki insulin ihtiyacı tahmin edilebilmektedir. Hatta şimdilerde bu süreci tamamen otomatize etmek için yapay bir pankreas geliştirmeyi de düşünmekteler. Kullanıcılar nesnelerin gerçekten sahibi olduklarında yapabileceklerinin sınırı yoktur: nesneleri istedikleri gibi değiştirebilir, ihtiyaçlarına uyarlayabilir ve yenilikçi çözümler geliştirebilirler.

Sonuç

Son yıllarda ücretlerdeki düşüş ve işsizlik insanları farklı seçeneklere yöneltiyor. Perzanowski ve Schultz’un (2016) belirttiği gibi insanlar alım güçleri düştüğü için Uber gibi alternatifler cazip geliyor. Netflix ve Spotify için de durumun pek farklı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla, “müzik eserlerine sahip olmak her zaman iyidir, abonelik her zaman kötüdür” diyerek kestirip atamayız. Ama tüketicilerin, yaptıkları işlemler hakkında bilgilendirilmesi, kabul ettiği sözleşmenin (reklamlarda Buy! yazmasına rağmen) bir abonelik sözleşmesi olduğunu bilmesi lazım. Ayrıca, insanların birbirleriyle paylaşabileceği bireysel mülkiyetinin olmaması kültürel yapıda önemli değişimlere neden olabilir.

En önemlisi de “dijital bir nesne satın aldığınızda, neyi satın olmuş oluyoruz?” sorusunun net olarak yanıtlanması gerekiyor. Lambalarımız, termostatımız, fırınımız, kahve makinemiz, buzdolabımız elimizden uçup gidiyor. Bizim olmayan nesnelerin internetinde ve dijitalleşen nesnelerde şirketlerin temel tezi nesneyi sattıkları, ama yazılımı satmadıkları.

O zaman yazılımı ve onun ürettiği veriyi de talep etmek gerekiyor…

Notlar:

[1] İlk üçü arasındaki ayrım dijitalleşmeyle yaşanan değişimin anlaşılabilmesi için önemlidir. Dördüncüsü, güvenlik, taksi plakası ve hükümet tarafından tanınan bir işi yapabilme lisanslarında olduğu gibi fiziksel bir varlığı olmayan, ama fikri mülkiyet kapsamına alınamayacak alanları kapsamaktadır.

[2] Bulut bilişim, TSE’nin tanımına göre “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türüdür.”

[3] Buradaki örnekler, Perzanowski ve Schultz’dan (2016) alınmıştır.

Kaynaklar

Aksu, M. (2016). İnternet Üzeri̇nden Yayılan Eserlerde Tükenme İlkesi̇? (Di̇ji̇tal Tükenme İlkesi̇?). Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi, 2(1).

Geray, H. İletişim, İktisat ve Kamusal Düzenleme Üzerine, İletişim Ağlarının Ekonomisi, Der: Başaran F. ve Geray H., Ankara: Ütopya, 2016.

Morris, D. (2014). Sağlık Hizmetlerinde Topyekun Reform Nasıl Kazanılır?, J. Walljasper, Müştereklerimiz: Paylaştığımız Herşey, Metis Yayınları

Perzanowski, A. ve Schultz, J. (2016). The end of ownership: Personal property in the digital economy. MIT Press.

 

 

23 Kasım 2017

Posted In: Açık Standartlar, Apple, Bulut Bilişim, dijital abonelik, dijitalleşme, DRM, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, güvenlik, iTunes, lisanslar, mülkiyet, mülksüzleştirme, nesnelerin interneti, Netflix, özel mülkiyetli yazılım, Özgür yazılım, Patent, sahipli yazılım, Spotify, Teknoloji Tarihi, Telif, tükenme ilkesi

İnternet ve Politika

İnternet, bir mücadele alanıdır ve mücadele içinde sürekli yeniden üretilir. Şirketler, internetteki ilişkilerin metalaşmasını arzulamaktadır. Kendileri bu yönde sınırsız hareket ederken internet kullanıcılarının hareketlerinin sınırlanması için lobi faaliyetleri yürütürler. Hükümetler, diğer iletişim araçlarında olduğu gibi tamamen kontrol edebilecekleri bir internet için uğraşmaktadır. Ayrıca ABD, internetteki hegemonyasını devam ettirmek isterken diğer ülkeler buna son vermek için çeşitli girişimlerde bulunmakta ve ABD kökenli şirketlere karşı kendi şirketlerini desteklemektedir. Bireylerin geliştirdiği uygulamalar (vikiler, portal yazılımları, sosyal ağlar, bitcoin vb) internette yeni ufuklar açmıştır. Hükümet dışı uluslararası örgütler ve sivil toplum örgütleri internete yönelik düzenlemelerde kamuoyu oluşturarak internetin yeniden üretiminde belirleyici olabilmektedir.

Bunun yanında toplumun farklı kesimlerinin internet hakkındaki düşünceleri de çelişmektedir. İyimserler, onun toplumu demokratikleştireceğini, yeni “bahar”ların önünü açacağını düşünmektedir. İnternete şüpheyle yaklaşanlar ise internetin hükümetlerin ve şirketlerin gözetim aygıtı haline geldiğini savunmaktadır. Bir taraf internetin kontrol edilemez ve adem-i merkeziyetçi yapısına diğer taraf da artan kontrol mekanizmalarına işaret etmektedir. Aslında merkezi kontrol, internetin ilk günlerinden beri vardır. Fakat bu kontrol, hükümetler ya da şirketler tarafından değil internetin oluşumunda yer almış kişiler ve örgütler tarafından gerçekleştirilmektedir. Yazının devamında da tartışılacağı gibi eşgüdüm için merkezi kontrolün gerekli olduğu durumlar olabilmektedir. Sorun, kontrolün varlığı değil, kimin ve nasıl kontrol ettiğidir. Günümüzde bu kontrolü, hükümetler ve şirketler lehine artırma girişimleri vardır. Bu girişimler, uluslararası yasalarla yapıldığında sürece müdahale her zaman kolay olmamasına karşın daha geniş kesimlerce anlaşılabilmekte ve tartışılabilmektedir. Söz konusu teknolojik düzenlemeler olduğunda ise tartışma tekniğin nesnel örtüsünün altında saklanmaktadır. İddia bir politikacıdan geldiğinde, örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan “4G ile vakit kaybetmeden 5G’ye geçmeliyiz” dediğinde bunun ağırlıklı olarak (ya da tamamen) politik bir tercih olduğu hemen fark edilir. Ama mühendislerin ve bilim insanlarının teknoloji hakkında yaptıkları açıklamalar ve toplumu belirli bir teknolojiye ikna etme çabaları nesnel ve tarafsız değerlendirmelerin bir sonucu olarak algılanır; bir teknoloji “bilimsel olarak öyle olması gerektiği için öyle olmuştur.”

Ancak teknoloji tarafsız değildir. Onu tasarlayanların ve tasarımına etkide bulunanların niyetlerini ve değerlerini içerir. İnternet gibi henüz sınırları tam olarak kalın çizgilerle çizilmemiş teknolojiler gelişime ve müdahaleye daha açıktır. Bu nedenle, internetin yapısı hakkında bir değerlendirme yaparken onun sürekli değiştiğini dikkate almak gerekir. Kritik noktalarda atılacak adımlar veya tasarımda öne çıkan tercihler interneti şimdikinden çok farklı bir yere sürükleyebilir. İnternetin mimarisindeki bir değişim internetteki güç dengelerini de altüst edecektir.

İnternetin mimarisi üzerindeki mücadele başlıca üç alanda gerçekleşmektedir. Birinci alan, internetteki teknik standartların oluşturulmasıdır. Bilgisayarlar arasında bilgi belirli standartlara göre akar ya da sınırlanır. “Enformasyon, özgür olmak ister” diye söylense de enformasyon standartların izin verdiği ölçüde özgür olabilir. Mahremiyet, fikri mülkiyet ve ifade özgürlüğü kabul edilen standartlar çerçevesinde farklılaşabilir. İkinci alan ise kaynakların nasıl paylaştırılıp yönetileceğidir. Yeni teknolojiler, geliştirilen teknolojiden türeyen kaynaklar yaratırlar. Örneğin, elektronik haberleşme hizmeti sunabilmek için adınıza tahsis edilmiş bir frekans bandına gerek vardır. İnternette var olabilmek için de özel bir (IP) adresimiz (ör. 159.253.42.233), sitemize web tarayıcıdan rahatça erişilebilsin diye bir alan adımız (ör. bilimvegelecek.com.tr) olmalıdır. 1998 yılında kurulan ICANN ( Internet Corporation for Assigned Names and Numbers – İnternet Tahsisli Sayılar ve İsimler Kurumu) “internet alan adları sisteminin teknik yönetimini, IP adres alanlarının tahsisini, protokol parametrelerinin belirlenmesini ve internet ana servis sağlayıcı (root server) sisteminin idaresini koordine etmekle görevlendirilmiş” ABD’li bir kuruluştur. Sınırlı sayıda olan IP adreslerinin adil ve eşgüdüm içinde dağıtılması gerekmektedir. Üçüncü alan ise internete dair politikaların belirlenmesi, uygulanması ve anlaşmazlıkların çözümüdür. Örneğin, internetin güvenlik politikaların oluşturulmasında (özellikle 11 Eylül sonrasında) hükümetler kadar interneti daha güvenli ve cazip bir alışveriş merkezi haline getirmek isteyen şirketlerin de payı vardır. Güvenlik için atılan adımlar ifade özgürlüğü ve mahremiyet açısından bir tehdit oluşturabilmektedir.

Şirketlerin ve hükümetlerin keskin hamleler yaptığı bu oyunda bizim için en doğru adım, oyuna dahil olabilmemiz için açık standartların savunulması olacaktır. Standart, iletişimin tarafların kabul ettiği belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşmesini sağlar. Bu durumda, kuralları kimin koyduğunun ve bunu nasıl yaptığının sorgulanması gerekir. Bir standardı açık olarak nitelendirebilmek için en başta standart oluşum süreçleri şeffaf olmalıdır :

1. Sürece katılanların kimlikleri bilinmelidir.
2. Dışarıdan alınan fonlar varsa açıklanmalıdır.
3. Süreçte yer alanlar, üye oldukları örgütleri ya da çalıştıkları şirketleri saklamamalıdır.
4. Standart seçiminin nasıl yapıldığı (oy birliği, oy çokluğu veya başka bir yöntem) paylaşılmalıdır.
5. Standart fikri mülkiyet içeriyorsa bu durum belirtilmelidir.
6. Toplantılardan çıkan sonuçlar kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Ayrıca standart oluşum sürecine isteyen herkese katkıda bulunabilmeli ve süreci takip edebilmelidir. Standart açık olduğunda, toplumun farklı kesimlerinin standarda kendi değerleri ve çıkarları doğrultusunda müdahale edebilmesinin önü açılmaktadır.
Bu bağlamda, IP (İnternet Protokolü) tartışmaları, internetteki mücadeleyi, mücadelenin taraflarını ve internetin yapısına etkisini göstermesi açısından son derece öğreticidir. Sadece teknik olarak görünen bir olgu altında politik mücadeleleri barındırmaktadır.

IP Nedir?

IP (İnternet Protokolü), bilişim teknolojilerinde yer alan binlerce standarttan biridir. Ancak alternatifinin olmaması nedeniyle kritik bir standarttır. IP bilgisayarlar arası iletişimde paketi parçalar ve hedef bilgisayara gönderir. Bu iletişimde yer alan bilgisayarların bir IP adresinin olması gerekmektedir. İnternette aynı anda, aynı IP adresine sahip iki bilgisayar olamaz. IP adresi, 32 bitten oluşur ve 8 bitten oluşan 4 parçaya bölünür (ör: 10011111 11111101 00101010 11101001). IP adresini okurken (ya da yazarken) her 8 biti ondalık sisteme çeviririz (ör: 159.253.42.233). Teorik olarak bir IP adresi 4294967296 farklı değer alabilmesine rağmen bu adreslerin bir kısmı özel ağlar ve çoklu gönderim için ayrıldığından kullanılabilir IP adresi sayısı daha azdır.

Hala yaygın olarak kullanmakta olduğumuz IP’nin dördüncü sürümüdür ve IPv4 olarak gösterilir. Aslında IP’nin öncesinde başka bir sürümü yoktur. Daha önce TCP’ye (Transmission Control Protocol) bağlı bir protokol olması ve TCP’nin de üç eski sürümü olması nedeniyle IPv4 olarak adlandırılmıştır.

IPv4 adresleri kıt bir kaynaktır ve kullanılan protokolün tasarlandığı yıllarda internetin bu kadar hızlı yaygınlaşacağı öngörülememiştir. 1981’de internete bağlı bilgisayar sayısı sadece 213’ken 1989’da 159000 olmuş ve bu beklenmedik artış 1990’larda “IP kıtlığı” tartışmasını başlatmıştır:

Yıl Bilgisayar Sayısı
1981 213
1982 235
1983 562
1984 1024
1985 1961
1986 5089
1987 28174
1988 56000
1989 159000

Sorun sadece artan bilgisayar sayısından kaynaklanmamaktadır. IPV4’te kullanılan sınıflandırma sistemi de IP adreslerinin adaletsiz dağılımına neden olmuştur. Ülkelerdeki adres sisteminin (il, ilçe, semt, sokak, bina numarası, ev numarası) postaların dağıtımında sağladığı kolaylık dikkate alınarak aynı yöntemin internette de uygulanabileceği ve bir kuruluşun IP adreslerini aynı blok içinde kümeleyerek iletişimin daha verimli düzenlenebileceği hesaplanmıştır.

Bir IP adresini dört bölüm halinde düşünürsek A sınıfı IP adreslerinde adresin birinci kısmı 1 ile 126 arasında bir değer alabilir. Örneğin, bir kuruluşun A sınıfı bir adresi varsa ve değeri 9 ise, kullanabileceği IP adresleri 9.x.y.z gibi değerler alabilecektir. Bir diğer deyişle, A sınıfı adres blokuna sahip olan bir kuruluş yaklaşık 17 milyon (224) potansiyel adrese sahiptir.

B sınıfı adres bloklarında ise IP adresinin iki kısmı kullanılır. IP adresinin ilk bölümü 128 ile 192 arasında bir sayı alabilir. Bir şirketin B sınıfı adresi varsa ve değeri 130.45 ise kullanabileceği IP adreslerinin sayısı (130.45.x.y) 65000’den (216) fazladır.

C sınıfı adres bloklarının ilk bölümü 193 ile 223 arasındadır. Bir kuruluşun C sınıfı adresi varsa ve değeri 200.45.34 (200.45.34.x) ise kullanabileceği IP adreslerinin sayısı sadece 256’dır (28).

İlk gelenler (tahmin edilebileceği gibi ABD’li şirketler, üniversiteler ve askeri birimler) A ve B sınıfı adresleri kapmışlardır. Böylece IP adresleri dünyada asimetrik şekilde dağılmıştır (bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_IPv4_address_allocation). Kıtlığın nedenlerinden biri de bu adaletsiz dağılımdır. Fakat dağılım ne kadar adil olursa olsun sınırlı sayıda olan IP adreslerinin sonunda tükenmesi kaçınılmazdır.

1990’lı yıllarda, sorunu aşmak için çeşitli çözümler tartışılmıştır.

IPv6’ya Doğru

Tartışılan çözümlerden bazıları IP adresi kıtlığını aşamasa da acı sonu geciktirecek ve zaman kazandıracak biçimdedir. İlk akla gelen çözüm, IP zengini kuruluşların kullanmadıkları adreslerden feragat etmeleridir. Ama Stanford Üniversitesi gibi istisnalar dışında, IP zenginleri ellerindekini paylaşmaya yanaşmaz. B sınıfı adres blokları yerine birden fazla C sınıfı adres bloku verilmesi ya da CIDR adlı yöntemle (classless interdomain routing – sınıfsız alanlar arası yönlendirme) C sınıfı adres bloklarının birleştirilmesi önerileri vardır.

Ağ geçitleriyle interneti alanlara ayırma ve böylece aynı IP adresinin başka alanlarda kullanımına izin verme önerisi ise internetin halihazırdaki mimarisine aykırı ve istenmeyen bir durumdur. Bilgisayarların birbirleriyle doğrudan bağlantısı yerini parçalanmış bir mimariye bıraktığında ağdaki otoriter, kısıtlayıcı eğilimler güçlenecektir.

IPv4’ün yeni bir protokolle değiştirilmesi önerisi daha akla yatkındır. O güne kadar internetin gelişimine yön veren ve internette kullanılacak protokolleri geliştiren ve standartlaştıran ABD’li bir örgüt olan IETF’dir (Internet Engineering Task Force – Internet Mühendisliği Görev Gücü). IETF’ye katılım, bir ülkeyi ya da şirketi temsilen değil, bireysel temeldedir. Fakat çoğu üye ya bir kurumun ücretli çalışanıdır ya da katılımı bir kurum tarafından finanse edilmektedir. IETF’de anlaşmazlıkların çözümü ve standartların takibi için iyi tanımlanmış prosedürler vardır. IETF’nin resmi bir statüsü olmamasına karşın standartların belirlenme sürecindeki şeffaflık ve katılıma açıklık IETF’nin konumunu meşrulaştırmaktadır. Açıklık, aşağıdan yukarı karar süreçleri ve oy çokluğu yerine topluluğun genel düşüncesine (rough consensus) göre hareket edilmesi IETF’yi standartlaştırma çalışması yapan diğer kurumlardan ayırmaktadır. Ancak tüm katılımcı yaklaşımına rağmen maddi (para, erişim, bilgi, dil vb) eşitsizliklerin potansiyel katılımcılar açısından ciddi bir engel oluşturduğu da göz ardı edilmemelidir.

Yeni IP protokolü tartışmalarında IETF’nin karşısında güçlü bir rakip, ISO (International Organization for Standardization – Uluslararası Standartlar Örgütü) vardır. ISO’nun 162 üyesi vardır. Üyeler, ülkelerin standart belirleme örgütlerinden oluşmaktadır ve üyelik ücretlidir. Örneğin Türkiye ISO’da TSE (Türk Standartları Enstitüsü) tarafından temsil edilmektedir. IETF’den farklı olarak standart çalışmaları kurum içi doküman olarak değerlendirilmekte ve kurum dışına erişime kapatılmaktadır. Standart oluşturma sürecinin sonlanmasından sonra da standartlar ücret karşılığında satılmaktadır.

IP sorunu tartışmaları, teknik bir tartışmanın ötesinde bu iki kültürün çatışması olmuştur. Nitekim yeni IP sürümü önerisi kabul edilen taraf, internetin bundan sonraki gelişimini de belirleyecektir. IETF, IP sorunu hakkındaki çözüm önerilerini değerlendirmek üzere, Allison Mankin ve Scott Bradner yönetiminde bilişim teknolojileri hakkında farklı deneyimlere sahip 15 mühendisi içeren bir çalışma grubu kurar. Farklı deneyim, grubu zenginleştirmektedir. Ama grup üyelerinin çoğunluğu ABD’li büyük yazılım şirketleri ve servis sağlayıcıları ile ilişkilidir. Herhangi bir hükümetin temsilcisi ya da bağımsız bir birey yoktur. Söz konusu şirketler, kabul edilecek protokolü kendi işlerine uyarlayacaklarından yeni protokolle ekonomik olarak da ilgilidirler. Farklı seçeneklerin değerlendirilmesinin ardından geriye üç öneri kalır: SIPP (Simple Internet Protocol Plus), CATNIP (Common Architecture for the Internet), ve TUBA (TCP and UDP with Bigger Addresses). Tüm öneriler, IP adresi kıtlığını aşmaya yönelmiştir ve farklı teknik özellikleri vardır. Ama temel farklılıkları teknik değil, politiktir. Yeni protokolü kimin kontrol edeceği ve IP’nin korunup korunamayacağı sorularına verdikleri yanıtlar ayırt edici özellikleridir. SIPP’in arkasında IETF vardır ve adından da anlaşılabileceği gibi IP’nin bir devamıdır. CATNIP, IP, OSI protokolleri ve Novell ürünlerini içeren tamamen yeni bir protokoldür. TUBA ise IPv4’ü ISO’nun CLNP (Connectionless-mode Network Protocol) adlı protokolü ile değiştirmek istemektedir. CATNIP, yetersiz görülerek elenir. E-Posta listelerinde iki protokol, SIPP ve TUBA, arasında bir rekabet başlar.

SIPP ve TUBA arasındaki yarış gerçekte IETF ve ISO arasındadır. IETF, ISO’nun TUBA konusundaki ısrarını politik olarak değerlendirirken kendi pozisyonunu teknik gerekçelerle ifade eder. Ama e-posta listelerindeki tartışmanın odağı yeni protokolde kimin söz sahibi olacağıdır. ISO, TUBA’nın kontrolünü IETF’ye verse IETF, SIPP ısrarından da vazgeçebilecektir. Ama ISO, kendisinin uluslararası standartlar konusunda yetkili tek örgüt olduğunda ısrar ettiğinden buna imkan yoktur.

Yarışı kazanan IETF olur. Yeni protokol, IPv5i daha önce başka bir yerde kullanıldığından IPv6 olarak adlandırılır. Yarışı IETF’nin kazanmasının üç önemli sonucu vardır. Birincisi, IETF, internet mimarisi üzerindeki konumunu ve internete yaklaşımını pekiştirir. IETF’nin önemli isimlerinden David Clark ISO’ya karşı olan mücadeleyi şöyle ifade etmektedir: “Kralları, başkanları ve oylamayı reddediyoruz. Genel görüşe (rough consensus) ve çalışan koda inanıyoruz.” Diğer bir deyişle, mücadele IETF’nin aşağıdan yukarı oluşturduğu standartlar ile ISO’nun yukarıdan aşağı dikte ettiği standartlar arasında gerçekleşmiştir ve kazanan IETF’nin değerleri olmuştur. İkincisi, TCP/IP ile ISO’nun desteklediği OSI arasındaki yarışta TCP/IP, OSI karşısındaki konumunu daha da güçlendirmiştir. Üçüncüsü, ISO kapalı olmasına rağmen uluslararası bir örgüttür. Batılı hükümetlerin ve şirketlerin ISO’yu destekleme nedenlerinden biri de internetteki ABD hegemonyasını zayıflatabilmektir. Bunda başarılı olamazlar.

Özetle, yeni IP tercihinde farklı çıkarlar ve değerler belirleyici olmuştur. Özellikle açık standartlar konusunda yapılan bu tercih, IPv6’nın geliştirilme aşamasında da belirleyici bir parametre olacaktır. IPv6’nın geliştirme sürecindeki önerilerden biri ağ bağlantısında kullanılan ethernet kartlarındaki özel numaraların (MAC adresi) internet iletişiminde kullanılmasıdır. Bilgisayarın ağa sabit bir numarayla bağlanması ağın teknik olarak daha verimli yönetilebilmesini sağlayacaktır. Eğer sabit bir IP adresi almadıysak her yeni internet bağlantısı, farklı bir IP adresi kullanır. İnternet Servis Sağlayıcı dışında başkaları kullanıcıyı IP adresiyle ilişkilendiremez. Örneğin, internete bağlanırken her seferinde farklı bir IP adresi alındığından bir web sitesi sahibi “X kullanıcısı günde 5 kere benim sitemi ziyaret ediyor.” diyemez. IPv6’ya sabit olan bir bilginin eklenmesi kullanıcıların mahremiyeti için tehdit edici bir durumdur. Tartışmalar ve tepkiler sonucunda bu özellik yeniden düzenlenmiştir. Protokolün, IETF tarafından açık bir biçimde geliştiriliyor olması kamuoyunun gelişmelerden haberdar olmasını ve tepkisini ifade etmesini sağlamıştır. IPv6, ISO içinde geliştirilmiş olsa, çalışmada yer alan mühendislerin mahremiyet kaygısı yoksa kullanıcılar kendileri aleyhinde bir protokolle karşı karşıya kalacaklardır. IETF’de ise mühendislerin mahremiyet kaygısı olmasa bile çalışmalar izlenebildiğinden, protokole son hali verilmeden dışarıdan müdahale etmek mümkündür. Nitekim IETF’deki tartışmalardan haberdar olan aktivistlerin tepkileri, mühendislerin kararını pekiştirmiştir.

Dolayısıyla geliştirilen standartlara dışarıdan müdahale yolları da kritik önemdedir. Bu müdahale, hükümetler, halk ya da aktivist grupları gibi farklı özneler tarafından gerçekleştirilebilir. Hükümetlerin doğrudan müdahalesi bürokrasiyi artırmasının yanında uluslararası ilişkilerde beklenmedik sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle internetin yönetiminde aşağıdan yukarı ve hükümetlerin doğrudan müdahil olmadığı yaklaşımlar tercih edilmektedir. Kamu çıkarlarının geliştirilen standartlara yansıtılması önemlidir. Ama halkın standart geliştirme süreçlerine doğrudan katılımının önünde bilgi, zaman, para ve farkındalık gibi engeller vardır. Böyle durumlarda, aktivist grupların çalışmaları önem kazanmaktadır. Aktivist gruplar, standartların tasarım ve iyileştirme çalışmalarına doğrudan katılarak, standardı hazırlayan kurumları kamu yararı konusunda bilgilendiren raporlar hazırlayarak ya da onları dışarıdan izleyerek standardı hazırlayan kurumlarla halk arasında bir köprü olabilirler. Katılımın sınırları standart geliştirme süreçlerinin buna ne kadar izin verdiği ile ilgilidir.

Standart seçim süreci kadar onun benimsenmesi (adoption) de ekonomi ve politikayla yakından ilişkilidir. IPv6’ya geçiş oldukça yavaş ilerlemektedir. Buna rağmen bazı ülkelerin IPv6’yı uygulama konusunda son derece istekli adımlar attığı da görülmektedir. Örneğin Japon Hükümeti, IPv6’ya bir an önce geçerek ABD’den IPv4’ün rövanşını almak istemektedir. IPv6’yı destekleyen cihazları ve servisleri ABD’li şirketlerden önce piyasaya sürme planları yapmaktadır. Ana hedef, IP adreslerinin tükenmesine karşı önlem alınması değil, ekonomik çıkarlar gereği ABD şirketleriyle rekabet olmuştur. Fakat Japon hükümetinin 2001 yılında uygulamaya koyduğu bu strateji başarılı olamamıştır. Benzer hedef ve sonuçsuzluk, Çin, Kore, Hindistan ve Avrupa Komisyonu’nda da yaşanmıştır.

Başarısızlığın birinci nedeni, IPv6’nın IPv4’ün devamı olmasına rağmen farklı dille (protokolle) konuşan iki bilgisayarın doğrudan anlaşamamasıdır. IPv6 kullanan bir bilgisayar ara çözümler olmadan IPv4 kullanan bir sunucuya erişemez. İkincisi, piyasaların ve IP zengini ülkelerin bu yönde bir talebinin olmayışıdır. Çünkü geçiş birçok şirket için ek maliyet anlamına gelmektedir. Kamu yararı ve kendi çıkarları karşı karşıya geldiğinde IPv6’ya geçiş öncelikli görünmemektedir. Üçüncü neden de internetin adem-i merkeziyetçi mimarisidir. Merkezi bir otorite olmadığından IPv6’ya geçiş ağın sakinlerinin kendi tercihi olmaktadır.

2014 yılına kadar internet trafiğinin %99’u hala IPv4 üzerinden gerçekleşmektedir. Ama ilk kez 20 Temmuz 2015’de Google’a erişen IPv6’lı bilgisayarların sayısı %8’i geçmiştir. Ülkelerin IPv6’yı benimseme oranları http://6lab.cisco.com/stats/search.php adresinden izlenebilir.

IPv6’nın daha güvenli olduğunu savunan görüşler henüz istenen etkiyi yapmamıştır. IPv6’nın benimsenmesi için belirgin bir motivasyon ya da yalnız IPv6 üzerinde çalışan bir uygulama olmadıkça IPv4’ün yerini tamamen IPv6’ya devretmesi için daha uzun bir zaman var. Muhtemelen de bu motivasyona ya da uygulamaya IPv6’dan çıkarı olan politik aktörler öncülük edecek.

IPv6, internetin yeniden üretildiği en önemli savaş alanlarından biri. Ama sadece biri…

i https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nternet_Ak%C4%B1%C5%9F_Protokol%C3%BC(IPv5)
ii http://www.google.com/intl/en/ipv6/statistics.html

Kaynaklar

DeNardis, L. (2009). Protocol politics: The globalization of Internet governance. Mit Press.

26 Eylül 2015

Posted In: Açık Standartlar, IPv4, IPv4 Kıtlığı, IPv6, Özgür yazılım

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com