Büyük Beşli: Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon

Teknoloji firmalarını heyecanla takip ediyoruz. Bill Gates’in söylediği gibi iki yılda neler yapılabileceği hakkında abartılı tahminler yapılsa da gelecek on yıl için hep düşük tahminlerde bulunuluyor. Dünya için birkaç bilgisayarın yeterli olacağını veya insanların evlerinde bir bilgisayar istemeleri için herhangi bir neden olmadığını düşünenler yanıldılar. On yıl sonra büyük veri, yapay zeka ve diğer alanlardaki araştırmaların sonuçlarının gündelik yaşamı nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt vermek güç. Büyülenmiş gibi izliyoruz ve biz izlerken dünya değişiyor. Bir zamanlar internetin “Büyük Beşli”si olarak bilinen Apple, Microsoft, Alphabet (Google’ın ana şirketi), Facebook ve Amazon artık kapitalizmin Büyük Beşli’si olarak anılıyor. Büyük Beşli’yi takip eden IBM, Intel, Cisco gibi eski devlerin yanı sıra Airbnb, Tesla ve Uber gibi hızla büyüyen yeni şirketler de yenilikçi teknolojiler geliştirmede iddialı.

Evet, kapitalizm tüm görkemiyle ayakta. Büyük Beşli’den önce de tekel gücüne sahip büyük şirketler vardı. Fakat Rotman (2017) bu sefer durumun biraz daha farklı olduğuna dikkati çekiyor. Bazı iktisatçıların süperstar şirketler olarak adlandırdığı bu şirketler çok geniş iş alanlarında faaliyet gösteriyorlar ve birkaç kazananın her şeyi aldığı koşulları teşvik eden dijital teknolojiler kullanıyorlar. The New York Times’da yayımlanan bir anket bu şirketlerin ne kadar vazgeçilemez görüldüğünü gösteriyor. Ankette, kötü bir hükümdar sizi teknolojinin kaçınılmaz devlerinden vazgeçmeye zorlasaydı aşağıdaki listeyi nasıl sıralayacağınız soruluyor (https://www.nytimes.com/interactive/2017/05/10/technology/Ranking-Apple-Amazon-Facebook-Microsoft-Google.html, son erişim 01/07/2017):

Büyük Beşli

Benim için ilk dört sıralama önemli değil ama Google’dan (dolayısıyla Alphabet’ten) en son vazgeçerdim. Ankete Türkiye’den katılanların çoğu için ilk vazgeçilecek büyük ihtimalle Amazon olacaktır. Fakat son dört sıra için yorum yapmak zor. Telefonuna tapan Apple hayranları, işyerinde Windows’a mecbur olup başka bir işletim sistemi düşünemeyenler, Facebook bağımlıları, YouTube (Alphabet’in) izleyicileri Türkiye için bir sıralama tahmini yapmayı zorlaştırıyor.

Fakat anket sonuçları, muhtemelen katılımcıların çoğunun ABD’den olması nedeniyle çok farklı. İlk olarak Amazon’dan vazgeçebileceğini söyleyenlerin oranı sadece %6! Amazon, tüketici alışkanlıkları bağlamında önemli bir yere sahip ve bu da onu vazgeçilmez yapıyor. Ankete göre ilk vazgeçilebileceklerin sırası şöyle:

  • %56 Facebook
  • %22 Microsoft
  • %10 Apple
  • %6 Alphabet
  • %6 Amazon

En son vazgeçilebileceklerin sırası ise:

  • %38 Alphabet
  • %34 Apple
  • %13 Amazon
  • %11 Microsoft
  • %1 Facebook

Geçmişin tekelleri pek sempatik değildi. Ama Büyük Beşli’den en az birine sempati duyan çok sayıda insan var. En başta hayatı kolaylaştırıyorlar ve onlarsız bir hayat düşünmek zorlaşıyor. Kimi zaman ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi ifade özgürlüğünü savunucularının yanında yer almaları veya Trump’un göçmen politikasına karşı çıkmaları onları daha sempatik kılıyor (https://www.theverge.com/google/2017/1/30/14446466/google-immigration-protest-walkout-trump-googlers-unite, https://www.theguardian.com/technology/2017/jan/31/amazon-expedia-microsoft-support-washington-action-against-donald-trump-travel-ban). Bu sempati kendiliğinden oluşmuyor da olabilir; Google’ın siyaset ve iş dünyası üzerinde etkili olmak için akademisyenleri kullandığı hakkında haberler de var (http://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/googlea-buyuk-suclama).

Büyük Beşli’nin oldukça sıradan gelir kaynakları var (http://www.businessinsider.com/how-google-apple-facebook-amazon-microsoft-make-money-chart-2017-5). Alphabet’in gelirinin %88’i reklamlardan oluşuyor. Bu oran Facebook’ta çok daha fazla, %97. Apple, daha çok donanımdan gelir sağlıyor: %63 iPhone, %11 iMac, %10 iPad ve %11 hizmetler. Microsoft’un gelir kaynakları ise daha çeşitli. Microsoft’un en önemli gelir kaynağı %28 ile Ofis yazılımı. Ofis’i %22 ile Windows Sunucu ve Azure adlı bulut bilişim platformu takip ediyor. Bunlar dışında Xbox oyun konsolu %11, Windows %9, reklamlar %7 ve Surface %5 paya sahip. Amazon’un gelir kaynakları diğer dört şirketten daha farklı. 1994 yılında kurulan şirket, 1995 yılında amazon.com sitesinden kitap satışına başladı. Daha sonra elektronik cihazlardan gıdaya her türlü ürünün satıldığı bir perakende satış devine dönüştü. Böylece ABD’lilerin yaşamının vazgeçilmez bir parçası oldu. Gelirinin %72’sini ürün ve %18’ini medya satışından elde ediyor. Amazon denilince akla ilk gelen hızla büyüyen bir perakende satış devi olsa da Amazon aynı zamanda bulut bilişim platform sağlayıcılarının başında geliyor. Müşterileri arasında Netflix, Adobe, Airbnb, Expedia, Comcast, Vodafone gibi dünyanın önde gelen şirketleri ve CIA var. Bulut bilişim, Amazon’un gelirinin %9’unu oluşturuyor ama Amazon’un bulut pazarındaki yeri stratejik olarak da önemli.

Ancak son zamanlarda şirketlerin, özellikle de Büyük Beşli’nin, giderek artan gücü hakkındaki kaygıları ifade eden haber ve yazılara daha sık rastlıyoruz. Sorun yalnızca bir zamanlar Microsoft’un deneyip başarısız olduğu ama şimdi Google, Facebook ve Apple tarafından daha cüretkarca denenen internete hakim olma ya da onu balkanlaştırma ile de sınırlı değil. Büyük şirketler her yerde: sürücüsüz arabalar, roketler, insansız hava araçları, sesli yardımcılar, artırılmış sanal gerçeklik cihazları… Bir zamanlar bilim kurgu öykülerinde yer alan çeşitli teknolojiler birer birer gerçek oluyor. Sorun, geleceğin seçilmiş, toplumun gereksinimleri doğrultusunda teknolojik gelişmeye müdahale edebilen hükümetler tarafından değil de şirketler tarafından inşa ediliyor olması (Manjoo, 2017). Bill Gates, Mark Zuckerberg vb kişilerin hayırseverlikleri ve yaptıkları bağışlar hakkındaki haberlere çok sık rastlıyoruz. Ama şirketler, doğaları gereği kârı en çoklaştırma güdüsüyle hareket ediyorlar ve eğer toplumsal bir müdahale olmazsa “nesnelerin interneti”, “dördüncü endüstri devrimi” vb adlarla pazarlanan geleceğe de bu yön verecek.

Sosyal devlet, 20. yüzyılın özgün koşullarında, emekçi sınıfların güç kazanmasıyla ortaya çıktı ve emekçi sınıfların güç kaybetmesiyle de geriledi. Bu süreçte sosyal hizmetler kâr amacı güden hizmetlere dönüştü ve piyasaya yapılan müdahalelerde toplum yararı değil sermayenin çıkarları gözetildi. Büyük Beşli de bu koşullarda büyüyüp gelişti; hükümetler, Büyük Beşli’nin topluma zarar veren hamlelerini görmezden geldiler ve çoğu zaman müdahaleden kaçındılar. Fakat son zamanlarda, teknoloji şirketlerinin tekelleşmesi, satın almalar, sansür ve gözetim kaygıları ve ABD seçimlerinde yoğun olarak tartışılan ‘sahte haberler’de Facebook ve Google’ın rolü düzenleme ve hatta şirketlerin parçalanmasından söz edenlerin sayısını artırdı.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin (AB) Google’a “rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 2.42 milyar avro ceza” (https://www.washingtonpost.com/news/the-switch/wp/2017/06/27/heres-what-you-need-to-know-about-the-google-e-u-fine/?utm_term=.f22a1a700334) vermesi önemli bir gelişmeydi. Google, arama sonuçlarını gösterirken aramada hakim konumundan yararlanıp kendi sunduğu alışveriş hizmetini üst sıralara taşıyarak rakiplerinin görünürlüğünü azaltmakla suçlanıyordu. Bu, Avrupa’da bir şirkete verilmiş en büyük cezaydı ve sonrasında Google’ın Android işletim sistemindeki konumundan yararlanarak rekabeti engellediği gerekçesiyle de cezalandırılabileceği yazıldı (http://www.hurriyet.com.tr/googlea-ikinci-buyuk-ceza-gelebilir-40511684).

AB’nin bu hamleleri ne kadar etkili olacak? Diğer şirketlerin tekelci girişimlerine karşı da harekete geçilecek mi? ABD’den de benzer bir hamle gelebilir mi? Son zamanlarda Facebook, Google ve Amazon hakkında yazılanlara göz atmak yararlı olabilir.

Facebook ve Sahte Haberler

Televizyon ABD’de 1950’lerden sonra yaygınlaşmış ve televizyon endüstrisi büyük kârlar elde etmeye başlamıştır. Her şey yolunda gibidir ama 1961’de FCC (Federal Communications Commission – Federal İletişim Kurulu) Başkanı Newton Minow, yayıncıların katıldığı bir toplantıda ilginç bir konuşma yapar. Televizyon endüstrisinden iyi para kazanılmaktadır. Fakat Minow, bu kârların kamu hizmetiyle ilgisinin olmadığını, yayınların aptalca programlar ve aldatıcı reklamlarla dolu olduğunu söyler. Minow televizyon yayınlarını ‘büyük çorak toprak’ olarak tanımlamaktadır. Televizyon, Amerika’nın en güçlü sesidir ve Amerikan toplumu üzerinde çok etkilidir. Minow, yayıncıların bu durumu önemseyerek insanları kendi dünyalarından haberdar etmelerini ister (Bergstein, 2017).

Bergstein (2017), Facebook’un son yıllardaki yaygınlığı ve toplumu biçimlendirme hırsı üzerine bu tarihsel konuşmayı hatırlatır. 16 Şubat 2017 yılında yayınladığı manifestoda (https://www.facebook.com/notes/mark-zuckerberg/building-global-community/10154544292806634/), “insanlara dünyanın daha eksiksiz bir resmini görmelerine yardımcı olmak için var olmalıyız” diyen Mark Zuckerberg bir zamanlar Minow’un televizyonculardan istediği şeyi mi yapmaktadır? Zuckerberg ağı sadece eğlence amaçlı görmemekte ve kamu hizmeti yaptığını, bunu geliştirmek istediğini savunmaktadır. Bergstein (2017), Zuckerberg’in “küresel topluluk” olarak adlandırdığı Facebook’un gerçekte tam tersini, kutuplaşmayı ve grupçuluğu artırdığını belirtmektedir. Zuckerberg de bu sorunların farkındadır, fakat bunların birkaç ince ayarla aşılabileceğini savunmaktadır. Şubat ayında yayımladığı manifestoda Facebook’taki sansasyonalizmi azaltmaya çalışacaklarını ve insanların daha iyi bilgilenmesi ve demokratik katılım sağlaması için gerekli diğer adımları atacaklarını duyurmaktadır.

Bergstein (2017), sorunun Facebook’un daha iyileştirilmesi olmadığının altını çizer. Sorun 400 milyar dolarlık bir şirketin hayatımızın her bir alanını yutarak her geçen gün daha güçlü hale gelmesidir. Minow, televizyon yayıncılığındaki sorunu rekabet yokluğuna ve gücün yoğunlaşmasına bağlamaktadır. Şimdi de iki milyar civarında aktif kullanıcısıyla Facebook tek bir sosyal ağda yoğunlaşan gücün olası sonuçlarını gösteren güzel bir örnektir. Uzun zamandır, özellikle de PRISM skandalından sonra Facebook’un gözetim uygulamaları ve mahremiyet ihlalleri eleştirilmektedir. Ancak toplumun daha geniş kesimleri, tek bir şirketin elinde yoğunlaşan sosyal ağın oluşturduğu tehdidi asıl ABD seçimlerindeki sahte haberlerden sonra fark eder. Seçim döneminde kullanıcılar Facebook hesaplarını açtıklarında aşağıdaki gibi sahte, sansasyonel haberlerle karşılaşırlar:

“Papa, Trump’u destekliyor.”

“Hillary, IŞİD’e silah sattı.”

“Hillary’nin e-postalarını sızdırdığından şüphelenilen FBI ajanı ölü bulundu.”

“Obama, Twitter’da Clinton’ı takip etmeyi bıraktı.”

Sosyal medyada yayılan sahte ve daha çok Donald Trump’u desteleyici haberlerin ABD seçiminde etkili olduğu savunulmaktadır. Özellikle Google ve Facebook’un sahte haberlerdeki rolüne dikkat çekilmektedir. Her iki şirket de sahte haber sorununu kabul etmekle beraber seçimlerde belirleyici bir etkilerinin olduğunu reddetmektedir. Ama hem Google hem de Facebook sahte haber sorununu kabul ederek algoritmik çözümler üzerinde çalışıyorlar. Bergstein (2017) Facebook’un bu çalışmasını olumlu karşılamakla beraber Zuckerberg’in “bilgilendirilmiş topluluk” hedefinin Facebook’un yapısına aykırı olduğunu savunmaktadır. Facebook’un iki milyar civarında aktif kullanıcısı vardır ama insanlar çoğunlukla gerçek hayatta tanıdıkları ve ortak yanları olan kişilerle bağlantı kurarlar. Facebook’un haber akışı (News Feed), daha sık tıklayabileceğiniz, Facebook’ta bulunmaktan mutluluk duyup gün içinde ağı tekrar ziyaret etme isteği duyacağınız ve dolayısıyla duygusal ve sansasyonel haberler göstermeye meyilli. Doğrusu, Facebook’ta kendini daha çok arkadaşların aralarında eğlenceli paylaşımlar yaptığı, farklı şehirlerdeki aileleri birbirine bağlayan bir ağ olarak görüyor. Fakat Bergstein’in (2017) da belirttiği gibi Facebook’un kendini politik katılımı destekleyen, modern zamanın agorası olarak da göstermeye çalışması kullanıcıları olabildiğinde sitede tutma hedefleriyle çelişiyor. Ayrıca, “aynı düşünce etrafında birleşen insanlara sunulan bilginin o düşüncenin etrafında bulunan sınırlı alanda kalması, aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi ve gerçeğin kendisinin inanılmaz bir haline dönüşmesi” (http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56631) olarak tanımlanan yankı odası etkisi nedeniyle Facebook’un işi hiç de kolay görünmüyor.

Facebook kullanıcıları hakkında çok şey bilmektedir (https://www.washingtonpost.com/news/the-intersect/wp/2016/08/19/98-personal-data-points-that-facebook-uses-to-target-ads-to-you). Kullanıcının yaşadığı yer, yaşı, soyu, cinsiyeti, dili, eğitim düzeyi, çalışma alanı, etnik yakınlığı, geliri, ev sahipliği ve evinin özellikleri (tipi, değeri, metrekaresi, inşa tarihi), ev halkının kompozisyonu bilinmekte veya tahmin edilebilmektedir.

Yakın zamanda yıl dönümü olan, evinden veya ailesinden uzakta yaşayan, yeni evlenen, nişanlanan veya doğum günü yaklaşan arkadaşları olan, uzun mesafeli ilişkisi olan, yeni bir ilişkiye başlayan, yeni nişanlanan, evlenen veya taşınan, çocuk sahibi olan ve/veya bebek bekleyen, okul çağında çocuğu olan, politikayla ilgilenme olasılığı yüksek olan, muhafazakar veya liberal olan kullanıcılar listelenebilir.

Facebook, kullanıcının iş hayatı hakkında temel bilgilere sahiptir. Kullanıcının işvereni, çalıştığı endüstri, iş unvanı, ilgi alanları, çalıştığı şirketin kaç çalışanı olduğu, yönetim kademesinde yer alıp almadığı bilinebilir. Ayrıca Facebook, motosikleti olan, araba almayı düşünen (istediği marka ve modelle beraber), son zamanlarda araba parçası ya da aksamı alan, araba parçası ya da servisine ihtiyaç duyan kişileri listeleyebileceği gibi yalnızca bu kişilerin kullanmakta olduğu arabanın bilgisine (marka, model, yaş) sahip olmakla kalmaz, yeni bir araba için ne kadar harcama yapabileceklerini ve nasıl bir araba almak istediklerini de tahmin edebilir. Daha kişisel bilgileri de elde edebilmektedir. Hayır kuruluşlarına bağış yapanlar ve hayır kuruluşu tipi, kanvas oyunları oynayanlar, oyun konsolu olanlar, Facebook etkinliği yaratanlar, Facebook ödemelerini kullananlar, bir Facebook sayfası yönetenler, son zamanlarda Facebook’a fotoğraf yükleyenler, yabancı bir ülkede yaşayanlar (anavatanına göre sınıflandırarak), yeni teknolojileri benimsemekte erkenci olanlar, yatırım tipine göre yatırımcılar, kredi limitleri, bankamatik kartı kullananlar, radyo dinleyenler, yakın zamanda akıllı telefon veya tablet satın alanlar, bira, şarap veya sert içkiler satın alanlar, kıyafet alanlar, market alışverişi yapanlar, güzellik ürünü alanlar, ev ürünleri üzerine harcama yapanlar, çevrimiçi veya çevrimdışı alışverişi tercih edenler, iş veya zevk için sık sık seyahat edenler, yakın zamanda seyahat etmeyi veya taşınmayı planlayanlar listelenip reklamcılara satılır.

ABD’lilerin %64’ü Facebook kullanmaktadır. Bu oran yine Facebook’un olan Instagram için %28, Pinterest için %26, Linkedin için %28 ve Twitter için %21’dir. Bergstein (2017) hiçbirinin halkın her şeyi olmaya çalışmadığını belirtmektedir ve Minov televizyon yayıncılığı için düşündüğü gibi sosyal medyada rekabeti ve çeşitliliği savunmaktadır. Bergstein’e (2017) göre ticari olmayan alternatiflere gereksinim vardır. Ticari olmayan sosyal ağlar, kullanıcılar hakkında olabildiğince bilgi toplamak için çabalamayacaktır ve kullanıcılar arasında yeni etkileşim biçimlerini deneyimlemeye daha açık olacaklardır.

Kısacası, ABD seçimleri ve sahte haberler hakkındaki tartışmalar merkeziyetçi bir ağın içerdiği tehlikeleri gözler önüne sermektedir. ABD seçimlerinde sahte haberlerin seçimi etkilemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını düşünmüyorum. Daha çok bir algoritma kazası söz konusu gibi. Ama biz kullanıcılar bu algoritmayı bilmiyoruz ve değiştiremiyoruz. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde bilinçli müdahaleler de söz konusu olabilir. Bergstein’in (2017) önerisini, alternatif sosyal ağların neden kurulmadığını veya kurulamadığını da ayrıca tartışmak gerekiyor.

Google ve Kamu Hizmeti Olarak Bilişim

Tekelleşme hakkındaki görüşleri tarihin tozlu sayfalarından çıkaran yalnız Bergstein (2017) değildir. Taplin (2017) de New York Times’daki yazısında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un danışmanı olan Louis Brandeis’in büyük şirketlerin demokratik toplum için yarattığı tehlike ve sektörlerin düzenlemesi hakkındaki görüşlerini aktarır. Brandeis, düzenlemenin, eninde sonunda düzenleyicinin çürümesiyle sonuçlanacağını düşündüğünden düzenleme fikrine genel anlamda karşı durmaktadır. Bunun yerine büyük şirketlerin parçalanmasını daha akla yatkın bulmaktadır. Fakat doğal tekelleri bir istisna olarak görür. Telefon, su, elektrik ve demiryolu taşımacılığında olduğu gibi bir ya da birkaç şirketin endüstriyi kontrol etmesi daha anlamlı olabilmektedir.

Taplin (2017), bugün tartışığımız büyük şirketlerin, en başta da Google’ın, pazarın talebini iki firmanın rekabeti sonucu oluşan fiyata kıyasla daha düşük bir fiyata karşılayarak doğal tekel haline gelip gelmediğini sorgular. Eğer doğal tekel durumu söz konusuysa bunu kamu hizmeti olarak düzenlenme zamanı gelmiş midir? Taplin (2017), günümüzdeki gelişmeleri telekom sektörünün ilk günleriyle karşılaştırır. Ağı kullanan kişi sayısı arttıkça ağın kullanım değerinin artması olarak tanımlanan ağ etkisi olmadan ağ tam anlamıyla kullanışlı olmamaktadır. Nitekim binalardan farklı telefon şirketlerine ait telefon hatlarının sarktığı 1895’in ABD’sinde de bu durum yaşanmaktadır. Çünkü ortada farklı telefon şirketlerine ait ve birbiriyle uyumsuz telefon hatları vardır.

AT&T’nin (American Telephone and Telegraph) küçük operatörleri birer birer satın almasıyla, tek bir ağ kalır ve doğal tekel oluşur. Hükümet önce bu sürece göz yumar ama sonrasında FCC ile tekeli düzenler. Düzenleme, AT&T’nin kârının belirli bir oranını araştırma geliştirme faaliyetlerine ayırmasını da içermektedir. Daha sonra AT&T’nin bir alt kuruluşu olarak kurulan Bell laboratuvarları, dijital çağın temellerini oluşturan transistör, mikro çip, lazer gibi teknolojileri gelişiminde önemli bir rol oynayacaktır. Hükümet, AT&T’nin telefon tekeline izin verir ama karşılığında da şirketin elindeki tüm patentlerin Amerikan firmaları tarafından ücretsiz kullanılabilmesini sağlar ve gelecekteki patentler de cüzi bir ücretle kullanılabilecektir. Texas Instruments, Motorola ve Fairchild Semiconductor bu haktan yararlanarak ortaya çıkarlar.

Taplin (2017), AT&T ile günümüzdeki büyük BT şirketlerinin durumunun birebir aynı olmadığını kabul etmekle beraber, ortak yönlerinin kamu hizmeti sağlamak olduğunu ifade etmektedir. Telefon örneğinde olduğu gibi çok sayıda firmanın kendi altyapısını düzenlemek için yatırım yapması kaynak israfı olmaktadır. Bu nedenle, telefon gibi su, elektrik ve yol hizmetleri de kamu hizmeti olarak sunulur. Mosco’nun (2014) da belirttiği gibi bu hizmet, kamu kuruluşu veya bir şirket tarafından sunulabilir. Ancak ikinci durumda bile hizmet, kamu kuruluşları tarafından düzenlenir. 1950’lerden itibaren bilişimin bir kamu hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği hakkında görüşler öne sürülmektedir. Douglas Hill The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesini daha da somutlaştırmıştır. Hill’e göre bilgisayarın veya enformasyon hizmetinin beş temel bileşeni vardır (aktaran Mosco (2014)):

  1. Sistemin temel olarak çok sayıda uzak kullanıcı tarafından aynı anda kullanılması
  2. Birçok programın eş zamanlı çalışması
  3. Kullanıcın özel bir bilgisayardan bekleyeceği gibi uzak istasyonlarda en azından aynı yelpazede yer alan olanak ve kapasitelerin kullanılabilmesi
  4. Sabit ücretli bir hizmet ve kullanıma bağlı değişken fiyatlandırma üzerine kurulu bir sistemin olması
  5. Sonsuz büyüme kapasitesi, böylece müşteri yükü arttıkça sistem çeşitli araçlarla sınırsız olarak genişleyebilmesi

Aslında dünyada birkaç bilgisayarın yeterli olacağı öngörüsü o kadar da yanlış değildir. Bulut bilişim ve tekelleşme ile çok sayıda bilgisayarın bir araya gelerek sunduğu hizmetleri tek bir bilgisayardan sunuluyormuş gibi de ele alabiliriz. Dünya sadece bir avuç şirketin elinde olan sistemlere erişen akılsız bilgisayarlarla bağlı bir ağa doğru evrilmektedir. Bu şirketler bir yandan büyük kârlar elde ederken diğer yandan 2001’den itibaren rekabeti azaltmakta ve yeni firmaların sektöre girişini zorlaştırmaktadır. Bu tekelleşme sürecine karşı Taplin’in üç temel önerisi vardır. Birinci önerisi büyük şirketlerin küçük şirketleri yutmasının önüne geçilmesidir. Google, AdMob ve DoubleClick’i, Facebook Instagram ve WhatsApp’ı, Amazon Audible, Twitch, Zappos ve Alexa gibi şirketleri satın alarak gücüne güç katmıştır. Bunun engellenmesi gerekmektedir. İkinci önerisi, Google’ın bir kamu hizmeti olarak düzenlenmesi, arama algoritması ve diğer yeniliklere ait patentlerin uygun bir fiyatla kullanıma açılmasıdır. Üçüncü önerisi ise Facebook ve Youtube gibi sitelerin kullanıcı emeğinin ürünlerini ücretsiz olarak kullanmalarına olanak veren 1998 Dijital Binyıl Telif Hakkı Yasası’ndaki ‘güvenli liman’ maddesinin kaldırılmasıdır.

Ancak Taplin (2017), Trump’ın yakın çevresinde Peter Thiel gibi teknoloji patronlarının olduğunu, ve tröst karşıtı düzenleme için dört yıl daha beklemek gerekeceğini; dört yıl sonra ise tek çözümün muhtemelen bu şirketlerin parçalanması (Google’ın DoubleClick’i ve Facebook’un WhatsApp’ı satmaya zorlanması) olacağını yazmaktadır.

Her Şeyin Dükkânı Amazon

Haziran’da Amazon, üst segment süper market zinciri Whole Foods’u almayı planladığını duyurdu. ABD’li yetkililer anlaşmayı onaylarsa Amazon 400 mağaza, kapsamlı bir tedarik zinciri ve yeni bir tüketici verisi kaynağına sahip olacak. Bileşik varlığın Amerikan pazarındaki payı yüzde 5’in altında olacak ama Khan (2017) bu satın almayla Amazon’un online pazarlarda ve dağıtımda sahip olduğu olağanüstü gücün etkisini arttıracağını belirtiyor.

Amazon hızla büyüyor ve yaşamı kaplıyor. Amazon, Walmart gibi bir mega mağaza, Apple gibi bir donanım üreticisi, Con Edison gibi bir hizmet sağlayıcı, Netflix gibi bir video dağıtıcısı, Random House gibi bir yayıncı, Paramount gibi bir prodüksiyon stüdyosu, The Paris Review gibi bir edebiyat dergisi, FreshDirect gibi bir market dağıtıcısıdır. Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos aynı zamanda Washington Post’un da sahibidir. Elbette ki Amazon bu faaliyetlerinin hiçbirinde sıradan bir oyuncu değildir. Walmart’ın kurucusu Sam Walton’un hedefinde sadece dünyanın en büyük perakendecisi olmak vardır. iPod’u piyasaya sürdükten sonra Steve Jobs şarkıcılarla kayıt sözleşmesi yapmamıştır ve AT&T, iletişim kuleleri inşa edip bunları küçük telefon şirketlerine kiralamamıştır. Ama Amazon bunların hepsini yapmaktadır. Örneğin, AWS (Amazon Web Services) ile yeni kurulan firmalar için altyapı desteği sağlamaktadır (Packer, 2017). Amazon, internetteki perakende satışların %43’ünü elinde tutuyor. 2016’da ABD’deki çevrimiçi satışlarından 63 milyar dolar gelir elde etti. Bu miktar, çevrimiçi satış yapan, Amazon’dan sonraki ilk on şirketin gelirinden daha fazla. E-kitap satış piyasasının %74’ünü kontrol ediyor. ABD’de çevrimiçi giysi satışı yapan şirketlerin en büyüğü ve ülkenin en büyük konfeksiyon perakendecisi olma yolunda. Dünyanın en büyük lojistik ağına ve piyasa platformuna sahip ve bulut bilişim piyasasın en önemli şirketlerinden biri. Amazon Echo (https://www.youtube.com/watch?v=WQqxCeHhmeU) gibi yenilikçi teknolojiler üretiyor, film ve diziler yapıyor ve 20 şehirde restoranlardan yiyecek servisi yapıyor. Çizgi filmlerdeki dev ahtapotlar gibi kollarıyla her an herhangi bir yere saldıracakmış gibi duruyor. Packer’in (2016) vurguladığı gibi Amazon her şeyin dükkanı olmanın ötesine geçerek her şey olabilmek yolunda ilerliyor.

Khan (2017) şirketin bugünkü güçlü konumunu mevcut tröst karşıtı yasalarının etkisizliğine bağlıyor. Amazon rakiplerine göre daha hızlı ve ucuz ürün dağıtabilmektedir. Bu da yazının başındaki ankette görüldüğü gibi Amazon’un neden kolay vazgeçilemez ve yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat Amazon’un rakipleri ve üreticiler için durum o kadar parlak değildir. Amazon’un genel stratejisin ilk adımı temel mal ve hizmetleri maliyetinin aşağısına satarak rakiplerinin rekabet etmesini zorlaştırmak ve oyundan çekilmeye zorlamaktır. Sonrasında fiyatları tekrar yukarı çekmektedir. Üreticiler için de durumun parlak olduğu söylenemez. Khan (2017), Amazon’u, 19. yüzyıldaki tren yollarına benzetmektedir. 19. yıllarda tren yollarını ellerinde bulunduranlar, üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi denetliyor, bazı üreticilere kayırarak daha avantajlı olmasını sağlayabiliyordu. Bu gücü elinde bulunduran aracılar, kendi demiryollarına bağımlı olan çiftçileri ve petrol üreticilerini vergilendiriyor; onları ulaşım araçlarından mahrum bırakarak batmalarını neden olabiliyorlardı. Amazon da farklı işkollarını birbirine bağlayarak demiryollarının bir zamanlar yaptığını yapmakla kalmıyor aynı zamanda platformuna bağımlı şirketlerle rekabet de ediyor. Hachette’le yaşadığı e-kitap fiyatlandırması tartışmasında olduğu gibi bir gecede binlerce kitabın satışını engelleyebiliyor. Ayrıca sitede kullanılan algoritmalar belirli ürünleri önceliklendirebiliyor. Günümüzde veri deyince ilk akla gelen Google ve Facebook olmaktadır. Oysa Amazon da en başından itibaren verinin öneminin farkındadır. Tüketiciler hakkındaki veriler Amazon’un en büyük gücüdür. Bu güç ve Büyük Beşli’de yer alan diğer şirketlere göre ‘gerçek dünya’yla daha doğrudan bağlantılara sahip olması Amazon’u nesnelerin internetinde öne çıkarabilir.

Khan (2017), Amazon’un Whole Foods’u satın alarak pazardaki hakimiyetini ve çıkar çatışmalarını artıracağını belirtiyor. Böylece Amazon hem fiziksel perakende pazarına doğru genişlemiş hem de çevrimiçi dünyadaki hakimiyetini artırmış olacak. Üretim ve dağıtım sürecini bir bütün olarak içinde barındıran Amazon’a karşı koymak zorlaşacak, özellikle yeni firmalar için. Khan (2017), Amazon’un tröst karşıtı yasalardaki boşluklardan yararlandığını yazıyor. Özellikle fiyatların tüketici yararına, düşük olması tröst suçlamasına karşı Amazon’un savunması oluyor. Fakat düşük fiyat geçici bir durum; Amazon’un bulut bilişim stratejisinde olduğu gibi sadece rakibi saf dışı bırakana kadar geçerli (Mosco, 2014).

Temmuz ayında internette, kısmen Amazon’un Türkiye’deki muadili diyebileceğimiz hepsiburada.com sitesinin satılabileceği hakkında haberler vardı (https://www.trendcadde.net/blog/hepsiburada-com-sirketi-satiliyor-mu/). Birkaç yıl sonra, Amazon veya benzer bir şirket Türkiye pazarına girebilir. Nesnelerin interneti rüzgarını da arkasına alarak ABD’deki gibi tüketicilerin vazgeçilmezi olabilir.

Çemberin Dışına Çıkabilmek

Bergstein (2017), alternatif sosyal ağların inşa edilmesiyle Facebook’un hakimiyetinin zayıflatılabileceğini iddia etmektedir. Taplin (2017) ise Google’un bir hizmet olarak düzenlenmesini, bu yapılmadığı taktirde birkaç yıl sonra parçalanmasının kaçınılmaz olacağını savunmaktadır. Amazon’un Whole Foods’u satın alma girişiminden sonra yazılanlarda ise tröst karşıtı yasalara vurgu vardır. Her biri sistem içi ve geçici çözümlerdir. Ama teknoloji şirketlerinin durumu biraz daha çetrefillidir.

Morozov’a (2017) göre teknoloji şirketlerinin düzenlenmesi zordur. Teknoloji şirketleri, henüz düzenlenmemiş teknolojilere başvurarak düzenlemeyi başka yollardan atlatabilmektedirler. Düzenleyicilerin taleplerine uyarak yenilgiyi kabullenmek yerine yeni iş modellerine yönelmeyi tercih etmektedirler. Google, yedi yıllık uzun bir soruşturma sonrasında, hakim konumundan yararlanarak kendi çevrimiçi alışveriş servisini aramalarda üst sıralara taşıdığı için 2.42 milyar avro ceza ödemeye mahkum edilmiştir. Bundan zarar gören küçük perakendecilerin durumu düşünüldüğünde Avrupa Komisyonu’nun kararı yerinde görünmektedir. Fakat Morozov (2017) Komisyon’un bu kararının, sorunun temeline inmekten çok uzak olduğunu belirtmektedir. Çünkü Komisyon sorunu veri platformlarının gücünün sınırlandırılması olarak algılamamaktadır. Facebook ve Google vb şirketlerin temel stratejisi elde ettikleri, işledikleri ve yapay zekaya aktardıkları veri hazinesini daha kazançlı kullanım yollarını bulmaktır. Google da geleceğini arama motoruyla elde edeceği reklamlarda değil enformasyon yoğun hizmetlerde görmektedir. Google’ın stratejisi iki yönlüdür. Birincisi, her bir kullanıcı hakkında olabildiğince bilgi toplamaya çalışmaktadır. Bunun için de doğrudan kârı ikinci plana atarak, kullanıcılardan daha çok veri sağabileceği uygulamalar sunmaktadır. Böylece yakın zamanda arama yapmadan, nerede olursak (akıllı telefonda, akıllı televizyonda veya akıllı evde) olalım Google ne arayacağımızı tahmin ederek bizim elimiz ayağımız olacaktır. Ayrıca Google, elde ettiği verilerden yararlanarak, çoğu yapay zeka üzerine kurulu ileri hizmetler geliştirmek ve bunları hükümet ve şirketlere satmak istemektedir. Böylelikle, siber saldırıları belirleme, kansere çare bulma veya yaşlanmayı yavaşlatma yarışında bir adım önde olacaktır.

Bunun yanında Morozov (2017), şirketin kullanıcılara reklam göstermeye devam edeceği ama artık bunun için e-postaları taramayacağı hakkında yaptığı duyuruya (https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-23/google-will-stop-reading-your-emails-for-gmail-ads) işaret ederek Google’ın strateji değişikliğine gittiğini ifade etmektedir. Morozov’a (2017) göre bunun en önemli nedeni, artık e-postalardan elde edilen verimin azalmasıdır. Şu anda zaten çok fazla bilgiye sahiptir. Bunun yerine artık muhteşem yapay zekasından yararlanacak. Dolayısıyla arama sonuçlarındaki çevrimiçi alışveriş sitelerinin üst sıralarda çıkıp çıkmaması artık sorun olmayacak. Google arama eyleminin kendisini ortadan kaldıracak. Bu nedenle, arama ve reklamcılık işinden gelir sağlama Google’ın evriminin ilk adımıdır. Şu anki iş modeli gelecekte de kısmen devam edebilir ama yapay zeka destekli uygulamalardan elde edeceği gelir Google için daha önemli olacak (age).

Morozov (2017) bu nedenle Google’a verilen cezanın sadece 2010’ların Google’nı kontrol etmek için uygun olabileceğini, ama ne 2017’deki Alphabet ne de 2020 için yeterli olacağını savunuyor. Bu karar, Google’ın dönüşümünü hızlandırıcı bir etkiye de sahip olabilir. Avrupa Komisyonu, Google’ın asıl gücünün ve tehlikenin kaynağının veri olduğunu fark edememiştir. Veri, yapay zeka çalışmalarının yakıtı haline geliyor ve Simonite’in (2017) de vurguladığı gibi daha fazla veriye sahip şirketler, rekabette çok daha avantajlı ve alt edilmeleri oldukça zor.

Pazarın %80’ininin bir şirketin elinde olmasındansa pazar payı %20 olan beş şirketin bulunması daha iyi sonuç doğurabilir. Ama veri piyasasında durum farklıdır. Verinin %100’üne sahip bir şirket, %20’sine sahip şirketlerin yapamayacaklarını da yapabilir. Bu noktada, Morozov (2017), Taplin (2017) gibi Google’ın faaliyetlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi gerektiğini savunuyor gibi görünmektedir. Ama Taplin (2017) kendini AT&T örneğiyle sınırlamaktadır. Morozov (2017), bir adım daha atarak çemberin dışına çıkar ve bunun rekabet kurallarını yok saymanın ve tüm veriyi Google’a vermenin bir gerekçesi olamayacağını ekler. Morozov’a (2017) göre bir ülkenin verisi, tüm vatandaşların ortak mülkiyeti olmalıdır. Bunu kullanmak isteyenler, izlenmeli ve vergisini ödemelidir. Firmaları asıl korkutan bu olacaktır. Diğer çözüm, ceza son derece zararsız ve dönüşümü hızlandırıcı olacaktır.

Kaynaklar

Bergstein, B. (2017). We Need More Alternatives to Facebook, https://www.technologyreview.com/s/604082/we-need-more-alternatives-to-facebook/, son erişim 01/07/2017

Khan, L. M. (2017). Amazon Bites Off Even More Monopoly Power, https://www.nytimes.com/2017/06/21/opinion/amazon-whole-foods-jeff-bezos.html, son erişim 18/07/2017

Manjoo, F. (2017). Google, Not the Government, Is Building the Future, https://www.nytimes.com/2017/05/17/technology/personaltech/google-not-the-government-is-building-the-future.html , son erişim 01/07/2017

Morozov, E. (2017). To tackle Google’s power, regulators have to go after its ownership of data, https://www.theguardian.com/technology/2017/jul/01/google-european-commission-fine-search-engines, son erişim 18/07/2017

Mosco, V. (2014). To the cloud: Big data in a turbulent world. Routledge.

Packer, G. (2017). Cheap Words,Amazon is good for customers. But is it good for books?, http://www.newyorker.com/magazine/2014/02/17/cheap-words, son erişim 18/07/2017

Rotman, D. (2017). It Pays to Be Smart, https://www.technologyreview.com/s/608095/it-pays-to-be-smart/, son erişim 01/07/2017

Simonite, T. (2017). AI and ‘Enormous Data’ Could Make Tech Giants Harder To Topple, https://www.wired.com/story/ai-and-enormous-data-could-make-tech-giants-harder-to-topple, son erişim 18/07/2017

Taplin, J. (2017). Is It Time to Break Up Google?, https://www.nytimes.com/2017/04/22/opinion/sunday/is-it-time-to-break-up-google.html, son erişim 18/07/2017

 

19 Ekim 2017

Posted In: amazon, Apple, Büyük Beşli, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, microsoft, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Tekel, Teknoloji Tarihi

İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.

24 Temmuz 2017

Posted In: copyright, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, fikri mülkiyet hakları, Gözetim, ifade özgürlüğü, mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, penguen, sansür, teknoloji politikası, Teknoloji Tarihi, Telif

Özgür Yazılım: Bir Son Mu Yoksa Başlangıç Mı?

Geçen yıl kasım ayında Alternatif Medya Derneği, Dmytri Kleiner’in Telekomünist Manifesto adlı çalışmasının Türkçe çevirisini yayımladı. Telekomünist Manifesto’nun özgün sürümünü http://networkcultures.org/publications/#netnotebook, Türkçe çevirisini ise http://sendika29.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf (*) adreslerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Kleiner (2016), çalışmasını manifesto olarak adlandırmasına karşın bunun “bütün bir kuramsal sistem, dogmatik bir inanç kümesi veya siyasal bir hareketin platformu anlamında bir bildirge” olmadığının altını çiziyor; başlangıç ve tanıtım amaçlı bir bildirge olduğunu belirtiyor. Manifesto, 2004-2008 yılları arasında Kleiner’ın kendisinin ürettiği ve üretimine katkıda bulunduğu, yeniden düzenlenen metinlerden oluşuyor.

Bu yazıda Kleiner’ın (2016) manifestoda yer alan tespit ve önerilerini aktaracağım. Kleiner, bir yazılım geliştirici ve tezlerinin arkasında dijital ortamdaki pratiklerin başarılarının ve içerdiği zaafların eleştirisinin önemli bir yeri var. Manifesto, üç sorun alanı ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor: altyapı, fikri mülkiyet ve bilişsel emek. Kleiner’ın (2016) bu üç sorun alanı hakkındaki tespitlerine katılsam da iki önerisi (Girişimci Komünizm ve Copyfarleft) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunun nedeni Kleiner’ın (2016) önerilerini yanlış, uygulanamaz veya anlamsız bulmam değil. Kleiner’ın (2016) yazdıkları akla yatkın ama biraz fazla sıradışı. Kitaptaki “Girişimci Komünizm” alt başlığını okuyunca insanın kafası allak bullak oluyor. Bu konular hakkında ayrıntılı bir araştırma yapmadan olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmek istemiyorum. Kleiner (2016) her iki önerisinde de, Richard Stallman’ın GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı) yaptığı gibi kapitalizmin kendi kurumlarını, kendisine karşı kullanma amacı güdüyor.
Kleiner (2016) Telekomünizm’le alışıldık bir komünizmden söz etmiyor. Telekomünizm, merkezi olmayan, dağıtık ve uzaktan bir komünizm. Fiziksel bir mekana bağlı değil ve P2P (peer-to-peer) ağlardan esinleniyor. Kleiner (2016), eşitlikçi P2P ağları komünizmle, hiyerarşik ilişkiler içeren istemci-sunucu ağlarını ise kapitalist devletle özdeşleştirmekte ve WWW’nin (World Wide Web – Dünyayı Saran Ağ) gelişimiyle birlikte İnternet’in P2P bir yapıdan saparak istemci-sunucu ağlarıyla örülmeye başladığını belirtiyor. Manifestonun P2P Komüni̇zme Karşı İstemci̇-Sunucu Kapi̇tali̇st Devlet başlıklı bölümünde ağın ekonomi politiğini ve yeniden üretim sorununu tartışıyor. Bu tartışmaya girmeden önce P2P ağlara kısaca bakalım.

P2P Ağlar Neden Önemlidir?

İki ya da daha fazla kullanıcı arasındaki en basit iletişim aşağıdaki gibi bir ağ oluşturmaktır. A ve B bilgisayarları Resim-1’de olduğu gibi birbirlerine doğrudan ses, görüntü ve metin dosyaları gönderebilirler:

Basit ağ
Resim 1

Diğer bir seçenek de istemci olarak adlandırılan A ve B bilgisayarlarının aralarındaki iletişimi bir sunucu üzerinden gerçekleştirmesidir.

Sunucu-İstemci ağı
Resim 2

A enformasyonu C sunucusuna yükler ve B de bunu C’den indirir. “C’ye neden gerek var?” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzde iki ya da daha fazla kişi arasındaki dosya paylaşımının çoğu zaman bir sunucu aracılığıyla yapıldığına dikkat edelim; örneğin bir kullanıcı diğerine WhatsApp’tan fotoğraf gönderdiğinde arada bir sunucu vardır. Çoğunlukla sunucular istemcilere göre daha üstün teknik özelliklere sahiptir. Fakat bu bir zorunluluk değildir. Tam tersi de olabilir. İstemcilerden ve sunuculardan oluşan bir ağ hiyerarşik bir ilişkidir. Herhangi bir istemcinin yokluğu diğer istemcileri ya da sunucuyu olumsuz etkilemez. Sunucuda yaşanan herhangi bir olumsuzluk ise istemcilerin çalışmasını doğrudan etkileyecektir.

İstemci ve sunucu kavramları ağdaki bilgisayarlar arası ilişkide bilgisayarın rolünü gösterir. Pekala aynı bilgisayar ağda hem istemci hem de sunucu olabilir. Aslında Resim 1’deki A bilgisayarı, içerdiği dosyaları B ile paylaşırken sunucu, B’nin dosyalarından faydalanırken istemcidir. Bilgisayarların ağda nasıl ve hangi rollerle ilişkilendirileceği ve bu ilişkinin hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşeceği ağın oluşumunda belirleyicidir. Aşağıda gösterilen istemci-sunucu ağı modelinde tüm iletişim merkezdeki sunucu bilgisayarı üzerinden gerçekleşmektedir. Sunucuya sahip olan veya onu ele geçiren ağdaki tüm iletişimi kontrol etme gücünü de elde eder.

Resim 3

Aşağıdaki P2P modelde ise herhangi bir hiyerarşi yoktur ve tüm bilgisayarlar eşittir. Bu modelde, herhangi bir bilgisayarın ele geçirilmesi veya ağdan çıkması, ağı felç etmez; ağ değişen koşullara göre yenilenir. İnternet kullanıcıları P2P ağları daha çok dosya paylaşım yazılımları/protokolleri ile ilişkilendirmektedir. Napster, Gnutella ve Bittorrent’in ağ yapıları ve kullandıkları protokoller farklılaşsa da özleri aynıdır; hiyerarşinin olmadığı, eşitler arasında bir iletişim:

Resim 4

Günümüzde P2P denilince ilk akla gelen dosya paylaşım uygulamaları/protokolleri (özellikle de BitTorrent) olsa da P2P’yi dosya paylaşımına indirgememek gerekir. İnternet’in kendisi de “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün mimariye gömüldüğü” P2P bir platform olarak gelişmiştir. İnternet’le ilişkilendirilen devrimci olasılıkların temelinde bu mimari vardır. Bu nedenle, kullanıcıların gözetlenmesini ve denetlenmesini arzulayan hükümet ve şirketlerin hedefinde de bu mimarinin olması doğaldır ve arzuladıkları İnternet, kullanıcıların doğrudan bağlandığı veya hizmet aldığı merkezi sistemlerden oluşan bir ağdır. Bu bağlamda, eski İnternet teknolojileri e-posta, IRC ve Usenet’in aksine İnternet’in P2P mimarisiyle çelişen bir istemci-sunucu teknolojisi olan Web’i desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

Kleiner (2016), çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan Web’in, yayıncıların içeriği denetleyebildiği bir yapıya evrildiğini belirtmektedir. Şirketlerin işlettiği Web siteleri başlıca sosyal platformlar haline gelmekte ve Web, içinden çıktığı İnternet’i yutmaktadır. Bu bağlamda Kleiner (2016), İnternet’teki özgürlüğü Web’de özgürlüğe indirgeyen veya Web’i kurtarmaktan söz eden yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Örneğin Web’in mucidi Tim Berners-Lee, kullanıcıları Web’deki üç temel sorun (kişisel verilerin kontrolünün kaybedilmesi, yanlış bilgilerin çok kolay yayılması ve çevrimiçi siyasal reklamcılığın şeffaf olmaması) hakkında uyarmakta ve istenilen Web’i inşa etmeye çağırmaktadır (http://dergi.bmo.org.tr/tekno-politika/webi-icat-ettim-iste-onu-kurtarmak-icin-degistirmemiz-gereken-uc-sey). Kleiner’e (2016) göre ise sorun Web’in kendisidir. Tim Berners-Lee, “tüm bloglar, yazılar, tweetler, fotoğraflar, videolar, uygulamalar, Web sayfaları ve daha fazlası çevrimiçi topluluğumuzu oluşturan dünyanın her yerinden milyonlarcanızın katkılarını temsil etmektedir” diyerek Web’in oluşumundaki kullanıcı emeğini övmektedir. Tim Berners-Lee övgüsünde haklıdır; ancak Web’in istemci-sunucu mimarisinin bu emeğin ürünlerine el konulmasını kolaylaştırdığını yazan Kleiner (2016) da en az onun kadar haklıdır.

(Bu satırları yazarken DefectiveByDesign.org sitesinden bir e-posta aldım. DRM taraftarı şirketlere hürmetlerinden ötürü Tim Berners-Lee’nin itaat ödülüne layık görüldüğü yazıyordu. Berners-Lee şirketlerin baskısı sonucunda web standartlarına DRM özelliğinin eklenmesini kabul etti. Bu standart, kullanıcıyı kontrol etmek ve sınırlamak için kullanılabilecek. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://defectivebydesign.org/tim-berners-lee-receives-obedience-award)

Özellikle, Web 2.0 olarak adlandırılan dönemde kullanıcı emeği Web’in oluşumunda daha belirleyici olmuştur. Web 2.0’ın doğru bir tanım olup olmadığını bir kenara bırakırsak Kleiner (2016) bu dönemin en önemli farkının daha öncesinde sadece merkezi kuruluşların pahalı yazılım paketleri satın alarak ve ücretli personel çalıştırarak üretilmesini sağladığı içeriğin artık katkıları karşılığında hiçbir ücret almayan kullanıcılar tarafından üretilmesi olduğunu ifade etmektedir. Web 2.0’da sunulan arayüzlerle teknik bilgisi çok az olan kullanıcılar bile bir Web yayıncısına dönüşmüştür. Teknik bilgisi daha ileri kullanıcılar için alternatif çözümler bulunmasına karşın Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb siteler teknik bilgisi sınırlı kullanıcıların işini hatırı sayılır ölçüde kolaylaştırmıştır; tüketiciler üretmeye başlamıştır. Kullanıcıların katılımına açıklık Web 2.0 platformlarının ortak özelliğidir. Bu gelişmeyi, demokrasiyle ve İnternet’in toplumsal hareketlerde kullanımıyla ilişkilendiren çok sayıda çalışma vardır. Ama her şey bu kadar toz pembe değildir. Popüler Web sitelerinin değeri, sitede kullanılan yazılımların ve altyapı masrafının çok üzerindedir. Tim Berners-Lee, kullanıcıların Web’i yarattığını söylerken haklıdır ama eksiktir. Üretketicinin (üretici ve tüketici kelimelerinin birleşimi) tüketirken ürettiği Web aynı zamanda topluluk tarafından üretilmiş değerin özel mülkiyet olarak ele geçirildiği bir iş modelinin de temelidir ve “topluluk tarafından üretilmiş değere özel mülkiyet olarak el konulması, teknoloji paylaşımı ve özgür işbirliği vaadine bir ihanettir” (age). Ayrıca Kleiner (2016), “Web 2.0 başlangıç şirketlerine yatırım yapan kapitalistler”in “erken sermayeleşmeyi finanse etmedikleri”ni ve platformdaki değer yaratımı bir ivme kazandığında ortaya çıkıp mülkiyeti ele geçirmeye çalıştıklarını da eklemektedir.

Kleiner (2016), P2P teknolojilerin ağda merkezi sistemlerin yarattığı darboğazlardan kurtulabilmeleri nedeniyle Web 2.0 ve benzeri merkezi sistemlerden üstün olduğunu yazmaktadır. Aslında Tim Berners-Lee’nin dile getirdiği sorunlar Web’in kendisine içseldir. Web paradigması içinde kalarak, Web’in ve onu takip eden Web 2.0’ın enformasyon müştereklerinin çitlenmesiyle ortak zenginliği özel kâra dönüştürdüğünü dikkate almadan gözetime, sansüre ve sahte haberlere karşı çözümlerin geliştirilebilmesi zordur. Kleiner’ın (2016) önerdiği gibi Web’in ötesine geçmek ve popüler internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirmek teknik olarak mümkündür:

Neredeyse en çok kullanılan tüm internet kaynakları, P2P alternatifleriyle değiştirilebilir. Google, her tarayıcının ve her Web sunucusunun arama sürecinde etkin bir düğüm olduğu bir P2P arama sistemiyle değiştirilebilir; Flickr ve YouTube da, kullanıcılara kendi bilgisayarları ve internet bağlantıları yardımıyla işbirliği içerisinde resimler ve videolar paylaşmalarına olanak sağlayan PeerCast, BitTorrent ve eDonkey türü uygulamalarla değiştirilebilir.

Ancak Kleiner (2016) iddiasının hemen ardından da şu uyarıyı yapmaktadır:

İnternet kaynaklarını geliştirmek bir zenginliğin uygulanmasına ihtiyaç duyar ve bu zenginliğin kaynağı girişimci sermaye olduğu sürece, internetin muhteşem P2P potansiyeli gerçekleşmemiş kalacaktır. Kapitalist finansmana alternatifler bulamazsak eğer, sadece bildiğimiz haliyle interneti kaybetmekle kalmayacak ayrıca toplumu internetin P2P görüntüsüyle yeniden yaratma şansını da yitireceğiz.

Girişimci Komünizm

Kleiner (2016) savunduğu nitelikte bir İnternet’in mevcut kapitalist sistemde var olamayacağının ve İnternet’in ilk günlerine dönülemeyeceğinin farkındadır. Kullanıcıların üretimlerini, kâra dönüştüren karar vericiler için P2P yapısının teknik üstünlüğünün herhangi bir önemi yoktur. Kleiner’ın (2016) asıl ilgilendiği nokta kapitalist sisteme karşı, çalışmaya ve paylaşmaya yönelik yeni modellerin geliştirilmesidir. Kleiner (2016), Web’in merkeziyetçiliğine yönelik eleştirisiyle, liberallerin özgürlükçülüğünden ayrıldığı gibi mülkiyet ilişkilerine vurgusuyla da özgür yazılım hareketinden ayrılmaktadır. Ortak mülkiyeti, maddi olmayan malların üretimiyle sınırlamamakta ve özel mülkiyetin maddi dünyadaki varlığının oluşturduğu tehdide vurgu yapmaktadır. Maddi olmayanın sadece enformasyon mallarının dağıtımı olduğunu savunmakta ve bilgisayarların, ağların ve geliştiricilerin son derece maddi varlıklar olduğuna dikkati çekmektedir.

Başta Stallman olmak üzere özgür yazılım hareketinin birçok üyesi, üretim araçlarının müşterek mülkiyetini (fikir ürünlerinde mülkiyeti reddedip doğrudan telif hakları ve patentler üzerine konuşmak isteseler de) fikri mülkiyete sınırlama eğilimindedir. İşin ilginci, sorunu kaynak koduna indirgemek, özgür yazılım hareketinin açık kaynak taraftarlarına yönelttiği bir eleştiridir. DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ve bulut bilişim tartışmalarında bu teknolojilerin yarattığı tehditlerin gayet farkında oldukları gözlenir ama yine de mülkiyet sorunsalının etrafından dolanılır ve mülkiyet ilişkileri tartışılmaz. Tartışmanın maddi olmayan ürünlerle sınırlandırılmasını eleştiren Kleiner (2016) ise üretken varlıkların dağıtımının “sömürü sistemlerini sürdüren zenginlik ve iktidar eşitsizliğinin kökeninde olduğu”nu belirtir ve buna karşı ağ üretimi adını verdiği “üretici varlıkların müşterek olduğu bir üretim tarzı”nı savunur.

Ağ üretiminin temelinde işçilerin “üretici varlıkların müşterek yığınını” bağımsız olarak kullanması vardır. Dolayısıyla kapitalist üretimde olduğu gibi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve bunun sayesinde elde ettiği artı-değerle daha da zenginleşen bir sınıf olmayacaktır. Fakat ağ üretimi, bilinen kolektif üretim biçimlerinden de farklıdır. Kleiner (2016) kolektif üretimin hem kooperatifçilikteki hem de sosyalist devletlerdeki sorunlarına değinmekte, bunların kapitalizmdeki eşitsizliği yeniden ürettiğine dikkati çekmektedir. Örneğin sosyalist devletlerde kapitalist sınıfın yerini “tekno-idareci seçkinler” almıştır. Kleiner’ın (2016) girişimci komünizm olarak adlandırdığı ağ üretim modeli ise üretici varlıkların müşterek kullanımına olanak veren ama eş güdüm yükünün en alt düzeyde olduğu bir sistemdir.

Girişimci komünizm, bir zamanlar Stallman’ın GPL (General Public License – GPL) ile yaptığı hack’in bir benzeridir. Hackerlar arasında bir sistemi ilk tasarım amacı dışında farklı amaçlarla kullanılabilecek biçimde yeniden tasarlamaya ve programlamaya çalışmak oldukça yaygındır. Yazılımın kaynak koduyla dağıtılmasını istemelerinin temel gerekçelerinden biri de budur. Stallman, GPL ile hack’i teknik alanın dışına taşımış ve telif hakkı (copyright) sistemini kendine karşı kullanabilmiştir. Kleiner (2016) da benzer bir yaklaşım içindedir. Kapitalizmin girişim sermayesi, girişimci komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Girişimci komün, kolektif ve bağımsız eş üreticilerden oluşur ve üyelerinin kullanabileceği üretici varlıkların mülkiyetine sahiptir. Girişimci komün, müşterek yığının idaresinden sorumludur ama bunun dışına çıkarak üretimin eşgüdümüne katılmaz. P2P ağlar örnek alınır; eşleri kontrol eden ve kısıtlayan merkezi bir birim bulunmaz.

Girişimci komün, kapitalist sınıfın girişim sermayesi fonu gibi anonim bir şirkettir. Ama dört özelliğiyle ondan ayrılmaktadır (https://wiki.p2pfoundation.net/Venture_Communism):

  1. Girişimci komünde, parayla ya da mülkiyetle pay sahibi olunmaz; yalnızca emek katkısıyla pay sahibi olunabilir.
  2. Girişimci komünün yaptığı yatırımın geri dönüşü kiradan sağlanır. Kapitalizmde girişim sermayesi bir yatırım yaptığında girişimin kârından bir yüzde talep eder. Bir diğer deyişle doğal sermaye, sermaye malları ve insan sermayesi arasında bir ayrım yapmaz. Girişimci komünde ise kira, yalnızca komünün müşterek mülkiyetinde olan doğal sermaye ve sermaye malları ile ilgilidir. İnsan sermayesinden elde edilen gelirin tamamı girişimin kendisine aittir.
  3. Girişimci komün tüm üyeleri tarafından eşit olarak paylaşılır. Böylece mülkiyetin birkaç kişide yoğunlaşmasına izin verilmez.
  4. Emeklerini komün mülküne uygulayan herkes, komüne üyelik için uygun olmalıdır. Komün, kontrol ettiği arazi ve sermayeyle çalışan tüm işletmelerin istihdam ettiği herhangi bir işçinin üyeliğini reddedemez. Böylece, komün üyelerinin dışarıdaki ücretli çalışanları sömürmesinin önüne geçilecek ve komünün yeni üyelerle büyümesi sağlanacaktır.

Kleiner (2016) girişimci komününün yeni bir toplum önerisi olmadığını ve “toplumsal mücadeleye kalkışmak için örgütsel bir biçim” olduğunu vurgulamaktadır. Bunu parti, STK ve diğer aygıtların yerine koymaz. Ama “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı” durdurmadan ve “üretici varlıkların müşterek yığınını oluşturma”dan yenilgi kaçınılmaz olacaktır.

Kısacası, girişimci komünizm, kapitalizme rağmen geliştirilecek ve ona direnecek P2P ağların geliştirilmesini ve dağıtımını finanse etmeyi hedefleyen bir öneridir. Fakat Zimmer’ın (2013) da belirttiği gibi dört başı mamur bir öneri değildir. Örneğin, kendini örgütleyen kolektifler çevre kirliliği gibi daha geniş ölçekli problemlerle nasıl ilgilenecektir? Bir komün üyesi, üye olduğu olduğu bir komünden nasıl ayrılacak ve diğerine katılabilecektir? Bunun yanında Zimmer (2013), Kleiner’ın ortak havuzda yer alan kaynakların kontrol ve işletilmesi ile ilgili deneysel çalışmaları olan Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’u görmez gelmesini eleştirir ve Kleiner’ın girişimci komününün aslında ileri teknoloji kaynak havuzunun işletilmesinden başka bir şey olmadığını belirtir.

Kleiner (2016), girişimci komünizmi anlattığı ikinci bölümün ardından Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’ndan uyarladığı Telekomünist ağ manifestosuna yer verir. Manifestodaki bazı kelimeleri değiştirir: ülke, topluluk; toprak, bütün üretim araçları; kamulaştırma, müşterekleştirme; devrim öz örgütlenme olur.

Copyfarleft

Copyright kelimesini Türkçe’ye çoğunlukla telif hakkı olarak çevirsek de asıl söz konusu olan hak tüketicinin çoğaltma hakkıdır. Ortaya çıkışı ve gelişimi incelendiğinde asıl başlangıç noktasının çoğaltma hakkı olduğu yazarın hakkının sonradan ortaya çıktığı görülmektedir. 16. ve 17. yy’da belirleyici olan yazarın hakkı değil, kraliyetin bilginin akışını denetleme ihtiyacıdır. Çoğaltma hakkı, ancak 18. yy’da mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınacak ve ondan sonra yazarın hakkı ön plana çıkacaktır. Aynı dönem, genel olarak özel mülkiyetin de önem kazandığı ve ideolojik temellerinin atıldığı bir dönemdir. Maddi olmayan zenginliklerin, maddi zenginlikler gibi sahiplenilmesi, denetlenmesi ve ticaretinin yapılması çok daha sonra gündeme gelecek ve değişen koşullara göre farklı biçimlerde yorumlanacaktır. ABD federal mahkemelerindeki raporlar incelendiğinde fikri mülkiyetin özellikle 1990 sonrasında önem kazandığı görülmektedir (May ve Sell, 2006).

Günümüzde telif hakları, patentler ve markalar fikri mülkiyet haklarının farklı biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak önceki bölümde belirtildiği gibi telif hakkını hackleyerek kendi karşıtına dönüştüren Stallman, fikri mülkiyet terimini kullanmaktan özenle kaçınmakta ve farklı uygulama alanları olan telif hakkı, patent ve marka terimlerini kullanmanın daha doğru olduğunu savunmaktadır (https://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html). Enformasyon (örneğin yazılım) rekabetçi bir mal değildir. Dolayısıyla maddi malların aksine aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılabilir. Ayrıca enformasyon kullanıldığı zaman eksilmez; tam tersine arttığı bile söylenebilir. Bu nedenle Stallman, enformasyonun mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışılmaması gerektiğini düşünmektedir. Fakat Stallman’ın temel yanılgısı, fikri mülkiyet haklarının kendinden önce var olan bir mülkiyeti koruduğunu düşünmesidir. Oysa fikri mülkiyetin öncelikli işlevi bir eseri korumak değil, mülkiyet ilişkisinin kendisini yaratmaktır. Bunun için de çoğaltımı çoğu zaman neredeyse maliyetsiz olan ve kopyaları eş zamanlı kullanılabilen enformasyonun “kıt”laştırılması gerekecektir. Kıtlaştırma, bilgi ve enformasyon bir mülk olmazsa onu yaratmak için bir itki olmayacağı; bu nedenle biliminsanının veya sanatçının bireysel olarak ödüllendirilerek bu itkinin sağlanması gerektiği iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu durumda kıt olan biliminsanı veya sanatçının yaratıcı emeği olmakta, fikri mülkiyet hakları ile ona

  • emeğinin ürünlerinin kullanımından kira talep edebilme,
  • kaybının telafisini talep etme hakkı,
  • hakkını piyasada başka birine transfer edebilme hakkı

verilmektedir. Bu düşünceyi savunabilir veya reddedilirsiniz; Stallman’ın özgür yazılımda yaptığı ise ikisinin arasındadır. GPL’in copyleft özelliği ile telif haklarını reddetmemiş ama onu geçersiz kılmıştır. Nitekim bir yazılım ilk andan itibaren telif hakkı yasalarıyla korunur; hak sahibi hakkının ihlal edildiğini düşündüğünde mahkemeye başvurabilir. Dolayısıyla patentte olduğu gibi hakkın geçerliliği için bir kurumun onayına gerek yoktur. Yazılımını GPL ile lisanslayan bir yazılım geliştirici telif hakkı yasalarıyla koruma altındadır. Ama copyright’la korunan bir yazılımın aksine GPL copyleft ile korunur. Yazılım sahibi, “yazılımımı istediğiniz gibi kullanın, değiştirin, paylaşın” der. “Ama paylaşırken benim size verdiğim özgürlüğü devam ettirin. Diğer kullanıcıların özgürlüğünü kısıtlamayın. Aksi taktirde, benim şartlarıma uymadığınızda, telif hakkı kanunları geçerlidir” diye ekler.

Yukarıda belirttiğim gibi enformasyon kullanıldıkça eksilmez, tam tersine özgür yazılım örneğinde olduğu gibi hızla çoğalabilir; bu durumda kıtlık tezinin de tekrar düşünülmesi gerekir. GPL önemli bir başarıdır. Fakat özgür yazılımcılar kendi geçimlerini sağlamak için yine emeklerini satmak zorundadırlar (Kleiner, 2016):

Copyleft, bu nedenle, herhangi bir maddi anlamda ‘toplumu daha iyi kılma’yı başaramaz. Çünkü, özgür yazılımın üreticileri tarafından yaratılan mübadele değeri, onların geçimlerini sağlayabilen maddi mülkiyetin sahipleri tarafından ele geçirilir. Copyleft, işçilerin kendi alışılmış geçimleri dışında zenginlik biriktirmelerine olanak vermediği için, üretken varlıkların ve çıktılarının dağıtımını kendi başına değiştiremez. Bu yüzden, copyleft, zenginlik ve iktidarın dağıtımı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.

Copyleft’in eleştirilerini, maddi olmayan mülkiyetin dar alanına sıkıştırması DRM ve bulut bilişim gibi konularda sürekli savunmada kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Buralarda sorun olduğu, kullanıcının özgürlüğünün tehdit edildiği anlaşılsa da telif haklarının sınırları dışına çıkılamamaktadır.

Kleiner (2016) yine de özgür yazılıma hakkını verir:

ideolojik ve politik geri adımına rağmen, yazılım geliştirme alanında, bütün üretimi ona dayalı olanlara oldukça yarar sağlayan enformasyon müşterekleri yaratmada son derece etkili bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de, özgür yazılım hareketinin yükselişi, daha eşitlikçi üretim biçimleri için çaba harcayan herkes için hakkıyla bir esin kaynağı olmuştur.

Copyleft kültürel çalışmalara uygulanabilir mi?

Bu soruya yanıt verebilmek için Kleiner’ın (2016) vurguladığı gibi üretim malları ile tüketim malları arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim malları, gereksinimlerimizi doğrudan gideren mallardır. Üretim malları ise gereksinimlerimizi dolaylı olarak giderirler. Yazılım hem tüketim hem de üretim malı olabilir. Yazılım fiyatlarındaki bir düşüş yazılım satışından gelir sağlayan firmaların kârını olumsuz etkileyecektir. Ama yazılım firmalarının yanında yazılımı üretim amacıyla, üretim malı olarak kullanan çok daha fazla sayıda firma vardır. Dolayısıyla yazılım maliyetinin düşmesi, özel mülkiyetli yazılımın satışından gelir elde eden şirketler olsa da genel olarak kapitalizmin yararına bir durumdur. IBM ve Google gibi şirketlerin özgür yazılıma desteğini bu bağlamda düşünmek gerekir. Eğer söz konusu olan bir tüketim malı olarak yazılım (örneğin oyunlar) olsaydı kapitalizmin mantığı içinde desteklenmesi söz konusu olmayacaktı.

Bazı istisnalar dışında kültürel çalışmalar çoğunlukla tüketim malıdır. Kapitalizmin, bir tüketim malının ücretsiz dağıtımını desteklemesi için hiçbir neden yoktur. Buna karşın, kültürel çalışmalarda, GPL’den esinlenen farklı lisanslar da ortaya çıkmıştır. Bu lisanslardan en ünlülerinden biri Creative Commons’tır.

Creative Commons (https://creativecommons.org/licenses/?lang=tr),

telif hakkı lisansları ve araçları, kanunun oluşturduğu geleneksel “tüm hakları saklıdır” yapısı içinde bir denge oluşturur. Araçlarımız bireysel yaratıcılardan büyük şirket ve kurumlara kadar herkesin yaratıcı eserlerine basit, standartlaştırılmış bir yol ile telif izinleri vermesini sağlar. Araçlarımızın ve kullanıcılarımızın kombinasyonu geniş ve büyüyen dijital bir ortaklıktır ve telif hakları çerçevesinde kopyalanabilir, dağıtılabilir, düzenlenebilir, karıştırılabilir ve üzerine inşa edilebilir bir içerik havuzu olabilir.

Kleiner (2016), Creative Commons’ın yeni bir dönem başlattığını ve bu dönemde fikri mülkiyete karşı mücadelenin “avukatlar, profesörler ve hükümet üyeleri ” tarafından yürütüldüğüne dikkati çekmektedir. Bu durum, mücadelenin vizyonunu da fikri mülkiyet karşıtlığından, sanatçıların küresel medya şirketlerine karşı haklarının korunmasına kaydırmıştır. Kleiner (2016), Creative Commons lisanslarının müştereklere yönelik bir lisanslama olmadığını, “her hakkı saklıdır” ile “hiçbir hakkı saklı değildir” arasında geniş bir aralıkta seçenekler sunduğunu belirtir. Savunucularının iddialarının aksine Creative Commons, oku-yaz kültürünü geliştirmemekte, üreticinin kontrol hakkını artırırken tüketicinin haklarını göz ardı etmektedir

Bu bağlamda, 2004’te Özgür Yazılım Vakfı’nın yönetim kuruluna seçilen ve Creative Commons’ın mimarlarından olan hukuk profesörü Lawrence Lessig’in GPL’i örnek aldığını değil, fikri mülkiyet haklarını, muhalif bir hareket görünümü altında yeniden ürettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Creative Commons, GPL’in copyleft’inde olduğu gibi herkesin kullanımına açık, müşterek bir alan yaratmaz; telif karşıtı hareketi ayrıştırıp ehlileştirir. Bu nedenle Kleiner (2016), müştereklikten uzak olduğunu vurguladığı Creative Commons’u, Creative Anti Commons olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Kleiner’ın bunun yerine önerisi, Creative Commons’ı temel alan, ama onu tüketici haklarını da içerecek şekilde genişleten Copyfarleft lisansıdır.

Copyleft’i olduğu gibi uygulamak üreticinin tercih edebileceği bir durum olmayacaktır. Copyleft, kullanıcıların temel haklarına saygı gösterildiği sürece özgür yazılımın ticari amaçlı kullanımını engellemez. Bir yazarın romanını copyleft lisansıyla yayınlar ve bir yayınevi de bu romanı basıp satarsa copyleft’i ihlal etmiş olmayacak ama yazarın emeği sömürülmüş olacaktır. Bu durumda, sanatsal çalışmalardaki copyleft’in kullanım özgürlüğünü ticari amaçlar için kullanılmamak kaydıyla paylaşması daha yerinde olacaktır.

Kleiner’ın (2016) copyfarleft önerisi ise bunu bir adım öteye taşımaktadır. Copyfarleft ticari bir kullanımı değil, müştereklere dayanmayan bir kullanımı kısıtlayacaktır:

Copyfarleft özellikle işçilerin komünal mülkiyeti bağlamında çalışanlar için bir kural kümesi ve üretimlerinde ücretli emekle özel mülkiyeti kullananlar için ayrı bir kural kümesine sahip olmalıdır. Copyfarleft lisansı, hem üreticilerin özgürce paylaşmasını mümkün kılmalı hem de emek ürünlerinin değerini elde tutmalarını sağlamalıdır. Başka bir ifadeyle işçilerin emeklerini müşterek mülkiyete uygulayarak ödeme almalarını mümkün, ancak özel mülkiyet sahiplerinin ücretli emek kullanarak kâr elde etmelerini imkânsız kılmalıdır. Böylece, copyfarleft lisansıyla, sahibi işçiler olan bir basım kooperatifi müşterek yığını dilediği gibi yeniden üretme, dağıtma ve değiştirme özgürlüğüne sahip olacak, ancak özel mülkiyet olan bir yayınevinin özgür erişime sahip olması engellenecektir. Bu şekilde, copyfarleft, özel mülk dağıtımdaki kısıtlamalara rağmen copyleft anlamında özgür kalır. Copyfarleft yalnızca müşterekten eksiltmeleri yasaklar, ona yapılan katkıları değil

Kitabın sonunda, ‘Alıntı-Gayriticari-LisansDevam 3.0 Yerelleştirilmemiş’ lisansından (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/3.0/) türetilen copyfarleft lisansı için bir model olan Ağ Üretimi Lisansı’nın tam metnine yer verilmektedir.

***

Kleiner’ın hem girişimci komün hem de copyfarleft’teki yaklaşımı açıktır: Eskinin bağrında yeni toplumu inşa etme girişimi. Paylaşmanın ve ortak çalışmanın yeni yollarını yaratarak müşterekleri inşa etmeyi ve genişletmeyi hedeflemektedir. İşe yarar mı? Daha çok tartışmak, Zimmer’ın (2013) belirttiği gibi Elinor Ostrom’ın çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde incelemek ve belki deneyip görmek lazım…

Google ve Facebook gibi devleri biz yarattık; kendi emek ürünlerine yabancılaşan insan bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti karmaşası içinde şirketler ve hükümetler karşısında daha da güçsüzleşecek. Bu nedenle tek yolun “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı durdurmak” olduğunu yazan Kleiner’a tamamen katılıyorum.

Telekomünist Manifesto Türkçe’ye geç çevrildi ama güncelliğini hala koruyor.

(*) http://sendika48.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf adresine erişemezseniz sendika49’u sendika50, sendika51, vs yaparak tekrar deneyiniz.

Kaynaklar
May, C. ve Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Kleiner (2016), D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Zimmer, Z. (2013). Manifesting the Internet: A Review of Dmytri Kleiner’s The Telekommunist Manifesto. Ann Arbor, MI: Michigan Publishing, University of Michigan Library.

 

21 Haziran 2017

Posted In: Copyfarleft, Dmytri Kleiner, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, girişimci komünizm, Haktivizm, ifade özgürlüğü, kitap, Özgür yazılım, P2P, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, telekomünist manifesto, Telif, Tim Berners-Lee, web

İnternet Yaşamdır

ABD hükümetinin maddi olarak desteklediği bir sivil toplum kuruluşu olan Freedom House’un Freedom On The Net (Ağda Özgürlük) 2016 adlı raporu kasım ayında yayımlandı (https://freedomhouse.org/sites/default/files/FOTN_2016_BOOKLET_FINAL.pdf). Rapor 65 ülkeyi (dünyadaki tüm internet kullanıcılarının %88’ini) kapsıyor ve Haziran 2015’ten Mayıs 2016’ya kadar olan gelişmeleri değerlendiriyor. Raporda internet özgürlüğünün son altı yılda gerilediği, hükümetlerin şimdiye dek hiç olmadığı kadar sosyal medyayı ve iletişim uygulamalarını sansürlediği belirtiliyor. Hükümetler, özellikle hükümet karşıtı gösteriler sırasında enformasyonun hızlı yayılmasını önlemek amacıyla çeşitli yollara başvuruyorlar. Bir yandan sosyal medyaya erişim kısıtlamaları artarken diğer yandan da internet kullanıcıları yaptıkları paylaşımlar nedeniyle cezalandırılıyorlar. İçerik paylaşımının yanında Facebook’ta bir içeriği beğenmek veya başkalarının kendilerine gönderdiği mesajları ihbar etmemek bile soruşturma konusu olabiliyor. Örneğin, geçtiğimiz yıl Tayland’da bir işçi Facebook’ta kralın köpeğine hakaret ettiği gerekçesiyle askeri mahkemede yargılanırken Suudi Arabistan’da bir internet kullanıcısına ateizmi yaydığı gerekçesiyle 10 yıl hapis ve 2000 kırbaç cezası verilmiş. Ayrıca 2013’ten bu yana bu tarz tutuklamalar yapan ülkelerin sayısında %50 artış olduğu görülmekte. Rapora göre son zamanlarda sansürün teknik çapı genişledi. WhatsApp ve Telegram gibi uygulamalar da artık hükümetlerin hedefinde.

Değerlendirilen 65 ülkeden 34’ünde internet özgürlükleri gerileme eğiliminde. Araştırmada aşağıdaki kriterler göz önünde bulunduruluyor:

  • Bir sosyal medya sitesinin veya bir uygulamanın, enformasyon paylaşımının önüne geçmek amacıyla, geçici ya da kalıcı, kısmen ya da tamamen engellenmesi
  • Politik, toplumsal veya dini içeriğin engellenmesi
  • Toplumsal veya politik gelişmeler nedeniyle internetin yerel ya da ülke çapında kesilmesi
  • Herhangi (bir sponsorluk bilgisi açıklanmadan) ücretli sosyal medya kullanıcılarının çevrimiçi tartışmaları hükümet lehine yönlendirmesi
  • Sansürü ve cezalandırmayı artıran yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Gözetimi artıran ya da anonimliği sınırlayan yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının politik veya sosyal bir içerikten dolayı tutuklanması, hapse atılması ya da uzun süreli gözaltına alınması (soruşturma amaçlı kısa süreli gözaltılar kapsam dışı)
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının fiziksel saldırıya uğraması ya da öldürülmesi
  • Hükümet karşıtlarına veya insan hakları örgütlerine siber saldırıların düzenlenmesi

Bu kriterlere göre internet özgürlüklerinde gerileme eğilimi tespit edilen ülkelerin başında Uganda, Bangladeş, Kamboçya, Ekvador ve Libya geliyor. İnternet özgürlüklerinin en çok ihlal edildiği ülke ise Çin. Raporda ülkeler üçe ayrılmış: İnternetin özgür olduğu, kısmen özgür olduğu ve özgür olmadığı ülkeler. Fransa, İtalya, Gürcüstan, Almanya, Ermenistan ve Avustralya internetin özgür olduğu ülkeler arasında yer almasına karşın bu ülkelerde de özgürlüklerde bir gerileme var. Uganda, Libya, Hindistan, Brezilya, Güney Kore ve Ukrayna’da ise internet kısmen özgür. Türkiye, Rusya, Tayland, Mısır, Kazakistan ve Özbekistan internetin özgür olmadığı ve özgürlüğün gerilediği ülkeler. Rapor, sosyal medyanın Türkiye’deki darbe girişimi karşısında önemli bir rol oynamasına rağmen temmuz ayından itibaren internet özgürlüğünde önemli bir gerileme olduğunu yazıyor.

Rapor şaşırtıcı mı? Bence değil. Çünkü internet yaşamdır. Fakat internet yaşamdır derken ülkemizde bu sloganı kullananların büyük kısmı gibi internetin yaşamda olumlu anlamda köklü değişiklikler yapabileceğini anlatmak istemiyorum. Teknolojinin toplumsal ilişkileri etkilediğini kabul etmekle beraber belirli toplumsal ilişkiler içinde geliştiğini ve ondan etkilendiğini vurgulamak istiyorum. Dünyada hak ve özgürlüklerdeki gerilemenin internette sansür ve gözetimin artmasıyla paralel bir seyir izlemesi olağan bir durum. Ancak raporun doğru saptamalar içermesine karşın gerçekliği kısmen yansıttığını düşünüyorum. Raporun özellikle sosyal medya uygulamaları ve hükümetlerin bunları sınırlayıcı müdahaleleri üzerinde durduğuna dikkat edelim. Yukarıdaki kriterler doğrultusunda değerlendirildiğinde dünyadaki birçok hükümetin özgürlüklere düşman ve ABD’nin de internetin özgür olduğu az sayıdaki ülkelerden biri olduğu görülüyor. Sosyal medyanın şirket, dolayısıyla yönetiminde sadece sınırlı sayıda kişiye hak tanıyan, yapısını şimdilik bir tarafa bırakalım. Söz konusu sosyal medya uygulamalarını yaratan koşulların başında internetin adem-i merkeziyet üzerine kurulu yapısı geliyor. Diğer medyalarla karşılaştırıldığında mülkiyet ilişkilerinin belirleyiciliğinin daha sınırlı olduğu bu yapıda (en azından teoride) büyük bir medya tekeli de bütçesi sınırlı bir demokratik kitle örgütü de internet üzerinden kitlelere ulaşabilir. Dolayısıyla internet özgürlüğü için daha büyük bir tehlike hükümetlerin ve şirketlerin internetin altyapısını değiştirmeye yönelik adımları. Şirketlerin bu yönde yaptığı müdahaleler, sivil toplum örgütlerinin buna karşı mücadeleleri, taraflar arasında kurulan ittifaklar ve hükümetlerin sergilediği duruş özgürlüğün hükümetlerin sosyal medyaya müdahalelerine karşı mücadeleye indirgenemeyeceğini gösteriyor. Bunun en iyi örneklerinden biri de ağ tarafsızlığı tartışmaları.

İSS’lerin (İnternet Servis Sağlayıcı) ve hükümetlerin internetteki bütün içeriğe eşit davranması anlamına gelen ağ tarafsızlığı hakkındaki tartışmalar, internette kendiliğinden bir özgürlüğün olmadığının en büyük kanıtıdır. Ağ tarafsızlığına göre beklenti, ağları işletenlerin uygulamalar, içerik, web siteleri ve platformlar arasında ayrım yapmamasıdır. Buna göre İSS’ler belirli bir uygulama ya da siteye erişim hızını artıramaz, belirli bir enformasyona erişimi önceliklendiremez. Bu, internete atfedilen özgürlüğün temellerinin başında gelir. Fakat bir zorunluluk değil tasarımsal bir tercihtir. 2000’li yılların başından itibaren ağ altyapısını sağlayan şirketlerin bu tasarımı değiştirmek için hem teknik hem de hukuksal açıdan son derece ciddi müdahaleleri var. Örneğin 2005 yılında FCC’nin (U.S. Federal Communications Commission – Federal İletişim Komisyonu), ABD’li ağ işletmecilerinin yoğun lobi faaliyetleri sonucunda, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini düzenlenen bir iletişim hizmeti olmaktan çıkararak düzenlenmeyen enformasyon hizmeti sınıfına dahil etmesi çok kritik bir karardır. Elbette tartışma burada sonlanmaz. Ama tartışmanın devamına bakmadan önce teknoloji tarihinde kısa bir gezinti yapmak ağ tarafsızlığının bir zorunluluk değil, tasarımsal bir tercih olduğunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Felczak’ın (2013) ifade ettiği gibi telefon taşıyıcılarının (carrier) veri ağlarına ilgisi yeni değildir. Veri ağlarının ortaya çıkışıyla beraber telefon iletişimi ve altyapısını kontrolle yetinmeyip ağ iletişiminin doğasını tanımlamaya çalışmışlardır. Böylece bu iletişimin alt yapısını sağlayanlar olarak mümkün olan en ayrıcalıklı pozisyonu elde edebileceklerdir. Taşıyıcılar fırsatını yakalayıp daha bağımsız hareket edebildiklerinde kamusal, ticari olmayan ve farklı iletişim biçimleri aleyhine kar oranlarını artıracak yollara sapmaktadır. X.25’in öyküsü buna güzel bir örnektir. Felczak’ın (2013) X.25 ve ARPANET karşılaştırması tasarımsal tercihlerin bir teknolojinin gelişimi ve benimsenmesinde ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

1970’lerde bilgisayar fiyatlarının düşmesi ve kullanım alanlarının artmasıyla, telefon taşıyıcılarında veri ağlarına yönelik bir ilgi oluşur. Kuzey Amerika ve Avrupa’da videoteks üzerine kurulu, devlet destekli veri ağı ve modernleştirme projelerinin yürütülmesi için girişimler başlar. Bu girişimlerde telefon taşıyıcılarına veri ağlarının doğasını ve kullanılacak teknolojiyi belirleme konusunda geniş (ve denetimsiz) bir özgürlük verildiğinde taşıyıcılar temel ağ protokollerini ve kullanılacak teknolojileri,

  • telefon altyapısı üzerindeki güçlerini yoğunlaştıracak ve genişletecek,
  • özel ağ operatörlerinin sayısını ve kapasitesini sınırlayacak,
  • kullanıcıların iletişim biçimlerinin doğasını büyük ölçüde tanımlayabilecek

biçimde tasarlamaya yönelirler.

Taşıyıcıların yukarıda belirtilen amaçlarına ulaşabilmeleri ve yeni oluşmakta olan piyasayı kontrol altına alabilmeleri için öncelikle üreticilerden ve onların özel mülkiyetli ağ ürünlerinden ve protokollerinden bağımsız olmaları gerekmektedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, taşıyıcıların geliştireceği özel mülkiyetli olmayan bir protokol farklı üreticiler tarafından uygulanabileceği için taşıyıcılar tek bir üreticiye bağımlı kalmayacaktır. İkinci neden ise stratejik olarak çok daha önemlidir. Böylece taşıyıcılar ağ protokollerini kendi vizyonları, öncelikleri ve değerleri doğrultusunda şekillendirebilecek ve üreticileri kendi öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirebileceklerdir (age).

Taşıyıcılar bu doğrultuda geliştirdikleri X.25 protokolünün ulusal ağlarda işlevsel kullanımını da sağlarlar. X.25’li ağlar 1977’de Kanada’da, 1978’de Fransa’da, 1979’da Japonya’da ve 1980’de Britanya’da kullanılmaya başlanır. X.25, geleneksel telefon bağlantılarında kullanılan devre anahtarlamadan farklı olarak paket anahtarlama teknolojisine dayanmaktadır. Devre anahtarlamada, iki taraf arasında bir bağlantı kurulur ve bağlantı konuşma süresince sabit kalır. Aynı kaynak, konuşma süresince başka yerde kullanılamadığından bir kaynak israfı vardır. Paket anahtarlama teknolojisinde ise taraflar arasında fiziksel bir bağlantı kurulmadan veri paketlere bölünerek karşı tarafa iletilir. Gönderenin görevi mesajı paketlere bölmek, alıcınınki ise bu paketleri tekrar bir araya getirmektir. Bu ağ modelinde ağ, paketlerin kaynak ve hedefi doğrultusunda basit bir veri taşıma servisi sunar. Modele göre paketlerin yanlış sırada gelmesi durumunda alıcı paketleri yeniden doğru şekilde sıralayabilir ya da alıcı hatalı paketin yeniden gönderilmesini talep edebilir.

Ulusal taşıyıcılar veri ağını yürüttükleri telefon işlemlerinin bir uzantısı olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla kullanılmakta olan telefon ağı altyapısına veri ağı bileşenleri eklemek yeterli olacaktır. Taşıyıcılar ağ altyapısına sahip olduklarından kullanıcılar için veri akışını düzenleyecekleri, trafik ve hata kontrolü sağlayacakları varsayılmaktadır. Basit bir arayüzle ağa bağlanan kullanıcılar akış ve hata kontrolünün ağa bırakacaklardır. Ayrıca X.25’te, kullanıcıların ağa doğrudan bağlanacağı varsayılarak özel ağlar içinde kullanılan protokollerle iletişime ve ticari ağ operatörlerinin taşıyıcı ile rekabetine fazla açık kapı bırakılmaz. Taşıyıcıların yönlendirdiği tasarımsal tercihler, kendilerini oluşmakta olan telekomünikasyon piyasalarında belirleyici bir konuma getirmektedir.

X.25, Almanya, Britanya ve Fransa’da videoteks hizmetlerinde kullanılır. Taşıyıcılar bu hizmeti iki uçta da kontrol edebilmektedir. Birincisi, kullanıcılar videoteks terminalleri ile telefon ağı üzerinden sisteme bağlanmaktadır. İkincisi, içerik sağlayıcıların enformasyon hizmeti verebilmesi için veritabanlarının taşıyıcıların ağına bağlaması gerekmektedir. Hatta Almanya ve Britanya’da içerik sağlayıcılar doğrudan taşıyıcıların kendi veritabanlarını kullanabilmektedir. Böylece taşıyıcılar bulundukları stratejik nokta sayesinde hem kullanıcılardan hem de içerik sağlayan şirketlerden gelir elde edebilmektedir.

X.25’in başarılı olabilmesi ve yaygınlaşabilmesi için hem kullanıcıların hem de içerik sağlayıcıların videoteksi benimsemesi gerekmektedir. Ancak Fransa’daki Teletel (bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Minitel) dışındaki ağlar başarılı olamaz. Belki daha sonra İnternet adını alacak olan ARPANET olmasaydı X.25’in bir başarı şansı olacak, diğer ülkeler de Teletel deneyiminden faydalanabilecektir. Ancak 1976’dan 1980’lerin sonlarına kadar telefon taşıyıcıların X.25’i ile ARPA’nın (ABD Gelişmiş Savunma Araştırmaları Projeleri Birimi) paket anahtarlama teknolojileri TCP (Transmission Control Protocol – Aktarım Kontrol Protokolü) ve IP (Internet Protocol – İnternet Protokolü) yarışacak ve yarışın kazananı TCP/IP olacaktır.

Telefon taşıyıcılar, hedefleriyle paralel bir şekilde X.25’i sıkı bir şekilde kontrol etmektedir. ARPA ise ağı tasarlarken içinde bulunduğu koşullar nedeniyle daha gevşek davranmak zorunda kalır. Ağ, hem ordunun genel ihtiyaçlarını hem de araştırma kuruluşlarının özel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Fakat bu yerlerin yöneticileri ağın geleceği konusunda kuşkulu olduklarından ellerindeki bilişim kaynaklarından vazgeçme konusunda isteksizlerdir. Bu nedenle ARPANET, farklı bilgisayarları, ağları ve altlarındaki medyayı desteklemelidir. Bir başka öncelik ise ağın ölçeklenebilirliğidir. Güvenilirlik ve performanstan vazgeçmeden ağ büyüyebilir olmalıdır. Farklı ağlarda kullanılan farklı protokollerin birbirine çevrimi ölçeklenebilirliği azaltacağından ortak ve olabildiğince basit bir protokole gerek vardır. Bunun için de ağın paketleri yalnızca taşımasına ama akış ve hata kontrolü gibi karmaşık işlemlerin uçlardaki bilgisayarlar tarafından gerçekleştirilmesine karar verilir.

Kısacası telefon taşıyıcıları, homojen, sınırlı büyüyen ve belirli uygulamalara izin veren bir ağ ve buna uygun bir protokol tasarlarken ARPA bilgisayar, ağ ve medya farklılıklarına öncelik veren, gelecekteki büyümeyi ve uygulama esnekliğini dikkate alan bir ağ ve protokol hedeflemektedir. TCP/IP tasarımcılarının amaçları X.25’ten farklı olduğu için ortaya çıkan üründeki güç ilişkileri de farklı olacaktır.

Çalışma birçok tasarımsal tercihi içermektedir. Ama TCP/IP’nin zaferini sadece tekniğe bağlamak yanlış olur. Bilgisayar üreticilerine TCP/IP’yi bilgisayarlarına ve ağ ürünlerine uygulamaları için fon sağlandığı ve ARPA’nın TCP/IP’nin fiili bir standart haline gelmesi için uğraştığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuçta telefon taşıyıcıların bağlantıyı, iletimi ve içeriği metalaştırma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Ayrıca ArpaNet’in ilk günlerinde ABD’nin en büyük telefon taşıyıcı AT&T’nin ağa daha etkin katılımı kabul etmeyip X.25’e yatırım yapmayı tercih ettiğini de eklemek gerekir. Nedeni ise açıktır, karşısında metalaştırmaya yeterince açık olmayan bir ağ vardır. Fakat taşıyıcılar ağdan daha fazla kar elde etme arayışına devam ederler. İstedikleri fırsatı 1990’larda “IP kıtlığı” tartışması sonrası ortaya çıkan IPv6’da yakalarlar. IPv6’nın tasarım sürecine dahil olan ABD Donanması ve içlerinde kablolu televizyon endüstrisinin de yer aldığı ABD’li bazı şirketler IPv6’da kaynak ayırmanın ve trafik önceliklendirmenin olmasını talep ederler. Böylece çoklu ortam içeriğini ve zamana duyarlı veri ayrıcalıklandırılabilirken bu sınıfa girmeyen içerik ağda daha yavaş iletilecektir. ABD Donanması bunu stratejik amaçları için istemektedir. Kablo endüstrisi ise evlere çoklu ortam uygulamalarını götürmekle ilgilenmektedir. Taşıyıcılar ise bunu içerik sağlayıcılardan gelir elde etmek için kullanabilecekler.

AT&T’nin eski CEO’larından Edward Whitacre 2003 yılında tam da bunu talep etmektedir. Google, Yahoo veya başka biri AT&T’nin altyapısını kullanıyorsa bunun karşılığını ödemeli, bunun için bir mekanizma olmalıdır. Fakat sorun yalnızca Google, Yahoo, Facebook vb tekellerle AT&T, Verizon ve Comcast gibi taşıyıcılar arasında değildir. Taşıyıcıların arzuladığı X.25’te yapmaya çalıştıkları gibi ağın tarafsız olmaması ve bütün içeriğe eşit davranılmamasıdır. Nitekim şu anda bu amaçlarına daha kolay ulaşmalarına yarayacak olan IPv6 henüz IPv4’ün yerini almamış olsa da taşıyıcılar 2000’li yıllardan itibaren içerik filtreleri ve derin paket inceleme gibi teknolojilerle içeriğe göre ağdaki trafiğe müdahale edebilmekteler (age).

Taşıyıcıların ağa müdahalelerini genelleştirebilmeleri için teknik çözümlerin yanında sektörle ilgili düzenlemelerin kaldırılmasına veya gevşetilmesine de ihtiyacı vardır. Örneğin Google’dan, sunduğu hizmetlerin kullanıcılara daha hızlı erişmesini sağlamak istiyorsa taşıyıcılara ek ödeme yapması istenmektedir. Elbette ki aynı ilişki son derece sınırlı bir bütçeyle faaliyetlerine devam eden alternatif medya içerik üreticileri, demokratik kitle örgütleri ve özgür/açık kaynaklı yazılım kullanıcıları için de zorunlu olacaktır. Mağdurlar ve bilişim tekelleri, taşıyıcılara karşı hukuksal mücadelede bir araya gelirler. Bu birlikteliğin sorunlarını yazının sonunda yer vereceğim. Ama teknik kararları belirleyecek veya onları sınırlandırabilecek bir hak mücadelesinin önemli olduğunu özellikle belirtmem gerekiyor.

Ortak taşıyıcılık (common carriage), bu hak mücadelesinin önemli bileşenlerinden ve ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarını anlamada önemli bir yere sahip tarihsel bir kavramdır. Kavramın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır. Ortak taşıyıcılığın iki temel ilkesi vardır. Zararlardan sorumlu olmak ve kamuya hizmet zorunluluğu. Birincisi taşıyıcının taşınan malın güvenliğinden sorumlu olmasıdır. İkincisi ise kamuya hizmettir. Eski İngiltere’de ortak (common) sözcüğü işi yapan kişinin bir kişi ya da gruba değil kamuya hizmet ettiğini belirtmektedir. Örneğin bir terzi, belirli kişi ya da kişilerin özel terziliğini değil, herkesin terziliğini yapıyorsa “ortak terzilik”ten söz edilmektedir (Guniganti ve Grabowski, 2013).

Ortak taşıyıcılık kavramı, teknolojinin evrimiyle genişler. Buharlı gemiler ve demir yollarından sonra telgraf ve telefon da bugün internet düzenlemelerine örnek olabilecek biçimde ortak taşıyıcılık ilkesine göre düzenlenir. Telgraf kamuya açık bir hizmet olarak kabul edilir, göndericiler arasında bir ayrım yapılmaması konusunda düzenleme yapılır. Önce gelen, önce hizmet alacaktır. 1881’deki bir mahkeme kararı telgraf ile taşımacılığı aynı düzlemde ele almaktadır. Tabi burada taşıyıcılığın birinci ilkesi gereksizleşir, ikinci ilkesi öne çıkar. Telefon da aynı çizgide ilerleyecektir. ABD Kongresi’nin 1910’daki kararına göre telgraf, telefon ve kablo şirketlerinin ortak taşıyıcı olarak nitelendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. AT&T’nin yerel rakiplerini satın alması ve bölgeler arası bağlantıları yapmaması nedeniyle Adalet Bakanlığı devreye girecek ve 1913’te AT&T düzenlemeyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Kingsbury Taahhüdüne göre AT&T, Western Union ile ilişkisini kesecek; rekabetçi nitelikte olmayan bağımsız telefon şirketlerinin AT&T’nin uzun mesafe ağıyla bir birine bağlanabilmesine izin verecek ve rekabet ettiği bağımsız telefon şirketlerini satın almaktan vazgeçecektir. Karşılığında da telekomünikasyon sektörünün özel sektörün elinde kalmasına izin verilecek ve şirket demiryollarında ve Standard Oil’de olduğu gibi parçalanmayacaktır (age).

Tüm bu düzenlemelerin sorumluluğu 1887’de kurulan ICC’nin (Interstate Commerce Commission – Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu) üzerindedir. Fakat bu süreçte ICC’nin asıl işi olan demir yollarının düzenlenmesine odaklanması, telgraf ve telefon şirketleriyle yeterince ilgilenememesi nedeniyle 1934 yılında ABD’de yürürlüğe giren İletişim Yasası’yla FCC kurulur. İletişim Yasası’nda Eyaletler Arası Ticaret yasasındaki ortak taşıyıcı tanımı alınarak ortak taşıyıcı “kamuya bir kira karşılığında iletişim hizmeti sunmakla görevli herhangi bir kişi” olarak tanımlanır. FCC, telefon ve telgraftan sonra kablonun ortak taşıyıcı olmadığını savunarak kablolu yayınların düzenlenmesine dahil olmak istemez. Ancak 1962’de kablo sistemlerinin sayısı neredeyse 800, abonelerinki ise 850000 olmuştur. 1965’te önce mikrodalga antenleriyle sinyal alan kablolu sistemler, 1966’da tüm kablolu sistemler için düzenlemeler yapılır. Sonraki yıllarda, konjonktüre bağlı olarak, mahkemeler FCC’nin kablolu sistemlerdeki düzenleyici rolünü onaylayan, sorgulayan veya sınırlayan kararlar verirler (age).

1970’lerin başında FCC, düzenlemenin bilgisayar endüstrisinde inovasyona zarar vereceğini öne sürerek bilgisayar hizmetlerine yönelik bir düzenlemeden kaçınır. Ancak internetin ilk günlerinde kullanıcıların bir telefon hattı üzerinden İSS’ye (İnternet Servis Sağlayıcı) bağlanıyor olması nedeniyle yerel telefon ağları herhangi bir İSS için taşıyıcı görevi üstlenmektedir. Krugman (2007) federal düzenleyicilerin zorlamasıyla yerel telefon şirketlerinin altyapılarını İSS’lere açmasının ABD’de internetin gelişmesinde etkili olduğunu düşünmektedir. Ancak 1990’larda internet yaşamdır sözü bir kez daha doğrulanır. Neoliberal rüzgarların başta ABD olmak üzere dünyayı altüst ettiği bir süreçte internet de bundan uzak duramaz. Demir yolları ve havayollarında düzenlemelerin azaltılması (deregulation), diğer bir deyişle şirketler için kuralsız bir ortamın yaratılması girişimi internete de sıçrar. Telekomünikasyon ve kablo şirketlerinin geniş bant ağlar üzerinden internete erişim hizmeti vermeye başlamasından sonra şirketler kuralsızlaştırma konusunda ABD’li yasa koyucuları ikna ederler. Böylece 1996’da Clinton yönetimi internetin kuralsızlaştırılması yönünde önemli ama çelişkili bir adım atar. 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre farklı medyalar farklı biçimlerde düzenlenecektir. Birinci başlık altında enformasyon servisleri yer almaktadır ve yasal bir düzenlemeye bağlı olmadığı gibi FCC’nin enformasyon servisleri üzerinde sınırlı bir yetkisi olacaktır. İkinci başlık altında ise telekomünikasyon servisleri yer almaktadır ve yasal düzenlemeye bağlıdır. FCC, internetin bir enformasyon hizmeti olduğuna karar verir (Guniganti ve Grabowski, 2013). 2005 yılında FCC, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini de enformasyon hizmeti sınıfına alır.

2008 yılına gelindiğinde FCC yöneticileri kuralsızlaştırma konusunda çok ileri gittiklerini itiraf ederler. Düzenleme olmamasının rekabeti ve dolayısıyla inovasyonu artıracağı öngörülmüştür. Ama öyle olmamış, ucuz ve hızlı internet yerine telekomünikasyon şirketleri kuralsızlıktan, bazı web sitelerini ve uygulamaları hızlandırmak bazılarını da yavaşlatmak için yararlanmıştır. Örneğin Comcast kendi talebe bağlı görüntü (video-on-demand) hizmetiyle rekabet ettiğini düşündüğü için müşterilerinin Bittorrent kullanımını yavaşlatmıştır (age).

FCC’nin, Kasım 2011’de yürürlüğe giren 2010 Açık İnternet Talimatı ABD’de bağlayıcılığı olan ilk ağ tarafsızlığı politikası olur. Bu politikaya göre, geniş bant ağ taşıyıcılarından beklentiler şunlardır: trafik işletmelerinde şeffaflık, herhangi bir yasal içeriğin, servisin, uygulamanın veya cihazın engellenmemesi, iletimde bir ayrıcalık yapılacaksa bunun haklı bir gerekçesinin olması. Fakat talimatın, kablolu “kamusal internet” ile kablosuz ağları ve özelleşmiş hizmetleri ayrı tutması önemli bir eleştiri konusudur. Açık İnternet, İSS’lerin ücret karşılığında bazı içerikleri önceliklendirmesine imkan vermektedir. 2014’te FCC bir adım daha atar ve internette yavaş ve hızlı şeritlerin olabileceği bir teklif sunar (https://www.publicknowledge.org/news-blog/blogs/how-the-fccs-proposed-fast-lanes-would-actually-work). FCC, 15 Temmuz 2014’te web’den kamuoyunun düşüncesini öğrenmek istediğinde birinci gün 1,1 milyon görüş alır ve bu görüşlerden sadece %1’i açıkça ağ tarafsızlığına karşıdır. 15 Eylül 2014’te ağ tarafsızlığını savunan insanların, sivil toplum örgütlerinin ve şirketlerin yoğun katılımıyla FCC’ye iletilen görüş sayısı 3,7 milyon olur. 26 Şubat 2015’te FCC, 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre birinci başlık altında (düzenlenmeyen hizmet olarak) yer alan interneti ikinci başlık (düzenlenen hizmetler) altında sınıflandırır. 12 Temmuz 2015’te, ağ tarafsızlığı yerine kullanmayı tercih ettiği Açık İnternet İlkeleri’ni ilan eder. Bu ilkeler hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacaktır:

  • Geniş bant sağlayıcılar hiçbir yasal içerik, uygulama, hizmet ve zararsız cihaza erişimi engelleyemez.
  • Geniş bant sağlayıcılar yasal internet trafiğini içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde zayıflatamaz veya düşüremez.
  • Geniş bant sağlayıcılar, ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremez.

Kısacası, ağ tarafsızlığı savunucuları, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırmak isteyen taşıyıcılara karşı önemli bir zafer kazanmıştır. Ama interneti daha derin metalaştırmak ve kârın yeniden paylaşımını isteyen taşıyıcılar ve İSS’ler kolayca pes etmeyecekler gibi görünüyor. Obama’nın net olarak ağ tarafsızlığının yanında durduğu düşünülürse Trump iktidarında farklı gelişmelerin yaşanabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. IPv6’nın tamamen IPv4’ün yerini alması da dengeleri değiştirebilir. Ancak ağ tarafsızlığı için yapılan bu mücadelenin en kritik olaylarından biri 2010 yılında ağ tarafsızlığını savunan Google’ın karşı cephede yer alan (aynı zamanda Android projesindeki iş ortağı olan) ABD’nin en büyük erişim sağlayıcılarından Verizon ile FCC bünyesinde kapalı kapılar ardında yaptığı anlaşmadır. Google ve Verizon şu anki internet yapısının korunması ancak taşıyıcılara ve onların iş ortağı olan içerik sağlayıcılara açık özel internetlerin olabileceği konusunda anlaşırlar. Google aynı cephede yer aldıklarını düşünen insanları hayal kırıklığına uğratmıştır.

Yaşanan hayal kırıklığı ağ tarafsızlığı, özgür internet, özgür/açık kaynaklı yazılım vb konularda mücadele eden insanların en zayıf noktasına işaret ediyor. Dolber (2013) bu zayıflığı enformasyonculuk (informationism) ideolojisi başlığı altında tartışmaktadır. Dolber (2013) ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi enformasyonculuk ideolojisinin sivil toplum kuruluşları ile şirketleri aynı cephelerde bir araya getirmekle kalmadığını aynı zamanda potansiyel müttefikleri karşı cephelere sürdüğünü ifade etmektedir. Enformasyonculuk ideolojisi, bilişim teknolojilerinin kuralsızlaştırılmış küresel kapitalizmdeki rolünü görmezden gelirken insanların teknolojiyle donatıldığı küresel bir vatandaşlığı savunmaktadır. Bilgi ve enformasyonun rolü yüceltilirken kapitalist üretim ilişkileri, şirket sahipliği ve kontrolü, şirket ve devlet iktidarının hegemonik yapılanması görmezden gelinir. İnternet ve dijital teknolojilerin gelişimi süresince eşitsizliğin arttığı gerçeği dikkate alınmaz (age).

Dolber (2013) enformasyonculuğun birbiriyle ilişkili üç mite dayandığını ifade eder. Birinci mit, emek ve sermaye arasında asli bir çelişki olmadığıdır. İkincisi, ileri iletişim teknolojilerine erişimin politik katılımı ve tam vatandaşlığı geliştireceğidir. Üçüncüsü ise yeni medya sektörü içinde yer alan seçkinlerin neoliberalizm altında demokrasinin savunucusu olduğudur. Bu üç mit başarılı bir şekilde sivil toplumu bölebilmekte ve kitleleri şirketlerin arkasına yedekleyebilmektedir.

Örneğin ağ tarafsızlığı tartışmalarında, kurucuları kapitalizme ve medyanın sistem içindeki rolüne karşı mesafeli olan Free Press gibi örgütlerin enformasyon ideolojisi etkisinde dile getirdikleri tezler, şirketlerle ittifaklarını güçlendirmekte ama diğer yandan neoliberalizmin geliştirdiği medya ilişkilerine karşı mücadelelerini zayıflatmaktadır. Örneğin birinci mitte ifade edildiği gibi emek ve sermaye arasındaki çelişki görmezden gelinmektedir. Ağ tarafsızlığının rekabeti artıracağını ve bunun da tüketicilere olumlu yansıyacağını savunulmaktadır. Hükümet kuruluşları nezdinde bu tez daha kabul edilebilir olabilir. Aynı tezler karşı cephede, ağ tarafsızlığına karşı çıkmak için de kullanılabilmektedir. Ancak her iki durumda da rekabeti kutsayan bu söylem, piyasaları temel alan neoliberal sistemi besler ve gün gelir piyasaların “sağlıklı” işleyişi insan hak ve özgürlüklerinin karşısına dikilir. İkinci mit ise daha çok internet teknolojilerine yüklenen demokratikliktir. Ancak bu demokrasinin sınırlarının Facebook, Google veya herhangi bir şirket tarafından çizildiği umursanmaz. Free Press, internette hızlı ve yavaş şeritler yaratmanın, yeni şirketlerin kendinden önce var olanlarla eşit şartlarda olmamasının yeni Google, eBay ve Napster’ların oluşumunu engelleyeceğini savunur. Yine üstü kapalı olarak bilişim şirketlerinin iyiliği ve farklılığı tescillenir. Google iyidir, AT&T kötüdür! Google’ın kapitalizm için kendi çıkarları olan bir şirket olduğu unutturulur (age).

Ağ tarafsızlığı tartışmasının karşı cephesinde de durum pek farklı değildir. 300 bini kablo ve telefon hizmetlerinde olmak üzere 700 bin üyesi olan CWA (Communications Workers of America – ABD İletişim Çalışanları) da kendilerinin ve kamunun çıkarlarını şirketlerden ayrı görmemektedir. CWA Başkanı Larry Cohen, geniş bant sağlayıcıların ağ tarafsızlığını bozan adımlarını haklı bulmakta, taşıyıcıların yaptıkları yatırımın karşılığını alma isteğini kapitalizmin gereği olarak nitelendirmektedir. Geniş bant sağlayıcılar, ABD’nin küresel piyasalardaki rekabetçi konumunu koruyacak ve diğer ülkelerin gerisine düşmesini engelleyecektir. Geniş bant sağlayıcıların “herkese erişim hakkı” söylemi ve bunun CWA tarafından da sorgulanmaksızın desteklenmesi Dolber’in (2013) belirttiği ikinci mite örnektir. Geniş bant sağlayıcılar, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırarak kârlarını artırmak istediklerini değil taşraya ve toplumun düşük gelirli kesimlerine ucuz ve hızlı internet götürmek için masrafları paylaşmak istediklerini söylemektedir. İnternetin erişilebilirliğinin artmasının toplumun dezavantajlı kesimlerini kültürel ve ekonomik olarak güçlendireceği öne sürülmektedir. Böylece internetteki sınıfsal çelişkiler ve desteklenen politikanın hangi sınıfın konumunu güçlendiren bir potansiyel taşıdığı atlanmaktadır. Free Press ile Google arasındaki ilişkinin bir benzerini CWA ile geniş bant sağlayıcılar arasında görmek mümkündür. Ağın hükümet müdahalesi olmaksızın kendi kendini düzenlemesini savunmakta, sözlerini ifade özgürlüğü ve sansür karşıtlığı ile süslemekte ama özellikle de tüm Amerikanların erişebileceği yüksek kapasiteli ağların inşasına vurgu yapmaktadır. Dolber (2013), bu söylemin sayısal bölünmede (bilişim teknolojilerine erişimde eşitsizlik) telekomünikasyon devlerini demokrasinin savunucusu olarak gösterdiğini ve CWA’nın işverenlerinin kârlı olmayan yerlere yüksek hızlı ağ inşa etmemesinin üzerini örttüğünü belirtir. Böylece sayısal bölünmeyi devam ettiren kâr arayışını da meşrulaştırmış olurlar. Dolber (2013) enformasyonculuk ideolojisinin benzer etkilerinin ağ tarafsızlığı tartışmalarında diğer grupları da etkilediğini, örneğin siyahların sayısal bölünmeyi çözeceğini düşündükleri telekomünikasyon firmalarının yanında yer aldığını ifade eder.

***

Dolber’ın (2013) belirttiği gibi ortak çıkarlara sahip olan sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve demokratik bir medya sistemini önemseyen herkesin sermayenin çıkarlarınca kontrol edilen değil, halkın çıkarlarını gözeten birliktelikler kurabilmesi gerekir. Aslında temel sorun da buradadır. Harvey (2015), Neoliberalizmin Kısa Tarihi adlı kitabında özgürlüğün Amerikalılar için sihirli bir kelime olduğunu, herhangi bir şeyi haklı göstermenin aracı haline geldiğini yazar. Neoliberalizmin serbestlik ve özgürlük üzerine kurulu retoriği sermaye sınıfının iktidarının sürdürülmesine ve yeniden inşasına hizmet eder; çoğu zaman da bu süreci maskeler. Örneğin yukarıdaki enformasyonculuk ideolojisi örneklerine baktığımızda her iki tarafta da özgürlük vurgusu belirgindir: İfade özgürlüğü, erişim özgürlüğü, rekabet özgürlüğü… Her iki taraf da aynı özgürlüklerle kendini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi kabul eden bir sınıf siyaseti yaşamı ve interneti gerçekten özgürleştirebilir. Tek başına sosyal medyaya erişim özgürlüğünün bir değeri yoktur.

Kaynaklar

Dolber, B. (2013). Informationism as Ideology: Technological Myths in the Network Neutrality Debate. Regulating the Web: Network Neutrality and the Fate of the Open Internet, 143.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin Kısa Tarihi, Çev. Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, İstanbul.

Krugman, P. (2007). The French Connections. The New York Times.

Stiegler, Z. (2013). Visions of Modernity: Communication, Technology, and Network Neutrality in Historical Perspective. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 11.

 

 

 

21 Şubat 2017

Posted In: Açık kaynak, ağ tarafsızlığı, Emek, enformasyonculuk, Erişim Hakkı, Gözetim, ifade özgürlüğü, informationism, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, TCP/IP, Teknoloji Tarihi, telekomünikasyon, X.25

Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine: Debian

Debian GNU/Linux dağıtımının kurucusu Ian Murdock 28 Aralık 2015’te, 42 yaşında aramızdan ayrıldı. Ölüm nedeni hakkında fazla bilgi sahibi değilim. Sadece San Francisco’da yaşayan Ian Murdock’un polis şiddetine maruz kaldığını ve sonrasında intihar ettiğini biliyorum (http://techaeris.com/2015/12/28/debian-founder-ian-murdocks-tweets-raising-eyebrows/). Ian Murdock bir Steve Jobs değildi. Ölümünün o kadar haber değeri yoktu. Okullarda onun için anma törenleri de düzenlenmedi (bkz. http://www.kartalgazetesi.com/15679-ahmet-simsek-koleji-teknoloji-kulubu-mr-steve-jobs%E2%80%99u-anma-toreni-duzenledi). GNU/Linux’u biraz duymuş olanlar içinse Ian Murdock sadece yüzlerce dağıtımdan biri olan Debian’ın kurucusuydu.

Bill Gates, Steve Jobs, Richard Stallman, Linus Torvalds, Larry Page, Sergey Brin, Mark Zuckerberg ve Ian Murdock. Her biri eylemleriyle bilişim teknolojilerine ayrı bir yön verdi. Bu isimlerden herhangi biri olmasaydı muhtemelen bilgisayar ve internet farklı bir yönde gelişim gösterecekti. Bill Gates, kapitalizmin genel eğilimine uygun bir biçimde yazılımı metalaştırmaya çalıştı. Metalaşma, Richard Stallman’ın çalıştığı laboratuvarın kapısını çaldığında ve alıştığı hayatı paramparça ettiğinde Richard Stallman metalaşmanın bir parçası olmayı değil, GNU projesini başlatarak mücadeleyi tercih etti. Linus Torvalds GNU yazılımlarını kullanarak bir işletim sistemi geliştirmeyi denerken büyük UNIX şirketlerine ya da Microsoft’a meydan okumak aklının ucundan bile geçmiyordu. Ama Linus Torvalds, Linux’u geliştirmemiş olsaydı sunucularında bundan faydalanan birçok şirket gibi Google da kurulamayacaktı. Peki Ian Murdock’ın ve kurucusu olduğu Debian’ın bilişim teknolojileri tarihindeki yeri ne?

Öncelikle Debian’ın herhangi bir GNU/Linux dağıtımı olmadığını belirtmem gerekiyor. Dağıtımlar, “GNU yazılımlarını ve diğer özgür yazılımları bir araya getiren ve tüm bunları bir Linux çekirdeği ile beraber toplu, derlenmiş ve kurulumu kolay bir işletim sistemi olarak kullanıcılara sunmayı amaçlamış olan yazılım birliktelikleri”dir (bkz. https://linux.org.tr/dagitimlar-kilavuzu/) . Dağıtımların bileşenleri aşağı yukarı aynıdır: Linux çekirdeği, masaüstü ortamı, kelime işlem programları, web tarayıcılar ve sistemi yönetmek için çeşitli yapılandırma ve güncelleme araçları. Dağıtımları farklılaştıran ise bazen hedef kitleleri bazen de öncelikleri dolayısıyla yaptıkları tercihler ve bu doğrultuda işletim sisteminde yaptıkları ek düzenlemelerdir. Örneğin, Mint (https://www.mint.com/) dağıtımında hedef kurulum ve kullanım kolaylığı olduğundan kullanıcının kafasını karıştırmamak için bazı kararlar kullanıcı yerine dağıtımı hazırlayanlarca alınmıştır. Böylece acemi bir kullanıcı bile işletim sistemini hızla kurup kullanmaya başlayacaktır. İleri düzey kullanıcıların gereksinimleri farklı olabilir; örneğin işletim sistemini kullandığı donanıma göre optimize etmek ve bilgisayarı en ince ayrıntısına kadar yapılandırmak istiyorsa Gentoo’yu (https://www.gentoo.org/) tercih edecektir. Kullanıcı düzeyinin yanı sıra farklı gereksinimler için özelleştirilmiş dağıtımlar da vardır: Güvenlik uygulamaları için Tails (https://tails.boum.org/), görme engelliler için Vinux (http://vinuxproject.org/), çoklu ortam uygulamaları için Ubuntu Studio (http://ubuntustudio.org/) gibi.

GNU/Linux dağıtımlarının listesinin yer aldığı DistroWatch (http://distrowatch.com/) sitesindeki sıralamaya göre ilk beş sırada Mint, Debian (https://www.debian.org/), Ubuntu (http://www.ubuntu.com/), openSUSE (https://www.opensuse.org/) ve Fedora (https://getfedora.org/) dağıtımları yer almaktadır. Debian’ın bazıları için olumlu olan özellikleri farklı gereksinimi olan kullanıcılar için bir engel olabilmekte, bu da Debian tabanlı yeni dağıtımların geliştirilmesine neden olmaktadır. Birçok popüler dağıtım gibi Mint ve Ubuntu da Debian’dan türemiş dağıtımlardır (bkz. https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/69/DebianFamilyTree1210.svg). Ayrıca Pardus (https://www.pardus.org.tr) da 2013 yılında alınan bir kararla Debian tabanlı bir dağıtımlar kervanına katılmıştır.

Debian dört özelliğe ile diğer dağıtımlardan ayrılmaktadır. Birincisi, Debian depolarında 43000’den fazla yazılım paketi vardır. Çoğu GNU/Linux dağıtımında kullanıcılar, dağıtımın depolarından arama yaparlar ve buldukları yazılımı bilgisayarlarına kurarlar. Örneğin vlc adlı ortam oynatıcısını, pdf okuyucuyu, ses montaj programını ya da LibreOffice’i bilgisayarınıza indirip sorunsuz bir şekilde (!) kurmak en fazla bir iki dakikanızı alacaktır. İkincisi Debian, “Evrensel İşletim Sistemi” adına layık olarak çok sayıda bilgisayar mimarisini desteklemektedir (https://www.debian.org/ports/). Üçüncüsü, kullanıcı ve geliştirici sayısının fazla olmasıdır (https://wiki.debian.org/Statistics). GNU/Linux dağıtımlarında kullanıcı ve geliştirici sayısının fazla olması sorunlarınıza yanıt bulmanızı da hızlandırmaktadır. Yaşadığınız sorunun bir Debian, Ubuntu ya da Mint kullanıcısı tarafından forumlarda sorulmuş ve yanıtlanmış olması yüksek olasılıktır. Sonuncu ve diğerlerine temel olan özelliği ise etik değerlere ve yazılımın özgürlüğüne bağlılığıdır. Dolayısıyla Debian derken yalnızca bir işletim sisteminden söz etmiyoruz. Debian, aynı zamanda en iyi özgür işletim sistemini geliştirme hedefi olan bir proje ve çalışmalarında belirleyici olan etik değerleri olan bir topluluktur (Zacchiroli, 2011).

Kamuoyunda özgür yazılım, iyi yürekli insanların topluma armağanı olarak değerlendirilmektedir. Aynı iyimserlikte olmasa da bir çok akademik çalışmanın temel araştırma konusu, hackerların (veya özgür yazılım taraftarlarının) gönüllü çalışmaya katılırken nasıl bir motivasyona sahip olduklarıdır. Bu konuda özellikle iki çalışmaya referans yapılmaktadır: Steven Levy’nin Hackerlar’ı ve Pekka Himanen’in Hacker Etiği. Levy’nin hacker etiği kapsamında anlattıkları bugün copyleft ile yasalaşmıştır. O yıllarda yazılımı paylaşmak etik bir yükümlülükken paylaşım günümüzde GPL ile (Genel Kamu Lisansı) yasal bir biçime kavuşmuştur. Ama bu dönüşüm kendiliğinden olmamıştır. Bir zamanlar laboratuvarlarda yaşayan bu kültür, internette nasıl gelişip serpilmiştir? Himanen’in yaklaşımında ise temel sorun, belirli bir iş etiğine sahip hackerlardan yola çıkıyor olmasıdır. Oysa bu iş etiği hackerların pratiğinde tekrar tekrar yeniden üretilmektedir. Hackerlar değiştirirken, değişmektedir. Bu nedenle, özgür yazılım projelerindeki pratikleri diyalektik bir süreç olarak değerlendirmek, pratiğin bireylerde yarattığı değişimi göz ardı etmemek gerekir.

Yazının devamında, Debian’ın gelişiminin tarihsel uğraklarını, ortak değer ve düşüncelere sahip Debian topluluğunun kendini yeniden üretim süreçlerini tartışacağım. Kurucuları her ne kadar belirli ilke ve değerler doğrultusunda Debian’ın temellerini atmış olsa da etik değerlere ve yazılımın özgürlüğüne bağlılık süreç içinde gelişmiş, netleşmiş ve yayılmıştır.

Debian’ın Doğuşu

Çok sayıda GNU/Linux dağıtımı vardır. Ama Ian Murdock’ı, diğer dağıtımların kurucularından farklı yapan çok kritik bir geçiş sürecinde özgür yazılıma yaptığı katkıdır. Richard Stallman GNU Projesini 1983’te duyurmuş, Linus Torvalds’ın 1991 yılında Linux çekirdeğini geliştirmesiyle bilgisayar kullanıcıları özgür bir işletim sistemine kavuşmuştur. Linus Torvalds, Linux’u geliştirirken GNU araçlarından faydalanmış olmasına rağmen GNU ve Linux projeleri arasında kültürel farklılıklar vardır. Debian, GNU ve Linux kültürlerinin bir sentezini oluşturmuş, özgür yazılımı daha ileriye götürmüştür.

1973 yılında Batı Almanya’da doğan Ian Murdock GNU/Linux’la 1993 yılında üniversite öğrencisiyken tanışır. O zamanlar sadece birkaç GNU/Linux dağıtımı vardır. Ian Murdock da SLS (Softlanding Linux System) adlı dağıtımı kullanmaktadır. SLS teknik olarak sorunludur; dağıtımda çok sayıda bug vardır. İlk başta bu sorunları çözmeyi dener ama sonra sıfırdan dağıtım hazırlamanın daha kolay olacağına karar verir. Murdock’a göre SLS’nin başındaki kişi her şeyi tek başına yapmaya çalıştığından iş yükünün altında ezilmektedir. Linus Torvalds’ın Linux’ta uyguladığı yazılım geliştirme yönteminin dağıtım geliştirmek için de uygulanabileceğini düşünür. Buradaki temel sorun, fiziksel olarak bir araya gelip aynı anda çalışması neredeyse imkansız olan geliştiricilerin bir dağıtımı nasıl hazırlayacağıdır. Çünkü o güne kadar kullanıcılar GNU/Linux’u disketlerdeki kurulum dosyalarından kurmaktadırlar (bugün Windows’u DVD’den kurar gibi…). Ian Murdock bu monolitik yapıyı GNU/Linux’u paketlere ayırarak ve paketlerin sorumluluğunu geliştiricilere vererek aşar. Her geliştirici, sorumlu olduğu yazılım paketini (ya da paketlerini) dağıtımın bütününe uygun hale getirecektir. Yeni dağıtım disketlerden değil, paketlerden oluşacaktır. İnsanlar, dağıtımda olmasını istedikleri yazılımlar için belirli standartları takip ederek yazılım paketleri hazırlayacaklardır. Kısacası, Debian, standartlara uyulduğu taktirde herkesin yetenekleri doğrultusunda katkıda bulunabileceği bir platformdur.

Yeni dağıtımın adı ise Ian Murdock’ın kız arkadaşının (daha sonra eşi olacaktır) ve kendi isminin bileşiminden oluşmaktadır: DEBra Lynn + Ian Murdock. Debian GNU/Linux’un ticari işletim sistemleri ile rekabet eden, kolay kurulan ve yazılım uzmanları ile ortaklaşa üretilen bir dağıtım olması hedeflenmektedir.

Bu tasarımsal karar, Unix’in aristokratik kültüründen bir kopuş anlamına gelmektedir. Geçmişte geliştirilen bir yazılımı Unix’e eklemek için, Berkeley’deki ekibe iletmek, onların uygun görüp görmeyeceğini beklemek gerekirdi. Linux’la başlayıp, Debian’la gelişen kültür ise bireyleri üretmeye ve kendilerini geliştirmeye teşvik etmektedir. Geliştiriciler Debian’a belirli bir motivasyonla yaklaşmaktadır. Ama diyalektik bir süreç söz konusudur. Coleman’a göre (2013) özgür yazılım projelerindeki ve özellikle Debian’daki yazılım geliştirme pratikleri, ritüeller ve örgütsel süreçler geliştiricilerde etik değişim yaratmaktadır. Coleman (2013) bu değişimi üç farklı sürecin bileşimi olarak değerlendirmektedir: Proje kültürünün içselleştirilmesi, fikri mülkiyet hakları kapsamındaki yasal karşılaştırmalar ve karşıtlıklar, kriz anları. Yazının devamında bunun örneklerini göreceğiz.

Debian Sosyal Sözleşmesi ve Debian Özgür Yazılım Yönergeleri

Debian’ın ilk günlerinde projeye katkıda bulunanların sayısı 20 civarındadır. Ortak değerleri özgür yazılımdır. Ian Murdock’ın 1996 yılında yazdığı Debian Manifestosu, topluluğun özgür yazılım felsefesine bağlılığını ve hedeflerini bildirmektedir (https://www.debian.org/doc/manuals/project-history/ap-manifesto.en.html).

1996 yılında Ian Murdock Debian’ın proje liderliğini özgür yazılım hareketinin tanınmış isimlerinden Bruce Perens’a devreder. Debian geliştiricilerinin sayısı 120’ye ulaşmış ve metalaşma sürecinin baskısı hissedilmeye başlamıştır. Bu atmosferde bir çok geliştirici, Debian Manifestosu’nun artık yetersiz kaldığını, Debian’ın özgür yazılım tartışmasındaki konumunu netleştirmesi gerektiğini düşünmektedir. Az sayıda geliştirici de diğer dağıtımlarla rekabet edebilmek için ısrarla Debian’ın özgür olmayan yazılımları da dağıtıma dahil etmesi gerektiğini savunmaktadır.

Özgür yazılım konusunda en uzlaşmaz isimlerin başında gelen Richard Stallman da dahil olmak üzere kimsenin özgür yazılım iş modellerine itirazı yoktur. Ama geliştiriciler arasında ticari dağıtımlara karşı tereddütler vardır. Bir konferansta Ean Schuessler, ticari bir dağıtım olan Red Hat’in kurucusu Bob Young’a, Red Hat’ın özgür yazılım ideallerine her zaman bağlı kalacağını beyan eden bir sosyal sözleşme hazırlamasını önerir. Young bunun Red Hat gibi kar etmeyi hedefleyen bir şirket için ölüm öpücüğü olacağını söyler ve reddeder.

Ean Schuessler ve bazı Debian geliştiricileri bu öneriyi daha sonra Debian’a sunar. Bu sözleşme, Debian topluluğunun özgür yazılım tartışmasındaki konumunu belirlemek için önemli fırsattır. Bruce Perens bir belge taslağı hazırlar ve Temmuz 1997’de bir ay süren e-posta konferansı sonucunda Özgür Yazılım Topluğu ile “Sosyal Sözleşme” ve Debian Özgür Yazılım Yönergeleri başlıklı iki belge yayımlanır (https://www.debian.org/social_contract.tr.html). Bu belgeler, Debian’ın resmi hareket tarzını belirtmektedir. Belgelerde, şeffaflık, açıklık, izlenebilirlik, ayrımcılık gözetmeme konuları üzerinde durulmuştur.

Sosyal Sözleşme’de aşağıdaki taahhütlerde bulunulur:

  • Debian %100 özgür kalacaktır
  • Ürettiklerimizi yine özgür yazılım topluluğuyla paylaşacağız
  • Sorunları gizlemeyeceğiz
  • Önceliklerimiz, kullanıcılarımız ve özgür yazılımdır

Burada “%100 özgür”lük ifadesi, Debian’da özgür olmayan yazılımların yer almayacağını değil, “Sistemi hiçbir zaman özgür olmayan bir bileşene gereksinim duyar hale” getirmeyeceklerini taahhüt etmektedir. Nitekim sözleşmenin sonunda da “özgür olmayan çalışmalar Debian sisteminin bir parçası olmamasına rağmen” bu yazılımların Debian üzerinde kullanımlarına olanak sağlanacağı belirtilmektedir.

Debian Özgür Yazılım Yönergeleri’nde ise erişim, kullanım, değiştirme ve dağıtım bağlamında hangi yazılımların özgür yazılım olarak değerlendirileceği yer almaktadır. Fikri mülkiyet tartışmaları, Debian topluluğun oluşumunda son derece önemli bir konudur. Debian geliştiricileri, yazılım lisanları tartışmalarına aktif olarak katılmakta, bilgi paylaşımı yapmaktadırlar. Birçok geliştirici fikri mülkiyet hakkı kanunlarını eleştirel olarak takip etmekte ve bu konulardaki yasal düzenlemelere katkıda bulunmaktadır. Bazı geliştiriciler için yasal mevzular sıkıcı konular olmasına karşın teknolojik üretime katılabilmek için yasal konularda bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Örneğin, hangi yazılımın Debian’a katılabilir, hangisinin katılamaz olduğuna karar verebilmek için en azından Debian Özgür Yazılım Yönergeleri’nde yazılanları anlamak zorundadırlar.

Bu hukuksal mücadele, Coleman’ın da (2013) vurguladığı gibi topluluk kültürünün oluşumunda ve geliştiricilerdeki etik dönüşümde etkili bir faktördür. Ayrıca Özgür Yazılım Vakfı (Free Software Foundation – FSF) ile Debian arasındaki tartışmalar ve anlaşmazlıklar, fikir ayrılıklarına rağmen geliştiricilerin fikri mülkiyet hakları konusundaki bilinç düzeyini yükseltmektedir.

Bu belgelerle, hem topluluk için hem de dışarıdan katılanlar için projenin hedefleri netleştirilmiştir. Bu iki belgeyi hazırlayan Bruce Perense ironik bir şekilde Debian için bir başka önemli belge olan Debian Anayasası’nın ortaya çıkmasına (https://www.debian.org/devel/constitution) da vesile olur.

Debian Anayasası

Debian 1993-1996 yılları arasında, birçok özgür yazılım projesinde olduğu gibi, projenin kurucusu tarafından yönetilmiştir. Debian’ın paketlerden oluşan modüler yapısı geliştiricilere inisiyatif vermekte, daha demokratik bir çalışma ortam sunmaktadır. Ian Murdock, gelen önerileri dinlemekte, ama son kararı yine kendisi vermektedir. Geliştiriciler arasında bir güven ilişkisi oluştuğu ve doğru teknik kararlar verildiği sürece tek kişinin yönetimi özgür yazılım projelerinde sorun yaratmaz. Ama proje büyüdükçe, alınması gereken kararlar arttıkça ve karmaşıklaştıkça proje liderinin yönetim biçimi nedeniyle sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Ian Murdock, 1996’da Debian liderliği projenin aktif geliştiricilerinden Bruce Perens’a devrettiğinde proje liderinin görev ve sorumlulukları, yetkilerinin sınırları henüz belirsizdir. İnsanlar bir süre sonra yaşadıkları gibi düşünmeye başlarlar; önceki bölümde belirtilen belgelerde yer alan şeffaflık, açıklık, izlenebilirlik, ayrımcılık gözetmeme kaygıları yalnızca koddan değil, proje yönetiminden de beklenmektedir. Fakat Bruce Perens’in proje liderliğini daha geniş anlamda algılaması, kendini Debian’ın başkanı olarak görmesi ve geliştiricilerin işlerine müdahale etmesi topluluk içinde sorunlara neden olur. Bazı kararların tartışılmadan alınması rahatsızlık yaratır ve liderin otoritesi sorgulanmaya başlar. Bruce Perens diktatörlükle suçlanmaktadır. Bruce Perens, her kararı kendisinin almak zorunda kalmasından hoşnut olmadığını yazar ve topluluğun bir yönetim kurulu seçmesini önerir (Mahony ve Ferraro, 2007).

Projelerin, bir yönetim kurulu ya da vakıf tarafından yürütülmesi özgür yazılım dünyasındaki pratiklerden biridir. Fakat seçimin ve kişi yerine bir kurulun yönetiminin tam bir çözüm olamayacağı düşünülmektedir. Bunun yerine, görev ve yetkileri Debian Anayasası ile belirlenen bir yönetim biçimi ortaya çıkar. Debian Anayasası’yla proje liderinin, teknik komitenin, proje sekreterinin ve proje liderinin atayacağı delegelerin görev ve yetkilerinin sınırları belirtilir, bireysel geliştiricilerin haklarının altı çizilir. Anayasada proje liderinin dikkat etmesi gereken konular da yazılmıştır:

  • Kararlarının geliştiricilerin görüşüyle oluşan oydaşmayla (konsensüs) olması
  • Pratikse, gayrı resmi olarak geliştiricilerin düşüncelerini alması,
  • Lider sıfatıyla alacağı kararlarda kendi görüşlerini aşırı vurgulamaktan kaçınması

Lider, teknik konulara karar veren değil, geliştiricilerin bu kararları almasını kolaylaştıran kişidir.

Anayasada, genel kararların nasıl alınacağı, seçimlerin nasıl yapılacağı ve oyların nasıl sayılacağı belirtilmektedir. Anayasanın ilk sürümlerinden itibaren oylamalarda basit çoğunluk yerine tercihlere dayanan bir sistem kullanılmaktadır. 2003 yılında ise daha ileri bir yöntem olan Schulze yöntemi kullanılmaya başlanır. Schulze yöntemi, Debian’ın yanı sıra çok sayıda özgür yazılım kuruluşu ve özellikle de Korsan Partileri tarafından kullanılmaktadır.

Örneğin, A, B, C, D, E adlarında 5 adayımız ve 45 seçmenimiz var. Seçmenlerden bir tercih sıralama yapması istenmiş (1.C 2.A 3.B 4.E 5.D gibi) ve aşağıdaki tablo oluşmuş olsun:

Schulze1

Schulze1

Klasik bir seçim olsa, C’nin seçimi kazanması büyük olasılıktır. Fakat C’yi hiç istemeyen de çok fazladır. Schulze yöntemine göre en çok oy alan değil, en çok tercih edilen seçimi kazanacaktır. Yöntemi uygularken önce adaylar arasındaki tercihler belirlenir. A’yı B’ye tercih edenlerin sayısı 5+5+3+7=20, B’yi A’ya tercih edenlerin sayısı 8+2+7+8=25’dir. Bunu diğer adaylar için de yaptığımızda aşağıdaki matris oluşur:

 

A B C D E
A 20 26 30 22
B 25 16 33 18
C 19 29 17 24
D 15 12 28 14
E 23 27 21 31

B’yi A’ya tercih edenler daha fazla olduğu için BA alanını daha koyu yaparız ve aşağıdaki çizgeyi (graph) oluştururuz:

Schulze2

Daha sonraki adımda adayların dolaylı karşılaştırması yapılır. Buna göre, AC arasındaki doğrudan yolun değeri 26’dır. Dolaylı yolda (AD – DC) ise zincirin en zayıf halkasını alırız ve A’yı C’ye tercih edenlerin sayısını 28 olarak güncelleriz. Bunu diğer adaylar arasında da tekrar ettiğimizde aşağıdaki tablo oluşur:

 

 

A B C D E
A 28 28 30 24
B 25 28 33 24
C 25 29 29 24
D 25 28 28 24
E 25 28 28 31

Buna göre seçim sonucu, E A C B D olur (Ayrıntılı bilgi için bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Schulze_method).

Debian Anayasası’nda yer alan bu seçim yöntemi, klasik çoğunluğa göre daha başarılı olmasına karşın seçim Debian topluluğunda çok fazla tercih edilen bir yöntem değildir. Herhangi bir konuda karar alınması gerektiğinde ise duruma göre üç farklı yöntemden biri uygulanmaktadır: Demokratik çoğulculuk, meritokrasi ve tartışmalar sonucu oydaşma sağlamak.

Coleman (2013) Debian içi birçok krizin, bu üç yöntem arasındaki gerilimden kaynaklandığını yazmaktadır. Demokratik çoğulculuk, proje liderinin seçimi ve Debian’ın bütününü ilgilendiren kararların alınması için kullanılmaktadır. Her geliştirici eşittir. Ama teknik konularda oylamaya başvurmanın verimsiz ve uygun olmayan bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Birçok özgür yazılım projesinde meritokrasi yani yönetim gücününün kişinin bilgi ve yeteneklerine dayandığı yönetim biçimi tercih edilmektedir. Debian’ın ilk günlerinde egemen olan yaklaşım meritokrasidir. Fakat teknik beceriye önem veren topluluklarda, görünürde herkesin eşit oy hakkı olmasına rağmen bilgi, beceri ve adanmışlık özellikleri nedeniyle bazı üyeler sivrilebilmekte, topluluk içinde hiyerarşik bir yapı oluşmakta ve diğer üyeler ustalar karşısında sessizliğe bürünmektedir. Ustalar karşısındaki sessizlik zamanla ustaların yozlaşmasına neden olabilmektedir. IRC kanallarında, e-posta listelerinde ve bug raporlarındaki tartışmalar neticesinde oydaşma sağlanması ise daha çok tercih edilen bir yöntem olmasına karşın sonuç alınması daha zor olabilmektedir. Projede şeffaflık, temel teknik kararlar, özgürlüğün anlamı ve kapsamı, sıradan geliştiricilerle yetkili geliştiriciler arasındaki ilişkiler konusunda zaman zaman tartışmalar yaşanmaktadır. Geliştiriciler ortak etik ilkelere sahiptir. Ama bu ilkelerin uygulanmasında fikir ayrılıkları çıkabilmektedir. Her zaman bir sonuca varılamasa da bu tartışma süreçleri, insanların düşüncelerini yeniden gözden geçirmesine yardımcı olmakta, böylece kişisel ve örgütsel gelişime katkı sağlamaktadır (age).

Tekrar Debian Anayasası’na dönersek… Örgüt içi demokrasi krizi projedeki görev ve sorumlulukların belirlenmesiyle aşılmıştır. Kriz ve çözüm süreçleri Coleman’ın (2013) vurguladığı gibi Debian’ın oluşumunda belirleyicidir. Krizler, kimi zaman oldukça sert ve acımasız tartışmalara neden olmasına rağmen Debian’ın gelişimi için verimli bir ortam sunmakta, örgütsel yenilenmeyi sağlamaktadır.

Bu kriz, henüz yeni atlatılmışken 1998-1999 yılları arasında Debian bir başka büyük krizle karşı karşıya kalır. Projeye katılımlar hızla artmaktadır. Eski geliştiriciler, yeni gelenlerin yetersizliğinden şikayetçidir. Sorun sadece teknik yetersizlikler de değildir. Özgür yazılım felsefesini içselleştirememiş yeni geliştiriciler projenin hedeflerine aykırı katkılarda bulunabilmektedir. Debian hesaplarından sorumlu görevli, projeye yeni katılımları durdurmak zorunda kalır.

Yeni Geliştirici Süreci

Debian’ın dördüncü lideri olan Wichert Akkerman 17 Ekim 1999 tarihinde Debian listesine attığı e-postada yeni geliştiriciler için bir katılım süreci taslağı sunmaktadır. Oldukça ayrıntılı olan YGS’de (Yeni Geliştirici Süreci), geliştirici adayının aşağıdaki şartları yerine getirmesi beklenmektedir (https://lists.debian.org/debian-project/1999/10/msg00003.html):

  • Özgür yazılım hakkında güçlü bir görüşe sahip olmalıdır.
  • Özgür yazılım hakkında güçlü bir görüşe sahip olmalıdır.
  • Uzun mesafeli telefon görüşmeleri yapmaya uygun ve istekli olmalıdır.
  • Ne yaptığını biliyor olmalıdır
  • Ona, herhangi bir aktif geliştiriciden daha fazla güven duyulmalıdır.
  • Yeni geliştiricinin, makinelerde boş hesaplar oluşturmaktan daha öte bir şey olduğunu bilmelidir.

YGS, topluluğa katılmak isteyen kullanıcı için teknik yeterlilik ve etik eğitimidir. Teknik işlerin nasıl işlediğini öğrenmek kadar etik konuların öğrenilmesi de önemli olmaktadır. Böylece yeni üyelerin topluluğa entegrasyonu, belirli davranış kodlarını ve prosedürlerini öğrenmesi ve bir güven ilişkisinin oluşması kolaylaşacaktır.

İlk madde yanlışlıkla değil, özellikle tekrarlanmıştır. Yeni geliştiricinin, herhangi bir dağıtım değil, özgür yazılımlardan oluşan bir dağıtım oluşturmak için Debian’da olduğunu bilmesi gerekmektedir.

YGS’nin birinci aşamasında, geliştirici olmak isteyen kişinin Debian’a olan ilgisini ve bulunacağı katkıyı anlatan bir başvuru yapması gerekmektedir. Başvurular Debian’daki Yeni Geliştirici Komitesi’ne gelecek ve başvuru sırasına göre Komite ya da komite yardımcılarından biri tarafından değerlendirilecektir.

İkinci aşamada, başvuran kişinin kimliği saptanacaktır. Bu aşamada Komite farklı kimlik saptama seçeneklerine başvurabilir. Örneğin pgp ya da gpg anahtarının kayıtlı bir Debian geliştiricisi tarafından imzalanmış olması kimlik tespitinde kullanılabilir. Ayrıca bu aşamada geliştirici adayıyla telefonla iletişime geçilmektedir.

Üçüncü aşamada bir Debian geliştiricisinin danışmanlığında staj başlar. Eski geliştiricilerden biri Debian’a yeniden katılmak istediğinde bu aşama atlanabilir. Geliştirici adayına kendini ispatlaması için fırsat verilecek ve danışman, adayın gelişimini takip edecektir. Danışman bu aşamada adayın yalnızca teknik bilgisini (“paketlerin hazırlanması”) takip etmekle kalmayacak, Debian Anayasası, Debian Özgür Yazılım Yönergeleri ve uygulamaları hakkındaki bilgisini de takip edecektir.

Son aşamada ise artık kullanıcının kimliği doğrulanmış, geliştirici adayı bir Debian geliştiricisi olmanın anlamını kavramıştır. Danışmanın raporu doğrultusunda YGS tamamlanır.

YGS bir test değil, süreçtir. Aday bu süreçte topluluğun değerlerini öğrenmekte, yasal konuları irdelemektedir. Örneğin adaylardan, özgür yazılımla tanışmalarını anlatmaları istenmekte, adaya özgür yazılım felsefesi ve Debian belgeleri hakkında sorular sorulmakta, buradaki ilkeleri kendi sözleriyle ifade etmesi istenmektedir. Adayın yasal konulardaki eğitim sürecinde adaya lisanslara ilgili çeşitli sorular yöneltilmektedir: “mpg123 Debian Özgür Yazılım Genelgesi’ne göre neden özgür bir yazılım değildir?” gibi. Çünkü Debian’a geliştirici olarak kabul edildiğinde bu sorular, sorun olarak karşısına çıkacaktır (Coleman, 2013).

Kısacası YGS’nin üç anlamı vardır: Kişinin kimliğinin tespiti, törensel bir giriş ritüeli ve Debian içindeki kuralların ve teknik konuların öğrenilmesi (YGS’nin güncel sürümü için bkz. https://www.debian.org/devel/join/newmaint).

***

Dışarıdan baktığımızda sadece özgür yazılım geliştiren insanları ve ürünlerini görürüz. Coleman’ın (2013) ayrıntılı biçimde tartıştığı gibi özgür yazılım geliştirme süreci bu sürecin içinde yer alanları da değiştirmektedir. Özellikle Debian gibi, insan ne yaptığının bilincinde olarak eylemde bulunuyorsa bu değişim süreci daha belirgin olmaktadır. Düşünmeden, sadece yazılım geliştiriyorsa bu değişim hem sınırlı olacak hem de krizleri aşmakta sıkıntı yaşayacaklardır.

İşletim sistemini paketlerden oluşacak bir bütün olarak tasarlama kararıyla insanlar “bir ağaç gibi tek ve hür” çalışmaya başlamış; krizler ve buna yönelik çözümleriyle “bir orman gibi kardeşçe” çalışmanın yollarını yaratmışlardır.

Rahat uyu Ian Murdock…

Kaynaklar

Coleman, E. G. (2013). Coding freedom: The ethics and aesthetics of hacking. Princeton University Press.

O’Mahony, S., & Ferraro, F. (2007). The emergence of governance in an open source community. Academy of Management Journal, 50(5), 1079-1106.

Zacchiroli, S. (2011, July). Debian: 18 years of free software, do-ocracy, and democracy. In Proceedings of the 2011 Workshop on Open Source and Design of Communication; New York, NY, USA: ACM (pp. 87-87).

 

 

27 Şubat 2016

Posted In: Debian, Emek, gnu/linux, Ian Murdock, Örgütlenme, Özgür yazılım, Teknoloji Tarihi

Bilgisayarlar ve Hackerlar

Bilim ve Gelecek’in 127. sayısında yer alan Sol ve Bilişim başlıklı yazısında Can Başkent önemli fakat yeterince tartışmadığımız konulara dikkat çekiyordu. Başkent, Wikileaks hakkındaki kuşkularını dile getiriyor ve RedHack’in kullandığı yöntemlerin tam tersi amaçlar için de kullanılabileceğinin altını çiziyordu. Tüm bunlara itirazım yok. Ama ben yazının ilk alt başlığına takılmıştım [1]: “Bizi hackerlar mı kurtaracak?”

 

Kurtarmak iddialı bir söz. Ama bilişim teknolojileri, şirketlerin ve hükümetlerin niyetleri dışında kullanılabilecekse, bunu geçmişte olduğu gibi gelecekte de ancak hackerların sağlayabileceğini düşünüyorum. Burada hacki ve hackerları, medyanınkinden farklı, gerçek ve tarihsel anlamıyla ele alıyorum. Dolayısıyla, “Şimdi Hacker Kiralamak Mümkün!! Kız/Erkek Arkadaşınız ya da Eşinizin Facebook Hesabını Kırmak mı İstiyorsunuz?” (bkz.  http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=50174) gibi haberlerde yer alan, yasallık derecelerini göre farklı renkte (siyah, gri, beyaz) şapkalar giydirilen kişi ve eylemleri tartışmıyorum. Bir diğer deyişle, başkalarının bilgisayarına izinsiz girmeyi ya da gizli bilgilere erişimi basitçe hack olarak nitelendirmiyorum. Hack, etkinliğin sonucundan çok kendisiyle ilgili. İnternet’ten indirilen bir programla şifre kırmak değil ama bu şifre kıran yazılımı geliştirmek hacktir. Wikileaks örneğinde ise hack belgelerin ele geçirilmesinin (bu belgelerin bir kısmı olağan yöntemlerle sızdırılıyor ya da iletiliyor) yanında belgelerin güvenli bir biçimde dağıtılması için de gereklidir. Medyadaki haberlerin aksine hacki tanımlayıcı fiil kırmak değil, en ince ayrıntısına kadar anlamak ve değiştirmektir.

Hackerları bu bakış açısıyla anlatan başlıca iki kitap var. Birincisi, daha yeni olmasına rağmen Türkçe baskısı daha eski bir kitap. Pekka Himanen’in Hacker Etiği adlı kitabı. Himanen, Weber’in meşhur protestan etiği ile hackerların işe yaklaşımını karşılaştırıyor ve hacker etiğinin iş hayatına yıkıcı bir yaklaşım getirdiğini öne sürüyor. İkinci kitap ise çok daha eski (ilk baskısı 1984 tarihinde yayımlanmış) olmasına rağmen ancak 2014 yılının sonunda Türkçe’ye çevrilen Steven Levy’nin Hackerlar: Bilgisayar Devriminin Kahramanları (Hackers: Heroes of the Computer Revolution) kitabı. Levy’nin Hackerlar’ı, teknoloji tarihi meraklılarının mutlaka okuması gereken bir kitap. Çünkü bu tarihin kahramanları IBM, HP ya da Intel gibi şirketler değil, günümüzde birkaçı dışında çoğunun adı kamuoyunda pek bilinmeyen hackerlar.

Levy’nin Hackerlar kitabı teknolojiyi sadece kullanmaktan öte anlamaya çalışan, ilk tasarımcılarının amaçlarından farklı biçimde araçları değiştiren, bunu yaparken de zevk alan insanların öyküsünü anlatıyor. Birkaç istisna dışında çoğu büyük devrimci ideallere sahip olmayan, eğlendiği ve kendini bilgisayar üzerinde gerçekleştirebildiği için hackleyen programcılar. Hacker olarak adlandırılan kişiler, hacker etiğini benimsedikleri için hacklemiyorlar. Tersi daha doğru, hackledikleri için hacker etiğini içselleştirebilen insanlar. Himanen’in Hacker Etiği ile karşılaştırıldığında Levy’nin Hackerlar‘ı bu ilişkiyi çok daha başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Bu yazıda, Levy’nin kitabında yer alan dönemleştirmeye bağlı kalarak hackerları, hackerların araçlarıyla olan ilişkilerini, kendilerindeki ve bilgisayar dünyasında yarattıkları değişimi özetlemeye çalışacağım. Levy, hackerları üç dönem altında inceliyor. Birinci dönemde (1950’ler ve 1960’lar), hack teriminin nasıl çıktığı anlatılıyor. Bu dönemde ilk hackerlarla karşılaşıyoruz. İlk bilgisayarları anlamaya ve onu yeniden programlamaya çalışan genç adamlar hacker kültürünün de temellerini atmaktadır. İkinci dönemde (1970’ler) ise kişisel bilgisayarların çıkışını görüyoruz. Kişisel bilgisayarlar IBM’in ya da HP’nin laboratuvarından çıkmayacaktır. Levy’nin donanım hackerları diye adlandırdığı, teknolojiyi sunulandan farklı biçimde yeniden tasarlayan insanların ürünü olacaktır. Donanım hackerlarının bir kısmı politik motivasyonlarla hareket etmesine karşın büyük bir kısmı sadece eğlenmektedir. Ama hackleri ortak bir amaca yöneliktir: Bilgisayarları büyük laboratuvarların dışına çıkarıp evlere getirmek. Bu dönemde Bill Gates Microsoft’un, Stephen Wozniak da Apple’ın temellerini atacaktır.

Üçüncü dönem ise 1980’lerdeki oyun hackerlarına ayrılmış. Bu dönemde, hackerların piyasayla tanışmasındaki yaşanan sorunlar dikkat çekici. Piyasalaşmayla beraber hacker kültürünün dağılmaya başladığı, şirket sahiplerinin hackerların garipliklerine eskisi kadar hoşgörüyle yaklaşmadıkları görülecektir.

Kitabın 1984’teki ilk baskısı Stallman’ın öyküsünün anlatıldığı Gerçek Hackerların Sonuncusu başlıklı bölümle sona eriyordu. Ama bugün biz bunun bir son değil, yeni hacker kuşağının başlangıcı olduğunu biliyoruz.

İlk Hackerlar

Hackerların öyküsü 1950’lerin sonunda MIT’de başlamaktadır. Levy hack teriminin MIT öğrencilerinin detaylıca tasarladığı eşek şakalarından gelmiş olabileceğini düşünmekte. Fakat terim daha sonra, “yenilik, üslup ve teknik ustalık” içeren etkinlikleri takdir etmek için kullanılacaktır.

Himanen gibi hackerlığın bilgisayar dışı alanlarda da gerçekleştirilebileceğini iddia edenler olsa da hackerlığın gelişimi bilgisayarların gelişimiyle paralellik göstermektedir. Bir şeyin nasıl çalıştığını iyice öğrenmeden rahat edemeyen meraklılar her zaman olmuştur. Ancak bilgisayarın değişime açık olması bu meraklılara, kendilerini bilgisayar üzerinde gerçekleştirme imkanı vermiştir. Bu anlama ve bilgisayarın potansiyellerini keşfetme süreci bir yandan bilgisayarlarını zenginleştirirken diğer yandan da hacker etiğinin temellerini atmaktadır.

Bilgisayarların henüz küçülmediği ve yaygınlaşmadığı bu dönemde bilgisayarlara yaklaşabilmek dahi sıkıntılıdır. IBM 704’ün tuşlarına basmak ve sonucu verirken çalışmasını seyretmek izne tabidir. Milyon dolarlık bu bilgisayarlara ancak rahip denilen kişilerin erişim hakkı vardır. Rahiplere veri aktaran ve rahip yardımcısı olarak adlandırılan kişiler bile bilgisayara doğrudan, izinsiz erişememektedir. Levy (2014) rahip ve yardımcısı arasında aşağıdaki gibi bir ritüelden bahsetmektedir:

Rahip Yardımcısı: Ah makine, acaba benim programımı çalıştırmak ve belki bana hesaplama sonucu vermek için sana sunduğum bilgileri kabul eder misin?

Rahip (makine adına): Deneyeceğiz. Söz vermiyoruz. (s. 6)

Hackerların gözünde rahipler ve yardımcıları, bilgisayara erişim hakkını sınırlayan bürokratlardır ve bundan dolayı hackerların şakalarının ilk (ama son değil!) kurbanları olacaklardır. Burada hacker etiğinin en temel ilkelerinden biri doğmaktadır: Bilgisayarlara erişim sınırsız olmalıdır. Daha sonra da bilgisayarlara erişimi sınırlayan kişilere ve yasalara öfke duyacaklardır. Keyfi kurallarla bilgisayarlara erişimlerini kontrol eden bürokratları (şimdi rahipler, daha sonra şirketler ve hükümetler) kendilerinin yaratıcı gücünü engellemek isteyen kişiler olarak algılayacak ve otoriteye mesafeli yaklaşacaklardır. Bu bakış açısı İnternet’in gelişiminde ve tasarımında da belirleyici olacaktır.

Aslında IBM 704 teknik olarak da hack etkinliği için yeterince uygun değildir. Veriler bilgisayara yüklendikten sonra herhangi bir etkileşim olmaksızın topluca işlenmektedir (batch processing). Rahipler olmasa, hackerlar belki IBM 704’ü istedikleri gibi yeniden tasarlayabilecektir. Daha sonra transistörle çalışan ilk bilgisayarlardan biri olan TX-0’ın gelişiyle hackerlar hem IBM 704’ün bürokrasisinden daha rahat bir ortama kavuşurlar hem de etkileşime açık bir bilgisayara sahip olurlar. Şimdi hackerların bilgisayarı kullanmalarına ve programlar üzerinde değişiklik yapmalarına izin verilmektedir. Ama yine de bilgisayarı diğer kullanıcılarla paylaşmak, belirli saatlerde kullanmak için randevu almak zorundadırlar. Kendilerine TX-0 hackerları diyen bu gençler, hack için yaşam tarzlarını değiştirirler. Bilgisayar 24 saat çalışmaktadır ve hackerlar rahatsız edilmeden çalışabilmek için gece yarısından sonra bilgisayarın başına üşüşmektedirler. Gün içinde de bilgisayara yakın bir yerde pusuya yatıp randevusu olan birinin gelmemesini beklemektedirler.

Hackerlar, dışarıdan dayatılan bir amaç için program yazmamaktadır. Bir şirket için çalışmamaktadırlar. Geceli gündüzlü yaptıkları işin üniversite eğitimleri ile de ilgisi yoktur. Hatta bir kısmı, bilgisayar tutkuları nedeniyle hiç mezun olamayacaktır. Ellerinde TX-0 adlı bir oyuncak vardır ve herkes onu zenginleştirmek için sistem programı yazmaya koyulmuştur. Programları daha az kodla yazabilmek için tutkulu bir yarış vardır. Daha az satırla, zekice yazılmış bir kod hackerların takdirini toplamaktadır. Eğer bir hacker belirli bir işi yapan bir kod yazmışsa, diğerleri tekerleği yeniden icat etmek yerine o kodu iyileştirmeye ve zenginleştirmeye çalışmaktadır. Bunun için de yazılım kodları her zaman herkesin erişebileceği ortamlarda saklanmaktadır. Hackerların “tüm enformasyon özgür olmalıdır” ilkesi hackerların pratiğinin ta kendisidir. Bu maddi olmayan dünyada özel mülkiyete bir meydan okumadır. Hackerlar, bilgisayarlara erişebilmek ve onu değiştirebilmek için gerekli durumlarda maddi dünyada da özel mülkiyeti çiğnemekten çekinmeyecektir. Örneğin bir bilgisayar parçasına ya da bilgisayarı takıp sökmek için alete gereksinim varsa odaların ve dolapların kilitleri açılmakta ve gerekli olan neyse alınmaktadır. Onlara göre bu hırsızlık değildir (age):

Bir hacker için kapalı bir kapı onur kırıcıdır; kilitli bir kapı ise düpedüz bir hakarettir. Aynen bilginin bilgisayardan açıkça ve şık biçimde nakledilmesi ve aynen yazılımın serbest şekilde yayılması gibi, hackerlar insanların dünyanın işleyiş biçimini çözmesi ve geliştirebilmesi için arayışlarını destekleyecek dosya ve araçlara erişim izni olması gerektiğine inanıyorlardı. Hackerın üretmek, araştırmak ve düzeltmek için bir şeye ihtiyacı varsa mülkiyet hakkı gibi saçma kavramları umursamazdı (s. 106).

Hackerların potansiyelinin farkına varan ve kendini hackerlara yakın hisseden MIT çalışanı Jack Dennis, TX-0 hackerlarından oluşan bir sistem programlama ekibi kurar. Ekipte, Alan Kotok, Bob Sanders, Peter Samson ve Bob Wagner gibi isimler vardır. Hackerlar saatte 1,60 dolar alacaktır. Ama tam olarak bir ücretli emek ilişkisinden bahsedilemez. Hackerların para kazanmak gibi bir amaçları yoktur. Bilgisayarı kullanmak için para verecek kadar tutkuludurlar; bu yeni işleri derslere devam etmemelerinin bahanesi olacaktır sadece.

Hackerların TX-0 macerasından sonraki yeni oyuncağı DEC (Digital Equipment Corporation) şirketinin MIT’ye ücretsiz verdiği PDP-1’dir. PDP-1 de TX-0 gibi etkileşime açık ama daha ileri bir bilgisayardır. Hackerlar bu sefer PDP-1’e yönelirler, TX-0 için geliştirdikleri yazılımları PDP-1’e uyarlarlar ve yeni yazılımlar geliştirirler. DEC diğer PDP-1 kullanıcılarına vermek üzere bu yazılımları istediğinde telif ücreti istemek hackerların aklının ucundan bile geçmeyecektir. Yazılımın paylaşılmasından doğal ne olabilir ki?

DEC, PDP-1’i ücretsiz verirken bunun karşılığını yazılım olarak alabileceğini hesaplayıp hesaplamadığını bilemem. Ama sonraki yıllarda şirketlerin stratejilerinden biri hackerlara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri çalışma ortamı sunmak ve meraklarını tetikleyerek onların yaratıcılıklarından faydalanmak olmuştur. Meydan okuyucu bir problem ya da iş yoksa hackerların ilgisini çekmek de zordur. Örneğin PDP’lerden sonra kullanmaya başlayacakları ITS (Incompatible Timesharing System) çok kullanıcılı ve parolasız bir sistemdir. Herkes birbirinin verisine erişebilmektedir. Çünkü sistemde kullanılacak bir parolanın, kilit açma uzmanı olan hackerları daha çok tahrik edeceğinden hiç kimsenin kuşkusu yoktur. ITS’yi çökertmek de son derece kolaydır: Sistemi Yok Et (Kill System) yazılması yeterlidir. Sistemi çökertmek bu kadar kolayken hiçbir hacker buna tenezzül etmeyecektir.

Hackerlar, hacker etiğini daha sonra gittikleri üniversitelere ve laboratuvarlara taşırlar. Bilgisayarlara erişimin sınırsız olmasını, enformasyonun özgür akışını ve otorite karşıtlığını savunan hacker etiği, hackerların kendilerini gerçekleştirebilmesi için gerekli koşulları sağladığı için bu yeni yerlerde de kendilerine taraftar bulacaktır. Kullanılabilecek yazılımların miktarının ve bilgisayarların işlevlerinin artması bilgisayarların değerini de artırdığından bilgisayar şirketleri de bu süreçten memnundur.

Donanım Hackerları

İlk hackerlar, dünyaya kapalı laboratuvarlarında yeni bir dünyanın temellerini atmaktadır. Bilgisayar başında hoşça vakit geçirmelerinin yanı sıra bilgisayarların insanların yaşamını iyileştireceğine inanmaktadırlar. Buna karşın politikaya karşı ilgisizlerdir. Aslında bu duruma fazla şaşırmamak gerekir. Söz konusu insanlar uykusuzluktan yıkılana dek bilgisayar başında program yazmakta, uyuyup uyandıktan sonra tekrar bilgisayar başına oturmaktadır. Bazıları akademik hayattan tamamen kopmuştur, bilgisayar dışında bir sosyal hayatları yoktur.

1970’lerde ortaya çıkan donanım hackerları ise bilgisayarların insan yaşamını iyileştireceğine inanmakla kalmayıp bunun yollarını aramaktadır. Donanım hackerları, bilgisayarların sadece üniversitelerdeki ayrıcalıklı bir kesimin erişimine açık olmasını doğru bulmamaktadır. Bilgisayarlar, muhasebe hesapları dışında, daha yararlı alanlarda da kullanılabilmelidir. Bu hackerlardan bir kısmı son derece politiktir. Örneğin, MIT hackerları çalışmalarının Savunma Bakanlığı’nca finanse edilmesinden rahatsızlık duymamaktadır. Gerekçeleri de Savunma Bakanlığı’nın finansmanına rağmen savunma sanayine yönelik herhangi çalışma içinde olmamalarıdır. MIT laboratuvarını ziyaret eden, hackerların ustalığına hayran kalan Efrem Lipkin adlı donanım hackerı ise “finans kaynağı ve bu kontrolsüz sihirbazlığın” (s. 183) nihai sonucunu görebilmektedir. Vietnam Savaşı’nda en sevdiği oyuncakların yok edici silahlar haline geldiğini gören Lipkin, bilgisayarları çok sevmesine rağmen onların yapabileceklerinden nefret ettiğini söylemektedir.

Lipkin’in kötümserliğinin aksine radikal solcu Lee Felsenstein gibi bazı donanım hackerları ise bilgisayarların yeni ve özgürlükçü bir yaşam tarzının habercisi olduğunu savunmaktadır. İkinci nesil hackerlardan politik olanları, başka bir dünya için, insanlara bilgisayar kullanmayı ve programlamayı öğreterek, insanların bilgisayarla oynayıp eğleneceği mekanlar oluşturarak bilgisayarları yaygınlaştırmaya çalışırlar. Bu doğrultuda, Bob Albrecht ve George Firedrake tarafından çıkarılan Halkın Bilgisayar Ortaklığı (People’s Computer Company) adlı tabloidin ilk sayısının kapağında bilgisayarları farklı amaçlar için kullanma çağrısı yapılmaktadır: (http://www.digibarn.com/collections/newsletters/peoples-computer/):

Bilgisayarlar genellikle

İnsanlar için değil insanlara karşı kullanılır

İnsanları özgürleştirmek için değil

Kontrol etmek için kullanılır

Tüm bunları değiştirme vakti

İhtiyacımız olan şey…

Halkın Bilgisayar Ortaklığı

Etliye sütlüye karışmayan MIT hackerları ile karşılaştırıldığında donanım hackerları çok daha politiktir. Gerek Lipkin gerekse de Felsenstein gibi isimler istisna değildir. Donanım hackerları üzerinde 1968’in ve Vietnam savaşının etkileri hissedilmektedir. Fakat teknoloji donanım hackerları için de bir eğlence ve kendini gerçekleştirme aracıdır. Gordon French ve Fred Moore tarafından kurulan Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü çok sayıda bilgisayar meraklısının buluşma yeri haline gelir. İnsanlar toplantıda çeşitli bilgisayar parçalarını, elektronik devreleri ve parçaları birleştirerek kendi yaptıkları bilgisayarlar hakkında fikir alışverişinde bulunurlar. Bu dönemin gözde bilgisayarı MITS’in (Micro Instrumentation and Telemetry Systems) Altair’idir. Moore Altair’in önemini şu sözlerle anlatır ( s. 237):

  1. Diğer şirketleri evde kullanılacak düşük maliyetli bilgisayarlara yönelik talep konusunda uyaracak
  2. Teknik bilgi boşluğunu doldurmak üzere yerel bilgisayar kulüpleri ve hobi grupları oluşturulmasını sağlayacak
  3. Bilgisayarların gizemi ortadan kalkacak

Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü’ndeki hack etkinliğinin zemininde de gerekli araçların ortak mülkiyeti vardır ve MIT’dekine benzer, aynı ilkeleri içeren bir hacker etiği oluşmaktadır. Otoriter kurallara karşıtlık daha güçlü ve politiktir, kişisel bilgisayarlar buna karşı bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü’nün önemli isimlerinden Felsenstein gibi politik hackerlar, kamu yararı için yeteneklerini kullandıklarını ve hacker ideallerini topluma yaymaya az kaldığını düşünmektedir.

Ancak aynı dönemde hackerlara yabancı ve karşıt bir kültür ortaya çıkmaktadır. O zamanlar genç ve yetenekli bir programcı olan Bill Gates, MITS Altair 8800 için geliştirdiği BASIC dili yorumlayıcısını kopyalayarak paylaşan bilgisayar meraklılarını yerden yere vurmaktadır (age):

Peki bunu neden yapıyorsunuz? Meraklıların çoğunun bildiği gibi, çoğunuz yazılımları çalıyorsunuz. Donanım para ödenmesi gereken bir şey, ama yazılımın paylaşılması gerekiyor. Bunun üzerinde çalışan kişiye ödeme yapılmış, yapılmamış kimin umurunda? (s. 257)

Kapitalist mülkiyet ilişkileri açısından Gates haklıdır. Ama şimdiye kadar hack için gerekli tüm araçları paylaşmış olanlar için anlaması, daha doğrusu kabullenmesi güç bir durum vardır. Örneğin Ev Yapımı toplantılarının müdavimlerinden olan Dan Sokol BASIC programını toplantıda ücretsiz dağıtmış ve tek bir şart koymuştur: Programı alanlar sonraki toplantıya programın iki kopyasını getirip dağıtacaktır. Gündelik pratikleri nedeniyle yazılımın paylaşılabilir (ve paylaşılması gereken) bir şey olduğunu o kadar içselleştirmişlerdir ki Gates’in serzenişini anlamakta zorluk çekerler.

Apple’ın mucidi Steve Wozniak’ın durumu ise biraz daha farklıdır. Wozniak, Bill Gates gibi dışarıdan değildir. Ev Yapımı toplantılarının düzenli bir katılımcısıdır. Kulübün politik tartışmalarıyla pek ilgilenmemekte, teknik ilerlemeleri takip etmek için toplantılara katılmaktadır. Para kazanma amacı taşımaksızın bir bilgisayar yapmaya çalışmaktadır. Sadece diğer hackerlar gibi eğlenmek ve yaptığını arkadaşlarına göstermek istemektedir. İlk yaptığı bilgisayar panelinde, herkesin iki çiple yaptığını tek çiple yapar. Bunu da şöyle açıklar: “Ben bu işe estetik amaçlarla giriştim ve kendimi zeki hissetmek hoşuma gidiyordu.” (s. 284)

Wozniak’ın geliştirdiği bilgisayar panelini görünce çok heyecanlanan Steve Jobs ile ortak olurlar. Apple adını verdikleri bilgisayarın reklamında şunlar yazmaktadır: “felsefemiz, cihazlarımız için yazılımı ücretsiz veya minimum maliyetle temin edebilmektir.” Bir hacker olarak Wozniak, hacker etiğine bağlılığını devam ettirmekte, geliştirdiği cihazın yapısının açık olmasına ve yeni yaratımları engellememesine dikkat etmektedir.

Wozniak Apple’ı, HP (Hewlett-Packard) şirketinde çalışırken ve yalnızca hoşça vakit geçirmek için tasarlamıştır. HP’den ayrılıp kendi şirketinde çalışmaya başladığında durum değişir; artık amacı para kazanmaktır. Şimdi Wozniak gibi birçok hackerın kendi şirketi ve kendi sırları vardır. Artık Ev Yapımı Kulübü, bilginin özgür aktığı bir paylaşım yeri değildir.

Felsenstein ve yoldaşları, hacker etiğini MIT laboratuvarlarından dünyaya taşımış ve kişisel bilgisayarın temellerini atmışlardır. İdeallerini kısmen gerçekleştirmişlerdir. Ama hareket kendi içerisinden karşıtını doğurmaktadır.

Oyun Hackerları

1980’lerin başında hackerların şirket sahiplerine ya da ücretli çalışanlara dönüşmeleri sadece oyun yazılımı sektörü ile sınırlı değildir. Ancak o yıllarda, Levy’nin üçüncü nesil hackerlar diye adlandırdığı hackerlar yazılım dünyasının yıldızlarıdır. Bu yıldızlar, öncelleri gibi yazılım geliştirmekten zevk alan ve zekice kodlar yazan hackerlardır. Ancak MIT laboratuvarlarında ya da Ev Yapımı Kulübü’nde olduğu gibi bir topluluk bilincinden yoksundurlar.

Oyun hackerlarını acı sona doğru sürükleyen de topluluk bilincinin yokluğu olmuştur. Önceki hackerların arasındaki dayanışma ve ortaklaşa mülkiyet yerini bireyciliğe ve yüklü telif haklarına bırakmıştır. Bazı hackerlar kendi şirketlerini kurmuşlar, kendileri gibi hackerları istihdam etmişler ve kısa sürede başarı elde etmişlerdir. Fakat şirketin büyümesi ve çalışan sayısının artması sonrasında bununla baş etmekte zorlanırlar. Kimisi piyasadan çekilirken daha kararlı olanları şirketlerinin başına profesyonel yöneticileri getirir. Bunun sonucunda artan bürokrasi ve kar güdüsü hackerları var eden çalışma koşullarını da ortadan kaldıracaktır. Aldıkları yüksek telif ücretlerine rağmen para üçüncü nesil hackerlar için birincil önemde değildir. Fakat artık laboratuvarlarda, gündelik hayatın karmaşasından uzakta çalışan hackerlar yerine oyun yayıncılarıyla pazarlık etmek zorunda kalan ve bunda hiçbir zaman başarılı olamayan hackerlar vardır.

Ayrıca Sierra On-Line adlı şirketi kuran ve kendisi de eski bir programcı olan Ken Williams gibi patronlar hackerların şirketlerdeki konumunu sınırlandırmak isteyeceklerdir. Usta, yaratıcı ama disiplin yönünden zayıf hackerlar yerine yaratıcılık yönü zayıf olmasına karşın daha disiplinli programcıları tercih edeceklerdir. Yeni dönemdeki çalışma biçimi şöyle olacaktır:

Yapılan numaralar ne kadar zekice, kırpma işlemleri ne kadar seçkin olursa olsun, [yazılım] hackerlara zevkle okumaları için sunulmayacaktı. Sadece ürün piyasaya sürülecekti. Görünmezlik. İnsanlar programları ürün olarak alacaklar, program derinlemesine gizlenmiş olacak ve aynen müzik çalan plaklardaki yivleri yapan makine kadar önem verilmeyecekti.

Programcıların isimleri bilinmeyecekti. Hackerların egoları ile uğraşmayacaklardı. [Programcılara] Sadece istedikleri oyunların listesini verecekler ve seri üretime alacaklardı (s. 473).

Önce oyun hackerlarının telif hakkı oranları gittikçe düşürülür; oyun paketlerinde artık isimleri geçmemeye başlar. Sonra hackerlar yerlerini emek gücünü satan programcılara bırakmaya başlarlar.

Eski Hackerların Sonuncusu: Richard Stallman

Dünyada bunlar yaşanırken MIT laboratuvarında da işler iyi gitmemektedir. Hackerlar dağılmış, bazıları şirketler adına çalışırken bazıları da kendi şirketlerini kurmuştur. İş, tüm yaşamlarını kapladığından, teknik konulara (hack etkinliğine) zaman ayıramamaktan yakınmaktadırlar; 20’li yaşlarındaki sorumsuz gençler değillerdir.

Daha kötüsü bir zamanların sıkı dostları şimdi rakip şirketlerdedir. Geçmişte enformasyonun özgür akışını savunan hackerlar, şimdi ticari sırlar nedeniyle bilgisayarlar üzerine sohbet edemez, fikir alışverişinde bulunamaz hale gelmiştir.

1971’den beri MIT’deki birinci nesil hackerlarla beraber çalışmış, hacker etiğini yaşamış Richard Stallman üzgündür; eski güzel günlerini aramaktadır. Levy, 1984’te Stallman’la görüştüğünde kendisini gerçek hackerların sonuncusu olarak ifade etmektedir. Dış dünyanın baskısı MIT’de her geçen gün daha çok hissedilmektedir. MIT’ye yeni gelen programcılar, programcılıkla farklı ortamlarda ve koşullarda tanıştıklarından paylaşımı değil, telif haklarını olağan karşılamaktadır.

Levy, kitabının 2010 yılı baskısında itiraf ettiği gibi “dünyanın yakında “gerçek hackerların sonuncusu”nu böcek gibi ezeceğini” sanmaktadır. Kitabı, 1984 yılında okumuş olsaydım “Tüh, yazık olmuş hackerlara” derdim. Ama hackerların sonuncusu, o yıllarda hayatının hackini, GNU’yu, başlatıyordu.

***

John Holloway, Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak adlı kitabında varılan yerden çok, yolda kurulan toplumsal ilişkilerin önemine vurgu yapar:

Acil hedeflerin ve bunlara ulaşılmasının (ya da ulaşılamamasının) ötesinde, yaratılan ya da tazelenen farklı toplumsal ilişkiler arkalarında çok önemli izler bırakır (s. 57)

İlk hackerları değerlendirirken bunu unutmamak gerekir. Stallman’a direnme ve GNU projesini başlatma gücü veren hackerların MIT’de yarattığı hacker etiğidir. İlk hackerlar, bilgisayarların henüz tasarım ve hedefler konusunda sınırlanmadığı bir dönemde teknolojinin farklı bir yönde gelişiminin önünü açmış, bilgisayarların IBM 704’te olduğu gibi yığın işlemlerle sınırlanmaması gerektiğini göstermişlerdir. Hackerların daha sonra piyasa ilişkileri içinde dağılıp gitmelerine karşın hacker etiği başka üniversitelerde bilgisayarların ve en büyük bilgisayar İnternet’in gelişiminde etkili olmuştur. Bugün bir slogan haline gelen, “Enformasyon (bilgi) özgür olmalıdır”, bir slogandan öte onların pratiklerini ifade etmektedir.

İlk hackerlar, muhtemelen bunu fazla hesaplamadan, hack tutkuları nedeniyle yapmıştır. İkinci nesil hackerlardan, kişisel bilgisayarın öncülerinden Lee Felsenstein gibiler ise neyi, niçin yaptığının oldukça farkındadır. Felsenstein’in en çok etkilendiği kitaplardan biri Ivan Illich’in Şenlikli Toplum‘udur:

Araçlar, toplumsal ilişkilerin özünü oluşturur. Birey, eylem içinde, aktif biçimde hükmettiği veya pasif biçimde boyun eğdiği araçları kullanarak, yaşadığı toplumla ilişki kurar. Araçlarına hükmettiği ölçüde dünyayı kendi anlamlarıyla donatabilir; araçlara boyun eğdiği ölçüde de aracın biçimi onun kendine ilişkin düşünce ve inançlarını belirler. Şenlikli araçlar onları kullanan herkese, kendi düş gücünün ürünleriyle çevresini zenginleştirme fırsatını en geniş ölçüde veren araçlardır. Endüstriyel araçlar ise, onları kullananlardan bu olanağı esirger ve başkalarının anlamı ve beklentilerini bu araçların tasarımını yapanların belirlemesine izin verir (s. 33).

İlk hackerların bilgisayarları şenlikli, düş gücüne ve dolayısıyla gelişime açık araçlardır. İkinci nesil hackerlar ise şenlikli araçları kullanarak kişisel bilgisayarlarını kendileri tasarlamışlardır. Felsenstein’in düşü kişisel bilgisayarın şenliği devam ettirecek bir araç olmasıydı. Üçüncü nesil hackerlar döneminde ise yazılım sektöründeki metalaşma ve telif hakları, şenliği sonlandırmaya, “başkalarının anlamı ve beklentilerini bu araçların tasarımını yapanların belirlemesine” çalışmıştır.

Neyse ki özgür yazılım hareketi buna izin vermedi.

Şenlik, GNU/Linux’ta, Diaspora*’da (http://diasp.eu), mesh ağlarda, Raspberry Pi’de (https://www.raspberrypi.org/) devam ediyor…

 

Notlar

[1] Alt başlık yazar tarafından değil, Bilim ve Gelecek dergisi tarafından atılmış. Yazının aslında (http://www.canbaskent.net/politika/105.html) bu alt başlık bulunmamaktadır.

Kaynaklar

Holloway, J (2010). Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak, çev. B. Özçorlu, B. Doğan, E. Canaslan ve S. Özer. Otonom Yayıncılık

Illich, I. (2011). Şenlikli Toplum, çev. A. Kot, Ayrıntı Yayınları,

Levy, S. (2014). Hackerlar: Bilgisayar Devriminin Kahramanları, çev. E. Aslan ODTÜ Yayıncılık

3 Ağustos 2015

Posted In: Emek, Fikri Mülkiyet, Hackers, ifade özgürlüğü, Özgür yazılım, sansür, Teknoloji Tarihi, Telif

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com