Büyük Beşli: Apple, Microsoft, Alphabet, Facebook ve Amazon

Teknoloji firmalarını heyecanla takip ediyoruz. Bill Gates’in söylediği gibi iki yılda neler yapılabileceği hakkında abartılı tahminler yapılsa da gelecek on yıl için hep düşük tahminlerde bulunuluyor. Dünya için birkaç bilgisayarın yeterli olacağını veya insanların evlerinde bir bilgisayar istemeleri için herhangi bir neden olmadığını düşünenler yanıldılar. On yıl sonra büyük veri, yapay zeka ve diğer alanlardaki araştırmaların sonuçlarının gündelik yaşamı nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt vermek güç. Büyülenmiş gibi izliyoruz ve biz izlerken dünya değişiyor. Bir zamanlar internetin “Büyük Beşli”si olarak bilinen Apple, Microsoft, Alphabet (Google’ın ana şirketi), Facebook ve Amazon artık kapitalizmin Büyük Beşli’si olarak anılıyor. Büyük Beşli’yi takip eden IBM, Intel, Cisco gibi eski devlerin yanı sıra Airbnb, Tesla ve Uber gibi hızla büyüyen yeni şirketler de yenilikçi teknolojiler geliştirmede iddialı.

Evet, kapitalizm tüm görkemiyle ayakta. Büyük Beşli’den önce de tekel gücüne sahip büyük şirketler vardı. Fakat Rotman (2017) bu sefer durumun biraz daha farklı olduğuna dikkati çekiyor. Bazı iktisatçıların süperstar şirketler olarak adlandırdığı bu şirketler çok geniş iş alanlarında faaliyet gösteriyorlar ve birkaç kazananın her şeyi aldığı koşulları teşvik eden dijital teknolojiler kullanıyorlar. The New York Times’da yayımlanan bir anket bu şirketlerin ne kadar vazgeçilemez görüldüğünü gösteriyor. Ankette, kötü bir hükümdar sizi teknolojinin kaçınılmaz devlerinden vazgeçmeye zorlasaydı aşağıdaki listeyi nasıl sıralayacağınız soruluyor (https://www.nytimes.com/interactive/2017/05/10/technology/Ranking-Apple-Amazon-Facebook-Microsoft-Google.html, son erişim 01/07/2017):

Büyük Beşli

Benim için ilk dört sıralama önemli değil ama Google’dan (dolayısıyla Alphabet’ten) en son vazgeçerdim. Ankete Türkiye’den katılanların çoğu için ilk vazgeçilecek büyük ihtimalle Amazon olacaktır. Fakat son dört sıra için yorum yapmak zor. Telefonuna tapan Apple hayranları, işyerinde Windows’a mecbur olup başka bir işletim sistemi düşünemeyenler, Facebook bağımlıları, YouTube (Alphabet’in) izleyicileri Türkiye için bir sıralama tahmini yapmayı zorlaştırıyor.

Fakat anket sonuçları, muhtemelen katılımcıların çoğunun ABD’den olması nedeniyle çok farklı. İlk olarak Amazon’dan vazgeçebileceğini söyleyenlerin oranı sadece %6! Amazon, tüketici alışkanlıkları bağlamında önemli bir yere sahip ve bu da onu vazgeçilmez yapıyor. Ankete göre ilk vazgeçilebileceklerin sırası şöyle:

  • %56 Facebook
  • %22 Microsoft
  • %10 Apple
  • %6 Alphabet
  • %6 Amazon

En son vazgeçilebileceklerin sırası ise:

  • %38 Alphabet
  • %34 Apple
  • %13 Amazon
  • %11 Microsoft
  • %1 Facebook

Geçmişin tekelleri pek sempatik değildi. Ama Büyük Beşli’den en az birine sempati duyan çok sayıda insan var. En başta hayatı kolaylaştırıyorlar ve onlarsız bir hayat düşünmek zorlaşıyor. Kimi zaman ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi ifade özgürlüğünü savunucularının yanında yer almaları veya Trump’un göçmen politikasına karşı çıkmaları onları daha sempatik kılıyor (https://www.theverge.com/google/2017/1/30/14446466/google-immigration-protest-walkout-trump-googlers-unite, https://www.theguardian.com/technology/2017/jan/31/amazon-expedia-microsoft-support-washington-action-against-donald-trump-travel-ban). Bu sempati kendiliğinden oluşmuyor da olabilir; Google’ın siyaset ve iş dünyası üzerinde etkili olmak için akademisyenleri kullandığı hakkında haberler de var (http://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/googlea-buyuk-suclama).

Büyük Beşli’nin oldukça sıradan gelir kaynakları var (http://www.businessinsider.com/how-google-apple-facebook-amazon-microsoft-make-money-chart-2017-5). Alphabet’in gelirinin %88’i reklamlardan oluşuyor. Bu oran Facebook’ta çok daha fazla, %97. Apple, daha çok donanımdan gelir sağlıyor: %63 iPhone, %11 iMac, %10 iPad ve %11 hizmetler. Microsoft’un gelir kaynakları ise daha çeşitli. Microsoft’un en önemli gelir kaynağı %28 ile Ofis yazılımı. Ofis’i %22 ile Windows Sunucu ve Azure adlı bulut bilişim platformu takip ediyor. Bunlar dışında Xbox oyun konsolu %11, Windows %9, reklamlar %7 ve Surface %5 paya sahip. Amazon’un gelir kaynakları diğer dört şirketten daha farklı. 1994 yılında kurulan şirket, 1995 yılında amazon.com sitesinden kitap satışına başladı. Daha sonra elektronik cihazlardan gıdaya her türlü ürünün satıldığı bir perakende satış devine dönüştü. Böylece ABD’lilerin yaşamının vazgeçilmez bir parçası oldu. Gelirinin %72’sini ürün ve %18’ini medya satışından elde ediyor. Amazon denilince akla ilk gelen hızla büyüyen bir perakende satış devi olsa da Amazon aynı zamanda bulut bilişim platform sağlayıcılarının başında geliyor. Müşterileri arasında Netflix, Adobe, Airbnb, Expedia, Comcast, Vodafone gibi dünyanın önde gelen şirketleri ve CIA var. Bulut bilişim, Amazon’un gelirinin %9’unu oluşturuyor ama Amazon’un bulut pazarındaki yeri stratejik olarak da önemli.

Ancak son zamanlarda şirketlerin, özellikle de Büyük Beşli’nin, giderek artan gücü hakkındaki kaygıları ifade eden haber ve yazılara daha sık rastlıyoruz. Sorun yalnızca bir zamanlar Microsoft’un deneyip başarısız olduğu ama şimdi Google, Facebook ve Apple tarafından daha cüretkarca denenen internete hakim olma ya da onu balkanlaştırma ile de sınırlı değil. Büyük şirketler her yerde: sürücüsüz arabalar, roketler, insansız hava araçları, sesli yardımcılar, artırılmış sanal gerçeklik cihazları… Bir zamanlar bilim kurgu öykülerinde yer alan çeşitli teknolojiler birer birer gerçek oluyor. Sorun, geleceğin seçilmiş, toplumun gereksinimleri doğrultusunda teknolojik gelişmeye müdahale edebilen hükümetler tarafından değil de şirketler tarafından inşa ediliyor olması (Manjoo, 2017). Bill Gates, Mark Zuckerberg vb kişilerin hayırseverlikleri ve yaptıkları bağışlar hakkındaki haberlere çok sık rastlıyoruz. Ama şirketler, doğaları gereği kârı en çoklaştırma güdüsüyle hareket ediyorlar ve eğer toplumsal bir müdahale olmazsa “nesnelerin interneti”, “dördüncü endüstri devrimi” vb adlarla pazarlanan geleceğe de bu yön verecek.

Sosyal devlet, 20. yüzyılın özgün koşullarında, emekçi sınıfların güç kazanmasıyla ortaya çıktı ve emekçi sınıfların güç kaybetmesiyle de geriledi. Bu süreçte sosyal hizmetler kâr amacı güden hizmetlere dönüştü ve piyasaya yapılan müdahalelerde toplum yararı değil sermayenin çıkarları gözetildi. Büyük Beşli de bu koşullarda büyüyüp gelişti; hükümetler, Büyük Beşli’nin topluma zarar veren hamlelerini görmezden geldiler ve çoğu zaman müdahaleden kaçındılar. Fakat son zamanlarda, teknoloji şirketlerinin tekelleşmesi, satın almalar, sansür ve gözetim kaygıları ve ABD seçimlerinde yoğun olarak tartışılan ‘sahte haberler’de Facebook ve Google’ın rolü düzenleme ve hatta şirketlerin parçalanmasından söz edenlerin sayısını artırdı.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin (AB) Google’a “rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 2.42 milyar avro ceza” (https://www.washingtonpost.com/news/the-switch/wp/2017/06/27/heres-what-you-need-to-know-about-the-google-e-u-fine/?utm_term=.f22a1a700334) vermesi önemli bir gelişmeydi. Google, arama sonuçlarını gösterirken aramada hakim konumundan yararlanıp kendi sunduğu alışveriş hizmetini üst sıralara taşıyarak rakiplerinin görünürlüğünü azaltmakla suçlanıyordu. Bu, Avrupa’da bir şirkete verilmiş en büyük cezaydı ve sonrasında Google’ın Android işletim sistemindeki konumundan yararlanarak rekabeti engellediği gerekçesiyle de cezalandırılabileceği yazıldı (http://www.hurriyet.com.tr/googlea-ikinci-buyuk-ceza-gelebilir-40511684).

AB’nin bu hamleleri ne kadar etkili olacak? Diğer şirketlerin tekelci girişimlerine karşı da harekete geçilecek mi? ABD’den de benzer bir hamle gelebilir mi? Son zamanlarda Facebook, Google ve Amazon hakkında yazılanlara göz atmak yararlı olabilir.

Facebook ve Sahte Haberler

Televizyon ABD’de 1950’lerden sonra yaygınlaşmış ve televizyon endüstrisi büyük kârlar elde etmeye başlamıştır. Her şey yolunda gibidir ama 1961’de FCC (Federal Communications Commission – Federal İletişim Kurulu) Başkanı Newton Minow, yayıncıların katıldığı bir toplantıda ilginç bir konuşma yapar. Televizyon endüstrisinden iyi para kazanılmaktadır. Fakat Minow, bu kârların kamu hizmetiyle ilgisinin olmadığını, yayınların aptalca programlar ve aldatıcı reklamlarla dolu olduğunu söyler. Minow televizyon yayınlarını ‘büyük çorak toprak’ olarak tanımlamaktadır. Televizyon, Amerika’nın en güçlü sesidir ve Amerikan toplumu üzerinde çok etkilidir. Minow, yayıncıların bu durumu önemseyerek insanları kendi dünyalarından haberdar etmelerini ister (Bergstein, 2017).

Bergstein (2017), Facebook’un son yıllardaki yaygınlığı ve toplumu biçimlendirme hırsı üzerine bu tarihsel konuşmayı hatırlatır. 16 Şubat 2017 yılında yayınladığı manifestoda (https://www.facebook.com/notes/mark-zuckerberg/building-global-community/10154544292806634/), “insanlara dünyanın daha eksiksiz bir resmini görmelerine yardımcı olmak için var olmalıyız” diyen Mark Zuckerberg bir zamanlar Minow’un televizyonculardan istediği şeyi mi yapmaktadır? Zuckerberg ağı sadece eğlence amaçlı görmemekte ve kamu hizmeti yaptığını, bunu geliştirmek istediğini savunmaktadır. Bergstein (2017), Zuckerberg’in “küresel topluluk” olarak adlandırdığı Facebook’un gerçekte tam tersini, kutuplaşmayı ve grupçuluğu artırdığını belirtmektedir. Zuckerberg de bu sorunların farkındadır, fakat bunların birkaç ince ayarla aşılabileceğini savunmaktadır. Şubat ayında yayımladığı manifestoda Facebook’taki sansasyonalizmi azaltmaya çalışacaklarını ve insanların daha iyi bilgilenmesi ve demokratik katılım sağlaması için gerekli diğer adımları atacaklarını duyurmaktadır.

Bergstein (2017), sorunun Facebook’un daha iyileştirilmesi olmadığının altını çizer. Sorun 400 milyar dolarlık bir şirketin hayatımızın her bir alanını yutarak her geçen gün daha güçlü hale gelmesidir. Minow, televizyon yayıncılığındaki sorunu rekabet yokluğuna ve gücün yoğunlaşmasına bağlamaktadır. Şimdi de iki milyar civarında aktif kullanıcısıyla Facebook tek bir sosyal ağda yoğunlaşan gücün olası sonuçlarını gösteren güzel bir örnektir. Uzun zamandır, özellikle de PRISM skandalından sonra Facebook’un gözetim uygulamaları ve mahremiyet ihlalleri eleştirilmektedir. Ancak toplumun daha geniş kesimleri, tek bir şirketin elinde yoğunlaşan sosyal ağın oluşturduğu tehdidi asıl ABD seçimlerindeki sahte haberlerden sonra fark eder. Seçim döneminde kullanıcılar Facebook hesaplarını açtıklarında aşağıdaki gibi sahte, sansasyonel haberlerle karşılaşırlar:

“Papa, Trump’u destekliyor.”

“Hillary, IŞİD’e silah sattı.”

“Hillary’nin e-postalarını sızdırdığından şüphelenilen FBI ajanı ölü bulundu.”

“Obama, Twitter’da Clinton’ı takip etmeyi bıraktı.”

Sosyal medyada yayılan sahte ve daha çok Donald Trump’u desteleyici haberlerin ABD seçiminde etkili olduğu savunulmaktadır. Özellikle Google ve Facebook’un sahte haberlerdeki rolüne dikkat çekilmektedir. Her iki şirket de sahte haber sorununu kabul etmekle beraber seçimlerde belirleyici bir etkilerinin olduğunu reddetmektedir. Ama hem Google hem de Facebook sahte haber sorununu kabul ederek algoritmik çözümler üzerinde çalışıyorlar. Bergstein (2017) Facebook’un bu çalışmasını olumlu karşılamakla beraber Zuckerberg’in “bilgilendirilmiş topluluk” hedefinin Facebook’un yapısına aykırı olduğunu savunmaktadır. Facebook’un iki milyar civarında aktif kullanıcısı vardır ama insanlar çoğunlukla gerçek hayatta tanıdıkları ve ortak yanları olan kişilerle bağlantı kurarlar. Facebook’un haber akışı (News Feed), daha sık tıklayabileceğiniz, Facebook’ta bulunmaktan mutluluk duyup gün içinde ağı tekrar ziyaret etme isteği duyacağınız ve dolayısıyla duygusal ve sansasyonel haberler göstermeye meyilli. Doğrusu, Facebook’ta kendini daha çok arkadaşların aralarında eğlenceli paylaşımlar yaptığı, farklı şehirlerdeki aileleri birbirine bağlayan bir ağ olarak görüyor. Fakat Bergstein’in (2017) da belirttiği gibi Facebook’un kendini politik katılımı destekleyen, modern zamanın agorası olarak da göstermeye çalışması kullanıcıları olabildiğinde sitede tutma hedefleriyle çelişiyor. Ayrıca, “aynı düşünce etrafında birleşen insanlara sunulan bilginin o düşüncenin etrafında bulunan sınırlı alanda kalması, aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi ve gerçeğin kendisinin inanılmaz bir haline dönüşmesi” (http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56631) olarak tanımlanan yankı odası etkisi nedeniyle Facebook’un işi hiç de kolay görünmüyor.

Facebook kullanıcıları hakkında çok şey bilmektedir (https://www.washingtonpost.com/news/the-intersect/wp/2016/08/19/98-personal-data-points-that-facebook-uses-to-target-ads-to-you). Kullanıcının yaşadığı yer, yaşı, soyu, cinsiyeti, dili, eğitim düzeyi, çalışma alanı, etnik yakınlığı, geliri, ev sahipliği ve evinin özellikleri (tipi, değeri, metrekaresi, inşa tarihi), ev halkının kompozisyonu bilinmekte veya tahmin edilebilmektedir.

Yakın zamanda yıl dönümü olan, evinden veya ailesinden uzakta yaşayan, yeni evlenen, nişanlanan veya doğum günü yaklaşan arkadaşları olan, uzun mesafeli ilişkisi olan, yeni bir ilişkiye başlayan, yeni nişanlanan, evlenen veya taşınan, çocuk sahibi olan ve/veya bebek bekleyen, okul çağında çocuğu olan, politikayla ilgilenme olasılığı yüksek olan, muhafazakar veya liberal olan kullanıcılar listelenebilir.

Facebook, kullanıcının iş hayatı hakkında temel bilgilere sahiptir. Kullanıcının işvereni, çalıştığı endüstri, iş unvanı, ilgi alanları, çalıştığı şirketin kaç çalışanı olduğu, yönetim kademesinde yer alıp almadığı bilinebilir. Ayrıca Facebook, motosikleti olan, araba almayı düşünen (istediği marka ve modelle beraber), son zamanlarda araba parçası ya da aksamı alan, araba parçası ya da servisine ihtiyaç duyan kişileri listeleyebileceği gibi yalnızca bu kişilerin kullanmakta olduğu arabanın bilgisine (marka, model, yaş) sahip olmakla kalmaz, yeni bir araba için ne kadar harcama yapabileceklerini ve nasıl bir araba almak istediklerini de tahmin edebilir. Daha kişisel bilgileri de elde edebilmektedir. Hayır kuruluşlarına bağış yapanlar ve hayır kuruluşu tipi, kanvas oyunları oynayanlar, oyun konsolu olanlar, Facebook etkinliği yaratanlar, Facebook ödemelerini kullananlar, bir Facebook sayfası yönetenler, son zamanlarda Facebook’a fotoğraf yükleyenler, yabancı bir ülkede yaşayanlar (anavatanına göre sınıflandırarak), yeni teknolojileri benimsemekte erkenci olanlar, yatırım tipine göre yatırımcılar, kredi limitleri, bankamatik kartı kullananlar, radyo dinleyenler, yakın zamanda akıllı telefon veya tablet satın alanlar, bira, şarap veya sert içkiler satın alanlar, kıyafet alanlar, market alışverişi yapanlar, güzellik ürünü alanlar, ev ürünleri üzerine harcama yapanlar, çevrimiçi veya çevrimdışı alışverişi tercih edenler, iş veya zevk için sık sık seyahat edenler, yakın zamanda seyahat etmeyi veya taşınmayı planlayanlar listelenip reklamcılara satılır.

ABD’lilerin %64’ü Facebook kullanmaktadır. Bu oran yine Facebook’un olan Instagram için %28, Pinterest için %26, Linkedin için %28 ve Twitter için %21’dir. Bergstein (2017) hiçbirinin halkın her şeyi olmaya çalışmadığını belirtmektedir ve Minov televizyon yayıncılığı için düşündüğü gibi sosyal medyada rekabeti ve çeşitliliği savunmaktadır. Bergstein’e (2017) göre ticari olmayan alternatiflere gereksinim vardır. Ticari olmayan sosyal ağlar, kullanıcılar hakkında olabildiğince bilgi toplamak için çabalamayacaktır ve kullanıcılar arasında yeni etkileşim biçimlerini deneyimlemeye daha açık olacaklardır.

Kısacası, ABD seçimleri ve sahte haberler hakkındaki tartışmalar merkeziyetçi bir ağın içerdiği tehlikeleri gözler önüne sermektedir. ABD seçimlerinde sahte haberlerin seçimi etkilemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını düşünmüyorum. Daha çok bir algoritma kazası söz konusu gibi. Ama biz kullanıcılar bu algoritmayı bilmiyoruz ve değiştiremiyoruz. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde bilinçli müdahaleler de söz konusu olabilir. Bergstein’in (2017) önerisini, alternatif sosyal ağların neden kurulmadığını veya kurulamadığını da ayrıca tartışmak gerekiyor.

Google ve Kamu Hizmeti Olarak Bilişim

Tekelleşme hakkındaki görüşleri tarihin tozlu sayfalarından çıkaran yalnız Bergstein (2017) değildir. Taplin (2017) de New York Times’daki yazısında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un danışmanı olan Louis Brandeis’in büyük şirketlerin demokratik toplum için yarattığı tehlike ve sektörlerin düzenlemesi hakkındaki görüşlerini aktarır. Brandeis, düzenlemenin, eninde sonunda düzenleyicinin çürümesiyle sonuçlanacağını düşündüğünden düzenleme fikrine genel anlamda karşı durmaktadır. Bunun yerine büyük şirketlerin parçalanmasını daha akla yatkın bulmaktadır. Fakat doğal tekelleri bir istisna olarak görür. Telefon, su, elektrik ve demiryolu taşımacılığında olduğu gibi bir ya da birkaç şirketin endüstriyi kontrol etmesi daha anlamlı olabilmektedir.

Taplin (2017), bugün tartışığımız büyük şirketlerin, en başta da Google’ın, pazarın talebini iki firmanın rekabeti sonucu oluşan fiyata kıyasla daha düşük bir fiyata karşılayarak doğal tekel haline gelip gelmediğini sorgular. Eğer doğal tekel durumu söz konusuysa bunu kamu hizmeti olarak düzenlenme zamanı gelmiş midir? Taplin (2017), günümüzdeki gelişmeleri telekom sektörünün ilk günleriyle karşılaştırır. Ağı kullanan kişi sayısı arttıkça ağın kullanım değerinin artması olarak tanımlanan ağ etkisi olmadan ağ tam anlamıyla kullanışlı olmamaktadır. Nitekim binalardan farklı telefon şirketlerine ait telefon hatlarının sarktığı 1895’in ABD’sinde de bu durum yaşanmaktadır. Çünkü ortada farklı telefon şirketlerine ait ve birbiriyle uyumsuz telefon hatları vardır.

AT&T’nin (American Telephone and Telegraph) küçük operatörleri birer birer satın almasıyla, tek bir ağ kalır ve doğal tekel oluşur. Hükümet önce bu sürece göz yumar ama sonrasında FCC ile tekeli düzenler. Düzenleme, AT&T’nin kârının belirli bir oranını araştırma geliştirme faaliyetlerine ayırmasını da içermektedir. Daha sonra AT&T’nin bir alt kuruluşu olarak kurulan Bell laboratuvarları, dijital çağın temellerini oluşturan transistör, mikro çip, lazer gibi teknolojileri gelişiminde önemli bir rol oynayacaktır. Hükümet, AT&T’nin telefon tekeline izin verir ama karşılığında da şirketin elindeki tüm patentlerin Amerikan firmaları tarafından ücretsiz kullanılabilmesini sağlar ve gelecekteki patentler de cüzi bir ücretle kullanılabilecektir. Texas Instruments, Motorola ve Fairchild Semiconductor bu haktan yararlanarak ortaya çıkarlar.

Taplin (2017), AT&T ile günümüzdeki büyük BT şirketlerinin durumunun birebir aynı olmadığını kabul etmekle beraber, ortak yönlerinin kamu hizmeti sağlamak olduğunu ifade etmektedir. Telefon örneğinde olduğu gibi çok sayıda firmanın kendi altyapısını düzenlemek için yatırım yapması kaynak israfı olmaktadır. Bu nedenle, telefon gibi su, elektrik ve yol hizmetleri de kamu hizmeti olarak sunulur. Mosco’nun (2014) da belirttiği gibi bu hizmet, kamu kuruluşu veya bir şirket tarafından sunulabilir. Ancak ikinci durumda bile hizmet, kamu kuruluşları tarafından düzenlenir. 1950’lerden itibaren bilişimin bir kamu hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği hakkında görüşler öne sürülmektedir. Douglas Hill The Challenge of the Computer Utility adlı kitabında bilgisayar sistemlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi düşüncesini daha da somutlaştırmıştır. Hill’e göre bilgisayarın veya enformasyon hizmetinin beş temel bileşeni vardır (aktaran Mosco (2014)):

  1. Sistemin temel olarak çok sayıda uzak kullanıcı tarafından aynı anda kullanılması
  2. Birçok programın eş zamanlı çalışması
  3. Kullanıcın özel bir bilgisayardan bekleyeceği gibi uzak istasyonlarda en azından aynı yelpazede yer alan olanak ve kapasitelerin kullanılabilmesi
  4. Sabit ücretli bir hizmet ve kullanıma bağlı değişken fiyatlandırma üzerine kurulu bir sistemin olması
  5. Sonsuz büyüme kapasitesi, böylece müşteri yükü arttıkça sistem çeşitli araçlarla sınırsız olarak genişleyebilmesi

Aslında dünyada birkaç bilgisayarın yeterli olacağı öngörüsü o kadar da yanlış değildir. Bulut bilişim ve tekelleşme ile çok sayıda bilgisayarın bir araya gelerek sunduğu hizmetleri tek bir bilgisayardan sunuluyormuş gibi de ele alabiliriz. Dünya sadece bir avuç şirketin elinde olan sistemlere erişen akılsız bilgisayarlarla bağlı bir ağa doğru evrilmektedir. Bu şirketler bir yandan büyük kârlar elde ederken diğer yandan 2001’den itibaren rekabeti azaltmakta ve yeni firmaların sektöre girişini zorlaştırmaktadır. Bu tekelleşme sürecine karşı Taplin’in üç temel önerisi vardır. Birinci önerisi büyük şirketlerin küçük şirketleri yutmasının önüne geçilmesidir. Google, AdMob ve DoubleClick’i, Facebook Instagram ve WhatsApp’ı, Amazon Audible, Twitch, Zappos ve Alexa gibi şirketleri satın alarak gücüne güç katmıştır. Bunun engellenmesi gerekmektedir. İkinci önerisi, Google’ın bir kamu hizmeti olarak düzenlenmesi, arama algoritması ve diğer yeniliklere ait patentlerin uygun bir fiyatla kullanıma açılmasıdır. Üçüncü önerisi ise Facebook ve Youtube gibi sitelerin kullanıcı emeğinin ürünlerini ücretsiz olarak kullanmalarına olanak veren 1998 Dijital Binyıl Telif Hakkı Yasası’ndaki ‘güvenli liman’ maddesinin kaldırılmasıdır.

Ancak Taplin (2017), Trump’ın yakın çevresinde Peter Thiel gibi teknoloji patronlarının olduğunu, ve tröst karşıtı düzenleme için dört yıl daha beklemek gerekeceğini; dört yıl sonra ise tek çözümün muhtemelen bu şirketlerin parçalanması (Google’ın DoubleClick’i ve Facebook’un WhatsApp’ı satmaya zorlanması) olacağını yazmaktadır.

Her Şeyin Dükkânı Amazon

Haziran’da Amazon, üst segment süper market zinciri Whole Foods’u almayı planladığını duyurdu. ABD’li yetkililer anlaşmayı onaylarsa Amazon 400 mağaza, kapsamlı bir tedarik zinciri ve yeni bir tüketici verisi kaynağına sahip olacak. Bileşik varlığın Amerikan pazarındaki payı yüzde 5’in altında olacak ama Khan (2017) bu satın almayla Amazon’un online pazarlarda ve dağıtımda sahip olduğu olağanüstü gücün etkisini arttıracağını belirtiyor.

Amazon hızla büyüyor ve yaşamı kaplıyor. Amazon, Walmart gibi bir mega mağaza, Apple gibi bir donanım üreticisi, Con Edison gibi bir hizmet sağlayıcı, Netflix gibi bir video dağıtıcısı, Random House gibi bir yayıncı, Paramount gibi bir prodüksiyon stüdyosu, The Paris Review gibi bir edebiyat dergisi, FreshDirect gibi bir market dağıtıcısıdır. Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos aynı zamanda Washington Post’un da sahibidir. Elbette ki Amazon bu faaliyetlerinin hiçbirinde sıradan bir oyuncu değildir. Walmart’ın kurucusu Sam Walton’un hedefinde sadece dünyanın en büyük perakendecisi olmak vardır. iPod’u piyasaya sürdükten sonra Steve Jobs şarkıcılarla kayıt sözleşmesi yapmamıştır ve AT&T, iletişim kuleleri inşa edip bunları küçük telefon şirketlerine kiralamamıştır. Ama Amazon bunların hepsini yapmaktadır. Örneğin, AWS (Amazon Web Services) ile yeni kurulan firmalar için altyapı desteği sağlamaktadır (Packer, 2017). Amazon, internetteki perakende satışların %43’ünü elinde tutuyor. 2016’da ABD’deki çevrimiçi satışlarından 63 milyar dolar gelir elde etti. Bu miktar, çevrimiçi satış yapan, Amazon’dan sonraki ilk on şirketin gelirinden daha fazla. E-kitap satış piyasasının %74’ünü kontrol ediyor. ABD’de çevrimiçi giysi satışı yapan şirketlerin en büyüğü ve ülkenin en büyük konfeksiyon perakendecisi olma yolunda. Dünyanın en büyük lojistik ağına ve piyasa platformuna sahip ve bulut bilişim piyasasın en önemli şirketlerinden biri. Amazon Echo (https://www.youtube.com/watch?v=WQqxCeHhmeU) gibi yenilikçi teknolojiler üretiyor, film ve diziler yapıyor ve 20 şehirde restoranlardan yiyecek servisi yapıyor. Çizgi filmlerdeki dev ahtapotlar gibi kollarıyla her an herhangi bir yere saldıracakmış gibi duruyor. Packer’in (2016) vurguladığı gibi Amazon her şeyin dükkanı olmanın ötesine geçerek her şey olabilmek yolunda ilerliyor.

Khan (2017) şirketin bugünkü güçlü konumunu mevcut tröst karşıtı yasalarının etkisizliğine bağlıyor. Amazon rakiplerine göre daha hızlı ve ucuz ürün dağıtabilmektedir. Bu da yazının başındaki ankette görüldüğü gibi Amazon’un neden kolay vazgeçilemez ve yaygın olduğunu göstermektedir. Fakat Amazon’un rakipleri ve üreticiler için durum o kadar parlak değildir. Amazon’un genel stratejisin ilk adımı temel mal ve hizmetleri maliyetinin aşağısına satarak rakiplerinin rekabet etmesini zorlaştırmak ve oyundan çekilmeye zorlamaktır. Sonrasında fiyatları tekrar yukarı çekmektedir. Üreticiler için de durumun parlak olduğu söylenemez. Khan (2017), Amazon’u, 19. yüzyıldaki tren yollarına benzetmektedir. 19. yıllarda tren yollarını ellerinde bulunduranlar, üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi denetliyor, bazı üreticilere kayırarak daha avantajlı olmasını sağlayabiliyordu. Bu gücü elinde bulunduran aracılar, kendi demiryollarına bağımlı olan çiftçileri ve petrol üreticilerini vergilendiriyor; onları ulaşım araçlarından mahrum bırakarak batmalarını neden olabiliyorlardı. Amazon da farklı işkollarını birbirine bağlayarak demiryollarının bir zamanlar yaptığını yapmakla kalmıyor aynı zamanda platformuna bağımlı şirketlerle rekabet de ediyor. Hachette’le yaşadığı e-kitap fiyatlandırması tartışmasında olduğu gibi bir gecede binlerce kitabın satışını engelleyebiliyor. Ayrıca sitede kullanılan algoritmalar belirli ürünleri önceliklendirebiliyor. Günümüzde veri deyince ilk akla gelen Google ve Facebook olmaktadır. Oysa Amazon da en başından itibaren verinin öneminin farkındadır. Tüketiciler hakkındaki veriler Amazon’un en büyük gücüdür. Bu güç ve Büyük Beşli’de yer alan diğer şirketlere göre ‘gerçek dünya’yla daha doğrudan bağlantılara sahip olması Amazon’u nesnelerin internetinde öne çıkarabilir.

Khan (2017), Amazon’un Whole Foods’u satın alarak pazardaki hakimiyetini ve çıkar çatışmalarını artıracağını belirtiyor. Böylece Amazon hem fiziksel perakende pazarına doğru genişlemiş hem de çevrimiçi dünyadaki hakimiyetini artırmış olacak. Üretim ve dağıtım sürecini bir bütün olarak içinde barındıran Amazon’a karşı koymak zorlaşacak, özellikle yeni firmalar için. Khan (2017), Amazon’un tröst karşıtı yasalardaki boşluklardan yararlandığını yazıyor. Özellikle fiyatların tüketici yararına, düşük olması tröst suçlamasına karşı Amazon’un savunması oluyor. Fakat düşük fiyat geçici bir durum; Amazon’un bulut bilişim stratejisinde olduğu gibi sadece rakibi saf dışı bırakana kadar geçerli (Mosco, 2014).

Temmuz ayında internette, kısmen Amazon’un Türkiye’deki muadili diyebileceğimiz hepsiburada.com sitesinin satılabileceği hakkında haberler vardı (https://www.trendcadde.net/blog/hepsiburada-com-sirketi-satiliyor-mu/). Birkaç yıl sonra, Amazon veya benzer bir şirket Türkiye pazarına girebilir. Nesnelerin interneti rüzgarını da arkasına alarak ABD’deki gibi tüketicilerin vazgeçilmezi olabilir.

Çemberin Dışına Çıkabilmek

Bergstein (2017), alternatif sosyal ağların inşa edilmesiyle Facebook’un hakimiyetinin zayıflatılabileceğini iddia etmektedir. Taplin (2017) ise Google’un bir hizmet olarak düzenlenmesini, bu yapılmadığı taktirde birkaç yıl sonra parçalanmasının kaçınılmaz olacağını savunmaktadır. Amazon’un Whole Foods’u satın alma girişiminden sonra yazılanlarda ise tröst karşıtı yasalara vurgu vardır. Her biri sistem içi ve geçici çözümlerdir. Ama teknoloji şirketlerinin durumu biraz daha çetrefillidir.

Morozov’a (2017) göre teknoloji şirketlerinin düzenlenmesi zordur. Teknoloji şirketleri, henüz düzenlenmemiş teknolojilere başvurarak düzenlemeyi başka yollardan atlatabilmektedirler. Düzenleyicilerin taleplerine uyarak yenilgiyi kabullenmek yerine yeni iş modellerine yönelmeyi tercih etmektedirler. Google, yedi yıllık uzun bir soruşturma sonrasında, hakim konumundan yararlanarak kendi çevrimiçi alışveriş servisini aramalarda üst sıralara taşıdığı için 2.42 milyar avro ceza ödemeye mahkum edilmiştir. Bundan zarar gören küçük perakendecilerin durumu düşünüldüğünde Avrupa Komisyonu’nun kararı yerinde görünmektedir. Fakat Morozov (2017) Komisyon’un bu kararının, sorunun temeline inmekten çok uzak olduğunu belirtmektedir. Çünkü Komisyon sorunu veri platformlarının gücünün sınırlandırılması olarak algılamamaktadır. Facebook ve Google vb şirketlerin temel stratejisi elde ettikleri, işledikleri ve yapay zekaya aktardıkları veri hazinesini daha kazançlı kullanım yollarını bulmaktır. Google da geleceğini arama motoruyla elde edeceği reklamlarda değil enformasyon yoğun hizmetlerde görmektedir. Google’ın stratejisi iki yönlüdür. Birincisi, her bir kullanıcı hakkında olabildiğince bilgi toplamaya çalışmaktadır. Bunun için de doğrudan kârı ikinci plana atarak, kullanıcılardan daha çok veri sağabileceği uygulamalar sunmaktadır. Böylece yakın zamanda arama yapmadan, nerede olursak (akıllı telefonda, akıllı televizyonda veya akıllı evde) olalım Google ne arayacağımızı tahmin ederek bizim elimiz ayağımız olacaktır. Ayrıca Google, elde ettiği verilerden yararlanarak, çoğu yapay zeka üzerine kurulu ileri hizmetler geliştirmek ve bunları hükümet ve şirketlere satmak istemektedir. Böylelikle, siber saldırıları belirleme, kansere çare bulma veya yaşlanmayı yavaşlatma yarışında bir adım önde olacaktır.

Bunun yanında Morozov (2017), şirketin kullanıcılara reklam göstermeye devam edeceği ama artık bunun için e-postaları taramayacağı hakkında yaptığı duyuruya (https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-23/google-will-stop-reading-your-emails-for-gmail-ads) işaret ederek Google’ın strateji değişikliğine gittiğini ifade etmektedir. Morozov’a (2017) göre bunun en önemli nedeni, artık e-postalardan elde edilen verimin azalmasıdır. Şu anda zaten çok fazla bilgiye sahiptir. Bunun yerine artık muhteşem yapay zekasından yararlanacak. Dolayısıyla arama sonuçlarındaki çevrimiçi alışveriş sitelerinin üst sıralarda çıkıp çıkmaması artık sorun olmayacak. Google arama eyleminin kendisini ortadan kaldıracak. Bu nedenle, arama ve reklamcılık işinden gelir sağlama Google’ın evriminin ilk adımıdır. Şu anki iş modeli gelecekte de kısmen devam edebilir ama yapay zeka destekli uygulamalardan elde edeceği gelir Google için daha önemli olacak (age).

Morozov (2017) bu nedenle Google’a verilen cezanın sadece 2010’ların Google’nı kontrol etmek için uygun olabileceğini, ama ne 2017’deki Alphabet ne de 2020 için yeterli olacağını savunuyor. Bu karar, Google’ın dönüşümünü hızlandırıcı bir etkiye de sahip olabilir. Avrupa Komisyonu, Google’ın asıl gücünün ve tehlikenin kaynağının veri olduğunu fark edememiştir. Veri, yapay zeka çalışmalarının yakıtı haline geliyor ve Simonite’in (2017) de vurguladığı gibi daha fazla veriye sahip şirketler, rekabette çok daha avantajlı ve alt edilmeleri oldukça zor.

Pazarın %80’ininin bir şirketin elinde olmasındansa pazar payı %20 olan beş şirketin bulunması daha iyi sonuç doğurabilir. Ama veri piyasasında durum farklıdır. Verinin %100’üne sahip bir şirket, %20’sine sahip şirketlerin yapamayacaklarını da yapabilir. Bu noktada, Morozov (2017), Taplin (2017) gibi Google’ın faaliyetlerinin bir hizmet olarak düzenlenmesi gerektiğini savunuyor gibi görünmektedir. Ama Taplin (2017) kendini AT&T örneğiyle sınırlamaktadır. Morozov (2017), bir adım daha atarak çemberin dışına çıkar ve bunun rekabet kurallarını yok saymanın ve tüm veriyi Google’a vermenin bir gerekçesi olamayacağını ekler. Morozov’a (2017) göre bir ülkenin verisi, tüm vatandaşların ortak mülkiyeti olmalıdır. Bunu kullanmak isteyenler, izlenmeli ve vergisini ödemelidir. Firmaları asıl korkutan bu olacaktır. Diğer çözüm, ceza son derece zararsız ve dönüşümü hızlandırıcı olacaktır.

Kaynaklar

Bergstein, B. (2017). We Need More Alternatives to Facebook, https://www.technologyreview.com/s/604082/we-need-more-alternatives-to-facebook/, son erişim 01/07/2017

Khan, L. M. (2017). Amazon Bites Off Even More Monopoly Power, https://www.nytimes.com/2017/06/21/opinion/amazon-whole-foods-jeff-bezos.html, son erişim 18/07/2017

Manjoo, F. (2017). Google, Not the Government, Is Building the Future, https://www.nytimes.com/2017/05/17/technology/personaltech/google-not-the-government-is-building-the-future.html , son erişim 01/07/2017

Morozov, E. (2017). To tackle Google’s power, regulators have to go after its ownership of data, https://www.theguardian.com/technology/2017/jul/01/google-european-commission-fine-search-engines, son erişim 18/07/2017

Mosco, V. (2014). To the cloud: Big data in a turbulent world. Routledge.

Packer, G. (2017). Cheap Words,Amazon is good for customers. But is it good for books?, http://www.newyorker.com/magazine/2014/02/17/cheap-words, son erişim 18/07/2017

Rotman, D. (2017). It Pays to Be Smart, https://www.technologyreview.com/s/608095/it-pays-to-be-smart/, son erişim 01/07/2017

Simonite, T. (2017). AI and ‘Enormous Data’ Could Make Tech Giants Harder To Topple, https://www.wired.com/story/ai-and-enormous-data-could-make-tech-giants-harder-to-topple, son erişim 18/07/2017

Taplin, J. (2017). Is It Time to Break Up Google?, https://www.nytimes.com/2017/04/22/opinion/sunday/is-it-time-to-break-up-google.html, son erişim 18/07/2017

 

19 Ekim 2017

Posted In: amazon, Apple, Büyük Beşli, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, facebook, Fikri Mülkiyet, google, Gözetim, ifade özgürlüğü, microsoft, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, Tekel, Teknoloji Tarihi

İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.

24 Temmuz 2017

Posted In: copyright, e-devlet, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, fikri mülkiyet hakları, Gözetim, ifade özgürlüğü, mülkiyet, Özgür yazılım, Patent, penguen, sansür, teknoloji politikası, Teknoloji Tarihi, Telif

Özgür Yazılım: Bir Son Mu Yoksa Başlangıç Mı?

Geçen yıl kasım ayında Alternatif Medya Derneği, Dmytri Kleiner’in Telekomünist Manifesto adlı çalışmasının Türkçe çevirisini yayımladı. Telekomünist Manifesto’nun özgün sürümünü http://networkcultures.org/publications/#netnotebook, Türkçe çevirisini ise http://sendika29.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf (*) adreslerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Kleiner (2016), çalışmasını manifesto olarak adlandırmasına karşın bunun “bütün bir kuramsal sistem, dogmatik bir inanç kümesi veya siyasal bir hareketin platformu anlamında bir bildirge” olmadığının altını çiziyor; başlangıç ve tanıtım amaçlı bir bildirge olduğunu belirtiyor. Manifesto, 2004-2008 yılları arasında Kleiner’ın kendisinin ürettiği ve üretimine katkıda bulunduğu, yeniden düzenlenen metinlerden oluşuyor.

Bu yazıda Kleiner’ın (2016) manifestoda yer alan tespit ve önerilerini aktaracağım. Kleiner, bir yazılım geliştirici ve tezlerinin arkasında dijital ortamdaki pratiklerin başarılarının ve içerdiği zaafların eleştirisinin önemli bir yeri var. Manifesto, üç sorun alanı ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde yoğunlaşıyor: altyapı, fikri mülkiyet ve bilişsel emek. Kleiner’ın (2016) bu üç sorun alanı hakkındaki tespitlerine katılsam da iki önerisi (Girişimci Komünizm ve Copyfarleft) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunun nedeni Kleiner’ın (2016) önerilerini yanlış, uygulanamaz veya anlamsız bulmam değil. Kleiner’ın (2016) yazdıkları akla yatkın ama biraz fazla sıradışı. Kitaptaki “Girişimci Komünizm” alt başlığını okuyunca insanın kafası allak bullak oluyor. Bu konular hakkında ayrıntılı bir araştırma yapmadan olumlu ya da olumsuz bir görüş belirtmek istemiyorum. Kleiner (2016) her iki önerisinde de, Richard Stallman’ın GPL’de (General Public License – Genel Kamu Lisansı) yaptığı gibi kapitalizmin kendi kurumlarını, kendisine karşı kullanma amacı güdüyor.
Kleiner (2016) Telekomünizm’le alışıldık bir komünizmden söz etmiyor. Telekomünizm, merkezi olmayan, dağıtık ve uzaktan bir komünizm. Fiziksel bir mekana bağlı değil ve P2P (peer-to-peer) ağlardan esinleniyor. Kleiner (2016), eşitlikçi P2P ağları komünizmle, hiyerarşik ilişkiler içeren istemci-sunucu ağlarını ise kapitalist devletle özdeşleştirmekte ve WWW’nin (World Wide Web – Dünyayı Saran Ağ) gelişimiyle birlikte İnternet’in P2P bir yapıdan saparak istemci-sunucu ağlarıyla örülmeye başladığını belirtiyor. Manifestonun P2P Komüni̇zme Karşı İstemci̇-Sunucu Kapi̇tali̇st Devlet başlıklı bölümünde ağın ekonomi politiğini ve yeniden üretim sorununu tartışıyor. Bu tartışmaya girmeden önce P2P ağlara kısaca bakalım.

P2P Ağlar Neden Önemlidir?

İki ya da daha fazla kullanıcı arasındaki en basit iletişim aşağıdaki gibi bir ağ oluşturmaktır. A ve B bilgisayarları Resim-1’de olduğu gibi birbirlerine doğrudan ses, görüntü ve metin dosyaları gönderebilirler:

Basit ağ
Resim 1

Diğer bir seçenek de istemci olarak adlandırılan A ve B bilgisayarlarının aralarındaki iletişimi bir sunucu üzerinden gerçekleştirmesidir.

Sunucu-İstemci ağı
Resim 2

A enformasyonu C sunucusuna yükler ve B de bunu C’den indirir. “C’ye neden gerek var?” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzde iki ya da daha fazla kişi arasındaki dosya paylaşımının çoğu zaman bir sunucu aracılığıyla yapıldığına dikkat edelim; örneğin bir kullanıcı diğerine WhatsApp’tan fotoğraf gönderdiğinde arada bir sunucu vardır. Çoğunlukla sunucular istemcilere göre daha üstün teknik özelliklere sahiptir. Fakat bu bir zorunluluk değildir. Tam tersi de olabilir. İstemcilerden ve sunuculardan oluşan bir ağ hiyerarşik bir ilişkidir. Herhangi bir istemcinin yokluğu diğer istemcileri ya da sunucuyu olumsuz etkilemez. Sunucuda yaşanan herhangi bir olumsuzluk ise istemcilerin çalışmasını doğrudan etkileyecektir.

İstemci ve sunucu kavramları ağdaki bilgisayarlar arası ilişkide bilgisayarın rolünü gösterir. Pekala aynı bilgisayar ağda hem istemci hem de sunucu olabilir. Aslında Resim 1’deki A bilgisayarı, içerdiği dosyaları B ile paylaşırken sunucu, B’nin dosyalarından faydalanırken istemcidir. Bilgisayarların ağda nasıl ve hangi rollerle ilişkilendirileceği ve bu ilişkinin hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşeceği ağın oluşumunda belirleyicidir. Aşağıda gösterilen istemci-sunucu ağı modelinde tüm iletişim merkezdeki sunucu bilgisayarı üzerinden gerçekleşmektedir. Sunucuya sahip olan veya onu ele geçiren ağdaki tüm iletişimi kontrol etme gücünü de elde eder.

Resim 3

Aşağıdaki P2P modelde ise herhangi bir hiyerarşi yoktur ve tüm bilgisayarlar eşittir. Bu modelde, herhangi bir bilgisayarın ele geçirilmesi veya ağdan çıkması, ağı felç etmez; ağ değişen koşullara göre yenilenir. İnternet kullanıcıları P2P ağları daha çok dosya paylaşım yazılımları/protokolleri ile ilişkilendirmektedir. Napster, Gnutella ve Bittorrent’in ağ yapıları ve kullandıkları protokoller farklılaşsa da özleri aynıdır; hiyerarşinin olmadığı, eşitler arasında bir iletişim:

Resim 4

Günümüzde P2P denilince ilk akla gelen dosya paylaşım uygulamaları/protokolleri (özellikle de BitTorrent) olsa da P2P’yi dosya paylaşımına indirgememek gerekir. İnternet’in kendisi de “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün mimariye gömüldüğü” P2P bir platform olarak gelişmiştir. İnternet’le ilişkilendirilen devrimci olasılıkların temelinde bu mimari vardır. Bu nedenle, kullanıcıların gözetlenmesini ve denetlenmesini arzulayan hükümet ve şirketlerin hedefinde de bu mimarinin olması doğaldır ve arzuladıkları İnternet, kullanıcıların doğrudan bağlandığı veya hizmet aldığı merkezi sistemlerden oluşan bir ağdır. Bu bağlamda, eski İnternet teknolojileri e-posta, IRC ve Usenet’in aksine İnternet’in P2P mimarisiyle çelişen bir istemci-sunucu teknolojisi olan Web’i desteklemeleri şaşırtıcı değildir.

Kleiner (2016), çevrimiçi metinleri yayımlamak amacıyla ortaya çıkan Web’in, yayıncıların içeriği denetleyebildiği bir yapıya evrildiğini belirtmektedir. Şirketlerin işlettiği Web siteleri başlıca sosyal platformlar haline gelmekte ve Web, içinden çıktığı İnternet’i yutmaktadır. Bu bağlamda Kleiner (2016), İnternet’teki özgürlüğü Web’de özgürlüğe indirgeyen veya Web’i kurtarmaktan söz eden yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Örneğin Web’in mucidi Tim Berners-Lee, kullanıcıları Web’deki üç temel sorun (kişisel verilerin kontrolünün kaybedilmesi, yanlış bilgilerin çok kolay yayılması ve çevrimiçi siyasal reklamcılığın şeffaf olmaması) hakkında uyarmakta ve istenilen Web’i inşa etmeye çağırmaktadır (http://dergi.bmo.org.tr/tekno-politika/webi-icat-ettim-iste-onu-kurtarmak-icin-degistirmemiz-gereken-uc-sey). Kleiner’e (2016) göre ise sorun Web’in kendisidir. Tim Berners-Lee, “tüm bloglar, yazılar, tweetler, fotoğraflar, videolar, uygulamalar, Web sayfaları ve daha fazlası çevrimiçi topluluğumuzu oluşturan dünyanın her yerinden milyonlarcanızın katkılarını temsil etmektedir” diyerek Web’in oluşumundaki kullanıcı emeğini övmektedir. Tim Berners-Lee övgüsünde haklıdır; ancak Web’in istemci-sunucu mimarisinin bu emeğin ürünlerine el konulmasını kolaylaştırdığını yazan Kleiner (2016) da en az onun kadar haklıdır.

(Bu satırları yazarken DefectiveByDesign.org sitesinden bir e-posta aldım. DRM taraftarı şirketlere hürmetlerinden ötürü Tim Berners-Lee’nin itaat ödülüne layık görüldüğü yazıyordu. Berners-Lee şirketlerin baskısı sonucunda web standartlarına DRM özelliğinin eklenmesini kabul etti. Bu standart, kullanıcıyı kontrol etmek ve sınırlamak için kullanılabilecek. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://defectivebydesign.org/tim-berners-lee-receives-obedience-award)

Özellikle, Web 2.0 olarak adlandırılan dönemde kullanıcı emeği Web’in oluşumunda daha belirleyici olmuştur. Web 2.0’ın doğru bir tanım olup olmadığını bir kenara bırakırsak Kleiner (2016) bu dönemin en önemli farkının daha öncesinde sadece merkezi kuruluşların pahalı yazılım paketleri satın alarak ve ücretli personel çalıştırarak üretilmesini sağladığı içeriğin artık katkıları karşılığında hiçbir ücret almayan kullanıcılar tarafından üretilmesi olduğunu ifade etmektedir. Web 2.0’da sunulan arayüzlerle teknik bilgisi çok az olan kullanıcılar bile bir Web yayıncısına dönüşmüştür. Teknik bilgisi daha ileri kullanıcılar için alternatif çözümler bulunmasına karşın Facebook, Twitter, Instagram, Youtube vb siteler teknik bilgisi sınırlı kullanıcıların işini hatırı sayılır ölçüde kolaylaştırmıştır; tüketiciler üretmeye başlamıştır. Kullanıcıların katılımına açıklık Web 2.0 platformlarının ortak özelliğidir. Bu gelişmeyi, demokrasiyle ve İnternet’in toplumsal hareketlerde kullanımıyla ilişkilendiren çok sayıda çalışma vardır. Ama her şey bu kadar toz pembe değildir. Popüler Web sitelerinin değeri, sitede kullanılan yazılımların ve altyapı masrafının çok üzerindedir. Tim Berners-Lee, kullanıcıların Web’i yarattığını söylerken haklıdır ama eksiktir. Üretketicinin (üretici ve tüketici kelimelerinin birleşimi) tüketirken ürettiği Web aynı zamanda topluluk tarafından üretilmiş değerin özel mülkiyet olarak ele geçirildiği bir iş modelinin de temelidir ve “topluluk tarafından üretilmiş değere özel mülkiyet olarak el konulması, teknoloji paylaşımı ve özgür işbirliği vaadine bir ihanettir” (age). Ayrıca Kleiner (2016), “Web 2.0 başlangıç şirketlerine yatırım yapan kapitalistler”in “erken sermayeleşmeyi finanse etmedikleri”ni ve platformdaki değer yaratımı bir ivme kazandığında ortaya çıkıp mülkiyeti ele geçirmeye çalıştıklarını da eklemektedir.

Kleiner (2016), P2P teknolojilerin ağda merkezi sistemlerin yarattığı darboğazlardan kurtulabilmeleri nedeniyle Web 2.0 ve benzeri merkezi sistemlerden üstün olduğunu yazmaktadır. Aslında Tim Berners-Lee’nin dile getirdiği sorunlar Web’in kendisine içseldir. Web paradigması içinde kalarak, Web’in ve onu takip eden Web 2.0’ın enformasyon müştereklerinin çitlenmesiyle ortak zenginliği özel kâra dönüştürdüğünü dikkate almadan gözetime, sansüre ve sahte haberlere karşı çözümlerin geliştirilebilmesi zordur. Kleiner’ın (2016) önerdiği gibi Web’in ötesine geçmek ve popüler internet kaynaklarını P2P alternatifleriyle değiştirmek teknik olarak mümkündür:

Neredeyse en çok kullanılan tüm internet kaynakları, P2P alternatifleriyle değiştirilebilir. Google, her tarayıcının ve her Web sunucusunun arama sürecinde etkin bir düğüm olduğu bir P2P arama sistemiyle değiştirilebilir; Flickr ve YouTube da, kullanıcılara kendi bilgisayarları ve internet bağlantıları yardımıyla işbirliği içerisinde resimler ve videolar paylaşmalarına olanak sağlayan PeerCast, BitTorrent ve eDonkey türü uygulamalarla değiştirilebilir.

Ancak Kleiner (2016) iddiasının hemen ardından da şu uyarıyı yapmaktadır:

İnternet kaynaklarını geliştirmek bir zenginliğin uygulanmasına ihtiyaç duyar ve bu zenginliğin kaynağı girişimci sermaye olduğu sürece, internetin muhteşem P2P potansiyeli gerçekleşmemiş kalacaktır. Kapitalist finansmana alternatifler bulamazsak eğer, sadece bildiğimiz haliyle interneti kaybetmekle kalmayacak ayrıca toplumu internetin P2P görüntüsüyle yeniden yaratma şansını da yitireceğiz.

Girişimci Komünizm

Kleiner (2016) savunduğu nitelikte bir İnternet’in mevcut kapitalist sistemde var olamayacağının ve İnternet’in ilk günlerine dönülemeyeceğinin farkındadır. Kullanıcıların üretimlerini, kâra dönüştüren karar vericiler için P2P yapısının teknik üstünlüğünün herhangi bir önemi yoktur. Kleiner’ın (2016) asıl ilgilendiği nokta kapitalist sisteme karşı, çalışmaya ve paylaşmaya yönelik yeni modellerin geliştirilmesidir. Kleiner (2016), Web’in merkeziyetçiliğine yönelik eleştirisiyle, liberallerin özgürlükçülüğünden ayrıldığı gibi mülkiyet ilişkilerine vurgusuyla da özgür yazılım hareketinden ayrılmaktadır. Ortak mülkiyeti, maddi olmayan malların üretimiyle sınırlamamakta ve özel mülkiyetin maddi dünyadaki varlığının oluşturduğu tehdide vurgu yapmaktadır. Maddi olmayanın sadece enformasyon mallarının dağıtımı olduğunu savunmakta ve bilgisayarların, ağların ve geliştiricilerin son derece maddi varlıklar olduğuna dikkati çekmektedir.

Başta Stallman olmak üzere özgür yazılım hareketinin birçok üyesi, üretim araçlarının müşterek mülkiyetini (fikir ürünlerinde mülkiyeti reddedip doğrudan telif hakları ve patentler üzerine konuşmak isteseler de) fikri mülkiyete sınırlama eğilimindedir. İşin ilginci, sorunu kaynak koduna indirgemek, özgür yazılım hareketinin açık kaynak taraftarlarına yönelttiği bir eleştiridir. DRM (Digital Restrictions Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi) ve bulut bilişim tartışmalarında bu teknolojilerin yarattığı tehditlerin gayet farkında oldukları gözlenir ama yine de mülkiyet sorunsalının etrafından dolanılır ve mülkiyet ilişkileri tartışılmaz. Tartışmanın maddi olmayan ürünlerle sınırlandırılmasını eleştiren Kleiner (2016) ise üretken varlıkların dağıtımının “sömürü sistemlerini sürdüren zenginlik ve iktidar eşitsizliğinin kökeninde olduğu”nu belirtir ve buna karşı ağ üretimi adını verdiği “üretici varlıkların müşterek olduğu bir üretim tarzı”nı savunur.

Ağ üretiminin temelinde işçilerin “üretici varlıkların müşterek yığınını” bağımsız olarak kullanması vardır. Dolayısıyla kapitalist üretimde olduğu gibi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve bunun sayesinde elde ettiği artı-değerle daha da zenginleşen bir sınıf olmayacaktır. Fakat ağ üretimi, bilinen kolektif üretim biçimlerinden de farklıdır. Kleiner (2016) kolektif üretimin hem kooperatifçilikteki hem de sosyalist devletlerdeki sorunlarına değinmekte, bunların kapitalizmdeki eşitsizliği yeniden ürettiğine dikkati çekmektedir. Örneğin sosyalist devletlerde kapitalist sınıfın yerini “tekno-idareci seçkinler” almıştır. Kleiner’ın (2016) girişimci komünizm olarak adlandırdığı ağ üretim modeli ise üretici varlıkların müşterek kullanımına olanak veren ama eş güdüm yükünün en alt düzeyde olduğu bir sistemdir.

Girişimci komünizm, bir zamanlar Stallman’ın GPL (General Public License – GPL) ile yaptığı hack’in bir benzeridir. Hackerlar arasında bir sistemi ilk tasarım amacı dışında farklı amaçlarla kullanılabilecek biçimde yeniden tasarlamaya ve programlamaya çalışmak oldukça yaygındır. Yazılımın kaynak koduyla dağıtılmasını istemelerinin temel gerekçelerinden biri de budur. Stallman, GPL ile hack’i teknik alanın dışına taşımış ve telif hakkı (copyright) sistemini kendine karşı kullanabilmiştir. Kleiner (2016) da benzer bir yaklaşım içindedir. Kapitalizmin girişim sermayesi, girişimci komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Girişimci komün, kolektif ve bağımsız eş üreticilerden oluşur ve üyelerinin kullanabileceği üretici varlıkların mülkiyetine sahiptir. Girişimci komün, müşterek yığının idaresinden sorumludur ama bunun dışına çıkarak üretimin eşgüdümüne katılmaz. P2P ağlar örnek alınır; eşleri kontrol eden ve kısıtlayan merkezi bir birim bulunmaz.

Girişimci komün, kapitalist sınıfın girişim sermayesi fonu gibi anonim bir şirkettir. Ama dört özelliğiyle ondan ayrılmaktadır (https://wiki.p2pfoundation.net/Venture_Communism):

  1. Girişimci komünde, parayla ya da mülkiyetle pay sahibi olunmaz; yalnızca emek katkısıyla pay sahibi olunabilir.
  2. Girişimci komünün yaptığı yatırımın geri dönüşü kiradan sağlanır. Kapitalizmde girişim sermayesi bir yatırım yaptığında girişimin kârından bir yüzde talep eder. Bir diğer deyişle doğal sermaye, sermaye malları ve insan sermayesi arasında bir ayrım yapmaz. Girişimci komünde ise kira, yalnızca komünün müşterek mülkiyetinde olan doğal sermaye ve sermaye malları ile ilgilidir. İnsan sermayesinden elde edilen gelirin tamamı girişimin kendisine aittir.
  3. Girişimci komün tüm üyeleri tarafından eşit olarak paylaşılır. Böylece mülkiyetin birkaç kişide yoğunlaşmasına izin verilmez.
  4. Emeklerini komün mülküne uygulayan herkes, komüne üyelik için uygun olmalıdır. Komün, kontrol ettiği arazi ve sermayeyle çalışan tüm işletmelerin istihdam ettiği herhangi bir işçinin üyeliğini reddedemez. Böylece, komün üyelerinin dışarıdaki ücretli çalışanları sömürmesinin önüne geçilecek ve komünün yeni üyelerle büyümesi sağlanacaktır.

Kleiner (2016) girişimci komününün yeni bir toplum önerisi olmadığını ve “toplumsal mücadeleye kalkışmak için örgütsel bir biçim” olduğunu vurgulamaktadır. Bunu parti, STK ve diğer aygıtların yerine koymaz. Ama “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı” durdurmadan ve “üretici varlıkların müşterek yığınını oluşturma”dan yenilgi kaçınılmaz olacaktır.

Kısacası, girişimci komünizm, kapitalizme rağmen geliştirilecek ve ona direnecek P2P ağların geliştirilmesini ve dağıtımını finanse etmeyi hedefleyen bir öneridir. Fakat Zimmer’ın (2013) da belirttiği gibi dört başı mamur bir öneri değildir. Örneğin, kendini örgütleyen kolektifler çevre kirliliği gibi daha geniş ölçekli problemlerle nasıl ilgilenecektir? Bir komün üyesi, üye olduğu olduğu bir komünden nasıl ayrılacak ve diğerine katılabilecektir? Bunun yanında Zimmer (2013), Kleiner’ın ortak havuzda yer alan kaynakların kontrol ve işletilmesi ile ilgili deneysel çalışmaları olan Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’u görmez gelmesini eleştirir ve Kleiner’ın girişimci komününün aslında ileri teknoloji kaynak havuzunun işletilmesinden başka bir şey olmadığını belirtir.

Kleiner (2016), girişimci komünizmi anlattığı ikinci bölümün ardından Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’ndan uyarladığı Telekomünist ağ manifestosuna yer verir. Manifestodaki bazı kelimeleri değiştirir: ülke, topluluk; toprak, bütün üretim araçları; kamulaştırma, müşterekleştirme; devrim öz örgütlenme olur.

Copyfarleft

Copyright kelimesini Türkçe’ye çoğunlukla telif hakkı olarak çevirsek de asıl söz konusu olan hak tüketicinin çoğaltma hakkıdır. Ortaya çıkışı ve gelişimi incelendiğinde asıl başlangıç noktasının çoğaltma hakkı olduğu yazarın hakkının sonradan ortaya çıktığı görülmektedir. 16. ve 17. yy’da belirleyici olan yazarın hakkı değil, kraliyetin bilginin akışını denetleme ihtiyacıdır. Çoğaltma hakkı, ancak 18. yy’da mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınacak ve ondan sonra yazarın hakkı ön plana çıkacaktır. Aynı dönem, genel olarak özel mülkiyetin de önem kazandığı ve ideolojik temellerinin atıldığı bir dönemdir. Maddi olmayan zenginliklerin, maddi zenginlikler gibi sahiplenilmesi, denetlenmesi ve ticaretinin yapılması çok daha sonra gündeme gelecek ve değişen koşullara göre farklı biçimlerde yorumlanacaktır. ABD federal mahkemelerindeki raporlar incelendiğinde fikri mülkiyetin özellikle 1990 sonrasında önem kazandığı görülmektedir (May ve Sell, 2006).

Günümüzde telif hakları, patentler ve markalar fikri mülkiyet haklarının farklı biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak önceki bölümde belirtildiği gibi telif hakkını hackleyerek kendi karşıtına dönüştüren Stallman, fikri mülkiyet terimini kullanmaktan özenle kaçınmakta ve farklı uygulama alanları olan telif hakkı, patent ve marka terimlerini kullanmanın daha doğru olduğunu savunmaktadır (https://www.gnu.org/philosophy/not-ipr.html). Enformasyon (örneğin yazılım) rekabetçi bir mal değildir. Dolayısıyla maddi malların aksine aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılabilir. Ayrıca enformasyon kullanıldığı zaman eksilmez; tam tersine arttığı bile söylenebilir. Bu nedenle Stallman, enformasyonun mülkiyet ilişkileri bağlamında tartışılmaması gerektiğini düşünmektedir. Fakat Stallman’ın temel yanılgısı, fikri mülkiyet haklarının kendinden önce var olan bir mülkiyeti koruduğunu düşünmesidir. Oysa fikri mülkiyetin öncelikli işlevi bir eseri korumak değil, mülkiyet ilişkisinin kendisini yaratmaktır. Bunun için de çoğaltımı çoğu zaman neredeyse maliyetsiz olan ve kopyaları eş zamanlı kullanılabilen enformasyonun “kıt”laştırılması gerekecektir. Kıtlaştırma, bilgi ve enformasyon bir mülk olmazsa onu yaratmak için bir itki olmayacağı; bu nedenle biliminsanının veya sanatçının bireysel olarak ödüllendirilerek bu itkinin sağlanması gerektiği iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu durumda kıt olan biliminsanı veya sanatçının yaratıcı emeği olmakta, fikri mülkiyet hakları ile ona

  • emeğinin ürünlerinin kullanımından kira talep edebilme,
  • kaybının telafisini talep etme hakkı,
  • hakkını piyasada başka birine transfer edebilme hakkı

verilmektedir. Bu düşünceyi savunabilir veya reddedilirsiniz; Stallman’ın özgür yazılımda yaptığı ise ikisinin arasındadır. GPL’in copyleft özelliği ile telif haklarını reddetmemiş ama onu geçersiz kılmıştır. Nitekim bir yazılım ilk andan itibaren telif hakkı yasalarıyla korunur; hak sahibi hakkının ihlal edildiğini düşündüğünde mahkemeye başvurabilir. Dolayısıyla patentte olduğu gibi hakkın geçerliliği için bir kurumun onayına gerek yoktur. Yazılımını GPL ile lisanslayan bir yazılım geliştirici telif hakkı yasalarıyla koruma altındadır. Ama copyright’la korunan bir yazılımın aksine GPL copyleft ile korunur. Yazılım sahibi, “yazılımımı istediğiniz gibi kullanın, değiştirin, paylaşın” der. “Ama paylaşırken benim size verdiğim özgürlüğü devam ettirin. Diğer kullanıcıların özgürlüğünü kısıtlamayın. Aksi taktirde, benim şartlarıma uymadığınızda, telif hakkı kanunları geçerlidir” diye ekler.

Yukarıda belirttiğim gibi enformasyon kullanıldıkça eksilmez, tam tersine özgür yazılım örneğinde olduğu gibi hızla çoğalabilir; bu durumda kıtlık tezinin de tekrar düşünülmesi gerekir. GPL önemli bir başarıdır. Fakat özgür yazılımcılar kendi geçimlerini sağlamak için yine emeklerini satmak zorundadırlar (Kleiner, 2016):

Copyleft, bu nedenle, herhangi bir maddi anlamda ‘toplumu daha iyi kılma’yı başaramaz. Çünkü, özgür yazılımın üreticileri tarafından yaratılan mübadele değeri, onların geçimlerini sağlayabilen maddi mülkiyetin sahipleri tarafından ele geçirilir. Copyleft, işçilerin kendi alışılmış geçimleri dışında zenginlik biriktirmelerine olanak vermediği için, üretken varlıkların ve çıktılarının dağıtımını kendi başına değiştiremez. Bu yüzden, copyleft, zenginlik ve iktidarın dağıtımı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.

Copyleft’in eleştirilerini, maddi olmayan mülkiyetin dar alanına sıkıştırması DRM ve bulut bilişim gibi konularda sürekli savunmada kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Buralarda sorun olduğu, kullanıcının özgürlüğünün tehdit edildiği anlaşılsa da telif haklarının sınırları dışına çıkılamamaktadır.

Kleiner (2016) yine de özgür yazılıma hakkını verir:

ideolojik ve politik geri adımına rağmen, yazılım geliştirme alanında, bütün üretimi ona dayalı olanlara oldukça yarar sağlayan enformasyon müşterekleri yaratmada son derece etkili bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de, özgür yazılım hareketinin yükselişi, daha eşitlikçi üretim biçimleri için çaba harcayan herkes için hakkıyla bir esin kaynağı olmuştur.

Copyleft kültürel çalışmalara uygulanabilir mi?

Bu soruya yanıt verebilmek için Kleiner’ın (2016) vurguladığı gibi üretim malları ile tüketim malları arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim malları, gereksinimlerimizi doğrudan gideren mallardır. Üretim malları ise gereksinimlerimizi dolaylı olarak giderirler. Yazılım hem tüketim hem de üretim malı olabilir. Yazılım fiyatlarındaki bir düşüş yazılım satışından gelir sağlayan firmaların kârını olumsuz etkileyecektir. Ama yazılım firmalarının yanında yazılımı üretim amacıyla, üretim malı olarak kullanan çok daha fazla sayıda firma vardır. Dolayısıyla yazılım maliyetinin düşmesi, özel mülkiyetli yazılımın satışından gelir elde eden şirketler olsa da genel olarak kapitalizmin yararına bir durumdur. IBM ve Google gibi şirketlerin özgür yazılıma desteğini bu bağlamda düşünmek gerekir. Eğer söz konusu olan bir tüketim malı olarak yazılım (örneğin oyunlar) olsaydı kapitalizmin mantığı içinde desteklenmesi söz konusu olmayacaktı.

Bazı istisnalar dışında kültürel çalışmalar çoğunlukla tüketim malıdır. Kapitalizmin, bir tüketim malının ücretsiz dağıtımını desteklemesi için hiçbir neden yoktur. Buna karşın, kültürel çalışmalarda, GPL’den esinlenen farklı lisanslar da ortaya çıkmıştır. Bu lisanslardan en ünlülerinden biri Creative Commons’tır.

Creative Commons (https://creativecommons.org/licenses/?lang=tr),

telif hakkı lisansları ve araçları, kanunun oluşturduğu geleneksel “tüm hakları saklıdır” yapısı içinde bir denge oluşturur. Araçlarımız bireysel yaratıcılardan büyük şirket ve kurumlara kadar herkesin yaratıcı eserlerine basit, standartlaştırılmış bir yol ile telif izinleri vermesini sağlar. Araçlarımızın ve kullanıcılarımızın kombinasyonu geniş ve büyüyen dijital bir ortaklıktır ve telif hakları çerçevesinde kopyalanabilir, dağıtılabilir, düzenlenebilir, karıştırılabilir ve üzerine inşa edilebilir bir içerik havuzu olabilir.

Kleiner (2016), Creative Commons’ın yeni bir dönem başlattığını ve bu dönemde fikri mülkiyete karşı mücadelenin “avukatlar, profesörler ve hükümet üyeleri ” tarafından yürütüldüğüne dikkati çekmektedir. Bu durum, mücadelenin vizyonunu da fikri mülkiyet karşıtlığından, sanatçıların küresel medya şirketlerine karşı haklarının korunmasına kaydırmıştır. Kleiner (2016), Creative Commons lisanslarının müştereklere yönelik bir lisanslama olmadığını, “her hakkı saklıdır” ile “hiçbir hakkı saklı değildir” arasında geniş bir aralıkta seçenekler sunduğunu belirtir. Savunucularının iddialarının aksine Creative Commons, oku-yaz kültürünü geliştirmemekte, üreticinin kontrol hakkını artırırken tüketicinin haklarını göz ardı etmektedir

Bu bağlamda, 2004’te Özgür Yazılım Vakfı’nın yönetim kuruluna seçilen ve Creative Commons’ın mimarlarından olan hukuk profesörü Lawrence Lessig’in GPL’i örnek aldığını değil, fikri mülkiyet haklarını, muhalif bir hareket görünümü altında yeniden ürettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Creative Commons, GPL’in copyleft’inde olduğu gibi herkesin kullanımına açık, müşterek bir alan yaratmaz; telif karşıtı hareketi ayrıştırıp ehlileştirir. Bu nedenle Kleiner (2016), müştereklikten uzak olduğunu vurguladığı Creative Commons’u, Creative Anti Commons olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Kleiner’ın bunun yerine önerisi, Creative Commons’ı temel alan, ama onu tüketici haklarını da içerecek şekilde genişleten Copyfarleft lisansıdır.

Copyleft’i olduğu gibi uygulamak üreticinin tercih edebileceği bir durum olmayacaktır. Copyleft, kullanıcıların temel haklarına saygı gösterildiği sürece özgür yazılımın ticari amaçlı kullanımını engellemez. Bir yazarın romanını copyleft lisansıyla yayınlar ve bir yayınevi de bu romanı basıp satarsa copyleft’i ihlal etmiş olmayacak ama yazarın emeği sömürülmüş olacaktır. Bu durumda, sanatsal çalışmalardaki copyleft’in kullanım özgürlüğünü ticari amaçlar için kullanılmamak kaydıyla paylaşması daha yerinde olacaktır.

Kleiner’ın (2016) copyfarleft önerisi ise bunu bir adım öteye taşımaktadır. Copyfarleft ticari bir kullanımı değil, müştereklere dayanmayan bir kullanımı kısıtlayacaktır:

Copyfarleft özellikle işçilerin komünal mülkiyeti bağlamında çalışanlar için bir kural kümesi ve üretimlerinde ücretli emekle özel mülkiyeti kullananlar için ayrı bir kural kümesine sahip olmalıdır. Copyfarleft lisansı, hem üreticilerin özgürce paylaşmasını mümkün kılmalı hem de emek ürünlerinin değerini elde tutmalarını sağlamalıdır. Başka bir ifadeyle işçilerin emeklerini müşterek mülkiyete uygulayarak ödeme almalarını mümkün, ancak özel mülkiyet sahiplerinin ücretli emek kullanarak kâr elde etmelerini imkânsız kılmalıdır. Böylece, copyfarleft lisansıyla, sahibi işçiler olan bir basım kooperatifi müşterek yığını dilediği gibi yeniden üretme, dağıtma ve değiştirme özgürlüğüne sahip olacak, ancak özel mülkiyet olan bir yayınevinin özgür erişime sahip olması engellenecektir. Bu şekilde, copyfarleft, özel mülk dağıtımdaki kısıtlamalara rağmen copyleft anlamında özgür kalır. Copyfarleft yalnızca müşterekten eksiltmeleri yasaklar, ona yapılan katkıları değil

Kitabın sonunda, ‘Alıntı-Gayriticari-LisansDevam 3.0 Yerelleştirilmemiş’ lisansından (http://creativecommons.org/licenses/by-nc-sa/3.0/) türetilen copyfarleft lisansı için bir model olan Ağ Üretimi Lisansı’nın tam metnine yer verilmektedir.

***

Kleiner’ın hem girişimci komün hem de copyfarleft’teki yaklaşımı açıktır: Eskinin bağrında yeni toplumu inşa etme girişimi. Paylaşmanın ve ortak çalışmanın yeni yollarını yaratarak müşterekleri inşa etmeyi ve genişletmeyi hedeflemektedir. İşe yarar mı? Daha çok tartışmak, Zimmer’ın (2013) belirttiği gibi Elinor Ostrom’ın çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde incelemek ve belki deneyip görmek lazım…

Google ve Facebook gibi devleri biz yarattık; kendi emek ürünlerine yabancılaşan insan bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti karmaşası içinde şirketler ve hükümetler karşısında daha da güçsüzleşecek. Bu nedenle tek yolun “kendi emeğimizi üretici olmayanların sahip olduğu mülkiyete uygulamayı durdurmak” olduğunu yazan Kleiner’a tamamen katılıyorum.

Telekomünist Manifesto Türkçe’ye geç çevrildi ama güncelliğini hala koruyor.

(*) http://sendika48.org/wp-content/uploads/2016/11/2016-telekomunist_manifesto_pdf.pdf adresine erişemezseniz sendika49’u sendika50, sendika51, vs yaparak tekrar deneyiniz.

Kaynaklar
May, C. ve Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Kleiner (2016), D. (2016). Telekomünist Manifesto, çev. Ali Temizaşık. Alternatif Medya Derneği

Zimmer, Z. (2013). Manifesting the Internet: A Review of Dmytri Kleiner’s The Telekommunist Manifesto. Ann Arbor, MI: Michigan Publishing, University of Michigan Library.

 

21 Haziran 2017

Posted In: Copyfarleft, Dmytri Kleiner, Emek, Erişim Hakkı, Fikri Mülkiyet, girişimci komünizm, Haktivizm, ifade özgürlüğü, kitap, Özgür yazılım, P2P, sosyal ağlar, Teknoloji Tarihi, telekomünist manifesto, Telif, Tim Berners-Lee, web

İnternet Yaşamdır

ABD hükümetinin maddi olarak desteklediği bir sivil toplum kuruluşu olan Freedom House’un Freedom On The Net (Ağda Özgürlük) 2016 adlı raporu kasım ayında yayımlandı (https://freedomhouse.org/sites/default/files/FOTN_2016_BOOKLET_FINAL.pdf). Rapor 65 ülkeyi (dünyadaki tüm internet kullanıcılarının %88’ini) kapsıyor ve Haziran 2015’ten Mayıs 2016’ya kadar olan gelişmeleri değerlendiriyor. Raporda internet özgürlüğünün son altı yılda gerilediği, hükümetlerin şimdiye dek hiç olmadığı kadar sosyal medyayı ve iletişim uygulamalarını sansürlediği belirtiliyor. Hükümetler, özellikle hükümet karşıtı gösteriler sırasında enformasyonun hızlı yayılmasını önlemek amacıyla çeşitli yollara başvuruyorlar. Bir yandan sosyal medyaya erişim kısıtlamaları artarken diğer yandan da internet kullanıcıları yaptıkları paylaşımlar nedeniyle cezalandırılıyorlar. İçerik paylaşımının yanında Facebook’ta bir içeriği beğenmek veya başkalarının kendilerine gönderdiği mesajları ihbar etmemek bile soruşturma konusu olabiliyor. Örneğin, geçtiğimiz yıl Tayland’da bir işçi Facebook’ta kralın köpeğine hakaret ettiği gerekçesiyle askeri mahkemede yargılanırken Suudi Arabistan’da bir internet kullanıcısına ateizmi yaydığı gerekçesiyle 10 yıl hapis ve 2000 kırbaç cezası verilmiş. Ayrıca 2013’ten bu yana bu tarz tutuklamalar yapan ülkelerin sayısında %50 artış olduğu görülmekte. Rapora göre son zamanlarda sansürün teknik çapı genişledi. WhatsApp ve Telegram gibi uygulamalar da artık hükümetlerin hedefinde.

Değerlendirilen 65 ülkeden 34’ünde internet özgürlükleri gerileme eğiliminde. Araştırmada aşağıdaki kriterler göz önünde bulunduruluyor:

  • Bir sosyal medya sitesinin veya bir uygulamanın, enformasyon paylaşımının önüne geçmek amacıyla, geçici ya da kalıcı, kısmen ya da tamamen engellenmesi
  • Politik, toplumsal veya dini içeriğin engellenmesi
  • Toplumsal veya politik gelişmeler nedeniyle internetin yerel ya da ülke çapında kesilmesi
  • Herhangi (bir sponsorluk bilgisi açıklanmadan) ücretli sosyal medya kullanıcılarının çevrimiçi tartışmaları hükümet lehine yönlendirmesi
  • Sansürü ve cezalandırmayı artıran yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Gözetimi artıran ya da anonimliği sınırlayan yeni yasa ve yönergelerin çıkarılması
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının politik veya sosyal bir içerikten dolayı tutuklanması, hapse atılması ya da uzun süreli gözaltına alınması (soruşturma amaçlı kısa süreli gözaltılar kapsam dışı)
  • Blog yazarlarının veya internet kullanıcılarının fiziksel saldırıya uğraması ya da öldürülmesi
  • Hükümet karşıtlarına veya insan hakları örgütlerine siber saldırıların düzenlenmesi

Bu kriterlere göre internet özgürlüklerinde gerileme eğilimi tespit edilen ülkelerin başında Uganda, Bangladeş, Kamboçya, Ekvador ve Libya geliyor. İnternet özgürlüklerinin en çok ihlal edildiği ülke ise Çin. Raporda ülkeler üçe ayrılmış: İnternetin özgür olduğu, kısmen özgür olduğu ve özgür olmadığı ülkeler. Fransa, İtalya, Gürcüstan, Almanya, Ermenistan ve Avustralya internetin özgür olduğu ülkeler arasında yer almasına karşın bu ülkelerde de özgürlüklerde bir gerileme var. Uganda, Libya, Hindistan, Brezilya, Güney Kore ve Ukrayna’da ise internet kısmen özgür. Türkiye, Rusya, Tayland, Mısır, Kazakistan ve Özbekistan internetin özgür olmadığı ve özgürlüğün gerilediği ülkeler. Rapor, sosyal medyanın Türkiye’deki darbe girişimi karşısında önemli bir rol oynamasına rağmen temmuz ayından itibaren internet özgürlüğünde önemli bir gerileme olduğunu yazıyor.

Rapor şaşırtıcı mı? Bence değil. Çünkü internet yaşamdır. Fakat internet yaşamdır derken ülkemizde bu sloganı kullananların büyük kısmı gibi internetin yaşamda olumlu anlamda köklü değişiklikler yapabileceğini anlatmak istemiyorum. Teknolojinin toplumsal ilişkileri etkilediğini kabul etmekle beraber belirli toplumsal ilişkiler içinde geliştiğini ve ondan etkilendiğini vurgulamak istiyorum. Dünyada hak ve özgürlüklerdeki gerilemenin internette sansür ve gözetimin artmasıyla paralel bir seyir izlemesi olağan bir durum. Ancak raporun doğru saptamalar içermesine karşın gerçekliği kısmen yansıttığını düşünüyorum. Raporun özellikle sosyal medya uygulamaları ve hükümetlerin bunları sınırlayıcı müdahaleleri üzerinde durduğuna dikkat edelim. Yukarıdaki kriterler doğrultusunda değerlendirildiğinde dünyadaki birçok hükümetin özgürlüklere düşman ve ABD’nin de internetin özgür olduğu az sayıdaki ülkelerden biri olduğu görülüyor. Sosyal medyanın şirket, dolayısıyla yönetiminde sadece sınırlı sayıda kişiye hak tanıyan, yapısını şimdilik bir tarafa bırakalım. Söz konusu sosyal medya uygulamalarını yaratan koşulların başında internetin adem-i merkeziyet üzerine kurulu yapısı geliyor. Diğer medyalarla karşılaştırıldığında mülkiyet ilişkilerinin belirleyiciliğinin daha sınırlı olduğu bu yapıda (en azından teoride) büyük bir medya tekeli de bütçesi sınırlı bir demokratik kitle örgütü de internet üzerinden kitlelere ulaşabilir. Dolayısıyla internet özgürlüğü için daha büyük bir tehlike hükümetlerin ve şirketlerin internetin altyapısını değiştirmeye yönelik adımları. Şirketlerin bu yönde yaptığı müdahaleler, sivil toplum örgütlerinin buna karşı mücadeleleri, taraflar arasında kurulan ittifaklar ve hükümetlerin sergilediği duruş özgürlüğün hükümetlerin sosyal medyaya müdahalelerine karşı mücadeleye indirgenemeyeceğini gösteriyor. Bunun en iyi örneklerinden biri de ağ tarafsızlığı tartışmaları.

İSS’lerin (İnternet Servis Sağlayıcı) ve hükümetlerin internetteki bütün içeriğe eşit davranması anlamına gelen ağ tarafsızlığı hakkındaki tartışmalar, internette kendiliğinden bir özgürlüğün olmadığının en büyük kanıtıdır. Ağ tarafsızlığına göre beklenti, ağları işletenlerin uygulamalar, içerik, web siteleri ve platformlar arasında ayrım yapmamasıdır. Buna göre İSS’ler belirli bir uygulama ya da siteye erişim hızını artıramaz, belirli bir enformasyona erişimi önceliklendiremez. Bu, internete atfedilen özgürlüğün temellerinin başında gelir. Fakat bir zorunluluk değil tasarımsal bir tercihtir. 2000’li yılların başından itibaren ağ altyapısını sağlayan şirketlerin bu tasarımı değiştirmek için hem teknik hem de hukuksal açıdan son derece ciddi müdahaleleri var. Örneğin 2005 yılında FCC’nin (U.S. Federal Communications Commission – Federal İletişim Komisyonu), ABD’li ağ işletmecilerinin yoğun lobi faaliyetleri sonucunda, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini düzenlenen bir iletişim hizmeti olmaktan çıkararak düzenlenmeyen enformasyon hizmeti sınıfına dahil etmesi çok kritik bir karardır. Elbette tartışma burada sonlanmaz. Ama tartışmanın devamına bakmadan önce teknoloji tarihinde kısa bir gezinti yapmak ağ tarafsızlığının bir zorunluluk değil, tasarımsal bir tercih olduğunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Felczak’ın (2013) ifade ettiği gibi telefon taşıyıcılarının (carrier) veri ağlarına ilgisi yeni değildir. Veri ağlarının ortaya çıkışıyla beraber telefon iletişimi ve altyapısını kontrolle yetinmeyip ağ iletişiminin doğasını tanımlamaya çalışmışlardır. Böylece bu iletişimin alt yapısını sağlayanlar olarak mümkün olan en ayrıcalıklı pozisyonu elde edebileceklerdir. Taşıyıcılar fırsatını yakalayıp daha bağımsız hareket edebildiklerinde kamusal, ticari olmayan ve farklı iletişim biçimleri aleyhine kar oranlarını artıracak yollara sapmaktadır. X.25’in öyküsü buna güzel bir örnektir. Felczak’ın (2013) X.25 ve ARPANET karşılaştırması tasarımsal tercihlerin bir teknolojinin gelişimi ve benimsenmesinde ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

1970’lerde bilgisayar fiyatlarının düşmesi ve kullanım alanlarının artmasıyla, telefon taşıyıcılarında veri ağlarına yönelik bir ilgi oluşur. Kuzey Amerika ve Avrupa’da videoteks üzerine kurulu, devlet destekli veri ağı ve modernleştirme projelerinin yürütülmesi için girişimler başlar. Bu girişimlerde telefon taşıyıcılarına veri ağlarının doğasını ve kullanılacak teknolojiyi belirleme konusunda geniş (ve denetimsiz) bir özgürlük verildiğinde taşıyıcılar temel ağ protokollerini ve kullanılacak teknolojileri,

  • telefon altyapısı üzerindeki güçlerini yoğunlaştıracak ve genişletecek,
  • özel ağ operatörlerinin sayısını ve kapasitesini sınırlayacak,
  • kullanıcıların iletişim biçimlerinin doğasını büyük ölçüde tanımlayabilecek

biçimde tasarlamaya yönelirler.

Taşıyıcıların yukarıda belirtilen amaçlarına ulaşabilmeleri ve yeni oluşmakta olan piyasayı kontrol altına alabilmeleri için öncelikle üreticilerden ve onların özel mülkiyetli ağ ürünlerinden ve protokollerinden bağımsız olmaları gerekmektedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, taşıyıcıların geliştireceği özel mülkiyetli olmayan bir protokol farklı üreticiler tarafından uygulanabileceği için taşıyıcılar tek bir üreticiye bağımlı kalmayacaktır. İkinci neden ise stratejik olarak çok daha önemlidir. Böylece taşıyıcılar ağ protokollerini kendi vizyonları, öncelikleri ve değerleri doğrultusunda şekillendirebilecek ve üreticileri kendi öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirebileceklerdir (age).

Taşıyıcılar bu doğrultuda geliştirdikleri X.25 protokolünün ulusal ağlarda işlevsel kullanımını da sağlarlar. X.25’li ağlar 1977’de Kanada’da, 1978’de Fransa’da, 1979’da Japonya’da ve 1980’de Britanya’da kullanılmaya başlanır. X.25, geleneksel telefon bağlantılarında kullanılan devre anahtarlamadan farklı olarak paket anahtarlama teknolojisine dayanmaktadır. Devre anahtarlamada, iki taraf arasında bir bağlantı kurulur ve bağlantı konuşma süresince sabit kalır. Aynı kaynak, konuşma süresince başka yerde kullanılamadığından bir kaynak israfı vardır. Paket anahtarlama teknolojisinde ise taraflar arasında fiziksel bir bağlantı kurulmadan veri paketlere bölünerek karşı tarafa iletilir. Gönderenin görevi mesajı paketlere bölmek, alıcınınki ise bu paketleri tekrar bir araya getirmektir. Bu ağ modelinde ağ, paketlerin kaynak ve hedefi doğrultusunda basit bir veri taşıma servisi sunar. Modele göre paketlerin yanlış sırada gelmesi durumunda alıcı paketleri yeniden doğru şekilde sıralayabilir ya da alıcı hatalı paketin yeniden gönderilmesini talep edebilir.

Ulusal taşıyıcılar veri ağını yürüttükleri telefon işlemlerinin bir uzantısı olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla kullanılmakta olan telefon ağı altyapısına veri ağı bileşenleri eklemek yeterli olacaktır. Taşıyıcılar ağ altyapısına sahip olduklarından kullanıcılar için veri akışını düzenleyecekleri, trafik ve hata kontrolü sağlayacakları varsayılmaktadır. Basit bir arayüzle ağa bağlanan kullanıcılar akış ve hata kontrolünün ağa bırakacaklardır. Ayrıca X.25’te, kullanıcıların ağa doğrudan bağlanacağı varsayılarak özel ağlar içinde kullanılan protokollerle iletişime ve ticari ağ operatörlerinin taşıyıcı ile rekabetine fazla açık kapı bırakılmaz. Taşıyıcıların yönlendirdiği tasarımsal tercihler, kendilerini oluşmakta olan telekomünikasyon piyasalarında belirleyici bir konuma getirmektedir.

X.25, Almanya, Britanya ve Fransa’da videoteks hizmetlerinde kullanılır. Taşıyıcılar bu hizmeti iki uçta da kontrol edebilmektedir. Birincisi, kullanıcılar videoteks terminalleri ile telefon ağı üzerinden sisteme bağlanmaktadır. İkincisi, içerik sağlayıcıların enformasyon hizmeti verebilmesi için veritabanlarının taşıyıcıların ağına bağlaması gerekmektedir. Hatta Almanya ve Britanya’da içerik sağlayıcılar doğrudan taşıyıcıların kendi veritabanlarını kullanabilmektedir. Böylece taşıyıcılar bulundukları stratejik nokta sayesinde hem kullanıcılardan hem de içerik sağlayan şirketlerden gelir elde edebilmektedir.

X.25’in başarılı olabilmesi ve yaygınlaşabilmesi için hem kullanıcıların hem de içerik sağlayıcıların videoteksi benimsemesi gerekmektedir. Ancak Fransa’daki Teletel (bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Minitel) dışındaki ağlar başarılı olamaz. Belki daha sonra İnternet adını alacak olan ARPANET olmasaydı X.25’in bir başarı şansı olacak, diğer ülkeler de Teletel deneyiminden faydalanabilecektir. Ancak 1976’dan 1980’lerin sonlarına kadar telefon taşıyıcıların X.25’i ile ARPA’nın (ABD Gelişmiş Savunma Araştırmaları Projeleri Birimi) paket anahtarlama teknolojileri TCP (Transmission Control Protocol – Aktarım Kontrol Protokolü) ve IP (Internet Protocol – İnternet Protokolü) yarışacak ve yarışın kazananı TCP/IP olacaktır.

Telefon taşıyıcılar, hedefleriyle paralel bir şekilde X.25’i sıkı bir şekilde kontrol etmektedir. ARPA ise ağı tasarlarken içinde bulunduğu koşullar nedeniyle daha gevşek davranmak zorunda kalır. Ağ, hem ordunun genel ihtiyaçlarını hem de araştırma kuruluşlarının özel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Fakat bu yerlerin yöneticileri ağın geleceği konusunda kuşkulu olduklarından ellerindeki bilişim kaynaklarından vazgeçme konusunda isteksizlerdir. Bu nedenle ARPANET, farklı bilgisayarları, ağları ve altlarındaki medyayı desteklemelidir. Bir başka öncelik ise ağın ölçeklenebilirliğidir. Güvenilirlik ve performanstan vazgeçmeden ağ büyüyebilir olmalıdır. Farklı ağlarda kullanılan farklı protokollerin birbirine çevrimi ölçeklenebilirliği azaltacağından ortak ve olabildiğince basit bir protokole gerek vardır. Bunun için de ağın paketleri yalnızca taşımasına ama akış ve hata kontrolü gibi karmaşık işlemlerin uçlardaki bilgisayarlar tarafından gerçekleştirilmesine karar verilir.

Kısacası telefon taşıyıcıları, homojen, sınırlı büyüyen ve belirli uygulamalara izin veren bir ağ ve buna uygun bir protokol tasarlarken ARPA bilgisayar, ağ ve medya farklılıklarına öncelik veren, gelecekteki büyümeyi ve uygulama esnekliğini dikkate alan bir ağ ve protokol hedeflemektedir. TCP/IP tasarımcılarının amaçları X.25’ten farklı olduğu için ortaya çıkan üründeki güç ilişkileri de farklı olacaktır.

Çalışma birçok tasarımsal tercihi içermektedir. Ama TCP/IP’nin zaferini sadece tekniğe bağlamak yanlış olur. Bilgisayar üreticilerine TCP/IP’yi bilgisayarlarına ve ağ ürünlerine uygulamaları için fon sağlandığı ve ARPA’nın TCP/IP’nin fiili bir standart haline gelmesi için uğraştığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuçta telefon taşıyıcıların bağlantıyı, iletimi ve içeriği metalaştırma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Ayrıca ArpaNet’in ilk günlerinde ABD’nin en büyük telefon taşıyıcı AT&T’nin ağa daha etkin katılımı kabul etmeyip X.25’e yatırım yapmayı tercih ettiğini de eklemek gerekir. Nedeni ise açıktır, karşısında metalaştırmaya yeterince açık olmayan bir ağ vardır. Fakat taşıyıcılar ağdan daha fazla kar elde etme arayışına devam ederler. İstedikleri fırsatı 1990’larda “IP kıtlığı” tartışması sonrası ortaya çıkan IPv6’da yakalarlar. IPv6’nın tasarım sürecine dahil olan ABD Donanması ve içlerinde kablolu televizyon endüstrisinin de yer aldığı ABD’li bazı şirketler IPv6’da kaynak ayırmanın ve trafik önceliklendirmenin olmasını talep ederler. Böylece çoklu ortam içeriğini ve zamana duyarlı veri ayrıcalıklandırılabilirken bu sınıfa girmeyen içerik ağda daha yavaş iletilecektir. ABD Donanması bunu stratejik amaçları için istemektedir. Kablo endüstrisi ise evlere çoklu ortam uygulamalarını götürmekle ilgilenmektedir. Taşıyıcılar ise bunu içerik sağlayıcılardan gelir elde etmek için kullanabilecekler.

AT&T’nin eski CEO’larından Edward Whitacre 2003 yılında tam da bunu talep etmektedir. Google, Yahoo veya başka biri AT&T’nin altyapısını kullanıyorsa bunun karşılığını ödemeli, bunun için bir mekanizma olmalıdır. Fakat sorun yalnızca Google, Yahoo, Facebook vb tekellerle AT&T, Verizon ve Comcast gibi taşıyıcılar arasında değildir. Taşıyıcıların arzuladığı X.25’te yapmaya çalıştıkları gibi ağın tarafsız olmaması ve bütün içeriğe eşit davranılmamasıdır. Nitekim şu anda bu amaçlarına daha kolay ulaşmalarına yarayacak olan IPv6 henüz IPv4’ün yerini almamış olsa da taşıyıcılar 2000’li yıllardan itibaren içerik filtreleri ve derin paket inceleme gibi teknolojilerle içeriğe göre ağdaki trafiğe müdahale edebilmekteler (age).

Taşıyıcıların ağa müdahalelerini genelleştirebilmeleri için teknik çözümlerin yanında sektörle ilgili düzenlemelerin kaldırılmasına veya gevşetilmesine de ihtiyacı vardır. Örneğin Google’dan, sunduğu hizmetlerin kullanıcılara daha hızlı erişmesini sağlamak istiyorsa taşıyıcılara ek ödeme yapması istenmektedir. Elbette ki aynı ilişki son derece sınırlı bir bütçeyle faaliyetlerine devam eden alternatif medya içerik üreticileri, demokratik kitle örgütleri ve özgür/açık kaynaklı yazılım kullanıcıları için de zorunlu olacaktır. Mağdurlar ve bilişim tekelleri, taşıyıcılara karşı hukuksal mücadelede bir araya gelirler. Bu birlikteliğin sorunlarını yazının sonunda yer vereceğim. Ama teknik kararları belirleyecek veya onları sınırlandırabilecek bir hak mücadelesinin önemli olduğunu özellikle belirtmem gerekiyor.

Ortak taşıyıcılık (common carriage), bu hak mücadelesinin önemli bileşenlerinden ve ABD’deki ağ tarafsızlığı tartışmalarını anlamada önemli bir yere sahip tarihsel bir kavramdır. Kavramın kökenleri Roma Hukuku’na ve Orta Çağ İngiltere’sine kadar uzanmaktadır. Ortak taşıyıcılık, önemli bir kamu hizmetini sunan sadece tek bir özne olduğu durumlarda ortaya çıkar. Kurallar gereği bir köyde bulunan ve ortak taşıyıcı kapsamında değerlendirilen han, rıhtım ve hatta cerrah makul bir ücret karşılığında köyde yaşayan herkese hizmet sunmalıdır. Ortak taşıyıcılığın iki temel ilkesi vardır. Zararlardan sorumlu olmak ve kamuya hizmet zorunluluğu. Birincisi taşıyıcının taşınan malın güvenliğinden sorumlu olmasıdır. İkincisi ise kamuya hizmettir. Eski İngiltere’de ortak (common) sözcüğü işi yapan kişinin bir kişi ya da gruba değil kamuya hizmet ettiğini belirtmektedir. Örneğin bir terzi, belirli kişi ya da kişilerin özel terziliğini değil, herkesin terziliğini yapıyorsa “ortak terzilik”ten söz edilmektedir (Guniganti ve Grabowski, 2013).

Ortak taşıyıcılık kavramı, teknolojinin evrimiyle genişler. Buharlı gemiler ve demir yollarından sonra telgraf ve telefon da bugün internet düzenlemelerine örnek olabilecek biçimde ortak taşıyıcılık ilkesine göre düzenlenir. Telgraf kamuya açık bir hizmet olarak kabul edilir, göndericiler arasında bir ayrım yapılmaması konusunda düzenleme yapılır. Önce gelen, önce hizmet alacaktır. 1881’deki bir mahkeme kararı telgraf ile taşımacılığı aynı düzlemde ele almaktadır. Tabi burada taşıyıcılığın birinci ilkesi gereksizleşir, ikinci ilkesi öne çıkar. Telefon da aynı çizgide ilerleyecektir. ABD Kongresi’nin 1910’daki kararına göre telgraf, telefon ve kablo şirketlerinin ortak taşıyıcı olarak nitelendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. AT&T’nin yerel rakiplerini satın alması ve bölgeler arası bağlantıları yapmaması nedeniyle Adalet Bakanlığı devreye girecek ve 1913’te AT&T düzenlemeyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Kingsbury Taahhüdüne göre AT&T, Western Union ile ilişkisini kesecek; rekabetçi nitelikte olmayan bağımsız telefon şirketlerinin AT&T’nin uzun mesafe ağıyla bir birine bağlanabilmesine izin verecek ve rekabet ettiği bağımsız telefon şirketlerini satın almaktan vazgeçecektir. Karşılığında da telekomünikasyon sektörünün özel sektörün elinde kalmasına izin verilecek ve şirket demiryollarında ve Standard Oil’de olduğu gibi parçalanmayacaktır (age).

Tüm bu düzenlemelerin sorumluluğu 1887’de kurulan ICC’nin (Interstate Commerce Commission – Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu) üzerindedir. Fakat bu süreçte ICC’nin asıl işi olan demir yollarının düzenlenmesine odaklanması, telgraf ve telefon şirketleriyle yeterince ilgilenememesi nedeniyle 1934 yılında ABD’de yürürlüğe giren İletişim Yasası’yla FCC kurulur. İletişim Yasası’nda Eyaletler Arası Ticaret yasasındaki ortak taşıyıcı tanımı alınarak ortak taşıyıcı “kamuya bir kira karşılığında iletişim hizmeti sunmakla görevli herhangi bir kişi” olarak tanımlanır. FCC, telefon ve telgraftan sonra kablonun ortak taşıyıcı olmadığını savunarak kablolu yayınların düzenlenmesine dahil olmak istemez. Ancak 1962’de kablo sistemlerinin sayısı neredeyse 800, abonelerinki ise 850000 olmuştur. 1965’te önce mikrodalga antenleriyle sinyal alan kablolu sistemler, 1966’da tüm kablolu sistemler için düzenlemeler yapılır. Sonraki yıllarda, konjonktüre bağlı olarak, mahkemeler FCC’nin kablolu sistemlerdeki düzenleyici rolünü onaylayan, sorgulayan veya sınırlayan kararlar verirler (age).

1970’lerin başında FCC, düzenlemenin bilgisayar endüstrisinde inovasyona zarar vereceğini öne sürerek bilgisayar hizmetlerine yönelik bir düzenlemeden kaçınır. Ancak internetin ilk günlerinde kullanıcıların bir telefon hattı üzerinden İSS’ye (İnternet Servis Sağlayıcı) bağlanıyor olması nedeniyle yerel telefon ağları herhangi bir İSS için taşıyıcı görevi üstlenmektedir. Krugman (2007) federal düzenleyicilerin zorlamasıyla yerel telefon şirketlerinin altyapılarını İSS’lere açmasının ABD’de internetin gelişmesinde etkili olduğunu düşünmektedir. Ancak 1990’larda internet yaşamdır sözü bir kez daha doğrulanır. Neoliberal rüzgarların başta ABD olmak üzere dünyayı altüst ettiği bir süreçte internet de bundan uzak duramaz. Demir yolları ve havayollarında düzenlemelerin azaltılması (deregulation), diğer bir deyişle şirketler için kuralsız bir ortamın yaratılması girişimi internete de sıçrar. Telekomünikasyon ve kablo şirketlerinin geniş bant ağlar üzerinden internete erişim hizmeti vermeye başlamasından sonra şirketler kuralsızlaştırma konusunda ABD’li yasa koyucuları ikna ederler. Böylece 1996’da Clinton yönetimi internetin kuralsızlaştırılması yönünde önemli ama çelişkili bir adım atar. 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre farklı medyalar farklı biçimlerde düzenlenecektir. Birinci başlık altında enformasyon servisleri yer almaktadır ve yasal bir düzenlemeye bağlı olmadığı gibi FCC’nin enformasyon servisleri üzerinde sınırlı bir yetkisi olacaktır. İkinci başlık altında ise telekomünikasyon servisleri yer almaktadır ve yasal düzenlemeye bağlıdır. FCC, internetin bir enformasyon hizmeti olduğuna karar verir (Guniganti ve Grabowski, 2013). 2005 yılında FCC, telefon hatları üzerinden gerçekleştirilen geniş bant internet erişimini de enformasyon hizmeti sınıfına alır.

2008 yılına gelindiğinde FCC yöneticileri kuralsızlaştırma konusunda çok ileri gittiklerini itiraf ederler. Düzenleme olmamasının rekabeti ve dolayısıyla inovasyonu artıracağı öngörülmüştür. Ama öyle olmamış, ucuz ve hızlı internet yerine telekomünikasyon şirketleri kuralsızlıktan, bazı web sitelerini ve uygulamaları hızlandırmak bazılarını da yavaşlatmak için yararlanmıştır. Örneğin Comcast kendi talebe bağlı görüntü (video-on-demand) hizmetiyle rekabet ettiğini düşündüğü için müşterilerinin Bittorrent kullanımını yavaşlatmıştır (age).

FCC’nin, Kasım 2011’de yürürlüğe giren 2010 Açık İnternet Talimatı ABD’de bağlayıcılığı olan ilk ağ tarafsızlığı politikası olur. Bu politikaya göre, geniş bant ağ taşıyıcılarından beklentiler şunlardır: trafik işletmelerinde şeffaflık, herhangi bir yasal içeriğin, servisin, uygulamanın veya cihazın engellenmemesi, iletimde bir ayrıcalık yapılacaksa bunun haklı bir gerekçesinin olması. Fakat talimatın, kablolu “kamusal internet” ile kablosuz ağları ve özelleşmiş hizmetleri ayrı tutması önemli bir eleştiri konusudur. Açık İnternet, İSS’lerin ücret karşılığında bazı içerikleri önceliklendirmesine imkan vermektedir. 2014’te FCC bir adım daha atar ve internette yavaş ve hızlı şeritlerin olabileceği bir teklif sunar (https://www.publicknowledge.org/news-blog/blogs/how-the-fccs-proposed-fast-lanes-would-actually-work). FCC, 15 Temmuz 2014’te web’den kamuoyunun düşüncesini öğrenmek istediğinde birinci gün 1,1 milyon görüş alır ve bu görüşlerden sadece %1’i açıkça ağ tarafsızlığına karşıdır. 15 Eylül 2014’te ağ tarafsızlığını savunan insanların, sivil toplum örgütlerinin ve şirketlerin yoğun katılımıyla FCC’ye iletilen görüş sayısı 3,7 milyon olur. 26 Şubat 2015’te FCC, 1996 telekomünikasyon Kanunu’na göre birinci başlık altında (düzenlenmeyen hizmet olarak) yer alan interneti ikinci başlık (düzenlenen hizmetler) altında sınıflandırır. 12 Temmuz 2015’te, ağ tarafsızlığı yerine kullanmayı tercih ettiği Açık İnternet İlkeleri’ni ilan eder. Bu ilkeler hem sabit hem de mobil geniş bant hizmetleri için geçerli olacaktır:

  • Geniş bant sağlayıcılar hiçbir yasal içerik, uygulama, hizmet ve zararsız cihaza erişimi engelleyemez.
  • Geniş bant sağlayıcılar yasal internet trafiğini içerik, uygulama, hizmet ve cihaz temelinde zayıflatamaz veya düşüremez.
  • Geniş bant sağlayıcılar, ödemeyle bazı trafiği önceliklendiremez.

Kısacası, ağ tarafsızlığı savunucuları, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırmak isteyen taşıyıcılara karşı önemli bir zafer kazanmıştır. Ama interneti daha derin metalaştırmak ve kârın yeniden paylaşımını isteyen taşıyıcılar ve İSS’ler kolayca pes etmeyecekler gibi görünüyor. Obama’nın net olarak ağ tarafsızlığının yanında durduğu düşünülürse Trump iktidarında farklı gelişmelerin yaşanabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. IPv6’nın tamamen IPv4’ün yerini alması da dengeleri değiştirebilir. Ancak ağ tarafsızlığı için yapılan bu mücadelenin en kritik olaylarından biri 2010 yılında ağ tarafsızlığını savunan Google’ın karşı cephede yer alan (aynı zamanda Android projesindeki iş ortağı olan) ABD’nin en büyük erişim sağlayıcılarından Verizon ile FCC bünyesinde kapalı kapılar ardında yaptığı anlaşmadır. Google ve Verizon şu anki internet yapısının korunması ancak taşıyıcılara ve onların iş ortağı olan içerik sağlayıcılara açık özel internetlerin olabileceği konusunda anlaşırlar. Google aynı cephede yer aldıklarını düşünen insanları hayal kırıklığına uğratmıştır.

Yaşanan hayal kırıklığı ağ tarafsızlığı, özgür internet, özgür/açık kaynaklı yazılım vb konularda mücadele eden insanların en zayıf noktasına işaret ediyor. Dolber (2013) bu zayıflığı enformasyonculuk (informationism) ideolojisi başlığı altında tartışmaktadır. Dolber (2013) ağ tarafsızlığı tartışmalarında olduğu gibi enformasyonculuk ideolojisinin sivil toplum kuruluşları ile şirketleri aynı cephelerde bir araya getirmekle kalmadığını aynı zamanda potansiyel müttefikleri karşı cephelere sürdüğünü ifade etmektedir. Enformasyonculuk ideolojisi, bilişim teknolojilerinin kuralsızlaştırılmış küresel kapitalizmdeki rolünü görmezden gelirken insanların teknolojiyle donatıldığı küresel bir vatandaşlığı savunmaktadır. Bilgi ve enformasyonun rolü yüceltilirken kapitalist üretim ilişkileri, şirket sahipliği ve kontrolü, şirket ve devlet iktidarının hegemonik yapılanması görmezden gelinir. İnternet ve dijital teknolojilerin gelişimi süresince eşitsizliğin arttığı gerçeği dikkate alınmaz (age).

Dolber (2013) enformasyonculuğun birbiriyle ilişkili üç mite dayandığını ifade eder. Birinci mit, emek ve sermaye arasında asli bir çelişki olmadığıdır. İkincisi, ileri iletişim teknolojilerine erişimin politik katılımı ve tam vatandaşlığı geliştireceğidir. Üçüncüsü ise yeni medya sektörü içinde yer alan seçkinlerin neoliberalizm altında demokrasinin savunucusu olduğudur. Bu üç mit başarılı bir şekilde sivil toplumu bölebilmekte ve kitleleri şirketlerin arkasına yedekleyebilmektedir.

Örneğin ağ tarafsızlığı tartışmalarında, kurucuları kapitalizme ve medyanın sistem içindeki rolüne karşı mesafeli olan Free Press gibi örgütlerin enformasyon ideolojisi etkisinde dile getirdikleri tezler, şirketlerle ittifaklarını güçlendirmekte ama diğer yandan neoliberalizmin geliştirdiği medya ilişkilerine karşı mücadelelerini zayıflatmaktadır. Örneğin birinci mitte ifade edildiği gibi emek ve sermaye arasındaki çelişki görmezden gelinmektedir. Ağ tarafsızlığının rekabeti artıracağını ve bunun da tüketicilere olumlu yansıyacağını savunulmaktadır. Hükümet kuruluşları nezdinde bu tez daha kabul edilebilir olabilir. Aynı tezler karşı cephede, ağ tarafsızlığına karşı çıkmak için de kullanılabilmektedir. Ancak her iki durumda da rekabeti kutsayan bu söylem, piyasaları temel alan neoliberal sistemi besler ve gün gelir piyasaların “sağlıklı” işleyişi insan hak ve özgürlüklerinin karşısına dikilir. İkinci mit ise daha çok internet teknolojilerine yüklenen demokratikliktir. Ancak bu demokrasinin sınırlarının Facebook, Google veya herhangi bir şirket tarafından çizildiği umursanmaz. Free Press, internette hızlı ve yavaş şeritler yaratmanın, yeni şirketlerin kendinden önce var olanlarla eşit şartlarda olmamasının yeni Google, eBay ve Napster’ların oluşumunu engelleyeceğini savunur. Yine üstü kapalı olarak bilişim şirketlerinin iyiliği ve farklılığı tescillenir. Google iyidir, AT&T kötüdür! Google’ın kapitalizm için kendi çıkarları olan bir şirket olduğu unutturulur (age).

Ağ tarafsızlığı tartışmasının karşı cephesinde de durum pek farklı değildir. 300 bini kablo ve telefon hizmetlerinde olmak üzere 700 bin üyesi olan CWA (Communications Workers of America – ABD İletişim Çalışanları) da kendilerinin ve kamunun çıkarlarını şirketlerden ayrı görmemektedir. CWA Başkanı Larry Cohen, geniş bant sağlayıcıların ağ tarafsızlığını bozan adımlarını haklı bulmakta, taşıyıcıların yaptıkları yatırımın karşılığını alma isteğini kapitalizmin gereği olarak nitelendirmektedir. Geniş bant sağlayıcılar, ABD’nin küresel piyasalardaki rekabetçi konumunu koruyacak ve diğer ülkelerin gerisine düşmesini engelleyecektir. Geniş bant sağlayıcıların “herkese erişim hakkı” söylemi ve bunun CWA tarafından da sorgulanmaksızın desteklenmesi Dolber’in (2013) belirttiği ikinci mite örnektir. Geniş bant sağlayıcılar, ağ tarafsızlığını ortadan kaldırarak kârlarını artırmak istediklerini değil taşraya ve toplumun düşük gelirli kesimlerine ucuz ve hızlı internet götürmek için masrafları paylaşmak istediklerini söylemektedir. İnternetin erişilebilirliğinin artmasının toplumun dezavantajlı kesimlerini kültürel ve ekonomik olarak güçlendireceği öne sürülmektedir. Böylece internetteki sınıfsal çelişkiler ve desteklenen politikanın hangi sınıfın konumunu güçlendiren bir potansiyel taşıdığı atlanmaktadır. Free Press ile Google arasındaki ilişkinin bir benzerini CWA ile geniş bant sağlayıcılar arasında görmek mümkündür. Ağın hükümet müdahalesi olmaksızın kendi kendini düzenlemesini savunmakta, sözlerini ifade özgürlüğü ve sansür karşıtlığı ile süslemekte ama özellikle de tüm Amerikanların erişebileceği yüksek kapasiteli ağların inşasına vurgu yapmaktadır. Dolber (2013), bu söylemin sayısal bölünmede (bilişim teknolojilerine erişimde eşitsizlik) telekomünikasyon devlerini demokrasinin savunucusu olarak gösterdiğini ve CWA’nın işverenlerinin kârlı olmayan yerlere yüksek hızlı ağ inşa etmemesinin üzerini örttüğünü belirtir. Böylece sayısal bölünmeyi devam ettiren kâr arayışını da meşrulaştırmış olurlar. Dolber (2013) enformasyonculuk ideolojisinin benzer etkilerinin ağ tarafsızlığı tartışmalarında diğer grupları da etkilediğini, örneğin siyahların sayısal bölünmeyi çözeceğini düşündükleri telekomünikasyon firmalarının yanında yer aldığını ifade eder.

***

Dolber’ın (2013) belirttiği gibi ortak çıkarlara sahip olan sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve demokratik bir medya sistemini önemseyen herkesin sermayenin çıkarlarınca kontrol edilen değil, halkın çıkarlarını gözeten birliktelikler kurabilmesi gerekir. Aslında temel sorun da buradadır. Harvey (2015), Neoliberalizmin Kısa Tarihi adlı kitabında özgürlüğün Amerikalılar için sihirli bir kelime olduğunu, herhangi bir şeyi haklı göstermenin aracı haline geldiğini yazar. Neoliberalizmin serbestlik ve özgürlük üzerine kurulu retoriği sermaye sınıfının iktidarının sürdürülmesine ve yeniden inşasına hizmet eder; çoğu zaman da bu süreci maskeler. Örneğin yukarıdaki enformasyonculuk ideolojisi örneklerine baktığımızda her iki tarafta da özgürlük vurgusu belirgindir: İfade özgürlüğü, erişim özgürlüğü, rekabet özgürlüğü… Her iki taraf da aynı özgürlüklerle kendini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi kabul eden bir sınıf siyaseti yaşamı ve interneti gerçekten özgürleştirebilir. Tek başına sosyal medyaya erişim özgürlüğünün bir değeri yoktur.

Kaynaklar

Dolber, B. (2013). Informationism as Ideology: Technological Myths in the Network Neutrality Debate. Regulating the Web: Network Neutrality and the Fate of the Open Internet, 143.

Guniganti, P., Grabowski, M. (2013). Applying Common Carriage to Network Neutrality in the United States. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 71.

Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin Kısa Tarihi, Çev. Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, İstanbul.

Krugman, P. (2007). The French Connections. The New York Times.

Stiegler, Z. (2013). Visions of Modernity: Communication, Technology, and Network Neutrality in Historical Perspective. Regulating the Web: Network neutrality and the fate of the open Internet, 11.

 

 

 

21 Şubat 2017

Posted In: Açık kaynak, ağ tarafsızlığı, Emek, enformasyonculuk, Erişim Hakkı, Gözetim, ifade özgürlüğü, informationism, Özgür yazılım, sansür, sosyal ağlar, TCP/IP, Teknoloji Tarihi, telekomünikasyon, X.25

Bilgisayarlar işimizi elimizden mi alıyor?

George Orwell’in 1984’ü en çok satılan kitaplar listesinden düşmüyor. İnternet’in yaygınlaşmadığı ve kişisel bilgisayarların henüz belirmediği yıllarda 1984, toplumdaki bazı eğilimleri abartan bir roman olarak algılanabiliyordu. Örneğin sosyolog James B. Rule, 1973 yılında artan gözetim sistemleri üzerine oluşturulan korku hikayelerinin abartılı bir yaklaşım sergilediğini söylüyor ve bu hikayelerin gerçek olabilmesi için önünde dört büyük engelin olduğunu vurguluyordu. Birinci olarak, kişisel bilgilerin saklanması ve daha sonra bunlardan anlamlı bilgi kümeleri oluşturulabilmesi için teknik yetersizlikler vardı. İkincisi, farklı yerlerdeki bilgiyi birleştirecek merkezi bir sistem yoktu. Üçüncüsü, Orwell’in 1984’ünde bilgisayar sistemleri anlık durumları analiz edip anında yanıtlar verebiliyordu. Zamanın bilgisayarlarının gelişmişlik seviyesi düşünüldüğünde bu tamamen olanaksızdı. Dördüncüsü, 1984’de bilgisayarlar insanların her anlarını gözetleyebiliyordu ama bu 1970lerin teknolojisi için hayal bile edilemez bir durumdu.

Günümüzdeki teknolojinin bu dört engeli ortadan kaldırdığını biliyoruz. Sosyal ağlar, büyük veri, yapay zeka, giyilebilir teknolojiler, şeylerin interneti… Tam da bu nedenle 1984 bugün daha çok okunuyor. Ama bu okumayı bir adım öteye götürmemiz gerekiyor. 1984’ü andıran bir gelecek hangi toplumsal koşullarda oluşuyor? Bu soruyu sormadan, gözetim “totaliter” yönetimlerin faaliyetlerine indirgenip mülkiyet ilişkileri sorgulanmadığında sonuç kısa vadeli çıkarlar için bir boş vermişlik oluyor. Bu bağlamda, soğuk savaşın izlerini taşıyan 1984 ile karşılaştırıldığında Tahsin Yücel’in Gökdelen adlı romanı, bugünkü toplumsal ilişkilerin gelecekteki olası izdüşümlerini çok daha başarılı bir şekilde sunuyor.

Roman, 2073 yılı Türkiye’sinde geçmekte. Kitabın kahramanı Can Tezcan ülkenin önde gelen hukuk bürolarından birinin sahibi, yetenekli bir avukat ve eski bir devrimcidir. Bu yetenekli avukatın başarılı olamadığı iki dava vardır. Birincisinde müvekkili eski bir arkadaşıdır. Hukuk dışı etkenler devreye girmekte, Can Tezcan arkadaşının masumluğu konusunda hakimi bir türlü ikna edememektedir. Lehindeki tüm delillere rağmen mahkeme, başbakanın bu özel davasında ipe sapa gelmez gerekçelerle beraat talebini reddetmektedir. Can Tezcan bir zamanlar espri olarak ifade ettiği fikri artık ciddi ciddi düşünmektedir: Yargıyı özelleştirmek!

…geçen yüzyılın sonlarından beri her şey özelleştirildi bu ülkede, öncelikle yabancılara, yabancı alıcı çıkmayınca da yerli kodamanlara, yani onların taşeronlarına satıldı, dağlar, taşlar, ırmaklar, denizler, limanlar, havaalanları, gemiler, uçaklar, trenler, yollar, köprüler, fabrikalar, çöpler, okullar, üniversiteler, stadyumlar. Her şey özel kurumların elinde. Başbakan başbakanlıkta oturması karşılığında İsrailli bir kodamana kira ödüyor. Öyleyse, her şey özel kurumların elindeyse, yargı neden özelleştirilmesin ki? Evet, neden özelleştirilmesin? Yargının nesi eksik?

Böylece düzen daha tutarlı olacaktır. Çünkü “bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu, kimi zaman özel gibi görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin, yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel.” diyerek bu düşüncesini pekiştirmektedir. Ayrıca “bir ülkede her şey özelleştirilmişse, hukukçusundan polisine herkes özel öğretim kurumlarında yetiştiriliyorsa, yargının hâlâ bir devlet kurumu olarak kalması açık bir tutarsızlık”tır. Böylece adalet de bir meta olacaktır. Can Tezcan’ın (biraz da isteyerek) başarısız olduğu ikinci dava ise İstanbul’u ikinci bir New York yapmak isteyen ama yaşlı bir öğretmenin yüz beş metrekarelik evini elinden alamadığı için bu hayalini bütünüyle gerçekleştiremeyen Niyorklu Temel’in davasıdır. Can Tezcan’ın asıl amacı ilk davayı çözmektir. Bunun tek yolunun yargıyı özelleştirmek olduğuna inandığından kendi davasının bir an önce sonuçlandırılmasını isteyen (yargıyı satın alacak maddi gücü olan) Niyorklu Temel’i de kendi sorunun ancak yargının özelleştirilmesiyle çözülebileceği konusunda ikna eder; yargının sahibi olduktan sonra istedikleri her kararı alabileceklerdir…

Eski devrimci Can Tezcan için eski günler geride kalmıştır. O da çevresindeki bir çok insan gibi bir gökdelende oturmakta, her işini bilgisayarlarla halletmekte, canı sıkılınca da soluğu bir Avrupa şehrinde almaktadır. Zaman zaman hala devrimci olan ve sakıncalı kitaplar yazmaya devam eden arkadaşı Rıza Koç’la görüşmekte ve ona kitaplarını bastırması için maddi destekte bulunmaktadır. Önce Rıza Koç’tan, sonra başbakan Mevlüt Doğan’dan ve ardından sağ kolu Sabri Serin’den yılkı adamlarını dinler. İlk başta inanmak istemez. Yılkı atlar, başıboş atlardır. “Bir zamanlar atlar, eşekler, katırlar insanların yaşamının ayrılmaz bir parçasıyken, gün gelip iyice yaşlanıp da işe yaramaz olunca, kentlerden, köylerden uzaklara, dağlara, tepelere, ıssız bozkırlara sürülürmüş, onlar da birbirlerini bulup sürülerle dolaşırlarmış oradan oraya.” ve şimdi de bu yılkı atlarının yerini yılkı insanları almıştır. İşe yaramayan, daha doğrusu iş bulamayan insanlar doğaya terk edilmektedir. İnsanlar ya kendi istekleriyle ya da zenginlerin huzurunu kaçırmasınlar diye kentlerin dışına çıkarılmaktadır. Rıza Koç bu insanları şöyle anlatmaktadır:

insanlar gözlerden uzak yerlere, dağlara, tepelere çekilmek zorunda kalıyor nicedir, yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk, sürülerle, evet, sürülerle, yalınayak, yarı çıplak, pislik içinde, tarihöncesinden kalma hayaletler gibi dolaşıp duruyorlar öyle, solucan, kurbağa, sıçan, çekirge, ot, kabuk, yosun, daha ne bileyim, ne bulurlarsa yiyor, bir karga ölüsü için birbirlerine saldırıyorlar. Çiftliklere yaklaşmaları bile yasak, buraları insan azmanları ellerinde makineli tüfeklerle bekliyor; öldürdükleri de ölüden sayılmıyor, tıpkı dirilerinin diriden sayılmadığı gibi…

Ancak Sabri patronuna “bundan yalnızca kentlerin, kasabaların dışında, yarı aç, yarı tok, yarı çıplak insanları, bir zamanların yılkı atları gibi yaşayanları” anlamaması gerektiğini söyler. Tüm ücretli çalışanlar birer potansiyel yılkı insanıdır; yılkı adamlarının arasında mimarlar, mühendisler, öğretmenler de vardır. Bir yandan eğitim masrafları nedeniyle okur yazarlık oranı yirminci yüzyılın çok gerisindedir. Diğer yandan en ufak işler için diploma istenmektedir; en sıradan temizlik aygıtını kullanmak belli bir bilgi birikimi gerektirmekte ve en sıradan emekçilerin bile yüksek okul diploması vardır. Sabri bu durumu “her işe uygun makineler aramadığınız kadar, bu yüzden adam gereksinimi her geçen gün biraz daha azalıyor. Makineler geliştikçe, tepelerinde fazla adam istemez oldular; öte yandan, bu çok gelişmiş makinelere göre adam bulmak her geçen gün zorlaşıyor” diye açıklamaktadır. Bir beyaz yakalının işsiz kalıp yılkı insanlarına katılması sık gözlenen bir durumdur.

Tahsin Yücel’in Gökdelen’i gidişatımızı anlatan çarpıcı bir kitap. 1984 ya da Cesur Yeni Dünya büyük bir ihtimalle bu koşullarda oluşacak. Ama özellikle Sabri’nin sözlerine dikkat çekmek isterim: makinelerin insan gereksinimini her geçen gün azaltması ve bu makinelerin geliştikçe tepelerinde insan istemez olması… Kitabın ilk baskı yılı 2006 ama son yıllarda, özellikle de 2008 krizinden sonra benzer sözlerin çok sayıda iktisatçı ve teknoloji uzmanı tarafından dile getirildiğine şahit oluyoruz.

İnsan gibi düşünen ve dünyayı ele geçirmesinden korkulan robotları şimdilik bir kenara bırakalım. Bunun nedeni konuyu sadece bilim kurgunun ilgi alanı olarak görmem değil. “Büyük insanlık” için Gökdelen’dekine benzer bir geleceğin daha yakın ve gerçek bir tehdit olması. “Büyük insanlık” bu olasılığı ortadan kaldırırsa robotların dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini tartışabiliriz. Dolayısıyla konu şimdilik “büyük insanlık”ın dışındakileri, gelecekte robotlarla baş başa kalabilecekleri ilgilendiriyor.

Sabri’nin sözleri bugünkü iki eğilime işaret ediyor. Robotların insanların yerini alması ve karmaşıklaşan sistemin daha kalifiye bir iş gücüne ihtiyaç duyması. Robotların insanların yerini alıp almayacağı konusu bir süredir tartışılan ve iktisatçıları geçmişteki düşüncelerini tekrar gözden geçirmeye zorlayan bir konu. Çünkü yaygın düşünce, teknolojin bazı işleri ortadan kaldırırken yeni işler yarattığıydı. Ünlü iktisatçı Joseph Schumpeter’in ifade ettiği gibi kapitalist sistem, kendi iç kaynakları sayesinde sürekli bir devrim ve yenilenme içindeydi ve bu devingen süreklilik eskiyi yok ederken yeniyi yaratıyordu. Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” olarak adlandırdığı bu durum kapitalist gelişmenin temeliydi. Tarım aletleri çağdaş tarım makinelerine, su değirmeni modern su tribünlerine, posta arabaları uçaklara dönüşürken eski meslekler tarih sahnesinden silinmiş ve yeni meslekler doğmuştu. 1990 sonrasında bilişim teknolojileri üzerine de çok sayıda örnek vardı.

Bilgisayarlar imalattan karar almaya kadar hızlı bir şekilde üretim süreçlerine dahil oluyor. Bu “yaratım” sürecinde yeni işler ortaya çıkıyor. Fakat istatistikler yıkım sürecinin çok daha hızlı işlediğini gösteriyor ve geçmişte olduğu gibi teknoloji bir kez daha sanık sandalyesine oturtuluyor. Teknolojinin bugünkü işsizliğe etkisi ve robotların gelecekte işsizliğe neden olup olmayacağı tartışılıyor. “Korkulanın aksine insanların işsiz kalmayacağını, robotların rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlayacağını” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) savunanların çok geç olmadan aksi yöndeki eleştirilere de kulak vermeleri gerekiyor. İşin ironik yanı bilişim teknolojilerinin farklılığını, yeni bir devrimin içinde olduğumuzu, eski kavramların ve açıklamaların yeterli olmadığını savunan teknoloji havarilerinin kalıpsal bir yaklaşımla geçmişte teknolojinin işsizliğe yol açtığı hakkındaki eleştirilere karşı yapılan savunmaları bugün de tekrarlıyor olmaları ve insanlara işsiz kalmamaları için çağa ayak uydurmalarını öğütlemeleri. Acaba bugün geçmişteki teknolojik gelişmelerden farklı bir durum olabilir mi?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra verimlilik ve ücretlerdeki artış arasında bir paralellik ilişkisi gözlenirken 1970’lerin ortalarından sonra aynı ilişkinin gözlenememesi başlıca tartışma konularından biri (bkz. Grafik 1 ve Grafik 2). 2010 yılının başında Washington Post’ta yayınlanan bir yazıda (http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/01/01/AR2010010101196.html) ise son 10 yılda yeterli yeni iş yaratılmadığı ve önceki on yıllarla karşılaştırıldığında bunun endişelendirici bir durum olduğu belirtiliyor (bkz. Grafik 3).

 

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

Grafik 1: 1948-2010 (ABD)

 

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

Grafik 2: Verimlilik ve gerçek ücretler

 

Grafik 3: ABD'de yaratılan net iş

Grafik 3: ABD’de yaratılan net iş

Ford’a (2015) göre 1947’den 1973’e kadar altın bir çağ yaşandı. Özellikle kimya, makine ve havacılık mühendisliğindeki yenilikler ve hızla yükselen verimlilik işçileri daha değerli yaptı ve pazarlık masasına daha güçlü oturabildiler. 1980’lerdeki inovasyon ise daha çok bilişim teknolojileri sektöründe yoğunlaştı. Diğer teknolojilerden farklı olarak bilişim teknolojileri, uygun vasıflardaki işçilerin önünü açarken bazı mesleklerin vasıfsızlaşmasına neden oldu. Bu eğilim, 1990’larda da devam etti. 1990’ların ikinci yarısında, İnternet’in etkisiyle ücretlerde bir iyileşme görüldü. Ama bu iyileşme verimlilik artışının yine gerisindeydi. 2000’li yıllarda ise 1990’lardaki iyi işlerin çoğu otomasyon sistemleri ya da işlerin sınır ötesine taşınmasıyla ortadan kalktı. Şimdi de kurumlar kendi BT departmanlarını küçülterek bulut bilişim merkezlerinden hizmet satın almaya başladılar. ABD’de dört yıllık üniversite mezunlarının ücretleri lise mezunlarınınki ile karşılaştırıldığında hala çok daha yüksek. Fakat Ford (2015) sadece lisans derecesine sahip çalışanların ücretlerinin 2000 ve 2010 yılları arasında %15 düştüğünü belirtiyor. Lisans mezunlarının ücretlerdeki bu gerilemede 2008 krizinin de etkisi var. Ancak öncesinde de bir gerileme eğilimi söz konusu.

Tüm bu olumsuzlukların nedeni bilişim teknolojileri olabilir mi?

Küreselleşme, finansal sektördeki büyüme ve politikanın (serbestleşme ve örgütlü emekteki gerileme) da bu olumsuz süreçte katkısı olabilir. Teknoloji uzmanları bilfiil akıllı makinelerin geleceği hakkında düşünüp yazmış, bu makinelerin insan iş gücünün yerini alacağı, kalıcı ve yapısal işsizliğe neden olacağı endişesi duyduklarını belirtmişlerdir. Örneğin sibernetiğin babası sayılan Norbert Wiener daha 1949’da otomasyonun istihdama olumsuz etkileri konusunda uyarmaktadır. Fakat bu ve benzer uyarılar iktisatçılar tarafından fazla ciddiye alınmaz. Aynı şikayetler 1960’ta, 1990’ların başında da dillendirilir. Ama bir süre sonra yanlış alarm olduğu anlaşılır. Ancak son yıllarda durum değişmiş, en azından bir acaba ortaya çıkmıştır.

MIT’den Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee (2014), son 10-15 yıldaki istihdam sorunun arkasında endüstriyel robotlardan otomatik çeviri servislerine kadar bilgisayar teknolojisindeki ilerlemelerin olabileceğini, üstelik yalnız imalat, büro ve perakende işlerinde değil hukuk, sağlık, eğitim ve finansal hizmetlerdeki meslekler üzerinde de kara bulutlar dolaştığını belirtiyorlar. Brynjolfsson ve McAfee (2014), son yıllardaki büyümenin arkasında BT’nin olduğundan emin oldukları kadar iş sayısındaki zayıf artışta da teknolojik gelişmelerin etkili olduğunu ve teknolojideki hızlı değişimin ABD gibi teknolojide ileri ülkelerde eşitsizliği büyüttüğünü düşünüyorlar. İşleri kolaylaştıran, daha güvenli ve üretken yapan bilişim teknolojileri aynı zamanda çok farklı türdeki “insan” işçilere olan talebi azaltıyor. Otomasyonun ve robotların kullanımı yalnız mavi yakalı işçileri tehdit etmiyor. Web, yapay zeka, büyük veri ve ileri mantıksal analizle birçok beyaz yakalı mesleğini ortadan kaldırma potansiyeline sahip olan “insan zekasının dijitalleşmiş versiyonları” gelişiyor.

Harvard’dan Richard Freeman (2015) ise daha temkinli yaklaşıyor. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlığın küresel ticaretteki gelişmeler veya 2000’li yıllardaki finansal krizler gibi farklı biçimlerde de açıklanabileceğini çünkü teknolojinin etkilerini diğer makro ekonomik etkilerden ayrıştırmanın zor olduğunu söylüyor. “Kıyaslamalı rekabet” teorisine dayanarak insanların işsiz kalmayacağı söylenebilir. Bu teoriye göre Ali hem çok iyi bir cerrah hem de çok iyi bir marangoz olabilir. Ahmet ise Ali kadar olmasa da yine de iyi bir marangozdur. Ama Ali hastanedeki işlerinin yoğunluğu nedeniyle evinin dolaplarını Ahmet’e yaptıracaktır. Bu teoriye dayanarak, robotlar insanları işinden etse de insanların yine yapacak işi olacağını söyleyen iktisatçılar vardır. Ancak insanların yeni işleri için alacakları ücret daha az olacaktır. Bu nedenle, işsizlik konusunda kuşkulu olan Freeman (2015), ücretler konusunda iyimser değildir.

MIT’den David Autor (2010) da Freeman gibi 2000 yılından beri istihdamda bir azalma olduğunu kabul eden ama bunu doğrudan teknolojiyle ilişkilendirmeyen iktisatçılardan. Autor’a göre tüm sorun ekonomik durgunluktan kaynaklı olabilir. Yeni işlerin yaratılmasındaki yavaşlık hala gizemini korumakta ve bunu bilgisayarlara bağlamak için iktisatçıların elinde yeterli delil yok. Ancak Autor da ücretlere dikkat çekiyor. Bilgisayarlar var olan işleri değiştiriyorlar ve bu değişim her zaman iyi yönde olmuyor. 1980’lerden sonra bilgisayarlar özellikle muhasebe, büro işleri ve imalattaki tekrarlı işler gibi orta sınıf ücreti sunan görevleri devralmaya başladılar. Bu dönemde bir yandan yaratıcılık ve çoğu zaman bilgisayar destekli problem çözme yeteneği gerektiren yüksek ücretli işler hızla çoğalırken diğer yandan restoran çalışanı, apartman görevlisi, evde hasta bakıcı gibi otomatikleştirilmesi zor olan düşük vasıflı işçilere talep arttı. Dolayısıyla ekonomik durgunluk döneminde eski işlerin yok olup toparlanma dönemlerinde yerini yeni işlere bırakıyor olması kısmen doğru. Bu toparlanma döneminde orta gelirlilerin ufak bir kısmı (nitekim çoğu orta gelirli üst gelirli işler için yeterli eğitime sahip değil) üst gruba taşınırken daha büyük bir kısmı alta itiliyor ve bir kutuplaşma oluşuyor. 2007-2009 yılları arasındaki ekonomik durumun, bu yıkım sürecini artırdığı söylenebilir ama bu, öncesinde de var olan ve hala devam eden bir eğilim.

Yalnız iktisatçılar değil, teknoloji havarileri de sürekli yaratıcı yıkımdan, yıkıcı inovasyondan ve teknolojinin getirilerinden söz ediyorlar. 1700’lerde başlayan sanayi devriminin işlerin doğasını değiştirdiği, bazı işleri ortadan kaldırdığı, 1900’de ABD nüfusununda %41’i tarım sektöründe çalışırken bu oranın 2000’de sadece %2. 2 olduğu doğru. Fakat bu geçiş dönemlerinde yetenekleri işverenlerin gereksinimleriyle uyuşmayan işçiler için oldukça sancılı bir süreç yaşandığını ve yüksek vasıflı zanaatkarların yerini fabrikalardaki işçilere bıraktığını da atlamamak gerekiyor (Rotman, 2013). Bilişim teknolojileri, tarihteki örüntüyü devam ettirip eski işleri yıkarken yeni işler yaratıyor olabilir. Bu geçiş sürecinin öncelleri gibi işçi sınıfı için pek iç açıcı olmayacağı açık seçik ortada. Ama ya BT ekonomi tarihindeki örüntü devam ettirmiyorsa? Teknolojinin “rutin ve basit işleri devralarak, insanların daha yaratıcı, fark yaratan ve önemli işlerle ilgilenmelerini sağlamak” (http://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/robotlasacak-19-is-kolu) için kullanılmadığını gösteren çok sayıda örnek var.

Rethink Robotics’in küçük ölçekli imalat tesislerinde kullanılmak üzere geliştirdiği Baxter adlı robot malzemeleri yükleme, indirme, sıralama ve taşıma için geliştirilmiş. Üretim hattındaki sıkıcı görevleri yerine getirmesi beklenen Baxter, küçük ve orta ölçekli şirketleri hedefliyor. Baxter’in benzerlerinden en büyük farkının çoklu ve daha karmaşık işleri yerine getirebilmesi için programcıların yeniden kodlamasına gerek kalmaksızın öğretilebilir olması. Ford (2015) Baxter gibi robotların rutin işleri yapan bazı işçilerin işlerini yok etmesinin yanında ABD’nin ücretlerin düşük olduğu ülkelerle rekabet edebilmesine yardımcı olabileceğini savunuyor. Nitekim hem teknolojik gelişmeler hem de 2005-2010 yılları arasında Çin’deki fabrikalarda çalışan işçilerin ücretlerinin neredeyse %20 artması sonucu bazı şirketler fabrikaları ABD’ye geri getirmeyi düşünmeye başladılar. İmalatın ABD’ye geri getirilmesi, taşımadan müşteri taleplerine anında cevap vermeye kadar çeşitli avantajlar sağlayacak. Dolayısıyla bu girişim şu an istihdamın %10’unu oluşturan imalattaki işlerin sayısını artırabilir, ABD iş piyasasına olumlu bir katkıda bulunabilir. Ama diğer yandan, ABD’nin bu hamlesi, 1995-2002 tarihleri arasında imalatta yer alan iş gücünün %15’ini kaybetmesine karşın istihdamın hala imalatta yoğunlaştığı Çin’de daha büyük sorunlar yaratabilir. Ayrıca aynı seçenek, Çin’de ucuz iş gücü üzerine kurulu şirketler için de geçerli. Örneğin elektronik imalat hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren Foxconn 2012’de fabrikalarına bir milyon robot getirmeyi planladığını duyurdu. Ford (2015), Foxconn’un robotlarla esnek üretim süreçlerine daha kolay uyum sağlayabileceğini ve gelişen teknolojinin şirketin yeni gereksinimlerine yanıt verebileceğini söylüyor. Giyim ve ayakkabı imalatında daha ucuz iş gücü sunduğu için sermayenin Çin’den kendi ülkelerine göç etmesini sağlayan Vietnam ve Endonezya’da da benzer bir durum var. 2013’te Nike, ücretlerdeki yükselmenin finansal değerlerini olumsuz etkilediğini, “teknoloji ve inovasyon” ile emek maliyetlerini düşürme planları yaptıklarını duyurdu.

Hizmet sektöründe ise daha büyük bir yıkım gerçekleşiyor. Son yıllarda, bankaların ATM’ler ve diğer teknolojilerle şubesizleşmeye yöneldiğini gözlemleyebiliyoruz. Ancak aynı eğilim diğer alanlarda da söz konusu. Momentum Machines (http://momentummachines.com/) adlı şirket saatte 360 hamburger hazırlayıp müşterilerine sunuyor. Momentum Machines’in kurucularından Alexandros Vardakostas, dürüst (!) bir şekilde cihazlarının çalışanları daha verimli yapmayı hedeflemediğini, onları devreden çıkarmak istediğini söylüyor ve çalışan ücretlerinden tasarruf ederek restoranların daha kaliteli malzemeden yapılmış hamburgerleri aynı fiyata satabileceğini ekliyor. Sadece McDonald’s bile dünyaya yayılmış 34000 restoranında 1,8 milyon işçi çalıştırıyor. Geçmiş yıllarda, McDonald’s benzeri iş yerleri geçici bir süre çalışmak için tercih edilirken artık tam zamanlı iş arayıp bulamayanların da zorunlu olarak başvurduğu yerler. Örneğin 2011’de McDonald’s tarafından verilen bir iş ilanında 50000 açık pozisyon olmasına rağmen sadece bir günde bir milyonun üzerinde başvuru gelmiş. Momentum Machines’in geliştirdiği sistem fast food sektöründe yaygın olarak kullanılmaya başlanırsa ne olacak?

Japonya’da, 262 sushi restoranından oluşan Kura adlı bir restoran zincirinde çalışanların yerini bir otomasyon sistemi almış. Siparişler dokunmatik panellerden alınıyor, bir taşıma bandıyla müşterilere ulaşıyor, son kullanma süresi geçen ürünler otomatik olarak devreden çıkarılıyor, ücretin ödenmesi ve masanın temizlenmesi yine insansız bir sistemle gerçekleştiriliyor (https://www.youtube.com/watch?v=Ka8PDhbXj_c). Elbette tasarruf konusunda restoran müdürlerinin tasfiyesi de atlanmamış. Her restoranda bir müdür görevlendirmek yerine restoranlardaki işleyiş merkezi bir sistemden takip edilebiliyor. Bunun sonucunda Kura, rakiplerinden çok daha ucuza sushi satarak diğer restoranların (en azından şimdilik) önüne geçiyor.

Ford’un (2015) perakende sektöründeki istihdam hakkında ise üç önemli tespiti var. Birincisi, Amazon, eBay ve Netflix gibi büyük mağazalara aktarılan işler ortadan kalkmadığı, sadece değişen koşullara göre yeniden düzenlendiği görüşü yaygın. Ancak Ford (2015) bunun sadece teoride kaldığını düşünüyor. Pratikte bu işler otomasyona (dolayısıyla ortadan kaldırılmaya) daha uygun hale geliyorlar. Örneğin Amazon, büyük ambarlar için robot üreten Kiva Systems’i satın aldıktan sonra geliştirilen robotları kendi ambarlarında kullanmaya başladı (https://www.youtube.com/watch?v=_J0QZxNjBu4). Amazon’dakine benzer bir süreç ABD’nin en büyük perakendecilerinden Kroger’da da yaşanıyor. İkincisi, tamamen otomatikleştirilmiş self servis akıllı kiosklar ve otomatik satış makinelerinin yaygınlaşması. Bu akıllı makineler geleneksel perakende satış işlerini önemli ölçüde azaltacak ve sanıldığı gibi cihazların bakımı ve tamiri için yıkımı karşılayabilecek sayıda yeni iş ortaya çıkmayacak. Bu makineler çoğunlukla İnternet’e bağlı, uzaktan izleniyorlar ve herhangi bir sorunda merkezden müdahale ediliyor. Daha önemlisi işletmede gerekli olabilecek emek maliyetini olabildiğince kısmak amacıyla tasarlanmışlar. Üçüncüsü geleneksel (İnternet’te faaliyet göstermeyen) iş yerlerinin rekabet edebilmek için otomasyon ve robotlara başvuruyor, yeni çözümler geliştiriyor olması. Örneğin Walmart’ta müşterilerin kasa kuyruğuna girmediği ve barkodları telefonlarına okutup ödeme yaptığı sistemler deneniyor (http://www.reuters.com/article/us-walmart-iphones-checkout-idUSBRE8851DP20120906). Perakende sektöründeki bu gelişmelerin sonucunda yalnız robotların ve otomasyon sistemlerinin sayısı artmayacak, iş sayısı da önemli ölçüde azalacak.

Tüm bu gelişmelerin kendisinden çok uzak olduğunu, çünkü rutin bir iş yapmadığını düşünen çok sayıda beyaz yakalı olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca günümüzde bilişim teknolojileriyle yaratılan mucizeleri içeren çeşitli hikayelerde başarısız olmanın (daha doğrusu işsiz kalmanın ya da teknolojiyi paraya çevirememenin) kişinin kendi kusuru olduğu gibi bir hava yaratılmakta. Örneğin, Kerala’daki balıkçıların mobil telefonlarını kullanarak balıklarını nasıl en iyi fiyata sattıklarının öyküsü anlatılıyor (http://www.economist.com/node/9149142). Fakat kazananın her şeyi aldığı bilişim teknolojileri sektöründe (bir uygulama geliştirip köşeyi dönenler hakkında anlatılan tüm hikayelere karşın) yetenekli programcıların büyük bir kısmı için bile kayda değer bir gelir elde edebilmek zor. Ford (2015), robotlar ve self servis teknolojilerin düşük ücretli işleri ortadan kaldırması gibi giderek daha akıllı hale gelen algoritmaların da yüksek ücretli işleri tehdit ettiğini vurguluyor.
Örneğin haber siteleri günlük gazetelerin yerini almaya başladığında bunu sadece bir ortam değişikliği olarak değerlendirdik. Fakat bunun bir adım ötesinde, eldeki verilerden otomatik olarak makale üreten yazılımlar var. Narrative Science şirketinin geliştirdiği Quill adlı yazılım (https://www.narrativescience.com/quill), spordan politikaya kadar eldeki verileri derleyip dil bilgisi ve anlam yönünden hatasız, okunaklı makaleler üretebiliyor. Quill’in ürettiği makaleler, şu anda Forbes dergisi dahil dünyanın önde gelen dergilerinde kullanılıyor. Benzer yazılımlar, otomatik olarak, kişiselleştirilmiş e-postalar atabiliyor, sosyal medya mesajları yayımlayabiliyor. Kişiselleştirilmiş e-posta derken, alıcının ad ve soyadına uygun e-postalar yazmaktan söz etmiyorum. e-Postayı yazan kişinin önceki yazışmaları analiz edilerek benzer üslupta mesajlar üretilebiliyor.

Yapay zekanın büyük veri ile birleşmesiyle sistemler önceki verilerden öğrenebiliyorlar. Örneğin Google’ın sürücüsüz otomobilinde uygulanan strateji beyaz yakalı birçok iş için de uygulanabilir. Otomobili kullanan yazılım insanı taklit etmiyor, farklı bir strateji uyguluyor. Sürekli gerçek zamanlı veriyle besleniyor ve bununla arabanın hareketleri belirleniyor. Fakat otomobil devasa bir tarihsel veri yığınından öğreniyor. Ford (2015) aynı stratejinin bir çok beyaz yakalı işi içinde uygulanabileceğini savunuyor: Önce tarihsel veri yığınından rutin adımları belirlemek, sonra da beklenmedik durumlara karşı kendi kendine öğrenen bir sistem yaratmak. 1997 yılında saniyede 200 milyon pozisyon deneyebilen Deeper Blue, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u tartışmalı bir maç sonunda yendiğinde çok heyecanlanmıştık. Bu bize IBM’in çok güçlü bilgisayarları olduğunu gösteriyordu ama bunun ne işe yarayacağı belirsizdi. Fakat 2011 yılında Jeopardy! adlı bilgi yarışmasında IBM’in Watson adlı bilgisayar sisteminin eski şampiyonları devirip yarışmayı kazandıktan sonra yapay zeka ve büyük veri birlikteliğinin neler yapabileceği daha net görülebiliyor (https://www.youtube.com/watch?v=WFR3lOm_xhE). Örneğin Watson benzeri bilgisayar sistemleri tıpta hastalıkların teşhisinde kullanılabilir. Tüm uzmanlıkları kendinde toplayan bir sistem tıpta uzmanlaşmanın yarattığı zorlukları aşabilir, tek bir alanda uzman doktorun görmesinin olanaksız olduğu ilişkileri fark edebilir, bir doktordan daha hızlı ve doğru teşhis koyabilir, ama birçok doktoru da daha düşük ücretle çalışmaya zorlayabilir. Finans konusunda kullanıcıya tavsiyelerde bulunabilir. IBM’in Ross adlı robotu ise şimdilik sadece avukatlara yardımcı oluyor ve birçok hukuk şirketi bu robottan satın almak için sıraya girmiş durumda (http://www.ntv.com.tr/teknoloji/ilk-robot-avukat-goreve-basliyor,0cvqy_XBnUesBjsVu1izQQ). Doktoru da, hukukçuyu da kendi ücretli emekçisi haline getiren sistem, şimdi onların yerine robotları koymaya çalışıyor.

***

Kısacası, ekonomi tarihindeki örüntülerden yola çıkarak aynı senaryonun tekrarlanacağı, ortadan kaldırılan işlerin yerini yenilerinin alacağı öngörüsünü sağlıklı bulmuyorum. Ford’un (2015) yaptığı gibi var olan teknolojilerin uygulama alanları, sektörlerde yarattığı değişim, bilimsel araştırmaların yönelimleri incelense ve tarihteki örneklerle karşılaştırılsa çok daha faydalı olacak. Eğer ortaya şu anki uygulamaların ve teknoloji politikalarının işsizliği artırdığı yönünde güçlü delillere ulaşılabilirse buna karşı politikalar üretilebilir.

Ancak sorunun kaynağının da aynı yerde saklı olduğunu düşünüyorum. Otomasyon sistemleri ve robotlar işimizi elimizden almıyor çünkü teknoloji tarafsız değil ve gökten zembille inmiyor. Şirketlerin çıkarları, hükümetlerin yönlendirmeleri ve tüketicilerin tercihleri ile şekilleniyor, teknolojinin oluşumunda içinde geliştiği koşullar etkili oluyor. Momentum Machines örneğinde olduğu gibi en başından işçi maliyetlerinden kısmak gibi bir hedef varsa teknolojinin gelişimi de bu yönde olacaktır. Watson gibi doğal dil işleyen ve büyük veriden yararlanan sistemlerin sonraki gelişimi daha kaliteli sağlık hizmeti verebilme yönünde olabilir. Ama aynı teknoloji çağrı merkezlerindeki işçi maliyetlerini azaltmak için de ilerletilebilir. Dolayısıyla sorun teknolojinin kendisinde değil içinde geliştiği koşullarlar ve gelişimine etkide bulunan aktörlerle ilgilidir. Belki de bilişim teknolojilerinin aşırı yıkıcılığı üretim ilişkilerinde de bir yıkım gerektiriyordur. Freeman’ın belirttiği gibi asıl sorun robotlara, daha genel anlamda teknolojiye kimin sahip olacağıdır. Eğer teknolojinin tek sahibi şu anda olduğu gibi yine dünyanın en zenginleri olursa Tahsin Yücel’in Gökdelen romanındaki gibi bir dünyaya hazırlıklı olmamız gerekiyor…
Kaynaklar

Autor, D. (2010). The polarization of job opportunities in the US labor market: Implications for employment and earnings. Center for American Progress and The Hamilton Project.

Brynjolfsson, E., & McAfee, A. (2014). The second machine age: Work, progress, and prosperity in a time of brilliant technologies. WW Norton & Company.

Ford, M. (2015). Rise of the Robots: Technology and the Threat of a Jobless Future. Basic Books.

Freeman, R. B. (2015). Who owns the robots rules the world. IZA World of Labor.

Rotman, D. (2013). How technology is destroying jobs. Technology Review, 16(4), 28-35.

 

 

20 Aralık 2016

Posted In: 1984, Emek, Fikri Mülkiyet, gökdelen, işsizlik, istihdam, mülkiyet, neoliberalizm, otomasyon, Özgür yazılım, robotlar

Bildiğimiz İnternet’in sonu mu?

Ağustos ayı sonunda BBC Türkçe’de “İran milli internet ağı kurdu” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberin devamında ise İran’ın milli internet kurma projesinin bütününün değil ama ilk aşamasının tamamlandığı belirtiliyordu. Milli internet fikri ilk kez 2010’da ortaya atılmış ve projenin 2015 yılında tamamlanması hedeflenmişti. Haberde İran hükümetinin ve muhaliflerin proje hakkındaki görüşlerine de yer veriliyordu. İran hükümeti, milli internetin “yüksek kalitede, hızlı ve az maliyetli” internet bağlantısı sağlayacağını iddia ederken muhalifler projenin iktidarın gözetim olanaklarını artıracağına dikkati çekiyorlardı (http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37212801). Yalnız İran’ın değil, yazının devamında tartışılan diğer aktörlerin de girişimleriyle İnternet yerini internetlere bırakıyor.

Öncesinde de tahmin ediliyordu, ama Arap Baharı’ndan sonra iktidarların ithal ettikleri teknolojilerle ülkelerindeki internet kullanıcılarını ayrıntılı bir biçimde gözetlediklerinden emin olduk. İran yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi İran da milli bir ağ olmaksızın vatandaşlarının faaliyetlerini sürekli izleyip müdahale edebiliyordu. Pekâlâ milli internet ile hedeflenen ne? Sansürü daha derinleştirmeyi ve yaygınlaştırmayı mı hedefliyorlar? İngiliz insan hakları kuruluşu Article 19’a göre milli internetin, “İran halkını dünyanın geri kalanından ciddi bir biçimde tecrit etme, bilgiye erişimi sınırlama ve toplu eylem ve halk protesto girişimlerini engelleme riski var”. Article 19, gerçekleşme olasılığı oldukça yüksek de olsa, yalnızca bir riskten söz ediyor. Kuşkusuz milli internet, hükümetin gözetim gücünü artıracak ama projenin çok daha iddialı hedefleri var. Article 19’un, milli internete doğrudan cephe almamasının nedeni de bu hedefler. Article 19, Mart ayında yayımladığı bir raporda projeyi ayrıntılı bir biçimde tartışıyor (https://www.article19.org/data/files/The_National_Internet_AR_KA_final.pdf).

BBC, söz konusu haberde milli internet fikrinin 2010 yılında ortaya atıldığını yazmasına karşın rapora göre milli internet ilk kez 2005’te, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde konuşulmaya başlıyor. 2006 yılının başında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı Yardımcısı Abdulmajid Riazi’nin milli internet hakkında sunduğu raporda projenin bir milyar dolarlık bütçeyle ve üç yıl içinde tamamlanacağı yazıyor. Ancak milletvekilleri, projenin uygulanabilirliğine ikna olmadıkları için milli internet projesi 2010 yılına kadar rafa kaldırılıyor. 2010 yılında Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanlığı kamu kuruluşlarına, web sitelerinin altı ay içinde yerel sunuculara taşınması talimatını veriyor. Yine aynı yıl Ahmedinejad’ın Enformasyon ve İletişim Teknolojileri Bakanı ilk kez temiz internetten söz ediyor. Bakan konuşmasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin beklendiği gibi barış ve dostluk getirmediğini, insanoğlunun yetkinliğini artırmadığını, Batı’nın bu ağları ahlaksız amaçları doğrultusunda kullandığını vurguluyor. Bu tarihten sonra, şimdilerde Milli İnternet olarak anılan ağ, SHOMA, Milli İç Ağ (National Intranet), Milli Enformasyon Ağı, Temiz İnternet, Helal İnternet gibi isimlerle karşımıza çıkıyor.

İranlılar 2010 yılında neden fikirlerini değiştirdiler?

Stuxnet (https://en.wikipedia.org/wiki/Stuxnet), internet üzerinden gerçekleştirilen bir saldırı olmasa da Stuxnet vakası İran’ın siber güvenliği daha ciddiye almasına neden oldu. İranlı yetkililer, Edward Snowden’ın 2013’te NSA (National Security Agency – ABD Ulusal Güvenlik Dairesi) faaliyetleri hakkındaki ifşaatlarından önce de Google ve Yahoo’yu bir arama motoru olarak değil, bir casus makinesi olarak görüyorlardı. Kullanıcıların ve kullanım pratiklerinin Amerikan şirketlerince gözetlenmesine ve kullanıcı verilerin yabancı sunucularda saklanmasına karşı itirazlarını ifade ediyorlardı. 2009’daki eylemler ve sosyal medyanın kullanımı da İran için uyarıcı oldu. Şimdi Google’da, o zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Jared Cohen’in İran’daki eylemlerde Twitter kullanımının aksamaması için Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’i arayıp daha önce bakım gerekçesiyle geçici bir süre kapatılacağı duyurulan Twitter sunucularının bakımının ertelenmesini istediği hatırlanırsa İran’ın paranoyası daha anlaşılır olacaktır. Bunun yanında İranlılar, elektronik hizmetlerin dışarıya kapalı bir ağda verilmesinin siber saldırılara karşı daha güvenli olacağını düşünmekteler. 2013’te, Snowden’ın ifşaatlarından sonra, tüm dünyada olduğu gibi İran’da da İnternet altyapısının ABD’ye bağımlılığına karşı daha büyük bir tedirginlik ortaya çıktı.

Aşağıdaki hedeflerden de anlaşıldığı gibi İran hükümeti, bir yandan enformasyon ve iletişim teknolojileri ile ülkesini modernleştirmek diğer yandan da bunu yaparken dışarıya bağımlılığı en aza indirmek ve ülkesini dış müdahalelerden korumak istiyor. Projenin başlıca hedefleri şunlar:

  • Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin İran’daki gelişimine güvenli ve gelişmiş bir zemin hazırlamak.
  • Halkı bilgilendirmek ve son e-hizmetleri iletmek için gerekli altyapıyı oluşturmak.
  • Enformasyonun saklanması ve iletimi ile hizmetler için ihtiyaç duyulan temeli kurmak.
  • İran’ın bölgesel veri iletiminde lider bir merkez olmasına zemin hazırlamak.
  • İnternet bağlantısı ile ilgili maliyet ve gideri kısmak.
  • IPv4’ten IPv6’ya geçerek IP sistemini modernleştirmek.

Proje tamamlandığında ise aşağıdaki teknik hedeflere ulaşılması planlanıyor:

  • İranlı kullanıcılara 20 Mbps bant genişliği sağlanması.
  • İşlemlerin %80’inin e-ödeme şeklinde olması.
  • Kamu kurumlarından kamu kurumlarına tüm hizmetler için elektronik çözümler sunması.
  • Kişi başına düşen bant genişliğinde İran’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ikinci ülkesi olması.
  • Tüm kamu kurumlarını ulusal enformasyon ağına bağlanması.
  • Enformasyon ve iletişim teknolojileri endüstrisinin GSYİH’daki payının %2’ye çıkması.
  • Geniş bant ağlar desteklenerek milli büyümenin artması.

Article 19 raporu, Dünya Bankası’nca hazırlanan başka bir rapora atıfta bulunarak, bant genişliği girim hızındaki %1’lik bir artışın düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme hızında %1.4’lük bir artış sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca altyapı çalışmaları istihdam oranını da artıracak, özel sektörün sunabileceği hizmetleri çeşitlendirecek.

İran’ın 2011’de açıklanan 5. Kalkınma Planı’na göre 2015 yılında tamamlanması öngörülen milli internetin 2019’dan önce tamamlanması zor görünüyor. Bu gecikmede projedeki belirsizliklerin ve teknik yetersizliklerin önemli payı var. Gecikmeye karşın üç aşamadan oluştuğu duyurulan projede İran, (belki de başka seçenekleri olmadığından) milli internete doğru kararlı adımlarla ilerliyor.

Birinci aşama, Resim 1’de gösterildiği gibi İran’ın temiz internetinin aşağıdaki gibi İnternet’ten ayrılması. Milli internet ile kullanıcıların İnternet’e doğrudan erişim hakkı olmayacak. Kullanıcılar, milli ağ üzerindeki hizmetleri (e-posta, arama, sosyal ağ vb) kullanacaklar. İranlı internet kullanıcılarının ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının en büyük endişesi milli internet ile hükümetin denetim olanağının genişlemesi, derinleşmesi ve kolaylaşması. Böylece sansür ve gözetim sonucu oluşacak otosansür nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlanacak. Bu bağlamda, İran’ın milli interneti Kuzey Kore’nin Kwangmyong adlı iç ağ (intranet) hizmeti ile karşılaştırılabilir (http://www.economist.com/node/8640881). Kuzey Kore’de sadece birkaç bin kişinin İnternet’e doğrudan erişim hakkı var. İnternet’teki olumsuz içerikten korunan diğer Koreliler Kwangmyong’a bir web tarayıcı üzerinden erişerek ağdaki e-posta hizmetini ve rejimin süzgecinden geçirilmiş haberleri okuyorlar ve bir arama motoruyla kendi ağlarında arama yapıyorlar. İranlı yetkililer Kwangmyong’daki gibi kullanıcıların İnternet’ten kopartılmasının söz konusu olmadığını, kullanıcıların İnternet’e erişmeye devam edebileceğini ancak milli internet ile ülke içindeki sitelere çok daha hızlı erişilebileceğini savunuyorlar. İranlı yetkililerin milli iç ağ (intranet) yerine özellikle milli internetten söz etmelerinin arkasında İnternet’ten kopulmadığını vurgulama kaygısı olsa gerek.

İranlı yetkililerin sözleri olağan durumlar için geçerli olsa bile hükümet karşıtı bir hareketlenmede yeni teknoloji altyapısı ile muhalefeti daha rahat bastırabilecekler. Bir diğer deyişle, toplumsal eylemlerde güç Twitter’dan İran hükümetine geçiyor.

Resim 1: İran'ın Milli İnternet Ağı

İkinci aşamada, tüm İranlı web sitelerinin yerel sunuculara taşınması planlanıyor. Bu adım, güvenlik ve hız açısından önemli bir adım olacak. Son aşamada ise yetkililerin milli interneti tam kontrol ve yönetimi sağlanacak.

Eğer İran başarılı olursa, ülkelerin “kendi sınırları ve egemenliği çerçevesinde milli internetler kurmaları” anlamına gelen internetin balkanlaşması (http://www.usak.org.tr/tr/usak-analizleri/yorumlar/acik-internet-yapisindan-balkanlasan-internet-yapisina) yönünde önemli bir adım daha atılmış olacak. Ne İran’ı ne de bu balkanlaşmayı destekleyen adımlar atan Kuzey Kore, Çin ve Rusya’yı savunacak değilim. Ama “usulsüz müdahale veya sansürden arınmış, küresel bir İnternet’i ve İnternet’e daha geniş erişimi” savunan, “İnternet’in, fikir beyan edenlerden iş kurmak isteyenlere kadar, herkes için açık bir forum olarak kalmasını sağlamak” için mücadele edeceğini ilan eden (https://turkish.turkey.usembassy.gov/scottbusby_ozgurinternet.html) ABD ne kadar masum?

Bu soruya yanıt verebilmek için eylül ayının başında gerçekleşen bir başka olaya, SpaceX’e ait Falcon 9’un patlamasına bakalım. ABD’li girişimci Elon Musk’un kurduğu, uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Falcon 9 roketi test sırasında patladı. Patlamada, Facebook’un değeri 200 milyon dolardan fazla olan Amnos-6 isimli uydusu büyük zarar gördü. Mark Zuckerberg patlama sonrası yaptığı açıklamada tüm Afrika’nın İnternet’e bağlanabilirliğine yardımcı olacak bir uyduyu kaybetmekten duyduğu üzüntüyü ve tüm insanlığa internet bağlantısı sağlama misyonları konusundaki kararlılıklarını duyurdu (https://www.techinside.com/patlayan-spacex-roketi-facebookun-hayallerini-suya-dusurdu/).

Hayırsever Zuckerbeg’i en çok üzen Facebook ve ortaklarının internetsiz ülkelere internet götüreceği internet.org projesinin aksaması oldu. Zuckerberg, 2013 yılında yayımladığı makalesinde (http://bit.ly/1jMu40e) dünyayı daha açık ve bağlı (connected) hale getirmek misyonuyla hareket ettiklerini belirtiyor, dünyada sadece 2,7 milyar (dünya nüfusunun üçte birinden biraz fazla) kişinin internet erişimi olmasından yakınıyor ve internet erişimini bir insan hakkı olarak değerlendiriyordu. Bunun için bir şey yapmalıydı…

Ama bu “bir şey”, ne Facebook ne diğer hayırsever şirketler için ilk değildi. Facebook daha önce de, 2010 yılında, internet kullanıcı sayısını artırmak amacıyla 45 ülkede 50 operatörle işbirliği yaparak Facebook’un resimlerden arınmış sadece metin içeren, ücretsiz Facebook Zero (https://en.wikipedia.org/wiki/Facebook_Zero) sürümünü kullanıma sunmuştu. Ancak Facebook Zero arzulandığı gibi internet kullanıcısı sayısını artıramamış, sadece zaten internet bağlantısı olan kullanıcıların Facebook kullanımını teşvik etmişti. Google da 2012’de Facebook Zero’da olduğu gibi Google Free Zone ile Gmail, Google+ ve Google Arama’yı ücretsiz olarak kullanıma sundu. Hem Facebook Zero’nun hem de Google Free Zone’un en büyük sorunu tıklanan bağlantılar bu hizmetlerin dışına çıktığında yaşanıyordu. Sunulan bu hizmetler dışındaki adreslere erişim normal biçimde ücretlendiriliyordu.

Mike Elgan’a göre Google, Google Free Zone ile internet kullanıcı sayısını artırmaktan çok gelişmekte olan ülkelerde Facebook Zero’ya bir alternatif sunmak istiyordu. Ama Google’ın 2013 Haziranı’nda, Zuckerberg’in makalesinden iki ay önce, duyurduğu Loon projesi (https://www.solveforx.com/loon/) daha kapsamlı ve görünen amaç yine internete erişim olanaklarını artırmak. Loon, internet bağlantısı olmayan bölgelere balonlarla internet bağlantısı götürüyor (http://www.datamation.com/mobile-wireless/facebook-and-google-we-need-a-bigger-internet.html).

Dolayısıyla Facebook’un internet.org’u yeni bir girişim değil, ama Google’ın Loon’unundan daha az iddialı olduğu da söylenemez. Liderliğini Facebook’un yaptığı internet.org’un arkasında altı büyük şirket var: Samsung, Ericsson, MediaTek, Opera Software, Nokia ve Qualcomm. Zuckerberg, projenin amacının daha çok para kazanmak olmadığını bir hak olarak gördüğü internet erişimini dünyanın fakir ülkelerine de götürmek olduğunu, insanların internet ile gıda veya ilaç arasında herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiğini söylüyor. internet.org’un amacının “Zuckerber’in daha da zengin olma isteği” olduğunu söyleyenleri ise “eğer daha fazla para kazanmak isteseydim, 1 milyar üyeli Facebook üyelerine daha fazla odaklanırdık. Çünkü Facebook dışındaki 6 milyar kişi daha fakir.” diye yanıtlıyor.

Ancak Facebook’un yoğun çabalarına, kamuoyu oluşturmak için düzenlediği kampanyaya karşın (bunun için 45 milyon dolar harcadığı söyleniyor) Hintliler, “kral çıplak” dediler ve Facebook’un 2015 Eylül’ünde Free Basics ile yeniden pazarlamaya çalıştığı internet.org’u Hindisitan’da yasakladılar (http://www.hurriyet.com.tr/zuckerberge-hindistanda-internet-org-darbesi-40051654). Hintliler, kendilerine internet getirenlere karşı neden böyle nankörlük ettiler?

Kamuoyuna öyle tanıtılmasına karşın internet.org kar amacı gütmeyen bir hayır kurumu değil. internet.org’u oluşturan şirketler de diğerleri gibi kar amacıyla hareket ediyorlar. Yalnızca henüz tam belirgin olmayan yeni iş modelleri peşindeler. Birçok insan, internet.org’un altında yeni iş modellerinin yattığını zaten tahmin ediyor. Ama sorun, Facebook ve ortakları için, “Olsun, kar ediyorlar ama yoksullara internet getiriyorlar.” diye düşünüyor olmaları.

Facebook ve ortakları, insansız hava araçlarından ücretsiz erişime kadar yoksulları internete bağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi bu amaç doğrultusunda tamamı Afrika, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’da bulunan 38 ülkede, yalnızca telefon operatörlerinin izniyle kullanılabilen Facebook Free Basics uygulamasını devreye sokmuş durumdalar. Free Basics hizmeti, internet erişiminin megabyte ya da kullanım süresi ile ücretlendirildiği yerlerde sunuluyor. Dolayısıyla Free Basics’in sunduğu ücretsiz erişim olanağı bu yerler için cazip oluyor. Ancak İran’ın milli interneti ne kadar İnternet ise Free Basics (ya da internet.org) de o kadar İnternet. Kullanıcıların Free Basics ile hangi web sitelerine ücretsiz erişebileceğine Facebook ve telefon operatörü karar veriyor. Bir diğer deyişle, kullanıcılar asıl İnternet’ten Facebook duvarlarıyla ayrılarak otoritenin uygun gördüğü siteleri kullanabiliyorlar.

Mike Elgan, Facebook’un internet.org’da uyguladığı stratejiyi bir müşteri edinme stratejisi olarak değerlendiriyor. Nitekim Free Basics, kullanıldığı ülkelerde internet kullanıcılarının sayısını artırmaktan çok var olan kullanıcıların Free Basics’te yer alan uygulamaları ücretsiz kullanarak veriden tasarruf edebilmesini sağlıyor. Elgan, Facebook’un daha önce de “Facebook içinde internet yaratmakla” suçlandığını hatırlatıyor, bunun devamı olan internet.org’un kullanıcıları asıl İnternet’ten koparmayı hedeflediğini vurguluyor (http://www.pcworld.com/article/3033274/internet/the-surprising-truth-about-facebooks-internetorg.html).

Bu nedenle, Hindistan Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun, internet servis sağlayıcıların ilkesel olarak farklı içerikler ya da uygulamalar arasında ayrım yapmaması, tüm web sitelerinin ve internet teknolojilerinin eşitliğini kabul etmesi olarak tanımlanan ağ tarafsızlığına zarar verdiği gerekçesiyle başta Free Basics olmak üzere ülkede ücretsiz ama kısıtlı internet hizmeti verilmesini yasaklaması yerinde bir karar. Birçok insanın hiç yoktan iyidir olarak değerlendirdiği Free Basics, normal internet erişiminin ücretli, Free Basics’in ücretsiz olması nedeniyle diğer uygulamaları ve ağ hizmetlerini Free Basics’te var olmaya zorluyor. Örneğin, topluma yararlı bir hizmeti daha çok insana götürmek istiyorsanız Facebook’un kapısını çalmanız gerekiyor. Bu stratejinin de zamanla kullanıcıları platforma daha bağımlı hale getirdiğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.

Bu yazıdaki örneğimiz Facebook üzerine. Ama yukarıda belirttiğim gibi benzer bir strateji Google ve kısmen Apple tarafından da izleniyor; İnternet’teki balkanlaşmanın bir tarafında İran, Çin, Kuzey Kore ve Rusya varsa diğer tarafında Facebook, Google ve Apple var.

Dolayısıyla İnternet’te özgürlüğe karşı olan totaliter yönetimleri kınamadan önce İnternet’teki balkanlaşmanın diyalektiğine dikkati çeken Nick Dyer-Witheford’un sözlerine kulak vermek gerekiyor:

İnternet’teki ulusal kısıtlamalar ile İnternet’in evrenselliği, yani Amerikan emperyalizmi arasında diyalektik bir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. İnternet’in açıklığı serbest ticaret doktrininin bir çeşit teknolojik karşılığıdır. Ve eşitlikçi bir evrenselcilikle uygulanmadığından beraberinde ulusal kontrolün tepkisel ve otoriter baskıcı biçimlerini getiriyor. Ama birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. İran’ın veya Çin’in İnternet politikasının gerici doğasına itiraz edenler olabilir. Fakat bu dünyanın Google versiyonunun Amerikalıların dünya ekonomilerini yönetmesine ve onlara nüfuz etmesine yardım ettiğini göz ardı etmektir (http://sendika10.org/2015/12/nick-dyer-witheford-ile-soylesi-defol-git-google/).

Dyer-Witheford’un belirttiği diyalektik ilişki ne yazık ki ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğini savunan birçok internet aktivisti tarafından göz ardı ediliyor. Aktivistlerin hedefinde çoğunlukla İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’daki totaliter yönetimler var. ABD ise “özgür İnternet’in” destekçisi, en azından kendi vatandaşlarının taleplerine kulak veren bir ülke olarak görülüyor. “Görünmeyen el” İnternet’i gerektiği gibi işletirken totaliter rejimler çeşitli müdahalelerle onun doğasına zarar veriyor. Ancak ABD’nin internet politikası Facebook, Google, Microsoft, Apple vb şirketlerin gereksinimleri doğrultusunda şekillenmekte ve bu şirketlerin çıkarları evrensel değerler olarak sunulmakta. Görünmeyen değil ama görülemeyen bir el, bu şirketlerin önündeki engelleri temizlemekte ve neredeyse sınırsız bir serbestlikle hareket etmelerini sağlamakta. İran, Çin ve Rusya’yı, uluslararası şirketlerle oldukça içlidışlı olan Orta Doğu ülkelerinden ayıran da kendi egemenlik sınırları içinde bu serbestliğe itirazları. Elbette ki bu ülkelerin internet politikalarını desteklemiyorum. Söylemek istediğim sadece şirketlerin (ve tabi ki ABD’nin) en az bu devletler kadar toplum için tehlikeli ve zararlı olduğu ve Dyer-Witheford’un da vurguladığı gibi “birinin diğerini koşullandırdığını görmenin gerçekten önemli olduğu”.

Sansüre ve gözetime karşı İnternet’te özgürlük için mücadele gerekli ama eşitlik olmadan özgürlük ne gelişebilir ne de kalıcı olabilir. Dolayısıyla çoğalan internetleri ve sınırları ağ tarafsızlığı bağlamında tartışmak ve buna karşı mücadele etmek daha verimli olacaktır. Ancak Singh’in belirttiği gibi, ağ tarafsızlığını serbest piyasaya ya da altyapıdaki düzenlemelere indirgeme eğilimine karşı eşitlikçilik temelinde ele almak gerekir (http://bit.ly/2cC8DxR). İnternet, yalnız ticari aktörlere değil, çeşitli toplumsal aktörlerin farklı etkinliklerine de açık olmalıdır. Ayrıca ağdaki eşitliğin yalnız telekom şirketlerinin ya da hükümetlerin altyapıdaki düzenlemeleriyle değil uygulamalar ile de bozulabildiği göz ardı edilmemeli.

20 Aralık 2016

Posted In: e-devlet, Erişim Hakkı, facebook, free zone, google, Gözetim, Haktivizm, helal internet, ifade özgürlüğü, internet.org, kuzey kore, milli internet, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, rusya, sosyal ağlar

Cam Fanusta Yazılım Olmaz

2000 yılında bir arkadaşım, kasabalarındaki kömürcünün bir yazılım yaptırmak istediğini söylemişti. Kömürcü, komşusu bakkalı kıskanmıştı. Bakkal, borcuna itiraz eden bir müşteri olduğunda “Ben söylemiyorum, bak bilgisayara” diyerek bilgisayarında çalışan yazılımı gösteriyor, bilgisayarın hikmetinden sual olunamayacağından müşteri uysalca borcunu ödüyordu. Kömürcü de daha sorunsuz müşteri ilişkileri yönetimi için komşusu gibi veresiye defterini atmak ve yerine bilgisayar koymak istiyordu.

Bakkalın müşterileri, yazılımı geliştirenin ve onu kullananın insan olduğunu unutarak bilgisayarın hiçbir zaman yanılmayacağını ve hile yapmayacağını düşünüyorlardı. Kömürcü ise yaptıracağı yazılımla bakkalla müşterileri arasındaki ilişkiyi kendi işine taşıyabileceğini hesaplıyordu. Hikayenin sonrasını bilmiyorum. Ama 2000’li yıllarda benzer beklentiler içinde CRM (Customer Relationship Management – Müşteri İlişkileri Yönetimi) veya ERP (Enterprise Resource Planning – Kurumsal Kaynak Planlaması) yazılımlarını satın alan birçok kuruluş hayal kırıklığına uğradı. Bu hayal kırıklıkları çoğunlukla teknolojinin nötr bir araç olarak değerlendirilmesinden kaynaklanıyordu. Başka bir kuruluşta kullanılan ve başarılı olan bir yazılımın kendi kuruluşlarında da harikalar yaratmasını bekliyorlardı. Bazı yerlerde başarılı olan bir yazılım neden diğerlerinde başarılı olamıyordu?

Law’ın (2006) teknoloji transferi hakkında yazdıkları geçmişte yaşanan başarısızlıklara dair önemli ipuçları vermektedir. Law (2006) teknoloji transferi diye bir şey olmadığını savunmaktadır. Teknoloji bir yerde ortaya çıktıktan sonra diğer yerlere yayılmaz. Teknoloji elden ele geçer ve her el değiştirmede değişir. Law’ın (2006) Madeleine Akrich’ten aktardığı hikayede İsveç’teki bir makinenin Nikaragua’da nasıl dönüşüp geliştiği anlatılmaktadır.

İsveç’te kullanılan makine ağaç atıklarını (ağaç kabuğu, ağaç parçaları, talaş vb) sıkıştırıp kömüre dönüştürmekte ve bu kömürü endüstride kullanmaktadır. İsveç hem ağaç atıkları yönünden zengindir hem de endüstride kömüre gereksinim vardır. İsveçliler, yakıt sıkıntısı çeken Nikaragua ile yakın ilişki içindedir. Acaba aynı makine, Nikaragua’nın tropikal ormanlarından elde edilen atıklarla kullanılabilecek midir? Makine İsveç’ten Nikaragua’ya götürülür. Ama makinenin Nikaragua’ya getirilmesinden sonra çeşitli sorunlar ortaya çıkar ve Nikaragualılar karşılaştıkları sorunları çözerken İsveç’ten getirdikleri teknolojiyi yeniden şekillendirirler.

İlk sorun, Nikaragualılar’ın yaşadığı toprakların tropikal ormanlardan uzakta ve bu ormanların da kontraların elinde olmasıdır. Ağaç atıkları yerine pirinç ve pamuk artıklarının kullanımı gündeme gelir. Yapılan testlerde pirinç artıklarının kömür yapımı için uygun olmadığı ortaya çıksa da pamuk atıkları hem uygun bir maddedir hem de boldur. Pamuk kullanımının tercih edilmesiyle ikinci bir sorun baş gösterir. Çiftlik sahipleri pamuk artıklarını ortadan kaldırmak zorundadır. Çünkü yasa gereği zararlı böceklere karşı atıkların gömülmesi ya da yakılması gerekmektedir. Bu nedenle pamuk anızının önceden ayrıştırılması gerekecektir. Üçüncüsü, bu iş için yeterli tarım işçisi yoktur. İşgücü açığı Sudan’dan getirilen bir makineyle aşılmaya çalışılır. Makine gayet güzel çalışmasına karşın makineden çıkan döküntüleri toplamak için yine işgücüne ihtiyaç vardır. Dördüncüsü, pamuk bitkilerinin yarısının toprak altında olmasıdır. Köklerin sıkıştırılması daha önce İsveç’te denenmemiştir. Nikaragua’da denenir ve toprak altındaki atıkların toplanması için Sudan’dan yeni bir makine getirilir. Beşincisi, İsveç’te hızarlar sürekli çalışmakta ve kömür yapımı için yıl boyunca hammadde akışı olmaktadır. Pamuk ise yılın 90 günü toplanmakta, geriye kalan zamanda yeni pamuk yetişmektedir. Bu nedenle kömür makinesinin, hammaddenin toplandığı ve stoklandığı yere yakın olması gerekmektedir. Altıncısı, iki yıl sonunda amphiserus cornutu adlı zararlı böceğin neden olduğu beklenmedik sorundur: depolanan atık rendelendiğinde toza dönüşmektedir ve tozdan kömür yapmak olanaksızdır. Atıkların kısmi sıkıştırılması amphiserus cornutunun yaşayabilmesine olanak vermiştir. Makinenin daha farklı çalışması gerekecektir. Yedincisi, daha ciddi bir sorundur. Üretilen kömürü kim satın alacaktır? Endüstride kullanılan kazanlar bu kömürü tercih etmemektedir. Ama kömürün evlerde ve özellikle fırınlarda kullanılabileceği ortaya çıkar. Sonuçta, atıklardan kömür elde edilir ve satılır. İsveç’teki teknoloji ve içerdiği toplumsal ilişkilerle Nikaragua’daki arasında büyük farklar vardır. Ama Nikaragua tam da bu nedenle, karşılaştığı sorunların üstesinden gelip teknolojiyi yeniden şekillendirebildiği için başarılı olmuştur (age).

Law (2006) bu örneği ATT (Actor-Network Theory, Aktör-Ağ Teorisi) bağlamında tartışmaktadır. AAT, 1980’lerde John Law, Bruno Latour ve Michel Callon tarafından geliştirilmiştir. AAT öncesinde de insan ve teknoloji ilişkisini tartışan, sosyal ve teknik boyutlar arasındaki karşılıklı etkileşime odaklanan çalışmalar vardır. Cresswell, Worth ve Sheikh’nin (2010) belirttiği gibi AAT bu çalışmaların devamı olmakla beraber insan olmayan varlıkları (teknoloji, kavramlar, düşünceler, hayvanlar vb.) çözümlemeye dahil etmesi nedeniyle söz konusu çalışmalardan farklılaşmaktadır. AAT’de canlı ya da cansız olmasına bakılmaksızın bir eylemin kaynağı aktör olarak adlandırılır. Fakat aktörler yalnız değildir. Ağ içinde varlık kazanırlar. Daha da önemlisi Dankert’in (2016) işaret ettiği gibi AAT’de dar anlamıyla aktörden değil, eylemciden (actant) söz edilmektedir. Eylemci, bir eylemi yerine getiren ya da eyleme maruz kalandır. Böylece ağdaki diğer eylemcileri etkiler ve değiştirir. Örneğin, ağdaki bir eylemci olan insan binaları inşa ederek ağa etkide bulunur. Ama ağın bir parçası haline gelen binalar da onun yaşamını şekillendirir. İnsan ve insan olmayan arasında ayrım yapılmaması, ikisi arasında bir fark olmadığı anlamına gelmemelidir. Sadece insan olmayan varlıkların da ağdaki ilişkileri etkileyebildiğini vurgulamaktadır.

Dankert (2016), adında her ne kadar teori kelimesi geçse de AAT’nin aynı zamanda bir araştırma yöntemi olduğunu belirtmektedir. AAT’de, bir ağın nasıl ortaya çıktığı, hangi bağlantıları içerdiği, aktörlerin ağa nasıl dahil olduğu, ağdaki kararlı bağlantılar ve kararsızlıklar araştırılmaktadır. Her şeyin toplumsal olarak oluşturulduğu (sosyal konstrüktivizm) ya da her şeyin önceden var olduğu (realizm) tezlerinin aksine AAT çalışmaya herhangi bir ön kabulle başlanmaması gerektiğini savunmaktadır. Araştırma sorusu belirlendiğinde ilk yapılması gereken şey bir başlangıç noktasının belirlenmesidir. Teoriler ve varsayımlar bir kenara bırakılır. Başlangıç noktası, tema, araştırmanın hedefi ve merkezi soru olabilir. Örneğin, belirli bir politikanın gerçekleştirimi araştırılıyorsa, bunun için hazırlanmış politika belgesi iyi bir başlangıç noktası olabilir. Buradan başlayarak araştırmacı ilgili eylemciyi ve ilişkili olduğu diğer eylemcileri incelemeye başlar. Araştırmada ağa dahil olan eylemcileri ve kurulan yeni bağlantıları fark edebilmek önemlidir. Bunun için de görüşmeler yapmak, elde edilen belgeleri çözümlemek, doğrudan gözlem yapmak vs gerekmektedir.

Bu bağlamda, Law’ın (2006) aktardığı hikayede, İsveç’ten getirilen makinenin Nikaragua’da zamanla nasıl bir ağ oluşturduğu, ağa katılan yeni aktörler, aktörlerin karşılıklı etkileri ve teknolojinin değişimi oldukça öğreticidir:

  • Hikayenin sonunda oluşan ağ bir yapıya benzemektedir. Ama araştırmacı, düğümleri ve bağlantıları varsaymamış bu ağdaki düğümleri ve bağlantıları araştırma sonucunda adım adım oluşturmuştur.
  • Ağ heterojendir. Ağda canlı ve cansız eylemciler vardır: İsveç’te üretilen makine, Nikaragua Hükumeti, ağaç atıkları, pamuk, zararlı böcekler, kontralar, Nikaragua Endüstrisi vs.
  • Ağdaki aktörler, insan olup olmamalarından bağımsız olarak birbirlerini etkilemektedir: Hammadde olarak pamuğun kullanılması, zararlı böcekler, Sudan’dan getirilen makine vb.
  • Ağlar, şeylerin yapısından ve doğasından çıkan ilişkiler ve yapılar değil, süreçler ve oluşumlardır.
  • Teknolojide bir dönüşüm yaşanmıştır. Nikaragua’da oluşan teknoloji hem İsveç’tekine benzerdir hem de ondan farklı özellikler taşımaktadır.

Ancak AAT’nin insan olmayan aktörleri ağa dahil etmesine yönelik eleştiriler de vardır. Ayrıca AAT’yi bir araştırma yöntemi olarak seçerken AAT’nin hızlı sonuca ulaşabilen ve dolayısıyla ucuz bir yöntem olmadığına da dikkat etmek gerekir. Çok fazla görüşme ve araştırma yapmak gerekebilir. Bunun sonucunda elde çok fazla veri birikecektir ve bu verinin hangi kısımlarının araştırma için değerli olduğuna karar vermek zor olabilir. Ayrıca araştırmanın hedefi açık değilse, ortaya sonuç bölümü olmayan ve bir açıklama sunamayan sadece güzel bir hikaye çıkacaktır (Dankert, 2016).

Bu eleştirilere karşın AAT, özellikle az incelenmiş alanlarda geleneksel yöntemlerle açıklanamayan konuları daha anlaşılabilir kılabilmekte ve beklenmedik sonuçlar ortaya koyabilmektedir. Geçen yazıda tanıttığım “Kod/Mekan”lar (Kitchin ve Dodge, 2011), Cresswell vd.’nin (2010) bilişim sistemlerinin sağlık hizmetlerindeki gerçekleştirimini ele aldıkları çalışmaları ya da Fransa’da CCTV’lerin gelişimi üzerine yapılan incelemeler (Douillet ve Dumoulin, 2016), yazılım ve bilişim teknolojileri hakkında yapılan çalışmalarda AAT’nin oldukça verimli bir analitik çerçeve sunduğunu göstermektedir. Geçmişte satın alınan yazılımların başarılarının ve başarısızlıklarının AAT ile analiz edilmesi ilginç ve öğretici olabilir.

Yukarıda belirttiğim gibi araştırmalarda AAT ‘yi kullanmak zaman alıcıdır ve ayrıntılı bir çalışmayı gerektirir. Veri olmadan hayali aktörler ve bağlantılar kurgulamak afaki olacaktır. Ama yine de, teknoloji meraklıları olarak gündelik hayatta karşılaştığımız teknolojileri toplumsal hayatı biçimlendiren nötr araçlar olarak görmek yerine belirli toplumsal ilişkiler içinde var olan, bu ilişkileri etkileyen ve onlardan etkilenen olumsal bir süreç olarak görmeyi deneyebiliriz. Bunun yaparken, teknoloji “guru”larının icat ettiği gösterişli terimlere karşı özellikle dikkatli olmak gerekiyor. Örneğin web 2.0, bulut bilişim ve algoritmik düzenleme…

Bilgisayar biliminde algoritma, “sonlu, gerekirci (deterministic), verimli ve bilgisayar programı olarak gerçekleştirmeye uygun problem çözme metodu”dur (Sedgewick ve Wayne, 2014:4). Adım adım tasarlanan bir algoritma, farklı programlama dilleriyle ama aynı çıktıyı elde etmek üzere kodlanabilir. Algoritmik düzenleme ise kısaca, akıllı cihazlar ve bilgisayarlardan elde edilen verilerle toplumsal hayatın daha verimli bir biçimde düzenlendiği yönetim biçimi olarak tanımlanmaktadır. Bu terimi ortaya atan, bilişim dünyasında etkili bir yayıncı olan Tim O’Reilly’dir. Kendisi aynı zamanda Web 2.0 terimini de popülerleştiren kişidir. Bürokrasinin hantallığından, adam kayırmacılıktan, kalitesiz hizmetlerden ve çağ dışı uygulamalardan bıktıysanız yukarıdaki tanımdan yola çıkarak “ne güzel bir öneri!” diye düşünebilirsiniz. Hemen iyimserliğe kapılmamanızı öneririm. O’Reilly’nin (2013) Açık Veri ve Algoritmik Düzenleme (Open data and algorithmic regulation) başlıklı yazısına düzenlemenin günümüz siyasetinde korkulan bir şey olduğuna işaret ederek başlar ve yazının devamında okuyucuyu algoritmik düzenlemenin verimliliği konusunda ikna etmek için çeşitli örnekler verir.

O’Reilly (2013) düzenlemenin hayatın birçok alanında bulunduğunu, iyi ve kötü örnekleri olduğunu belirtir. Düzenlemeye genel bir perspektiften bakmayı önerir. Örneğin arabamızın elektronik bileşenleri, motordaki hava yakıt karışımını en optimum düzeyde dengelemekte ve emisyonu en aza indirmek için bir düzenleme yapmaktadır. Bir uçağın otomatik pilotu çeşitli parametreler yardımıyla yaptığı düzenlemeyle uçağı idare etmektedir. Doktorlar hastaya verdiği ilacın dozunu düzenlemek zorundadır. İnternet servis sağlayıcılar ve e-posta sunucusu işleten kuruluşlar düzgün çalışabilmek için istenmeyen e-postalara ve zararlı yazılımlara karşı düzenleme yapmalıdırlar. Arama motorları reklamla kullanıcının istediği içeriği gösterebilmek arasındaki dengeyi sağlamak için çeşitli düzenlemelere başvurmaktadır.

O’Reilly’ye (2013) göre bunlar yararlı düzenlemelerdir ve dört ortak noktaları vardır:

  1. İstenen sonucun ne olduğuna dair derin anlayış
  2. İstenen sonucun elde edilip edilemediğinin gerçek zamanlı ölçümü
  3. Yeni veriye göre ayarlamalar yapacak algoritma (kurallar kümesi)
  4. Algoritmanın doğru ve beklendiği gibi çalışıp çalışmadığına dair daha derin analizler

O’Reilly (2013) bu tip düzenlemelerin kabul edilebilir olmasının arkasında üç neden olduğunu belirtir:

  1. Arzulanan çıktılar açıktır.
  2. Kamuya açık veriler kullanılarak istenen sonuca ulaşılıp ulaşılamadığı ölçülmektedir.
  3. İstenen hedefe ulaşılamadığında ayarlamalar yapılmaktadır.

Günümüzdeki düzenleyiciler ise sonuç odaklı çalışmamakta, sonuçtan çok kurallarla ilgilenmektedir. O’Reilly’nin (2013) yasalardan beklentisi, yasaların hedefleri, hakları, çıktıları, yetkileri ve sınırları tanımlamasıdır. Hükümetlerin her tür düzenlemesine karşı olan ve piyasanın kendi başına işleri yoluna koyacağını savunanları eleştirmektedir. Çünkü ona göre hükümet de Google, Microsoft, Apple ve Amazon gibi toplumun iyiliği için çalışan bir platformdur ve diğerleri gibi düzenlenmesi gerekmektedir. Örneğin Google gereksinimler doğrultusunda platformunu düzenleyen algoritmaları hızla değiştirebilirken hükümetler değişen koşullara uyum konusunda hantal kalmaktadır. Hükümetlerden istenen çıktılar bellidir: güvenlik, sağlık, adalet, fırsat eşitliği. Bu çıktılar yasalarda kodlanmalı ve değişen koşullara göre sürekli gelişebilen düzenleyici mekanizmalar yaratılmalıdır.

O’Reilly (2013), teknolojinin son zamanlarda düzenlemeyi azaltarak, gözetimi ve verimli sonuç elde etme olanağını artırdığını iddia etmektedir. İş dünyası bu değişimi göz önünde bulundurarak inovatif çözümler geliştirebilmektedir. O’Reilly (2013) uygulamadaki ulaşım hizmetleri ile 2009’da San Francisco’da kurulan çokuluslu ulaşım ağı şirketi Uber’in (ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.pcworld.com.tr/rehber/uber-nedir-nasil-kullanilir/) sunduğu hizmetleri karşılaştırmaktadır. Kalite, yolcu güvenliği ve ihtiyaç duyulan yerlere yeterli sayıda aracın sevk edilebilmesi için kamusal düzenlemeler gerekir. O’Reilly (2013) şu anki düzenlemelerin Uber deneyimi ile karşılaştırıldığında kalite yönünden daha zayıf ve yetersiz olduğunu savunmaktadır. Kullanıcılar uber.com sitesinden veya akıllı telefonlarındaki bir uygulamayla taksi taleplerini iletirler, konumuna göre Uber ağındaki bir sürücü talebi alır, gitmek istenilen yere göre rotayı hesaplar ve ücret belirlenir, hedefe varıldığı zaman da daha önce belirlenen ödeme tercihine göre uygulama ücretini çeker. Uber kullanıcıları daha sonra aldığı hizmeti puanlar. Bunun sonucunda kötü ve kalitesiz hizmete sunan sürücüler sistemden elenir, iyiler kazanır. O’Reilly (2013), hükümetlere Uber gibi girişimleri örnek almalarını tavsiye eder.

O’Reilly (2013) klasik düzenleme yerine veri toplama, bunları ölçme ve ölçüm sonucuna göre hareket etme arzusundadır. Bilişim dünyasındaki algoritmik pratikleri gündelik hayata taşımak ister. Örneğin, bir web sitesi sahibi, sitenin kullanım istatistiklerine göre nasıl bazı hizmetlerini iyileştiriyor, bazılarını fazla kullanılmadığı için sitesinden kaldırıyorsa benzer yaklaşımı kamu web siteleri için de önerir. Ziyaretçi sayısı az olan bir web sitesi için harcanacak parayı sorgular.

Ev yaşamı, iş ve siyaset dijitalleştikçe, toplanan veri artıkça gerçek zamanlı ölçüm ve düzenleyici algoritmalar için yeni olanaklar doğmaktadır. O’Reilly (2013) bunun bayraktarlığını yaparken Silikon Vadisi de dünyayı bu geleceğe sürüklemektedir. Teknolojinin siyasetin yerini alacağı (http://motherboard.vice.com/read/technology-will-replace-the-need-for-big-government), n. devrimin içinde olduğumuz, Silikon Vadisi’nin yoksulluğa çözüm bulacağı gibi tezler (http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/mar/01/silicon-valley-promises-digital-socialism-but-is-selling-a-fairy-tale) bu yanılsamanın ürünüdür.

Algoritmik düzenlemenin yakıtı veri, daha çok veridir. O’Reilly (2013) mahremiyet kavramının değiştiğini, insanların aldıkları hizmetler karşılığından mahremiyetlerinden vazgeçebildiklerini iddia etmektedir. Mahremiyet ve gözetim tartışmasına girmeyeceğim. Çünkü teknolojinin politikanın yerini alabileceği önerisinin daha tehlikeli ve mahremiyet ihlalini de körükleyen bir durum olduğunu düşünüyorum.

O’Reilly’nin kimin sözcüsü olduğu aslında yazısının ilk cümlesinden (“düzenlemenin korkutuculuğu”) anlaşılmaktadır. Yeni teknolojilerinin hayatımızı kolaylaştırdığını ve toplanan verinin çözümlenmesinin başta sağlık olmak üzere birçok alanda insanın gelişimi açısından önemli faydalar sağladığını inkar edemeyiz. Ama Morozov’un (2014) belirttiği gibi sorun tam burada başlamaktadır. Çağın hızına erişemeyen kanunlara bağlı kalmak yerine veri toplayan, ölçen ve geri bildirimlerle kendisini değişen duruma göre ayarlayabilen sonuç odaklı bir politika önerilmektedir. Politika, demokrasi ve iktidar kavramları aşırı basitleştirilmektedir. Kredi kartı dolandırıcılığının tespitinde faydalanılan algoritmik hesaplarının benzerinin vergi kaçıranların tespitinde de kullanılabileceği düşünülmektedir. Morozov (2014), bu yaklaşımların en büyük vergi kaçakçılığını yapan süper zenginler karşısında işlevsiz olacağını vurgulamaktadır. Algoritmik düzenlemeyi tasarruf tedbirlerinin uygulanması konusunda kullanmak mümkündür. Fakat algoritmalar mali krizlerin asıl sorumlularına karşı çaresizdir.

Toplumsal sorunları, politikayı göz ardı ederek teknolojik çözümlerle aşabileceğini düşünenlerin (ki bu da bir politik tercihtir) en büyük hatası ne ve nasıl sorularını birbirinden ayırıp ikisi arasındaki diyalektik ilişkiyi yadsımalarıdır. Örneğin, eğitim, sağlık, güvenlik alanlarında ne olması gerektiğine yönelik güzel hedefler konulabilir. Ama bu hedeflere nasıl ulaşılabileceği ne sorusunda hedeflenen şeyi etkiler. Geçmişte bu hedeflerin devlet tarafından mı yoksa piyasanın görünmez eli tarafından mı gerçekleştirilebileceği tartışılırdı. Seçilen yol, hedefin kendisini de biçimlendiriyordu. Şimdi tartışılan hedefe dijital mi yoksa analog yollardan mı ulaşılacağı, dinamik geribildirim mi yoksa statik kurallar mı olacağıdır. Bu yaklaşım, 11 Eylül de fırsat bilinerek ilk kez güvenlik konusunda benimsendi. Terörizmin nedenleri, tarihsel kökenleri ve dış politikayla ilgisi bir kenara bırakıldı terör sorunu enformasyonel bir soruna indirgendi. Herkes gözetlenirse teröristler de bütünün içinden ayıklanabilecekti. Bunun arkasındaki mesaj, terörizmin nedenlerinin ortadan kaldırılamayacağıydı; yapılabilecek tek şey kararsız bir sistemle yaşamayı kabullenmek ve algoritmaların bizim için teröristleri tespit etmesini beklemekti (age).

Nedenler yerine etkilerle ilgilenme eğilimi son yıllarda güvenlikten sağlık alanına doğru genişledi. Şirketler, giyilebilir teknolojiler, büyük veri, akıllı cihazlardaki alıcılar vs ile bizi nasıl daha sağlıklı yapacaklarını anlatmaktadır. İnsanlar kendi sağlıklarının takipçisi olmaya teşvik edilmekteler. Hemen arkasından sigorta şirketlerini kendilerini göstermekte, kendi kendini düzenli takip eden, daha doğrusu düzenli takip sonucu elde edilen verileri daha az risk etkeni içeren müşterilere özel indirim uygulamaktadır. Sağlık bireyselleştirilip sağlıksız olmak kişinin kendisinden kaynaklı bir sorun haline getirilmektedir. Sağlıklı beslenme tartışılırken, hükümetlerin ve gıda şirketlerinin politikaları, sınıfsal farklılar, toplumsal eşitsizlikler vb atlanmaktadır. Microsoft çoğumuz için Window’tur, MS Office’tir. Fakat Microsoft şimdi ev otomasyonu konusunda American Family Insurance adlı sigorta şirketiyle ortak çalışma yapmaktadır.

Ayrıca her şey algoritmik olarak düzenlenebilir mi? Optimizasyon ve verimlilik takıntısı demokrasi için uygulanabilir mi? Facebook’taki siyasi taraflılık tartışmaları algoritmaların hiç de tarafsız olmadığını göstermektedir (https://www.yenihayatgazetesi.com/facebookun-siyasi-taraflilik-tartismalari-buyuyor-12612). Eski bir çalışanın itirafı, Facebook’ta belirli tipteki haberlerin üst sıralara çıkarıldığını ortaya çıkarmıştır. Facebook’un algoritmalarının ön belirlemelerinden sonra bir editöryal grubunun öne çıkacak haberlere karar verdiği söylenmektedir. Tüfekçi (2016) algoritmaların fizikteki matematiksel formüllerle karşılaştırıldığını ancak veriye ve matematiksel hesaplara dayanmalarının tarafsız ve nesnel oldukları anlamına gelmediğini vurgulamaktadır.

Morozov’un (2014) da belirttiği gibi tüm bu gelişmeler karşısında teknofobi bir çözüm değildir. Teknolojinin şu anki yönelimi oyunun kurallarını tamamen şirketlerin ve hükümetlerin koyduğu bir yere doğrudur. Küçülen değil, daha da güçlenen ve hayatın her alanını metalaştırmaya kararlı hükümet örnekleri vardır. O’Reilly gibiler gözetim ile fayda arasında bir tercihi zorunlu olarak sunmaktadır. Ama söz konusu durum, şirketlerin ve hükümetlerin yarattığı bir ikilemdir. Buna karşı, internete eşit ve özgür erişim hakkını, takibi zorlaştırıcı teknolojileri, insanın gelişiminin önünü açan ve yeni yaratıcı kullanım alanları yaratmaya uygun bir altyapıyı savunmamız gerekir. Tabi bunu yaparken de yeni teknolojilerin içine gömülen neo-liberalizme karşı da uyanık olmak gerekiyor.

Kaynaklar

Cresswell, K. M., Worth, A., Sheikh, A. (2010). Actor-Network Theory and its role in understanding the implementation of information technology developments in healthcare. BMC medical informatics and decision making, 10(1), 1.

Dankert, R. (2016). Using Actor-Network Theory (ANT) doing research, http://ritskedankert.nl/using-actor-network-theory-ant-doing-research/, son erişim 15/05/2016.

Douillet, A. C., Dumoulin, L. (2016). Actor Network Theory and CCTV Development. Actor-Network Theory and Crime Studies: Explorations in Science and Technology, 21.

Kitchin, R., Dodge, M. (2011). Code/space: Software and everyday life. Mit Press.

Law, J. (2006). Traduction/trahison: Notes on ANT. Convergencia Revista de Ciencias Sociales, (42).

Morozov, E. (2014), The rise of data and the death of politics, https://www.theguardian.com/technology/2014/jul/20/rise-of-data-death-of-politics-evgeny-morozov-algorithmic-regulation, son erişim 19/05/2016

O’Reilly, T. (2013). Open data and algorithmic regulation. Beyond transparency: Open data and the future of civic innovation, 289-300.

Sedgewick, R., Wayne, K. (2014). Algorithms Part 1. Addison-Wesley Publishing Company.

Tüfekçi, Z. (2016),The Real Bias Built In at Facebook, http://www.nytimes.com/2016/05/19/opinion/the-real-bias-built-in-at-facebook.html, son erişim 20/05/2016

 

 

 

27 Eylül 2016

Posted In: Aktör-Ağ Teorisi, algoritmik düzenleme, Bilgisayar Bilimi, e-devlet, Özgür yazılım, Silikon Vadisi, yazılım

Yazılım Nedir?

Skandalı bol ülkemizin nisan ayındaki skandallarından biri ortalığa saçılan kişisel verilerdi. 2009 yerel seçimlerinde oy kullanan vatandaşların verilerini içeren veritabanı ilk kez şubat ayında paylaşılmış, 4 Nisan’da da şifresiz olarak dolaşıma girmişti. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın belirttiği gibi verilerin çalınması yeni bir olay değildi. 2010 yılında kişisel verilerin bir DVD içinde satıldığına dair haberler yayımlanmıştı. Fakat internet kullanıcıları sosyal medyadan duyurulan bir web sitesinde, ad soyad bilgileriyle sorgulama yaptıklarında durumun vahametini daha net gördüler. Yapılan sorgulamalarda herhangi bir kişinin TC kimlik numarası, anne adı, baba adı, cinsiyet, doğum yılı, doğum yeri, nüfus kayıt yeri bilgilerinin yanı sıra adres bilgilerine de erişilebiliyordu. Bu bilgilerin dolandırıcılık ve sahtecilik amaçlı kullanılabilecek olması insanları ürküttü.

Verilerin kim tarafından, kimden ve nasıl sızdırıldığının yanında zamanlaması (neden 6 yıl sonra?) da sorgulandı. Ama kimse, “bu işin fıtratında var” demedi. Onu da ben ekleyeyim. Tüm seçmenlerin bilgilerinin ortalığa saçılmış olması büyük bir skandal. Ancak bunu, günümüz toplumunun gelişiminin doğal bir sonucu olarak görüyorum. Bu olay büyük bir patlamaydı. Öncesinde de kişisel verilerimizi teslim ettiğimiz yerlerden veri sızıntıları oluyordu. Üstelik kişisel verilerimizi yalnız kamu kurumlarına değil, özel kuruluşlara da sonrasını düşünmeden ve çoğu zaman gönüllü olarak sunuyorduk. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu bile henüz yeni yasalaşmışken (http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/04/20160407-8.pdf), bu tip skandalların yaşanması neredeyse kaçınılmaz. Bu kanunun ne kadar etkili olabileceğini ve ne ölçüde uygulanabileceğini zaman içinde göreceğiz. Şu an için bu skandalı geleceğe dair kritik bir uyarı olarak değerlendirmeli.

Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının benzersiz (unique) TC kimlik numarası vardır. Herhangi iki kişinin aynı kimlik bilgilerine (ad, soyad, baba adı, anne adı, doğum tarihi vb.) sahip olmasının önünde hiçbir engel yoktur. Fakat aynı TC kimlik numarasına sahip iki kişi olamaz. Bunun yanında TC kimlik numaraları, farklı kurumların veritabanlarındaki kişi verilerini de birbirine bağlamaktadır. Örneğin, TC kimlik numarası ile kişinin tüm hastane kayıtları, adres bilgileri, elektrik abonelikleri, öğrenim bilgileri, banka işlemleri vs ilişkilendirilebilmektedir. Benzersizlik ve farklı veritabanlarını ilişkilendirme gereksinimi, toplumsal ilişkileri daha çok yazılımın içine gömmüştür.

Artık yazılımın farklı derecelerde gündelik hayatı koşullandırdığı, ekonomik ve toplumsal ilişkileri düzenlediği bir dünyada yaşıyoruz. Yazılım, yeni iş yapma biçimleri sunuyor, var olan pratikleri otomatikleştiriyor ve hızlandırıyor. Yazılım gündelik hayattaki ilişkilerde dört farklı düzeyde karşımıza çıkmaktadır. Birincisi, hızla yaygınlaşan kodlanmış nesneler. Nesneler kodlanarak daha akıllı hale gelmekte ve yeni işlevler kazanmaktadır. İkincisi, kodlanmış nesnelerin ağından oluşan kodlanmış altyapılardır. Bu altyapılar, kısmen ya da tamamen yazılımla izlenip düzenlenebilmektedir. Örneğin bilgisayar ağları, yayın ağları (televizyon, radyo, uydu), kamu hizmeti ağları (su, elektrik, gaz, kanalizasyon). Üçüncü düzey ise kodlanmış süreçlerdir. Kodlanmış süreçler, kodlanmış altyapılardaki işlemleri ve dijital veri akışını ifade etmektedir. Kodlanmış süreçlerde dijital veri akışı, oluşturulmuş belirli kurallar ve biçimler doğrultusunda gerçekleşir. Banka kartınızı (kodlanmış nesne) bankamatiğe yerleştirip şifreyi girdikten sonra şifreniz doğrulanır ve bankanın kodlanmış altyapısına erişirsiniz. Bu erişimden sonra da belirli kurallar çerçevesinde belirli işlemler yaparsınız. Dördüncü düzey, kodlanmış birliktelikler, kodlanmış altyapıların entegrasyonu veya yakınsamasıyla oluşur. Farklı altyapılar bir araya geldiğinde parçaların toplamının ötesinde bir bütün meydana getirirler; bu yeni bütünlük onunla etkileşim halinde olan kullanıcıları da değiştirir. Örneğin, finans kuruluşları birbirleri ile bağlandığında arka planda sistemler birbirleriyle konuşur, veri transferi gerçekleşir. Artık bir bankaya, kredi başvurusunda bulunan herhangi bir müşteri yoktur. Banka, kendisine başvuran müşterinin finansal geçmişini bilir ve krediye uygunluk kararını buna göre verir. Ülkemizde kişi verilerini tutan kodlanmış birlikteliklerde TC kimlik numaralarının rolü kritiktir; parçalar çoğunlukla TC kimlik numaralarıyla bağlanmaktadır. Dolayısıyla son kriz sonrası gündeme gelen TC kimlik numaralarının değiştirilmesi önerisinin maliyeti de yüksek olacaktır.

Gündelik hayattaki etkinlikler, yazılım ile dolayımlanmakta, güçlenmekte, kolaylaşmakta ve düzenlenmektedir. Bu yeni dünya, makinelerce okunan ve yazılan bir dünyadır; enformasyon insan müdahalesi olmaksızın rutin bir biçimde toplanmakta, işlenmekte ve üzerinde çalışılmaktadır. Buna karşın yazılım hakkındaki bilgimiz son derece sınırlıdır. Yazılım denilince ilk akla gelen, bilgisayarın donanım ve yazılım olarak ikiye ayrıldığı, yazılımın da,

“Bir bilgisayarda donanıma hayat veren ve bilgi işlemde kullanılan programlar, yordamlar, programlama dilleri ve belgelemelerin tümü” (Türk Dil Kurumu)

olduğudur.

Yazılım terimini ilk kullanan John W. Tukey olmuştur. Tuckey, 1958 yılında American Mathematical Monthly dergisinde yayımlanan makalesinde, elektronik hesap makinelerinde bulunan matematiksel ve mantıksal komutların giderek daha önemli hale geldiğini yazmaktadır. Makalede, kablolar, transistörler, teypler vs donanım olarak nitelendirilirken yordamlar ve derleyiciler yazılım olarak nitelendirilmektedir. 1968 yılında IBM’in donanım ve yazılım bölümlerini ikiye ayırması, yazılım sektörünün önünü açar.

Yazılım, bilgisayar donanımını, donanımın içerdiği elektrik devreleri komuta eder. Kullanıcının kodu görmemesine karşın kodun etkileri son derece görünür ve somuttur. Yazılımın bir canlı olmadığı açıktır. Ama Thrift ve French (2002) yazılımın suni olarak da değerlendirilemeyeceğini iddia eder. Yazılım, ikisinin arasında bir yerdedir. Yazılım, veri toplamakta, enformasyonu işlemekte, durumları değerlendirmekte, kararlar verebilmekte ve en önemlisi de bunları insan müdahalesi olmadan özerk olarak yapabilmektedir. Mackenzie’ye (2006) göre yazılım kendini çalıştırdığı zaman ikincil bir eylemliliğe sahiptir. Çalışması her zaman görünür ya da açık seçik değildir; kimi zaman oldukça karmaşık çıktılar üretmesine karşın ancak hatalı işlem yaptığında ya da çalışmadığında varlığından haberdar olunmaktadır.

Çoğu insan yazılımı, kendisiyle bir şeyler yaptıkları bir araç olarak görmektedir. Yazılım mühendisliği, bu aracın nasıl daha iyi geliştirilebileceği üzerine çalışırken sosyal bilimciler de bu aracın topluma etkilerini tartışmaktadır. Her ikisinin de yararı vardır. Ama toplumsal etkilerine bakarak yazılımın ne olduğunu anlamamız olanaklı değildir. İşte bu olanaksızlıktan yola çıkan Yazılım Çalışmaları disiplini, yazılımın kendisine odaklanmaktadır.

Yazılım Çalışmaları

Kitchin ve Dodge (2011), yazılım çalışmaları ile bilişim teknolojilerinin topluma etkileri üzerine yapılan çalışmalar arasındaki farklılığı açıklarken bunu hastalıkların epidemiolojisine çalışmakla hastalıkların dünyadaki etkisine çalışmak arasındaki farka benzetir. Hastalıkların dünyadaki etkisini araştırırken çok şey öğrenilebilir. Ama hastalığın etiolojisini (nedeni, kökeni, evrimi) bilmeden hastalığın topluma etkisi hakkındaki bilgilerimiz de eksik olacaktır.

Yazılım çalışmalarına ilk kez Lev Manovich’in The Language of New Media adlı kitabında değinilmiştir. Manovich (2001), yeni medyanın mantığının anlaşılabilmesi için yüzümüzü bilgisayar bilimine dönmemiz gerektiğini savunur. Manovich’e (2001) göre medya çalışmalarından yazılım çalışmalarına, medya teorisinden yazılım teorisine kayılması gerekmektedir. Yazılımın nasıl yazılıp geliştirildiği; yazılımın çalışması sonucu dünyada nasıl öznellikler, pratikler, etkileşimler, ve hareketlilikler yaratıldığı; yazılım endüstrisinin doğası; kodun farklı alanlardaki (iş, sağlık, eğitim, eğlence) sosyal, ekonomik, kültürel ve politik etkileri yazılım çalışmaları kapsamında araştırılması gereken konulardır. Bu bağlamda, yazılımın günümüz kültürünün oluşumuna etkisi kadar yazılımın geliştirilmesinde etkili olan kültürel, toplumsal ve ekonomik güçler de tartışılmalıdır.

Manovich (2001), yeni medyayı da bu doğrultuda tanımlar. Yeni medyaya atfedilen etkileşim ve programlanabilirliği, yeni toplumsal etkinlikleri, bireylerin duygu ve düşüncelerini paylaşabilme olanağının artmasını yeni medyayı var eden yazılımın beş temel özelliğiyle ilişkilendirir: Sayısal temsil, modülerlik, otomasyon, değişkenlik, kod çevrimi.

Sayısal temsil, yeni medya verisinin matematiksel olarak tanımlanabilirliğini ve verinin algoritmik olarak müdahaleye açık olduğunu belirtmektedir. Modülerlik, yeni medyanın çeşitli elemanlardan (piksel, poligon, katman, ses kanalı) oluşmasıdır. Böylece herhangi bir görüntüyü yeniden çekmeden görüntünün pikselleriyle oynamak mümkün olabilmektedir. Otomasyon, yukarıdaki iki özelliğin sağladığı olanaklarla, içerik üzerindeki işlemlerin otomatikleştirilebilmesidir. Örneğin, görüntülerin otomatik olarak düzenlenmesi, renk karşıtlıklarının (contrast) ayarlanması, gürültünün ayıklanması yazılımlarla otomatik olarak yapılabilmektedir. Değişkenlik ise aynı medyadan neredeyse sonsuz sayıda farklı medya üretilebilmesidir. Değişen gereksinimlere göre, ana medyaya zarar vermeden farklı medyalar türetilebilmektedir. Sonuncu özellik, kod çevrimi (transcoding), en kritik olanıdır. Kod çevrimi teknik anlamda, bilgisayardaki bir dosyayı bir biçimden diğerine dönüştürmeyi anlatır. Manovich (2001) ise kod çevrimiyle bir medyadaki anlam ve işlevin, başka medyalara aktarıldığını anlatmak istemektedir. Bilgisayarlardaki mantık ve iş yapma şekilleri farklı medyalara taşınmakta, oradaki iş yapma biçimlerini değiştirmekte, yeni bir kültür oluşturmaktadır.

Manovich’in (2001) kitabının dışında yazılım çalışmaları alanındaki başlıca çalışmalar şunlardır:

  • Behind the Blip (Fuller, 2003)
  • Protocol (Galloway, 2004)
  • Media Ecologies (Fuller, 2005)
  • Cutting Code (Mackenzie, 2006)
  • Software Studies: A Lexicon (Fuller, 2008)
  • Software Takes Command (Manovich, 2008)
  • My mother was a computer (Hayles, 2010)
  • Code/space: Software and everyday life (Kitchin ve Dodge, 2011)

Bu yazıda, Kitchin ve Dodge’un (2011) Kod/mekan (Code/space) kitabını, sonraki yazılarda da yazılım çalışmaları disiplininin diğer kitaplarını tanıtmak istiyorum.

Kod/mekan

Kitchin ve Dodge’un (2011) temel tezi, yazılımın mekanı ürettiği, toplumsal süreçleri ve ekonomik ilişkileri şekillendirdiğidir. Mekanın üretimi her geçen gün koda daha bağımlı hale gelmekte ve kod mekanın yeniden üretimi için tekrar yazılmaktadır. Bu bağlamda, kod/mekanlar ve kodlanmış mekanlar arasında bir ayrım yapmaktadırlar. Kodlanmış mekanlarda kod, yine mekanın oluşumuna etkide bulunmasına rağmen mekanın bir parçası değildir. Kod ve mekan karşılıklı olarak birbirlerini oluşturmazlar. Örneğin, bir dersin LibreOffice Impress ya da Microsoft PowerPoint ile anlatılmasının hem öğretmen hem de öğrenciler üzerinde (olumlu ya da olumsuz) etkisi olur. Sunum yapılan bilgisayarın arızalanması dersin daha verimli anlatılmasını engelleyebilir, öğretmen bazı konuları aktarmakta zorlanabilir. Ama bu dersin yapılmasını engellemez; sınıfın sınıflığı devam eder. Kod/mekanın varlığı ise koda bağımlıdır. Kodun çalışmaması durumunda mekan niteliğini kaybedecektir. Kitchin ve Dodge (2011), süpermarket ve havaalanı örneğini verir. Süpermarketteki yazılımlar çalışmazsa kasiyerin bir bakkal gibi çalışması, markette satılanların fiyatlarını bilmesi, meyveleri tartması o kadar kolay olmayacaktır. Çalışanlar bu duruma göre eğitilmemiştir. Havaalanındaki yazılımların arızalanması durumunda ise havaalanı işlevini yerine getirmekte zorlanacak ve bir kaos oluşacaktır. Bir diğer deyişle, kodlanmış mekanlarda yazılım kolaylaştırma, izleme ve iyileştirme aracıyken kod/mekanlarda kontrol ve düzenleme aracıdır.

Kitchin ve Dodge’un (2011) kod/mekanları tartışırken yaptığı yazılım sınıflandırması açıklayıcı ve öğreticidir. Önce, yazılım içermeyen nesneleri, yazılım dünyasına dahil edebilmek için bu nesnelerin nasıl benzersiz ve makinece okunur (machine readable) hale getirildiklerini ele alırlar. 1970’lerin sonlarından itibaren tüketim malları barkodlanmaktadır. Barkod bilgisi lazer ile taranmakta ve ürün eşleştirilmektedir. Kitchin ve Dodge (2011), barkodlu nesnelerin okunma sırasında pasif olduğunu belirtir. RFID (Radio Frequency ID ) etiketi taşıyan ürünlerde ise bilgi aktif olarak, radyo sinyalleri ile iletilir, etiketin lazer ile taranmasına gerek yoktur. RFID’nin yakın zamanda barkod teknolojisinin yerini alması beklenmektedir. Nesneler, kendileri herhangi bir yazılım içermeksizin dışsal olarak etiketlenerek ağa dahil olmaktadır. Ama günümüzde asıl belirleyiciliği olan yazılım nesneleridir.

Yazılım nesneleri iki gruba ayrılmaktadır: Çevresel olarak kodlanmış nesneler ve kodneler (codejects).

Çevresel kodlanmış nesneler de yazılım içerir. Yazılım nesneyi daha işlevsel hale getirir. Fakat içerdikleri yazılımın çalışmaması onların kullanımına engel değildir. Yalnızca daha verimli ve üretken kullanımları sınırlanmış olur. Örneğin bir fırındaki dijital saatin bozulması, fırının pişirme aracı olarak kullanımını engellemez.

Kodneler ise işlevleri doğrudan içerdikleri yazılıma bağlı olan nesnelerdir. Adından da anlaşılabileceği gibi kodun ve nesnenin bütünlüğünü gösterir. Kodneler, programlanabilirlik, etkileşim, hatırlama, önceki kullanımlara göre sonrakini tahmin etme ve ilişkisellik kapasitelerine göre üçe ayrılır: Sabit kodneler (hard codejects) , üniter kodneler (unitary codejects), logne (logjects).

Sabit kodneler, USB belleklerde olduğu gibi, bellenim (firmware) adı verilen, işlevselliği önceden belirlenmiş ve sabit bir yazılım içerirler.

Üniter kodneler belirli bir düzeyde programlanabilme ve etkileşim olanağına sahiptir. Üniter olarak adlandırılmalarının nedeni işlevsellikleri için gerekli olan her şeyi kendi yapılarında barındırmalarıdır. Üniter kodneler de ikiye ayrılır. Kapalı kodneler ve algısal kodneler. Kapalı kodneler, çevrelerinden bağımsız çalışırlar. DVD oynatıcılar ve dijital saatler bu tipte nesnelerdir. Arayüzleri son derece sınırlı bir etkileşime ve programlamaya (saat ayarlama, DVD içinden seçim yapma gibi) olanak vermektedir. Algısal kodneler ise dış dünyadaki değişimlere karşı duyarlıdırlar. Klima sistemindeki dijital termostatlar ya da ışık düzeyini ayarlayabilen dijital kameralarda olduğu gibi çevresel faktörler dikkate alınmaktadır.

Logneler, durum ve kullanım bilgilerini kaydetmeleriyle üniter kodnelerden ayrılmaktadır. Bir logne aşağıdaki özelliklere sahiptir:

  • Benzersiz olarak dizinlenebilir.
  • Çevresinden haberdardır ve işlevi bağlamındaki çevresel değişimlere yanıt verir.
  • Belirli bir düzeyde programlanabilir (ayarları değiştirilebilir.)
  • Belirli bir zaman ve mekandaki kullanımları ağdaki diğer bilgisayarlara iletebilir.

Ağa bağlı kodneler, makineden makineye, makineden insana, insandan makineye haberleşebilmektedir. Bir kargo aracı konumunu belirli aralıklarla izleme istasyonuna iletir (makineden makineye), trafik enformasyon sistemi sürücüyü rotasındaki kazalar hakkında uyarabilir (makineden insana), arabanın kapısı uzaktan kumanda (insandan makineye) ile açılabilir.

Bu sınıflandırmanın yanında Kitchin ve Dodge (2011), Greenfield’in (2010) ortaya attığı everyware terimini değerlendirir. Everyware ile bilgisayarların klasik kullanım alanlarının genişletilerek gündelik hayatın temel bileşenleri haline gelmeleri anlatılmaktadır. Everyware ile,

  • Yazılımın işlevselliği mekana ve nesnelere gömülmektedir
  • Algılayıcılar belirli tip etkinlikleri algılayıp kaydetmektedirler
  • Etiketler, aktörleri tanımlamaktadır
  • İnsanlar sistemlere tepki vermemekte, onlarla etkileşim halinde olmaktadır.
  • Yazılım durumları modellemektedir

Günümüzde everyware beş biçimde karşımıza çıkmaktadır: her tarafa yayılan berim (pervasive computing), duyarlı berim (sentient computing), somut berim (tangible computing), aynı zamanda her yerde olan berim (ubiquous computing), giyilebilir berim (wearable computing).

Her tarafa yayılan berim, gündelik hayatı ve etkinlikleri, gündelik hayattaki nesnelere çeşitli algılayıcılar ve kısmen karar verebilen teknolojiler ekleyerek değiştirip dönüştürmektedir. Artık yalnızca fare ve klavye ile kullanılan bilgisayarlar yoktur. Duyarlı berimde ise bilgisayar kişiyi algılar ve buna göre hareket eder. Örneğin kişiyi algılayınca kilitli kapıyı açar, adres defterini gösterir, ağ kullanımlarını kişiselleştirir. Somut berim, insan ve bilgisayar arasındaki etkileşimi daha doğal hale getirmeye çalışmaktadır. Bir bilgisayarı fare ve klavye ile kontrol etmek her zaman olanaklı olmayabilir. Bunun yerine ses ve jest tanıma teknolojileri kullanılabilmektedir. Aynı zamanda her yerde olan berim, her tarafa yayılan berime benzemesine karşın burada algılayıcı olan çevreden değil kişiyle beraber hareket eden berimsel (computational) güçten söz edilmektedir. Dolayısıyla, her tarafa yayılan berimde her şey berimsel güçle donatılmak istenirken aynı zamanda her yerde olan berimde bu gücün her yere taşınması hedeflenmektedir. Giyilebilir berimde ise yazılım belirli kodnelerden giysilere ve aksesuarlara kaymaktadır. Ülkeler, everyware’in farklı türlerine yoğunlaşmaktadırlar. Kitchin ve Dodge (2011), Japonya’da eğilimin aynı zamanda her yerde olan berim, Kuzey Amerika’da ise her tarafa yayılan berim yönünde olduğunu belirtmektedir.

Kitchin ve Dodge’in (2011) yazılım çalışmalarına en büyük katkısı çoğu zaman ihmal edilen mekanın önemine yaptıkları vurgudur. Yazılım, içinde bulunduğu toplumun, mekanın ve zamanın bir parçasıdır. Onlarla etkileşim içinde etkin olur ve gelişir. Yazılım hem bir ürün hem de bir süreçtir; özyineli (recursive) bir süreç. Yazılımı geliştirenler, kodlarla mekanın temsilini yaratmakta; bu temsili mekan, gerçek dünyadaki ilişkileri düzenlemeye girişmekte; bu girişimin sonucunda da mekanın yazılımla yeni temsili geliştirilmektedir. Dolayısıyla her yazılım eksiktir. Tamamlandığı anda değişen mekan, değişen toplumsal ilişkiler yeni gereksinimler yaratır.

Kitchin ve Dodge (2011) kod/alan tanımlamasının teknolojik determinizm olmadığını savunmaktadır. Kod ve alan arasında tek yönlü bir belirlemenin olmadığını, kodun ve mekanın karşılıklı olarak birbirlerini oluşturduklarını vurgularlar. Ayrıca kod/mekanın doğasının ve dönüşümünün olumsal bir süreç olduğunu belirtirler. Yere, zamana ve bağlama (kültürel, politik, ekonomik ilişkilere ve durumlara) göre farklılaşabilmektedir.

Bunun yanında, Kitchin ve Dodge’un (2011) yazılımın hegemonyası hakkında yazdıkları da son derece ilgi çekicidir. Yazılım gündelik hayatın her alanına yayılmakta ve yoğunlaşmakta ama çok az sorgulanmaktadır. Neden? Sorgusuz sualsiz kabullenmenin başlıca nedeni insanların, güvenlik ve refah, terörizmle savaş, sağlık, refah vb için bu sistemlerin gerekli olduğu konusunda ikna edilmiş olmalarıdır. Daha öncekilerin kimin için ne ifade ettiğini sorgulamadan n. sanayi devrimlerini selamlamaktadırlar. İkincisi, yazılımların evrimsel gelişimlerinin de etkisiyle yeniliklerin hep öncekinin bir devamı olarak görülmesidir. Örneğin, yakın zamanda kullanıcı adı ve şifrelerin yerini biyometrik temelli güvenlik sistemleri alacak ve bu da doğal bir durum olarak kabullenilecektir. Üçüncüsü, yeni sistemlerin kaçınılmaz olarak gösterilmesi ve doğallaştırılmasıdır. Dördüncüsü, çoğu yazılımın doğrudan insanlara hissettirilmeden ve onları hayatına doğrudan bir zorluk katmadan çalışmasıdır. Arka planda büyük veri üzerinde düzenleyici ve ayrıştırıcı algoritmalar çalışır; ama bunun gündelik hayata hemen fark edilebilir olumsuz etkisi olmamaktadır. En önemlisi de insanların ayrımcılığa uğrayacakları ya da kötü muameleye maruz kalacakları endişesiyle itiraz etmekten kaçınmalarıdır.

***

Kişisel verilerimizin çalınmasına kızmak, sorumluları kınamak ve olabilecekler konusunda endişelenmek hakkımızdır. TC kimlik numarası bilgileri ile yapılabilecek sahtecilikler korkutucu. Ancak TC kimlik numaralarının yaşadığımız mekanların kritik bir yazılımsal bileşeni olduğunu ve yalnız dolandırıcıların değil “yasal” olarak birçok yerde saklanıp rızamız olmadan paylaşıldığını da unutmamak gerekiyor. Büyük olasılıkla bu skandalın ardından hükümet kimlik bilgilerinin paylaşımı konusunda kısıtlamalar getirecek ve bilişim profesyonelleri veri güvenliği konusunu teknolojik çözümler kapsamında tartışacaklar. Ama yazılım deryasında, “derya içre olup deryayı bilmeyen balık” gibiyiz. Yeni teknolojik çözümlerle yazılım deryasına daha çok gömüleceğiz…

Kaynaklar

Fuller, M. (2003). Behind the blip: Essays on the culture of software. New York: Autonomedia.

Fuller, M. (2005). Media ecologies: Materialist energies in art and technoculture. MIT Press.

Galloway, A. R. (2004). Protocol: How control exists after decentralization. MIT press.

Hayles, N. K. (2010). My mother was a computer: Digital subjects and literary texts. University of Chicago Press.

Greenfield, A. (2010). Everyware: The dawning age of ubiquitous computing. New Riders.

Kitchin, R., Dodge, M. (2011). Code/space: Software and everyday life. Mit Press.

Mackenzie, A. (2006). Cutting code: Software and sociality. New York: Peter Lang.

Manovich, L. (2001). The language of new media. MIT press.

Manovich , L. (2008). Software takes command. http://black2.fri.uni-lj.si/humbug/files/doktorat-vaupotic/zotero/storage/D22GEWS3/manovich_softbook_11_20_2008.pdf, son erişim 20 Nisan 2016.

Thrift, N., S. French. (2002). The automatic production of space. Transactions of the Institute of British Geographers 27 (3): 309–335.

20 Eylül 2016

Posted In: kod, mekan, Özgür yazılım, yazılım, Yazılım Çalışmaları

Okullarda Kodlama Dersi – 2

Geçen yazıda çocuklara yönelik kodlama eğitimini tartışmış ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın kodlama dersinin ortaokul ve lise müfredatına alınması için yapacağı çalışmaları desteklediğimi belirtmiştim. Desteğimi de üç maddeyle açıklamıştım: Berimsel (computational) okuryazarlığın (literacy) yaygınlaşıyor olması, günümüzde toplumsal düzenlemelerin giderek artan biçimde kodla yapılması (“Kod kanundur”) ve programcılığın eğlenceli olması. Bu yazıda da aynı konuya devam etmek istiyorum. Ama önce kodlama ile programlama arasındaki farka açıklık getirmek gerekiyor. Kodlama, analiz, tasarım, test gibi yazılım geliştirmenin aşamalarından biridir. Programlama ise daha geniş anlamda kullanılmaktadır. Kodlamanın yanında diğer aşamaları da içerebilmektedir. Kodlama eğitimi ile ilgili yazılarda (bu yazıda da) aslında çoğu zaman programlamadan söz edilmektedir. Bakanlığın hedefleri ve planladığı kodlama eğitiminin kapsamı hakkında bilgim yok fakat başta İngiltere olmak üzere birçok ülkedeki müfredat değişikliğinde hedeflenen öğrencilerin belirli bir programlama diline özgü komutları alt alta sıralamayı öğrenmesi değildir. Eğer Türkiye’deki eğitim müfredatı bir ya da birkaç programlama dilinin öğretimi ile sınırlandırılırsa sonuç pek parlak olmayacaktır. Yurt dışındaki örneklerde öğrencilere belirli bir aracın (örneğin programlama dilini) kullanımının öğretilmesi değil, berimsel okuryazarlık (DiSessa, 2001) ya da berimsel düşünme (Wing, 2006) denilen yetinin kazandırılması hedeflenmektedir.

DiSessa (2001), kod eğitimi furyası başlamadan önce Hal Abelson ile beraber Boxer Programlama Ortamı’nı geliştirmiş ve öğrencilerin Boxer ile etkileşimini izlemiştir. DiSessa (2001), berimsel okuryazarlığın yeni bir bilme ve ifade biçimi sağlayacağını düşünmektedir. Wing (2006) ise berimsel düşünmenin basitçe programlama öğrenmenin ötesinde bir anlam taşıdığını ve çoklu soyutlama düzeyinde düşünmeyi gerektirdiğini belirtmektedir. Berimsel düşünme sürecinde problem ve çözümü, makine ya da insan tarafından gerçekleştirilebilecek biçimde ifade edilmektedir. Dolayısıyla herhangi bir teknolojiden bağımsızdır. Wing’e göre (2006) berimsel düşünce,

  • Programlama değil, kavramsallaştırmadır.
  • Modern toplumda edinilmesi gereken bir yetenektir.
  • İnsanların bilgisayar gibi düşünmesi değildir.
  • Matematik ve mühendislik düşüncesini tamamlar ve birleştirir.
  • Aletlerle değil, fikirlerle ilgilidir.
  • Her yerde, herkes içindir.

Ancak şimdiye kadar yazdıklarım berimsel okuryazarlığın yalnızca görünen yüzüdür ve apolitiktir. DiSessa on beş yıl önce yayımlanan kitabında berimsel okuryazarlığı bir eğitimci gözüyle incelemektedir; öngörüleri son derece değerlidir. Kitabında, hem teknoloji uzmanlarını hem de eğitim bilimcileri ikna etmeye çalışmaktadır. Şimdi ise farklı aktörler sahnededir. Örneğin İngiltere’deki müfredat değişikliği yalnızca eğitimcilerin düşünüp taşınarak önerdiği ya da bir bakanın emriyle gerçekleşen bir reform değildir. Müfredat değişikliği, farklı aktörlerin çabasıyla gelişen olumsal bir süreçtir. Çocuklara bilgisayar programlamanın öğretilmesi ilk kez 2010’da eğitimcilerden, bilgisayar bilimcilerinden ve bilgisayarla ilgi kitle örgütlerinden oluşan dar bir toplulukta tartışılmaya başlamıştır. Daha sonra farklı kesimlerin (sivil toplum örgütleri, özel sektör ve kamu kuruluşları) katılımıyla küçük kampanyalardan köklü eğitim reformuna doğru bir süreç gelişmiştir. Bu sürecin gelişiminde özellikle iki örgüt, Nesta (National Endowment for Science, Technology and the Arts) ve Nominet Trust hükümet, sivil toplum ve özel sektör arasında bir ağ oluşturarak ve farklı kesimlerin kodlama eğitimi hakkındaki farklı görüşlerini uzlaştırarak belirleyici bir rol üstlenmiştir.

NESTA 1998 yılında İşçi Partisi Hükümeti tarafından bir vakıf olarak kurulmuştur. NESTA’nın temel amacı İngiltere’nin inovasyon kapasitesini artırmaktır. 2010 yılında hükümet, NESTA’nın yararlı işler yapıyor olmasına karşın kamu kuruluşu olarak faaliyet göstermesine gerek olmadığını ve etkinliklerinin gönüllü bir kuruluşa daha uygun olduğunu belirten bir değerlendirme yapar. Bunun sonucunda 2012 yılında NESTA bağımsız bir kuruluş olur ve adı Nesta olarak değiştirilir. Nesta çeşitli yardım kuruluşlarıyla, özel sektörle ve hükümetle ortak çalışmalar yapmaktadır. Nesta’nın farklı çalışma alanları vardır: kamu hizmetlerine vatandaş katılımı, hükümet inovasyonu, sağlık ve yaşlanma, dijital sanat ve medya, dijital eğitim, sosyal etki fonları vb. Nominet Trust ise İngiltere’de .uk uzantılı alan adlarının kaydını yapan Nominet şirketi tarafından 2008 yılında kurulmuştur. Nominet Trust da Nesta gibi toplumsal sorunlara yönelik teknolojik çözümler geliştirmeyi hedeflemektedir. Williamson (2015), bu iki kuruluşun ne resmi ne de ticari aktörler olduğunu, ama iki kesim arasındaki ilişkiyi sağladıklarını belirtmektedir. Kodlamayı öğrenme kampanyalarının oluşumu buna güzel bir örnektir.

Okullarda bilgisayar kullanma eğitiminin yerini bilgisayar bilimine bırakması gerektiği önerisi ilk kez 2010 yılında Computing at School (bilgisayar öğretmenlerine yönelik, Microsoft, Google ve British Computing Society tarafından maddi olarak desteklenen bir dernek) tarafından gündeme getirilmiştir. Konunun politik olarak önem kazanması ise ancak Nesta’nın 2011’de yayımlanan Next Gen (http://www.nesta.org.uk/sites/default/files/next_gen_wv.pdf) adlı raporundan sonra gerçekleşmiştir. Next Gen de okul müfredatının yenilenmesini talep etmektedir. Ama bu talep doğrudan eğitimle ilgili değildir. Rapor, Muhafazakar Parti Hükümeti’nin Kültür, İletişim ve Yaratıcı Endüstriler Bakanı Ed Vaizey’in talebi doğrultusunda Ian Livingstone ve Alex Hope tarafından hazırlanmıştır. Raporun yazarları, İngiltere’nin ekonomik olarak değerli ve yenilikçi sektörleri olan video oyunu ve görsel efekt endüstrilerinin önemli isimlerindendir. Raporda ilgili sektörlerdeki yetenek açığı tartışılmakta ve bunu kapatmak için bir müfredat değişikliği önerilmektedir. Google’ın CEO’su Eric Schmidt 2011 yılında Edinburgh Televizyon Festivali’nde yaptığı konuşmada konuyu tekrar gündeme getirene dek raporun fazla bir etkisi olmaz. Raporun yazarlarından Livingstone’un da belirttiği gibi Schmidt’in konuşması rapordaki müfredat değişikliğine siyasi desteği artırmıştır. Bundan kısa bir zaman sonra Royal Society yönetiminde ve Microsoft, Google ve üniversitelerin bilgisayar bilimi bölümlerinin katkılarıyla hazırlanan Shutdown or Restart (https://royalsociety.org/~/media/education/computing-in-schools/2012-01-12-computing-in-schools.pdf) başlıklı raporda da müfredat değişikliği önerisi tekrarlanır. Bu raporun ardından The Observer gazetesi yazarlarından John Naughton da konuyu destekler yazılar yazmaya başlar. Daha sonra oluşturulan, Nesta, BCS, Google, Microsoft, Computing at School ve Raspberry Pi’den oluşan “Next Gen Skills” adlı koalisyon Eğitim Bakanlığı’nı müfredat değişikliği konusunda ikna etmeyi başarır (age).

Bu gelişmeler (raporlar, konuşmalar ve oluşturulan koalisyonlar) üst düzeyde gerçekleşmektedir. Kodlama eğitiminin kamudaki görünürlüğü ise Code Club (https://www.codeclub.org.uk/) adlı gönüllü girişimle artar. Code Club, programcıların ilkokul öğrencilerine programlamanın temellerini öğrettikleri okul sonrası bir etkinlik olarak ortaya çıkmıştır. 2012 yılında kurulan Code Club, kısa sürede tüm ülkeye yayılır. Şu anda İngiltere’de 4000’den fazla Code Club ve bundan faydalanan 50000’den fazla öğrenci vardır. Code Club, Nesta ve Nominet Trust tarafından örgütlenmekte ve Digital Makers fonundan faydalanmaktadır. Code Club, Microsoft, Google, ARM, Samsung, Mozilla ve TalkTalk gibi şirketlerin yanı sıra hükümet tarafından da desteklenmektedir.

Code Club, Next Gen raporu sonrasında ortaya çıkan, bir orkestra gibi hareket eden ve gençleri kodlama öğrenmeye teşvik eden ağlardan sadece biridir. 2013 yılının Mayıs ayında Nesta kamu inovasyonu laboratuvarında, Nominet Trust ve Mozilla ortaklığında Make Things Do Stuff adlı kampanya başlatılır. Kampanyanın hedefi çocukların dijital teknolojileri yaparak, etkileşimle öğrenmelerini sağlamaktır. Yine ülke çapında bir örgütlenme söz konusudur. Kampanya büyük şirketler (Facebook, Microsoft, O2, Mozilla ve Virgin Media), gönüllü girişimler (Codecademy, Code Club, Raspberry Pi, Technology Will Save Us, Coding for Kids and Decoded vb) ve hükümet kuruluşları tarafından desteklenmektedir.

Kısacası, reformu baştan sona planlayan bir hükümet değil, ikna edilen bir hükümet vardır. Hükümet okul dışındaki bu uygulamaları yeni müfredatla okullarda daha sistematik hale getirmektedir. Bilgisayar uzmanları, girişimciler, yatırımcılar, gazeteciler, lobi grupları, politikacılar ve uluslararası şirketler Nesta ve Nominet Trust etrafında bir araya gelmiş, bu aktörlerin katkısı ve etkileşimiyle bir eğitim müfredatı oluşmuştur. Fakat karşımızda hiç de tarafsız olmayan bir eğitim müfredatı vardır. Oluşumunda payı olan aktörlerin değerlerini ve çıkarlarını içermektedir.

Kamusal Sorunları Çözmek İçin Kodlamayı Öğrenmek

Yazı,

Bilgiyi, konuşmanın yaptığından farklı biçimde düzenler ve depolar; sonuç olarak, dilin farklı bir biçimidir (Crowley ve Heyer, s. 99).

Yazı sonrası, hatırlama gereksiniminin azalması insan zihninin edinebildiği bilginin de artmasını sağlamış ve yazıyla bilenin bilgiden ayrılması “soyutlamayı, sistemleştirmeyi ve bilimsel düşüncenin nesnelliğini teşvik etmiştir” (age, s. 100).

Berimsel okuryazarlık, bunu daha ileriye taşıma iddiasındadır. Wing (2006) berimsel düşüncenin insanın soyutlama gücünü artırmasının yanında ona düşüncesini otomatikleştirme olanağını verdiğini iddia etmektedir. Bir kelimeyi sözlükten ararken ya da markette hangi kasada kuyruğa girmek gerektiğini düşünürken farkında olmadan berimsel düşünceye başvurulmaktadır. Berimsel okuryazarlık, bunu daha sistematik hale getirecektir. Olumlu ya da olumsuz olarak nitelendiremem ama berimsel okuryazarlıkla dünya farklı biçimde okunabilecektir.

Kodlama (yazma) program komutlarının alt alta sıralandığı mekanik bir iş değildir. Dünyanın nasıl çalıştığını berimsel olarak okuyup anlamayı ve insanın onunla etkileşimini biçimlendirebilmek için modellemeyi içerir. Dünya hesaplanabilir bir olgu olarak algılanır ve kodla algılanan bu dünya yeniden yaratılır. Programcılar işlerinin doğası gereği var olan ilişkileri ve iş süreçlerini modelleyip sayısallaştırırken bunları yeniden düzenler ve kurarlar; aksayan bir yer varsa ona yönelik çözümler geliştirirler. Bunu da gayet olağan ve işlerinin bir parçası olarak görürler.

Fakat bu pratiklerden beslenen, özellikle Silikon Vadisi’nin öncülüğünü yaptığı (http://www.nytimes.com/2013/03/03/opinion/sunday/the-perils-of-perfection.html) iki büyük tehlike vardır. Birincisi, toplumsal sorunları kültürel, ekonomik ve politik bağlamlarından kopartarak berimsel terimlerle çözümleme eğilimidir. İkincisi de bunun sonucu olarak doğru kod ve algoritmalarla karmaşık toplumsal problemlerin çözülebileceği inancıdır. İngiltere’de bu inanç neoliberal politikalarla eklemlenmekte ve devletin görev ve sorumluluklarını gönüllü kişi ve kuruluşlara devretmenin aracı haline gelmektedir. Örneğin, Nominet Trust ve Nesta toplumsal sorunlara yönelik teknolojik çözümler geliştirme gibi bir hedefleri olduğunu açıkça beyan etmektedir. Hatta Nesta tarafından hazırlanan ve kamu hizmetlerinin geleceğinin tartışıldığı People Helping People adlı raporun giriş bölümünde İngiltere’nin refah devleti deneyimi öncesinde kamu hizmetlerinin gönüllülerce yerine getirildiği ve bunun köklü bir gelenek olduğu yazılmaktadır (http://www.nesta.org.uk/sites/default/files/people_helping_people_the_future_of_public_services_wv.pdf). Nesta’nın kodlama öğrenimine bakışı da bu yöndedir. Programcılar hackathon (https://tr.wikipedia.org/wiki/Hackathon) etkinlikleriyle bir araya getirilmekte ve kamudaki sorunlara dijital çözümler bulmaları istenmektedir (https://nationalhackthegovernment.wordpress.com/). Öğrenciler berimsel yeteneklerle donatılırken de beklenti bu yeteneklerini kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve toplumsal sorunların çözümü için kullanabilmeleridir. Ne kadar başarılı olabileceğini ve ne gibi sonuçlar doğurabileceğini bilemem, ama kodlama öğrenimi İngiltere’de neoliberal politikalar için bir kaldıraç görevi üstlenmektedir.

Geleceğin Mesleği: Programcılık?

Williamson (2015), kodlama öğrenimi hakkında yazılmış bir çok makale ve raporda, kodlama öğrenecek çocuklar geleceğin iş gücü olarak görüldüğünün altını çizmektedir (bkz. http://www.nesta.org.uk/publications/next-gen, https://royalsociety.org/topics-policy/projects/computing-in-schools/report/, http://www.ednfoundation.org/wp-content/uploads/TechnologyEducation_systemview.pdf, http://www.ukdigitalskills.com/). Bu çalışmalarda kodlama, ileriye yönelik, talep edilen ve nitelikli meslek olarak ele alınmakta ve çocukların piyasanın gereksinimlerine yanıt verebilecek yeteneklerle donatılması istenmektedir. Williamson (2015), bu söylemin dijital dünyadaki kırılganlığı, karmaşıklığı ve birçok kodlama işinin sıradanlığını gizlediğini vurgulamaktadır. Dışarıdan bir motivasyon olmadan programcılıkla uğraşıldığında programlama eğlencelidir; bulmaca çözmek ya da satranç oynamak gibidir. Ama söz konusu profesyonel olarak programcılık olunca iş hayatı rutin ve sıkıcı işlerle, fazla mesailerle doludur. Bunun yanında, öğrencilerin edinmesi istenen yetenekler (teknolojik yeniliklere kısa sürede uyum sağlayabilme ve esneklik gibi) piyasanın çalışanlardan beklentisidir.

Eğitim reformuna ya da kampanyalara destek veren bir çok programcı ve aktivistin geleceğin iş gücünü yetiştirmek gibi bir hedefi yoktur. Çoğu benimkilere benzer gerekçelerle kampanyaları desteklemekte ve gönüllü katkıda bulunmaktadır. Bir diğer deyişle, farklı hedefleri olanların desteklediği bir oluşum vardır. Fakat kimi zaman değerler ve çıkarlar çatışabilmektedir. Code Club’ın kurucularından Linda Sandvik’in başına gelenler buna iyi örnektir. Sandvik, Code Club’ın sponsorlarından Google’ın kitlesel gözetim pratiklerini eleştirdiğinde Code Club yönetim kurulu Sandvik’e ültimatom vermiştir: Ya sponsorlar hakkında olumsuz şeyler söyleme ya da Code Club yönetiminden ayrıl. Sandvik, ikincisini tercih etmiştir (https://gist.github.com/drtortoise/5dc254c614d6b6a19116).

Ayrıca programcılığın bir meslek olarak gelecekte daha önemli olacağı ve çocukların küçük yaştan itibaren bunun için gerekli yetenekleri edineceği iddiası ne kadar gerçekçidir? Programlama dillerinin insan diline yaklaşması ve kolaylaşması programcılığı gereksizleştirmemiş, aksine yaygınlaştırmıştır. Yakın zamanda da programcılığın tamamen ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Fakat bilgisayar bilimindeki gelişmeler programcılık bilgisi isteyen bazı işleri otomatikleştirebilir ve sektördeki programcı açığı beklenenden çok daha az olabilir. “Bilgisayarların algılayıcı verisi ya da veritabanları gibi veri türlerine dayalı öğrenimini olanaklı kılan algoritmaların tasarım ve geliştirme süreçlerini konu edinen bir bilim dalı” olan makine öğrenimi (machine learning) ile programcılık da dahil olmak üzere birçok mesleğin otomasyonu söz konusudur. Kodlama eğitimi kampanyaları çoğu zaman bu olasılığı göz ardı etmektedir (Frey ve Osborne, 2013).

Şirketler İçin Yeni İş Alanları

Makine öğrenimindeki gelişmeler ve gelecekte piyasanın ihtiyaç duyacağı iş gücünün niteliği ve niceliği hakkında sponsor şirketlerin elinde çok daha kapsamlı veriler vardır. Geleceğe dair daha ayrıntılı öngörüler yapabilirler. Bu verilerin ve buna dayalı öngörülerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmasak da kodlama eğitiminin şirketler için şu an yeni bir pazar yarattığı ortadadır. ABD’deki Hour of Code kampanyasının kurucuları arasında Silikon Vadisi’nin melek yatırımcılarından Partovi twins de vardır ve kampanya üç büyük şirket (Google, Microsoft ve Facebook) tarafından desteklenmektedir. Bu kampanyanın İngiltere’deki kuzeni Year of Code da uluslararası bir girişim sermayesi firması olan Index Ventures tarafından desteklenmektedir. Index Ventures, insan hayatının ve ekonominin her yönünün teknoloji ve girişimci ruhu ile dönüştürülebileceğini savunmaktadır. Daha ilginci Year of Code’un arkasındaki 23 kişi incelendiğinde bunlardan sadece üçünün gerçekte teknolojiyle ilgili, diğerlerinin sermayedar ya da halkla ilişkiler yüzü olmasıdır (https://tommorris.org/posts/8776). Year of Code’un arkasındaki en önemli isimlerden biri kısa bir süre öncesine kadar Index Ventures ekibinde yer alan girişimcilerden biri olan Saul Klein’dır. Ne tesadüftür ki Klein’ın kuzeni Alex, çocuklara kendi bilgisayarlarını yapmalarına ve kodlama öğrenmelerine yardımcı olan takımlar (kit) üreten Kano (http://us.kano.me/) şirketinin kurucularındandır.

John Naughton’a (http://www.theguardian.com/technology/2014/feb/15/year-of-code-needs-reboot-teachers) göre girişim sermayesinin yoğun ilgisinin iki açıklaması olabilir. Birincisi, safça olan, girişimciler Year Of Code’a hayırsever duygularla yaklaşmaktadır. Fakat başarısız halka ilişkiler nedeniyle kampanya fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Kampanyanın sözcüsü Lottie Dexter’ın kodlama bilmediğini itiraf etmesi kampanyanın inandırıcılığını sarsmıştır (http://www.theregister.co.uk/2014/02/11/coding_in_schools_madness/). İkincisi, şirketler müfredat değişikliğinin ve Raspberry Pi Vakfı tarafından okullarda bilgisayar bilimini öğretmek amacıyla geliştirilmiş, kredi kartı büyüklüğünde tek kartlı bir bilgisayar olan Raspberry Pi’nin başarısını fark etmişlerdir ve kendilerine yeni ticari fırsatlar yaratmak istemektedirler. Hayırseverlik inandırıcı olmasa da bir beceriksizlik vardır. Ama daha önemlisi müfredat değişikliğinin arkasında büyük bir pazar fırsatı vardır.

***

Giroux’un (1998) Gramsci’den alıntıladığı sözler berimsel okuryazarlık için de geçerlidir:

Gramsci’ye göre okuma-yazma iki yanı da keskin bir kılıçtı; bireysel ve toplumsal güçlenme amacıyla kullanılabileceği gibi, baskı ve egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesi için de kullanılabilirdi. Gramsci, bir mücadele alanı olarak eleştirel okuma-yazma için, hem ideolojik bir yapı, hem de toplumsal bir hareket olarak, uğruna savaşım verilmesi gerektiğine inanıyordu (s. 34).

Bu mücadeleye de berimsel okuryazarlığın politik bağlamını dikkate alarak başlamak gerekiyor. Kodlama eğitimiyle liberal politikaları güçlendirmek, sömürüyü artırmak ve geleceğin işçilerini yetiştirmek istenmektedir. Uluslararası tekellerin, girişim sermayesi şirketlerinin ve liberallerin ilgisi boşuna değildir. Ama internetteki geçmiş mücadeleler bunun karşıtının da yaratılabileceğini, sistemde çatlaklar oluşturulabileceğini göstermektedir.

Kaynaklar

Crowley, D., Heyer, P. (2011). İletişim Tarihi, teknoloji-Kültür-toplum, çev. Berkay Ersöz, Siyasal Kitabevi, Ankara.

DiSessa, A. A. (2001). Changing minds: Computers, learning, and literacy. Mit Press.

Fischer, G. (2005). Computational literacy and fluency: being independent of high-tech scribes. Strukturieren-Modellieren-Kommunizieren. Leitbild mathematischer und informatischer Aktivitäten, Franzbecker, Hildesheim, 217-230.

Frey, C. B., Osborne, M. A. (2013). The future of employment: how susceptible are jobs to computerisation. http://www.oxfordmartin.ox.ac.uk/downloads/academic/The_Future_of_Employment.pdf, son erişim 21/03/2016.

Giroux, H. A. (1998). Okuma-yazma ve siyasal güçlenme eğitbilimi. içinde (der.) Paulo Freire ve Donaldo Macedo, Okuryazarlık: Sözcükleri ve Dünyayı Okuma, çev. Serap Ayhan, Ankara, İmge Yayınevi, 33-71.

Williamson, B. (2015). Political computational thinking: policy networks, digital governance and ‘learning to code’. Critical Policy Studies, 1-20.

Wing, J. M. (2006). Computational thinking. Communications of the ACM, 49(3), 33-35.

24 Mayıs 2016

Posted In: berimsel okuryazarlık, Bilgisayar Bilimi, Emek, google, kodlama, neo-liberalizm, Özgür yazılım

Okullarda Kodlama Dersi – 1

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın resmi Twitter hesabından yapılan paylaşımda kodlama dersinin ortaokul ve lise müfredatına alınması için Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte çalışılacağı duyuruldu:

Kodlama Dersi Geliyor

Kodlama Dersi Geliyor

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Twitter sayfası “üreten bir ülke olmak”, “bilişim vadisi kurmak”, “dünyaya yeni teknolojiler sunmak” gibi güzel mesajlarla dolu. Fakat,

…dar anlamda bilim ve teknoloji politikası, kısaca ilk ortaya atıldığı zamanki terimiyle bilim politikası, her türlü bilimsel, teknolojik ve yenilikçi [innovative] faaliyetlerin toplumsal bir amaç ya da amaçlar doğrultusunda yönlendirilmesi ve denetlenmesi için farklı düzeylerde politikalar tasarlanıp uygulanmasıdır. Firma düzeyindeki bir şirket stratejisi [corporate strategy] içinde yenilik çalışmaları ve buna bağlı Ar-Ge hedeflerinin saptanmasından bir ülkenin ve hatta bir ülkeler topluluğunun bilim ve teknoloji politikasının oluşturulup uygulanmasına değin çok geniş bir yelpazede yer alan bu politikalar da, zorunlu olarak diğer politikalarla eklemlenmek durumundadır. Örneğin, eğitim politikası, iktisat politikası, vergi veya gümrük politikası, banka mevzuatı vb, yerine göre, her düzeydeki yenilik faaliyetlerini etkiler ve tüm politikalar belli bir mantık içerisinde birbirleriyle eklemlenmezse, dar anlamda ‘salt’ bir bilim ve teknoloji politikasının başarısı azalır. (Türkcan, 2009, s.205)

Bu bağlamda, kodlama dersinin müfredata eklenmesi ya da bir bilişim vadisi kurulması yönündeki çalışmalar tek başına yeterli olamayacaktır. En başta yıllardır yapboz tahtası haline getirilen eğitim sistemi, bilim ve teknolojideki hedeflerle uyumlu değildir. Biraz hafızamızı tazeleyelim. Yıllar önce de ülkemizdeki bilişim çalışanlarının yetersiz olduğundan yakınılıyordu. Sonra Türkiye’nin dört bir yanına, neredeyse her üniversiteye, yeterli öğretim üyesi ve altyapı olmadan bilgisayar mühendisliği bölümü açıldı. Böylece bir zamanlar “popüler meslekler arasındaki bilgisayar mühendisliği, akademik başarısı düşük öğrencilerin tercih ettiği bölümler”den biri oldu (http://www.aksam.com.tr/yazarlar/ismi-havali-ama-tercih-eden-yok/haber-305135). Bilgisayar mühendisi sayımız arttı ama bu artış bilişim alanında bir atılım yapmamıza değil, yedek iş gücü ordusuyla bilişim çalışanı ücretlerinin düşürülmesine neden oldu. Hukuk ve Tıp’a getirilen taban puanı uygulamasının diğer bölümler için de gerekli olduğunu söyleyen, “MEB’in eğitim fakültelerine, mimar ve mühendis odalarının da mühendislik fakültelerine daha nitelikli öğrenci alınması için yüksek taban puan baskısı yaratmasının, daha iyi öğretmen ve daha iyi mühendis yetiştirilmesi konusunda çok yararlı olacağı vurgusu yapan” YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın sözleri bilim ve teknoloji politikamızın bütünlükten yoksun olduğunun bir başka göstergesi. Başta bilgisayar mühendisliği olmak üzere, bu kadar mühendislik bölümünü kim, neden açtı?

Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı diğer ülkelerdeki girişimlerden etkilenmiş gibi görünüyor. Barack Obama örneğinde olduğu gibi hükümetler en üst düzeyde bu konuyla ilgileniyor, yapılan etkinliklere katılıyor (https://www.whitehouse.gov/blog/2014/12/10/president-obama-first-president-write-line-code). Başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, çocukları bilgisayar programlamayla erken yaşlarda tanıştırmak için yoğun çaba gösteriyor (http://www.euractiv.com/section/digital/infographic/infographic-coding-at-school-how-do-eu-countries-compare/). Avustralya ilkokul müfredatında tarih ve coğrafya dersleri yerini kodlamaya bıraktı (http://www.techtimes.com/articles/86669/20150921/australia-replaces-history-and-geography-with-coding-in-new-primary-school-curriculum.htm). Bu müfredat değişikliklerinde ülkelerin özgün ihtiyaçları belirleyici oluyor. Estonya’nın filizlenen teknoloji endüstrisi daha çok programcıya gereksinim duyduğundan programcılık öğretimine daha çok vurgu yapıyorlar; bazı okullarda programcılık eğitimi altı yaşında başlıyor. Danimarka ise büyük firmalarının çıkarları doğrultusunda kullanıcı arayüzü tasarımının ve dijital teknolojinin topluma etkisinin öğretilmesine ağırlık veriyor. Aarhaus Üniversitesi’nden Michael Caspersen, müfredatın sadece ileride bilgisayar bilimlerini tercih edeceklere değil, tüm öğrencilere faydalı olmasını istediklerini söylüyor (The Economist, 2014). Türkiye’nin nasıl bir eğitime ihtiyacı olduğunun tartışılıp tartışılmadığını bilmiyorum.

Farklı ülkelerdeki uygulamalar önemli dersler de içeriyor. Bir karar almadan önce bu örneklerin Türkiye’nin koşulları da dikkate alınarak incelenmesi gerekiyor. Yoksa yeni bir Fatih Projemiz olabilir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi ülkeler kısa süreli hedeflerle hareket etmiyorlar. 6 yaşındaki çocuğun okuyup çalışma hayatına katılması için önünde uzun yıllar var. Örneğin İngiltere, 2014 yılında kodlamayı ilk ve orta öğretim müfredatına dahil ederken en azından sonraki 10 yıl için ayrıntılı bir plan yapmış durumda. İngiltere’de kodlama öğretimi müfredat değişikliğinin sadece bir parçası; asıl değişim okullardaki bilişim teknolojileri kullanma eğitiminin yerini bilgisayar biliminin alması. Daha 2011 yılında Google’ın Başkanı Eric Schmidt, yazılımı kullanmayı öğreten ama onun nasıl yapıldığı hakkında bilgi vermeyen İngiliz eğitim sistemini eleştirmekteydi (The Economist, 2014). İngiltere Eğitim Bakanı Michael Gove da 2014 yılında yaptığı konuşmada bu eleştiriye hak vermektedir. Bilişim teknolojileri eğitiminin öğrencilere sadece bilgisayar okuryazarlığı verdiğine, derslerde tekrar tekrar kelime işlem programlarının nasıl çalıştığının anlatıldığına ve öğrencilerin kimi zaman modası geçmiş yazılımları öğrenmek zorunda kaldığına vurgu yapan Gove, bunu teleks göndermeyi ya da zepline binmeyi öğretmeye benzetiyordu. Gove, yeni eğitim müfredatıyla öğrencilere kodlamayı, var olan programları çalıştırmak yerine kendi programlarını geliştirmeyi öğreteceklerini söylüyordu (https://www.gov.uk/government/speeches/michael-gove-speaks-about-computing-and-education-technology). İngiltere’nin 2014 yılında uygulanmaya başlanan yeni eğitim müfredatı bu doğrultuda geliştirildi. Müfredat değişikliğiyle öğrencilerin:

  • soyutlama, mantık, algoritmalar ve veri temsili de dahil olmak üzere bilgisayar biliminin temel kavramlarını anlayıp uygulayabilmesi
  • problemleri berimsel (computational – bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Berim) terimlerle analiz edebilmesi ve bu tip problemlerin çözümü için gerekli beceriyi edinebilmesi
  • problemleri çözebilmek için yeni ya da aşina olmadıkları da dahil olmak üzere bilişim teknolojisini değerlendirip uygulayabilmeleri
  • bilişim ve iletişim teknolojisinin sorumlu, yetenekli, kendinden emin ve yaratıcı kullanıcıları olmaları

hedeflenmekte.

Dört bölümden oluşan müfredat, 5 ile 16 yaş arasındaki tüm çocukları kapsamakta (bkz. http://bit.ly/1f7PIFU , http://www.theguardian.com/technology/2014/sep/04/coding-school-computing-children-programming ).

Birinci bölüm, 5-6 yaşındaki çocuklar için. Bu bölümde, çocuklar algoritma kavramı ile tanışacaklar. Çocuklar algoritma kavramını gündelik hayattan örneklerle ve oyunlarla tanıyacak. Örneğin algoritmayı açıklamak için sabah yaptıkları rutin işler adımlara bölünerek anlatılacak. Basit programların oluşturulup çalıştırılmasının yanı sıra bu programların arkasındaki mantık da gösterilecek. Bilişim teknolojilerinin daha sorumlu ve saygılı kullanımı, kişisel bilgilerin mahremiyeti ve internet ya da herhangi bir bilişim teknolojisi ile ilgili bir sorun yaşadığında nereye başvurabileceği bu bölümde öğretilmeye başlanacak. Sonraki bölümlerde de bu konular üzerinde öğrencinin yaşı göz önünde bulundurularak tekrar durulacak.

İkinci bölüm, 7-11 yaşlarındaki ilkokul öğrencileri için. Öğrencilere, programlamanın temel yapıtaşları olan sıralama (sequencing), seçme (selection), döngü (repetition), değişken (variable) kavramları öğretilecek. Bu bölümde, bilgisayarın ve programların çalışma mantığının öğretilmesinin yanında bilişim teknolojilerinin nasıl daha yaratıcı kullanılabileceği üzerinde durulacak.

11-14 yaşında olanlar için tasarlanan üçüncü bölümde ise öğrenciler, gerçek dünyadaki problemleri ve fiziksel sistemleri soyutlamayı, tasarımı ve programlama dilleri ile gerçekleştirimi öğrenecekler. Bölüm sonunda öğrencilerin, en az iki programlama dilini öğrenmiş olması beklenmekte. Öğrenciler, bu bölümde Boole cebirini devre ve programlarda kullanacaklar, basit arama ve sıralama algoritmalarını öğrenecekler. Müfredat yalnız yazılım bilgisi ile sınırlı değil. Bilgisayarın donanımsal bileşenleri ve bilgisayarlar arası iletişim de bu bölümün konuları arasında yer alıyor. Önceki iki bölümde olduğu gibi bu bölümde de öğrencilere var olan teknolojileri kullanmayı öğretmek gibi bir hedeften çok öğrencilerin yaratıcı bir şekilde yeni çözümler geliştirmesi, var olan teknolojiyi kendi ihtiyaçlarına göre uyarlaması veya farklı teknolojileri belirli bir amaç doğrultusunda bir araya getirmesi ön planda olacak.

Dördüncü ve son bölümde ise öğrenciler, merak ve yetenekleri doğrultusunda bilgisayar bilimleri, bilişim teknolojileri veya dijital medya konusunda daha derinlemesine eğitim alabilecekler.

Bu ayrıntılı müfredata karşın İngiltere’de eğiticilerin eğitimi konusunda yeterli hazırlık yapılmadığından geçiş döneminde en büyük zorluğu öğretmenler yaşamakta. İki büyük sorun var. Birincisi, bilişim teknolojisi öğretmenlerin çoğunun ne programlama konusunda tecrübesi ne de berimsel kavramlar hakkında bilgisi var. Hükümetin öğretmenlerin eğitimi için ayırdığı fonlar tüm iş gücünün eğitimi için yetersiz, bir çok öğretmen çareyi web’deki ücretsiz eğitimlerde arıyor ve zaten fazla olan işlerine bir yenisini eklemek zorunda kalıyor. İkincisi, öğretmenlerin çoğunluğu kendilerini bu alanda yeterli görmüyor ve özgüven sorunu yaşıyor (http://www.computerworlduk.com/careers/coding-in-british-schools-review-of-first-term-3595505/). The Economist (2014), İngiltere’nin müfredat değişikliğinde fazla aceleci olduğunu belirtiyor. İsrail’in 1000, Bavyera’nın ise 700’den fazla öğretmenine gerekli eğitimleri verdikten sonra müfredat değişikliği için gerekli adımları attığına işaret ediyor .

Yanlış anlaşılmasın. Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’nın önereceği müfredat değişikliğine karşı değilim. Excel’de tablo yapmayı, Power Point’te sunum yapmayı öğretirken yukarıdaki gibi bir müfredat hazırlamak gerçekten olağanüstü. Son yıllarda, kişisel bilgisayarlar yerini tablet ve akıllı telefonlara bırakırken kullanıcıyı salt tüketiciye indirgeme eğilimi vardı. Şimdi ise kullanılan teknolojilerin yeniden programlanabilirliği öne çıkaran bir yaklaşım öneriliyor. Bu nedenle, çocuklara yönelik programlama eğitimini destekliyorum. Ama amaç bilişim teknolojileri alanında ileri bir ülke olmaksa bu müfredat değişikliğinin yeterli olamayacağını, bilgisayar mühendisliği kontenjanlarının artırılmasındaki gibi kendimizi kandıracağımızı düşünüyorum. Yetişmiş iş gücü konusunda İngiltere’dekine benzer (ve belki daha ağır) sorunlar yaşanacaktır; bu aşılabilir. Ancak asıl sorun söz konusu müfredat değişikliğini yapan ülkelerin birkaç yıl değil, en az on yıl sonrasını dikkate alıyor olmalarıdır. Eğitim sistemi sürekli değişiyor ve nitelik giderek düşüyor… Daha büyük korkum ise bilişim teknolojileri eğitiminde yapılanın tekrarlanması, okulların belirli bir şirketin ürünlerini kullanmaya zorlanması.

Hükümetlerin ya da uluslararası şirketlerin programlama eğitimine bu kadar önem vermesinin en büyük nedenlerinden biri neredeyse yarım asırdır devam eden yeterli ve nitelikli yazılım eksikliğinden kaynaklı yazılım krizi (https://en.wikipedia.org/wiki/Software_crisis). Programcı sayısını artırmak da krizi aşmak için uygulanan stratejilerden biridir. Yalnız programcı sayısını artırmakla kalmayacaklar, yedek iş gücü ordusuyla bilişim çalışanları üzerindeki baskı daha da artacak, ücretler düşecek. Elbette ki bunun farkındayım.

Buna karşın desteğimin ise üç nedeni var. Birincisi berimsel okuryazarlık (literacy) önümüzdeki yıllarda yaygınlaşacak. Kaliteli bir eğitim verileceği konusunda şüphelerim olsa da hiç yoktan iyidir. İkincisi, günümüz dünyasında Lessig’in (2006) de vurguladığı gibi “Kod Kanundur”. Bunu kavramadan, gözetime ve sansüre karşı mücadele etmek, internette ifade özgürlüğünü savunmak giderek zorlaşıyor. Üçüncüsü ise programcılık, fazla mesai olarak karşınıza çıkmadığı veya ne yapacağınıza kendiniz karar verdiğiniz sürece eğlencelidir. Her yaştan insana tavsiye ederim.

Berimsel Okuryazarlık (Computational Literacy)

Programlamayla okuryazarlık arasında bir paralellik kurulması yeni değildir. Bilgisayarların programlanmaya başlandığı ilk günlerden beri vardır. 1960’larda birçok programcı, programlamayı okuryazarlık ile ilişkilendirmekte, hatta bir bilgisayar bilimcisi olan Alan Perlis okullardaki zorunlu kompozisyon dersi gibi programcılığın da lisans öğrenciler için zorunlu bir ders olması gerektiğini savunmaktadır. 1960’larda John Kemeny ve Thomas Kurtz’in Basic programlama dilini tasarlama amaçları programlamayı öğrenciler ve uzman olmayanlar için daha kolay hale getirmektir (Vee, 2013). Sovyet bilimci Ershov (1981) da programcılığı okur yazarlık ile karşılaştırmakta, daha 1980’lerde programcılığın ikinci okuryazarlık olacağını duyurmaktadır. Mozilla Vakfı’nın başkanı Mark Surman’a göre ise kodlama, okuma, yazma ve aritmetikten sonra dördüncü okuryazarlıktır (https://code.org/quotes).

Özgür yazılımdaki özgürlüğün, konuşma özgürlüğü (free speech) ile anlatılması da bilinçli bir tercihtir. Özgür Yazılım Hareketi, free software’deki free kelimesinin yazılımın ücretsiz olduğunu değil, özgür olduğunu anlatırken “free as in free speech not as in free beer” der. Kodlamanın gündelik dil gibi bir ifade biçimi olduğu savunulur. Buna göre, insan dili, programcının yazdığı kaynak kodu ve derleyicinin çevirdiği nesne kodu düşüncenin farklı biçimlerde temsilidir. Düşünce önce belirli bir dilde (Türkçe, İngilizce, Almanca vs) temsil edilir; bir programlama dili ile kaynak kodu haline getirilir ve yazılımsal araçlarla nesne koduna çevrilir. Her biçim özgündür ama bir süreklilik vardır. Bundan yola çıkarak yazılımın konuşma özgürlüğü gibi ABD Anayasası’nın 1. Ek Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği öne sürülmektedir (http://www.2600.com/dvd/docs/2001/0126-speech.html).

Peki okuryazarlık nedir? Literacy, kelimesini Türkçe’ye okuryazarlık olarak çevrilmekte ve basitçe okuma ve yazma yetisini ifade etmektedir. Vee’ye (2013) göre bir çok çalışmada okuryazarlık, yanlış bir biçimde, genel olarak becerileri (görsel okuryazarlık, oyun okuryazarlığı, tasarım okuryazarlığı vb) anlatmak için kullanılmaktadır. Bu kullanımlara göre pekala araba okuryazarlığından da söz edilebilir.

Vee (2013) okuryazarlığı, sembolik ve altyapısal teknolojiyi (örneğin metinsel yazma sistemi gibi) yaratıcı, iletişimsel ve retoriksel amaçlar için kullanma becerisi olarak tanımlamaktadır. Okuryazarlık insanlara düşüncelerini metin olarak ifade etme (yazma) ve başkalarının metin olarak ifade ettiği düşünceleri yorumlama (okuma) imkanı sağlar. Bunun yanında, herhangi bir teknolojinin iletişim için kullanımını basitçe okuryazarlık kapsamında değerlendirmez. Okuryazarlıktan bahsedebilmek için birinci olarak söz konusu teknolojinin toplumun iletişim pratiklerinin merkezini veya altyapısını oluşturması gerekmektedir. Gündelik hayatta belirleyiciliği olmayan bir teknoloji okuryazarlık kapsamında değerlendirilemez. İkinci olarak da bu teknolojiyle elde edilen oluşturma ve yorumla yeteneğinin kolay ve toplumda yaygın olması gerekir. Bu iki durumun eş zamanlı olarak ortaya çıkması gerekmediği gibi herhangi bir öncelik sırası da yoktur, toplumdan topluma değişebilir. Örneğin İngiltere’de okuma ve yazma becerilerinin yaygınlaşması yazının merkezi, belirleyici ve düzenleyici bir rol üstlenmesinden yüzyıllar sonra gerçekleşmiştir. Amerika’da ise tam tersi yaşanmıştır. Okuma ve yazma becerilerinin yaygınlaşması, okuryazarlığın belirleyiciliğinin ve düzenleyiciliğinin önünü açmıştır. Vee (2013), okuryazarlığın basitçe teknik bir süreç olmadığının, toplumsal ve ideolojik etkenlerle biçimlendiğinin de altını çizer.

Programlama da insanların sembollerden oluşan bir teknolojiyle düşünceleri temsil etme ya da yorumlama becerisidir. Sonraki bölümde tartışacağım gibi programlamanın yarattığı kodun gündelik hayattaki belirleyiciliği ve düzenleyiciliği giderek artmaktadır. Ancak program kodunu okuma ve yazma becerisinin yaygınlığını değerlendirdiğimizde okuryazarlıktan söz etmek için henüz erkendir. Programlama yalnız bilgisayar bilimcilerin ve ilgili mesleklerin işi olmayıp diğer meslekler (gazetecilik, tıp, biyoloji vb.) arasında yaygınlaştığında okuryazarlıktan söz edilebilecektir (age).

Vee (2013), bilgisayar okuryazarlığı yerine berimsel okuryazarlığı tercih etmektedir. Berim (compute), bilgisayarın yaptığı iştir. Ama bilgisayar teknolojisi hızla değişmekte, geleneksel bilgisayarlar yerini daha farklı teknolojileri bırakmaktadır. Bu gelişme, yazı teknolojisindeki gelişmelere benzetilebilir, okuma yazma sabit kalsa da kullanılan teknoloji (papirüs, kağıt, matbaa) değişmektedir. Dolayısıyla Vee (2013), somut bir teknolojiye bağlanmak yerine soyut berimsel okuyazarlık kavramını tercih etmektedir. Berimsel okuryazarlık, berimsel düşünmeyi ve soyutlamayı gerektirmektedir. Berimsel düşünme ile bütün parçalara ayrılmakta ve programlama dili aracılığı ile bilgisayarın anlayabileceği şekilde yeniden bütünleştirilmektedir. Programlama dillerinin tarihsel gelişimine bakıldığında zaman içinde daha kullanıcı dostu, ileri düzeyde bilgi ve yetenek gerektirmeyen dillerin geliştirildiği görülür. Hatta bu durumu, programlamanın ileri bir tarihte gereksizleşeceğinin, programlamada gündelik dile yakın dillerin kullanılacağının ve böylece programlama becerisine gerek kalmayacağının göstergesi olarak yorumlayanlar vardır. Vee (2013) bu basitleştirmenin tam tersi bir sürece yol açtığını belirtmektedir; programlama dilleri basitleştikçe daha farklı alanlara yayılmakta ve yaygınlaşmaktadır. Ayrıca hükümetlerin yeni eğitim politikaları da geçmiş yıllardaki okuryazarlık kampanyalarını anımsatmaktadır. Dolayısıyla son yıllardaki gelişmeleri ve girişimleri dikkate alarak oluşum halindeki bir okuryazarlıktan söz edebiliriz.

Kod Kanundur

Lessig’e (2006) göre insanların davranışları, yasa, norm, piyasa ve mimari tarafından düzenlenmekte ve sınırlanmaktadır. Lessig bu düzenleyicileri açıklamak için sigara içme örneğini verir. Nerelerde sigara içilip içilemeyeceği yasalarla düzenlenmiştir. Belirli bir yaşın altında olanlara sigara satılması yasaktır. Özel bir araçta sigara içmeniz yasalarla engellenmemiştir ama normlar diğer yolculardan izin almamızı gerektirir. Piyasa da bir düzenleyicidir. Sigara fiyatlarının artması, ucuza kaçak sigara bulabilme ihtimali, farklı kalite ve fiyatta sigaraların satılması yasa ve normlar gibi düzenleyici ve sınırlayıcı bir etkiye sahiptir. Sigara örneğindeki mimari ise sigaranın nasıl tasarlandığı ve yapıldığı ile ilgilidir. Dumansız bir sigara kullanıyorsanız sigara içebileceğiniz yerler daha fazladır. Ağır aromalı sigaralar, sigaradan rahatsız olanların sayısını artırabileceğinden sigara içmenizi sınırlayabilir. Ya da kullandığınız sigaranın fazla nikotinli olması içeceğiniz sigaranın sayısını etkileyebilir.

Bu düzenleyicilerden her birinin farklı etkisi ve yaptırımı vardır. Yasaklanmış bir ortamda sigara içerseniz ceza ödemek zorunda kalırsınız. Normlara aykırı davranırsanız ayıplanırsınız. Fazla nikotinli bir sigaradan çok içerseniz sağlığınıza zarar verirsiniz. Sigara fiyatının artması cebinizden çıkan parayı artırır. Ayrıca tüm bu düzenleyiciler ayrık çalışmazlar, birbirlerini de etkilerler. Mimari bazen normları ve yasaları güçlendirebilir bazen de zayıflatabilir. Piyasa çıkarlarından kaynaklı düzenlemeler farklı mimarilere neden olabilir.

Bu düzenleyicilerin her birinin ayırt edici nitelikleri ve çalışma prensipleri vardır. Mimarinin düzenleyiciliğinin en önemli niteliği ise kesinliği ve uygulandığı zaman aşılmasının zorluğudur. Aşağıda Lessig’in (2006) mimarinin insan davranışları üzerindeki düzenleyici etkisini göstermek için verdiği örneklerden bazıları yer almaktadır:

  • Fransız Devrimi’nde devrimcilerin Paris’in dar ve dolambaçlı sokaklarına kurdukları barikatlar onlara önemli bir üstünlük sağlamış ve şehrin kontrolünü ele geçirmelerini kolaylaştırmıştır. Bunun fakında olan III. Napolyon Paris’i geniş bulvarlarla yeniden inşa eder.
  • Bazı Avrupa ülkelerinde yürütme ve yasamanın baskısına maruz kalmamak için anayasa mahkemeleri özellikle başkentten uzakta inşa edilmiştir.
  • Amerika’daki bir otelin müşterileri asansörlerin yavaşlığından şikayetçidir. Otel asansörleri hızlandırmaz ama asansör kapısının yanına yerleştirdiği aynalardan sonra şikayetler sona erer.
  • Okulların veya parkların yanına yapılan kasisler sürücüleri yavaşlamaya zorlar.
  • Robert Moses’un Long Island’da inşa ettiği köprüler otobüslerin geçişine uygun değildir. Böylece daha çok toplu taşımayı kullanmak zorunda olan siyahların halk plajlarına gelişleri engellenmiş olur.
  • Bir Amerikan havayolu şirketinin yolcuları bagajlarının geç gelmesine öfkelenmektedir. Üstelik bekledikleri süre diğer yolcularınkinden fazla değildir. Şirket, uçakların iniş noktasını bagajlardan daha uzağa taşıyarak zaman kazanır. Böylece zaman kazanılır, yolcular bagaj için beklemek zorunda kalmazlar ve şikayetler biter.

Önceki bölümde de belirttiğim gibi başta internet olmak üzere dijital teknolojiler gündelik yaşamın önemli bir parçası haline gelmiştir ve gündelik yaşamdaki yaygınlıkları her geçen gün artmaktadır. Dolayısıyla internetin ilk günlerinde olduğu gibi hükümetlerin etkisinden muaf bir internet artık yoktur. Hükümetler insanların, özellikle kendi vatandaşlarının, internet üzerindeki davranışlarını düzenlemek istemektedir. Bu düzenleme arzusu kendini özellikle üç alandaki çatışmalarda kendini göstermektedir: Fikri mülkiyet, mahremiyet ve ifade özgürlüğü.

İnterneti düzenlemek isteyenlerin internetteki kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmeleri gerekir. Lessig (2006), internetin ilk günlerdeki mimarisinin buna yönelik düzenlenmediğini ve farklı değerler içerdiğini belirtirken bu mimarinin mutlak olmadığının özellikle altını çizmektedir. Lessig’in kısaca kod olarak adlandırdığı internetin yazılımdan ve donanımdan oluşan mimarisi tarihin en düzenlenebilir alanlarını yaratmaktadır. Ayrıca Lessig (2006) internetin ticarileşmesinin hükümetlerin gücünü artıran bir gelişme olduğunu belirtmektedir. Böylece hükümetler maddi çıkarı olan şirketleri belirli düzenlemeleri yapmaya zorlayabilmektedir; doğrudan kodu değil, kodlayanları kontrol etmektedirler. Doğrudan internete ya da internete erişimde kullanılan cihazlara eklenen kodlar hükümetlerin interneti düzenlemek için sordukları sorulara yanıt verebilmektedir: kim, nerede, ne yapıyor?

İnternette düzenlemenin kendisi tamamen iyi ya da kötüdür denilemez. Ama günümüzde şirketler ya doğrudan kendi ya da hükümetlerin gereksinimleri doğrultusunda vatandaşları etkileyen bazı düzenlemeler yapmakta ve bu düzenlemeleri de ilgili teknolojinin doğası gibi sunmaktadır. Yasalar neyin yapılıp neyin yapılamayacağını çoğu zaman doğrudan söyler; bazı konular özellikle belirsiz ve yoruma açıktır. Vatandaşlar yasayla yapılan bir düzenlemenin bilgisine sahip olabilir. Aynı şeffaflık kodla yapılan düzenlemelerde de olmalıdır. İnsanlar kodla yapılan bir düzenlemeyi göremiyor, tartışamıyor ve eleştiremiyorsa sorun vardır. Şöyle basit bir örnek vereyim, bir kurum işe alacağı kişileri kura ile belirliyor. Adaylar karşılarındaki kocaman ekrandan kura sonucunu izliyor. Söz konusu kura ve bilgisayar olunca herkes susuyor. Ama kura koduna erişimimiz yoksa, kodun nasıl çalıştığını bilmiyorsak kodun gerçekten rastgele çalışıp çalışmadığını da bilemeyiz. Bu nedenle, hükümetin ya da kamu kurumlarının kodla yaptığı tüm düzenlemeleri vatandaşlarıyla paylaşması gerekmektedir. Yazılım geliştirenler, sizin yerinize bazı kararlar vermiş ve fikri mülkiyet, mahremiyet ve ifade özgürlüğü bağlamlarında hak ve özgürlükleriniz kısıtlanmış ise bunu bilmek her ortamda, herkesin hakkıdır. Bilişim ve iletişim teknolojilerini yalnız kullanmayı değil, onların nasıl çalıştığını ve çalıştırılabileceğini bilen, berimsel okuryazarlığa sahip insanların bu düzenleme sürecine daha aktif katılabileceklerini düşünüyorum. Dolayısıyla verilecek eğitim, sadece herhangi bir programlama dilini öğretmekle kalmamalı, bilişim teknolojilerinin hayatı nasıl düzenlediğini ve düzenleyebileceğini içermeli, bilişim teknolojilerin kullanımından öte onların çalışma ilkelerini göstermeli ve öğrencilerin yaratıcılığını öne çıkarmalıdır. Böylece öğrenciler, haklarını sınırlayan ya da sınırlayabilecek kodu daha rahat fark edebileceklerdir.

Bilgisayarlar, tablet, akılı telefon vb teknolojilerin ötesinde gündelik yaşamda kullanılan cihazlarda yaygınlaşmaya başladığında berimsel okuryazarlık daha önemli olacak.

Programlama Eğlencelidir

Para için değil, sadece eğlenmek için yazılım geliştiren çok sayıda programcı vardır. Programlama satranç ya da bulmaca çözmek gibi eğlenceli bir uğraştır. Zeka oyunlarından hoşlanan her yaştan insana tavsiye ederim.

Hiç bilmeyenlere programcılığın temellerini anlatan çok sayıda web ve tablet uygulaması var. Bu uygulamalar içinde en çok beğendiğim ve önerebileceğim code.org sitesindeki uygulamalar ve MIT’in (Massachusetts Institute of Technology) geliştirdiği Scratch (https://scratch.mit.edu/) adlı görsel programlama dili. İstediğinizi tercih edebilirsiniz ama önerim, hepsini tamamlamasanız da, önce code.org’taki dersleri takip etmeniz, daha sonra da Scratch ile ufak uygulamalar yazmanız.

code.org
2013 yılının ocak ayında Hadi ve Ali Partovi tarafından kurulan code.org herkesin kodlamayı öğrenebileceği iddiasıyla bilgisayar programlamayı herkes için erişilebilir yapmaya çalışıyor. code.org, kurulduktan bir ay sonra Mark Zuckerberg, Bill Gates, Jack Dorsey gibi bilişim dünyasının önemli isimlerinin yer aldığı bir video hazırladı. Videoda yer alan kişiler kodlamanın önemini vurguluyorlardı. Video internette hızla yayıldı. Video, bilişim şirketlerinin ve iş adamlarının da ilgisini çekti. İki hafta içinde yaklaşık 10 milyon dolar toplandı ve bu destek daha sonra da devam etti. code.org sitesinin bağışçıları arasında Google, Microsoft ve Facebook da var (https://code.org/about/donors).

code.org’un hedef kitlesi ilk başta sadece ABD’liler olsa da site kısa zamanda uluslararası bir nitelik kazandı. Şu anda 45’ten fazla dili destekliyor ve sitedeki eğitim materyali 180’den fazla ülkede kullanılıyor. Her okuldaki her öğrencinin bilgisayar bilimlerini öğrenmek için fırsatı olması gerektiğini savunan code.org, programlamayı merak eden ama hayatı boyunca kod yazmamış ve bundan çekinen her yaştan insana eğlenceli gelebilecek dersler sunuyor. Ayrıca daha çok beyaz erkeklerin işi olarak görülen bilgisayar biliminde çeşitliliği artırmayı da hedefliyor. code.org’a kayıtlı kullanıcıların %43’ü kız, %37’si siyah ya da İspanyol kökenli.

Kodlama nedir öğrenmek ve biraz eğlenmek istiyorsanız işe Starwars (https://code.org/starwars) ya da Minecraft (https://code.org/mc) ile başlayabilirsiniz. Buradaki alıştırmalar hoşunuza giderse yeni başlayanlar için dört farklı ders var (https://studio.code.org/). Birinci ders dört yaş üstü için tasarlanmış ve okuma becerisi gerektirmiyor. Dersin ilerleyen bölümlerinde programlamadaki kavramlar (bir değişkene değer atama, atanan değeri kullanma, döngü) öğretiliyor. İkinci ders, altı yaş ve üstü, okuma becerisi olanlar için. Bu derste, döngü konusu daha detaylı işleniyor, koşullama (if) kavramı öğretiliyor. Öğrenciler, örnek programlardaki hataları bulmaya çalışarak hata ayıklama alıştırmaları yapıyorlar. Üçüncü ders, ikinci dersi tamamlayan sekiz yaş üstü öğrenciler için. Bu bölümde öğrenciler önceki bölümlerde öğrendiklerini tekrar ediyor ve fonksiyon kavramını öğreniyorlar. Üçüncü dersi tamamlayanlar için hazırlanan dördüncü ders daha karmaşık alıştırmalar sunuyor.

Derslerdeki alıştırmalar aşağıdaki gibi, özellikle çocuklar için, son derece eğlenceli:

code.org

Ayrıca çözümün, javascript adlı programlama dilindeki karşılığını da görebiliyorsunuz:

for (var count = 0; count < 5; count++) {

moveForward();

}

Bu derslerde, çeşitli alıştırmalarla yukarıda belirttiğim gibi programlamadaki temel kavramları öğreniyorsunuz. Bu kavramları ve programlama mantığını tanıdıktan sonra Scratch’ta daha kolay uygulama geliştirebilirsiniz.

Scratch

MIT’nin 2000’li yılların başında 8-16 yaş arasındaki öğrenciler için tasarladığı görsel bir programlama dili olan Scratch’ın ilk sürümleri bilgisayara kurulmaktaydı. Şimdiki sürümünü ise web üzerinden, bilgisayarınıza herhangi bir yazılım kurmadan https://scratch.mit.edu/ adresinden kullanabilirsiniz. Scratch, ABD’de çeşitli okullarda kullanılıyor. Hatta “Her öğrenciye bir dizüstü” projesi kapsamında dağıtılan bilgisayarlar, Scratch kurulu bir halde dağıtılmış.

İnsanlar Scratch ile birbirinden farklı yazılımlar geliştirebiliyor: Hareketli masallar, oyunlar, tebrik kartları, bilimsel projeler, müzik projeleri, simülasyonlar vb. Grafik arayüzü oldukça kullanıcı dostu. Ana karakteri (varsayılan bir kedi) başka bir karakterle (dinozor, hayalet, balerin, basketbol topu vb yüzlerce karakter) değiştirebilir, farklı arka planlar ekleyebilirsiniz. Program kodunuzu yazdıktan sonra bu kodu saklama ve diğer kullanıcılarla paylaşma şansına da sahipsiniz. (https://download.scratch.mit.edu/scratch2download/sa/Getting-Started-Guide-Scratch2.pdf). Ayrıca başkasının paylaştığı kodu inceleyebilir ve onu iyileştirebilirsiniz. Dolayısıyla insanlar daha programlamaya adım atar atmaz kendini bir özgür yazılım topluluğunun içinde buluyor.

Program bileşenleri, code.org’ta olduğu gibi, Lego’lara benzer bir biçimde tasarlanmış:

scratch

Programcılığa yeni başlayanlar için en sinir bozucu durumlardan olan söz dizimi (syntax) hataları, kodların lego parçaları gibi birbirine eklemlenmesi ile ortadan kalkmış; uymayan parçaları birleştiremiyorsunuz. Hata mesajlarıyla uğraşmıyor, sadece yapmak istediğiniz işe odaklanıyorsunuz. Scratch zengin ve kolayca anlaşılan bir komut setine sahip. Bugün yazılım geliştirmede kullanılan bir çok programlama dili (Java, C, C++, C#, php, python, ruby) yapı olarak birbirine benzer. Bu dillerden birini biliyorsanız ikinciyi çok hızlı kavrayabilirsiniz. Scratch öğrenmenin de böyle bir faydası olacak. Günümüzde programlama eğitiminde yapılan en büyük hatalardan biri öğrenciye temel kavramları vermeden doğrudan dillerin söz diziminin ezberletilmesi oluyor. Bu nedenle birçok üniversite öğrencisi daha işin başında programlamadan uzaklaşıyor.

Scratch ile yaratıcılığınızı ortaya koyabilir, hoşça vakit geçirebilirsiniz. Yola devam etmek isterseniz, python dilini (https://www.python.org/) tercih edebilirsiniz.

İyi eğlenceler.

25 Mart 2016

Posted In: berimsel okuryazarlık, Bilgisayar Bilimi, e-devlet, ifade özgürlüğü, kodlama, Özel hayatın gizliliği, Özgür yazılım, Scratch

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com